Coronary disease

150 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında propofol ile propofol/ketamin indüksiyonunun hemodinami ve EKG değişiklikleri üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: KABG cerrahisi uygulanacak olguların anestezi indüksiyonunda kardiyovasküler stabilitenin sağlanması için anestezik ajanın seçimi önemlidir. KAH'ı olan olguların perioperatif dönemde aritmiye eğilimleri vardır. KAH'da ketamin ve propofolün arteriyel basınç ve KH üzerindeki zıt etkileri yerleşmiş bir kardiyak stabilite sağladığından ayrı ayrı kullanımından ziyade bir arada kullanımları üstün olabilir. Çalışmamızın amacı KAH'ı olan olgularda ketamin-propofol kombinasyonunun hemodinamik yanıta ve EKG değişikliklerine etkisini araştırmaktır.Yöntem: Hastalar propofol (Grup P, n=32) ve ketamin-propofol (Grup KP n=31) olarak iki gruba ayrıldı. Grup P'de propofol 20 mL'lik enjektörde 10 mg/mL, Grup KP'de ise ketamin ve propofol kombinasyonu ( konsantrasyonları 10 mg/mL ketamin, propofol 10 mg/mL) hazırlandı. Her iki gruba da ilaçlar iv 2 mg/kg yapıldı. Ardından 3-5 mcg/kg iv fentanil ve 0,1 mg/kg iv vekuronyum bromür yapıldı. Hastanın akciğerleri hastanın tam kas gevşemesi sağlanana kadar %100 O2'le maskelenerek manuel olarak havalandırıldı.EKG kayıtları anestezi indüksiyonundan önce (Bazal,T0), propofol veya ketamin-propofol injeksiyon başlangıcından 2 dk sonra (T1), entübasyondan önce (T2), entübasyondan 30 sn (T3), 1 dk (T4) ve 5 dk(T5) sonra kaydedildi.Bulgular: Olgular yaş, kilo, boy, cinsiyet yönünden benzerdi. Gruplar arası değerlendirmede KH, SAB, DAB, OAB QTc intervali ve Tp intervali değerleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05).Grup içi değerlendirmede her iki grubun SAB, DAB, OAB değerleri giriş değerine göre anlamlı olarak azalmıştı (p<0.05). KH ise; T2 döneminden itibaren anlamlı olarak azalmıştı (p<0.05).Grup içi değerlendirmede Grup P'de QTc intervali indüksiyon sonrası anlamlı olarak azalmışken, Grup KP'de fark yoktu (p>0.05). Her iki grupta entübasyon sonrası tüm dönemlerde QTc intervali anlamlı olarak artmıştı (p<0.05). Tp intervali yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik yoktu (p>0.05).Sonuç: Ketaminin-propofolle kombinasyonu QTc intervalini indüksiyondan sonra değiştirmezken, entübasyondan sonra propofole benzer olarak uzatmıştır. Ancak tüm dönemlerde Tp intervalinde değişiklik olmaması ve entübasyona hemodinamik yanıtın baskılanması nedeniyle anestezi indüksiyonunda bu kombinasyonun güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz.

Cerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovaskülerKetamin+5
Erdinç Koca
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole koroner arter bypass cerrahisine giden hastalarda postoperatif tiroid fonksiyonlarındaki değişiklikler ve aritmi ile ilişkisi

Amaç: Koroner arter hastalığı toplumda oldukça sık görülen ve hastaların yaşam kalitesi üzerine olumsuz etkileri olan ciddi bir sağlık sorunudur. Cerrahi tedavi son derece yaygın bir şekilde uygulanmaktadır. Kalp cerrahisi sonrası ortaya çıkan aritmilerin etyolojik olarak pek çok sebebi vardır. Bu çalışmanın amacı, koroner arter bypass cerrahisi sonrası hastaların tiroit hormon fonksiyonlarındaki değişiklikleri tespit ederek aritmi ile ilişkisini değerlendirmektir.Metot: Ağustos 2012 ve Ocak 2013 tarihleri arasında Turgut Özal Tıp Merkezi'nde kardiyopulmoner bypass kullanılarak opere edilen ötiroid, 84 izole koroner arter hastası çalışmaya dahil edildi. Aritmi gelişmeyen olgular Grup 1 (n=66), aritmi gelişen olgular Grup 2 (n=18) şeklinde izlendi. Acil operasyonlar, böbrek ve karaciğer fonksiyonları bozuk olanlar, ejeksiyon fraksiyonu %30'un altında olanlar, bilinen tiroit hastalığı (operasyon geçirmiş, hormon replasmanı alanlar) olanlar, ek kardiyak veya major vasküler cerrahi planlananlar, malignensi veya kaşeksisi olanlar, kalp harici bir nedenle yoğun bakımda kalanlar ve preoperatif altı ay içinde amiodaron kullanmış olan hastalarlar çalışmaya dahil edilmedi. Prospektif olarak tüm hastalardan yoğun bakıma alınınca (D0), 24 saat sonra (D1), 48 saat sonra (D2), 72 saat sonra (D3) ve 96 saat sonra (D4) olmak üzere kan örnekleri alındı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Preoperatif dönemde hastaların tamamı ötiroiddi. Çalışmaya alınan hastaları %21,43'ünde aritmi görüldü. Aritmilerin 12 tanesi atriyal fibrilasyon, 6 tanesi ventriküler aritmiydi. En sık postoperatif 2. günde aritmi izlendi.fT3 değerleri, her iki grupta postoperatif tüm dönemlerde, preoperatif döneme göre düşmüştü. Bu düşüş özellikle D2'de anlamlıydı (p=0,003). Grup içi değişimler karşılaştırıldığında her iki grupta da fT3 değeri düşmüştü. Bu düşüş aritmi grubunda daha fazlaydı. D2 döneminde fT3'te meydana gelen düşüş (p=0,036) özellikle anlamlıydı.fT4 değerleri, her iki grupta postoperatif tüm dönemlerde, preoperatif döneme göre yükselmişti. Grup içi değişimler karşılaştırıldığında her iki grupta da fT4 değerinde artış izleniyordu ancak bu artış aritmi grubunda daha fazlaydı. D1 döneminde fT4'te meydana gelen artış (p=0,0226) özellikle anlamlıydı.Sonuç: Aritmi grubunda (Grup 2) postoperatif dönemde fT3 değerlerinde meydana gelen düşüş aritmi izlenmeyen gruba (Grup 1) daha fazlaydı. Bu durumun aritminin en sık görüldüğü 2. günde daha belirgin olması önemlidir. Aynı şekilde fT4 değerlerinde yükseliş izlenmektedir. Bu rölatif yükselişin hipertiroidi kliniğini taklit ederek aritmi ve atriyal fibrilasyon için predispozisyon yarattığı öngörülebilir.Cerrahi travmanın haricinde, hormon düzeylerindeki değişikliğe kardiyopulmoner bypassın katkısını daha iyi görmek açısından hem çarpan kalpte hem de kardiyopulmoner bypass ile opere edilen hastaların bulunduğu iyi planlanmış, daha geniş serilerde, prospektif randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Koroner arter hastalığı, Kardiyopulmoner bypass, Tiroit hormonları, Ötiroid hasta sendromu

Kardiyopulmoner bypassKoroner hastalıkTiroid hormonları+1
Köksal Dönmez
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında sevofluran ile anestezi indüksiyonunda oluşan qt intervali değişikliklerine magnezyumun etkisi

