Coronary vessels
71 theses under this subject heading
Minör stroke geçiren hastalarda stroke ve kardiyolojik etkilenmenin birlikteliği ve risk faktörleri ile ilişkisinin eforlu ekg ile değerlendirilmesi
Amaç: Koroner anjiyografiye göre daha az invaziv olan eforlu elektrokardiyogram işlemiyle inme geçiren hastalarda koroner arter daralmasının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2014-Haziran 2015 tarihleri inme tanılı hastalardan 121 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 21 tanesi çalışmaya uygun olmadığı saptanması sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hastaların biyokimyasal parametreleri,yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları belirlenip bt ve mr anjiografi kullanılarak carotis veya vertebral arter darlığı tespit edilerek eforlu ekg ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyete göre katagorileştirilen sonuçlarda çalışmaya alınan hastaların %78'i erkek iken kadın hasta sayısı oranı %22 olarak tespit edilmiştir. HDL hastaların % 51 inde düşük LDL hastaların % 41'inde yüksek bulunmuştur. HbA1C hastaların % 64'ünde yüksek olarak bulunmuştur. Hastaların % 44'unde CRP yüksek, yüzde 42'sinde ise Sedimentasyon yükselmiş olarak tespit edilmiştir. Hastalarin % 51 inde karotis ve/veya vertebral arter darlığı saplanmıştır. Eforlu ekg işlemini başarıyla bitiren hastaların 26'sının eforlu ekg işlemi iskemi açısından anlamlı olarak tespit edilmiştir. 100 hastadan 51 carotis ve/veya vertebral arter tıkanıklığı belirlenmiş hastaların eforlu ekg ile karşılaştırılması lineer olarak pozitif bulunmuştur. Bu açıdan eforolu ekg ve carotis darlığı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ( p < 0.05 ). Diger veriler eforlu ekg ile korele olmamıstır. Sonuç : Çalışmamızın sonucunda minör iskemik inmeli hastalarda karotis darlığı ve eforlu ekg arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.
Korumasız sol ana koroner darlığa stent takılan hastalarda 1 yıllık izlem sonuçları
Kardiyovasküler hastalıklar(KVH) dünyada en yaygın ölüm sebepleri arasındadır. Koroner arter hastalığı nedeniyle koroner anjiyografi yapılan hastaların %5-10 kadarında LMCA lezyonu tespit edilmektedir. KABG, LMCA lezyonlarının eşlik ettiği koroner lezyonlarda standard tedavi olarak şekli olarak kabul edilmektedir.Ancak son yıllarda ilaç kaplı stentlerin kullanıma girmesi,teknik ve teknolojik imkanların artması,antiplatelet ajanların kullanımı ile mortalite ve morbiditede belirgin azalma gösterilmiş olup korumasız LMCA lezyonlarına stent takılması KABG e alternatif olarak günümüzde ön plana çıkmaktadır.Çalışmamızın amacı; kliniğimizde 1 Ekim 2009-1 Ekim 2014 tarihleri arasında Gaziantep Üniverisitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner arter hastalığı tanısı ile koroner anjiyografi yapılan ve bu hastalar içerisinden LMCA kritik lezyonu olup bu bölgeye stent uygulanan hastaların SYNTAX ve EuroSCORE II skorlarını,klinik ve demografik verilerini tespit etmek, hastaları 1 yıllık takip boyunca mortalite, morbidite ve revaskülarizasyon ihtiyacı açısından takip etmek ve bunlarla ilgili verileri sunmaktır. Çalışmaya alınan 53 hastanın 18 (%33,3) i bayan 35 (%66,7) sı erkekti.Hastaların yaş ortalaması 63.3+12.4 yıldı.45 ( %84.9) hasta stabil koroner arter hastalığı, 8 ( %15.1) hasta NON-ST AKS(Akut Koroner Sendrom) tanısı almıştı. Ortalama EuroSCORE II i 1.97+2.0,ortalama Syntax skoru ise 23.0 + 7.34 olarak hesaplandı. Hastaların takiplerinde hastane içi ve 6. ay gözlemlerinde herhangi bir advers olay yaşanmadı. 1 ( %1.9) hastada takibin 8. Ayında kardiyak ani ölüm gerçekleşti. Ayrıca 1 ( %1.9) hastada takibin 9. ayında restenoz gelişti. Geriye kalan 51 ( %96.2) hastada MACCE gelişmedi. Hastaların 7 ( %13.2) sine klinik takiplerinde endikasyon dahilinde ilk 6 aylık dönemde koroner anjiyografi yapıldı, hastaların hiçbirisinde restenoz gözlenmedi. Takibin 6.-12. aylar arasındaki döneminde 10 (% 18.9) hastaya kontrol anjiyografi yapıldı ve 1 hastada restenoz saptandı. Sonuç olarak LMCA lezyonu içeren koroner aterosklerozun standart tedavisi KABG olduğu halde; ilaç salınımlı stentlerin geliştirilmesi, restenoz oranlarında ve buna bağlı revaskülarizasyon ihtiyacındaki azalmalar, perkütan ve farmakolojik alandaki ilerlemeler sayesinde ULMCA lezyonlarına perkütan girişim giderek daha iyi sonuçlar vermektedir ve yaygınlaşmaktadır. Hastaya ait faktörler, anjiyografik faktörler ve teknik faktörler ele alınarak multidisipliner yaklaşım esas alınmalıdır.
Koroner arter hastalığının şiddeti ile tırnak yatağın kapiller dolaşımının videokapilleroskopik bulguları arasındaki ilişkinin değerlendirimi
Koroner arter hastalığı ülkemiz ve dünya genelinde morbidite ve mortalitenin en sık nedenlerinden biridir. Koroner arter hastalığı etyolojik nedenleri arasında en sık neden aterosklerozdur. Ateroskleroz, endotel disfonksiyonu zemininde başlayan bir süreçtir. Endotel disfonksiyonunu değerlendirmede carotis-intima media kalınlığı, brachial arter akım aracılı dilatasyon gibi yöntemler kullanılabilir. Videokapilleroskopi (Nailfold videocapillaroscopy, NVC) mikrosirkulasyon açısından fikir veren ve sistemik hastalıkların tanısında yardımcı olan noninvaziv bir yöntemdir. Videokapilleroskopi ile kapiller dolaşımı değerlendirerek sistemik endotel hasarı varlığı ile koroner arter hastalığı şiddeti arasındaki ilişkiyi saptamayı amaçladık. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner anjiyografi (KAG) yapılan KAG'da ≥ %50 darlık izlenen hastalar çalışmaya alındı. Hastalara tırnak yatağının videokapilleroskopik incelemesi yapıldı. Çalışmada 100 hastanın KAG'ları SYNTAX skorlarına ve Gensini skorlarına göre skorlandı ve videokapilleroskopik incelemeleri kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığına göre değerlendirildi. Çalışmamızdaki 100 hastanın SYNTAX skoru ve Gensini skoru ile NVC'de kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığı arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi.
Koroner arter ektazisi ile bağırsak mikrobiyatası ve serum lipit profilinin ilişkisi
Giriş ve Amaç: İnsan vücudunda yer alan mikrobiyal ekosistem ve bu ekosistemin ürettikleri ürünler mikrobiyata olarak adlandırılır. Bağırsak mikrobiyatası tüm ekosistem içerisinde tanımlanmış en büyük ailelerden biridir. Ortalama 1014 bireye sahiptir. Genom sekanslama teknolojisinde yaşanan gelişmeler mikrobiyatanın araştırılması için mükemmel zemin oluşturmuştur Anjiyografik olarak koroner arterin bir bölümünün komşu normal kabul edilen koroner arter çapına göre tıkayıcı lezyon olmaksızın 1,5 kat ve daha fazla genişlemesi koroner arter ektazisi (KAE) olarak adlandırılmaktadır. Tanısal amaçlı koroner anjiyografi sıklığının artmasıyla birlikte kardiyoloji uzmanlarının günlük pratikte sık karşılaştığı hastalıklardan biri haline gelmiştir. KAE dislipidemi ilişkisi tam olarak ortaya konulamamış olsa da araştırmacılar bu ilişkiyi konu edinen çalışmalar yapmışlardır. Bağırsak mikrobiyatası ve KAE arasında literatürde bizim taramamız neticesinde daha önce yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle KAE ile serum lipit profili ve bağırsak mikrobiyatası ilişkisinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmanın tarafımızca yapılması amaçlanmıştır. Yöntem: Etik kurul onayını takiben geçmişe dönük 1 yıl içerisinde merkezimizde koroner arter hastalığı şüphesiyle çeşitli testler sonucunda girişimsel koroner anjiyografi uygulanıp koroner arter ektazisi tanısı alan ve normal koroner saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Aydınlatılmış onam alınmasını takiben steril kaplarda gayta örnekleri alınıp -80 santigrad derecelik soğuk dolapta uygun şekillerde muhafaza edildi. Geçmiş 1 yıl içerisinde kliniğimizde yatışı olan ve yatış esnasında rutin bakılan plazma lipit profili de eş zamanlı kayıt edildi. Hedeflenen hasta popülasyonuna ulaşılmasını takiben örnekler çalışıldı. Bulgular: Araştırmamızda KAE grubu ile normal koroner arterler saptanan grup kıyaslandığında iki grup arasında yaş (p 0,02), magnezyum seviyeleri (0,027), statin tedavisi almayan hastalarda LDL (p 0,008) ve total kolesterol seviyeleri (p 0,011), cinsiyet (p 0,02), sigara (p 0,048) açısından istatistiki olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca KAE gurubunda ''Firmicutes''/''Bacteroidetes'' oranında azalma saptandığı tespit edilmiştir. Sonuç: Bağırsak mikrobiyatasında meydana gelen Firmicutes/ Bacteroidetes oranında azalma ve LDL ile total kolesterol seviyelerinde azalma KAE ile ilişkili olabilir.
