Coronary vessels

83 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Serum salusin b düzeyleri ile koroner yavaş akım ilişkisi

Koroner Yavaş Akım (KYA) mikrovasküler ve endotelyal disfonksiyon, yaygın ateroskleroz, inflamasyon, trombosit disfonksiyonu gibi durumlara bağlanmasına rağmen patofizyolojisi henüz netliğe kavuşmamıştır. Son çalışmalar Salusin-β'nın, aterosklerozun patofizyolojik süreçleri üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Salusin-β'nın KYA ile potansiyel bir bağlantısı olup olmadığını araştırdık.Çalışmamıza KYA tanısı almış 39 olgu ile sağlıklı 40 olgu dahil edildi. Yavaş akım ve kontrol grubunun karekteristik özellikleri karşılaştırıldığında; yaş, vücut kitle indeksi, sistolik kan basıncı, diyabet, hiperlipidemi, sigara içme oranları düzeyleri benzer idi (Tüm p değerleri > 0.05).Erkek cinsiyet oranı, diyastolik kan basıncı, hipertansiyon bulunma oranları (Tüm p değerleri < 0.05), yüksek duyarlı C- reaktif protein (2.80 ± 1.6'e karşın 2.21±1.2 mg/dl, p=0.011) hem de Salüsin beta (1205 [ 330-2092 ]'e karşın 162 [29-676], pg/ml, p<0.001) değerleri yavaş akımlı grupta anlamlı olarak daha yüksek idi. Her iki grubun anjiografik görüntü kare sayısı (GKS) değerleri karşılaştırıldığında; Sol ön inen koroner arter GKS (27.8 ± 9'e karşın 19.7± 3.7, p<0.001), Sirkümfleks arter GKS (22.7 ± 10'e karşın 15.6± 3.2, p<0.001), Sağ koroner arter GKS (23 ± 7'e karşın 13 ± 3, p < 0.001) ve ortalama GKS (24.8 ± 5.4'e karşın 16.7± 3.7, p<0.001) yavaş akımlı grupta kontrol grubuna göre oldukça fazla idi. Serum salusin-β ile ortalama görüntü kare sayısı arasında iyi bir korelasyon vardı (R2=0.426; p>0.001). Tek ve çok değişkenli lojistik regresyon analizine alındığında sadece vücut kitle indeksi (Unstandartized Beta ± SE = 0.178 ± 0.08, p = 0.036) ve serum Salüsin beta düzeyleri (Unstandartized Beta ± SE = 0.006 ± 0.01, p <0 .001) KYA'nın öngördürücüsü olarak saptandı. ROC analizi yapıldığında 516 pg/ml'nin üzerindeki serum salüsün beta değerleri %79.5 duyarlılık ve % 85.7 özgüllük ile KYA'nın varlığını öngördürmekteydi. Sonuç olarak, serum salusin-β düzeyleri KYA'nın varlığı gösteren en önemli biyokimyasal belirteçlerden biridir. KYA'nın patofizyolojisinde serum salusin-β'nın gerçek bir rolü vardır.

AterosklerozEndotelyum-vaskülerKalp+6
Fatma Aydın
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Serum irisin düzeyleri vekoroner kollateral gelişimi

Koroner kollateral arter (KKA) gelişiminin en önemli belirleyicileri koroner damarda total tıkanma (KTO) veya ciddi darlık, diabetes mellitus, inflamatuar maddeler ve hücre düzeyleri ile bazı büyüme faktörleri olarak belirlenmiştir. Son çalışmalar irisinin, aterosklerozun patofizyolojik süreçleri üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle irisin ile KKA arasında olası bir bağlantı olup olmadığını araştırdık. Çalışmamıza koroner arter hastalığı tanısı almış ve en az bir koroner arterinde %90 ve üstü darlık olan hastalar ardışık olarak dahil edildi. İyi ve kötü kollateral grubunun özellikleri karşılaştırıldığında; yaş, cinsiyet oranı, vücut kitle indeksi (VKİ), diyabet, hiperlipidemi, hipertansiyon, sigara içme ve aile öyküsü oranları, açlık kan şekeri (AKŞ), total kolesterol, trigliserid, yüksek (YYL)-kolesterol ve düşük yoğunluklu (DYL)-kolesterol, kreatinin ve serum CRP düzeyleri benzer idi (Tüm değerler için p>0.05). Serum irisin düzeyleri de iyi kollateral ve kötü kollateral grubu arasında fark göstermedi. (17585[882-37741]pg/ml ve (17504 [813-47683] pg/ml, p=0.772). İki grup ararsında SVEF yüzdeleri de benzerdi (p>0.05). İyi kollateral grubunda 3 damar (p=0.045)ve KTO (p<0.01) oranları daha yüksekti. Serum irisin düzeyleri AKŞ (r=-0.199; p=0.066) ve trigliserid düzeyleri(r=-0.282; p=0.009) ile negatif yönlü korelasyonlu idi. Yaş, VKİ, TK, trigliserid, DYL-kolesterol, YYl-Kolesterol, kreatinin, CRP ve SVEF ile korelasyonu yoktu (Hepsi için p>0.05). Serum irisin düzeyleri diyabet olanlarda(=41) (14485[813-29398] pg/ml) olmayanlara göre (n=45; 19724[865-47683]pg/ml daha düşüktü(p=0.002). KTO olanlarda (n=54; 18756[813-47683] pg/ml) ise olmayanlara göre (n=32;15906 [865-37741] pg/ml) daha yüksekti (p=0.038).Stepwise lineer regresyon analizinde bizim çalışmamızdaki serum irisin düzeylerini etkileyen ana faktör diyabetin (%R2 = 35.6, p=0.001) ve KTO (%R2 = 20.1, p=0.042) varlığı olarak bulundu. Sonuç olarak, serum irisin düzeyleri KTO gelişimi ile ilişkili ve diyabetiklerde düşük düzeyde olan biyokimyasal belirteçlerden biridir. KKA gelişim patofizyolojisinde serum irisin düzeylerinin bir rolü yoktur. Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, Koroner kollateral gelişim, İrisin

AterosklerozKollateral dolaşımKoroner arter hastalığı+3
Beysim Mert
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanseri ve sol meme radyoterapisinde kardiyak altyapı marjlarının oluşturulması ve tedavi planı optimizasyonu

Torasik ışınlamalarda koroner arterler (CA) istemsiz olarak radyasyona maruz kalır ve akabinde kardiyovasküler toksisiteler oluşabilir. Bunu önlemek için CA'nın güvenlik marjları (SM)'nı doğru bir şekilde oluşturmanın ve aldıkları dozları belirlemenin önemi son yıllarda anlaşılmıştır. Bu nedenle çalışmanın ilk kısmında; kanser olmayan hastalardan alınan elektrokardiyografi kapılı intravenöz kontrastlı bilgisayarlı tomografi (CT) çekilerek oluşturulan kardiyak CT'ler üzerinden, CA (sol koroner arter; LCA, sol anterior desendan arter; LAD, sirkumfleks arter; Cx, sağ koroner arter; RCA) bölümlere ayrılarak, çapları ve yer değiştirmeleri (d) ölçülmek suretiyle SM elde edilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmında ise; hesaplanan bu SM kullanılarak önceden tedavileri yapılmış olan akciğer kanseri (LC) ve sol meme kanseri (LBC) hastalarının tedavi planlarına, LAD'ın konturu eklenerek optimizasyon (Op)'a dahil edilmesi sonucunda ortaya çıkan yeni tedavi planları (NTP), standart tedavi planları (STP) ile karşılaştırılmıştır. LCA, LAD1 ve RCA2'nın maksimum d radyal, Cx2 ve LAD2'nin maksimum d kranyokaudal yönde olurken, diğer kısımlarda bir genelleme yapılamamıştır. SM (mm), sagittal, transversal ve vertikal eksenlerde; nefes tutturularak oluşturulan planlama CT'lerde, LAD1 (üst bölüm) 10, 6, 4; LAD2 (orta bölüm) 2, 2, 5; LAD3 (alt bölüm) 4, 8, 6; internal hedef hacimli veya serbest nefeste oluşturulan planlama CT'lerde, LAD1 9, 5, 4; LAD2 2, 1, 4; LAD3 3, 7, 5 olarak bulunmuştur. NTP'de; hedeflerin ve diğer kritik organların aldıkları dozlarda anlamlı bir fark gözlenemezken, LC vakalarında; LAD V15 Gy, kalp ortalama doz, LBC vakalarında LAD V15 Gy, kalp V25 Gy, kalp V10 Gy anlamlı bir şekilde düşmüştür. Dolayısıyla, LAD'ın SM verilerek Op'a dahil edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıDoz-cevap ilişkisi-radyasyon+7
Eylem Dalgıç
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kawasaki hastalığının klinik ve laboratuvar bulguları ile retrospektif değerlendirilmesi ve koroner arter tutulumundaki risk faktörlerinin belirlenmesi: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kardiyoloji deneyimi