Giriş ve Amaç: Koroner arter bypas cerrahisi için anestezi; dolaşım fizyolojisi, farmakolojisi ve patofizyolojisi hakkında doğru ve yeterli bilgi ile birlikte, kardiyopulmoner bypass, miyokardın korunması ve cerrahi teknikler hakkında eksiksiz bir bilgi gerektirir. Koroner arter hastalığı olan olguların perioperatif dönemde aritmiye eğilimleri vardır. QT aralığının 440 ms uzun olması Uzun QT Sendromu olarak adlandırılır. İskemik kalp hastalığı olanlarda mortalitenin 2-5 kat artmasına neden olan oldukça mortal seyreden nadir görülen bir hastalıktır. Uzun QT Sendromu idiyopatik, iyatrojenik veya doğumsal (akkiz) olabilir. Çalışmamızda koroner arter hastalığında rutin olarak kullandığımız sevofluranla anestezi indüksiyonunda Mg+2?un potansiyel antiaritmik etkinliği (Elektrokardiyografi değişikliklerine; QT uzaması) ve hemodinamiye etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Bu çalışma İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu?nun onayı alınarak Turgut Özal Tıp Merkezi hastanesinde elektif koroner arter bypas cerrahisi yapılması planlanan koroner arter hastalıklı 40-70 yaşlar arasında, ASAII-III, 89 olguda gerçekleştirildi. Olgular Sevofluran grubu (Grup S, n=41) ve Sevofluran-Mg+2 grubu (Grup SM, n=48) olarak ikiye ayrıldı. Grup S?de olgular 8 L/dk oksijen/medikal hava karışımı ile FiO2:0.3 olacak şekilde sevofluran ile havalandırılmaya başlandı. Grup SM?de end tidal sevofluran %2.5 olunca 50 mg/kg olacak ve 20 dk sürecek şekilde Mg+2 başlandı. Olgularda T1 (Giriş): hasta operasyon odasına alındıktan hemen sonra, T2: Sevoflurane-Mg+2 sülfat infüzyonu sonlandığında, T3: entübasyondan hemen önce, T4: entübasyonun 30. sn sonra, T5: entübasyonun 1. dakikası ve T6: entübasyonun 5. dakikası olarak 6 farklı zamanda kalp atım hızı, kan basınçı, satürasyon ve elektrokardiyografi değişiklikleri kaydedildi. Bulgular: Olgular yaş, kilo, boy ve cinsiyet yönünden benzerdi (Tablo;1). Grup içi değerlendirmede her iki grupta QTc intervali, bazal değere göre tüm dönemlerde anlamlı olarak arttı ancak gruplar arası değerlendirmede anlamlı fark yoktu. Grup S?de QTc intervali T3 dönemine göre T5 ve T6? da Grup SM?de ise T4, T5 ve T6?da anlamlı olarak arttı yine gruplar arası fark yoktu. Her iki grupta Tp-e intervali değerleri ise hem grup içi, hem de gruplar arası fark yoktu. Her iki grupta ortalama arter basıncı; giriş değerine göre tüm dönemlerde anlamlı azalırken, bu azalma Grup SM?de daha fazla idi. Her iki grupta ortalama arter basıncı; T3 dönemine göre T4, T5 ve T6?da anlamlı arttı. Bu artış Grup S?de daha fazla idi. Kalp atım hızı her iki grupta giriş değerine göre tüm dönemlerde anlamlı azalırken, bu azalma Grup SM için T3, T4 ve T5 döneminde daha fazla idi. T3 dönemine göre Grup S?de kalp atım hızı; T4 ve T5?de, Grup SM?de T4, T5 ve T6?da anlamlı arttı. Bu artış T4 dönemi için Grup S? de daha fazla idi. Sonuç: Koroner arter hastalığı olan olguların sevofluranla yapılan anestezi indüksiyonunda bolus 50 mg/kg Mg+2 kullanımı sevoflurana bağlı QTc intervali uzamasına ve Tp-e intervaline etki etmedi. Her iki ilaç güvenle kullanılabilir. Ve Mg+2 entübasyona hemodinamik yanıtı daha fazla baskıladığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Sevofluran, Magnezyum, QT İntervali

AnestetiklerElektrokardiyografiHemodinami+3
Hasan Ergin
İnönü University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

İntrakoroner stent takılmış hastalarda doğa seslerinin anksiyeteye etkisi

ÖZET İntrakoroner Stent Takılmış Hastalarda Doğa Seslerinin Anksiyeteye Etkisi Araştırma intrakoroner stent takılan bireylerde doğa seslerinin anksiyete düzeylerine etkisinin belirlenmesi amacıyla prospektif deneysel olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim Araştırma Hastanesi Anjio Labaratuarında stent takılan hastalar, örneklemini ise araştırmaya katılmayı kabul eden toplam 114 intrakoroner stent takılan hasta oluşturmuştur. İntrakoroner stent takılan hastalarda prospektif randomize kontrollü olarak yapılmıştır. Deney ve kontrol ortalamalarının gerçek farkı 4 alındığında, çalışmamızda her grup için 34 kişiye ihtiyacımız olduğu güç analizinde hesaplanmıştır. (PASS=Power Analysis Sample Size Software ) % 10' luk kayıp ile grup sayısı 38 olarak belirlenmiştir. Demografik veriler araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda geliştirilen anket formları ile toplanmıştır. Ayrıca anksiyete düzeylerini belirlemek amacıyla SAI Anketi, Görsel Kaygı Ölçeği ve Fiziksel Ölçümler kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tekrarlı ölçümler analizi, Mann-Whitney U testi, sayı ve yüzde değerleri, ortanca, ki-kare, Spearman ve Kruskal-Wallis testi yapılarak incelenmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına bakıldığında Durumluluk Kaygı Ölçeği (SAI) puanlarına göre doğa sesi ve kulak tıkacı grubundaki hastalar ile kontrol grubunda ki hastalar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.000). Görsel Kaygı Ölçeği (GKÖ) puanlarına bakıldığında ise en yüksek puan ortalaması birinci ölçüm zamanında elde edilmiştir ve ikinci, üçüncü zamanda elde edilen sonuçlar ile arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.000). Bu araştırma sonucunda; intrakoroner stent takılmış hastalarda kulak tıkacı kullanımı ve doğa sesi dinletilmesi ile anksiyete arasında istatistiksel açıdan anlamlı, pozitif bir ilişki olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Doğa Sesleri İle Terapi, Hemşirelik, Koroner stent, Kulak tıkacı

AnksiyeteDoğaHemşirelik+4
Kamile Akarsu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Unstable angina pectoris hastalarında signal peptide complement C1R/C1S, UEGF, ve BMP1 epıdermal growth factor-like domain-containiing protein 1' in tanısal değerinin araştırılması

Amaç: Sıgnal peptıde complement c1r/c1s, uegf, and bmp1 - epıdermal growth factor - lıke domaın - contaınıng protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda Akut koroner sendromun tanısında biyobelirteç olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı unstable angına pectorıs (USAP) kliniği ile başvuran hastaların; ST elevasyonu olmayan miyokart enfarktüsü (NSTEMI) ve kardiyak dışı göğüs ağrılı (NCCP) hastalardan ayrımında SCUBE1‗in etkili olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışma grubumuz, acil servis ve kardiyoloji polikliniğine göğüs ağrısı ve akut koroner sendrom düşündüren şikayet ile başvuran hastalardan oluşmuştur. Hastalar anamnez, fizik muayene, laboratuar tetkikleri ve EKG bulguları ile değerlendirilerek Amerika Kardiyoloji Derneği (AHA) kılavuzlarına göre USAP, NSTEMI, ST elevasyonlu miyokart enfarktüsü (STEMI) ve NCCP olarak toplamda 185 hasta ve 45 sağlıklı olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplardan başvuru esnasında alınan kan örneklerinden SCUBE1 değerleri çalışıldı. Bulgular: SCUBE1 değerleri açısından hasta grupları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p = 0.630). Troponin değerleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p < 0.001). USAP grubunda SCUBE1 degerleri, GENSİNİ Skorlama ve Global Registry of Acute Coronary Events (GRACE) risk skorlaması açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p = (0.485), (0.932), (0.585)). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1 değerleri ile biyokimyasal parametreler ve klinik skorlamalar arasında hasta kliniğine yön verecek anlamlı bir korelasyon oluşmadı. Gruplar arasında da SCUBE1 değerleri' nin göğüs ağrılı hastalarda akut koroner sendromu (AKS) öngördürecek bir parametre olmadığını saptadık. SCUBE1' in AKS' lerde kullanılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut Koroner Sendrom, SCUBE1, GENSİNİ Skorlaması, GRACE Skorlaması.

