Signs and symptoms
258 theses under this subject heading
Orak hücre hastalığı olan hastalarımızda nöropatik ağrı sıklığının ve klinik/laboratuvar bulgularla ilişkisinin araştırılması
Amaç: Orak hücre hastalığı (OHH) dünyada en sık görülen herediter hemoglobin hastalığı olup bu hastalıkta vazooklüzyona bağlı ağrılar olmaktadır. Bu ağrıların etyolojisinde çoğunlukla vazooklüzyon olmakla birlikte bazılarında nöropatik ağrının (NPA) da eşlik ettiği düşünülmektedir. Nöropatik ağrı birçok ölçek kullanılarak tespit edilebilmektedir. LANSS (Leeds Assessment of Neuropathic Symptoms and Signs), DN-4(Douleur Neuropathique 4 questions) ve Pain Detect (PDQ) en sık kullanılan ölçeklerdir. Çalışmamızın amacı , bu 3 ölçeği kullanarak kliniğimizde takip edilen OHH olan hastalarımızda NPA sıklığını saptamak ve hastalarımızın klinik ve laboratuvar bulgularıyla ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Orak hücreli hastalığı ile takip edilen 56 hasta ile 56 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Her iki gruba da LANSS, DN-4 ve Pain Detect ölçekleri uygulandı. Elde edilen veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında her 3 ölçek için de puansal ortalamalarda hastalarda daha yüksek olacak şekilde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (her biri için; p=0,000). Ölçekler NPA'nın varlığına göre kıyaslandığında; aynı şekilde hastalarda kontrol grubuna göre anlamlı şekilde NPA varlığı tespit edildi (her biri için p=0,000). Nöropatik ağrısı olan orak hücre hastaları kendi içinde değerlendirildiğinde; kadınlar, ek hastalığı olanlar, hidroksiüre (HU) kullananlar , folik asit (FA) kulanmayanlar, yıllık kriz sayısı 3'ün altında olanlar ve CRP düzeyi 5'in altında olan hasta gruplarında daha sık nöropatik ağrı olduğu görüldü. Ancak bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Sonuç: Hasta ile kontrol grubu karşılaştırıldığında hastalarda NPA'nın daha yüksek oranda görüldüğü tespit edilmiştir. Ancak Orak hücre hastaları kendi aralarında klinik ve laboratuvar verileriyle kıyaslandığında NPA yönünden anlamlı fark gözlenmemiştir. Anahtar kelimeler: Orak Hücre Hastalığı, Nöropatik Ağrı, LANSS, DN-4, Pain Detect
Rekreasyonel aktivitelerin şizofren hastaları üzerine etkisinin araştırılması
Bu araştırma, Rekreasyonel Aktivitelerin Şizofren Hastaları Üzerine Etkisinin Araştırılması amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Hitit Üniversitesi Çorum Eğitim ve Araştırma Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezinde kayıtlı 30 şizofreni tanılı hasta dahil edildi. Hastalara 12 hafta süresince haftada 3 gün rekreasyon aktivitesi olarak eğitsel oyunlar ve halk oyunları çalışmaları uygulandı. Araştırmada veri toplama aracı olarak çalışmanın başında ve 12 hafta sonunda Şizofrenide Negatif Semptom Ölçeği (SANS), Şizofrenide Pozitif Semptom Ölçeği (SAPS), İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği (GAF), ve Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI) uyglandı. Ayrıca TANİTA cihazı kullanılarak hastaların çalışma başında ve sonunda vücut yağ yüzdeleri, kilo ölçümü ve vücut kitle indeksi (BMI) hesaplandı. İstatistiksel işlemlerde Değişkenlerin normal dağılımdan gelme durumları araştırılırken birim sayıları nedeniyle Shapiro Wilk's' den yararlanılmıştır. İki bağımlı değişken arasındaki farklılık incelenirken değişkenlerin normal dağılımdan gelmemesi nedeniyle Wilcoxon Testi kullanılmıştır. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre katılımcıların başlangıç ve bitiş SANS (p=0,471), GAF (p=0,004), CGI (p=0,003) ve vücut yağ oranları (p=0,019) arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. Ancak başlangıç ve bitiş kilo (p=0,406), BMI (p=0,471) ve SAPS (p=0,081), oranları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Rekreasyon Aktivitesi, Negatif Semptom, pozitif Semptom, Klinik Global İzlem, Halk Oyunları, Eğitsel Oyunlar.
Oyunlaştırılmış fiziksel aktivitenin otizm spektrum bozukluğu olan çocukların otizm semptomları ve temel motor becerilerine etkisi
Bu araştırma, oyunlaştırılmış fiziksel aktivitenin otizm spektrum bozukluğu olan çocukların otizm semptomları ve temel motor becerileri üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamıştır. Etik kurul izni alındıktan sonra Bilgilendirilmiş Veli-Vasi Onam formu imzalanan katılımcıların OSB düzeyleri GOBDÖ-2-TV ile değerlendirilmiş çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 30 katılımcı eşit sayıda olacak şekilde uygulama ve kontrol gruplarına rastgele atanmış ve araştırma zaman dizisi modeline dayalı kontrol gruplu ön test-son test yarı deneysel araştırma olarak desenlenmiştir. Uygulama grubunda yer alan OSB tanısı almış ve yaş ortalamaları 11.2±2.17 olan 15 erkek çocuğa, 14 gün boyunca 8. günde dinlenme olmak üzere günde 5 saat oyunlaştırılmış fiziksel aktivite programı (OFA) uygulanmıştır. Uygulama öncesi ve sonrası yapılan ölçümlerde OSB olan öğrencilerin Otistik bozukluk düzeyleri, sosyal etkileşim düzeyleri, tekrarlayıcı davranış düzeyleri ve temel motor becerileri değerlendirilmiştir. Uygulama sonrasında 15. ve 45. günlerde ise aynı ölçümler tekrarlanarak katılımcıların durumu takip edilmiştir. Yapılan tekrarlı ölçümlerden elde edilen veriler IBM SPSS istatistik programında p= .05 anlamlılık düzeyine göre tek yönlü ANOVA testi kullanılarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Elde edilen bulgulara göre oyunlaştırılmış fiziksel aktivitenin uygulama grubunda yer alan çocukların otistik bozukluk düzeyi, tekrarlayıcı davranışları ve temel motor becerilerine olumlu yönde etkisi olduğu saptanmış, ancak gerçekleştirilen takip ölçümlerinde bu etkinin uygulama sonrasında ölçülen seviyelere kadar gerilediği sonucuna ulaşılmıştır. Uygulanan OFA programının sonrasında ve 15. ve 45. günlerde gerçekleştirilen takip ölçümlerinden elde edilen verilere göre OSB olan öğrencilerin sosyal etkileşim düzeylerinde anlamlı bir farklılık yaratmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 14 gün boyunca uygulanan OFA programının OSB'li çocukların otistik bozukluk düzeyleri, tekrarlayıcı davranışları ve temel motor becerileri üzerine olumlu etkileri olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Bir hastanede çalışan 40 yaş üstü hemşirelerde menopoz semptomları sıklığı ve bu semptomların yaşam kalitesi ve iş verimliliği üzerine etkisi
Bu çalışmada, 40 yaş üstü hemşirelerde menopoz semptomları sıklığı ve bu semptomların yaşam kalitesi ve iş verimliliği üzerine etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Araştırma, Mart 2021-Ocak 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini, 40 yaş üstü hemşireler, örneklemini ise184 hemşire oluşturmuştur. Veriler araştırmacı tarafından yüz yüze yapılan anket veri toplama yöntemiyle Sosyo-Demografik Bilgi Formu, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği (WHOQoL-Bref), Menopoz Semptomları Değerlendirme Ölçeği ve Hemşirelik İş Yaşam Kalitesi Ölçeği (HİYKO) kullanılarak toplanmıştır.Menopoz semptomları değerlendirme ölçeğine göre katılımcılar, psikolojik şikayetler alt boyutundan 6.38±2.75 puan, somatik şikayetler alt boyutundan 11.57±4.33 puan, ürolojik şikayetler alt boyutundan 5.85±3.41 puan ve MSDÖ toplamından 23.78±9.54 puan almışlardır. Hemşirelerin menopozal semptomlarının şiddetinin orta düzeyde olduğu söylenebilir. Katılımcılar hemşirelik iş yaşam kalitesi ölçeğine göreiş çalışma ortamı alt boyutundan 27.75±6.72 puan, yönetici ile ilişkiler alt boyutundan 16.49±3.04 puan, iş koşulları alt boyutundan 30.37±3.09 puan, iş algısı alt boyutundan 24.96±4.40 puan, destek hizmetler alt boyutundan 13.85±3.08 puan ve ölçeğin toplamından 113.43±16.01 puan almışlardır. Hemşirelerin menopoz semptomlarının orta düzeyde olduğu, menopoz semptomlarının hemşirelerin iş yaşamını ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediği belirlenmiştir.
