Epidermal growth factor
64 theses under this subject heading
Kısmi üreteropelvik bölge darlığında epidermal büyüme faktörü ve hepatosit büyüme faktörü nün böbrek hasarı üzerine olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması
Amaç: Tıkanıklık nefropatisi, idrar akımını engelleyen bir anormallik nedeniyle böbrekte meydana gelen hasardır. Çocukluk çağında üriner sistemin pek çok konjenital ve akkiz hastalığı tıkanıklık nefropatisine yolaçar. Cerrahi teknikler ile tıkanıklık ortadan kaldırılsa bile böbrek hasarı ilerleyici olabilmekte ve böbrek yetmezliği gelişebilmektedir. Tıkanıklık nefropatisinin karakteristik bulgusu tübülointersitisyel fibrozis olup, etyopatojenezde oksidatif stresin rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan klinik ve deneysel çalışmalar EGF ve HGF 'nin antioksidan, antifibrotik etkilerinin yanında immünomodülatör, antiapoptotik ve hücre koruyucu etkinliğinin olduğunu göstermektedir.Çalışmanın amacı tek taraflı UPB darlığı oluşturulan sıçanlarda EGF ve HGF'nin her iki böbrek üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: 48 adet sıçan Kontrol, UPD, Jelatin, EGF, HGF ve EGF+HGF olmak üzere 6 gruba ayrıldı. Jelatin şeritler ODTÜ Kimya AD tarafından deney gruplarına göre yüksüz jelatin şerit, 2 mikrogram EGF ve 2 mikrogram HGF emdirilmiş şeritler olacak şekilde hazırlandı.Tek taraflı UPB darlığı, kılavuz tel üzerinden 7/0 prolen ile üreterin proksimalinin bağlanması yöntemi ile yapıldı. Jelatin şeritler obstrüksiyon oluşturduktan sonra her iki böbrek etrafına sarıldı. 3 haftalık deney süresi sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek her iki böbrek çıkarıldı. Alınan doku örneklerinde biyokimyasal olarak NO, MDA ve GSH düzeyleri, histopatolojik olarak H&E boyama ile tübüler atrofi ve masson trikrom boyama ile tübülointersitisyel fibrozis, immünohistokimyasal olarak ta Endotelin-1 ve TGF-ß1 boyanma derecesi karşılaştırıldı. İstatistiksel olarak gruplar arasında fark olup olmadığı Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi ile gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile yapıldı.Bulgular: Tedavi gruplarının MDA ve NO düzeyleri obstrüksiyon grubundan daha düşük, GSH düzeyi obstrüksiyon grubundan daha yüksek olarak saptanmıştır (p<0.05). Biyokimyasal verilere göre EGF tedavisi HGF tedavisinden daha fazla iyileştirici etkiye sahiptir. Tedavi gruplarının histopatolojik bulguları karşılaştırıldığında tübüler atrofi ve tübülointersitisyel fibrozis EGF verilen gruplarda belirgin olarak azalmıştır (p<0.05). Tek başına HGF tedavisi verilen grupta daha az düzeyde azalma olmuştur. Tedavi gruplarının immünohistokimyasal olarak TGF-ß1 ve Endotelin?1 boyanma derecesi karşılaştırıldığında, EGF verilen gruplarda tek başına HGF tedavisi verilen gruptan daha fazla olmak üzere Endotelin-1 ve TGF- ? 1 düzeyi azalmış olarak bulunmuştur (p<0.05). Karşı böbrekte de EGF ve HGF'nin TGF- ? 1 ve Endotelin-1 düzeylerini arttırdığı bulunmuştur (p<0.05).Sonuç: EGF'nin tıkanıklık nefropatisinde gelişen doku hasarına karşı koruyucu etkisinin HGF'ye göre belirgin bir şekilde daha fazla olduğu saptanmıştır. EGF+HGF'nin birlikte verilmesi tek başına EGF verilen grup ile karşılaştırıldığında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Hem obstrüksiyonun hem de tedavinin karşı böbrekleri de etkilediği gösterilmiştir.Sonuç olarak; kısmi UPB darlıklarında EGF daha fazla olmak üzere EGF ve HGF'nin koruyucu etkisinin olduğu deneysel olarak gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: UPB darlığı, deneysel, EGF, HGF, NO, MDA, GSH, TGF-ß1 ve Endothelin -1
Unstable angina pectoris hastalarında signal peptide complement C1R/C1S, UEGF, ve BMP1 epıdermal growth factor-like domain-containiing protein 1' in tanısal değerinin araştırılması
Amaç: Sıgnal peptıde complement c1r/c1s, uegf, and bmp1 - epıdermal growth factor - lıke domaın - contaınıng protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda Akut koroner sendromun tanısında biyobelirteç olarak kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı unstable angına pectorıs (USAP) kliniği ile başvuran hastaların; ST elevasyonu olmayan miyokart enfarktüsü (NSTEMI) ve kardiyak dışı göğüs ağrılı (NCCP) hastalardan ayrımında SCUBE1‗in etkili olup olmadığını araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışma grubumuz, acil servis ve kardiyoloji polikliniğine göğüs ağrısı ve akut koroner sendrom düşündüren şikayet ile başvuran hastalardan oluşmuştur. Hastalar anamnez, fizik muayene, laboratuar tetkikleri ve EKG bulguları ile değerlendirilerek Amerika Kardiyoloji Derneği (AHA) kılavuzlarına göre USAP, NSTEMI, ST elevasyonlu miyokart enfarktüsü (STEMI) ve NCCP olarak toplamda 185 hasta ve 45 sağlıklı olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm gruplardan başvuru esnasında alınan kan örneklerinden SCUBE1 değerleri çalışıldı. Bulgular: SCUBE1 değerleri açısından hasta grupları ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p = 0.630). Troponin değerleri hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı oranda yüksek bulundu (p < 0.001). USAP grubunda SCUBE1 degerleri, GENSİNİ Skorlama ve Global Registry of Acute Coronary Events (GRACE) risk skorlaması açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p = (0.485), (0.932), (0.585)). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1 değerleri ile biyokimyasal parametreler ve klinik skorlamalar arasında hasta kliniğine yön verecek anlamlı bir korelasyon oluşmadı. Gruplar arasında da SCUBE1 değerleri' nin göğüs ağrılı hastalarda akut koroner sendromu (AKS) öngördürecek bir parametre olmadığını saptadık. SCUBE1' in AKS' lerde kullanılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut Koroner Sendrom, SCUBE1, GENSİNİ Skorlaması, GRACE Skorlaması.