Acil durumlarAnjina pektorisEpidermal büyüme faktörü+6
Abuzer Özkan
Bezmialem Vakıf University
2015
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kliniğimizde biyoemilebilir vasküler iskele ile revaskülarize edilen hastaların geç dönem klinik ve anjiografik takibi

KAH perkutan tedavisinde altın standart olan ilaç salınımlı stentlerin uzun dönem takiplerinde geç ve çok geç stent trombozu ve stent içi darlık gibi dezavantajlarının olması biyoemilebilir vasküler iskeleleri bu noktada cezbedici yeni tedavi opsiyonu haline getirmişir. Kliniğimizde biyoemilebilir vasküler iskele ile revaskülarize edilen 135 hastanın verileri restorspektif değerlendirirldiğinde ortalama 20 aylık takip süresinde MACE(%11.1),ST(%0.8) oranları gerçek dünya verilerine dayanan güncel çalışmalardakı oranlara benzer bulunmuştur. Sonuç olarak günlük klinik pratikte karşılaşılan farklı özelliklere sahip hastalar BVS kullanılarak başarılı ve güvenli bir şekilde revaskülarize edilebilirler.

Koroner dolaşımKoroner hastalıkKoroner restenoz+3
Perviz Caferov
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisi sonrası görülen atriyal fibrilasyon gelişiminin kardiyak SİRT 1 proteini, mikro RNA 195-199A ile ilişkisi

Giriş: Koroner arter bypass cerrahisi sonrası gelişen atriyal fibrilasyon (AF) hayatı tehdit edici potansiyele sahip bir komplikasyondur. Postoperatif AF (POAF) olan hastaların kardiyak dokusunda antioksidan özelliği olan kardioprotektif SİRT 1 protein ekspresyonu artmıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda SİRT 1 protein düzeyini regüle eden mikro RNA lar, SIRT proteini ve POAF arasındaki ilişkiyi inceleyen veriler yetersizdir. Gereç ve Yöntem: Koroner arter bypass greft (CABG) yapılan ve aortic kross klemp öncesi sağ atriyal apendiksten biyopsi alınan 63 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bütün postoperatif hastalar taburcu olana kadar 24 saatlik ritm holter ile monitörize edildi, POAF ve sinüs ritmi olarak 2 gruba ayrıldı. Gerçek zamanlı PCR ile miRNA 199a ve mirRNA 195 ekspresyonları ölçüldü. SİRT 1 protein düzeyi Western Blot analizi ile ölçüldü. Bulgular: POAF grubunda miRNA 199a ekspresyonu kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü, miRNA 199a ile POAF arasında ters korelasyon mevcuttu. MiRNA 195 ile POAF arasında korelasyon saptanmadı. POAF gelişen hastaların doku örneklerinde SİRT 1 protein ekspresyonu anlamlı olarak daha fazla saptandı. Sonuç: SİRT 1 proteinini regüle eden miRNA 199a'nin azalması POAF gelişimi ile ilişkili bulunmuştur. Bu sonuçla kardiyak cerrahi sonrası miRNA 199a, POAF'ı öngörmede kullanışlı bir biyobelirteç olabilir.

Atriyal fibrilasyonGenlerKoroner arter bypass+5
Sıtkı Küçükbuzcu
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut miyokard infarktüsünde tanı koydurucu enzimlerin belirlenmesi ve genetik varyasyonların analizi

Akut miyokard infarktüsü (AMİ), olguların %20'sine tanı konulamayan ve %25'lik mortalite oranına sahip multifaktöryel etyolojili bir hastalıktır. AMİ tanısı klinik bulgular, EKG ve biyokimyasal testlerden yararlanılarak konulur. Biz, bu çalışmamızda acil bölümüne göğüs ağrısı ile getirilen ve AMİ tanısı konulan 27 hastanın tanı koydurucu enzim ve marker düzeylerini, Mi sonrası altı günlük periyotta takip ettik. Ayrıca hastalarımızın Faktör V Leiden ve Protrombin 2021 OG/A genetik varyasyonlarını da analiz ettik. Mİ sonrası periyotta yaşayan 24 hastanın 0 ve 5. saatler arasında CKMB, ctnT, ctnl ile LDH izoenzim seviyelerinin yükseldiğini, AST ve total LDH seviyelerinin ise değişmediğini tespit ettik. Mİ sonrası periyotta total CKMB aktivitesinin başlangıç düzeyine göre dokuz kat artarak (126+149 Ü/L) 12. saatte, ctnT'nin yedi kat artış yaparak (3.3 + 1.2 ng/mL) 24. saatte, ctnl otuzüç kat artış yaparak (629+676 ng/mL) 12. saatte ve LDH1/2 oranının ise iki kat artış yaparak (3.1+1.0) 24. saatte pik yaptıklarını tespit ettik. CKMB aktivitesinin 3. günden sonra normal seviyelerine düştüğünü oysa ctnT ve ctnl seviyeleri ile LDH1/LDH2 oranlarının ise 6. günde halen yüksek kaldıklarını tespit ettik. Eksitus olan 3 hastamızın (%11) ALT (2200 + 800 Ü/L), AST (1234+1418 Ü/L) ve LDH (8905+11774 Ü/L) seviyelerini çok yüksek olarak saptadık. 1 hastamızda (%3.7) heterozigot Protrombin 2021 0G/A varyasyonu ve 1 hastamızda da (%3.7) heterozigot Faktör V Leiden varyasyonu tespit ettik. Bir serbest oksijen radikal metaboliti olan malondialdehitin, hastalarımızda Mİ sonrası 12 saatlik bir periyotta anlamlı olarak arttığını (5.9+1.5 nmol/mL, p<0.05) tespit ettik.Anahtar Kelimeler: AMİ, diyagnostik testler, faktör varyasyonları

EnzimlerKalpKoroner hastalık+1
Mehmet Dokur
Çukurova University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında perkütan transluminal koroner anjiyoplastinin kalp atım hızı değişkenliği

ÖZET Koroner Arter Hastalarında Perkütan Transluminal Koroner Anjiyoplastinin Kalp Atım Hızı Değişkenliği ve Sol Ventrikül Fonksiyonları Üzerine Etkileri Koroner arter hastalarında, perkütan transluminal koroner anjiyoplasti (PTKA) sonrası otonom sinir sistemi fonksiyon bozukluğu ve kalp atım hızı değişkenliğinde (HRV) azalma olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte hastalardaki HRV azalmasının hangi faktörlere bağlı olduğu tam olarak belirlenmemiştir. Bu çalışmada, koroner anjiyoplasti yapılmış hastaların PTKA sonrası klinik, sol kardiyak kateterizasyon ve anjiyoplasti ile ilgili faktörlerinin HRV ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. PTKA yapılan 72 hasta (62 erkek, 10 kadın, yaş ort: 52.4±7.8 yıl) çalışmaya alındı. HRV analizinde frekans domain yöntemi kullanılarak düşük ve yüksek frekans güçleri (LFP ve HFP) ile total güç (TP) hesaplandı. İki boyutlu ve doppler ekokardiyografi ile sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonu ölçüldü. Tüm ölçümler PTKA'dan 24 saat önce ve sonra 24.saat, 10.gün, 30.gün tekrarlandı. Hastalar lezyonlu koroner arter sayına göre; tek damar hastalığı, tek anjiyoplasti uygulaması olan grup (Grup I), iki-üç damar hastalığı, birden fazla anjiyoplasti uygulaması olan grup (Grup II) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastaların yaş, cinsiyet ve koroner arter risk faktörleri açısından benzer özellikleri vardı. PTKA sonrası her iki grupta da HRV azaldı. Grup I' deki HRV azalması grup H'dekinden daha anlamlı bulundu (p<0.05). HRV'deki bu azalma anjiyoplasti sonrası revaskülarizasyon derecesi ile ilişkili bulundu (r=0.50, p=0.008). Grup II hastalarının HRVsinde azalma geçirilmiş miyokard infarktüsü ve sol ventrikül kontraktilite bozukluğu ile ilişkili bulundu (r=0.51, p=0.07 ve r=0.43, p=0.02). HRV'deki düzelme grup l'de anjiyoplasti sonrası 10.gün, grup ll'de ise 30.gün gerçekleşti. PTKA sonrası her iki grupta sol ventrikül diyastolik fonksiyon bozulurken, sistolik fonksiyon arttı. Diyastolik fonksiyon her iki grupta da 10.gün düzeldi. Sonuç olarak, tek damar hastalarındaki geçici olan ve hızlı düzelen, özellikle parasempatik modülasyonu ilgilendiren HRV azalmasının reperfüzyona bağlı olduğu düşünüldü. İki-üç damar hastalarındaki HRV azalmasının, geçirilmiş miyokard infarktüsü ile sol ventrikül kontraktilite bozukluğuna bağlı olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Kalp atım hızı değişkenliği, sol ventrikül fonksiyonları, perkütan transluminal koroner anjiyoplasti