Giriş: Kawasaki hastalığı en sık 6 ay ile 5 yaş arasında görülen sistemik bir vaskülit olup, gelişmiş ülkelerde, çocuklardaki edinsel kalp hastalıklarının en önde gelen nedenidir. Kawasaki hastalığının tanısı için özgün bir test yoktur. Hastalığın tanısı ateş, ekstremite uçlarında değişiklikler, polimorf ekzantem, bilateral konjunktival konjesyon, orofarenks mukozasındaki değişiklikler ve servikal lenfadenopatiden oluşan altı ana kriterden beşinin bulunması ile konulmaktadır. Geliştirilen rehberlerde 5 günden uzun süren ateş varlığında klinik bulgulardan 3'ünün saptanması ve diğer olası enfeksiyonların ayırt edilmesi, Kawasaki hastalığı tanısı için yeterli kabul edilmekte ve atipik Kawasaki hastalığı olarak adlandırılmaktadır. Çeşitli yayınlarda Kawasaki hastalığının %7-10'unun atipik şekilde gözlendiği bildirilmektedir. Koroner arter anevrizma gelişme risklerinin tipik Kawasaki hastalığı kadar yüksek olması bu hastalarda da erken tedavinin önemini göstermektedir. Bu yüzden uzamış, açıklanamayan ateşi ve mukokutanöz inflamasyon bulguları olan süt çocuklarında mutlaka Kawasaki hastalığı akla gelmeli ve ekokardiografi yapılmalıdır. Hastalığın klinik olarak 3 evresi vardır. Akut ateşli faz 1-2 hafta sürer, tanısal bulgular bu evrede gözlenirken, ekokardiyografide koroner anevrizması genellikle gözlenmez. Subakut faz ateş, döküntü, lenfadenopati düzelince başlar, 4. haftanın sonuna kadar sürer, parmaklarda soyulmalar ve trombositoz gelişir, koroner arter lezyonlarının en sık geliştiği ve ani ölüm riskinin en fazla olduğu evredir. Tedavinin esasını IVIG ve ASA oluşturmaktadır. IVIG ve yüksek doz ASA tedavisinden sonra koroner anormallikler düşük oranda (%3-5) gelişir. Bu çalışmadaki amacımız, çocuk kardiyoloji kliniğince Kawasaki hastalığı tanısı konulan hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerini saptamak ve sonuçlar ile koroner arter tutulumundaki risk faktörlerini belirlemektir. Amaç: Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Kardiyolojisi kliniğince çocukluk çağında KH tanısı konulan hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerini saptamak ve sonuçlar ile koroner arter tutulumundaki risk faktörlerini belirlemektir. Yöntem: Araştırma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Kardiyoloji Bilim Dalı tarafından, Ocak 2013- Ağustos 2019 tarihleri arasında Kawasaki hastalığı tanısıyla izlenen 100 olgunun demografik, laboratuvar ve elektrokardiyografik verilerinin geriye dönük olarak değerlendirilmesiyle yapılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada hastanemizde 2013-2019 yılları arasında Kawasaki hastalığı tanısı alan ve izlemde olan 100 vakanın klinik ve laboratuvar bulguları ile izlem sonuçları değerlendirildi. Çalışmaya alınan olguların 62'si erkek, 38'i kız idi (Erkek/Kız oranı 1,6). (Grafik 1) Hastaların ortalama yaşı 2,8 ±1,6 yıl olup, başvuru sırasında yedi hasta dışındaki hastaların tümü beş yaş altındaydı. Hastaların 37'si (%37) ilkbaharda, 30'u (%30) kış mevsiminde, 20'si (%20) yaz mevsiminde, 13' ü (%13) sonbaharda tanı aldı. Ateş tüm hastalarda görülürken, orofarenks mukozasında değişiklikler 63 (%63) hastada, lenfadenopati 60 (%60) hastada, polimorf ekzantem 47 (%47) hastada, konjonktival konjesyon 43 (%43) hastada ve el ve ayaklarda soyulma 29 (%29) hastada mevcuttu. Ekokardiyografik incelemede 58 (%58) hastada koroner arter tutulumu, 4 (%4) hastada koroner arter anevrizması saptanırken 38 (%38) hastada koroner tutulum yoktu. Koroner arter tutulumu olanların 19' u (%32) kız 39' u (%68) erkek, koroner arter tutulumu olmayanların 18' i (%47) kız, 20' si (%53) erkek; anevrizmatik koroner arter tutulumu olanların ise 1'i (%25) kız, 3' ü (%75) erkek idi. Yaşı 0-12 ay arasındaki 20 hastanın, 10'unun koroner tutulumu olup 1'inin anevrizmatik koroner arter tutulumu vardır, 9'unda ise koroner tutulum saptanmadı. Yaşı 13- 60 ay arasındaki 73 hastanın, 40'ının koroner tutulumu olup 3'ünün anevrizmatik koroner arter tutulumu vardır, 30'unda ise koroner tutulum saptanmadı. Yaşı >60 ay üstündeki 7 hastanın tümünde koroner arter tutulumu vardı. Anevrizmatik koroner arter tutulumu tanı anında ve 1. ayda 4 hastada var iken, 6. ayda 3, 1. yılda 1 hastada saptandı. Tanı anında 58 hastada koroner arter tutulumu var iken 1. ayda 25 hastada, 6. ayda ve 1. yılda 6 hastada koroner tutulumu saptandı. Tanı anında 38 hastada koroner arter tutulumu yok iken, 1. ayda 71 hastanın; 6. ayda 85 hastanın, 1. yılda 87 hastanın EKO'su normal saptandı. Hastaların 21' inde (%21) LCA etkilenimi, 10' unda (%10) RCA etkilenimi, 31'sinde (%31) RCA ve LCA' nın birlikte etkilenimi görüldü. 38 (%38) hastada koroner arter etkilenimi görülmedi. Hastanede kalış süresi koroner arter anevrizması geliştiren çocuklarda ortalama 14,2 gün, koroner arter tutulumu saptanan çocuklarda ortalama 11,9 gün, koroner arter tutulumu olmayan çocuklarda ortalama 8,3 gün idi. Hastaların hematolojik ve biyokimyasal laboratuvar verilerinin değerlendirilmesiyle 90 (%90) hastada anemi (hematokrit<%35), 94 (%94) hastada eritrosit çökme hızı yüksekliği (>20 mm/saat), 83 (%83) hastada CRP yüksekliği (CRP>3 mg/ dl), 62 (%62) hastada trombositoz (trombosit sayısı>350000), 69 (%69) hastada lökositoz (beyaz küre sayısı>12,000/mm3), 82 (%82) hastada hipoalbüminemi (albümin <3,5 g/dl), 29 (%29) hastada hiponatremi (Na<135 mmol/L), 18 (%18) hastada transaminaz yüksekliği, saptandı. Tam idrar tetkiki 91 (%91) hastada normal bulunurken, 9 (%9) hastada lökositüri saptandı. Koroner tutulumu olan 58 hastanın yalnızca 2' sinde EKG patolojisi görülürken, koroner tutulumu olmayanlarda yalnızca 1 hastada sinüs taşikardisi saptandı. Anevrizmatik olgularda EKG patolojisi görülmedi. PAAG de infiltrasyon koroner arter tutulumu olan olguların 4' ünde saptandı ancak koroner arter tutulumu olmayan ve anevrizmatik koroner arter tutulumu olan olgularda PAAG patolojisi görülmedi. Tanı anında trombosit yüksekliği (>350.000/mm3) toplam 62 hastada görülmek suretiyle, koroner tutulumu olanların 32'sinde, anevrizmatik koroner arter tutulumu olanların 4'ünde, koroner arter tutulumu olmayanların 26'sında saptandı. 15.günde toplam 86 hastada olmak üzere, koroner tutulumu olanların 49'unda, anevrizmatik koroner arter tutulumu olanların 4'ünde, koroner arter tutulumu olmayanların 33'ünde trombosit yüksekliği görüldü. 1.ayda toplam 57 hastada olmak üzere, koroner tutulumu olanların 30'unda, anevrizmatik koroner arter tutulumu olanların 4'ünde, koroner arter tutulumu olmayanların 23'ünde trombosit yüksekliği saptandı. Trombosit sayılarına bakıldığında 15. Gün kontrolünde en yüksek değer 1.030.000/mm3'ları görürken; 1. ay en yüksek değer 731.000/mm3 olarak kaydedilmiştir. Sonuç: Kawasaki hastalığının iyi tanınması, hastaların erken tanı alıp, tedavi edilmesini sağlayarak ciddi kardiyovasküler komplikasyonların gelişmesini engelleyebilir. Anahtar sözcükler: Kawasaki Hastalığı, Koroner arter tutulumu, Ege Üniversitesi

Koroner arter hastalığıKoroner damarlarMukokütan lenf nod sendromu+3
Sibel Yaldız
Ege University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Perkütan koroner girişim sonrası uygulanan reiki ve akupresürün femoral kateter çekimi sırasındaki ağrı, anksiyete ve yaşam bulgularına etkisi: randomize kontrollü çalışma

Araştırma, perkütan koroner girişim sonrası uygulanan reiki ve akupresürün femoral kateter çekimi sırasındaki ağrı, anksiyete ve yaşam bulgularına etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Prospektif randomize kontrollü olarak yürütülen çalışma reiki grubu (n=28), akupresür grubu (n=28) ve kontrol grubu (n=28) olmak üzere 84 hasta ile gerçekleştirildi. Femoral kateter çekiminden 20 dakika önce reiki grubuna yedi çakra bölgesine 18 dakika reiki, akupresür grubuna LI4, HT7 ve PC6 noktalarına 20 dakika akupresür uygulandı. Kontrol grubuna ise standart bakım uygulandı. Her üç gruba uygulama öncesi ve femoral kateter çekiminden beş dakika sonra Visual Analog Skala, Spielberger Durumluk Anksiyete Ölçeği ve yaşam bulguları takip formu uygulandı. Elde edilen veriler paired t test, One-Way ANOVA ve Tukey test istatistiği kullanılarak değerlendirildi. Uygulama öncesi ağrı, anksiyete ve yaşam bulguları açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Uygulama sonrası ise reiki ve akupresür grubunda yer alan hastaların kontrol grubunda yer alan hastalara kıyasla ağrı ve anksiyete düzeyinde azalma, sistolik ve diyastolik kan basıncı, kalp atım sayısı ve solunum sayısı ortalamalarında düşüş olduğu belirlendi ve gruplar arası fark istatistiksel olarak önemli bulundu (p<0.05). Araştırma sonucunda perkütan koroner girişim sonrası femoral kateter çekimi öncesinde uygulanan reiki ve akupresürün ağrı ve anksiyeteyi azalttığı, yaşam bulgularını ise iyileştirdiği saptandı.