Psikotik semptom öyküsü bulunan ve bulunmayan bipolar bozukluk hastalarının beyin metabolizmalarının 18F-FDG PET/BT ile karşılaştırılması
Amaç: Bipolar bozukluk ataklarla seyreden, psikotik semptomların sıklıkla eşlik ettiği bir duygudurum bozukluğudur. Hastalığa psikotik semptomların eşlik etmesi işlevselliği, prognozu, klinik profili kötüleştirmekte, hastane yatışı ve antipsikotik kullanımını arttırmaktadır. Bipolar bozuklukta yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında çeşitli beyin bölgelerinde yapısal ve metabolik farklılıklar olduğu görülmüştür. Biz de çalışmamızda psikotik semptom öyküsü bulunan ve bulunmayan bipolar hastaların beyin metabolizmalarını 18F-FDG PET/BT ile karşılaştırdık. Yöntem: Araştırmaya bipolar bozukluk tanısı konulan, geçmişte psikotik semptom öyküsü bulunan 26 hasta ve geçmişte psikotik semptom öyküsü bulunmayan 26 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara 18F-FDG PET/BT çekilmiştir. Geriye yönelik taranan ve dışlama, dahil olma kriterlerini karşılayan 26 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Uptake ratio ve z skoru olarak kaydedilen bölgesel beyin glukoz metabolizmaları karşılaştırıldı. Bulgular: Psikotik semptom öyküsü bulunan grupta, diğer gruplara göre fusiform girus ve insulada glukoz metabolizmasının istatistiksel olarak düşük olduğunu bulduk (p<0,05). Bipolar hastalarda sağ lateral prefrontal korteks, sağ medial prefrontal korteks, sağ ve sol sensorimotor korteks, sağ anterior singulat korteks, sağ ve sol posterior singulat korteks, sağ ve sol precuneus, sol inferior parietal korteks, sağ ve sol lateral occipital korteks, sağ ve sol lateral temporal korteks, sağ ve sol mesial temporal korteks alanlarının uptake ratio ve z skoru değerinin sağlıklı kontrol grubundan istatistiksel olarak düşük olduğunu belirledik (p<0,05). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla psikotik semptomatolojinin etyopatogenezini FDG PET/BT ile inceleyen nadir çalışmalardan biridir. Araştırmamızın verileri, fusiform girus ve insulanın psikotik semptomlar için biyobelirteç olabileceğini ve yukarıda belirtilen beyin bölgelerinin bipolar bozukluk etyopatogenezinden sorumlu olabileceğini göstermektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
COVID-19 salgını süresince hasta ve yakınlarının şikâyetlerindeki değişikliklerin retrospektif analizi
Sağlık hizmetlerinin başlıca hedefleri; sunulan sağlık hizmeti kalitesini arttırmak, toplumun her yerine ve tüm bireylerine eşit, etkili, kaliteli sağlık hizmeti sunmak, hasta memnuniyetini yükseltmek, sağlık hizmetlerinin verimliliğini ve etkinliğini daha yüksek seviyelere ulaştırmaktır. Sağlık sektöründe sunulan hizmetin kalitesini belirlemek için hizmet kalitesini oluşturan bileşenleri incelemek gereklidir. Hizmet kalitesini etkileyen faktörler; ortamın fiziksel özellikleri, hizmetin zamanlaması, hizmetin alındığı kişinin konusunda uzman olması, hizmetin sürekliliği, güvenilir ve doğru olmasıdır. 31 Aralık 2019'da Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Çin Ülke Ofisi, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakalarını bildirmiştir. 7 Ocak 2020'de etken daha önce insanlarda tespit edilmemiş yeni bir koronavirüs (2019- nCoV) olarak tanımlanmıştır. Daha sonra 2019-nCoV hastalığının adı Covid-19 olarak kabul edilmiş, virüs SARS-CoV'e yakın benzerliğinden dolayı SARS-CoV-2 olarak isimlendirilmiştir. Ülkemizde Covid-19 ile ilgili çalışmalar 10 Ocak 2020'de başlamış ve 22 Ocak 2020'de T.C. Sağlık Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu ilk toplantısı gerçekleştirilmiş, alınan önlemler ile ilk Covid-19 vakası 11 Mart 2020 tarihinde ülkemizde görülmüştür. Bu çalışma Mart 2019 ile Kasım 2019 ve Mart 2020 ile Kasım 2020 tarihleri arasında Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi (UÜTF) hastanesine yönelik yapılmış olan şikâyet başvurularının araştırılması ve Covid-19 pandemisi döneminde şikâyet nedenlerinde farklılık görülüp görülmediğinin belirlenmesi amacıyla yapılmış olup böylece gerekli tedbirlerin alınabilmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda 2019 yılı için 840, 2020 yılı için 668 toplamda 1508 veri incelenmiştir.vi Sağlıkta Dönüşüm Programı (SDP) kapsamında artık hastaların beklentileri de artmıştır. Hasta memnuniyetinin arttırılması, ancak mevcut olan aksaklıkların değerlendirilmesi ve aksaklıklarla ilgili olarak düzenlemelere gidilmesi ile sağlanabilir.