Koroner anjiyografide myokardiyal bridge saptanan hastalarda myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığı birlikteliği, myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığının yerleşim yerinin korelasyonunun değerlendirilmesi
Epikardiyal yağ dokusu içinde seyreden koroner arterler bazı yerlerinde myokardiyal doku tarafından sarılabilirler. Başka bir deyimle arterin belli bir segmenti myokard içinden geçebilir. Bu anatomik oluşumlar myokardiyal bridge olarak bilinmekte ve anatomik varyasyon olarak tanımlanmakta. Myokardiyal bridge çoğunlukla benign bir anomali olarak tanımlanmakla birlikte, akut myokard infarktüsü, ventriküler taşikardi, senkop, atriyovantriküler blok ve ani kardiyak ölüm gibi komplikasyonlara yol açabilmekte. Diğer taraftan myokardiyal bridge'in kardiyak sistol esnasında koroner arterin direkt kompresyonuna bağlı veya myokardiyal bridge'in olduğu koroner arterde meydana gelen hemodinamik stres nedeniyle koroner arter hastalığına yol açabileceği de geniş bir kabul görmekte. Biz de çalışmamızda selektif koroner angiografide myokardiyal bridge ile birlikte aterosklerotik darlığı olan olgularda aterosklerotik lezyonun yerleşim özellikleri ve myokardiyal bridge ile korelasyonunu araştırmayı planladık.Metod: Selektif koroner anjiografi yapılan geniş bir örneklemde, anatomik bir varyasyon olan myokardiyal bridge ile birlikte koroner arter hastalığı olanlarda, myokardiyal bridge ile aterosklerotik lezyonun yerleşim yerinin korelasyonunu değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planladık.Sonuç: 7058 serilik selektif koroner anjiografide toplam 347 adet myokardiyal bridge'li olgu saptandı. Total prevelans % 3.3 olarak saptandı. Bununla birlikte myokardiyal bridge'li olguların % 98'inde bridge yerleşimi beklendiği üzere sol ön inen arterde saptandı. Sol ön inen arterde D1-D2 arası ve D2 distali arasındaki dağılım birbirine yakın olarak saptandı. Çalışmamızda MB hastalarına %33.1 oranında obstruktif KAH eşlik ettiği izlendi. Aynı koroner arterde MB ve aterosklerotik lezyon varlığında ise, lezyonun %93 oranında MB'nin proksimalinde olduğu saptandı.Sonuç olarak: Angina ile başvuran genç hastalarda veya birden fazla koroner arter hastalığı risk faktörü olmayan hastalarda semptomlar devam ediyorsa MB olasılığı dikkate alınmalıdır. Miyokardiyal bridge damarın proksimal bölümünde aterosklerotik lezyon gelişimini başlatabilir veya ilerlemesini hızlandırabilir. Miyokardiyal bridge'e ateroskleroz eklendiğinde akut koroner sendrom riski artar. Koroner anjiyografilerde aterosklerotik lezyon bulunmayan genç hastalarda MB olasılığına dikkat edilmelidir.
Kalp kapak operasyonu yapılan hastalarda koroner arter hastalığı sıklığının araştırılması
AMAÇ: Çalışmamızda retrospekif olarak ciddi kalp kapak hastalığı nedeniyle opere edilmiş olan hastalardaki eşlik eden koroner arter hastalığı sıklığını araştırdık. Alt grup olarak kapak patolojisi tiplerine göre koroner arter hastalıgı sıklığı arasında fark var mı araştırdık. YÖNTEMLER :Çalışmaya 56?sı kadın(%53,8), 48?i erkek(%46,2) olmak üzere 104 tane kalp kapak ameliyatı olmuş hasta alındı. Sadece tek bir kalp kapağından ameliyat olmuş hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar; ciddi mitral darlığı , ciddi mitral yetmezliği, ciddi aort darlığı, ciddi aort yetmezliği nedeni ile protez kapak replasmanı yapılmış hastalar olarak 4 grup halinde incelendi. Hastaların, tüm epikardiyal koroner arterlerinde (yan dallar dahil) anjiografik olarak plak, kenar düzensizliği, ektazi ve yavaş akımı yok ise koroner arterleri normal, yukarıda sayılan durumların en az birinin varlığında koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığı tanısı alan ve en az bir koroner arterinde ?%50 darlık saptanması ise tıkayıcı koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. En az bir koroner arterinde < %50 darlık saptananlar ise tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığının yaygınlığını değerlendirmek için Gensini skorlaması kullanıldı. KAH risk faktörleri olarak yaş, DM, HT, sigara içme öyküsü ve LDL değeri her hasta için kaydedildi. Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. Ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış 32 hasta (%30,8) , ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış 36 hasta (%34,6), ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış 28 hasta (%26,9) , ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış 8 hasta (%7,7) saptandı. Mitral darlıklı hastaların %40,6? sında, aort darlıklı hastaların %60,7?sinde KAH saptandı. Mitral yetmezlikli hastaların %52,8?inde, aort yetmezlikli hastaların %50?sinde KAH saptandı. SONUÇLAR: MD ile AD grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadi. Ancak bu iki grup hasta koroner arter hastalğının yayğınlığı bakımından karşılaştırıldığında Gensini skorları arasında anlamlı farklılık olduğu gözlendi (4,18±10,94 karşı 15,21±32,93, p=0.021). MY ile AY grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. MD, MY, AY gruplarında KAH yaygınlığı da (Gensini skoru) benzer oranda bulundu. DM, HT, sigara içme ve LDL değeri ile tıkayıcı koroner arter hastalığı arasında kurulan çok değişkenli denklem ile KAH ile en ilişkili DM , sonra sigara içme , sonra da LDL değeri olduğu saptandı.