Acil serviste akut apandisit tanısı konulan hastalarda SCUBE1 proteininin tanısal değerinin araştırılması
ÖZET Acil Serviste Akut Apandisit Tanısı Konulan Hastalarda SCUBE1 Proteininin Tanısal Değerinin Araştırılması Amaç: Signal peptide - CUB (complement C1r/C1s, Uegf, and Bmp1) - EGF (epidermal growth factor) - like domain - containing protein 1 (SCUBE1) yakın zamanda bazı çalışmalarda bazı kanserlerde, Akut koroner sendromun (AKS) tanısında, iskemik strokta ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi'nde (KKKA) biyobelirteç olarak araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı akut apandisit (AA) tanısı konan hastalarda SCUBE1'in tanısal değerini araştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza acil servise başvuran AA ön tanılı 150 hasta alındı. Bunlardan çeşitli nedenlerle çalışmadan çıkarılan hastalar ile patolojik tanısı AA olmayanlar çalışmadan dışlandı. Hasta grubu patolojik tanısı AA olarak kesinleşen 47 hastadan oluştu. Kontrol grubu da 43 sağlıklı gönüllüden oluştu. Gruplarda SCUBE1, Alvarado skoru (ASK), C-reaktif protein (CRP), rutin testler karşılaştırıldı. Bulgular: SCUBE1 değerlerinde hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı fark görülmedi (p=0,209). SCUBE1 değerleri, CRP (+) hastalarda anlamlı yüksek çıktı (p=0,048). Hasta grubunda SCUBE1 değerlerinde, ASK açısından kıyaslandığında anlamlı fark çıkmadı (p=0,304). Bilgisayarlı tomografide (BT) apendiks çapı arttıkça SCUBE1 değerleri artmaktadır (p=0,043). CRP değerleri perfore apandisitte (PA), nonperfore apandisitten (NPA) anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,007). Beyaz kan hücreleri (WBC), PA ve NPA'yı ayırmada etkili değildi (p=0,06). Sonuç: Çalışmamızda SCUBE1'in AA'da tanısal bir değeri olmadığını bulduk. Ancak CRP'si pozitif olan hastalarda SCUBE1 in anlamlı yüksek olduğunu bulduk. SCUBE1 değerleri ile BT apendiks çapları arasında pozitif korelasyon bulundu. Anahtar Kelimeler: Akut Apandisit, SCUBE1, Alvarado Skorlaması, USG, BT, CRP
Özofagus yanığına bağlı darlığın önlenmesinde kitozanın etkinliğinin epidermal büyüme faktörü (EGF) ile karşılaştırılması
Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı özofagus yanığı sıçan modelinde, kitozanın yara iyileşmesi ve darlık oluşumuna etkilerinin EGF ile karşılaştırmalı olarak araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Toplam 68 adet Wistar Albino türü sıçan ile kontrol ve sham gruplarının yanında beş tedavi grubundan oluşan toplam 7 çalışma grubu oluşturuldu. Sham grubu dışında tüm gruplarda yanık oluşturulduktan sonra Kontrol grubunda tedavi uygulanmadı, K-14 grubuna 14 gün, K-28 grubuna da 28 gün boyunca kitozan jel, K+E-14 grubu ve K+E-28 grubuna kitozana ek olarak subkutan EGF, E-28 grubunda da sadece EGF verildi. Çalışmanın sonunda çıkarılan distal özofagus parçalarında makroskopik olarak darlık oluşumu, histopatolojik olarak stenoz indeksi (Sİ) ve histopatolojik skor, biyokimyasal olarak da hidroksipirolin (HP) düzeyleri araştırıldı.Bulgular: Çalışma sonunda, tedavi uygulanan gruplarda ortalama vücut ağırlığı kaybının kontrol grubundan daha az olduğu saptandı. Kontrol grubunda % 100 olan darlık oranı K-14'de % 20, K-28'de % 50, E+K-14'de % 20 idi. Sham, E-28 ve K+E-28 gruplarında hiç darlık gözlenmedi. Grupların stenoz indeksi değerleri de darlık oranları ile uyumlu bulunmuştu. Kitozan kullanılan grupların ortalama histopatolojik skorları ve HP düzeyleri kontrol grubundan belirgin olarak düşüktü (p<0,05). E-28 grubunun HP düzeyi hariç diğer parametreleri ise sham grubundan farklı değildi (p>0,05).Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları kitozan ve EGF'nin, alkali özofagus yanığı sonrası ortaya çıkan özofagus darlığı gelişimini engelleyebildiklerini, EGF'nin etkinliğinin kitozandan görece daha fazla olduğunu göstermiştir. Doğal, nontoksik, insanda kullanılabilirliği kanıtlanmış düşük maliyetli bir ajan olan kitozanın bu özellikleri nedeni ile klinik pratiğinde kullanıma geçirilmesi kolay olduğundan değişik form, doz ve uygulama süreleri ile bu konudaki etkinliğinin araştırmaya değer olduğu düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Kitozan, EGF, Özofagus yanığı, Fibrozis, Darlık.
Malign plevral ve peritoneal mezotelyomalı olgularda C-MET EGFR, pten,PDGFR-alfa, PI3k/AKT ve MTOR markerlarının incelenmesi; klinik ve prognostik önemi
Amaç: Çalışmanın amacı Ç.Ü.T.F. Balcalı Hastanesi Onkoloji Polikliniği'nde takip edilen malign plevral ve peritoneal mezotelyoma olgularında retrospektif olarak c- Met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT ve mTOR moleküllerinin incelenmesi ve bu moleküllerin klinik ve sağkalımla ilişkisinin gösterilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2004-2015 yılları arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniği'ne başvuran ve malign mezotelyoma tanısı alan 53 hasta dahil edildi. Olgular demografik özellikleri, asbest maruziyeti, sigara kullanımı, tümörün yerleşim yeri, histopatolojik tipi, evresi yönünden incelendi. Plevral ve peritoneal olarak iki gruba ayrılan olgularda uygulanan cerrahi tedavi yöntemleri, radyoterapi ve kemoterapi protokolleri değerlendirildi. Olguların demografik özelliklerinin, aldıkları tedavilerin ve parafin bloklarından immünohistokimyasal olarak saptanan c-met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT ve mTOR ekspresyon düzeylerinin genel sağkalım ve hastalıksız sağkalıma etkileri incelendi. Verilerin istastistiksel analizinde IBM SPSS versiyon 20.0 yazılımı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 53 olgunun 39'u (%73,6) plevral mezotelyoma, kalan 14'ü (%26,4) ise peritoneal mezotelyoma tanısı almıştı. Plevral mezotelyoma olgularının ortanca genel sağkalımı 15 ay, peritoneal mezotelyoma olgularının ise 12 ay bulunmuş olup genel sağkalım açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p=0,559). c-Met ve mTOR ekspresyonuna göre hastalıksız ve genel sağkalım incelendiğinde peritoneal olgularda (2+ ; 3+) olan grubun sağkalımının , (0 ; 1+) olan gruptan üstün olduğu görüldü (p<0,05). Plevral olgularda PDGFR-alfa ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalım değerlendirildiğinde; (0 ; 1+) olan grubun (2+ ; 3+) olan gruba göre anlamlı genel ve hastalıksız sağkalım üstünlüğü mevcuttu (p<0,05). Yine plevral MM olgularında EGFR ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalımda (2+) olan grubun (0) olan gruba üstünlüğü saptandı (p<0,05). Çalışmada hem plevral hem de peritoneal olgularda PTEN ve PI3K/AKT ekspresyonuna göre genel ve hastalıksız sağkalımda gruplar arasında farklılık gözlenmedi (p>0,05). Sonuç: c-Met, EGFR, PDGFR-alfa ve mTOR ekspresyonunun mezotelyoma olgularının biyopsi veya ameliyat materyallerinde incelenmesi prognozun belirlenmesi ve buna yönelik yeni tedavi modalitelerinin oluşturulmasında önemli olabilir. Bu hususta fazla sayıda hasta içeren daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Malign Mezotelyoma, c-Met, EGFR, PTEN, PDGFR-alfa, PI3K/AKT, mTOR, sağkalım