Radyoterapi alan baş boyun kanseri hastalarına verilen eğitimin semptomlara ve yaşam kalitesine etkisi
Bu araştırma, radyoterapi alan baş boyun kanseri hastalarına verilen eğitimin semptomlara ve yaşam kalitesine etkisini incelemek amacıyla randomize kontrollü ve deneysel olarak yapıldı. Çalışma Haziran 2020 – Ekim 2021 tarihleri arasında eğitim (n: 33) ve kontrol (n: 31) grubu olmak üzere 64 hasta ile tamamlandı. Araştırmaya başlamadan önce gerekli izinler alındı. Eğitim grubuna hazırlanan eğitim rehberi doğrultusunda ilk görüşmede araştırmacı tarafından eğitim verildi. Daha sonra her hafta toplamda sekiz hafta boyunca eğitimin tekrarı yapılarak, hastalar yüzyüze olarak semptom açısından değerlendirildi. Araştırmacı 10., 12., 14., 16., 20. ve 24. haftalarda hastalarla telefon görüşmeleri ile eğitim hatırlatması ve semptom değerlendirmesi sürecine devam etti. Veriler; soru formu, semptom değerlendirme formu, yaşam kalitesi ölçeği ve baş boyun modülü ile toplandı. Veriler Student t, Anova, Mann Whitnay U, Kruskal Wallis test, Tekrarlı ölçümlerde varyans analizi ve korelasyon ile değerlendirildi. Kontrol grubunda müdahale grubuna göre mukozit, tat değişikliği, tükürük yoğunluğu puan ortalamasının ilk izlem, ağız kuruluğu, ağrı, kilo kaybı, cilt yanığı, bulantı ve yorgunluk puan ortalamasının ilk iki izlem, yutma güçlüğü puan ortalamasının ilk üç izlem dışındaki süreçlerde daha yüksek bulunduğu, grup içi ve gruplararası karşılaştırmasının da anlamlı olduğu belirlendi. Yine kontrol grubunun iştahsızlık puan ortalamasının tüm izlem süreçlerinde müdahale grubuna göre daha yüksek, grup içi ve gruplararası karşılaştırmasının anlamlı olduğu saptandı. Ses kısıklığı, iletişim problemleri, öfkeli hissetme, diş çürüğü ve fibröz doku gelişimi açısından izlem süreçlerinde gruplar arasında anlamlı bir ilişkinin olmadığı belirlendi. Her iki grupta izlem süreçleri boyunca fistül, osteonekroz ve trismus gelişmediği tespit edildi. Tüm izlem süreçlerinde her iki grubun yaşam kalitesi ve baş boyun modülü puan ortalamasının grup içi ve gruplararası karşılaştırmasının anlamlı olduğu belirlendi. Eğitimin mukozit,
Hemodiyaliz hastalarına uygulanan eğitim programının öz-yeterlilik, tedaviye uyum, semptom yönetimi ve yaşam kalitesine etkisi
Bu çalışma, hemodiyaliz tedavisi uygulanan hastalara verilen programlı eğitimin hastaların öz-yeterlilik, tedaviye uyum, semptom yönetimi ve yaşam kalitesi üzerine etkisini belirlemek amacıyla randomize kontrollü yarı deneysel olarak planlandı. Veriler hasta bilgi toplama formu, Genel Öz Yeterlilik, Son Dönem Böbrek Yetmezliği (SDBY)-Uyum Ölçeği, Diyaliz Semptom İndeksi ve WHOQOL-BREF(TR) ile yüz yüze görüşme yöntemi ile toplandı. Müdahale grubundaki hastalara eğitim kitapçığı eşliğinde eğitim verildi. Kontrol grubuna ise, ünitenin rutini dışında herhangi bir müdahale yapılmadı. Müdahale grubunun eğitim öncesi ve sonrası genel öz yeterlilik puan ortalamasının, kontrol grubu puan ortalamasından daha yüksek ve her iki grup kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olduğu (p=0.016), eğitim öncesi ve sonrası SDBY- uyum ölçeği diyet kısıtlaması alt boyutu puanları açısından iki grup arasında farklılık bulunduğu saptandı (p<0.05). Her iki grubun ön test-son test yaşam kalitesi fiziksel sağlık puan ortalamaları karşılaştırılmasında, kontrol grubunun fiziksel sağlık durumunun eğitim grubundan daha fazla azalış gösterdiği (p=0.029), psikolojik sağlık, sosyal ilişkiler ve çevresel sağlık puan ortalamaları karşılaştırılmasında, kontrol grubunun psikolojik sağlık, sosyal ilişkiler ve çevresel sağlık puanı azalırken (puan ortalamaları sırasıyla p=0.026, p=0.007, p=0.018), eğitim grubunun değişmediği görüldü. Araştırmada elde edilen sonuçlara göre; hastaların düşük düzeyde semptom yaşadığı, orta düzeyde öz yeterliğe sahip olduğu, SDBY- uyum ölçeği alt boyutu hemodiyalize katılım ve ilaç kullanımına uyumun yüksek, diyet ve sıvı kısıtlamasına uyumun düşük ve yaşam kalitesi genel sağlık, fiziksel sağlık, psikolojik sağlık ve sosyal 2 ilişkiler puan ortalamalarının orta düzeyde ve çevresel sağlık puan ortalamalarının iyi düzeyde olduğu, müdahale grubuna verilen eğitimlerin hastaların öz yeterlik, tedaviye uyum, semptom yönetimi ve yaşam kalitesi üzerine olumlu etkisinin az olduğu belirlendi. Anahtar kelimeler: Hemodiyaliz, Eğitim, Öz-Yeterlilik, Tedaviye Uyum, Semptom Yönetimi, Yaşam Kalitesi, Hemşirelik
COVID-19 pandemisinin akut apandisit tedavisi ve klinik sonuçları üzerine etkilerinin COVID-19 pandemi öncesi dönemle karşılaştırılması
Covid-19 pandemi öncesi dönem ile covid-19 pandemi döneminde akut apandisit tanısı alan ve apendektomi yapılan hastaların hastaneye başvuru oranı, semptom süresi, öncesinde dış merkeze başvuru durumu, laboratuvar değerlerini, komplikasyon gelişme riskini, hastanede yatış süresini karşılaştırmayı amaçladık. Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde akut apandisit tanısıyla ameliyat edilen, 18 yaş üstü, erkek ve kadın toplamda 464 hasta alınmıştır. Tüm hastalara akut apandisit tanısıyla açık apendektomi ameliyatı yapılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'na ait arşivdeki ve hastane veritabanındaki hastaların kayıtlı verileri incelenmiştir. Covid-19 pandemi öncesi (11.03.2019-10.03.2020) ve Covid-19 pandemi dönemi (11.03.2020-10.03.2021) olarak her iki dönemde; yaş, cinsiyet, merkezimize başvurmadan önceki başvuru durumu (dış merkez başvuru), ağrı başlangıcından sonra merkezimize başvurana kadarki semptom süresi, gecikmiş başvuru (3 günden fazla semptom süresi), ameliyat öncesi apendiks çapı, CRP değeri, WBC değeri, insizyon türü, perfore apandisit, apse varlığı, komplikasyon, hastanede yatış süresi gibi parametreler kıyaslanmıştır. Çalışmaya alınan vakaların 254'ü (%54,7) pandemi öncesi, 210'u (%45,3) pandemi döneminde başvuran hastalardı. Hastaların 238'i (%51,3) kadın, 226'sı (%48,7) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 35,34±14,89 seneydi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 114'ü (%24,6) daha önce dış merkez başvurusu olan hastalardı. Hastaların ortalama semptom süresi 2,41±2,38 gün olup, semptom süresi 3 günden fazla olan 90 (%19,4) hasta, 3 günden az olan 374 (%80,6) hasta bulunmaktaydı.Hastaların ortalama apendiks çapı 9,77±2,44 mm, ortalama CRP değeri 51,90±68,81 mg/L, ortalama WBC değeri 13,78x103/µL idi. Hastaların 389'unda (%83,8) McBurney insizyon, 75'inde (%16,2) ise orta hat insizyon mevcuttu. Hastaların 79'unda (%17,0) perforasyon, 38'inde (%8,2) periapendiküler apse görüldü. 90 (%19,4) hastada komplike apandisit mevcuttu. Hastaların ortalama yatış süresi 3,54±2,61 gündü. Çalışmamızda pandemi döneminde sadece semptom süresinin uzadığı saptandı. Yaptığımız çalışma sonucunda pandemi döneminde sosyal hayattaki kısıtlılıklar ve bulaş korkusu sonucu hastalar sağlık merkezimize daha geç başvurmuşlardır. Pandemi dönemi akut apandisit olgularının komplikasyon riskini artırmamıştır. Anahtar Kelimeler: Akut apandisit, pandemi, covid-19, akut karın, semptom süresi