AkupresürAnksiyeteAğrı+7
Abdullah Avcı
Mersin University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akut koroner sendromlu hastaların egzersiz öz-yeterlilik düzeyleri ve egzersize ilişkin yarar/engel algılarının incelenmesi

Egzersiz her birey için önem arz etse de akut koroner sendrom sonrasında koroner problemlerin tekrar yaşanmamasında olumlu etkiler yarattığı için önemlidir. Bu çalışma, akut koroner sendromlu hastaların egzersiz öz-yeterlilik düzeylerini ve egzersize ilişkin yarar/engel algılarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, tanımlayıcı tasarımda gerçekleştirilmiştir. Bir üniversite hastanesinin koroner yoğun bakım ve kardiyoloji servisinde yürütülmüştür. Örnekleme, akut koroner sendromlu 196 hasta dahil edilmiştir. Veriler Aralık 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak; hasta bilgi formu, egzersiz öz yeterlilik ölçeği ve egzersiz yararları/engelleri ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için etik kurul izni, kurum izni, ölçekler için kullanım izni ve hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alınmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22 paket programı kullanılarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, t testi, Kolmogorov Smirnov testi, Shapiro wilk testi, tek yönlü ANOVA testi, Kruskal Wallis, Man Whitney U testinden yararlanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 55,8±9,3 olup; %54,6'sı erkek, %82,7'si evli; %58,1'inin eğitim durumu ilkokul ve altıdır. Egzersiz öz yeterlilik ölçeğinin belirleyicileri ait modelin anlamlı olduğu (F=9,665; p<0,001) ve değişkenler ölçek puanının %34'ünü açıkladığı bulunmuştur. Haftalık egzersiz süresinin (dk) ve egzersiz yarar ölçeğinin modele anlamlı katkı sağlayan değişkenler olduğu belirlenirken, haftalık egzersiz süresindeki bir dakikalık artma öz yeterlilik puanını 0,14; egzersiz yarar ölçeğindeki bir puanlık artış ise ölçek puanının 0,39 miktarında artırdığı bulunmuştur. Sonuç olarak, hastaların egzersiz öz yeterlilik durumlarının birçok değişken için yüksek olduğu ve egzersiz için algıladıkları yararların engellere oranla daha az olduğu bulunmuştur. Akut koroner sendrom sonrası hastaların egzersize bir an önce başlamaları ve yaşam tarzı haline getirmeleri önerilmektedir. Hastalar için; egzersiz rehabilitasyon yöntemleri geliştirilmeli, hastaların öz yeterliliklerini kazanmaları sağlanmalı ve egzersiz için engelden çok yarar algısı geliştirmeleri sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, Egzersiz öz yeterliliği, Engeller, Hemşire, Yararlar

Akut koroner sendromAlgıEgzersiz+3
Havva Şule Karakulle
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akut koroner sendrom ve kronik koroner arter hastalarında endotelyal nitrik oksid sentaz (enos) t-786c polimorfizminin klinik ve biyokimyasal etkilerinin araştırılması

Nitrik oksid (NO), nitrik oksid sentaz (NOS) enzimi tarafından L-Argininden sentezlenir. NOS enziminin nNOS (nöronal), iNOS (indüklenebilir) ve eNOS (endotelyal) olmak üzere üç izoformu vardır. eNOS geni T-786C polimorfizmi kalp yetersizliği (2, 3), koroner spazm (9, 10, 11, 12), miyokard infarktüsü (Mİ) (10, 13), ateroskleroz (14, 15, 16) gibi bir çok kalp-damar hastalığı ile ilişkilendirilmiştir.Bu çalışmada amacımız, akut koroner sendrom (AKS) ve kronik koroner arter hastalığı (KKAH) tanısı konmuş hastalarda eNOS geni T-786C polimorfizminin hastalık oluşumu üzerindeki ve biyokimyasal parametrelere olan etkileri araştırmaktır. Bu amaçla, 10 adet AKS ve 20 adet KKAH tanısı konmuş hasta ve rutin sağlık kontrolleri için müracaat edip koroner anjiografiyle koronerlerinin normal olduğu tespit edilen 31 sağlıklı kişi incelendi. eNOS T-786C genotipleri, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve restriksiyon uzunluk parça polimorfizmi (RFLP) yöntemlerinin uygulanması ile saptandı.Endotelyal nitrik oksid sentaz genine ait T-786C genotip sıklıkları; AKS' lu grupta %10 TT, %40 CT, %50 CC; KKAH grupta %75 TT, %20 CT, %5 CC ve kontrol grupta %67.7 TT, %25.8 CT, %6.5 CC olarak bulundu. AKS grubunda C/C genotipinin sıklığını kontrol grubuna kıyasla yüksek bulmamız, C/C genotipinin AKS oluşumunda rol alabileceğini düşündürmektedir. KKAH ve kontrol grupları arasında T-786C genotip sıklıkları açısından anlamlı bir fark olmayışı T-786C polimorfizminin KKAH ile ilişkili olmadığını göstermektedir. Ayrıca T-786C genotiplerinin sol ventrikül hipertrofisi ve serum lipidleri üzerinde herhangi bir etkisine rastlanmadı.

Akut hastalıkBiyokimyaKoroner damarlar+2
Süreyya Melil
Demiroğlu Bilim University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Akut koroner sendrom ve kronik koroner arter hastalarında endotelyal nitrik oksit sentetaz (e NOS) Glu 298-Asp polimorfizminin klinik ve biyokimyasal etkilerinin araştırılması

ÖZETNitrik oksid (NO), nitrik oksid sentaz (NOS) enzimi tarafından L-Argininden sentezlenir. NOS enziminin nöronal (nNOS), indüklenebilir (iNOS) ve endotelyal (eNOS) olmak üzere üç izoformu vardır. eNOS geni Glu 298-Asp polimorfizmi koroner arter spazmı, koroner arter hastalığı, miyokard infarktüsü, ateroskleroz, koroner ateroskleroz yaygınlığı ve hipertansiyon ile olan ilişkisi çeşitli çalışmalarla belirlenmiştir.Bu çalışmada amacımız, akut koroner sendrom (AKS) ve kronik koroner arter hastalığı (KKAH) tanısı konmuş hastalarda eNOS geni Glu 298-Asp polimorfizminin hastalık oluşumu üzerindeki ve biyokimyasal parametrelere olan etkileri araştırmak idi. Bu amaçla, 17 adet AKS ve 13 adet KKAH tanısı konmuş hasta ve rutin sağlık kontrolleri için müracaat edip koroner anjiografiyle koronerlerinin normal olduğu tespit edilen 46 sağlıklı kişi incelendi. eNOS Glu 298-Asp genotipleri, polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ve restriksiyon uzunluk parça polimorfizmi (RFLP) yöntemlerinin uygulanması ile saptandı.Endotelyal nitrik oksid sentaz genine ait Glu 298-Asp genotip sıklıkları; AKS' lu grupta %70,6 Glu/Glu, %23.5Glu/Asp, %5,9 Asp/Asp; KKAH grupta %76,9 Glu/Glu, %15.4 Glu/Asp, %7,7 Asp/Asp ve kontrol grupta %17 Glu/Glu, %51.1 Glu/Asp, %31,9 Asp/Asp olarak bulundu. AKS'lu ve KKAH gruplarda Glu/Asp ve Asp/Asp genotiplerinin sıklıklarını normal genotip olan Glu/Glu'ya kıyasla daha düşük yüzdelerde bulmamız Glu 298-Asp varyasyonunun hastalıkla ilişkili olmadıgını düşündürmektedir. Ayrıca Glu 298-Asp genotiplerinin serum lipidleri üzerinde herhangi bir etkisine rastlanmadı. Sonuç olarak çalışmamızda eNOS geni Glu 298-Asp polimorfizminin nitrik oksit aracılı vasküler cevapları etkilemediğini tespit ettik.

Akut hastalıkBiyokimyaKoroner damarlar+2
Yurdanur Çebi
Demiroğlu Bilim University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut Koroner Sendrom sonrası istenmeyen ikincil kardiyak olay gelişme sıklığının kardiyovasküler risk faktörleri ve bazı kardiyak parametrelerle ilişkisi

AMAÇ: Akut Koroner Sendrom`la (AKS) başvuran hastaların başvurudaki klinik verileri ile birlikte ,ortalama trombosit hacmi (OTH) ve QT dispersiyonu değerlerinin taburcu olduktan sonraki takiplerinde istenmeyen kardiyak olay sıklığı ile ilişkisini incelemek.MATERYAL ve METOD: AKS'li 97 hastanın demografik ve klinik verileri ile birlikte başvuru EKG'sinden hesaplanan düzeltilmiş QT dispersiyonu ve OTH değerleri retrospektif olarak kaydedildi. Hastane kayıtlarından, takip eden doktorlarla görüşmelerden ve telefonla hasta görüşmelerinden AKS sonrası istenmeyen kardiyak olay (MACE) geçmişleri öğrenildi. MACE gelişen ve gelişmeyen grupta demografik ve klinik veriler ile birlikte başvuru EKG'sinden hesaplanan düzeltilmiş QT dispersiyonu ve OTH değerleri istatistiki olarak karşılaştırıldı.BULGULAR: Çalışmamızda diyabet varlığı, ekokardiyografik ejeksiyon fraksiyonu (EF) ve duvar hareketleri skor indeksi (WMSI), düzeltilmiş QT dispersiyonu, total kolesterol , LDL , CK-MB ve Troponin T seviyeleri MACE gelişimi ile istatistiki olarak anlamlı derecede ilişkili bulunmuştur (p değerleri sırasıyla 0.046,0.0001,0.0001, 0.032 ,0.024, 0.002, 0.0001, <0.05). MACE gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında medikal takip ve revaskülarizasyon açısından anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.774). OTH ortalamaları karşılaştırıldığında MACE gelişenler (10,4±1,8 fl) ve gelişmeyenlerin (10,3±2 fl) OTH değerleri arasında istatistiksel (p=0,799>0,05) anlamlı farklılık yoktu. Ayrıca çalışma grubunda akut ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü (STEMI) vakaları (n=34) üzerinde yaptığımız altgurup analizinde ise, 10.3 fl altı ve üzeri OTH değerlerinin MACE varlığı ile karşılaştırmasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0.774).SONUÇ: Bu retrospektif çalışma düzeltilmiş QT dispersiyonu ile birlikte diyabet varlığı, sol ventrikül kontraktil rezervi, total kolesterol-LDL kolesterol seviyeleri ve AKS sırasında ölçülen kardiyak enzimlerdeki tepe değerlerinin MACE gelişimini öngördürebileceğini göstermiştir.