Diyabetik hastalarda koroner sinüs gerginliğinin değerlendirmesi
Diyabetes mellitus; insülin eksikliğinden, insülin etkisine cevabın bozulmasından veya her ikisinden kaynaklanan, hiperglisemi ile seyreden, zamanla mikro ve/veya makrovasküler komplikasyonların eşlik edebildiği kronik metabolik bir hastalıktır. Koroner sinüs (CS) ana kalp damar venidir. CS, özellikle farklı kardiyak prosedürler için erişim sağlayan rolü ile klinik olarak önemli bir yapı haline gelmiştir. Çalışma ve kontrol grubu; 2013-2016 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniğine başvuranlar arasından seçildi. Çalışma grubu DM tanısı bulunan ve başka kronik hastalığı (KOAH, hipertansiyon, hipertroidi, hipotroidi, kronik inflamatuar hastalıklar, kollajen doku hastalıkları) bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Kontrol grubu ise DM tanısı ve kronik hastalığı bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Literatüre bakıldığında DM' nin kardiyak arteryel sistem üzerine olan etkileri araştırıldığı ancak venöz sistem üzerine çalışma olmadığı gözlenmektedir. Bu çalışmada DM' nin kardiyak arteryel sistem olduğu kadar venöz sistemde de anjiopatilere neden olduğu düşünülerek kalbin ana venöz damarı olan koroner sinüs değerlendirilmiştir. Primer ölçüm parametreleri olarak koroner sinüs boyutları ve elastikiyeti (CSS) değerlendirilmiştir. Literatüre bakıldığında koroner sinüsün sadece HT ile ilişkisinin araştırıldığı, söz konusu çalışmada hipertansif hastalarda CSS düşük saptandığı bildirilmiştir (129). Bizim çalışmamızda DM' nin kardiyak venöz sistem üzerine etkisi ekokardiyografik olarak CSS üzerinden incelendi, aynı zamanda diğer ekokardiyografik parametler de değerlendirilerek sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda 49 hasta grubuna karşılık 53 kontrol grubu bulunmaktaydı. Cinsiyetler arasında anlamlı fark yokken yaş açısından anlamlı fark saptandı. Yapılan değerlendirme sonucu DM tanısı bulunan hastalarda koroner sinüs minimum ölçüsü (CSMIN) (p=0.004) de istatistiksel farklılık saptarken koroner sinüs maksimum değeri (CSMAX) (p=0.240) da anlamlı istatistiksel farklılık saptamadı. Bu verilerden yararlanarak hesaplanan koroner sinüs diyastolik değişim (CSDC) (p<0.001) ve koroner sinüs gerginliği (CSS) (p<0.001) de anlamlı farklılık gözlendi. Sonuç olarak çalışmamız DM tanılı hastalarda kardiyak arteryel sistemin olduğu gibi kardiyak venöz sisteminde tutulduğu hipotezini desteklemektedir. DM tanılı hastalara yapılan ekokardiyografide kontrol grubuna göre kalbin ana venöz damarı olan koroner sinüsün elastikiyetinde anlamlı azalma görülmektedir. Bu sonuçlarla poliklinik kontrolüne gelen DM tanılı hastalarda kardiyak arteryel sistem değerlendirilmesi yapılırken kardiyak venöz sistem değerlendirilmesi de unutulmamalıdır. Diyabetik retinopatide olduğu gibi kardiyak arteryel sistem etkilenmeden venöz sistemin daha erken dönemde etkilenebileceği gözden kaçırılmamalıdır. Venöz sistemin erken dönemde etkilendiğinin saptanması ile hastaya daha iyi hiperglisemi kontrolü için gerekli müdahaleler yapılabileceği ve arteryel sistemin etkilenme sürecinin uzatılabileceği düşünülebilir. Daha çok hasta sayısının dahil edildiği, DM tanı süresinin dikkate alındığı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Koroner ateroskleroz yaygınlığı ile koroid kalınlığının ilişkisi
Çalışmaya dahil olma kriterlerini ( koroid kalınlığını etkilediği yapılan çalışmalarla gösterilmiş ; hipertansiyon ve diyabetes mellitusu olmayan ) karşılayan 39 hasta dahil edildi. Hastalar koroner anjiyografi sonuçlarına göre herhangi bir koroner arterde >%50 darlık saptanan obstruktif koroner arter hastalığı( KAH ) tanılı hastalar birinci grup, koroner arterde <%50 darlık saptanan non obstruktif KAH tanılı hastalar ikinci grup ve koroner anjiyografi sonucu normal koroner arter olarak değerlendirilen hastalar üçüncü grup olarak kategorize edildi. Hastaların subfoveal koroid kalınlığı ölçümleri Cirrus HD-OCT (Cirrus; Carl Zeiss Meditec Inc., Dublin, CA) cihazı ile EDI (Enhanced depth imaging) modunda yapılmıştır. BULGULAR Birinci grup 10 hasta (%25,6) ikinci grup 17 hasta ( %43,6) üçüncü grup ise 12 hastadan(%30,8) oluşmaktadır. Birinci grubun sağ göz subfoveal koroid kalınlığı ortalaması 237 μm, ikinci grubun 290 μm, üçüncü grubun koroid kalınlığı ortalaması 281 μm olarak ölçülmüştür. ( P=0,003 ) Birinci grubun sol göz subfoveal koroid kalınlığı ortalaması 237 μm, ikinci grubun ortalaması 291 μm, üçüncü grubun koroid kalınlığı ortalaması da 277 μm olarak ölçülmüştür. ( P=0,007 ) Obstruktif koroner arter hastalığı tanılı hastaların oluşturduğu birinci grubun her iki göz için yapılan subfoveal koroid kalınlığı ölçümü istatisliksel analizde anlamlı olarak ince bulunmuştur. SONUÇ Koroner arteroskleroz yaygınlığı artıkça subfoveal koroid kalınlığı azalmaktadır.Litaratürde henüz koroner ateroskleroz yaygınlığı ile koroid kalınlığı arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Koroner ateroskleroz yaygınlığını öngörmede EDI –OCT ile yapılan subfoveal koroid kalınlığı ölçümü prediktif bir değer olarak kullanılabilir.
Koroner arter cerrahisi geçirecek olgularda anestezi indüksiyonunun QT intervali üzerine etkisi
Amaç: Anestezi pratiğinde kullanılan pek çok ilacın QTc intervali ile etkileşebileceği gösterilmiştir. Anestezi uygulaması sırasında hayatı tehdit eden aritmiler ve ölüm vakalarının uzamış QT intervali ile birlikte olduğu gösterilmiştir. (81).Bu çalışmanın amacı koroner arter revaskülarizasyonu uygulanacak hastaların anestezi indüksiyonunda sık kullanılan, midazolam+fentanil veya hipnomidat +fentanil ile kas gevşetici ajan roküronyumun iki farklı dozunun (0.6 mg.kg-1 ve 1.2 mg.kg -1) QTc intervali üzerine etkilerinin araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı, 0057 Sayılı Etik Kurulu onayı alındıktan sonra, 04.2010 ? 12.2010 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi ameliyathanesinde prospektif olarak uygulandı. Elektif koroner arter revaskülarizasyon operasyonu geçirecek, 44 olgu çalışmaya dahil edildi. Anestezi indüksiyonu sırasında hemodinamik stabilitenin bozularak resüsitasyon gerektirmesi çalışmadan çıkarılma kriteri olarak belirlendi.Hastalar operasyon odasına alındıklarında kalp atım grafilerinin sürekli kaydedilmesi amacı ile, 7 yollu HOLTER cihazı (DM Software,NV,USA) elektrodları göğüs ön yüzüne yerleştirilerek sürekli kayıt başlatıldı. Kayıt entübasyon sonrası 5. dakikada sonlandırıldı.Anestezi indüksiyonu öncesinde olgular kura yöntemi ile dört gruptan birine dahil edildiler. Hipnotik amaçla Grup I ve Grup II de midazolam 0.07- 0.1 mg.kg-1 dozda, Grup III ve Grup IV de etomidat 0.1-0.2 mg.kg-1 dozda intravenöz yolla titre edilerek uygulandı. Tüm gruplarda fentanil 3-4 µg.kg-1dozda intavenöz verildi. Kas gevşemesi amacı ile roküronyum Grup I ve Grup III de 0.6 mg.kg-1dozda ve Grup II ile Grup IV de ise 1.2 mg.kg-1 dozda uygulandı.Kalp atım hızı (KAH), ortalama arter basıncı verileri (OAB) değerleri, başlangıçta indüksiyon öncesi (T0), indüksiyon sonrası (indüksiyon ilaçları verildikten kirpik refleksi kaybolana dek) (T1), kas gevşetici sonrası (kas gevşetici ajan verildikten TOF < % 5 olana dek) (T2), entübasyon sonrası 2.dk (T3) ve entübasyon sonrası 5.dk da (T4) kaydedildi. Aynı zaman dilimleri, Holter cihazı üzerinde işaretleme düğmesine (EVENT) basılarak sürekli kayıt üzerinde işaretlendi. Holter kayıtları, çalışmanın sonlandırılması sonrasında çalışma gruplarına kör bir uzman kardiyolog tarafından değerlendirildi. Kayıt üzerinde işaretlenmiş her bir zaman dilimi aralıklarında,1 dakikalık süreler içinde rastgele seçilen 2 RR aralığı ve QT süreleri ortalaması kayıt edildi. QTc hesaplaması Bazette formülü ile yapıldı. 440 ms üzeri uzun QTc olarak kaydedildi.Bulgular: Tüm gruplarda indüksiyon ajanları ve roküronyumun verilmesinden sonra QTc başlangıca göre değişmedi (p?0.05), entübasyon sonrası 2.dk da QTc de anlamlı uzama görüldü (p<0.05). Gruplar arası karşılaştırmada ise, çalışma periodlarındaki ortalama QTc değerleri tüm çalışma periodlarında benzerdi (p>0.05).Grup I (% 33, n:5 ) ile Grup II de (% 33, n:5) ve Grup III (% 0, n:0) ile Grup IV (% 0, n:0) arasında aritmilerin görülme sıklığı benzerdi (p?0.05). Grup I ile Grup III de ve Grup II ile Grup IV arasında aritmilerin görülme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p?0.05). Grup II de 2 olguda başlangıçta prematüre atriyel kontraksiyon mevcut idi. Bu aritmi çalışma aralığı boyunca devam etti. Grup II de 2 olguda, entübasyon sonrası 2. dakikada ST depresyonu gözlendi. Diğer geri kalan aritmilerin tümü (n:8,entübasyon sonrası aritmi gözlenen olguların %80' i) laringoskopi sırasında ve entübasyondan sonra 2. dakikada ortaya çıktı ve 5. dakikada devam etti. Grup I de 1 olguda non-sustain ventriküler taşikardi gelişti.Entübasyon sonrası uzun QTc ye sahip olguların ( %72.7, n:32), 3 tanesinde (% 7.1) aritmi gözlendi. Entübasyon sonrası uzun QTc görülmeyen (%27.3, n: 12 ) olguların 7 tanesinde (% 58.3) aritmi görüldü. Aritmi ile uzun QTc arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p>0.05). Aritmiler, çalışma aralığında hemodinamik kötüleşmeye neden olmadı ve tedavi gerektirmedi.Sonuç olarak, bu çalışmada koroner arter revaskülarizasyonu uygulanacak hastaların indüksiyonunda, etomidat+fentanil ve midazolam+fentanil' in roküronyumun hem 1.2 mg. kg -1hem de 0.6 mg. kg -1 dozları ile, QTc intervalinde uzamaya yol açmadan güvenle kullanılabileceği kanısına varıldı. Laringoskopi ve entübasyon işlemi QTc uzamasına ve aritmilere yol açtı. Beta bloker kullanımı entübasyonun neden olduğu QTc uzaması ve aritmi oluşumunu engellemedi. Bu çalışmada olgu sayılarının azlığı çalışma sonuçlarını sınırlamaktadır. Olgu sayılarının arttırılarak çalışmanın genişletilmesi gerektiği kanısındayız.