Sıçanlarda rekombinant insan epidermal büyüme faktörü ile ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğine olan etkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Plastik estetik ve rekonstrüktif cerrahi pratiğinde doku hacminin arttırılmasında, skar düzeltilmesinde, vücut konturlarının şekillendirilmesinde ve vücut gençleştirme gibi alanlarda yağ greftleri sıkça kullanılmaktadır. Otolog yağ grefti uygulamalarının avantajları, kolay elde edilebilir olması, kolay uygulanması, tekrarlanabilir olmasıdır. Otolog doku olması nedeniyle doku yabancı cisim reaksiyonları ile karşılaşılmamaktadır (1,2). Her zaman hedeflenilen hacmin elde edilememesi, öngörülemeyen yağ grefti kayıplarının olması ise en büyük dezavantajlarıdır. Yapılan araştırmalara göre otolog yağ grefti uygulamaları sonrasında değişen oranlarda rezorbsiyonların olduğu izlenmiştir (3,4). Otolog yağ greftindeki adiposit yaşayabilirliğini artırmak için çok sayıda çalışmalar yapılmıştır (5). Fakat plastik, estetik ve rekonstrüktif cerrahi uygulamalarında kabul edilmiş standart bir uygulama henüz yoktur (3). Yağ grefti sağkalımını arttırmak için alıcı sahada neovaskülarizasyonu artırmak gerektiği düşünülmektedir (6). Epidermal büyüme faktörünün (EGF) neovaskülarizasyonu arttırarak otolog yağ grefti sağkalımını arttırdığı bilinmektedir fakat literatürde rekombinant insan epidermal büyüme faktörü (rhEGF) ile yapılacak olan ön koşullandırmanın otolog yağ greft yaşayabilirliğine olan etkisi üzerine çalışma yapılmadığı görülmüştür (6). Bu çalışmada literatürdeki sıçan modellerine uygun olarak yağ grefti uygulamasından 1 hafta önce interskapuler bölge dorsaline rhEGF uygulanarak yapılacak ön koşullandırmanın yağ greftinin yaşayabilirliğine olan etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: 24 adet Wistar Albino cinsi olan ve ağırlıkları 300±50 gram olan erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak n=8 olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. 1. gruptaki sıçanların sağ inguinal bölgesinden alınarak hazırlanan tek parça halindeki 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde cilt altında hazırlanan poşa yerleştirildi. 2. gruptaki sıçanların interskapüler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc rhEGF subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölgede cilt altında oluşturulan poşa yerleştirildi. 3. gruptaki sıçanların interskapuler bölge dorsalinde cilt altına 0.5 cc %0.9 serum fizyolojik subkutan olarak uygulandıktan 1 hafta sonra sağ inguinal bölgeden hazırlanan 0.5 gr yağ grefti interskapuler bölge dorsalinde oluşturulan poşa yerleştirildi. 3 grupta yer alan sıçanların yağ greftleri yerleştirildikten 8 hafta sonra cilt altı poşlardan çıkartılıp ağırlık ve hacimleri ölçüldü. Tüm gruplardaki deneklerin yağ greftlerinde normal adiposit varlığı, fibrozis, inflamasyon, vasküler yoğunluk, nekrozis, kist-vakuol oluşumu histopatolojik olarak incelendi. Hacim ve ağırlık karşılaştırması, histopatolojik verilerin değerlendirilmesi istatistiksel olarak yapıldı. Bulgular: 3 grup arasında deneklerden elde edilen yağ greftlerinin ağırlıkları istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmadı (p=0,579). Histopatolojik verilerin istatistiksel analizinde kist-vakuol oluşumu, inflamasyon, normal yağ dokusu oran arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk açısından 3 grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma ile yağ greftlerinin yaşayabilirliği değerlendirildiğinde 8. hafta sonunda greft ağırlıkları, normal yağ dokusunun oranı, kist-vakuol şiddeti ve inflamasyon şiddeti açısından anlamlı sonuç bulunmazken, nekrozis, fibrozis ve vasküler yoğunluk oranları açısından anlamlı sonuçlar bulunmuştur. Çalışmamızda rhEGF ile yapılan ön koşullandırma sonucunda yağ greftinin vasküler yoğunluk şiddetinin azaldığı, nekrozis ve fibrozis şiddetinin arttığı görülmüştür. Bu nedenle rhEGF ile yapılacak ön koşullandırmanın yağ grefti yaşayabilirliğini arttırmadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: yağ grefti, yağ grefti sağkalımı, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü
Köpeklerde doğal meme tümörlerinde HER2 ifadesinin ve apoptotik mekanizmaların araştırılması
Köpeklerde en sık görülen tümörlerden meme tümörleri, klinik, patolojik, prognostik önemini; bu evcil hayvanların insanlarla aynı çevresel ortamı ve koşulları paylaşması, genetik olarak insan meme tümörlerine yakınlık taşıması ve her geçen gün veteriner hekimlikte karşılaşılma sıklığının artışından almaktadır. Köpek meme tümörlerinin ileride prognoz ve tedavi sürecine yön verecek olan oluşum, gelişim ve tanı üçgenindeki hem hayvan sahipleri hem de klinisyen veteriner hekimlerin karşılaştığı güçlükler tümörün tipi, agresifliği ve tedavisini içermektedir. Buna yönelik olarak hayvanın yaşam kalitesi bakımından doğru yürütülmesi gereken bu süreç kapsamında, 42 adet meme biyopsi materyali histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmiş, tümöre özgü lezyonlar tanımlanarak benign ve malign köpek meme tümörlerinin patogenezisi, apoptozis ve HER2'nin araştırılması hedeflenmiştir. Bu amaçla, alınan örnekler histokimyasal yöntemler ile incelenerek tümörler histopatolojik olarak tanımlanmış, tümör dokularında apoptotik indeks TUNEL yöntem ile belirlenmiş, immunohistokimyasal yöntemle kaspaz-3, -8, -9 ve HER2 ekspresyonları semikantitatif olarak değerlendirilmiştir. Histopatolojik değerlendirmede tümörlerin 36 tanesi adenokarsinom, 6 tanesi ise adenom ve benign değişimler olarak sınıflandırılmıştır. Malign tümörler; tubuler karsinom, kompleks karsinom, karsinoma mikst tip, karsinoma ve malignant miyoepiteliyoma, karsinosarkom, duktal karsinom, intraduktal papillar karsinom, anaplastik karsinom, solid karsinom ve komedokarsinom olarak adlandırılmıştır. İmmunohistokimyasal boyamada, kaspaz-3, -8, -9, HER2 ekspresyonuna ilişkin değişen lokalizasyon ve şiddette pozitif reaksiyonlar belirlenmiştir. İyi huylu meme tümörlerinde TUNEL hafif pozitif ya da negatif reaksiyonlar; kötü huylu tümörlerde ise malign epitel hücre çekirdeklerinde TUNEL pozitif reaksiyonlar saptanmıştır. Çoğunluğu malign karakterde olan meme tümörlerinde belirlenen apoptotik mekanizmalardaki değişkenlikler hem onkogeneziste hem de apoptoziste rol alan genetik çeşitlilikle ilişkilendirilmiştir. Köpek meme tümörlerinde patolojik araştırmaların yanı sıra hücre büyüme, transkripsiyon, mutasyonların ve ekspresyon analizlerinin de yapılmasını içeren süregen çalışmalar yapılmalıdır. İnsan meme tümörlerinde prognoz ve hayatta kalma süresi açısından önemli olan HER2 immunpozitifliğinin çalışma olgularında yaklaşık 5'te 1 oranında görülmesi insan olguları ile karşılaştırılmış ancak sağlıklı hayatta kalım kayıtları ile yapılacak farklı çalışmalar ile bu bilgilerin anlam kazanacağı ortaya konmuştur.