Kalp hastalıklarıKardiyovasküler sistemKoroner damarlar+5
Murat Civan
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum adiponektin düzeyi ve adiponektin rs 266729 gen polimorfizmi arasındaki ilişki

Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), gelişmiş ülkelerde ölümlerin en sık rastlanılan nedenidir. Koroner kalp hastalığının ve diğer kardiyovasküler hastalıkların gerek sıklığında gerekse ölüm oranlarında azalma sağlanabilmesi için öncelikle kardiyovasküler risk faktörlerinin kontrol altına alınması gerekmektedir. Koroner olayların tümü çok sayıda geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, yağ dokudan salınan iki adipokinden biri olan adiponektin ve diğeri leptin ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır. Biz çalışmamızda, Akut Koroner Sendrom, Kararlı Koroner Arter Hastalığı ve anjiografik olarak normal koroner arterler saptanan bireyler arasında serum adiponektin ve leptin düzeylerini karşılaştırmayı, serum adiponektin ve leptin düzeylerinin klasik risk faktörleri arasındaki olası yerini ve adiponektin rs266729 gen polimorfizminin koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ve serum adiponektin ve leptin seviyesi ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza, hastanemiz acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiografisi yapılmış olan 50 adet Akut Koroner Sendrom, 50 adet Kararlı Koroner Arter Hastalığı ve 50 adet anjiografik olarak normal koroner arter tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Hasta ve normal koroner arter grupları arasında demografik özellikler, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, biyokimyasal parametreler, serum adiponektin ve leptin seviyeleri, batın bilgisayarlı tomografisi ile ölçülen viseral ve subkutan yağ alanları, batın ultrasonografisi ile ölçülen hepatosteatozun varlığı ve şiddeti ve yine ultrasonografi ile ölçülen karotis intima kalınlığı karşilaştırılmış, Gensini skoru ile hesaplanan koroner arter hastalığının yaygınlığı ve şiddeti ile serum adiponektin ve leptin düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışmamızda araştırdığımız rs266729 gen polimorfizmi ile adiponektin ve leptin seviyeleri arasında istatiksel anlamlı olmayan ilişkiler saptanmıştır. Serum adiponektin ve leptin düzeyleri Akut Koroner Sendrom, Stabil Koroner Arter Hastalığı ve normal koroner arter gruplarında benzer bulunmuştur. Çalışmamız sonucuna göre serum total adiponektin ve leptin seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı hakkında bilgi vermemektedir. Ancak çalışmada, viseral yağ alanı ve obezite ile kardiyovasküler hastalık riski arasında güçlü ilişki yanında, obezite ile adiponektin arasında negatif, obezite ile leptin arasında ise pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu sonuç, obezite de artmış kardiyovasküler riskin altında yatan nedenin azalmış adiponektin ve artmış leptin seviyeleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Yine serum total adiponektin seviyesi ile KİMK arasında istatiksel anlamlı negatif korelasyon saptanırken, serum leptin seviyesi ile KİMK arasında istatiksel anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlarda adiponektin azlığı ve leptin fazlalığının aterosklerozun erken bir belirteci olarak kabul edilen KİMK artışı ve artmış kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak adiponektin ve leptinin, kardiyovasküler hastalık ve ateroskleroz patogenezinde üstlendiği görevleri aydınlatmak, adiponektin ve leptini birer kardiyovasküler risk faktörü olarak tanımlayabilmek, aterosklerozdan primer ve sekonder korunmada birer tedavi hedefi haline getirebilmek için deneysel çalısmaların yanı sıra; randomize, prospektif uzun dönem çalışmalara da gereksinim olduğu açıktır.

AdiponektinGenlerKardiyovasküler hastalıklar+3
Şükran Erdem
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stabil koroner arter hastalığında koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile P dalga dispersiyonu ve QT dispersiyonu arasındaki ilişkinin incelenmesi

2. ÖZET Giriş: Koroner arter hastalığı (KAH), kardiyovasküler hastalıklar içerisinde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Hastalığın etyolojisinde sıklıkla ateroskleroz rol oynamaktadır. Ateroskleroz; progresif, sistemik ve inflamatuar bir hastalıktır. Bu hastalardaki artmış ani ölüm ve ciddi aritmiler kardiyovasküler riskin en önemli belirleyicileridir. KAH?ın atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. AF hem akut koroner olay geçirenlerde hem de stabil koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. KAH?ın klinik olarak ortaya çıkış şekilleri arasında sessiz iskemi, kararlı angina pektoris, kararsız angina pektoris, miyokard infarktüsü (MI), kalp yetmezliği ve ani ölüm vardır. Kardiyak kökenli ani ölümün en önemli sebebi ise ventriküler taşikardi ve ventriküler fibrilasyon ile birlikte olan kardiyak aritmilerdir. Elektrokardiyografik olarak uzun QT `ye sahip olan hastaların aksiyon potansiyellerinde homojen olmayan değişiklikler mevcuttur ve bunlar erken ve geç repolarizasyon gelişimine neden olarak ventriküler fibrilasyon gelişimini kolaylaştırılar. QT dispersiyonu (QTd) ventrikül repolarizasyonunun heterojenitesini gösteren; non-invaziv olarak yüzey elektrokardiyografisinden hesaplanan bir parametredir. Artmış QT dispersiyonu iskemik ve iskemik olmayan kardiyak hastalık gruplarında ciddi aritmi ve ani ölüm riski ile ilişkili bulunmuştur. EKG?deki en uzun QT mesafesi ile en kısa QT mesafesi arasındaki fark QT dispersiyonu (QTd) olarak tanımlanmıştır, eğer düzeltilmiş QT mesafeleri kullanılırsa da düzeltilmiş QTc dispersiyonu (QTcd) denir. QT dispersiyonunun miyokard repolarizasyonundaki bölgesel heterojeniteyi gösterdiği ve kardiyak ölümün önemli bir öngördürücüsü olduğu bilinmektedir. Ayrıca QTd?nin kardiyak siklus uzunluğuna oranı olarak tanımlanan QT dispersiyonu oranı (QTdO) ventriküler aritmileri öngörmede QTd?den daha değerli bir parametre olarak gösterilmiştir. Homojen olmayan miyokard repolarizasyon zamanının nedeni; bölgesel ileti yavaşlaması veya ileti yolu değişmesi sonucu aksiyon potansiyel süresindeki gecikme ile açıklanmaktadır. QT dispersiyonu ne kadar fazla ise ventriküler repolarizasyon homojenitesi o kadar azdır ve dolayısıyla ventriküler instabilite o kadar fazla demektir. Ventriküllerin farklı bölgelerindeki homojen olmayan ileti hızları veya repolarizasyon renetri mekanizması yolu ile ciddi ventriküler aritmilere dolayısıylada ani kalp ölümlerine sebep olabilir. Amaç: Sol ventrikül sistolik fonksiyonları korunmuş stabil koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen PDD, QTd, QTcd, QTdO gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyeti ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin koroner arter yaygınlığını belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak stabil koroner arter hastalığı olabileceği düşünülen, kardiayak açıdan stabil, herhangi bir kardiyovasküler olay geçirmemiş, koroner anjiografi önerilen 250 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Öncesine ait bilinen kardiyovasküler olay öyküsü bulunmayan yaşları 35-70 arası olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Koroner anjiografide koroner arterlerde %50 ve daha fazla darlık mevcudiyeti koroner arter hastalığı olarak kabul edildi. Buna göre hastalar grup 1; normal koronerler, grup 2; non-kritik darlık saptananlar ( koroner anjiografide koroner arterlerde %50 `den daha az darlık saptananlar), grup 3; tek damar hastalığı (tek bir majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 4; iki damar hastalığı (iki majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 5; üç damar hastalığı (üç majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ) olmak üzere beş gruba ayrıldı. Koroner lezyon şiddeti ve yaygınlığı, koroner anjiografide elde edilen stenozlar üzerinden gensini skor indeksi kullanılarak hesaplandı. Hastaların anjiografi öncesi çekilen EKG?lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler manuel olarak büyüteç yardımıyla yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ila 70 arasında (ortalama 57.88±8.49), Gensini Skoru ise 0 ile 178 arasında ( ortalama 120.46±155.72 ) değişmektedir. Çalışmaya katılanların 77?si (%30.8) kadın, 173?ü (%69.2) erkektir. Katılımcıların 139?unda (%55,6) HT, 90?ında (%36) DM tanıları bulunmaktadır. Gensini skoru ile bakılan KAH?nın yaygınlığı ve şiddeti arttıkça elektrokardiyografik olarak bakılan QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde de bir artış izlenmektedir. Sonuç: Henüz sol ventrikül fonksiyonları bozulmamış stabil KAH hastalarında koroner arter hastalığının yaygınlığı arttıkça QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde artış izlenmektedir.

ElektrokardiyografiKoroner damarlarKoroner hastalık+2
Bingül Dilekci
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnternal torasik arter grefti hazırlanmasında plasmablade sisteminin endotel yapısı ve çevre doku üzerine olan etkisinin konvansiyonel elektrokoter ile karşılaştırılması

Amaç: Koroner arter baypas cerrahisi (KABC) hastalarında endotel fonksiyonu korunmuş en az bir internal torasik arter (İTA) grefti kullanılmasının kardiyak olaysız sağ kalım, sağ kalım ve hayat kalitesini artırdığı bilinen bir gerçektir. PlasmaBlade™, konvasiyonel elektrocerrahi cihazları kullanıldığı zaman gözlenen termal hasara yol açmadan; uygulandığı bölgede hassas kesme ve kaogülasyonu sağlamak için atımlı radyofrekans enerjisi kullanır. Bu çalışmada İTA grefti hazırlanırken PlasmaBlade™ kullanılmasının, İTA ve pedikülünün bütünlüğünün korunmasındaki etkinliğini ve güvenilirliğini göstermeye çalıştık. Yöntem: 40 hasta bu çalışmaya dahil edildi ve İTA grefti hazırlanmasında PlasmaBlade™ (grup I) (n=20) ve elektrokoter kullanılan (grup II) (n=20) hastalar olmak üzere iki farklı gruba randomize edildi. Preparatlar parafin blokları haline getirildi ve mikrotom ile kesitleri alındı. Örnekler daha sonra Hematoksilen- Eozin, van Gieson's ve Masson's trikrom boyaları ile boyandı. İTA kesitlerinin intima ve pedikül bütünlüğü ışık mikroskobu kullanılarak morfolojik olarak incelendi. Bulgular: Histolojik çalışma sonucunda, Grup I'de İTA endotelinin grup II'ye oranla daha iyi korunduğu görülmüştür. Endotel hasarlanma skorları grup II ile karşılaştırıldığında grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Damar duvarı ve pedikülde izlenen kanama skorları grup II'ye kıyasla grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Hasarlı bölge genişliği grup I'de grup II ile karşılaştırıldığında daha azdır (grup I ve II'de sırayla 0,335mm ve 0,730) (p=0,000). Sonuç: Sonuç olarak PlasmaBlade™, elektrokotore oranla İTA grefti hazırlanmasında intimanın ve pedikülün bütünlüğünün korunmasında daha etkin ve güvenlidir. İyi korunmuş endotel fonksiyonu daha yüksek greft açık kalma, sağ kalım ve kardiyak olaysız sağ kalım oranları elde edilmesini sağlayabilir.