Anjiyoplasti-balon-koronerKalp hızıKoroner hastalık
Mehmet Kanadaşı
Çukurova University
1999
00
Master'sOpen AccessEN

Investigation of the effect of the virus on the hepatic enzymes of patients infected with SARS-CoV-2

The SARS-CoV-2 or Coronavirus Disease 2019 (COVID-19) outbreak was brought on by severe acute respiratory syndrome. The goal of the present study is to investigate the effect of SARS-CoV-2 on the levels of hepatic enzymes and other biochemical markers. Patients with COVID-19 hospitalized in AL-Najaf city/Iraq between February 7 and May 7, 2022, had their clinical features and laboratory results collected. 80 individuals with COVID-19 had their serum collected, along with 40 samples used as controls. In the patient group, IgG and IgM titers were assessed. Liver enzymes ALT, AST, ALP, total bilirubin (TBIL), ferritin, C.R.P, D.Dimer, and IL-6 were analyzed in two groups. In the study, it was found that a highly significant difference between G.O.T, G.P.T, and ALP, and a significant difference between TSB and indirect TSB, but there is no significant difference between direct TSB in different groups. As for the other parameters (ferritin, CRP, D.Dimer, and IL-6) were highly significant differences between all of them in different groups. The results showed that the majority of SARS-CoV-2 patients have aberrant hepatic enzyme activity, which may be associated with virus replication in the liver or drug-induced liver harm caused by antiviral medication.

Biochemical propertiesCOVID 19Enzymes+3
Dalal Majıd Abdullah Al-alı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında aerobik egzersizin endotel fonksiyonlarına olan etkilerinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Endotel işlev bozukluğu koroner arter hastalığının gelişiminde en erken basamağı oluşturmaktadır. Endotel işlevlerinin iyileştirilmesinde çeşitli yöntemler tanımlanmıştır. Bu yöntemler içerisinde beklide en önemlisi ve en çok unutulanı aerobik egzersizi içeren yeterli fiziksel aktivitedir. Kalp özelleşmiş bir damar olarak kabul edilmekte ve endokardiyumun damar endoteli ile benzer hücrelerden oluştuğu bilinmektedir. Endotel işlevlerinin etkilenmesi ile diyastolik işlevlerin de birlikte etkilenebileceği varsayılmaktadır. Çalışmamızda, aerobik egzersiz antrenmanının endotel işlevlerine olan etkileri incelendiGereç ve Yöntem: Çalışmaya 20 kararlı koroner arter hastası (14 erkek ve 6 kadın, yaş ortalaması 56.1 ± 4 yıl) alındı. Kan ve idrar örnekleri alınarak plazma homosistein ve spot idrar mikroalbümin düzeyleri saptandı. Hastaların akıma bağlı vazodilatasyon ölçümleri yanısıra, ekokardiyografi ile nabız dalgalı ve doku Doppler ölçümleri yapıldı. Hastalar daha sonra 4 haftalık, zirve oksijen alımı %60 olacak şekilde orta şiddette aerobik egzersiz antrenmanı programına alındılar. Tüm laboratuvar testleri, akıma bağlı vazodilatasyon ve ekokardiyografi Doppler ölçümleri antrenman sonrası tekrarlanarak, öncesi değerler ile karşılaştırıldılar.Bulgular: Hastalarda 4 haftalık aerobik egzersiz antrenmanı ile akıma bağlı vazodilatasyon ortalama % 15,6±7,3 düzeyine yükseldi (p=0,001). Antrenman öncesi ve sonrası laboratuvar test sonuçları, akıma bağlı vazodilatasyon, nabız dalgalı Doppler ve doku Doppler bulguları tabloda özetlenmiştir.TabAntrenman öncesiAntrenman SonrasıPlazma Homosistein (?mol/l)20,1±1015,7±10,3*Mikroalbüminüri (mg/l)26,1±51,419,3±41,6*Akıma Bağlı Dilatasyon (%)10,4±5,815,6±7,3*Mitral Akım (nabız dalgalı Doppler)E (cm/s) : Erken diyastolik akım 64,8±15,263,4±16,5A (cm/s) : Geç diyastolik akım 80,1±16,1 71,9±15,5*EDT (ms): E dalga deselerasyon zamanı 210,3±39,3 184,8 ±38,8*E/A 0,84±0,280,95±0,41Mitral Anüler HızlarE' (cm/s) : Erken diyastolik hız 16,1±3,415,7±2,9A' (cm/s) : Geç diyastolik hız 19,9±4,916,6±3,0 *S' (cm/s) : Sistolik hız13,6±2,512,9±2E/E'4,2±1,24,1±0,93* = İstatistiksel olarak anlamlı (p < 0.05)Sonuç: Çalışmamızda, orta şiddette aerobik egzersiz antrenmanı ile endotel işlevlerinde iyileşme olduğu, kalbin diyastolik işlevlerinin ise olumlu etkilenme eğiliminde olduğu kanısına varıldı. Bu nedenle düzenli aerobik egzersizin koroner arter hastalığı tedavisine eklenerek hastaların motivasyonlarının sağlanması gerektiği düşünüldü.

AerobikEgzersizEndotelyum+1
Levent Soyer
Çukurova University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığında Leptin ve hs CRP düzeyleri

Amaç: Koroner Arter Hastalığı (KAH) ülkemizde ve tüm dünyada mortalite ve morbiditenin başta gelen nedenidir. Vücuttaki inflamatuvar yanıtın erken bir göstergesi olarak düzeyleri yükselen C-reaktif protein (CRP) ile obezite etyolojisinde önemli yeri olan leptin ile KAH arasındaki ilişkiyi gösteren kısıtlı sayıda çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışma ile vücut enerji dengesi düzenleyicisi olan ve obezite patogenezinde rol oynadığı düşünülen leptin ve hs-CRP ile KAH arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında, koroner arter hastalığı (KAH) düşünülüp koroner anjiyografi sonucu pozitif olan 83 kişi hasta grubunu (1. grup), anjiyo sonucu negatif olan 17 kişi kontrol grubunu (2. grup) ve kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğu düşünülen 40 kişi ise diğer kontrol grubunu (3. grup) oluşturdu. Hs-CRP nefelometrik yöntemle, leptin ise Eliza yöntemiyle çalışıldı.Bulgular: Anjiyografi sonucuna göre hasta olan grup (1. grup) ile anjiyografiye girmeyen kontrol grubu (3. grup) arasında hs-CRP düzeyleri karşılaştırıldığında, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak 1. grupta anlamlı derecede yüksek bulundu ( p=0,005). 2. grupta leptin ile hs-CRP düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon gözlendi (p= 0,034). Leptin düzeyi ise koroner arter hastası olan grupta, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). Yine anjiyo normal grupta kontrol grubuna göre leptin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0,012).Sonuç: Bu çalışma sonucunda hs-CRP' nin koroner arter hastalarında değerli bir belirteç olduğu gözlendi. Leptin düzeyleri ise anjiyografi sonucundan bağımsız olarak kardiyovasküler risk faktörleri olan ve herhangi bir sebeple kardiyoloji bölümüne başvurmuş bireylerde, kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bireylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç olarak leptinin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisi, obezite ve kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bu konuyla ilgili olarak daha fazla sayıdaki hasta gruplarıyla daha geniş çaplı çalışmalar yapılması gerekmektedir.