Koroner anjiyografisinde kalp kası bandı tanısı almış bireylerde bandın yerleşim yeri ve uzunluğunun değerlendirilmesi ve Manisa'da kalp kası bandı prevalansının saptanması
Epikardiyal koroner arterlerin intarmyokardiyal segmentlerinin kas fibrilleri tarfından sarılması myokardiyal bridge olarak adlandırılmaktadır. Küçük ve büyük örneklemelerden oluşan birçok otopsi ve anjiografik seride özellikle otopsilerde(15% to 85%) anjiyografiye göre (0,51% and 2,5%)yüksek olmak üzere farklı prevelanslar bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı Manisa'da yapılmış 7058 koroner anjiografide yerel myokardiyal bridge prevelansını ortaya çıkarmaktır.Metod: Selektif koroner anjiografi yapılan geniş bir örneklemde, myokardiyal bridge'li olguları saptamak ve myokardiyal bridge'in anjiografik prevelansını ortaya çıkarmak adına retrospektif bir çalışma planladık. Çalışmamızda aynı zamanda myokardiyal bridge ciddiyeti ile koroner arter hastalığı risk faktörleri arasındaki korelasyonu da inceledik.Sonuç: 7058 serilik selekjtif koroner anjiogarfide toplam 347 adet myokardiyal bridge'li olgu saptandı. Total prevelans % 3,3 olarak saptandı. Bununla birlikte myokardiyal bridge'li olguların %98'inde bridge yerleşimi beklenildiği üzere sol ön inen koroner (LAD) arterde saptandı. Sol ön inen arterde D1-D2 arası ve D2 distali arsındaki dağılım birbirine aykın olarak saptandı. (%39,2 ve %55,3). Araştırmamızda yer alan hastaların MB darlık şiddeti ortalaması %62,7 ve darlık uzunluğunun ortalaması 27,7 mm olarak saptandı. Hastaları LAD'deki sistolik kompresyon yüzdesine göre Grup A (< %50 sistolik kompresyon) ve Grup B(? %50 sistolik kompresyon) iki alt gruba ayırıp bu iki alt grubun koroner arter hastalığı risk faktörleri ile ilişkisini inceledik. Hastalar koorner arter hastalığı olan ve olmayan şeklinde iki alt gruba daha ayrılarak, Grup 1 (< %50 sistolik kompresyon), Grup 2 (?50% sistolik kompresyon) bu hastalarda miyokardiyal bridge ciddiyeti ile koroner arter hastalığı risk faktörleri arasındaki korelasyonu inceledik. Sirkümfleks ve sağ koroner arterdeki prevalans ile tüm koroner arterlerdeki dağılım da çalışıldı.Sonuç olarak: Manisa'da selektif koroner anjiografi uygulanan, geniş hasta populasyonunda myokardiyal bridge'in anjiografik prevelansı beklenen literatür değerlerine yakın olarak saptandı. Alt gruplar arasında koroner hastalığı risk fktörleri açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.
CFD modelling of two-phase pulsatile tubular flows
The analysis of pulsatile tubular flow problems is studied by using FLUENT CFD (Computational Fluid Dynamics) software. Modelling and analysis are realized by three main steps:Firstly, single-phase, Newtonian, intermediate laminar pulsatile flow in rigid pipe flow at different flow conditions is studied for the evaluation of characteristic flow parameters. The computational and experimental data on axial velocity confirm each other except the near-wall region for 0.95Keyword: Euler = Euler ; Kan = Blood ; Koroner damarlar = Coronary vessels ; Sürükleme katsayısı = Drag coefficient ; İki fazlı sistemler = Two phase systems
Koroner arter patolojilerinin değerlendirilmesinde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile invaziv koroner anjiografinin karşılaştırılması
Epidemiyolojik önemi nedeniyle koroner arter hastalığının tanısı büyük önem taşımakta olup altın standart yöntem invaziv koroner anjiografidir. Tarayıcılarla ilgili teknolojik gelişmeler sayesinde, kalp atım hızı düşük olan ve uygun prosedürle çekilen hastalarda çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) koroner anjiografi, koroner arter patolojilerini yüksek duyarlılıkla tespit edebilmektedir.Çalışmamızın amacı koroner arterlerdeki stenotik lezyonların değerlendirilmesinde, ÇKBT anjiografinin invaziv koroner anjiografi ile karşılaştırıldığında doğruluğunu, avantaj ve dezavantajlarını araştırmaktır.G.Ü.T.F hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına yönlendirilen invaziv koroner anjiografi yapılmış 50 hasta çalışmaya alındı. Hastaların %84'ü erkek (n=42) ve %16'sı (n=8) kadındı. Ortalama yaşları 56±4 ve çekim esnasında kalp hızları ise 59±5 idi. Tüm hastaların koroner arterleri Amerikan Kalp Cemiyetinin sınıflaması kullanılarak proksimal, orta ve distal segment olarak gruplandırıldı. Sonuçlarımız invaziv koroner anjiografi sonuçları ile karşılaştırıldı.Orta ve distal gruba dahil segment stenozlarını tespit etmedeki sonuçlarımız sırasıyla %95-%92 sensitivite, %96-%96 spesifite, %94-%80 pozitif prediktif değer ve %97-%98 negatif prediktif değerleridir. Ayrıca proksimal ve orta gruba dahil %50 ve daha fazla orandaki stenoz tesbit ettiğimiz 135 segmentde; sensitivite %97, spesifite %99, pozitif prediktif değer %97 ve negatif prediktif değer %99 idi. Proksimal ve orta segment stenozlarını tespit etmedeki başarımız, distal segmentlerdekine göre yüksek bulundu. Stenozun derecesi fazla olan, proksimal-orta segmentlerde ÇKBT anjiografinin lezyonu tespit etme oranı minimal darlık olan segmentlere oranla daha yüksektir. Ostial lezyonlarda ÇKBT anjiografinin güvenilirliği yüksek olarak tespit edildi.ÇKBT koroner anjiografi tek nefes tutma sürecinde yapılabilen, hasta rahatı ve potansiyel komplikasyonlar açısından avantajları nedeniyle koroner arter hastalığında düşük- orta riskli semptomatik veya asemptomatik hastalarda tarama ve tanı amacıyla non-invaziv olarak kullanılabilecek bir görüntüleme yöntemidir.