Multipl skleroz tanılı alt üriner sistem semptomları olan hastalarda sekiz haftalık telerehabilitasyon ile uygulanan pelvik taban kas eğitiminin etkileri
Bu çalışmanın amacı, Multipl Skleroz (MS) tanılı, alt üriner sistem semptomları (AÜSS) olan hastalarda telerehabilitasyon ile uygulanan pelvik taban kas eğitimi (PTKE) ve yaşam stili önerilerinin sadece yaşam stili önerilerine göre üriner semptomlar, yaşam kalitesi, subjektif iyileşme algısı ve hasta memnuniyeti üzerine olan etkilerini karşılaştırmaktı. Multipl Skleroz tanılı hastalar rastgele olarak PTKE+Öneri (n:21) ve Öneri (n:21) gruplarına ayrıldı. PTKE+Öneri grubuna sekiz hafta boyunca haftada bir gün yaklaşık 20 dakika telerehabilitasyon ile uygulanan PTKE ve bir kez yaşam stili önerileri, Öneri grubuna ise sadece bir kez yaşam stili önerileri verildi. Hastaların fiziksel ve demografik özellikleri, medikal hikâyeleri sorgulandı. AÜSS'leri Aşırı Aktif Mesane-Versiyon8 (AAM-V8), Uluslararası İnkontinans Sorgulama Formu (International Consultation on Incontinence Questionnaire-Short Form, ICIQ-SF) ve idrar günlüğü ile, yaşam kalitesi King Sağlık Anketi (KSA) ile tedavi öncesi (TÖ) ve sonrası (TS) değerlendirildi. Subjektif iyileşme algısı dörtlü likert ölçeği ile ve hasta memnuniyeti beşli likert ölçeği ile sorgulandı. PTKE+Öneri grubunda AAM-V8, ICIQ-SF toplam skoru, ortalama işeme frekansları, üriner inkontinans sayısı ve sıklığı, yaşam kalitesi skorlarında azalma tespit edildi (p<0.05). Gruplar arası karşılaştırmalarda, PTKE+Öneri grubundaki AAM-V8, ICIQ-SF toplam skoru, ortalama işeme frekansları, yaşam kalitesi skorlarında azalma, ortalama işeme hacminde artma, ayrıca subjektif iyileşme algısı ve hasta memnuniyetinde daha fazla iyileşme görüldü (p<0.05). Bu çalışmada MS tanılı AÜSS'leri olan hastalarda telerehabilitasyon ile uygulanan PTKE ve yaşam stili önerilerinin sadace yaşam stili önerilerine göre üriner semptomlar, yaşam kalitesi, subjektif iyileşme algısı ve hasta memnuniyetinde daha fazla iyileşme olduğu görüldü.
Anksiyete ve defresif bozukluklarda anksiyete duyarlılığı ve bilişsel esnekliğin semptom şiddetine etkisi
Bu araştırma, anksiyete ve depresif bozukluk tanılı hastaların anksiyete duyarlılığı ve bilişsel esnekliklerinin semptom şiddetine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran anksiyete ve depresif bozukluk tanılı hastalar araştırmanın evrenini, örneklemini 115 anksiyete bozukluğu ve 115 depresif bozukluk tanılı toplam 230 hasta oluşturmuştur. Çalışmanın verileri, Kişisel Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 (ADİ-3) ve Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) ile toplanmıştır. Araştırmada, anksiyete bozukluğu tanılı hastaların puan ortalamaları BAÖ için 33.30±10.73, BEE için 53.89±14.25, ADİ-3 için 42.03±12.94'tür. Depresif bozukluk tanılı hastaların puan ortalaması BDÖ için 31.04±14.41, BEE için 56.13±14.50, ADİ-3 için 42.85±16.23 olarak belirlendi. Hastaların semptom şiddetlerinin yüksek, bilişsel esnekliklerinin orta düzeyde ve anksiyete duyarlılıklarının fazla olduğu görülmüştür. Araştırmada, ADİ-3 toplam ve BEE toplam ve alt boyutları ile hastalık tanısı değişkeni arasında anlamlı bir farklılığa ulaşılmadı (p>0.05). Sadece anksiyete bozukluğu tanılı hastaların ADİ-3 ölçeği Fiziksel Belirtiler, Depresif bozukluk tanılı hastaların ise Sosyal Belirtiler alt boyutu puan ortalamasının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Çalışmada BAÖ ile BEE arasında negatif yönde ve orta düzeyde, ADİ-3 arasında pozitif yönde ilişki saptanmıştır (p<0.001). Hastaların BDE ile BEE ortalamaları arasında negatif, ADİ-3 arasında pozitif yönde ilişki olduğu bulundu (p<0.001). Hastaların anksiyete duyarlılığı arttıkça ve bilişsel esneklikleri azaldıkça semptom şiddetinin arttığı saptanmıştır. Yapılan çoklu doğrusal regresyon analizine göre, bilişsel esneklik ile anksiyete duyarlılığının BAÖ puanlarındaki değişimin %27.9'unu ve anksiyete duyarlılığının BDÖ puanlarındaki değişimin %27.2'sini yordadığı tespit edilmiştir. Bu hastaların semptom yönetiminde, bilişsel esneklik düzeylerini arttırmaya ve anksiyete duyarlılıklarını azaltmaya yönelik psikiyatrik yaklaşımların geliştirilmesi önerilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Anksiyete Duyarlılığı, Depresyon, Bilişsel Esneklik, Psikiyatri Hemşireliği.
Premenopozda kadınlara verilen beslenme eğitiminin kendine güven algısı, yaşam kalitesi ve menopoz semptomlarına etkisi
Araştırma premenopoz sendromlu kadınlara verilen beslenme eğitimi ile menopoz semptomları, kendine güven algısı ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini belirlemek amacı ile yapılmıştır. Araştırma 01 Kasım 2021–31 Aralık 2021 tarihleri arasında Kilis ilinde bulunan iki Aile Sağlığı Merkezinde yürütülmüştür. Bu çalışma ön/son test kontrol gruplu gerçek deneme modeli yapılmıştır. Kadınlar deney/kontrol gruplarına randomize atanmıştır. Araştırma kriterlerine uyan deney grubu 70, kontrol grubu 70 kadın ile tamamlanmıştır. Verilerin toplanmasında, tanıtıcı özellikler ve premenopozlu kadınların Menopoz Semptomları Değerlendirme Ölçeği(MSDÖ) ve Menopoza Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği(MÖYKÖ) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde bağımlı ve bağımsız gruplarda t testi, ki-kare, ANOVA testleri kullanılmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için etik ve kurum izni alınmıştır. Deney/kontrol grubu kadınların MÖYKÖ toplam, vozomotor, psikososyal, fiziksel ve cinsel şikayetler alt boyutlarının ön test puan ortalamaları arasında istatiksel anlamlı fark bulunmazken (p>0.05); son test puan ortalamaları arasında istatiksel anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Deney ve kontrol grubundaki kadınların MSDÖ toplam somatik, psikolojik ve ürogenital şikayetler alt boyutlarının ön test puan ortalamaları arasında istatiksel anlamlı fark bulunmazken(p>0.05); son test puan ortalamaları arasında istatiksel anlamlı fark bulunmuştur(p<0.05). Menopozal semptomların algılanan şiddetin, menopoz ile ilgili bilgi ve tutum düzeyinin, benlik algısının ve buna bağlı menopoza özgü yaşam kalitesinin olumlu yönde geliştirilebilmesi için menopoz dönemi semptomlarına yönelik verilen beslenme eğitimlerinin düşük maliyetli ama etkili yöntem olduğu sonucuna varılmıştır.
Laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerinin postoperatif erken dönem sonuçları ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkisi
Amaç: Morbid obezite nedeniyle laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) uygulanan hastalarda stapler hattı güçlendirme yöntemlerinin postoperatif erken dönem komplikasyonlar ve gastrointestinal semptomlar üzerine olan etkilerini ve ilişkilerini prospektif randomize olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Haziran 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında obezite nedeniyle LSG ameliyatı endikasyonu alan 90 hasta çalışmaya dâhil edildi. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Stapler hattı destekleme (SHD) tekniklerinden fibrin doku yapıştırıcısı (Tisseel® fibrin sealant) kullanılan (Grup – 1), omentopeksi yapılan (Grup – 2) ve stapler hattı güçlendirmesi yapılmayan grup (Grup – 3) olarak 3 grup (n=30) belirlendi ve hastalar www.random.org kullanılarak randomize edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalıkları, kullandıkları antikoagülan ilaçlar, beden kitle indeksi, preoperatif tüm batın ultrason ve özofagogastroskopi bulguları kaydedildi. Postoperatif komplikasyonlardan kanamanın karşılaştırılması için hastaların tümünden preoperatif, postoperatif 6.saat ve 24.saat kan alınarak hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. 2. ve 3. gün dren debi miktarları ölçülerek kaydedildi. Postoperatif kaçak için tüm hastalara postoperatif 2.gün mide-duodenum pasaj grafisi yapıldı. Tüm hastalara postoperatif 1. hafta ve 1. ayda gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği (GSRS) yapılarak gastrointestinal semptomları (karın ağrısı, hazımsızlık, gastroözofagial reflü, kabızlık ve diyare) değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Hastaların 17'si (%18,9) erkek, 73'ü (%81,1) kadın, yaş ortalaması 35,3±11,6, ortalama VKİ 45,3±7,7 kg/m2 idi. Hastaların 57'sinde (%63,3) obezite ile ilişkili yandaş hastalıklar (n=46'sında (%51,1) tip 2 diyabet, n=21'inde (%23,3) hipertansiyon, n=10'unda (%11,1) hiperlipidemi, n=10'unda (%11,1) obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) ve n=7'sinde (%7,8) antikoagülan ilaç kullanımı) mevcut idi. Grupların demografik verileri ve yandaş hastalıkları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmadı ve grupların homojen dağıldığı tespit edildi. Mortalite izlenmedi. Grupların ameliyat süreleri; grup 1 için 83,6±17,7 dk, grup 2 için 85,4±16,2 dk. ve grup 3 için 70,7±11,9 dk. olarak kaydedildi. Ameliyat süreleri karşılaştırıldığında grup 3 diğer gruplara göre (grup 1 için (p=0,005), grup 2 için (p=0,001)) istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha kısa bulundu. Ortalama hastane yatış süresi 3,2±0,5 gün idi. Tüm hastalardan postoperatif 6. saat (p=0,582) ve 24.saat (p=261) alınan hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. gün (p=0,193), 2.gün (p=0,233) ve 3.gün (p=0,363) dren debi miktarları gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Grup 3'te postoperatif 2 hastada (%2,2) kanama gelişti. Hiçbir hastada kaçak izlenmedi. GSRS anketi sonuçlarına göre grup 3'te 1. haftadaki reflü semptomları ve hazımsızlık şikâyetleri, grup 1 ve 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla bulundu (p<0,001). Ayrıca karın ağrısı skorlamasında 1.haftada gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,702). Sonuç: Günümüzde sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerin rutin kullanımı üzerine tartışmalar sürmektedir. Çalışmamız LSG'de SHD yöntemlerinin gastrointestinal sistem üzerine etkilerinin araştırıldığı ilk prospektif randomize klinik çalışmadır. Ameliyat sonrasında erken dönemde SHD yöntemlerinin kullanımının gastrointestinal sistem şikayetlerini azaltığını tespit ettik. Çalışmamızda LSG'de SHD yöntemleri postoperatif erken dönem komplikasyonlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi. Ancak SHD kullanımının klinik olarak komplikasyon oranlarının azalttığını tespit edildi. Daha iyi ve güçlü sonuçlar için; orta ve uzun dönem sonuçların değerlendirildiği daha geniş hasta gruplarını içeren karşılaştırmalı yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Epilepsisi olan erişkinlerde eşlik eden psikolojik bozukluklar, uyku sorunları, gastrointestinal semptomlar araştırması
Mikrobiyota-bağırsak-beyin ekseni (MBBE) ve epilepsi arasındaki ilişki bir süredir preklinik olarak araştırılmaktadır. Bu konuda yapılan klinik çalışma sayısı azdır. Fonksiyonel gastrointestinal sistemin (FGIS) patolojisinde MBBE'nin önemli rolü olduğu kabul edilir. Ayrıca son yıllarda yapılan araştırmalar MBBE'nin anksiyete, depresyon, aleksitimi gibi nöropsikiyatrik bozuklukların gelişimi ve ilerlemesi ilişkisine odaklanmıştır. Sirkadiyen ritim ve epilepsi arasındaki etkileşim FGİS hastalıkları ile psikolojik ve uyku sorunları arasındaki ilişkiler de ayrı ayrı çalışılmıştır. Çalışmamızda bu dört durumun erişkinde birlikteliği araştırılacaktır.
Yurtta ve ailesinin yanında kalan lise öğrencilerinin yaşam anlam ve amaçları ile ruhsal belirtileri ve psikolojik ihtiyaç durumları arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Araştırma yurtta ve ailesinin yanında kalan lise öğrencilerinin yaşam anlam ve amaçları ile ruhsal belirtileri ve psikolojik ihtiyaç durumları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 2019-2020 eğitim-öğretim yılında Çankırı ilindeki lise öğrencileri (N=9746), örneklemi ise, dahil edilme kriterlerini taşıyan öğrenciler oluşturmuştur (N=858). Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Kısa Semptom Envanteri (KSE), Yaşamın Anlam ve Amacı Ölçeği (HAVAÖ), Yeni Psikolojik İhtiyaçlar Ölçeği (YPİDÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistik olarak yüzdelik, aritmetik ortalama, standart sapma, Kruskal-Wallis H testi, Mann-Whitney U, regresyon ve korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada, öğrencilerin yaşam anlam ve amaçları, ruhsal belirti ve psikolojik ihtiyaç puanlarının orta düzeyde olduğu, yurtta veya ailesinin yanında kalmanın bu durumları etkilemediği saptanmıştır. Sosyodemografik özelliklere göre; kadınların, sigara ve alkol kullananların, kronik bir hastalığı olan, çok çocuklu ailede yaşayan aile içi ilişkilerinde sorun yaşayan, ilgisiz, kayıtsız ve tutarsız anne baba tutum algısı olan, fiziksel bir kavgaya dahil olan öğrencilerin HAVAÖ alt boyutlarından hayatın anlamsızlığı ve amaç yoksunluğu ve KSE puanlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ayrıca, öğrencilerin KSE, HAVAÖ, YPİDÖ puanları arasındaki korelasyon analizinde önemli ilişkiler olduğu, hayatın anlam ve amacı azaldıkça, ruhsal belirti gösterme düzeylerinin ve psikolojik ihtiyaçların arttığı belirlenmiştir. Sonuç olarak; çalışma lise öğrencilerinin hayatlarında önemli anlam ve amaçlarının olmasının, ruhsal sağlık durumlarını belirlemede önemli bir etken olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan, lise öğrencilerinin ruhsal olarak koruyucu ve geliştirici sağlık uygulamalarına öncelik verilmelidir.