Sıçanlarda silikon blok yerleştirilmesi sonrası radyoterapi verilerek kapsül kontraksiyonu oluşturma modelinde insan rekombinant epidermal büyüme faktörünün kapsül kontraksiyonuna etkisinin araştırılması
Amaç: Plastik cerrahi pratiğinde meme kanseri nedeniyle mastektomi sonrasında implant ile meme rekonstruksiyonu ve estetik amaçlı meme protezi uygulamaları sık yapılan operasyonlardır. Meme protezi uygulanan hastalarda kapsül kontraksiyonu önemli bir komlikasyon olup, bu çalışmada sıçanlarda silikon blok yerleştirilmesi sonrasında radyoterapi verilerek, kapsül kontraksiyonu oluşturma modelinde insan rekombinant epidermal büyüme faktörünün (hrEGF) kapsül kontraksiyonuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada sıçanlarda radyoterapi verilerek kapsül kontraksiyonu oluşturma modeli örnek alınmış ve elde edilen verilerin histopatolojik inceleme yapılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kronik inflamasyona bağlı gelişen kapsül kontraksiyonu azaltmak amacıyla EGF kullanılarak kapsül kontraksiyonunun azalacağı düşünülmüştür. Çalışmada her grupta altı sıçan olmak üzere 24 sıçan kulanılmıştır. Birinci grupta sıçanlara radyoterapi verilmeden 63 gün takip edildi. İkinci, üçüncü ve dördüncü gruplarda ise sıçanlara birer hafta arayla her uygulamada 9, 78 Gray olmak üzere iki kez radyoterapi uygulandı. Çalışmada üçüncü gruba birer gün ara ile üç doz, dördüncü gruba ise birer gün ara ile altı doz rhEGF verilerek çalışamanın 63. gününde sıçanlar sakrifiye edilerek incelendi. Bulgular: Araştırmada dört farklı grubun kronik yangı, nötrofil, eozinofil, kollagen, vasküler proliferasyon, yangı hücresi ve kapsül kalınlığı ölçüm değerleri incelenerek istatistiksel değerlendirmesi yapılmıştır. Çalışmada kronik yangı , eozinofil, yangı hücresi değerleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. Nötrofil düzeyleri, kollajen miktarı, vasküler proliferasyon ve kapsül kalınlıkları incelendiğinde hepsinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak deney gruplarında artmış bulunmuştur. Ancak deney grupları arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Sonuç: Çalışmada farklı hrEGF dozları kullanılmış olup kapsül kontraksiyonu üzerinde belirgin etkisi izlenmemiştir. Etkinliğin değerlendirilmesi amacıyla başka çalışmalarda farklı dozlar ve süreler göz önünde bulundurulabilir. Anahtar Kelimeler: Kapsül Kontraksiyonu, Meme Protezi, Epidermal Büyüme Faktörü
Sıçanlarda oluşturulan interpolasyon flebi modelinde İnsan Rekombinant Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının neovaskülarizasyon ve pedikül ayrılma süresine etkisi
Amaç:Plastik cerrahi pratiğinde interpolasyon flepleri geniş ve derin defektlerin kapatılmasında sıklıkla tercih edilen flepler arasındadır. Ancak klinik pratikte pedikül ayrılması için en az 2-3 hafta beklenmesi hala ciddi bir problem teşkil etmekte olup bu durum hastaların hastanede kalma sürelerini uzatmakta, çeşitli morbiditelere sebebiyet vermekte ve bunlara bağlı olarak hastane masraflarını artırmaktadır. Epidermal Büyüme Faktörü (EGF) klinik pratikte yara iyileşmesini artırmak için kullanılan bir ajandır. İnterpolasyon fleplerinde pedikül ayrılma süresinin alıcı yataktan gelişen neovaskülarizasyona bağlı olduğu bilinmektedir ve bu süreç yara iyileşmesi aşamalarını içermektedir. Bu çalışmamızda erken dönemde yapılan pedikül ayrılmasında EGF'nin flep üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmada Wistar albino cinsi olan ve ağırlıkları 200±50 gram arasında değişen 36 adet dişi ve erken sıçan kullanıldı. Sıçanlar ağırlık ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin kontrol ve çalışma grubu olarak 2 ana gruba ayrıldı. Her ana grup kendi içinde 3 alt gruba ayrıldı. Tüm deneklerin sırt bölgesinden 1 adet kranial bazlı 5x5cm boyutunda, derinin tüm katmanlarını ve tabanda panniculus karnosus'u da içeren random cilt flebi eleve edildi. Tabandaki defektin 2,5cm' lik bölümü primer kapatılırken flep, distalde kalan 5x2,5cm' lik defekte inset edildi. Çalışma grubundaki deneklere flep inseti öncesi ¾'ü alıcı tabana,¼'ü de yara dudaklarına olacak şekilde toplamda 20 mikrogram tek doz Epidermal Büyüme Faktörü enjeksiyonu yapıldı. Kontrol grubundaki deneklere herhangi başka bir madde enjeksiyonu yapılmadı. Postoperatif 8., 11. ve 14. günlerde her alt gruptaki 6 adet sıçanın proksimal pediküllerine ayırma işlemi yapıldı. Pedikülü ayrılan her flep ayırma işlemi sonrası yedi gün boyunca takip edildi. Yedinci gün sonrası her flebin fotoğrafları çekildi ve histopatolojik örnekler de yine aynı günde alındı. Fotoğraflar Adobe Acrobat Reader DC 2021 programına aktarılarak her flepteki yaşayan alanlar ve nekroz alanları piksel ve yüzde olarak ölçülerek karşılaştırıldı. Tüm deneklerin flepleri histopatolojik olarak incelenerek reepitelizasyon, yangı, fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu formasyonu ve neovaskülarizasyon parametreleri üzerinden karşılaştırıldı. Bulgular:İstatistiksel sonuçlar değerlendirildiğinde kontrol grubundaki alt grupların kendi içinde yapılan yaşayan flep alanı ve nekroz alanları karşılaştırmaları arasında anlamlı fark olduğu (p=0.009) ancak çalışma grubundaki alt gruplar arasında yaşayan flep alanları arasında anlamlı fark olmadığı izlenmiştir (p=0.115). Histopatolojik sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildiğinde postoperatif 8. günde pedikül ayrılması yapılan çalışma grubunda, aynı gün pedikül ayrılması yapılan kontrol grubuna göre fibroblastik aktivite, granülasyon dokusu ve neovaskülarizasyonun anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p<0.05), postoperatif 11. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre granülasyon dokusu düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu (p=0.023) ve postoperatif 14. günde pedikülü ayrılan çalışma grubunda, aynı gün pedikülü ayrılan kontrol grubuna göre neovaskülarizasyon düzeyinin anlamlı olarak daha yüksek olduğu izlenmiştir (p=0.027). Sonuç:Çalışmamızın sonucunda interpolasyon fleplerinde Epidermal Büyüme Faktörü uygulanması sonrasında yaşayan flep alanı açısından 11. günde anlamlı sonuçlar alınmışken, histopatolojik değerlendirme sonuçlarında farklı günlerde pedikül ayrılması yapılan tüm gruplarda özellikle neovaskülarizasyon olmak üzere farklı parametrelerde anlamlı sonuçlar alınmıştır. Çalışma Epidermal Büyüme Faktörü kullanımının yara iyileşmesini hızlandırdığını ve neovaskülarizasyon üzerinde olumlu yönde etkisi bulunduğunu göstermiştir. İnterpolasyon fleplerinin Epidermal Büyüme Faktörü tedavisiyle daha erken dönemde ayrılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler:interpolasyon flebi, pedikül ayrılması, rekombinant insan epidermal büyüme faktörü
Deneysel olarak oluşturulan laparoskopik fowler-stephens operasyonu'nda EGF'nin testis koruyucu olarak etkinliği
Son yıllarda intraabdominal yerleşimli testis olgularının cerrahi tedavisinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanmaktadır. Ancak özellikle deneysel çalışmalar olmak üzere bu operasyonun testiste atrofiye yol açtığı ve testis kanlanmasını bozduğu yönünde görüşler bildirmektedir. Yine EGF'nin lokal uygulanması ve orşiyopeksi kombinasyonunun birlikte uygulanmasının tek başına orşiyopeksi uygulanmasına göre spermatogenezin restorasyonunda çok daha etkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda serum inhibin B düzeyi ölçülerek ve testise lokal EGF uygulanarak laparaskopik olarak oluşturulmuş Fowler-Stephens modelinin testis fonksiyonlarına etkisini değerlendirildi.Çalışmamızda 20 adet yetişkin tavşan 3 gruba ayrılmış, sağ testisleri işleme başlamadan önce çıkarıldı. Grup 1'deki deneklerin sol testisi laparaskopik olarak kesildi, Grup 2'de sol testis içerisine 100 µL EGF 30G iğne ile verilerek 1. gruba uygulanan işlem uygulandı, 3. gruba ise sadece laparaskopik görüntüleme (sham grubu) uygulandı. Deneklerin 1 ay sonunda serum inhibin B düzeyi ile testis histopatolojisine bakıldı.Çıkarılan testisler incelendiğinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanan gruplarda testisler belirgin olarak ödemli ve nekrotikti. Serum inhibin B düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Testislerin histopatolojik incelemesinde sham grubu dışında tüm gruplarda belirgin nekroz dikkati çekmektedir.Sonuç olarak olarak laparoskopik de olsa spermatik damar ligasyonunda kan akımının azaldığı kesindir ve rete testis içine verilen EGF, testis histolojisinde ve spermatogenezde belirgin bir düzelme sağlayamamaktadır. Ancak serum inhibin B düzeylerinin düşük çıkmaması, spermatogenezin bozulmasına karşılık testiste halen daha sertoli hücre fonksiyonunun devam ettiğinin göstergesidir.