ArterlerCerrahi-kardiyovaskülerElektrokoagülasyon+4
Abdulkadir Bilgiç
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı yaygınlığı ile atriyal elektromekanik gecikme ve P dalga dispersiyonu arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç:Koroner arter hastalığı (KAH) ülkemizde ölümlerin en sık nedenidir vebu hastalarda atriyal fibrilasyon (AF) riskinin arttığı bilinmektedir. AmacımızKAH'lı hastalarda AF'nin prediktörleri olarak bilinen P dalga dispersiyonu(PDD), P maksimum (P maks), intra-atriyal elektromekanik gecikme (inter-AEMG) ve inter-atriyal elektromekanik gecikmenin (intra-AEMG)değerlendirilmesi ile birlikte KAH'ın yaygınlığını gösteren Gensini skoru ile buparametreler arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılmasıdır.Materyal ve Metod:Çalışmaya koroner anjiyografi sonucunda KAH tanısı alan 60 hasta (14kadın, 46 erkek) ile koroner anjiyografi sonucu normal koronerler izlenen 60birey (23 kadın, 37 erkek) alındı. Tüm katılanların elektrokardiyografi ile PDDve P maks süreleri, ekokardiyografi ile inter-AEMG ve intra-AEMG sürelerideğerlendirildi. Gensini skoru KAH'ın yaygınlığının değerlendirilmesindekullanıldı.Bulgular:Çalışmamızda her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve beden kitle indeksiaçısından anlamlı fark izlenmedi (p > 0.05). Ancak hipertansiyon, diyabet,hiperlipidemi ve sigara kullanımı KAH grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu(p < 0.05). Koroner arter hastalığı grubundaki bireyler kontrol grubu ilekarşılaştırıldığında PDD (61.5 ± 17.4 karşın 53.5 ± 13.3, p = 0.005), P maks(122.0 ± 16.6 karşın 100.7 ± 13.7, p < 0.001), inter-AEMG (34.3 ± 15.4 karşın27.9 ± 12.1, p = 0.013) ve intra-AEMG (16.5 ± 12.0 karşın 12.9 ± 7.8, p = 0.041)sürelerinin anlamlı olarak daha uzun olduğu saptandı. Ayrıca Gensini skoru ilePDD (r = 0.60, p < 0.001), P maks (r = 0.53, p = 0.002), inter-AEMD (r = 0.45, p= 0.001) ve intra-AEMD (r = 0.49, p = 0.004) değerleri arasında anlamlı bir ilişkiolduğu saptandı.Sonuç:Koroner arter hastalığı grubundaki bireylerde kontrol grubuna göre PDD,P maks, inter-AEMG ve intra-AEMG süreleri KAH'ın yaygınlığı ile orantılıolarak uzamıştır. Bu artış KAH'lı hastalarda AF gelişecebilecek bireylerinsaptanmasında yardımcı olabilir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonKoroner damarlar+2
Kübra Müezzinoğlu
İnönü University
2011
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yavaş koroner akımlı hastalarda efor öncesi ve sonrası plazma Endotelyal Nitrik Oksit Sentetaz (eNOS) seviyelerinin sağlıklı popülasyonla karşılaştırılması

Amaç: Tıkayıcı epikardiyal bir lezyon olmasa da diffüz aterosklerozun neden olduğuendoteliyal disfonksiyon yavaş koroner akımın (YKA) etyopatogenezinde anahtar roloynar. Endotelyal nitrik oksid sentetaz (eNOS) L-arginin'in L-siturillin'e oksidasyonusırasında nitrik oksitin sentezinde görev alan enzimdir. Azalmış plazma eNOS düzeyleriendotelyal disfonksiyonun önemli bir göstergesidir. Bu çalışmada, YKA'lı hastalarda,plazma eNOS düzeylerinin belirlenmesi ve eforla ilişkisini araştırılması amaçlandı.Yöntem: Çalışmaya, en az bir koroner arterinde YKA saptanan 22 hasta (19 erkek, 3kadın; yaş ortalaması 48,5±10,9) ve 17 sağlıklı birey (12 erkek, 5 kadın; yaş ortalaması48,7±9,6) alındı. YKA saptanmasında TIMI kare sayısı yöntemi kullanıldı. Hasta vekontrol grubunda ortalama trombosit hacmi (OTH) ve efor öncesi ve efor sonrasıplazma eNOS seviyeleri ölçüldü.Bulgular: Bazal plazma eNOS düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna göre dahadüşüktü (32,58 ± 21,36, 48,16 ± 24,35, p = 0,040). Efor sonrası plazma eNOS düzeyihasta ve kontrol gurubunda karşılaştırıldığında hasta grubunda anlamlı derecede daha dadüştüğü gözlendi (25,02 ± 17,69, 44,13 ± 17,39, p=0,002). YKA'lı hastalarda bazalplazma eNOS değeri ile efor sonrası plazma eNOS değeri karşılaştırıldığında eforlabirlikte plazma eNOS düzeylerinin çok anlamlı derecede azaldığı gözlenirken (32,57 ±21,36, 25,02 ± 17,69, p<0,0001 ), kontrol grubunda ise bazal plazma eNOS değeri ileefor sonrası plazma eNOS değeri azalma eğiliminde olmasına rağmen istatistikselolarak anlamlı değildi (48,16 ± 24,35, 44,13 ± 17,39, p=0,35). YKA'lı hastalar ilekontrol grubu karşılaştırıldığında OTH, YKA'lı hastalarda anlamlı derecede dahayüksekti (9,21±2,5, 7,77±0,90, p=0,027). YKA'lı hastalarda, TIMI kare sayıları ile hembazal hem de efor sonrası plazma eNOS düzeyleri arasında ciddi korelasyon vardı(r=0,51, p=0,015, r= 0,58, p =0,005, sırasıyla). YKA'lı hastalarda TIMI kare sayıları ileOTH arasında da belirgin korelasyon izlendi (r=0,44, p=0,04). Ayrıca YKA'lıhastalarda OTH ile hem bazal hem de efor sonrası plazma eNOS seviyeleri arasındanegatif korelasyon vardı (r=-0,48, p=0,025, r=-0,44, p=0,041, sırasıyla).Sonuç: YKA'lı hastalarda hem istirahat ve hem de efor sonrası azalmış plazma eNOSseviyeleri ve artmış OTH düzeyi, YKA'da diffüz aterosklerozun neden olduğuendoteliyal disfonksiyonunun, mikrovasküler düzeyde miyokardiyal iskemininetyopatogenezinde rol oynadığını gösterebilir.

EgzersizEgzersiz testiEnzimler+5
Mehmet Hakan Taşolar
İnönü University
2011
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal renal fonksiyonlu hastalarda perkutan koroner girişim sonrası kreatinin yüksekliği için belirteçler

AmaçKontrast madde nefropatisi (CIN), kontrast madde (KM) verildikten sonra böbrekfonksiyonlarındaki akut azalma olarak tanımlanır.Kontrast maddelerin artan miktardakullanımı, kontrast madde nefropatisini, akut böbrek yetmezliginin giderek daha sık rastlananbir sebebi haline getirmistir.Kontrast madde nefropatisi, hastanın hastanede kalış zamanını, tedavi maliyetini ve hastanınmortalite ve morbiditesini belirgin bir sekilde artırır. Bu yüzden kontrast madde nefropatisiniönlemek için islem öncesi hastaların risk faktörlerinin belirlenmesi ve günümüzde kabulgörmüs önleyici tedavi rejimlerini uygulanması önerilmektedir.Çalışmamızda ?normal renal fonksiyonlu hastalarda perkutan koroner girişim sonrasıkreatinin yüksekliği için risk belirteçlerini araştırmayı amaçladık.Materyal-MetodolojiÇalışmamıza PKG yapılan 238 hasta alındı. Bu tek merkezli gözlem çalışması retrospektifdüzende gerçekleştirildi. İşlem öncesi serum kreatinin değerleri 1,2 mg/dl'inin altında olupperkutan koroner girişim (PKG) yapılan hastaların bilgilerine ulaşıldı.Hastaların yaşı,cinsiyeti, eşlik eden hastalıkları, kullandıkları nefrotoksik ilaçlarları ve son 1ay içinde kontrast madde kullanım öykülerine bakılıp kaydedildi. İşlem öncesi serumSodyum (NA), serum Potasyum (K), tam kan sayımı, işlem öncesi ve işlem sonrası serumBUN, Kreatinine (CRE), ekokardiyografide sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna (EF) veişlem öncesi kan basınçlarına (KB) hastaların epikriz bilgilerine ulaşılıp kaydedildi.Çalışmaya dahil edilen hastalar işlem sonrası 24. saat kreatinin değerlerine göre iki grubaayrıldı (Grup I: PKG sonrası CRE<1.2 mg/dl olan hastalar; Grup II: PKG sonrası CRE?1.2mg/dl olan hastalar). Bu iki grup da daha sonra risk faktörlerine göre kendi içlerinde ayrıcaincelendi.Hastalara intravenöz PKG sırasında 100-300 ml düşük osmolar noniyonik monomer olaniopromid (Ultravist flakon, 370- 200 ml'lik flakon) verildi.Bütün hastalara işlem öncesi toplamda 500 ml %0,9 NACL sıvı ( 100-120ml/saat)verildi.İşlem sonrası ise toplamda 1000 ml %0,9 NACL sıvı ( 120-150ml/saat) verildi.XBu iki grup arasında kontrast madde nefropatisi açısından karşılaştırma yapıldı.Regresyonanalizi yapılarak kontrast madde nefropatisine neden olan bağımlı ve bağımsız risk faktörleri(belirteçler) belirlendi.BulgularYaptığımız çalışmada; Grup I'in büyüklüğü %18,5 (n=44) ve Grup II'nin büyüklüğü ise%81,5 (n=194) saptandı. Bu gruplar risk faktörleri açısından karşılaştırıldığında kalpyetmezliği (%25 n=11) ve erkek cinsiyet (%77,3 n=34) kontrast madde nefropatisigelişiminde bağımsız risk faktörleri olarak saptandı (sırasıyla p<0,035 ve p<0,006). Ayrıcayapılan korelasyon analizinde, takiplerinde CRE'leri çok yükselen hastaların aynı şekildeKalp yetmezliği dereceleride anlamlı şekilde aynı korelasyonda yükseldiği saptandı.SonuçCIN risk faktörlerini kontrast madde kullanılarak yapılan tüm girişimlerde göz önündebulundurmalı ve erkek cinsiyet ve/veya kalp yetersizliği olan, yüksek riskli hastalardaözellikle dikkatli olmak gereklidir.Anahtar kelimeler: Perkutan koroner girişim (PKG), Kalp Yetmezliği (KY), Kontrast maddenefropatisi (CIN),