Androgenetik alopesi ile koroner arter hastalığı ciddiyeti ve koroner kollateral gelişimi arasındaki ilişki
Amaç: Erkek tipi kellik ile ateroskleroz arasında pozitif bir ilişki olduğu bazı epidemiyolojik çalışmalarla gösterilmiştir ancak bu ilişki anjiyografik olarak koroner arter hastalığı varlığı ve şiddetini değerlendirerek incelenmemiştir. Çalışmamızda erkek tipi kellik ile anjiyografik koroner arter hastalığı ciddiyeti ve koroner kollateral gelişimi arasında ilişki olup olmadığını araştırmayı hedefledik.Metodlar: Üçyüzdoksan erkek hastaların koroner anjiyografileri, koroner arter hastalığı risk faktörleri, lipid parametreleri, kellik varlığı ve derecesi gibi parametreleri prospektif olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığı ciddiyeti Gensini, koroner kollateral gelişimi ise Rentrop skoru ile değerlendirildi.Bulgular: Yüksek Gensini skoru olan grupta erkek tipi kellik görünme oranı daha fazla olmasına rağmen bu grupta aynı zamanda yaş ortalaması da daha yüksekti. Yaş ayarlı analiz yapıldığında alopesinin koroner arter hastalığı ciddiyetini belirlemede bağımsız bir risk faktörü olmadığını bulduk. Kollateral gelişimi yeterli olan ve olmayan gruplar arasında alopesi varlığı ve ciddiyeti arasında bir fark yoktu.Sonuç: Çalışmamızda erkek tipi kelliğin varlığı, başlama yaşı ve şiddeti ile ile koroner arter hastalığının varlığı ve ciddiyetinin önemli göstergeleri olan Gensini ve Rentrop skorları arasında ilişki bulunamamıştır. Mevcut yayınların çoğunun böyle bir ilişkinin varlığından bahsettiğini düşündüğümüzde bu konunun daha geniş çalışmalarda tüm boyutları ile ele alınması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: erkek tipi kellik, koroner arter hastalığı, Gensini, Rentrop
Koroner arter tortuyozitesinin retinal arter tortuyozitesi ve karotis intima-media kalınlığı ile karşılaştırılması
Amaç: Bildiğimiz kadarıyla bu tarihe kadar koroner tortuyozite ve karotis intima-media kalınlığı arasındaki ilişki araştırılmamıştır. Biz koroner tortuyozite ve karotis intima-media kalınlığı arasında olası ilişkiyi incelemek üzere retrospektif bir çalışma yürüttük. Bizim amacımız şu hipotezlerimizi test etmekti: 1) koroner tortuyozite subklinik aterosklerozun bir göstergesi mi ? Bu hipotezimizi araştırmak üzere koroner tortuyozite ve karotis intima-media kalınlığı arasındaki ilişkiye baktık. 2) Koroner tortuyozite sistemik arterial tortuyozitenin bir parçası mı ? Bu hipotezimizi araştırmak için de koroner arter tortuyozitesi ile retinal arter tortuyozitesi arasındaki ilişkiyi inceledik.Metod: Şubat 2010 ile Mayıs 2010 tarihleri arasında göğüs ağrısı veya pozitif egzersiz testi ile kliniğimize başvuran ve yapılan koroner anjiyografi sonucunda çalışmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Koroner arter hastalığı olan (%50'nin üzerinde darlık oluşturan en az bir lezyonu olan) hastalar çalışma dışında bırakıldı. Çalışmaya katılan 105 hasta (30-81 yaş) koroner tortuyozite varlığına göre 2 guruba bölündü. Grup 1 koroner tortuyozitesi olan 58 kişiden oluşuyordu. Gurup 2 koroner tortuyozitesi olmayan 47 kişi içeriyordu. Tortuyozite, en az bir ana damarın asıl yapısı boyunca, hem sistol hem de diastolde ?3 kıvrım (damar yönünde >45º değişim) bulunması olarak tanımlandı. Subklinik aterosklerozis sağ ve sol ana karotis arterlerin distal segmentlerinin maksimum intima-media kalınlığı mm cinsinden ölçülerek belirlendi. Sağ ve sol ana karotis arterlerinde maximum intima-media kalınlığı ? 1.0 mm olanlar subklinik ateroskleroz olarak tanımlandı. Retinal tortuyoziteyi içeren oftalmik değerlendirmede Topcon TRC-50IA retinal fundus kamera ile çekilen görüntüler kullanıldı. Değerlendirme yapılırken hastaların koroner tortiyozitesinin durumu bilinmiyordu.Bulgular: Grup 1'de 58 hasta (13 erkek ve 45 kadın; ortalama yaş 55.5 ± 10 yıl) grup 2'de ise 47 hasta (25 erkek ve 22 kadın; ortalama yaş 53.8±12 yıl) bulunmaktaydı. Tüm demografik veriler ve risk faktörlerinden sadece kadın cinsiyet ve kısa boy ile koroner arter tortuyozitesi arasında ilişki bulundu (sırasıyla p:0.001, p:0.01). Yaş, diyabetes mellitus, hipertansiyon, , sigara içimi, lipit profili ve VKİ açısından iki grup arasında fark bulunmadı. Koroner anjiyografide görülebilen nonkritik plak ile koroner arter tortuyozitesi arasında bağlantı saptanmadı. Buna rağmen retinal arter tortuyozitesi ve retinal arter aterosklerozu, koroner arter tortuyozitesi olan hasta grubunda daha yaygın bulundu (sırasıyla p<0.001, p=0.002). Ayrıca karotis intima-media kalınlığı koroner tortiyozitesi olan hastalarda olmayanlara göre daha kalın bulundu (p=0.001) ve bir de karotis arter plağı olanlar koroner arter tortuyozitesi olan hasta grubunda daha yaygın bulundu (p < 0.001). Subklinik ateroskleroz varlığı ve koroner arter tortuyozitesi arasında belirgin korelasyon saptandı (p= 0.005). Ayrıca subklinik ateroskleroz ve retinal arter tortuyozitesi arasında belirgin korelasyon bulundu (p= 0,02). Çok değişkenli analiz, tortuyozite durumunu içeren değişkenleri elde etmek için stepwise logistic regression kullanılarak yapıldı. Koroner tortuyozite bağımlı değişken olarak kullanıldı. Değişkenler olarak: yaş, ağırlık, kaydedeğer olmayan görülebilir koroner arter plağı, karotis intima-media kalınlığı, karotis arter plağı, retinal arter tortuyozitesi ve retinal arter aterosklerozu kullanıldı. Çoklu değişken analizde, kadın cinsiyet (p< 0.008 ), retinal arter tortuyozitesi (p< 0.001) ve karotis arter intima-media kalınlığı (p= 0.02) koroner arter tortuyozitesi için bağımsız bir risk göstergesi olduğu saptandı.Sonuç: Sonuç olarak, bu bulgular göstermektedir ki, mekanizma ne olursa olsun, 1) koroner arter tortiyozitesi kadın cinsiyet ve kısa boy ile ilişkilidir, 2) koroner arter tortiyozitesi normal koroner anjiyografili hastalarda subklinik ateroskleroz ile ilişkilidir, 3) koroner arter tortiyozitesi retinal arter tortuyozitesi ile koreledir ve bu da koroner tortuyozitenin sistemik arteryel tortuyozitenin bir parçası olduğu anlamına gelmektedir.Anahtar Sözcükler: karotis intima-media kalınlığı, koroner tortuyozite, retinal tortuyozite, subklinik ateroskleroz
Yavaş koroner akımda serum lipokin (omentin ve visfatin) düzeyleri
Anjiyografik olarak normal görünümlü koroner anatomiye rağmen, opak maddenin koroner arterler içinde yava? ilerlemesine yava? koroner akım (YKA) denir. Toplumda %3 gibi bir prevalansa sahip olduğu dü?ünülmektedir. Yava? koroner akımın etyopatogenezinde vazodilatör ve vazokonstriktör faktörler arasındaki dengesizliğin ya da altta yatan koroner arter hastalığının (KAH) olabileceği dü?ünülmü?tür. Yava? koroner akımın patogenezinde yer alan diğer hipotezler ise damar disfonksiyonu, trombosit fonksiyon bozukluğu ve inflamasyondur. Adipositokin olarak bilinen visfatin ve omentinin inflamasyonda ve endotel hasarında doğrudan etkili olabileceği bilinmektedir. Visfatinin proinflamatuar özelliği ön planda iken, omentinin inflamatuar süreçlerde serum düzeylerinin dü?ük olduğu saptanmı?tır. Ancak bu adipositokinlerin yava? koroner akım ile ili?kileri daha önceden ara?tırılmamı?tır. Biz YKA ile omentin ve visfatin serum düzeyi ili?kisini ara?tırmayı amaçladık. Çalı?mamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardı?ık olarak koroner angiyografi yapılan, yava? koroner akım (n=45) ve normal koroner akım (n=35) olguları dahil edildi. Çalı?mamızda visfatin düzeyleri YKA hastalarında normal koroner akım (NKA) grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmı? (p<0,001) bulundu. Omentin düzeylerini YKA grubunda daha dü?ük olarak tespit ettik. Fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu moleküllerin, KAH?nın ve onun bir varyantı olarak dü?ünülen YKA?ın tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda ara?tırılması gerekmektedir.