Subklinik hipotiroidili hastalarda metabolik ve kardiyolojik değişiklikler; L-Tiroksin tedavisinin değerlendirilmesi
Amaç: Subklinik hipotiroidizm, serum fT4 (serbest T4) ve fT3 (serbest T3) düzeyleri referans aralıkta iken serum TSH (tiroid stimulan hormon) düzeylerinde hafif düzeyde artış ile tanımlanır. Bu hastalarda temel sorun tedavi alıp almayacaklarıdır. Birçok çalışmada, levotiroksin tedavisinin hipotiroidizm semptomları, serum lipid düzeyleri ve kardiyak fonksiyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Biz prospektif klinik çalışmamızda, daha önce tanı almamış subklinik hipotiroidili hastalardaki metabolik değişiklikleri ve bunlara tiroksin tedavisinin etkilerini incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu yeni tanı konulan ve daha önce herhangi bir tedavi almamış subklinik hipotiroidili 53 hasta oluşturdu. Rastgele seçilen 29 hastaya tedavi verilirken, 24 hasta kontrol grubu olarak tedavisiz izlendi. Hastaların başlangıçta ve 6 ay sonra semptomları sorgulanıp, fizik muayeneleri yapıldı. Başlangıçta ve 6. ayda tedavi verilen ve tedavi verilmeyen hastaların tiroid fonksiyon testleri, lipid parametreleri, holter EKG ve EKO'ları karşılaştırıldı.Bulgular: Hastalar 40 (% 75,5) kadın, 13 (% 24,5) erkek; yaş ve VKİ ortalamaları sırasıyla 44,02±13,9 yıl ve 29,4±6,4 kg/m2idi. Tedavi almayanlara göre tedavi alanlarda ortalama TSH düzeylerinde ve ortalama fT3 düzeylerinde başlangıca göre 6. ayda anlamlı bir azalma (tedavi almayanlarda sırasıyla p=0,005 ve p=0,017; tedavi alanlarda sırasıyla p=0,00 ve p=0,34) saptandı. Başlangıçta serum ortalama LDL kolesterol 108±34 mg/dl (normal), Lp(a): 87,6±284 mg/dl (yüksek) bulundu. Tedavi almayan hastalarda ortalama LDL kolesterol düzeyleri 6. ayda anlamlı artma (p=0,01), tedavi alanlarda minimal azalma (p= 0,75) gösterdi. Serum Lp(a) düzeyinde tedavi almayanlarda başlangıca göre 6. ayda herhangi bir farklılık saptanmazken (p=0,52), tedavi alanlarda anlamlı olmayan bir azalma saptandı (p=0,93). Her iki grupta başlangıçta ve 6. ayda ortalama EF düzeyinde anlamlı bir değişim olmadı (p=0,43). Her iki grupta Em başlangıca göre 6.ayda azalma gösterirken, bu azalma tedavi almayan grupta anlamlıydı (p=0,013). Tedavi almayan hastalarda Em/Am oranında başlangıca göre 6.ayda anlamlı bir azalma saptandı (p=0,005). Hastaların başlangıçta ortalama İVRZ düzeyleri uzamıştı (123±45,8msn). Tedavi almayanlarda İVRZ başlangıca göre 6. ayda artmaya devam etti ve bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,012). Tedavi alan hastalarda ise İVRZ düzeyi başlangıca göre 6.ayda anlamlı bir farklılık göstermedi (p=0,87).Sonuç: Biz bu çalışmada subklinik hipotiroidili hastalarda klinik hipotiroidi semptomlarının çoğu zaman mevcut olduğunu, hastalarda oluşan klinik, kardiyak ve metabolik değişikliklerin Levotiroksin tedavisi ile düzelebileceğini saptadık.
Semptomatik dev karaciğer hemanjiomlarında cerrahi tedavi
Amaç: Günümüzde görüntüleme yöntemlerindeki gelişme ile birlikte karaciğer hemanjiomu tanısında artış görülmektedir. Fakat tedavi konusunda tartışmalar devam etmektedir. Semptomatik olgularda üzerinde en fazla durulan tedavi seçeneği cerrahidir. Bu çalışmada 1999-2009 yılları arasındaki 10 yıllık dönem içinde ÇÜTF Genel Cerrahi anabilim dalında hepatik hemanjiyom nedeni ile opere edilen 49 olgunun prospektif incelenmesi ve sonuçlarının literatürle karşılaştırılması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Olguların arşiv bilgileri incelenerek demografik bulguları, yaşı, cinsiyeti, şikayeti, yapılan tetkikler, hemanjiom lokalizasyonu, ameliyat endikasyonu, tümör boyutu, yapılan ameliyat, kan transfüzyonu, postoperatif hastanede yatış süresi, komplikasyonlar, patoloji sonuçları ve mortalite değerlendirildi.Bulgular: Olguların 39 (% 79,6)'u kadın,10 (% 20,4)'u erkek olup, ortalama yaş 46,2±8,54 idi.En sık görülen semptom 37 (% 75,5) olguda karın ağrısı, 5 (% 10,2) olguda bası semptomları, asemptomatik olan 7 (% 14,3) olguda malignite şüphesi saptandı.Olguların 25 (% 51)'inde hemanjiyomlar sağ lob, 18 (% 36,7)'inde sol ve 6 (% 12,2)'sında her iki lobda yerleşmiş bulundu.Olguların 47 (% 96)'sinde hemanjiom çapı 5 cm veya daha büyük, 2 (% 4)'sinde 5 cm'den daha küçük olarak saptandı.Cerrahi girişim olarak, 28 (% 57,1) olguda enükleasyon, 21 (% 42,9) olguda anatomik karaciğer rezeksiyonu uygulandıEnükleasyon grubunda ortalama operasyon süresi rezeksiyon grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda kısalmış olduğu görüldü (p < 0,05). Transfüzyon ihtiyacı enükleasyon grubunda belirgin olarak azalmasına karşılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p > 0,05). Hastanede yatış süresi ise enükleasyon grubunda belirgin olarak kısa saptandı (p < 0,05).Karaciğer rezeksiyonu yapılan olguların 8 (% 38,1)'inde komplikasyon gelişti. Enükleasyon yapılan olgularda komplikasyon gelişmedi (p < 0,05). En sık komplikasyon atelektazi ve plevral effüzyon olup, 5 (% 10,5) olguda mevcut idi. Komplikasyon gelişen diğer 3 olgunun birinde koleksiyon, 1'inde pnömoni, diğerinde ise pulmoner emboli görüldü.49 olgudan 3 (% 6)'ünde mortalite görüldü. Bu olguların 1'i pulmoner emboli, diğer 2 olgu postoperatif intraabdominal kanama sonucu kaybedildi.Patolojik olarak; 47 (% 96) olguda kavernöz formasyon, 2 (% 4) olguda ise kapiller formasyon tespit edildi.Sonuç: Bugüne kadarki bilgiler ışığında daha çok sayıda teşhis edilmeye başlanan karaciğer hemanjiomlarının ayırıcı tanılarının konulması, uygulanacak tedavi yönteminin özel endikasyonlarına sahip ol¬mayan olguların 3 - 6 aylık aralıklarla izlenmesinin daha faydalı olabileceği bizim de katıldığımız ve daha fazla taraftar bulan görüş olarak belirmektedir.Anahtar sözcükler: Karaciğer hemanjiomu, enükleasyon, rezeksiyon, kan transfüzyonu, komplikasyon.