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek yetmezliği-akutBöbrek yetmezliği-kronik+6
Serkan Karahan
Yeditepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minör stroke geçiren hastalarda stroke ve kardiyolojik etkilenmenin birlikteliği ve risk faktörleri ile ilişkisinin eforlu ekg ile değerlendirilmesi

Amaç: Koroner anjiyografiye göre daha az invaziv olan eforlu elektrokardiyogram işlemiyle inme geçiren hastalarda koroner arter daralmasının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Ocak 2014-Haziran 2015 tarihleri inme tanılı hastalardan 121 hasta çalışmaya alındı. Hastalardan 21 tanesi çalışmaya uygun olmadığı saptanması sebebiyle çalışmadan çıkarıldı. Hastaların biyokimyasal parametreleri,yaş, cinsiyet, eşlik eden hastalıkları belirlenip bt ve mr anjiografi kullanılarak carotis veya vertebral arter darlığı tespit edilerek eforlu ekg ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyete göre katagorileştirilen sonuçlarda çalışmaya alınan hastaların %78'i erkek iken kadın hasta sayısı oranı %22 olarak tespit edilmiştir. HDL hastaların % 51 inde düşük LDL hastaların % 41'inde yüksek bulunmuştur. HbA1C hastaların % 64'ünde yüksek olarak bulunmuştur. Hastaların % 44'unde CRP yüksek, yüzde 42'sinde ise Sedimentasyon yükselmiş olarak tespit edilmiştir. Hastalarin % 51 inde karotis ve/veya vertebral arter darlığı saplanmıştır. Eforlu ekg işlemini başarıyla bitiren hastaların 26'sının eforlu ekg işlemi iskemi açısından anlamlı olarak tespit edilmiştir. 100 hastadan 51 carotis ve/veya vertebral arter tıkanıklığı belirlenmiş hastaların eforlu ekg ile karşılaştırılması lineer olarak pozitif bulunmuştur. Bu açıdan eforolu ekg ve carotis darlığı arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir. ( p < 0.05 ). Diger veriler eforlu ekg ile korele olmamıstır. Sonuç : Çalışmamızın sonucunda minör iskemik inmeli hastalarda karotis darlığı ve eforlu ekg arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.

Beyin iskemisiEkokardiyografiElektrokardiyografi+5
Nasih Yılmaz
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Korumasız sol ana koroner darlığa stent takılan hastalarda 1 yıllık izlem sonuçları

Kardiyovasküler hastalıklar(KVH) dünyada en yaygın ölüm sebepleri arasındadır. Koroner arter hastalığı nedeniyle koroner anjiyografi yapılan hastaların %5-10 kadarında LMCA lezyonu tespit edilmektedir. KABG, LMCA lezyonlarının eşlik ettiği koroner lezyonlarda standard tedavi olarak şekli olarak kabul edilmektedir.Ancak son yıllarda ilaç kaplı stentlerin kullanıma girmesi,teknik ve teknolojik imkanların artması,antiplatelet ajanların kullanımı ile mortalite ve morbiditede belirgin azalma gösterilmiş olup korumasız LMCA lezyonlarına stent takılması KABG e alternatif olarak günümüzde ön plana çıkmaktadır.Çalışmamızın amacı; kliniğimizde 1 Ekim 2009-1 Ekim 2014 tarihleri arasında Gaziantep Üniverisitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner arter hastalığı tanısı ile koroner anjiyografi yapılan ve bu hastalar içerisinden LMCA kritik lezyonu olup bu bölgeye stent uygulanan hastaların SYNTAX ve EuroSCORE II skorlarını,klinik ve demografik verilerini tespit etmek, hastaları 1 yıllık takip boyunca mortalite, morbidite ve revaskülarizasyon ihtiyacı açısından takip etmek ve bunlarla ilgili verileri sunmaktır. Çalışmaya alınan 53 hastanın 18 (%33,3) i bayan 35 (%66,7) sı erkekti.Hastaların yaş ortalaması 63.3+12.4 yıldı.45 ( %84.9) hasta stabil koroner arter hastalığı, 8 ( %15.1) hasta NON-ST AKS(Akut Koroner Sendrom) tanısı almıştı. Ortalama EuroSCORE II i 1.97+2.0,ortalama Syntax skoru ise 23.0 + 7.34 olarak hesaplandı. Hastaların takiplerinde hastane içi ve 6. ay gözlemlerinde herhangi bir advers olay yaşanmadı. 1 ( %1.9) hastada takibin 8. Ayında kardiyak ani ölüm gerçekleşti. Ayrıca 1 ( %1.9) hastada takibin 9. ayında restenoz gelişti. Geriye kalan 51 ( %96.2) hastada MACCE gelişmedi. Hastaların 7 ( %13.2) sine klinik takiplerinde endikasyon dahilinde ilk 6 aylık dönemde koroner anjiyografi yapıldı, hastaların hiçbirisinde restenoz gözlenmedi. Takibin 6.-12. aylar arasındaki döneminde 10 (% 18.9) hastaya kontrol anjiyografi yapıldı ve 1 hastada restenoz saptandı. Sonuç olarak LMCA lezyonu içeren koroner aterosklerozun standart tedavisi KABG olduğu halde; ilaç salınımlı stentlerin geliştirilmesi, restenoz oranlarında ve buna bağlı revaskülarizasyon ihtiyacındaki azalmalar, perkütan ve farmakolojik alandaki ilerlemeler sayesinde ULMCA lezyonlarına perkütan girişim giderek daha iyi sonuçlar vermektedir ve yaygınlaşmaktadır. Hastaya ait faktörler, anjiyografik faktörler ve teknik faktörler ele alınarak multidisipliner yaklaşım esas alınmalıdır.

AterosklerozKardiyovasküler hastalıklarKoroner arter hastalığı+5
İbrahim Halil İnanç
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığının şiddeti ile tırnak yatağın kapiller dolaşımının videokapilleroskopik bulguları arasındaki ilişkinin değerlendirimi

Koroner arter hastalığı ülkemiz ve dünya genelinde morbidite ve mortalitenin en sık nedenlerinden biridir. Koroner arter hastalığı etyolojik nedenleri arasında en sık neden aterosklerozdur. Ateroskleroz, endotel disfonksiyonu zemininde başlayan bir süreçtir. Endotel disfonksiyonunu değerlendirmede carotis-intima media kalınlığı, brachial arter akım aracılı dilatasyon gibi yöntemler kullanılabilir. Videokapilleroskopi (Nailfold videocapillaroscopy, NVC) mikrosirkulasyon açısından fikir veren ve sistemik hastalıkların tanısında yardımcı olan noninvaziv bir yöntemdir. Videokapilleroskopi ile kapiller dolaşımı değerlendirerek sistemik endotel hasarı varlığı ile koroner arter hastalığı şiddeti arasındaki ilişkiyi saptamayı amaçladık. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kardiyoloji Bölümü'nde koroner anjiyografi (KAG) yapılan KAG'da ≥ %50 darlık izlenen hastalar çalışmaya alındı. Hastalara tırnak yatağının videokapilleroskopik incelemesi yapıldı. Çalışmada 100 hastanın KAG'ları SYNTAX skorlarına ve Gensini skorlarına göre skorlandı ve videokapilleroskopik incelemeleri kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığına göre değerlendirildi. Çalışmamızdaki 100 hastanın SYNTAX skoru ve Gensini skoru ile NVC'de kapiller dansitede azalma, dilate kapiller varlığı, dev kapiller varlığı, mikrohemoraji varlığı, dallanma varlığı, disorganizasyon varlığı, tortiyozite varlığı, avasküler alan varlığı, extravazasyon varlığı ve neogenezis varlığı arasında anlamlı bir ilişki izlenmedi.

AterosklerozGensini skoruKalp hastalıkları+6
Esra Polat
Gaziantep University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter ektazisi ile bağırsak mikrobiyatası ve serum lipit profilinin ilişkisi

Giriş ve Amaç: İnsan vücudunda yer alan mikrobiyal ekosistem ve bu ekosistemin ürettikleri ürünler mikrobiyata olarak adlandırılır. Bağırsak mikrobiyatası tüm ekosistem içerisinde tanımlanmış en büyük ailelerden biridir. Ortalama 1014 bireye sahiptir. Genom sekanslama teknolojisinde yaşanan gelişmeler mikrobiyatanın araştırılması için mükemmel zemin oluşturmuştur Anjiyografik olarak koroner arterin bir bölümünün komşu normal kabul edilen koroner arter çapına göre tıkayıcı lezyon olmaksızın 1,5 kat ve daha fazla genişlemesi koroner arter ektazisi (KAE) olarak adlandırılmaktadır. Tanısal amaçlı koroner anjiyografi sıklığının artmasıyla birlikte kardiyoloji uzmanlarının günlük pratikte sık karşılaştığı hastalıklardan biri haline gelmiştir. KAE dislipidemi ilişkisi tam olarak ortaya konulamamış olsa da araştırmacılar bu ilişkiyi konu edinen çalışmalar yapmışlardır. Bağırsak mikrobiyatası ve KAE arasında literatürde bizim taramamız neticesinde daha önce yapılmış bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu nedenle KAE ile serum lipit profili ve bağırsak mikrobiyatası ilişkisinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmanın tarafımızca yapılması amaçlanmıştır. Yöntem: Etik kurul onayını takiben geçmişe dönük 1 yıl içerisinde merkezimizde koroner arter hastalığı şüphesiyle çeşitli testler sonucunda girişimsel koroner anjiyografi uygulanıp koroner arter ektazisi tanısı alan ve normal koroner saptanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Aydınlatılmış onam alınmasını takiben steril kaplarda gayta örnekleri alınıp -80 santigrad derecelik soğuk dolapta uygun şekillerde muhafaza edildi. Geçmiş 1 yıl içerisinde kliniğimizde yatışı olan ve yatış esnasında rutin bakılan plazma lipit profili de eş zamanlı kayıt edildi. Hedeflenen hasta popülasyonuna ulaşılmasını takiben örnekler çalışıldı. Bulgular: Araştırmamızda KAE grubu ile normal koroner arterler saptanan grup kıyaslandığında iki grup arasında yaş (p 0,02), magnezyum seviyeleri (0,027), statin tedavisi almayan hastalarda LDL (p 0,008) ve total kolesterol seviyeleri (p 0,011), cinsiyet (p 0,02), sigara (p 0,048) açısından istatistiki olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca KAE gurubunda ''Firmicutes''/''Bacteroidetes'' oranında azalma saptandığı tespit edilmiştir. Sonuç: Bağırsak mikrobiyatasında meydana gelen Firmicutes/ Bacteroidetes oranında azalma ve LDL ile total kolesterol seviyelerinde azalma KAE ile ilişkili olabilir.