C reaktif proteinKoroner hastalıkLeptin
Sezen Özavcı Aygün
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Koroner anjiyografi yapılan hastaların uyku kalitesi ve yorgunluk düzeyi

Bu araştırma koroner yoğun bakımda anjiyografi yapılan hastaların uyku kalitesine ve yorgunluk düzeyini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma 15.12.2018- 15.04.2019 tarihleri arasında Yozgat Şehir Hastanesi'nde koroner yoğun bakımda yatmakta olan ve anjiyo olmuş bireylerle gerçekleştirilmiştir (n:205). Veriler, Hasta Tanıtım Formu, Richards- Campbell Uyku Ölçeği, Kısa Yorgunluk Envanteri- Brief Yorgunluk Envanteri kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin analizinde bağımlı ve bağımsız değişkenlerin karşılaştırılmasında t testi, one way anova, ve pearson korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Koroner yoğun bakımda anjiyografi yapılan hastaların Richard!s Campbell Uyku Ölçeği puan ortalaması 46.01±18.90 olarak bulunmuştur. Brief Yorgunluk ölçeğinin puan ortalaması ise 4.49±1.99 olarak bulunmuştur. Richard‟s Campbell Uyku Ölçeği puan ortalaması ile Brief Yorgunluk Envanteri ve alt boyutlarının puan ortalaması arasında negatif yönde bir ilişki saptanmıştır. Hastalarının uyku kalitesi azaldıkça yorgunluk düzeylerinin arttığı belirlenmiştir. Koroner anjiyografi yapılan hastaların uyku kalitesinin kötü ve yorgunluk düzeylerinin yüksek olduğu ve bu duruma bir çok faktörün yol açtığı belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda; risk grubu olan bireylere, düzenli aralıklarla uyku hijyeni ve aktivite planlamasına yönelik hemşirelik bakım planlamalarının yapılması ve danışmanlıkların verilmesi önerilmektedir.

Kalp hastalıklarıKoroner anjiyografiKoroner hastalık+4
Tuğba Öneği
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST segment yükselmesi olan ve olmayan miyokart enfarktüslü hastalarda arteriyel sertliğin değerlendirilmesi

Amaç: Koroner arter hastalarında yapılan takiplerde arteriyel sertliğin majör kardiyovasküler olayları (MACE) belirlemede klasik risk faktörlerinden daha güvenilir olduğu gösterilmiştir. Ancak arteriyel sertlik derecesinin akut miyokart enfarktüsündeki (MI) yeri konusunda veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada ST segment yükselmesi olan (STEMI) ve olmayan miyokart enfarktüslü (NSTEMI) hastalarda arteriyel sertliğin değerlendirilmesi ve prognostik değerinin araştırılması amaçlandı.Metod: Çalışmaya akut miyokart enfarktüsü tanısı ile yatırılan 94 hasta (72 erkek, 22 kadın, yaş ortalaması 60,41±11,17) dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların 45'i STEMI ve 49'u da NSTEMI tanısı ile yatırılmıştı. Arteriyel sertlik invaziv olmayan TensioMed Arteriograf cihazı ile değerlendirildi.Bulgular: Arteriyel sertlik parametreleri NSTEMI grubunda STEMI grubuna göre daha yüksek saptandı, ancak nabız basıncı (p=0,007) dışında istatistiksel farklılık saptanmadı. On iki aylık izlemde 15 hastada MACE görüldü. ST segment yükselmesiz MI ve STEMI grupları arasında MACE gelişmesi açısından anlamlı fark saptanmadı. Nabız basıncı ve kalp hızı MACE gelişen grupta istatistiksel anlamlı derecede yüksek saptandı (sırasıyla; p=0.012 ve p=0,024). Major kardiyovasküler olay gelişen hastalarda aortik nabız dalga hızı (aortikNDH), augmentasyon indeksi (aortikAix), sistolik alan indeksi (SAI), kalp hızı ve nabız basıncı daha yüksek, ejeksiyon fraksiyonu, dönüş zamanı (RT), diyastolik refleks alanı (DRA) ve diyastolik alan indeksi (DAI) ise anlamlı derecede daha düşük bulundu. Ancak MACE gelişiminde bağımsız göstergelerin aortikNDH, kalp hızı ve ejeksiyon fraksiyonu olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,001, p=0,036 ve p=0.047).Sonuç: ST yükselmesi olan ve olmayan MI hastaların arteryel sertlik parametreleri ve bir yıllık takipte MACE görülme oranları benzer bulundu. Bağımsız prognoz göstergesi olarak bulunan aortik nabız dalga hızının MI ile yatırılan hastalarda tekrar olay geçirme riskinin belirlenmesinde kolay ve güvenilir bir yöntem olabileceği kanısına varıldı.Anahtar Kelimeler: Miyokart enfarktüsü, arteriyel sertlik, majör kardiyovasküler olay

AterosklerozKardiyovasküler hastalıklarKoroner hastalık+2
Oğuz Akkuş
Çukurova University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil serviste atipik göğüs ağrısı tanısı almış hastalarda miyokard perfüzyon sintigrafisi ve eforlu EKG testinin etkinliği

Acil Serviste Atipik Göğüs Ağrısı Tanısı Almış Hastalarda Miyokard Perfüzyon Sintigrafisi ve Eforlu EKG'nin EtkinliğiGöğüs ağrılı hastalar acil servis başvurularının önemli bir kısmını oluşturur. Göğüs ağrılı hastaların acil serviste değerlendirilmesinde günümüzde yüksek duyarlılıkta ve özgüllükte belirteçler bulunmasına rağmen akut myokard infarktüslü hastaların %2-5'i acil servislerden uygunsuz biçimde taburcu edilmektedir.Çalışmamızda, acil servise göğüs ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda, hayati tehlike oluşturabilecek durumları dışlandıktan sonra atipik göğüs ağrısı tanısı ile taburcu edilen hastaları inceledik. Atipik göğüs ağrısı tanısı ile taburcu edilen hastaların takibinde, atlanmış, olası koroner arter hastalığı vakalarını belirlemede, miyokard perfüzyon sintigrafisinin ve eforlu elektrokardiyografinin etkinliğini göstermeyi amaçladık.İleriye dönük olarak planlanan bu çalışmada, fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Büyük Acil Servisinden 18 yaş üzerinde atipik göğüs ağrısı ile taburcu edilen 50 hasta değerlendirildi.Çalışma süresince, %46 (n=24)'ü kadın, %52 (n=26)'sı erkek ve ortalama yaşları 43±11,85 olan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalara göğüs ağrısının tipi sorulduğunda %30'u batma, %50'si baskı, %20'si yanma şeklinde olduğunu tariflediler. Atipik göğüs ağrısına eşlik eden en sık klinik semptom (% 56) terleme idi. En sık özgeçmiş bulgusu (%48) sigara içiciliği idi. Hastalarda, izlem süresince elektrokardiyografi değişikliği, biyokimyasal belirteçlerde değişiklik saptanmadı. Hastaların eforlu elektrokardiyografi testi, %88'i (n=44) negatif bulunurken, %4'ünde (n=2) pozitif, %4'ünde (n=2) şüpheli pozitif olarak raporlandı. Bu hastalara 1-14 gün arası yapılan miyokard perfüzyon sintigrafisi tetkikinde 50 hastanın, %90 (n=45) tanesinin myokard perfüzyon sintigrafisi normal iken, %4 (n=2) hastanın patolojik, %6 (n=3) hastanında sonucu efor kapasite azlığı nedeniyle suboptimal tetkik olarak raporlandı. miyokard perfüzyon sintigrafi görüntüsü patolojik olan %4 (n=2) hastaya koroner anjiografi yapıldı. Bu hastalardan bir tanesi yeni koroner hastalığı tanısı alırken, diğer hastada, koroner anjiografi tetkiki doğal olarak değerlendirildi.Sonuç olarak, Göğüs ağrılı hastalarda yapılacak olan eforlu elektrokardiyografi testi ve miyokard perfüzyon sintigrafi tetkiki, özellikle 65 yaş üzeri, sigara içen, hipertansiyon gibi risk faktörü olan hastalarda erken dönemde eforlu elektrokardiyografi ve miyokard perfüzyon sintigrafisi tetkiki yapılması riski azaltmada faydalı olacağı, gözden kaçabilecek istenmeyen kardiyak olayları belirlemede etkili olacağı kanaatindeyiz.Anahtar kelimeler: Atipik Göğüs Ağrısı, Egzersiz Stres Testi, Miyokard Perfüzyon Sintigrafisi, Acil Servis

Acil servis-hastaneEgzersiz testiElektrokardiyografi+4
Muhammed Han Saltanlar
Çukurova University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Koroner yoğun bakımda yatan hastaların manevi iyilik hali ve ölüm kaygısı düzeyleri