Glioblastomlarda nöronal diferansiyasyon, EGFR aşırı ekspresyonu ve EGFR gen amplifikasyonunun birbirleriyle ve prognozla ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışmada primer glioblastomlarda (GB) nöronal diferansiyasyonun ve epidermal büyüme faktörü reseptörü (EGFR) aşırı ekspresyonunun/gen amplifikasyonunun ortaya konması ve bu parametrelerin birbirleriyle, yaş ve cinsiyetle, tümör yerleşimiyle, operasyon şekliyle, Ki-67 proliferasyon indeksiyle, tedavi modaliteleriyle ve sağkalım süresiyle olası ilişkilerini araştırmak amaçlanmaktadır.GEREÇ VE YÖNTEM: Elli iki primer GB olgusu nöronal diferansiyasyonun varlığını araştırmak amacıyla nörofilament proteini (NFP) ve sinaptofizin ile immunhistokimya (İHK) yöntemiyle boyanarak boyanma oranı ve şiddeti açısından skorlandırılmıştır. Bir diğer nöronal belirleyici olan nöronal nükleer antijen (Neu-N), aşikar tümöral hücrelerinde GFAP'la birlikte dual IHK yöntemiyle değerlendirilmiştir. Yine IHK yöntemiyle EGFR aşırı ekspresyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksi saptanmış, ayrıca, dual EGFR-silver in situ hibridization (SISH)/ kromozom 7-chromogen in situ hibridization (CISH) yöntemiyle EGFR gen amplifikasyonu araştırılmıştır.BULGULAR: Yaşla sağkalım süresi arasında negatif korelasyon saptanırken (p=0.001), NFP-sinaptofizin (p=0.000) ; NFP-Neu-N (p=0.002); sinaptofizin-Neu-N (p=0.015) ekspresyonları arasında ve Neu-N ekspresyonu-EGFR amplifikasyonu (p=0.012); EGFR aşırı ekspresyonu-EGFR amplifikasyonu (p=0.001) ile EGFR amplifikasyonu-frontal lob yerleşimi (p=0.006) arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Ayrıca EGFR gen amplifikasyonu olan ve tümörü frontal lob yerleşimli hastalarda 18 aydan fazla sağkalım şansı daha fazla bulunmuştur (sırasıyla p=0.018 ve p=0.018). Nöronal diferansiyasyonla sağkalım arasında olduğu gibi, diğer parametrelerin de birbiriyle ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.SONUÇLAR: Bulgular EGFR gen amplifikasyonunun daha uzun sağkalımla ilişkili olabileceğini gösterirken, nöronal diferansisasyon ve sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Neu-N ekspresyonu ile EGFR amplifikasyonu arasında ortaya konulan pozitif korelasyon ise sağkalım istatistiklerine yansımamış ve daha geniş serilerle yeni çalışmalar yapma gereğine işaret etmiştir.
EGFR mutant küçük hücreli dışı akciğer kanseri gelişiminde ve kemoterapi direncinde çok potansiyelliliğin rolü
Erlotinib, EGFR mutant küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarında sağ kalımı uzatan bir tirozin kinaz inhibitörüdür (TKI). Hastalar 6-9 ay erlotinibe cevap vermekte ancak genellikle EGFR`de gelişen ikinci bir mutasyon ya da MET amplifikasyonu nedeniyle ilaca direnç gelişmektedir. SOX2, OCT4 ve NANOG gibi ceşitli pluripotensi transkripsiyon faktörlerinin ifadesinin görüldüğü diğer bir ilaç direnç mekanizması hücrenin farklılaşması ile gelişebilmektedir. Bu çalışmada, CC10-EGFR L858R/T790M transgenik farelerde, doksisiklin ile indüklenen mt-EGFR ifadesinin SOX2 ekspresyonu ile bağlantılı olduğunu gözledikten sonra, SOX2`nin akciğer tümörigenezinde ve ilaç direncinde etkili olup/olmadığını araştırdık. Öncelikle, EGFR mutant NSCLC hücre hatlarını erlotinib ile inkübe ettik. Erlotinib p-EGFR aktivitesini azaltırken, SOX2 ekspresyonu hücre hattı ve hücre kültürü koşullarına göre farklılık göstermiştir. EGFR TKI`ne duyarlı bir hücrede (HCC827) erlotinib, SOX2 ekspresyonunu azaltırken, duyarlı diğer hücrede (PC9) önce arttırıp, zamanla azaltmıştır. TKI dirençli NSCLC hücre hattı H1975`de erlotinib, SOX2 ekspresyonunu arttırmıştır. SOX2`nin fonksiyon çalışmaları için, hücreler SOX2 shRNA içeren lentivirusle enfekte edildi. SOX2`nin genetik inhibisyonu HCC827 hücrelerinde bazal proliferasyonu azaltırken, H1975 hücrelerinde etkilememiştir. Her iki hücre hattında da SOX2 eksikliği erlotinibe duyarlılığı etkilememiştir. Xenograft deneylerinde, shSOX2-HCC827 ve shSOX2-H1975 hücreleri, kontrollerle aynı büyüklükte ve sayıda tümör oluşturdu. PI3K/AKT yolağı EGFR TKI direnci ile ilişkili olabileceği için, hücreler PI3K/AKT inhibitorleriyle inkübe edildi ve SOX2 ekspresyonunun doza ve zamana bağlı olarak azaldığı gözlendi. Ayrica SOX2 ekspresyonunun tüm hücre hatlarında hücre yoğunluğundan etkilendiği belirlendi. Çalışmamızda EGFR mutant NSCLC`de SOX2 ekspresyonunun PI3K/AKT yolağının kontrolu altında olduğunu ve hücre yoğunluğundan etkilendiği belirlenmiştir. Ancak mt-EGFR nedeniyle oluşan akciğer tümörlerinde ya da EGFR TKI kemoterapi direncinde SOX2`nin etkili olmadığını gözledik.
İntrauterin gelişme geriliğinde endojen faktörlerin rolü
İntrauterin gelişme geriliği (IUGG), fetusun kendi büyüme potansiyeline ulaşamamasıdır ve gebeliklerin %5-10 kadarını etkilemektedir. Multifaktöryel orijinlidir ve yüksek perinatal morbidite ve mortaliteyle ilişkilidir. Çalışmanın amacı, hücre büyümesi, hücre çoğalması ve epidermal büyüme faktör reseptör yolağında rol oynayan faktörlerin IUGG?ne etkisini, plasental düzeyde mikroarray tekniğiyle tespit ederek moleküler mekanizmaları aydınlatmaktır. Çalışmada, Ocak-Haziran 2013 tarihleri arasında GÜTF Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran ve IUGG tanısı koyulan 6 hasta ve fetal gelişimleri normal olan 6 kontrol olgusu değerlendirilmiştir. Bulgulara göre, IUGG olan gebelerde, kontrol grubuna göre anne yaşının, gebelik öncesi ve sonundaki VKİ?lerinin, çocuk kilolarının az olması, AFP düzeyinin fazla olması istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.05). Çalışma grubundaki genlerden; PDGFA, PDGFRA, TP53, CCND1, HBEGF, CBL, EGFR, BCAR1, BCL2, EPS8, NCK2, NUP62, RPS6KA5, SHC1, PPP2CA, RASA1 ve RAF1 ?in genlerinin ekspresyon azalmaları, IL2?nin ekspresyonunun artması, kontrollerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.05). PDGFB, GRB2, GAB 1 genlerinin ekspresyonlarında hem artış, hem de azalışları anlamlı bulunmuştur (p < 0.05). Sonuçlara göre; IUGG?de apoptozisin arttığı, hücresel proliferasyon, plasental mitoz, trofoblastik gelişim ve fonksiyon, sinyalizasyon, anjiogenez ve hücresel gelişimin bozulduğu görülmektedir. CBL, HBEGF, NUP62, RAF1, RPS6KA5 ve SHC1 genlerinin apoptozise, CBL, EPS8, SHC1 ve RPS6KA5 genlerinin plasental mitoz bozukluğuna, EPS8 geninin trofoblastik gelişim ve fonksiyon bozukluğuna, CBL, NCK2 ve NUP62 genlerinin sinyalizasyon bozukluğuna, PDGFRA geninin anjiogenez ve hücresel gelişim bozukluğuna olan katkısı ilk kez bu çalışmada belirtilmiştir. Bu sonuçların literatüre önemli katkıları olacağını düşünmekteyiz. Çalışmanın sonuçları; anne yaşının, gebelik öncesi ve sonundaki vücut kitle indekslerinin ve maternal AFP düzeylerinin de IUGG?ni predikte edebileceğini göstermektedir.