Koroner yavaş akım ve miyokardial iskemi ilişkisinin tımı kare sayısı ve miyokard perfüzyon sintigrafisi ile değerlendirilmesi
Amaç: Koroner yavaş akımın (KYA) yaygın aterosklerotik hastalığın bir biçimi ya da erken evresi olduğu bildirilmektedir. Miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi de koroner arter hastalığının tanısında ve prognozu öngörmede değerli bir tekniktir. Bu çalışmada koroner yavaş akım ile miyokardial defekt skoru ve iskemi arasındaki ilişkiyi araştırdık. Yöntem: Retrospektif çalışmamızda anjinal yakınmaları nedeniyle SPECT yapılan ve sonrasında koroner anjiyografiye giden hastaların TIMI kare sayıları ile miyokart defekt ve iskemi skorları karşılaştırıldı. KYA tespitinde TIMI kare sayısı metodu kullanıldı. Miyokardial perfüzyonu değerlendirmede Kantitatif Perfusion SPECT (QPS) ve Kantitatif GATED SPECT (QGS) yazılımı ile elde edilen skorlamalar kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya koroner arterleri normal olan ve anjiyografi sırasında yavaş akım saptanan 91 (%58), normal akım saptanan 68 (%42) olmak üzere toplam 159 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 56±12 olarak bulundu. Cx koroner arterde yavaş akım olan hastalarda stres toplam perfüzyon defekti Cx (sTPD-Cx) 0,1 (0,0-1,3) iken; normal akım olanlarda 0,0 (0,0-0,28) olarak bulundu(p= 0.002). Yavaş akım olan hastalarda stres skoru Cx (sscore-Cx) 1,0 (0,0-3,0) iken; normal akım olanlarda 0,0 (0,0-2,0) olarak bulundu (p= 0.031). Yine Cx TIMI kare sayısı ile sTPD-Cx ve sscore-Cx arasında lineer bir ilişki saptandı (r= 0,207 p= 0.009, r= 0,159 p= 0.045). Diğer miyokard bölgelerinde yavaş akım ile defekt ve iskemi skorları arasında ilişki saptanmadı. Sonuç: Cx koroner arterde yavaş akım olan hastalarda sTPD-Cx ve sscore-Cx anlamlı olarak yüksek bulundu. Yine Cx TIMI kare sayısı ile sTPD-Cx ve sscore-Cx arasında zayıfta olsa lineer bir ilişki saptandı. Anahtar Kelimeler: koroner yavaş akım, TIMI kare sayısı, Miyokard perfüzyon sintigrafisi
2015-2016 yılları arasında Düzce bölgesindeki koroner arter anomali sıklığı
Koroner arter anomalileri konjenitaldir, ancak nispeten azı semptomatiktir. Çoğu anomaliye koroner anjiyografide veya otopside rastalantısal olarak tanı konur (1). KAA' lerin insidansı çeşitli çalışmalarda %0.2 ve %8.4 arasında değişmektedir (2, 3). Koroner arter anomalilerinin yaklaşık %20' si aritmiler, senkop, miyokard enfarktüsü veya ani ölüm gibi hayatı tehdit edici olabilirken, %80' i benigndir (4, 5). Koroner arter anomalileri genç sporcularda en sık ikinci ani kardiyak ölüm nedenidir (6). Bu çalışmada 2015 Ekim ve 2016 Ekim tarihleri arasında kliniğimizde anjiyografileri yapılmış olan 18 yaş üstü 1617 hastanın KAG görüntüleri retrospektif olarak izlendi. Saptanan koroner arter anomaliler Angelini ve Khataminin sistematik anatomik sınıflamasına göre sınıflanarak KAA sıklığı araştırıldı. Çalışmamızda, KAA sıklığı miyokardiyal band dahil %4.51 olarak saptandı. Miyokardiyal band dışlandığında ise sıklık %2.35 olarak bulundu. Saptanan koroner anomaliler sıklık sırasına göre: miyokardiyal bridge %2.16 (n: 35), LMCA yokluğu %0.8 (n: 13), koroner arter fistülü %0.61 (n: 10), Cx' in SaSV' dan çıkışı %0.18 (n: 3), RCA' nın SSV' dan çıkışı %0.12 (n: 2), OM' in LAD' den çıkışı %0.12 (n: 2), woven (örgü) koroner arter %0.12 (n: 2), LMCA' nın SaSV' dan çıkışı %0.06 (n: 1), RCA' nın NcSV' dan çıkışı %0.06 (n: 1), PDA' nın SaSV' dan çıkışı %0.06 (n: 1), tek koroner arter %0.06 (n: 1), dual LAD %0.06 (n: 1), koroner çaprazlaşma %0.06 (n: 1) şeklinde saptandı. Bu oranlar literatürde bildirilen aynı yöntemle yapılmış diğer büyük çalışmaların çoğunda ve Türkiyede aynı yöntemle yapılan çalışmalarda bildirilen koroner arter anomalisi insidansından daha yüksekti. Hastaların %72.6'sı erkek (n:53, yaş ortalaması: 60.37 yıl), %27.39'u kadın (n:20, yaş ortalaması: 56.67 yıl) idi. Genel yaş ortalaması 59.35 yıl idi. Hastaların %23.28' i (n: 17) 50 yaş altında, %76.71' i (n:56) 50 yaş üzerinde idi. Koroner anjiyografi zamanla tüm dünyada kolay ulaşılabilir ve yaygın uygulanan bir tanı testi oldukça, koroner anomalileri daha iyi tanınacaktır; fakat koroner arter anomalilerinin yönetimi konusunda henüz bir konsensus oluşmamıştır.