Gebelik semptomlarının cinsel yaşam kalitesine etkisi
Araştırma, gebelik semptomlarının cinsel yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel tipte planlanmıştır.Araştırmanın Yozgat Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları Servisi ve polikliniklerinde, 01/09/2019- 01/03/2020 tarihleri arasında yapılması planlanmaktadır. Hastanenin araştırma kapsamına alınma nedenleri; farklı sosyo-demografik özelliklere sahip gebelerin başvurması ve hastaneye başvuran gebe sayısının fazla olmasıdır. Araştırmanın evrenini Yozgat Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları Servisi ve Polikliniği'ne başvuran gebeler oluşturmaktadır.Araştırmanın örneklemini 01/10/2019- 01/04/2020 tarihleri arasında Yozgat Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları Servisi ve Polikliniklerine başvuran ve dahil edilme kriterlerini karşılayan gebeler oluşturacaktır. Veri toplama işleminin bitiminde güç analizi yapılarak verilerin yeterli olup olmadığı değerlendirilecek, yeterli olmadığı sonucuna varılması durumunda veri toplama işlemi yeterli güce ulaşana kadar devam edecektir.Veriler sosyodemografik ve obstetrik özellikleri sorgulayan Kişisel Bilgi Formu, Gebelik Semptom Envanteri ve Cinsel Yaşam Kalitesi Ölçeği ile toplanacaktır.
Hastaneye başvuranlarda astım farkındalığı, kontrolü ve belirtilerin sıklığı
Astım gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde sık görülen kronik rahatsızlıklardan biridir. Astımın görülme sıklığı yıllar içinde giderek artmaktadır. Bu araştırmanın amacı, hastaneye gelen hastalarda astım farkındalığı, kontrolü ve belirtilerin sıklığını belirlemektir. Bu araştırma kesitsel olarak 18-64 yaş grubunda hastaneye başvuran kişiler arasında Kasım 2020-Nisan 2021 2020 tarihlerinde yapılmıştır. Araştırmanın verileri kişisel bilgiler formu, Astım Kontrol testi (AKT) ve Astım Tarama Anketi (ATA) aracılığıyla toplanmıştır. ATA'dan 4 ≥ puan alanlar astım hastası olabilir olarak tanımlanmıştır. Araştırmaya 206'sı astım hastası olmak üzere toplam 604 kişi katılmıştır. Araştırmaya katılanların %65,6'sı kadın, astım grubunun yaş ortalaması (45,7) ve beden kitle indeksi (BKİ) ortalaması (28,4) kontrol grubundan (sırasıyla 38,4 ve 25,9) daha yüksektir. Astım hastalarının %78,6'sının astım belirtilerinin kontrol altında olmadığı, yaş ve BKİ arttıkça, yaşam memnuniyeti azaldıkça riskin arttığı saptanmıştır. Kontrol grubundakilerin %11,3'ünda astım belirtileri görüldüğü, yaşın artması ile riskin arttığı görülmüş, BKI, cinsiyet, ailede astım varlığı, sigara içme durumu ve alerji varlığı istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır. Astım hastalarının büyük bir çoğunluğunda hastalık belirtilerinin kontrol altında olmadığı, yaş ve BKİ'nin yüksek olmasının önemli bir risk faktörü olduğu görülmüştür. Kontrol grubunda astım belirtisi olduğu halde tanı konmadan yaşayan hastaların olduğu ve bu durumun yaşın artması ile ilişkili olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Astım, astım farkındalığı, kontrol, belirtiler
Dahiliye servisinde yatan hastalarda gastrointestinal sistem semptomları sıklığı ve yaşam kalitelerinin belirlenmesi
Araştırma, hastaların gastrointestinal semptomlarının yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Kasım 2019-Nisan 2020 tarihleri arasında Yozgat Şehir Hastanesi'nde dâhiliye servislerinde yatan ve örnekleme dâhil edilen 500 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, Hasta Bilgi Formu, Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ) ve SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ile elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde güvenirlik Chronbaha Alfa analizi, tanımlayıcı istatistikler, Bağımsız gruplarda t testi, ANOVA Varyans analizi, Pearson Korelasyon Analizi ve Lineer Regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada hastaların Yaşam Kalitesi Ölçeği Alt Boyut puan ortalaması orta düzeyde (48,37 ± 23,15) olduğu bulunmuştur. Gastrointestinal Semptom Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalaması ise 2,328±1,23 olarak bulunmuştur. Hastaların SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği'nden en düşük puanı fiziksel rol güçlüğünden, en yüksek puanı ise ruhsal sağlık alt boyutundan aldıkları belirlenmiştir. Hastaların GSDÖ'ne göre en yüksek semptom şiddetinin karın ağrısı, en düşük semptom şiddetinin ise diyare olduğu belirlenmiştir. Araştırmada, hastaların diyare semptom şiddeti ile genel sağlık ve fiziksel fonksiyon, reflü semptom şiddeti ile ağrı arasında negatif yönde düşük ilişkiler olduğu saptanmıştır. Hastaların yaşam kalitesinin orta düzeyde olduğu ve gastrointestinal semptomların yaşam kalitesini azalttığı bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda; risk grubu olan bireylere, düzenli aralıklarla gastrointestinal semptomlarının azaltılmasına yönelik hemşirelik bakım planlamalarının yapılması ve danışmanlıkların verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal semptom, hasta, hemşirelik, yaşam kalitesi.
Cinsel istismara uğrayan mağdurlarda gebelik öyküsünün ruhsal bozuklukla ilişkisi
ÖZET Cinsel ?stismara Uğrayan Mağdurlarda Gebelik Öyküsünün Ruhsal Bozuklukla ?li?kisi Amaç: Çocuk istismarı ve ihmali karma?ık nedenleri ve oldukça trajik sonuçları olan, tıbbi, hukuki, geli?imsel ve psikososyal kapsamlı ciddi bir sorundur. Cinsel ?stismarının önemli olumsuz sonuçlarından bir diğeri de istenmeyen gebeliklerdir. Bu çalı?manın amacı Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetinde değerlendirilen olgular arasında gebe olan, gebeliği herhangi bir nedenle sonlandırılan veya doğum yapmı? olguların klinik ve demografik özelliklerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalı?mada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Olguları Değerlendirme Heyetinde adli-tıbbı değerlendirmesinin yapılması ve/veya ruhen ve bedenen evlenip evlenemeyeceği hususlarında rapor düzenlenmesi amacıyla mahkemeler tarafından gönderilen 207 gebe adolesanın bilgileri geçmi?e dönük olarak incelendi. Bulgular: Olguların ortalama ya?ı 15,5 ± 1,6 yıl, ortalama eğitim süresi 6,0 ± 3,1 yıl; ortalama karde? sayısı 4,5 ± 2,8 idi. ?stismarcı yakınlığına bakıldığında olguların % 5,4'ünde baba ya da karde?, % 6,8'inde diğer bir aile üyesi, % 30,7'sinde aile dı?ından-akrabası olmayan bir tanıdığı veya yabancı biri, ve % 71,7'sinde e?i kabul edilen ki?i idi. Olguların % 97,1'inde penetrasyon öyküsü mevcut idi. Olguların % 17,4'ünde fiziksel istismar öyküsü, % 88,4'ünde ihmal mevcut idi. Olguların % 81,6'sı ailesinin kendine kar?ı destekleyici-koruyucu olduğunu bildirirken, ailelerin % 18,4'ü kızlarına kar?ı baskılayıcı-sınırlayıcı idi. Sonuç: Adolesan gebelerin takip ve tedavisinde multidisipliner bir yakla?ım sağlanmalıdır. Adolesanlar gebeliği ile ilgili kararı verirken, anne adayına gereken yardım ve desteğin sağlanması önemlidir. Gebeliği sürdürmeyi seçen adolesanlar doğum öncesi bakım için yönlendirilmelidir. Gebeliğin sonlandırılması kararında ise i?lem sonrası doğum kontrolü için danı?manlık yapılmalıdır. Anahtar Sözcükler: Adli-tıbbi değerlendirme, çocuk istismarı, cinsel istismar, adolesan gebelik.