Duktal karsinoma in situda BI-RADS tanımlıyıcıları ile moleküler prognostik faktörler arasındaki ilişki
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup, kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer almaktadır. Son yıllarda mamografi taramasının yaygınlaşması ile birlikte duktal karsinoma in situ insidansı belirgin artış göstermiştir. Meme kanserleri gibi in situ duktal kanserlerde prognostik faktörler arasında yaş, aksiller lenf nodu metastazı, tümör boyutu, grade gibi faktörler yanında son yıllarda önem kazanan hormon reseptörleri (ER ve PR) ve HER2 durumudur. Bu çalışmanın amacı mikrokalsifikasyon izlenen duktal karsinoma in situ olgularında mikrokalsifikasyon dağılım ve morfoloji özellikleri ile reseptör pozitiflikleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmamızda 2007-2013 tarihleri arasında DKİS tanısı alan 66 olguda reseptör pozitiflik durumu, klinik ve histopatolojik özellikler retrospektif olarak belirlenmiştir. Hastaların mamografileri tekrar değerlendirilerek mikrokalsifikasyonların morfolojileri ve dağılımları, BI-RADS kategorileri ve tümör boyutu belirlenmiştir. Klinik, histopatolojik ve reseptör pozitiflikleri istatistiksel olarak analiz edildiğinde, mamografik bulguların reseptör pozitiflik durumu ve histopatolojik parametreler hakkında fikir verebileceği gösterilmiştir. Lineer ve segmental dağılım gösteren ince lineer dallanan BI-RADS 5 kategorisindeki mikrokalsifikasyonlar ile komedonekroz ve tümör boyutu arasında anlamlı ilişki tespit edilmiştir.
İrritabl bağırsak sendromlu hastalarda EGF 61 A/G ve EGF G1380A polimorfizmlerinin değerlendirilmesi
İrritabl bağırsak sendromu (İBS) toplumda sık görülen, hayat kalitesini bozan, fonksiyonel bağırsak hastalığı ailesinin önemli bir üyesidir. İBS tanısında Roma IV kriterleri dışında ek bir tanı yöntemi veya laboratuvar parametresi bulunmamaktadır. İBS tanısında EGF polimorfizmlerinin önemi ile ilgili çalışma yoktur. Bu nedenle bu çalışma ile İBS hastalarında EGF 61 A/G ve EGF G1380A genetik polimorfizmlerinin incelenmesi ve kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlandı. Bu çalışmaya Roma IV kriterlerine göre tanı alan 100 tane İBS hastası, 100 tane de bilinen ek hastalığı olmayan, sağlıklı gönüllü bireylerden oluşan kontrol grubu dahil edildi. İBS hastaları alt gruplara göre değerlendirildiğinde %61'i konstipasyon dominant (İBS-C) %22 mikst (İBS-M) ve sadece %17'si diyare dominant (İBS-D) grubundaydı. Çalışmaya alınan hastaların tam kan sayımı, lipid parametreleri, tiroid fonksiyon testleri ve biyokimyasal parametreleri çalışıldı. Çalışmaya alınan 100 İBS hastasından ve 100 kontrol grubundaki hastalardan başvuru anında 5 ml kan örneği alındı, EGF 1380 A/G ve +61A/G polimorfizimleri PCR-RFLP yöntemi ile analiz edildi. Her iki grupta EGF 1380 A/G ve +61A/G polimorfizimleri bulunma sıklıkları karşılaştırılarak, İBS hastalarını sağlık kontrollerden ayırt etmedeki rolleri araştırıldı. Ayrıca İBS alt gruplarında her iki polimorfizm yönünden farklılık olup olmadığı araştırıldı. İrritabl bağırsak sendromu hastaları ve kontrol bireylerin kadın-erkek cinsiyet açısından değerlendirilmesinde fark mevcut olup İBS grubunda daha fazla erkek çalışmaya alınmıştı (%36'ya karşı %19; p=0,007). İBS hastaları ve kontrol bireyler karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanan diğer parametreler; hemoglobin (14,0±1,5 g/dL'ye karşı 13,1±1,8 g/dL; p<0,001), ALT (24±13 U/L'e karşı 19±12 U/L; p=0,001) ve total bilurubindi (0,8±1,4 mg/dL'e karşı 0,5±0,3 mg/dL; p=0,03). İBS alt gruplarının karşılaştırılmasında GGT düzeylerinde İBS-C ile İBS-M arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (32±34 U/L'e karşı 14±5 U/L; p=0,02) ve yine albümin düzeylerinde İBS-M ile İBS-D arası karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (4,6±0,2 U/L'e karşı 4,4±0,2 U/L; p=0,03). İrritabl bağırsak sendromu hastaları ve kontrollerde EGF G1380A'nın allel ve genotip sıklığının karşılaştırılmasında Genotip A/G nın İBS hastalarında sağlıklı bireylere oranla 28 kat fazla olduğu saptandı (%65'e karşı %6; OR28, 4; %95 CI: 11, 3-71,6; p<0,001). İBS alt gruplarında EGF 61 A/G'nin genotip sıklığı karşılaştırıldığında İBS-C ile İBS-M hastaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,01). Aynı şekilde, İBS-M ile İBS-D arası karşılaştırmada da istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p=0,04). İBS-C ile İBS-D arası karşılaştırmada da farklılık saptanmadı (p=0,37). Bu çalışma ile İBS'li hastalarda EGF G1380A polimorfizminin yüksek oranda bulunduğunu, gelecekte İBS hastalarında bu polimorfizmin bakılmasının mevcut hastalıkta tanı koymada kullanılabileceği ve negatif prediktif değerinin yüksek olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca, EGF 1380 +61A/G polimorfizmi de İBS alt gruplarını ayırt etmede yardımcı bir test olabilir. Bu sonuçların, geniş hasta serilerinde konfirmasyonuna gereksinim vardır. Anahtar Sözcükler: İBS, EGF G1380A polimorfizmi, EGF 61 A/G polimorfizmi, EGFR.
Kolon kanser hücre hatlarında reseptör tirozin kinaz ve JAK-STAT inhibitörlerinin apoptotik ve anti-proliferatif etkilerinin araştırılması
Kolon kanseri, dünyada kadın ve erkeklerde ölüme neden olan en yaygın 4. kanser tipidir. Epidermal Büyüme Faktörü Reseptörü (EGFR), kolorektal kanser olgularında sıklıkla ifade edilmekte olan bir tirozin kinaz (TK) reseptörüdür. Gefitinib (Gef), EGFR'nün hücre içi TK bölgesinin ATP bağlanma yerine bağlanan, oral olarak aktif TK inhibitörüdür. JAK-STAT gibi EGFR ile ilişkili sinyal yolakları kanser gelişiminde önemli bir rol oynar. Triterpenoid bir bileşik olan Kukurbitasin B (CuB), güçlü anti-tümör aktivitesi ile JAK-STAT sinyal yolağının seçici ve kuvvetli bir inhibitörüdür. Bu çalışmada, CuB'nin tek başına ve Gef ile birlikte kullanımının HT-29 ve HCT-116 kolon kanser hücre hatları üzerine olan apoptotik ve anti-proliferatif etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmamızda, p53 mutant HT-29 ve p53 yabanıl tip HCT-116 insan kolon adenokarsinom hücre hatlarında, çeşitli doz ve inkübasyon sürelerinde, CuB'nin tek başına ve Gef ile birlikte uygulanması sonrasında, MTT yöntemi, AO/EtBr boyaması ve BrdU ELISA yöntemleriyle hücre canlılığı belirlendi. Apoptotik oran LDH, DNA Fragmentasyon ve Kaspaz-3 ELISA yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Apoptotik ve proliferatif sinyal iletim yolaklarında görev alan Bcl-2, Bax, Bak, Bad, siklin D1 ve p27kip1 genlerinin mRNA ve protein ifade düzeylerinin belirlenmesi için kantitatif Real-Time PCR ve Western Blot yöntemleri kullanıldı.Sonuçlarımız CuB'nin tek başına ve Gef ile birlikte kullanılmasının doza bağlı olarak her iki hücre hattında apoptotik cevaba neden olduğunu gösterdi. Aynı zamanda, CuB'nin apoptotik etkisinin Gef varlığında daha da arttığını belirledik. Bu bulgular, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, apoptotik ve anti-proliferatif genlerin ve proteinlerin, sırasıyla mRNA ve protein ifade düzeylerindeki uygun değişimlerin olması ile doğrulandı. Elde ettiğimiz veriler, CuB'nin kolon kanser tedavisinde potansiyel anti-neoplastik ajan olarak yararlı olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç olarak çalışmamız, JAK/STAT yolağı hedefli kanser tedavisinde, CuB'nin kemoterapötik ajanlarla birlikte kullanılmasının, uygun apoptotik ve anti-proliferatif etkiye düşük doz ve sürede ulaştırabilmesine bağlı olarak, klinik açıdan yararlı olabileceğine dikkat çekmektedir. Buna ek olarak, kukurbitasinlerin moleküler etkilerinin tam olarak belirlenmesi kolon kanser tedavisi için yeni moleküler hedeflerin tanımlanmasına olanak sağlayacaktır.