Kawasaki hastalığı tanısı ile izlenen çocukların epidemiyolojik ve klinik özellikleri
Kawasaki hastalığı çocukluk çağındaki olguların bir kısmında koroner arter tutulumu ile karakterize etiyolojisi bilinmeyen bir vaskülittir. Kawasaki olgularında koroner tutulumunun miyokardiyal enfarkt ve ölümle sonuçlanabilmesi nedenleri ile erken tanı ve tedaviye ihtiyacı vardır. Bu nedenle, Kawasaki olgularında koroner arter tutulumunu önceden gösteren belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Kawasaki hastalığı tanısı olan 43 olgu bu retrospektif çalışmada değerlendirildi. Beş yaş altı çocuklar ve erkek cinsiyet kawasaki olgularında en belirgin özellik olarak görüldü. Olguların 1/3'ü inkomplet kawasaki hastalığı tanısı alan ve komplet kawasaki hastalığı olguları ile benzer oranda koroner arter tutulumu gösteren çocuklar idi. Kawasaki hastalığında koroner arter tutulum riskini önceden belirlemede lenfadenopati bulgusunun olmaması ve erkek cinsiyet iyi bir gösterge olsa dahi, bunu destekleyen başka bir biyobelirteç olmadı. Sonuç olarak, koroner arter tutulum oranları komplet kawasaki hastalığı olgularına benzer oranda görüldüğünden, inkomplet kawasaki hastalığı da yakından takip edilmelidir. Koroner arter tutulum riskini önceden belirlemede tek başına ne bir bulgu ne de laboratuvar parametresi yeterli olmamaktadır. Bu nedenle, kawasaki hastalığının epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar özellikleri birlikte değerlendirilerek ve yakın takip ile iyi sonuçlar alınabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kawasaki hastalığı, koroner arter tutulumu, çocuklar
Major koroner arter bifurkasyon açılarının dijital anjiyografi yöntemiyle değerlendirilmesi
Koroner arter stenozu ve buna bağlı klinik olaylar tüm dünyada mortalitenin en önemli sebebidir. Tedavisinde; perkütan yol ile stent yerleştirilmesi, by-pass'a önemli bir alternatiftir. Girişimsel teknikte, bifurkasyon lezyonları önemli bir problemdir. Bifurkasyon açısının değerlendirilmesinin, tedavide kullanılacak tekniğin belirlenmesinde ve işlem başarısında etken olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, geniş popülasyonla, bifurkasyon açılarının çeşitliliğini ve ortalama değerlerini rapor ederek, yeni yöntemlerin gelişitirilmesine yardımcı olmak amaçlandı. Fırat Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Polikliniği'ne, göğüs ağrısı şikâyeti ile gelen, tanı amaçlı Koroner Anjiyografisi yapılan 1005 (504'ü bayan, 501'i erkek) birey retrospektif olarak değerlendirildi. Kardiyomiyopati, kalp yetmezliği, sol ventrikül hipertrofisi, dilatasyonu, atriyal fibrilasyon, valvüler veya doğuştan kalp hastalığı, aktif bağ dokusu hastalığı, semptomatik aritmi ve dal bloğu olanlar, kronik karaciğer ve kronik böbrek yetmezliği olan hastalar ve by-pass'lı hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Tüm olgularda, sol ön oblik (LAO) kaudal pozisyondan; a. coronaria sinistra (ACS) ile ramus (r.) interventricularis anterior (RİA), ACS ile r. circumflexus (RCx), RİA ile RCx arasındaki bifurkasyon açıları, sağ ön oblik (RAO) kaudal pozisyondan; RCx ile r. marginalis sinister (RMS), RCx ile r. posterior ventriculi sinistri (RPVS) arasındaki bifurkasyon açıları, RAO kranial pozisyondan; RİA ile r. diagonalisler (RD1 ve RD2) arasındaki bifurkasyon açıları ve LAO kranial pozisyondan; a. coronaria dextra (ACD) ile r. ventriculus dexter (RVD), ACD ile r. marginalis dexter (RMD), r. interventricularis posterior (RİP) ile r. posterolateralis dexter (RPLD) arasındaki bifurkasyon açıları ölçüldü. Kadın ve erkek vakalarda ölçülen bifurkasyon açılarında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. Bu ölçümler stent tekniklerine uyacak şekilde gruplandırıldı. ACS-RİA, ACS-RCx ile RİA-RCx dalları arasındaki bifurkasyon açıları, kadın ve erkek bireylerde yüksek oranda ">90 geniş açılı bifurkasyon" açısı olarak bulundu. RCx-RMS, RCx-RPVS, RİA-RD1, RİA-RD2, ACD-RMD ve RİP-RPLD dalları arasındaki bifurkasyon açıları ise, kadın ve erkek bireylerde yüksek oranda " <70 Y tipi bifurkasyon açısı" olarak bulundu. ACD-RVD dalları arasındaki bifurkasyon açısı ise kadın bireylerde; 14 (% 2.8) kişide " <70 Y tipi bifurkasyon", 209 (% 41.5) kişide " >70-90 T tipi bifurkasyon", 281 (% 55.8) kişide ise " > 90 geniş açılı bifurkasyon" olarak bulunurken, erkek bireylerde de bununla uyumlu bulundu. Tüm açıların korelasyonlarına bakıldı. Ana dallar ile yan dallar arasındaki açısal ölçümlerde (RCx-RMS, RCx-RPVS, RİA-RD1 ile RİA-RD2) çok güçlü pozitif yönde korelasyonlar (p<0.001) bulundu. ACD ve dalları arasındaki korelasyonlara bakıldığında ise, ACD-RMD dalı arasındaki bifurkasyon açı ölçümleri ile RİP-RPLD dalı arasındaki bifurkasyon açı ölçümleri arasında, çok güçlü pozitif yönde korelasyon (p<0.001) olduğu görüldü. Tüm koroner anjiografi verilerinin, gelişen teknolojiyle bypass'a önemli bir alternatif olan bifurkayon stentleme tekniklerine ışık tutacağı kanaatindeyiz.
Koroner ilaç kaplı stent uygulanan hastaların orta ve uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Perkütan koroner girişim (PKG) uygulanan ve ilgili damarına de novo ilaç kaplı stent (İSS) implante edilmiş olan hastaların, orta ve uzun dönem MACCE (Major kardiyak olay ve serebral olay) oranlarının incelenmesi. Yöntem: Aralık 2009-2013 tarihleri arasında perkütan koroner girişim (PKG) uygulanmış yaklaşık 2150 hasta tarandı. İncelenen 2150 hasta içinden 400 hasta çalışmaya dahil olma kriterlerine uygun bulundu ve çalışmaya alındı. Çalışma retrospektif olarak hastane kayıtları üzerinden yapıldı. Sonucunda ölüm, serebrovasküler olay, miyokard infarktüsü (Mİ), hedef damar revaskülarizasyonu (TVR) açısından değerlendirildiler. Hastane kayıtları ve telefon irtibatı yoluyla MACCE oranları incelenmiştir. Bulgular: Hastalar, 6-60 ay süre ile takip edildiler, takip süresinin ortalaması 27 aydır [Ort ± St.sapma=27.8 ± 14.7]. Çalışmaya alınan 400 hastanın 166'sına everolimus (EES), 54'üne zotarolimus (ZES), 151'ine biolimus (BES) ve toplam 29 tanesine bu grupların kombinasyonu uygulanmıştır. Stent tiplerine göre ve total MACCE incelenmiştir. EES grubunda re-Mİ 3(%1.8), TVR 5(%3) ve ölüm 5(%3) hastada; BES grubunda re-Mİ 1(%1.9), TVR 1(%1.9) ve ölüm 1 (%1.9) hastada ve ZES grubunda re-Mİ 4(%2.6), TVR 7(%4.6) ve ölüm 6(%4) hastada izlenmiştir. Çalışmaya alınan hiçbir hastada işlem sırasında ya da sonrasında serebrovasküler olay (SVO) gözlenmemiştir. Sonuç: EES grubunda MACCE oranı %7.8, BES grubunda %5.5 ve ZES grubunda ise %11.5 olarak izlenmiştir. Tüm hastalar (400 hasta) için yeni jenerasyon İSS implantasyonu sonrası MACCE oranı değerlendirildiğinde %8.25 olarak saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Perkütan koroner girişim, ilaç kaplı stent.
Koroner yavaş akım fenomeninde ekokardiyografi ile ölçülen bazı morfometrik değerlerin irdelenmesi
Amaç: Göğüs ağrısı şikayetiyle kliniklere başvuran hastaların bazılarında koroner herhangi bir bulguya rastlanmamasına karşın, koroner anjiyografide opak madde-nin distal damarlara normalden daha yavaş bir şekilde geçişi "Koroner Yavaş Akım Fenomeni (KYA)" olarak tanımlanmıştır. Altta yatan patofizyolojik neden olarak, daha çok mikrovasküler arteriollerde artmış rezistans, endotel ve vazomotor disfonksiyon ile oklüziv hastalıklar gösterilmişse de nedeni henüz tam olarak aydınlanamamıştır. KYA hastalarının önemli bir kısmında koroner arterlerde intimal kalınlaşma, yaygın kalsifikasyon, lümen daralması, sol ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonlarında bozulma ve aortanın esneklik kapasitesinde azalmanın varlığı bildirilmiştir. Bu çalışmada, KYA olgularında ekokardiyografi ile aorta ve sol ventrikül odaklı bazı morfometrik ölçümler yapılarak yapısal farklılıkların olup olmadığının da araştırılması ve bu sayede hastalığın anatomik özelliklerinin açığa çıkarılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Selektif koroner anjiyografi ile en az bir koroner arterinde KYA olduğu tespit edilen 30'u kadın ve 30'u erkek toplam 60 hasta ile koroner arter anatomileri ve koroner kan akımları normal olan aynı sayıda sağlıklı kişi çalışmaya alındı. Tüm olgularda sistol ve diyastol sonu aort kök çapları, sol ventrikül sistol ve diyastol sonu çapları, aorta ascendens çapı, aortik kapak hareketi, interventriküler septum kalınlığı ve ejeksiyon fraksiyonu ölçüldü. Aorta darlık ve yetmezlikleri hafif, orta ve şiddetli olarak derecelendirildi ve kaydedildi. Sayısal veriler Student-t testi, diğer veriler ise Ki-Kare analizi ile istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Erkek hastalarda aorta ascendens ve sistol sonu aort kök çapları normalden daha büyük olarak belirlendi (p<0,05). Kadın hastalarda ise aorta ascendens çapı aynı şekilde daha büyük iken, sol ventrikül sistol sonu çapı daha küçük ve interventriküler septum daha kalındı (p<0,05). Cinsiyet ayrımı yapılmaksızın yapılan değerlendirmede hastaların sadece aorta ascendens çaplarının normalden daha büyük olduğu görüldü. Hiçbir hastada aort darlığı saptanmazken, erkek hastalarda % 16,7 oranında hafif derecede, kadın hastalarda % 40 oranında hafif derecede ve % 3,3 oranında orta derecede aort yetmezliği tespit edildi. Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında, aort kök kısmı ile aorta ascendens'te normalin üzerinde bir genişlemenin koroner kan akımında yavaşlamaya sebep olduğu ve buna bağlı olarak koroner yavaş akım fenomeni gelişmiş olabileceği savı üzerinde duruldu.