Bu araştırma koroner yoğun bakımda yatan hastaların manevi iyilik hali ve ölüm kaygısı düzeylerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı, kesitsel ve ilişkisel olarak yapılmıştır. Araştırma bir şehir hastanesinin koroner yoğun bakım ünitesinde yatan ve araştırmaya katılmayı kabul eden 222 hasta ile yapılmıştır. Veriler Tanıtıcı Özellikler Formu, Manevi İyilik Ölçeği ve Ölüm Kaygısı Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Levene testi, Shapiro-Wilk testi, Student's t Testi, Mann Whitney–U testi, Tek Yönlü Varyans Analizi ve çoklu karşılaştırma testlerinden Tukey HSD testi, Kruskal Wallis testi, Bonferroni-Dunn testleri, spearman korelasyon analizi ve pearson korelasyon analizi kullanılmıştır. Hastaların yaş ortalaması 59,15±12,70 olup %32,9'unun kadın, %83,3'ünün evli ve %34,2'sinin çalıştığı saptanmıştır. Araştırmaya katılan hastaların cinsiyet, eğitim, meslek, gelir düzeyi, medeni durum, çalışma durumu, kronik hastalık durumu ve sağlığını değerlendirme düzeyi gibi bazı tanıtıcı özelliklere göre manevi iyilik ölçeğinin anlam alt boyutlarından aldıkları puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Araştırmaya katılan hastaların, cinsiyet, medeni durum, meslek, aile durumu ve mevcut sağlık durumuna göre ölüm kaygısı ölçeğinden aldıkları puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Hastaların anlam ve manevi iyilik ölçeği puanı arasında anlamlı kuvvetli düzeyde pozitif yönde ilişki görülürken (r=0,797), barış ve ölüm kaygısı ölçeği puanı arasında anlamlı, zayıf düzeyde negatif yönlü ilişki bulunmuştur (r=-0,159). Çalışma sonucunda hastaların ölüm kaygısını azaltılması manevi iyilik düzeylerinin artırılması için hemşirelik bakımına manevi bakım uygulamalarının daha çok katılması önerilir.

Kalp hastalıklarıKoroner arter hastalığıKoroner hastalık+7
Burcu Baş
Yozgat Bozok University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Korumasız sol ana koroner darlığa stent takılan hastalarda 1 yıllık izlem sonuçları

Kardiyovasküler hastalıklar(KVH) dünyada en yaygın ölüm sebepleri arasındadır. Koroner arter hastalığı nedeniyle koroner anjiyografi yapılan hastaların %5-10 kadarında LMCA lezyonu tespit edilmektedir. KABG, LMCA lezyonlarının eşlik ettiği koroner lezyonlarda standard tedavi olarak şekli olarak kabul edilmektedir.Ancak son yıllarda ilaç kaplı stentlerin kullanıma girmesi,teknik ve teknolojik imkanların artması,antiplatelet ajanların kullanımı ile mortalite ve morbiditede belirgin azalma gösterilmiş olup korumasız LMCA lezyonlarına stent takılması KABG e alternatif olarak günümüzde ön plana çıkmaktadır.Çalışmamızın amacı; kliniğimizde 1 Ekim 2009-1 Ekim 2014 tarihleri arasında Gaziantep Üniverisitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner arter hastalığı tanısı ile koroner anjiyografi yapılan ve bu hastalar içerisinden LMCA kritik lezyonu olup bu bölgeye stent uygulanan hastaların SYNTAX ve EuroSCORE II skorlarını,klinik ve demografik verilerini tespit etmek, hastaları 1 yıllık takip boyunca mortalite, morbidite ve revaskülarizasyon ihtiyacı açısından takip etmek ve bunlarla ilgili verileri sunmaktır. Çalışmaya alınan 53 hastanın 18 (%33,3) i bayan 35 (%66,7) sı erkekti.Hastaların yaş ortalaması 63.3+12.4 yıldı.45 ( %84.9) hasta stabil koroner arter hastalığı, 8 ( %15.1) hasta NON-ST AKS(Akut Koroner Sendrom) tanısı almıştı. Ortalama EuroSCORE II i 1.97+2.0,ortalama Syntax skoru ise 23.0 + 7.34 olarak hesaplandı. Hastaların takiplerinde hastane içi ve 6. ay gözlemlerinde herhangi bir advers olay yaşanmadı. 1 ( %1.9) hastada takibin 8. Ayında kardiyak ani ölüm gerçekleşti. Ayrıca 1 ( %1.9) hastada takibin 9. ayında restenoz gelişti. Geriye kalan 51 ( %96.2) hastada MACCE gelişmedi. Hastaların 7 ( %13.2) sine klinik takiplerinde endikasyon dahilinde ilk 6 aylık dönemde koroner anjiyografi yapıldı, hastaların hiçbirisinde restenoz gözlenmedi. Takibin 6.-12. aylar arasındaki döneminde 10 (% 18.9) hastaya kontrol anjiyografi yapıldı ve 1 hastada restenoz saptandı. Sonuç olarak LMCA lezyonu içeren koroner aterosklerozun standart tedavisi KABG olduğu halde; ilaç salınımlı stentlerin geliştirilmesi, restenoz oranlarında ve buna bağlı revaskülarizasyon ihtiyacındaki azalmalar, perkütan ve farmakolojik alandaki ilerlemeler sayesinde ULMCA lezyonlarına perkütan girişim giderek daha iyi sonuçlar vermektedir ve yaygınlaşmaktadır. Hastaya ait faktörler, anjiyografik faktörler ve teknik faktörler ele alınarak multidisipliner yaklaşım esas alınmalıdır.

AterosklerozKardiyovasküler hastalıklarKoroner arter hastalığı+5
İbrahim Halil İnanç
Gaziantep University
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Video ve yazılı eğitimin koroner anjiyografi yapılacak hastaların anksiyeteleri üzerine etkisi

Koroner anjiyografi (KAG) kalp hastalıklarının tanılanmasında kullanılan önemli bir girişim olup, hastaların anksiyetesini arttırabilmektedir. Bu çalışma koroner anjiyografi öncesi video ve yazılı eğitimin hastaların anksiyeteleri üzerine etkisini incelemek amacıyla üç gruplu, yarı deneme modeli olarak planlanmıştır. Araştırma evrenini, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda Ekim 2015- Mayıs 2016 tarihleri arasında KAG uygulanacak olan tüm hastalar, örneklemini ise belirtilen evrenden blok randomizasyon yöntemiyle seçilen hastalar oluşturmuştur. Araştırmaya örneklem kriterlerine uyan, yazılı eğitim grubundan 30, video eğitim grubundan 30, kontrol grubundan 30 olmak üzere toplam 90 hasta alınmıştır. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu (KBF) ve hastaların anksiyete düzeylerini değerlendirmek için Durumluk-Sürekli Anksiyete Envanteri (DSAE- STAI, State Trait Anxiety Inventary) kullanılmıştır. Durumluk anksiyete ölçeği eğitim sonrası ve KAG işlem sonrası tekrar uygulanmıştır. Ayrıca eğitim öncesi, sonrası ve KAG işlem sonrası hastaların fizyolojik parametreleri (sistolik ve diyastolik kan basıncı, nabız, solunum) ölçülmüştür. Hastaların memnuniyetini belirlemek için Görsel Değerlendirme Skalası (VAS-Visuel Analog Scale) kullanılmıştır. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS 20.0 paket programı kullanılarak yapılmıştır. Kontrol grubu ile eğitim grubu hastalarının (video eğitim ve yazılı eğitim) eğitim sonrası durumluk anksiyete, memnuniyet ve fizyolojik parametrelerinin puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.005). Video eğitim grubu durumluk anksiyete puan ortalamasının (41,67±4,73), yazılı eğitim grubu puan ortalamasına (44,23±3,97) göre daha düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; KAG planlanan hastalara, hemşire tarafından işlem öncesi verilen video ve yazılı eğitimin, anksiyeteyi azalttığı, fizyolojik parametreleri olumlu yönde etkilediği ve hasta memnuniyetini arttırdığı belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Anksiyete, Koroner Anjiyografi, Video Eğitimi, Yazılı Eğitim

AnksiyeteHasta eğitimiHastalar+6
Esma Gökçe
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Erken koroner arter hastalığının faktör XIII Val34Leu ve PAI-1 4G/5G genotipiyle ilişkisinin belirlenmesi

Koroner arter hastalığı, tüm dünyada ve gelişmiş ülkelerde mortalite ve morbiditenin önde gelen nedenlerinden biridir. Koroner arter hastalığı için bilinen konvansiyonel risk faktörlerinin yanı sıra, genetik risk faktörleri ilgi uyandıran bir çalışma alanıdır. Özellikle erken yaşta görülen koroner arter hastalıklarında genetik faktörlerin önemi daha da artmaktadır. Bu çalışmada 45 yaş altı koroner arter hastası olan 101 birey ve 100 koroner arter hastalığı olmayan bireyde Gerçek Zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu Erime Eğrisi Analizi yöntemi kullanılarak PAI-1 4G/5G ve Koagülasyon Faktör XIII Val34Leu polimorfizmi çalışması yapıldı. PAI-1 geni için 5G/5G genotipi kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. PAI-1 geni 5G/5G genotipinin erken koroner hastalığı için koruyucu faktör olabileceği düşünülmüştür. Yine 4G/5G genotipi için hasta ve kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Ancak 4G/4G genotipinin erken koroner hastalıkla ilişkisi gösterilememiştir. Aynı şekilde Faktör XIII Val34Leu değişikliği hasta ve kontrol gruplarında benzer bulunmuştur. Dolayısıyla bu çalışmada, erken koroner arter hastalığında söz konusu genetik değişikliklerin rol oynadığına dair bir bulgu saptanmamıştır.