Deneysel rat modelinde lapatinib ilişkili hepatik toksisite
Meme kanseri akciğer kanserinden sonra en sık görülen kanserdir, kadınlarda kanser ölümlerinde en sık nedendir. Tip 1 tirozin kinaz reseptörü olarak da adlandırılan epidermal büyüme faktör reseptörleri (HER) hücre proliferasyonu, sağkalımı ve apoptozunda rol oynar. Meme kanserinde HER1 ve HER2'nin artmış salınımı ve aktivasyonu, hormonal ve sitotoksik tedaviye direnç, primer tedavi sonrası artmış rekürrens riski ile kötü klinik seyir ile ilişkilidir. HER2 hedeflenmiş tedaviler meme kanseri tedavisinin köşetaşlarından biri olmuştur. Lapatinib ditosilat HER1 ve HER2'nin ilk oral ikili inhibitörüdür. Lapatinibin kapasitabinle kombinasyonu HER2 pozitif, taksanlar, antrasiklinler ve trastuzumabı da içeren rejimler sonrası progresyon gösteren metastatik meme kanserli hastalarda onay almıştır. Lapatinib ilişkili hepatatoksisite genellikle asemptomatiktir, tedavi başlangıcından günler ya da aylar içinde ortaya çıkabilmekte ve lapatinib kesildiğinde normale dönmektedir. Lapatinib, klinik olarak izlenen ciddi hepatik yan etkiler nedeni ile izleme alınmış ve karaciğer fonksiyonunun rutin izlenmesi gereğiyle ilgili ürünün reçete bilgileri değiştirilmiştir.Bu çalışma lapatinib ilişkili hepatik toksisitenin biyokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızda kontrol grubuna göre, grup1 ve grup 2'de ALT, albumin, trigliserid ve VLDL değerlerinin anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Kontrol grubunda normal histolojik görünüm elde edilirken çalışma grubunda bulunan ratların hiçbirinde normal histoloji izlenmedi. Çalışma grubunda grup 2'de daha belirgin olmak üzere parankimde fokal asiner transformasyon alanları, sinüzoidal dilatasyon, hepatositlerde hidropik dejenerasyon, portal alanların çevresindeki hepatositlerde vakuolizasyon ve portal alanlarda nötrofil ve eozinofil lökositlerin de eşlik ettiği mononükleer hakim hafif inflamasyon izlenirken, hiçbir denekte fibrozis izlenmedi.Bu çalışmada lapatinibin karaciğerde özellikle ALT olmak üzere transaminaz yüksekliği ile birlikte başlıca sinüzoidal hasara neden olduğu saptanmıştır.
Preeklampside MFG-E8, osteoprotegerin ve SOCS-3'ün etkinliğinin araştırılması
Giriş: Preeklampsi; perinatal mortalite ve morbiditeyi arttıran spesifik bir hastalıktır ve artan sistemik inflamatuvar yanıt ile yakından ilişkilidir. Ancak inflamasyonu tetikleyen sebep veya inflamatuvar belirteçlerden hangisinin preeklampsi inflamasyonunda önemli rol oynadığı üzerine çalışmalar devam etmekte ve temel faktör henüz bilinmemektedir. Çalışmaya olası risk faktörleri olarak öngördüğümüz üç parametre dahil edildi. Bunlardan; Milk Fat Globül Epidermal Growth Factor-8 (MFG-E8); endometriyal epitelyal bir proteindir, inflamasyonu ve apoptozisi düzenlemektedir. MFG-E8, endometrium ve koryon villuslarının gelişiminde önemlidir. Osteoprotegerin (OPG); pro-anjiyogenik faktördür, plasental damarlanmada önemli olabilir. Sitokin Sinyal-3 Baskılayıcı Reseptör (SOCS-3) ise inflamasyonu önleyici bir inhibitör sinyal oluşturur. Amaç: Bu faktörlerin preeklampsi etiyolojisindeki ve inflamatuvar süreçte veya preeklampsinin alevlenmesindeki muhtemel rolleri araştırılmak istendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, kan ve plasental doku örnekleri kullanıldı. Kontrol grubu; 28-34 hafta arası, poliklinik takibinde bir problem tespit edilmeyen, preeklampsi öyküsü olmayan gönüllü 50 sağlıklı gebeden oluşturuldu. Deney grubu ise 40 preeklamptik gebeden oluşturuldu. Preeklamptik gruptan ve sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubundan 5 cc kan ve plasental doku örnekleri alındı. Alınan plasental doku örneğinden homojenat hazırlandı. Dokudaki fazla kanı uzaklaştırmak için 20 ml 1xPBS (fosfat buffer solüsyonu) içerisinde bir gece -20ºC'de bekletildi. İkinci kez dondurma ve çözme işlemi yapılıp hücresel membranların parçalanması sağlandı. Homojenat 500xg devirde 5 dk santrifüj edilip süpernatant kısmı ayrıldı ve -20ºC'de çalışma zamanına kadar bekletildi. Tüm ölçümler ELİSA (Enzim Bağlı İmmüno Sorbent Analiz) yöntemi kullanılarak incelendi ve bulgular karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. İstatistiksel analiz SPSS 15.0 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Serumda MFG-E8, SOCS-3 ve OPG düzeyleri incelendiğinde, OPG değerlerinde hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık olduğu görüldü. Preeklamptik grupta OPG değerlerinin yükseldiği ve kontrol grubuna kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı farklılık gösterdiği izlendi (p<0.01). MFG-E8 ve SOCS-3 açısından ise fark izlenmedi. Plasental dokuda MFG-E8 düzeyleri incelendiğinde; MFG-E8 doku değerleri preeklamptik grupta sağlıklı kontrollere nazaran istatistiksel olarak düşük bulunurken (p<0.01) SOCS-3 değerlerinde bir değişiklik görülmedi. Sonuç: MFG-E8 daha önce preeklampside çalışılmamış bir parametredir ve bizim çalışmamızda doku düzeyleri düşük bulunmuştur. Sonuçlar; bu verinin gerek anti-inflamatuvar gerekse plasental villus gelişimini olumsuz etkileyebileceğini düşündürmektedir. Serum OPG düzeyi, hastalığın inflamasyon durumunu yansıtmada yol gösterebilir. Doku yanıtını izlemekte yardımcı parametreler olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, MFG-E8, OPG, SOCS-3.