COVİD 19 geçiren kişilerde uzun dönem semptomların varlığı ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç 11 Mart 2020 de DSÖ tarafından küresel pandemi olarak ilan edilen COVİD-19, ilk vakaların üzerinden yaklaşık üç sene geçmesine rağmen etkisini sürdürmektedir. Çalışmamızın amacı COVID-19'un uzun dönem semptomlarını ve yaygınlığını değerlendirmek, yaşam kalitesine etkisini belirlemek ve hastaların rehabilitasyon ve tedavi süreçlerine katkı sağlamaktır. Yöntem 01.04.2020-31.12.2021 tarihleri arasında COVİD-19 tanısı konulan hastalar tanıdan en az 3 ay geçtikten sonra değerlendirildi. Hastalar yüz yüze veya telefon görüşmesi yoluyla anket sorularını yanıtladı. Anket, demografik verileri, SF-36 ve EQ-5D-3L ölçeklerini, başvuru şikayetlerini ve iyileştikten sonra devem eden ya da yeni gelişen şikayetlerini içermekteydi. Hesaplamalarda IBM SPSS Statistics 20 kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular Çalışma 521 katılımcı ile gerçekleştirildi. Katılımcıların %81'i post COVID semptomların varlığından şikayetçi idi. En yaygın semptom yorgunluk ve nefes darlığı idi. Uzun COVİD'in yaşam kalitesini her iki ölçek alt boyutlarında anlamlı derecede düşürdüğü bulundu. SF-36 Türk toplumu norm değerleri ile kıyaslandığında tüm katılımcıların yaşam kalitesi alt boyutlarında anlamlı derecede düşüş olduğu bulundu. SF-36 ve EQ-5D-3L benzer şekilde kadın cinsiyette ve ileri yaş grubunda anlamlı derecede düşüktü. SARS-CoV-2'ye karşı aşılanmış olmanın uzun COVİD semptomlarını azalttığı ve yaşam kalitesini artırdığı bulundu. Sonuç COVİD-19 yaşam kalitesini anlamlı derecede etkilemektedir. COVİD-19 geçiren kişilerin hastalık sonrası takibi, hastalara medikal, fiziksel ve psikososyal rehabilitasyon desteği sağlanması açısından önem arz etmektedir. SARS-COV 2 aşısı COVİD' in uzun dönem etkilerini azaltmaktadır. Bu nedenle toplum aşılanmaya karşı bilinçlendirilmeli ve toplumda COVID-19 aşılanma oranları artırılmalıdır. Anahtar kelimeler: SARS-COV 2, Uzun COVİD, Yaşam kalitesi
Acil servise başvuran akut iskemik inme hastalarının klinik ve laboratuvar bulgularının kısa dönem mortalite ile ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırma, akut iskemik inme hastalarının demografik özellikleri, hastaneye başvuru zamanı, vital bulguları ve şikayetleri gibi çeşitli faktörlerin hayatta kalma durumlarıyla ilişkisini değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma kapsamında farklı inme skalaları kullanılarak hastaların semptomları, inme durumu ve hayatta kalma durumları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Metodoloji olarak, FAST, Cincinati, Los Angeles Hastane Öncesi, NIHSS, Glaskow Koma ve Modifiye Rankin skalaları kullanılarak hastalar değerlendirilmiş, bu skalaların sonuçları cinsiyet ve hayatta kalma durumu açısından analiz edilmiştir. Ayrıca, skor puanlamaları ile hastaların hayatta kalma durumları arasındaki ilişki de değerlendirilmiştir. Sonuçlar, NIHSS Skoru ve GKS Skoru puanlamalarına göre, hayatta olmayan ve taburcu edilen hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunduğunu göstermektedir. Ancak, MRS Skoru ile hayatta kalma durumları arasında istatistiksel anlamlılık tespit edilememiştir. Ayrıca, FAST Skalası ve Cincinati İnme Skalasına göre semptomsuz hastaların hastanede yatış süreleri, yoğun bakım sürelerine göre daha kısa bulunmuştur. Los Angeles Hastane Öncesi İnme Skalasına göre, kriterleri sağlayan hastaların hastanede yatış süreleri, kriterleri sağlamayanlara göre daha uzun bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçları, farklı inme skalalarının kullanılmasının hastanın inme durumu ve hayatta kalma durumu arasındaki ilişkileri anlamamıza yardımcı olduğunu vurgulamaktadır. Bu bulgular, akut iskemik inme hastalarının daha iyi yönetilmesi ve tedavi edilmesi için önemli klinik öngörüler sunabilir.
Pozitif ve negatif belirtilerle seyreden şizofreni hastalarında tedavi uyumu ve yaşam kalitesi
Bu araştırmada pozitif ve negatif belirtilerle seyreden şizofreni hastalarının yaşam kalitesi ve tedavi uyumu incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini pozitif belirtilerle seyreden tam remisyonda olan 40, negatif belirtilerle seyreden tam remisyonda olan 40 olmak üzere toplam 80 şizofreni hastası oluşturmaktadır. Araştırmada hastaların klinik gözlemle yordanan pozitiflik ve negatiflik durumları Pozitif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği( Scale for the Assessment of Positive Symptoms-SAPS) ve Negatif Belirtileri Değerlendirme Ölçeği (Scale for the Assessment of Negative Symptoms-SANS) ile teyit edilmiş olup yaşam kalitesi Yaşam kalitesi ölçeği ( WHOQOL-BREF-TR), tedavi uyumu Morisky tedaviye uyum ölçeği(MTUÖ) ile değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların sosyodemografik verilerinin kaydedildiği bir form kullanılmıştır. Yapılan analizlere göre pozitif belirtilerle seyreden şizofreni hastalarının genel yaşam kalitesi negatif belirtilerle seyredenlerden daha yüksektir.(%95 güven seviyesinde sig(2-tailed) değeri 0,016. Pozitif ve negatif belirtilerle seyreden hastalar arasında tedavi uyumu açısından anlamlı bir fark yoktur. .(%95 güven seviyesinde sig(2-tailed) değeri 0,808).Sonuç olarak şizofreni hastalarında hastalığın seyri yaşam kalitesini etkilerken tedavi uyumunu etkilememektedir. Anahtar kelimeler: Negatif şizofreni, Pozitif şizofreni, Şizofreni, Tedavi uyumu, Yaşam kalitesi