Faktör VIIIFaktör XIIIGenotip+5
Özge Özalp Yüreğir
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter ektazisi ile bağırsak mikrobiyatası ve serum lipit profilinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: İnsan vücudunda yer alan mikrobiyal ekosistem ve bu ekosistemin ürettikleri ürünler mikrobiyata olarak adlandırılır. Bağırsak mikrobiyatası tüm ekosistem içerisinde tanımlanmış en büyük ailelerden biridir. Ortalama 1014 bireye sahiptir. Genom sekanslama teknolojisinde yaşanan gelişmeler mikrobiyatanın araştırılması için mükemmel zemin oluşturmuştur Anjiyografik olarak koroner arterin bir bölümünün komşu normal kabul edilen koroner arter çapına göre tıkayıcı lezyon olmaksızın 1,5 kat ve daha fazla genişlemesi koroner arter ektazisi (KAE) olarak adlandırılmaktadır. Tanısal amaçlı koroner anjiyografi sıklığının artmasıyla birlikte kardiyoloji uzmanlarının günlük pratikte sık karşılaştığı hastalıklardan biri haline gelmiştir. KAE dislipidemi ilişkisi tam olarak ortaya konulamamış olsa da araştırmacılar bu ilişkiyi konu edinen çalışmalar yapmışlardır. Bağırsak mikrobiyatası ve KAE arasında literatürde bizim taramamız neticesinde daha önce yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle KAE ile serum lipit profili ve bağırsak mikrobiyatası ilişkisinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmanın tarafımızca yapılması amaçlanmıştır. Yöntem: Etik kurul onayını takiben geçmişe dönük 1 yıl içerisinde merkezimizde koroner arter hastalığı şüphesiyle çeşitli testler sonucunda girişimsel koroner anjiyografi uygulanıp koroner arter ektazisi tanısı alan ve normal koroner saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Aydınlatılmış onam alınmasını takiben steril kaplarda gayta örnekleri alınıp -80 santigrad derecelik soğuk dolapta uygun şekillerde muhafaza edildi. Geçmiş 1 yıl içerisinde kliniğimizde yatışı olan ve yatış esnasında rutin bakılan plazma lipit profili de eş zamanlı kayıt edildi. Hedeflenen hasta popülasyonuna ulaşılmasını takiben örnekler çalışıldı. Bulgular: Araştırmamızda KAE grubu ile normal koroner arterler saptanan grup kıyaslandığında iki grup arasında yaş (p 0,02), magnezyum seviyeleri (0,027), statin tedavisi almayan hastalarda LDL (p 0,008) ve total kolesterol seviyeleri (p 0,011), cinsiyet (p 0,02), sigara (p 0,048) açısından istatistiki olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca KAE gurubunda ''Firmicutes''/''Bacteroidetes'' oranında azalma saptandığı tespit edilmiştir. Sonuç: Bağırsak mikrobiyatasında meydana gelen Firmicutes/ Bacteroidetes oranında azalma ve LDL ile total kolesterol seviyelerinde azalma KAE ile ilişkili olabilir.

BağırsaklarKalp hastalıklarıKoroner damarlar+3
Sercan Çayırlı
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner anjiyografide myokardiyal bridge saptanan hastalarda myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığı birlikteliği, myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığının yerleşim yerinin korelasyonunun değerlendirilmesi

Epikardiyal yağ dokusu içinde seyreden koroner arterler bazı yerlerinde myokardiyal doku tarafından sarılabilirler. Başka bir deyimle arterin belli bir segmenti myokard içinden geçebilir. Bu anatomik oluşumlar myokardiyal bridge olarak bilinmekte ve anatomik varyasyon olarak tanımlanmakta. Myokardiyal bridge çoğunlukla benign bir anomali olarak tanımlanmakla birlikte, akut myokard infarktüsü, ventriküler taşikardi, senkop, atriyovantriküler blok ve ani kardiyak ölüm gibi komplikasyonlara yol açabilmekte. Diğer taraftan myokardiyal bridge'in kardiyak sistol esnasında koroner arterin direkt kompresyonuna bağlı veya myokardiyal bridge'in olduğu koroner arterde meydana gelen hemodinamik stres nedeniyle koroner arter hastalığına yol açabileceği de geniş bir kabul görmekte. Biz de çalışmamızda selektif koroner angiografide myokardiyal bridge ile birlikte aterosklerotik darlığı olan olgularda aterosklerotik lezyonun yerleşim özellikleri ve myokardiyal bridge ile korelasyonunu araştırmayı planladık.Metod: Selektif koroner anjiografi yapılan geniş bir örneklemde, anatomik bir varyasyon olan myokardiyal bridge ile birlikte koroner arter hastalığı olanlarda, myokardiyal bridge ile aterosklerotik lezyonun yerleşim yerinin korelasyonunu değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planladık.Sonuç: 7058 serilik selektif koroner anjiografide toplam 347 adet myokardiyal bridge'li olgu saptandı. Total prevelans % 3.3 olarak saptandı. Bununla birlikte myokardiyal bridge'li olguların % 98'inde bridge yerleşimi beklendiği üzere sol ön inen arterde saptandı. Sol ön inen arterde D1-D2 arası ve D2 distali arasındaki dağılım birbirine yakın olarak saptandı. Çalışmamızda MB hastalarına %33.1 oranında obstruktif KAH eşlik ettiği izlendi. Aynı koroner arterde MB ve aterosklerotik lezyon varlığında ise, lezyonun %93 oranında MB'nin proksimalinde olduğu saptandı.Sonuç olarak: Angina ile başvuran genç hastalarda veya birden fazla koroner arter hastalığı risk faktörü olmayan hastalarda semptomlar devam ediyorsa MB olasılığı dikkate alınmalıdır. Miyokardiyal bridge damarın proksimal bölümünde aterosklerotik lezyon gelişimini başlatabilir veya ilerlemesini hızlandırabilir. Miyokardiyal bridge'e ateroskleroz eklendiğinde akut koroner sendrom riski artar. Koroner anjiyografilerde aterosklerotik lezyon bulunmayan genç hastalarda MB olasılığına dikkat edilmelidir.

Kalp hastalıklarıKardiyomiyopatilerKoroner anjiyografi+2
Nurullah Çetin
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp kapak operasyonu yapılan hastalarda koroner arter hastalığı sıklığının araştırılması