BağırsaklarKalp hastalıklarıKoroner damarlar+3
Sercan Çayırlı
Aydın Adnan Menderes University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner anjiyografide myokardiyal bridge saptanan hastalarda myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığı birlikteliği, myokardiyal bridge ile koroner arter hastalığının yerleşim yerinin korelasyonunun değerlendirilmesi

Epikardiyal yağ dokusu içinde seyreden koroner arterler bazı yerlerinde myokardiyal doku tarafından sarılabilirler. Başka bir deyimle arterin belli bir segmenti myokard içinden geçebilir. Bu anatomik oluşumlar myokardiyal bridge olarak bilinmekte ve anatomik varyasyon olarak tanımlanmakta. Myokardiyal bridge çoğunlukla benign bir anomali olarak tanımlanmakla birlikte, akut myokard infarktüsü, ventriküler taşikardi, senkop, atriyovantriküler blok ve ani kardiyak ölüm gibi komplikasyonlara yol açabilmekte. Diğer taraftan myokardiyal bridge'in kardiyak sistol esnasında koroner arterin direkt kompresyonuna bağlı veya myokardiyal bridge'in olduğu koroner arterde meydana gelen hemodinamik stres nedeniyle koroner arter hastalığına yol açabileceği de geniş bir kabul görmekte. Biz de çalışmamızda selektif koroner angiografide myokardiyal bridge ile birlikte aterosklerotik darlığı olan olgularda aterosklerotik lezyonun yerleşim özellikleri ve myokardiyal bridge ile korelasyonunu araştırmayı planladık.Metod: Selektif koroner anjiografi yapılan geniş bir örneklemde, anatomik bir varyasyon olan myokardiyal bridge ile birlikte koroner arter hastalığı olanlarda, myokardiyal bridge ile aterosklerotik lezyonun yerleşim yerinin korelasyonunu değerlendirmek amacıyla retrospektif bir çalışma planladık.Sonuç: 7058 serilik selektif koroner anjiografide toplam 347 adet myokardiyal bridge'li olgu saptandı. Total prevelans % 3.3 olarak saptandı. Bununla birlikte myokardiyal bridge'li olguların % 98'inde bridge yerleşimi beklendiği üzere sol ön inen arterde saptandı. Sol ön inen arterde D1-D2 arası ve D2 distali arasındaki dağılım birbirine yakın olarak saptandı. Çalışmamızda MB hastalarına %33.1 oranında obstruktif KAH eşlik ettiği izlendi. Aynı koroner arterde MB ve aterosklerotik lezyon varlığında ise, lezyonun %93 oranında MB'nin proksimalinde olduğu saptandı.Sonuç olarak: Angina ile başvuran genç hastalarda veya birden fazla koroner arter hastalığı risk faktörü olmayan hastalarda semptomlar devam ediyorsa MB olasılığı dikkate alınmalıdır. Miyokardiyal bridge damarın proksimal bölümünde aterosklerotik lezyon gelişimini başlatabilir veya ilerlemesini hızlandırabilir. Miyokardiyal bridge'e ateroskleroz eklendiğinde akut koroner sendrom riski artar. Koroner anjiyografilerde aterosklerotik lezyon bulunmayan genç hastalarda MB olasılığına dikkat edilmelidir.

Kalp hastalıklarıKardiyomiyopatilerKoroner anjiyografi+2
Nurullah Çetin
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp kapak operasyonu yapılan hastalarda koroner arter hastalığı sıklığının araştırılması

AMAÇ: Çalışmamızda retrospekif olarak ciddi kalp kapak hastalığı nedeniyle opere edilmiş olan hastalardaki eşlik eden koroner arter hastalığı sıklığını araştırdık. Alt grup olarak kapak patolojisi tiplerine göre koroner arter hastalıgı sıklığı arasında fark var mı araştırdık. YÖNTEMLER :Çalışmaya 56?sı kadın(%53,8), 48?i erkek(%46,2) olmak üzere 104 tane kalp kapak ameliyatı olmuş hasta alındı. Sadece tek bir kalp kapağından ameliyat olmuş hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar; ciddi mitral darlığı , ciddi mitral yetmezliği, ciddi aort darlığı, ciddi aort yetmezliği nedeni ile protez kapak replasmanı yapılmış hastalar olarak 4 grup halinde incelendi. Hastaların, tüm epikardiyal koroner arterlerinde (yan dallar dahil) anjiografik olarak plak, kenar düzensizliği, ektazi ve yavaş akımı yok ise koroner arterleri normal, yukarıda sayılan durumların en az birinin varlığında koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığı tanısı alan ve en az bir koroner arterinde ?%50 darlık saptanması ise tıkayıcı koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. En az bir koroner arterinde < %50 darlık saptananlar ise tıkayıcı olmayan koroner arter hastalığı olarak değerlendirildi. Koroner arter hastalığının yaygınlığını değerlendirmek için Gensini skorlaması kullanıldı. KAH risk faktörleri olarak yaş, DM, HT, sigara içme öyküsü ve LDL değeri her hasta için kaydedildi. Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. Ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış hastalar grubu ile ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış hastalar grubu KAH varlığı açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Ciddi mitral stenoz nedeni ile MVR yapılmış 32 hasta (%30,8) , ciddi mitral yetmezlik nedeni ile MVR yapılmış 36 hasta (%34,6), ciddi aort darlığı nedeni ile AVR yapılmış 28 hasta (%26,9) , ciddi aort yetmezliği nedeni ile AVR yapılmış 8 hasta (%7,7) saptandı. Mitral darlıklı hastaların %40,6? sında, aort darlıklı hastaların %60,7?sinde KAH saptandı. Mitral yetmezlikli hastaların %52,8?inde, aort yetmezlikli hastaların %50?sinde KAH saptandı. SONUÇLAR: MD ile AD grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadi. Ancak bu iki grup hasta koroner arter hastalğının yayğınlığı bakımından karşılaştırıldığında Gensini skorları arasında anlamlı farklılık olduğu gözlendi (4,18±10,94 karşı 15,21±32,93, p=0.021). MY ile AY grupları KAH varlığı açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. MD, MY, AY gruplarında KAH yaygınlığı da (Gensini skoru) benzer oranda bulundu. DM, HT, sigara içme ve LDL değeri ile tıkayıcı koroner arter hastalığı arasında kurulan çok değişkenli denklem ile KAH ile en ilişkili DM , sonra sigara içme , sonra da LDL değeri olduğu saptandı.

Kalp hastalıklarıKalp kapak hastalıklarıKalp kapak protezleri+4
Zeynep Yapan Emren
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda koroner sinüs gerginliğinin değerlendirmesi

Diyabetes mellitus; insülin eksikliğinden, insülin etkisine cevabın bozulmasından veya her ikisinden kaynaklanan, hiperglisemi ile seyreden, zamanla mikro ve/veya makrovasküler komplikasyonların eşlik edebildiği kronik metabolik bir hastalıktır. Koroner sinüs (CS) ana kalp damar venidir. CS, özellikle farklı kardiyak prosedürler için erişim sağlayan rolü ile klinik olarak önemli bir yapı haline gelmiştir. Çalışma ve kontrol grubu; 2013-2016 yılları arasında Celal Bayar Üniversitesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Polikliniğine başvuranlar arasından seçildi. Çalışma grubu DM tanısı bulunan ve başka kronik hastalığı (KOAH, hipertansiyon, hipertroidi, hipotroidi, kronik inflamatuar hastalıklar, kollajen doku hastalıkları) bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Kontrol grubu ise DM tanısı ve kronik hastalığı bulunmayan TTE yapılması için endikasyonu olan hastalar arasından seçildi. Literatüre bakıldığında DM' nin kardiyak arteryel sistem üzerine olan etkileri araştırıldığı ancak venöz sistem üzerine çalışma olmadığı gözlenmektedir. Bu çalışmada DM' nin kardiyak arteryel sistem olduğu kadar venöz sistemde de anjiopatilere neden olduğu düşünülerek kalbin ana venöz damarı olan koroner sinüs değerlendirilmiştir. Primer ölçüm parametreleri olarak koroner sinüs boyutları ve elastikiyeti (CSS) değerlendirilmiştir. Literatüre bakıldığında koroner sinüsün sadece HT ile ilişkisinin araştırıldığı, söz konusu çalışmada hipertansif hastalarda CSS düşük saptandığı bildirilmiştir (129). Bizim çalışmamızda DM' nin kardiyak venöz sistem üzerine etkisi ekokardiyografik olarak CSS üzerinden incelendi, aynı zamanda diğer ekokardiyografik parametler de değerlendirilerek sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Çalışmamızda 49 hasta grubuna karşılık 53 kontrol grubu bulunmaktaydı. Cinsiyetler arasında anlamlı fark yokken yaş açısından anlamlı fark saptandı. Yapılan değerlendirme sonucu DM tanısı bulunan hastalarda koroner sinüs minimum ölçüsü (CSMIN) (p=0.004) de istatistiksel farklılık saptarken koroner sinüs maksimum değeri (CSMAX) (p=0.240) da anlamlı istatistiksel farklılık saptamadı. Bu verilerden yararlanarak hesaplanan koroner sinüs diyastolik değişim (CSDC) (p<0.001) ve koroner sinüs gerginliği (CSS) (p<0.001) de anlamlı farklılık gözlendi. Sonuç olarak çalışmamız DM tanılı hastalarda kardiyak arteryel sistemin olduğu gibi kardiyak venöz sisteminde tutulduğu hipotezini desteklemektedir. DM tanılı hastalara yapılan ekokardiyografide kontrol grubuna göre kalbin ana venöz damarı olan koroner sinüsün elastikiyetinde anlamlı azalma görülmektedir. Bu sonuçlarla poliklinik kontrolüne gelen DM tanılı hastalarda kardiyak arteryel sistem değerlendirilmesi yapılırken kardiyak venöz sistem değerlendirilmesi de unutulmamalıdır. Diyabetik retinopatide olduğu gibi kardiyak arteryel sistem etkilenmeden venöz sistemin daha erken dönemde etkilenebileceği gözden kaçırılmamalıdır. Venöz sistemin erken dönemde etkilendiğinin saptanması ile hastaya daha iyi hiperglisemi kontrolü için gerekli müdahaleler yapılabileceği ve arteryel sistemin etkilenme sürecinin uzatılabileceği düşünülebilir. Daha çok hasta sayısının dahil edildiği, DM tanı süresinin dikkate alındığı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Diabetes mellitusEkokardiyografiKardiyovasküler sistem+3
İbrahim Halil Özdemir
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner ateroskleroz yaygınlığı ile koroid kalınlığının ilişkisi