Değişik yaş gruplarındaki sigara içen ve içmeyen iskemik kalp hastalarında sağ ve sol koroner arter darlığının görülme sıklığı
Amaç: Dünyada ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda koroner arter hastalıkları (KAH) yer almaktadır. İskemik kalp hastalığı (İKH), KAH'nın ateroskleroz sonucu en sık görülen tipidir. Gelecek on yılda toplumun yaşlanmasına ve diğer risk faktörlerindeki hızlı artışa bağlı olarak sıklığının giderek artması beklenmektedir. Bu nedenle çalışmamızda; koroner anjiografi (KAG) işlemi sonrasında sağ ve sol koroner arterlerinde darlık ve tıkanıklık tespit edilen kadın ve erkek, ayrıca sigara içme alışkanlığı bulunan, değişik yaş gruplarındaki iskemik kalp hastalarında dağılımı belirlemek amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 2007 Şubat - 2013 Ocak tarihleri arasında KAG yapılmış hastaların raporlarını retrospektif olarak değerlendirdik. Elde edilen bulgular sonucunda İKH tanısı almış 300'ü kadın, 300'ü erkek toplam 600 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Bunu belirlemek için 25 - 69 yaş aralığındaki erkek ve kadın hastalar cinsiyetlerine göre; 25 - 39, 40 - 54, 55 - 69 yaş gruplarına ayrıldılar. 300 kadın ve 300 erkek hastanın, 150'si sigara içen, 150'si sigara içmeyen olarak alt gruplara bölündü. İKH gruplamasında; a. coronaria dextra (ACD) ile a. coronaria sinistra (ACS)'nın ise ana dalları olan r. interventricularis anterior (RİA) ve r. circumflexus (RCx)'daki plak oranı % 30'un altında olanlarda tıkanıklık yok kabul edildi. Plak oranı % 30'un üzerinde ise tıkanıklık var kabul edildi. Çalışmamızda parametrik testlerden "Kikare test"i kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Cinsiyete göre ACD darlık ve tıkanıklığı olan kadın hastalar açısından anlamlı bir farklılık görüldü. Yaş gruplarına göre ise, yaş ilerledikçe ACD ile ACS'nın ana dallarında darlık ve tıkanık artışı olduğu saptandı. Her iki cinsiyet grubunda da, sigara içen bireylerde ACD darlık ve tıkanıklığının sigara içmeyen bireylere göre belirli bir artış gösterdiği tespit edildi. Sigara içme alışkanlığının cinsiyete göre ACD ile ACS, RİA ve RCx darlık ve tıkanıklığına, kadınların daha yatkın olduğu görüldü. Sonuç: Elde edilen bulgular ışığında, aa. coronariae darlık ve tıkanıklığında cinsiyet ile yaşın etkili olduğu görüldü. Ayrıca, sigaranın aa. coronariae'yı cinsiyete bağlı olarak etkilediği sonucuna varıldı. Sonuç olarak, daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekliliği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Koroner anjiografi, a. coronaria dextra, a. coronaria sinistra, stenoz, obstruksiyon.
Koroner arter hastalarında endotelyal lipaz gen (LIPG) polimorfizmi ve inflamasyon belirteçleri arasındaki ilişiki
Koroner arter hastalığı (KAH) birçok toplumda ölüm nedenlerinin başında yer alan genetik ve çevresel faktörlerin neden olduğu kompleks bir hastalıktır. Endotelyal Lipaz (EL) endotelyal hücreler tarafından salgılanan bir lipazdır. EL'in aşırı ekspresyonu HDL Kolesterol düzeylerini azaltır ancak EL'nin inhibisyonu ters etki yapar. EL; bu etkisi ile HDL Kolesterol düzeylerinin düzenlenmesinde kritik bir rol oynayarak aterosklerozun başlaması ve ilerlemesine karar verir. Çalışmaya 88 Koroner Arter Hastası ve 88 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Plazma örneklerinde, İnterlökin 6, İnterlökin 10, Endotelyal Lipaz ve hsCRP düzeyleri ELISA yöntemiyle tayin edilmiştir. Endotelyal Lipaz gen polimorfizmi (LIPG) PCR yöntemi ile saptanmıştır. EL -584C/T genotipine ait frekanslar hasta grubunda, CT 52 (%59,1), CC 34 (%38,6), TT 2 (%2,3) iken, kontrol grubunda CT 34 (%38,6), CC 51 (%58,0), TT 3 (%3,4) olarak saptanmıştır. Koroner arter hasta grubu ve kontrol grubu demografik özellikler açısından karşılaştırıldığında; koroner arter hasta grubunda; yaş ve total kolesterol düzeylerinin arttığı (p<0.001) buna karşılık sigara kullanımı, sistolik kan basıncı, ve LDL kolesterol düzeylerinin azaldığı saptanmış (p<0.05) olup bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Cinsiyet, diyastolik kan basıncı, hipertansiyon, trigliserid, HDL kolesterol ve VLDL kolesterol düzeyleri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Plazma EL, IL-10, IL-6 ve hsCRP düzeyleri kontrol ve koroner arter hasta grubunda karşılaştırıldığında; IL-10, IL-6 ve hsCRP düzeyleri istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p<0.05). Plazma EL düzeylerinin ise istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. (p>0.05) Sonuç olarak; Endotelyal Lipaz -584 C/T gen polimorfizminin koroner arter hastalıkları açısından önemli bir parametre olduğu hastalığın genetik temelinin araştırılması ve prognozunun takibi açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Endotelyal Lipaz Gen Polimorfizmi, İnflamasyon Belirteçleri
ST elevasyonlu akut miyokart infarktüslü hastalarda serum HSP 70 düzeylerinin tanıdaki yeri
ÖZETElektrokardiografide ST elevasyonlu akut miyokart infarktüsü (STEMI) tüm dünyada mortalite ve morbiditenin en başta gelen nedenleri arasında ilk sıralarda yer alıp tüm korunma çabalarına rağmen sıklığında artış olan ciddi bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Bu nedenle STEMI'da erken tanı ve risk değerlendirilmesi konuları büyük önem taşımaktadır.Bizde çalışmamızda STEMI ile acil servisimize başvuran hastalarda HSP70 düzeyi ile kardiyak markırlar arasındaki ilişkiyi ve hastalık sürecinde HSP70 düzeyindeki değişiklikleri saptamayı amaçladık.Yaptığımız prospektif çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Acil Servisine başvuran EKG' sinde enaz ardışık 2 derivasyonda 0.1mV ST segment yükselmesi olan 40 yaş üstü 50 hasta dahil edildi ve altta yatan komorbit hastalığı olmayan 50 kişiden kontrol grubu oluşturuldu. Hastaların başvuru anındaki HSP70 düzeyleri ve kardiyak markır düzey ölçümleri için kan örnekleri alındı ve 3 gün sonrada hastalardan kontrol serum HSP70 düzeyleri için kan örnekleri alınarak elde edilen bulguların istatistiksel analizi yapıldı.Çalışmamızda hastaların 3. gün HSP70 düzeylerinin geliş düzeyine göre anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edildi (sırasıyla 761.433-575.905pg/ml) (p<0.05). Hastaların başvuru anındaki HSP70 düzeyleri de kontrol grubuna göre yüksekti (sırasıyla 575.905-381.544) fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı (p>0.05).Yaptığımız çalışmayı destekleyen daha öncede AKS HSP70 ilişkisini gösteren çalışmalar yapılmış olup benzer sonuçlar elde edilmiştir. Bu konuda daha fazla araştırma yapılması gerektiğine inanmaktayız.Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, STEMI, HSP70.