AMAÇ: Çalışmamızda retrospekif olarak ciddi kalp kapak hastalığı nedeniyle opere edilmiş olan hastalardaki eşlik eden koroner arter hastalığı sıklığını araştırdık. Alt grup olarak kapak patolojisi tiplerine göre koroner arter hastalıgı sıklığı arasında fark var mı araştırdık. YÖNTEMLER :Çalışmaya 56?sı kadın(%53,8), 48?i erkek(%46,2) olmak üzere 104 tane kalp kapak ameliyatı olmuş hasta alındı. Sadece tek bir kalp kapağından ameliyat olmuş hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar; ciddi mitral darlığı , ciddi mitral yetmezliği, ciddi aort darlığı, ciddi aort yetmezliği nedeni ile protez kapak replasmanı yapılmış hastalar olarak 4 grup halinde incelendi. Hastaların, tüm epikardiyal koroner arterlerinde (yan dallar dahil) anjiografik olarak plak, kenar düzensizliği, ektazi ve yavaş akımı yok ise koroner arterleri normal, yukarıda sayılan durumların en az birinin varlığında koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığı tanısı alan ve en az bir koroner arterinde ?%50 darlık saptanması ise tıkayıcı koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. En az bir koroner arterinde < %50 darlık saptananlar ise tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığının yaygınlığını değerlendirmek için Gensini skorlaması kullanıldı. KAH risk faktörleri olarak yaş, DM, HT, sigara içme öyküsü ve LDL değeri her hasta için kaydedildi. Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. Ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış 32 hasta (%30,8) , ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış 36 hasta (%34,6), ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış 28 hasta (%26,9) , ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış 8 hasta (%7,7) saptandı. Mitral darlıklı hastaların %40,6? sında, aort darlıklı hastaların %60,7?sinde KAH saptandı. Mitral yetmezlikli hastaların %52,8?inde, aort yetmezlikli hastaların %50?sinde KAH saptandı. SONUÇLAR: MD ile AD grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadi. Ancak bu iki grup hasta koroner arter hastalğının yayğınlığı bakımından karşılaştırıldığında Gensini skorları arasında anlamlı farklılık olduğu gözlendi (4,18±10,94 karşı 15,21±32,93, p=0.021). MY ile AY grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. MD, MY, AY gruplarında KAH yaygınlığı da (Gensini skoru) benzer oranda bulundu. DM, HT, sigara içme ve LDL değeri ile tıkayıcı koroner arter hastalığı arasında kurulan çok değişkenli denklem ile KAH ile en ilişkili DM , sonra sigara içme , sonra da LDL değeri olduğu saptandı.

Kalp hastalıklarıKalp kapak hastalıklarıKalp kapak protezleri+4
Zeynep Yapan Emren
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığında TGFß1 gen polimorfizmlerinin TGFß1 ve ADAMTS-4 serum düzeyleri ile ilişkisi

Koroner arter hastalığı, tüm dünyada yüksek mortalite ve morbiditeye sahip kalbi besleyen ana damarlardaki tıkayıcı özellikteki ateroskleroz gelişimi ile karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır. Ateroskleroz gelişimine neden olan risk faktörleri tanımlanmış olsa da bu hastalığın patogenezi net olarak aydınlatılamamıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda düşük molekül ağırlıklı lipoproteinlerin(LDL) damar duvarında aşırı birikiminin aterosklerozdaki temel mekanizma olduğunu destekleyen bulgular bulunmaktadır. Bu birikimde subendotelial ekstrasellüler matriksin temel bileşeni olan proteoglikanların artmış LDL bağlama kapasitesi sorumlu tutulmaktadır. Ekstrasellüler matriksin yapım ve yıkımını etkileyen faktörlerin bu süreçte sorumlu olabileceği öngörülmektedir. Bu çalışmada ekstrasellüler matriksin yapılanmasında görevli ve aterosklerozla ilişkili olduğu bilinen TGFß1 ve ADAMTS-4 'ün aterosklerotik hastalardaki rolünü ortaya koymak amaçlanmıştır. Bu amaçla Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji servisine koroner arter hastalığı ön tanısı ile başvuran olgulardan koroner anjiografide aterom plak tespit edilen 84 olgu hasta grubuna, koroner anjiografisi normal tespit edilen 72 olgu kontrol grubuna dahil edilmiştir. Olguların alınan kan örneklerinden TGFß1 ve ADAMTS-4 serum düzeyleri ve TGFß1 rs1800469, rs1800470 ve rs4803455 polimorfizmleri açısından genotipleri belirlenmiştir. Yapılan analizlerde TGFß1 üçlü genotipinde CCA genotipi hasta grubunda anlamlı düzeyde daha sık tespit edilmiştir. TGFß1 serum düzeyleri açısından hasta ve kontrol grubunda farklılık tespit edilmemiştir. Koroner anjiografide aterom plak saptanan olgularda ADAMTS-4 serum düzeyleri anlamlı düzeyde yüksek tespit edilmiş olup tutulan damar sayısı ve lezyon yüzdesinin ADAMTS-4 düzeyi ile artış gösterdiği saptanmıştır. Diabetik hastalarda tespit edilen artmış ADAMTS-4 düzeyinin yanısıra hasta grubunda ADAMTS-4 düzeyinin TGFß1 düzeyi ile birlikte artış gösterdiği görülmüştür. Sonuç olarak, ADAMTS-4'ün ateroskleroz fizyopatolojisinde aktif rolü olduğu ancak hastalığın progresyonunda tespit edilen TGFß1 ile olan korelasyonun ekspresyon çalışmaları ile desteklenmesi gerekmektedir. Hasta grubunda daha sık tespit edilen üçlü TGFß1 genotiplerinin hastalığın oluşumundaki etkisinin ortaya konması için daha fazla sayıda olguda yapılacak analizlere ihtiyaç bulunmaktadır.

AntikorlarAterosklerozEkstrasellüler matriks+4
Safiye Uluçay
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif koroner arter hastalığı ile kan 25OH-vitamin D, fetuin-a, matrix gla protein ve ADMA düzeyleri arasındaki ilişki

Çalışmamızın amacı tıkayıcı kalp damar hastalığı ile 25OH-vitamin D, Matrix Gla Protein(MGP), Fetuin-A, Asimetrik dimetilarjinin(ADMA) belirteçlerinin kan düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Bu amaçla kliniğimizde koroner anjiyografi yapılan toplam 80 olgu grup 1'de 40, grup 2'de 40 olgu olacak şekilde gruplandırıldı. Grup 1' e koroner anjiyografi sonucu normal koroner arter saptanan olgular, grup 2' ye ise tıkayıcı koroner arter hastalığı (en az bir koroner arterinde %70 ve üzerinde darlık) saptanan olgular dahil edildi. Grup 2'de erkek vakalar grup 1'e kıyasla anlamlı olarak fazla sayıda saptandı (p<0,001). Grup 2' nin yaş ortalaması grup 1'e kıyasla anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Grup 2'de diyabetli olgu sayısı grup 1'e oranla anlamlı olarak yüksek izlendi (p<0,05). Kan MGP düzeyleri grup 2' de (2082,79±329,75 pg/ml) , grup 1' e (1853,42±285,82 pg/ml) kıyasla cinsiyetten bağımsız olmak üzere anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,001). MGP düzeyleri diyabetik olgularda da diyabetik olmayan olgulara kıyasla yüksek izlendi (p<0,05). Bunun üzerine grup 1 ve grup 2'deki diyabetik olmayan olgular kan MGP düzeylerine göre kıyaslandı ve yine grup 2'nin kan MGP düzeyleri grup 1'e kıyasla anlamlı olarak yüksek izlendi, bu da MGP'nin diyabetik durumdan bağımsız olarak tıkayıcı koroner arter hastalığında anlamlı olarak yüksek olabileceğini gösterdi. Kan Fetuin-A düzeyleri grup 2'de (60,54±28,61 ng/ml) grup 1'e kıyasla (78,61±20,45ng/ml) cinsiyetten bağımsız olmak üzere anlamlı olarak düşük saptandı (p=0,002). Kan 25OH-vitamin D seviyeleri tüm popülasyonda yaygın olarak eksik ve yetersiz izlenmekle beraber (popülasyonun %85' i), grup 1 (20,27±12,65 ng/ml) ve grup 2 (20,64±7,32 ng/ml) arasında anlamlı olarak farklı izlenmedi (p=0,875) . Kan ADMA seviyeleri açısından grup 1 (0,099±0,053 umol/l ) ve grup 2 (0,089±0,051 umol/l) arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Çalışmamızda Grup 1 ve grup 2 arasında kan MGP ve Fetuin-A düzeyleri arasında anlamlı fark izlenirken, 25OH-vitamin D ve ADMA düzeyleri arasında anlamlı fark izlenmedi. Sonuç olarak MGP ve Fetuin-A tıkayıcı koroner arter hastalığında belirteç olabileceği düşünüldü. Çalışma sonucu basit kan tetkikiyle tıkayıcı koroner arter hastalığının teşhisine daha kolay ulaşabilme umudu yaratsa da çalışma sonuçlarının daha kapsamlı ve açık değerlendirilebilmesi için benzer altyapılı ancak daha geniş popülasyonlarla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

ADMAFetuin AKalp hastalıkları+3
Uğur Taşkın
Manisa Celal Bayar University
2013
00

Related subjects