Çalışmaya dahil olma kriterlerini ( koroid kalınlığını etkilediği yapılan çalışmalarla gösterilmiş ; hipertansiyon ve diyabetes mellitusu olmayan ) karşılayan 39 hasta dahil edildi. Hastalar koroner anjiyografi sonuçlarına göre herhangi bir koroner arterde >%50 darlık saptanan obstruktif koroner arter hastalığı( KAH ) tanılı hastalar birinci grup, koroner arterde <%50 darlık saptanan non obstruktif KAH tanılı hastalar ikinci grup ve koroner anjiyografi sonucu normal koroner arter olarak değerlendirilen hastalar üçüncü grup olarak kategorize edildi. Hastaların subfoveal koroid kalınlığı ölçümleri Cirrus HD-OCT (Cirrus; Carl Zeiss Meditec Inc., Dublin, CA) cihazı ile EDI (Enhanced depth imaging) modunda yapılmıştır. BULGULAR Birinci grup 10 hasta (%25,6) ikinci grup 17 hasta ( %43,6) üçüncü grup ise 12 hastadan(%30,8) oluşmaktadır. Birinci grubun sağ göz subfoveal koroid kalınlığı ortalaması 237 μm, ikinci grubun 290 μm, üçüncü grubun koroid kalınlığı ortalaması 281 μm olarak ölçülmüştür. ( P=0,003 ) Birinci grubun sol göz subfoveal koroid kalınlığı ortalaması 237 μm, ikinci grubun ortalaması 291 μm, üçüncü grubun koroid kalınlığı ortalaması da 277 μm olarak ölçülmüştür. ( P=0,007 ) Obstruktif koroner arter hastalığı tanılı hastaların oluşturduğu birinci grubun her iki göz için yapılan subfoveal koroid kalınlığı ölçümü istatisliksel analizde anlamlı olarak ince bulunmuştur. SONUÇ Koroner arteroskleroz yaygınlığı artıkça subfoveal koroid kalınlığı azalmaktadır.Litaratürde henüz koroner ateroskleroz yaygınlığı ile koroid kalınlığı arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Koroner ateroskleroz yaygınlığını öngörmede EDI –OCT ile yapılan subfoveal koroid kalınlığı ölçümü prediktif bir değer olarak kullanılabilir.

AterosklerozKoroidKoroner damarlar+3
Çağrı Özben
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter cerrahisi geçirecek olgularda anestezi indüksiyonunun QT intervali üzerine etkisi

Amaç: Anestezi pratiğinde kullanılan pek çok ilacın QTc intervali ile etkileşebileceği gösterilmiştir. Anestezi uygulaması sırasında hayatı tehdit eden aritmiler ve ölüm vakalarının uzamış QT intervali ile birlikte olduğu gösterilmiştir. (81).Bu çalışmanın amacı koroner arter revaskülarizasyonu uygulanacak hastaların anestezi indüksiyonunda sık kullanılan, midazolam+fentanil veya hipnomidat +fentanil ile kas gevşetici ajan roküronyumun iki farklı dozunun (0.6 mg.kg-1 ve 1.2 mg.kg -1) QTc intervali üzerine etkilerinin araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı, 0057 Sayılı Etik Kurulu onayı alındıktan sonra, 04.2010 ? 12.2010 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi ameliyathanesinde prospektif olarak uygulandı. Elektif koroner arter revaskülarizasyon operasyonu geçirecek, 44 olgu çalışmaya dahil edildi. Anestezi indüksiyonu sırasında hemodinamik stabilitenin bozularak resüsitasyon gerektirmesi çalışmadan çıkarılma kriteri olarak belirlendi.Hastalar operasyon odasına alındıklarında kalp atım grafilerinin sürekli kaydedilmesi amacı ile, 7 yollu HOLTER cihazı (DM Software,NV,USA) elektrodları göğüs ön yüzüne yerleştirilerek sürekli kayıt başlatıldı. Kayıt entübasyon sonrası 5. dakikada sonlandırıldı.Anestezi indüksiyonu öncesinde olgular kura yöntemi ile dört gruptan birine dahil edildiler. Hipnotik amaçla Grup I ve Grup II de midazolam 0.07- 0.1 mg.kg-1 dozda, Grup III ve Grup IV de etomidat 0.1-0.2 mg.kg-1 dozda intravenöz yolla titre edilerek uygulandı. Tüm gruplarda fentanil 3-4 µg.kg-1dozda intavenöz verildi. Kas gevşemesi amacı ile roküronyum Grup I ve Grup III de 0.6 mg.kg-1dozda ve Grup II ile Grup IV de ise 1.2 mg.kg-1 dozda uygulandı.Kalp atım hızı (KAH), ortalama arter basıncı verileri (OAB) değerleri, başlangıçta indüksiyon öncesi (T0), indüksiyon sonrası (indüksiyon ilaçları verildikten kirpik refleksi kaybolana dek) (T1), kas gevşetici sonrası (kas gevşetici ajan verildikten TOF < % 5 olana dek) (T2), entübasyon sonrası 2.dk (T3) ve entübasyon sonrası 5.dk da (T4) kaydedildi. Aynı zaman dilimleri, Holter cihazı üzerinde işaretleme düğmesine (EVENT) basılarak sürekli kayıt üzerinde işaretlendi. Holter kayıtları, çalışmanın sonlandırılması sonrasında çalışma gruplarına kör bir uzman kardiyolog tarafından değerlendirildi. Kayıt üzerinde işaretlenmiş her bir zaman dilimi aralıklarında,1 dakikalık süreler içinde rastgele seçilen 2 RR aralığı ve QT süreleri ortalaması kayıt edildi. QTc hesaplaması Bazette formülü ile yapıldı. 440 ms üzeri uzun QTc olarak kaydedildi.Bulgular: Tüm gruplarda indüksiyon ajanları ve roküronyumun verilmesinden sonra QTc başlangıca göre değişmedi (p?0.05), entübasyon sonrası 2.dk da QTc de anlamlı uzama görüldü (p<0.05). Gruplar arası karşılaştırmada ise, çalışma periodlarındaki ortalama QTc değerleri tüm çalışma periodlarında benzerdi (p>0.05).Grup I (% 33, n:5 ) ile Grup II de (% 33, n:5) ve Grup III (% 0, n:0) ile Grup IV (% 0, n:0) arasında aritmilerin görülme sıklığı benzerdi (p?0.05). Grup I ile Grup III de ve Grup II ile Grup IV arasında aritmilerin görülme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p?0.05). Grup II de 2 olguda başlangıçta prematüre atriyel kontraksiyon mevcut idi. Bu aritmi çalışma aralığı boyunca devam etti. Grup II de 2 olguda, entübasyon sonrası 2. dakikada ST depresyonu gözlendi. Diğer geri kalan aritmilerin tümü (n:8,entübasyon sonrası aritmi gözlenen olguların %80' i) laringoskopi sırasında ve entübasyondan sonra 2. dakikada ortaya çıktı ve 5. dakikada devam etti. Grup I de 1 olguda non-sustain ventriküler taşikardi gelişti.Entübasyon sonrası uzun QTc ye sahip olguların ( %72.7, n:32), 3 tanesinde (% 7.1) aritmi gözlendi. Entübasyon sonrası uzun QTc görülmeyen (%27.3, n: 12 ) olguların 7 tanesinde (% 58.3) aritmi görüldü. Aritmi ile uzun QTc arasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p>0.05). Aritmiler, çalışma aralığında hemodinamik kötüleşmeye neden olmadı ve tedavi gerektirmedi.Sonuç olarak, bu çalışmada koroner arter revaskülarizasyonu uygulanacak hastaların indüksiyonunda, etomidat+fentanil ve midazolam+fentanil' in roküronyumun hem 1.2 mg. kg -1hem de 0.6 mg. kg -1 dozları ile, QTc intervalinde uzamaya yol açmadan güvenle kullanılabileceği kanısına varıldı. Laringoskopi ve entübasyon işlemi QTc uzamasına ve aritmilere yol açtı. Beta bloker kullanımı entübasyonun neden olduğu QTc uzaması ve aritmi oluşumunu engellemedi. Bu çalışmada olgu sayılarının azlığı çalışma sonuçlarını sınırlamaktadır. Olgu sayılarının arttırılarak çalışmanın genişletilmesi gerektiği kanısındayız.

AnestetiklerAnesteziCerrahi-kardiyovasküler+5
Doğuş Ağdanlı
Manisa Celal Bayar University
2010
00

Related subjects