Büyüme faktörleri ve düşük molekül ağırlıklı heparinlerin anjiyogenez üzerine kısa-orta-uzun dönem etkilerinin civciv koryoallantoik membran yöntemi ile araştırılması
Anjiyogenez, daha önce varolanın dışında yeni kapillerin oluşumudur. Anjiyogenezde vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) endotelyal hücrelerin, epidermal büyüme faktörü (EGF) ise epidermal hücrelerin aktivasyonu, migrasyonu ve proliferasyonuna yol açar. Düşük molekül ağırlıklı heparinler (DMAH) anjiyogenez büyüme faktörlerini (VEGF), bazik fibroblast büyüme faktörü (bFGF) ve onların inhibitörlerinin sentezini düzenleyerek etki ederler. Civciv koryoallantoik membran (CAM) embriyonik koryon ve allantoinden oluşan, ekstraembriyonik bir membrandır. Yumurta fertilizasyonunun dördüncü gününde oluşmaya başlar anjiyogenez ve antianjiyogenez çalışmalarında kullanılmaktadır. Bu çalışmada DMAH'lerden tinzaparin, enoksaparin ve bemiparin'in anjiyogenik ve antianjiyogenik etkilerinin araştırılmasını amaç edinmiştir ve CAM yöntemi kullanılmıştır. Çalışma altı gruptan oluşmakta ve her grupta yedi fertilize yumurta bulunmaktadır. Kontrol grubu agaroz, VEGF inhibitörü bevacizumab ve EGF inhibitörü setuksimab, DMAH ise bemiparin, enoksaparin ve tinzaparinden oluşmaktadır. Grupların değerlendirmesi, topikal uygulama sonrası 0-12-24-36. saatler olmak üzere kısa, orta, uzun dönemlerde damar uzunluk ve kavşaklarının değişimine bakılmıştır. Damar uzunluk ve kavşaklarının hesaplanması Angioquant ve İmageJ programları ile gerçekleştirilmiştir. Damar uzunluk değişimi grup karşılaştırmalarında ilaç uygulamasından 12 saat sonra enoksaparin, agaroza p=0.029, bemiparine p=0.035 ve setuksimaba p=0.047 ile anlamlı fark göstermiştir. Agaroz ve ilaç karşılaştırması sonucu 36 saat sonra bevacizumab p=0.015, setuksimab p=0.035 ve enoksaparin p=0.002 ile istatistiki olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Damar kavşak değişim manuel analizi sonucu enoksaparin ilaç uygulamasından 12 saat sonra p=0.025 ve 36 saat sonra p=0.04 ile agaroz grubuna oranla anlamlı farklılık göstermiştir. Bu çalışmanın sonucunda DMAH'lerin antianjiyogenik etkinliğinin olabileceği, antianjiyogenik etkinin molekül ağırlığının büyüklüğü ile bir bağlantı kurulamayacağı, ayrıca CAM modelinde antianjiyogenik etki ilaç uygulamasından 36 saat sonra daha sağlıklı sonuçlara ulaşılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.
Deneysel priapizm sıçan modelinde apoptozisin rolü ve epidermal büyüme faktörü (EGF)'nün pro-apoptotik BNIP-3 üzerine olan etkisi
ÖZETCinsel uyarı olmaksızın uzamış istemsiz ereksiyon olarak tanımlanan priapizm; klinik olarak düşük akımlı, yüksek akımlı ve tekrarlayan tipte olmak üzere üç grupta sınıflandırılır. İskemik priapizm olarak da tanımlanan düşük akımlı priapizmde, kavernozal düz kas yapısının bozulması nedeniyle erektil disfonksiyon görülebilmesinden dolayı, iskemik priapizm ürolojik acil bir patoloji olarak kabul edilmektedir. Etyopatogenezinde iskemik apoptozisin etkin olduğu bu erektil disfonksiyon tablosunda, çeşitli growth faktörlerin rol oynayabileceği bildirilmiştir. Bu çalışmada, deneysel olarak düşük akımlı priapizm fizyopatolojisinde apoptozisi indükleyen Bcl-2/adenovirüs E1B 19 kDa-interacting protein 3 (BNIP-3) ve antiapoptotik etkiye sahip growth faktörlerden Epidermal Büyüme Faktörü (EGF)'nün etkinliği araştırıldı.Deneysel iskemik priapizm modeli oluşturulmak üzere toplam 24 adet erişkin Sprague-Dawley sıçan dört eşit grup olacak şekilde çalışmaya dahil edildi. Grup I kontrol grubu olarak değerlendirilip, Grup II'e 4 saatlik iskemik priapizm uygulandı. Grup III'e, 4 saatlik iskemik priapizm uygulanmadan önce 7 gün boyunca 10 mcg/kg dozda intraperitoneal (i.p.) EGF verildi. Grup IV'e ise, yine 4 saatlik iskemik priapizm uygulanmadan önce 7 gün boyunca 20 mcg/kg (i.p.) dozda EGF verildi. Kontrol grubunda ereksiyonun spontan sonlanmasını takiben ve diğer gruplarda 4 saatlik iskemik priapizm sonrası, tüm ratlar dekapite edilerek en bloc penis eksizyonu uygulandı. Alınan kavernozal doku örneklerinden Western Blot yöntemi ile BNIP-3 ekspresyon düzeyi ve TUNEL metodu ile apoptozise giden hücreler belirlendi.Gruplar BNIP-3 ekspresyon düzeyleri açısından değerlendirildiğinde; en yüksek BNIP-3 düzeyi Grup II'de 120,7 ± 1,68 oranında saptanmakla birlikte, çalışma grupları içerisinde en düşük BNIP-3 düzeyi 7 gün boyunca 20 mcg/kg (i.p.) EGF verilen Grup IV'de 102,9 ± 1,56 oranında tesbit edildi. Her üç çalışma grubunda da, BNIP-3 ekspresyon düzeylerindeki artış kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulunmasına rağmen, EGF uygulanan gruplardaki BNIP-3 düzeyleri Grup II'e göre anlamlı olarak düşük düzeylerde belirlendi (p<0,05). Apoptozis yaygınlık derecesi açısından çalışma gruplarının değerlendirilmesinde, en düşük apoptozis oranının Grup IV'de olduğu belirlendi.Uzama süresine göre değişik oranlarda erektil disfonksiyon gelişebilecek olan iskemik priapizmde, kavernozal düz kas bütünlüğünü korumaya yönelik antiapoptotik tedavi yöntemleri yeni araştırma konularıdır. Apoptotik etkisi olan BNIP-3'ün, EGF ile antagonize edilmesi sonucu kavernozal dokularda görülen apoptozisdeki azalma, bu yolaklar üzerinden konservatif yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesini sağlayabilecektir.Anahtar Kelimeler: İskemik priapizm, Apoptozis, BNIP-3, EGF
Kollajen ile uyarılan deneysel artrit modelinde lapatinib tedavisi
Bu çalışma, kollajen ile uyarılan artrit modelinde, epidermal büyüme faktör reseptörü ile ilişkili tirozin kinaz inhibitörü olan lapatinibin etkinliğini araştırmayı hedeflemiştir.30 adet Wistar albino dişi rat, üç gruba randomize edildi (her grupta n=10). Grup-I kontrol grubu, Grup-II artrit grubu ve Grup-III lapatinib grubu olarak belirlendi. Artrit oluşturmak için, Grup-II ve III ratlara, intradermal inkomplet Freund adjuvanı ile kombine edilen tavuk tip II kollajeni uygulandı. Artrit oluştuktan bir gün sonra, 14. gün, Grup-III ratlara, oral gavaj ile 30 mg/kg/gün dozda lapatinib tedavisi başlandı ve ratların sakrifiye edildiği 29. güne kadar tedaviye devam edildi. Analizler için, ratların gövde kanları ve arka pençeleri alındı. Serum tümör nekroz faktör (TNF)-?, interlökin (IL)-17, malondialdehid (MDA) düzeyleri ve süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) aktiviteleri, eklem dokusunda nuclear factor erythroid 2-related factor 2 (Nrf2) ve hem oksijenaz-1 (HO-1) ekspresyonları, pençelerde perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonu değerlendirildi.Grup-I ile karşılaştırıldığında, Grup-II'de TNF-?, IL-17 ve MDA düzeylerinde artış, SOD, CAT, GPx aktivitelerinde ve Nrf2, HO-1 ekspresyonlarında azalma vardı. Histopatolojik değerlendirmelerde, Grup-II rat eklemlerinde yaygın perisinovyal inflamasyon ve belirgin kıkırdak-kemik destrüksiyonu vardı. Lapatinib tedavisi ile TNF-?, IL-17, MDA düzeylerinde azalma, SOD, CAT, GPx aktivitelerinde ve Nrf2, HO-1 ekspresyonlarında artış, perisinovyal inflamasyon ve kıkırdak-kemik destrüksiyonunda azalma belirlendi.Bu çalışma, CIA modelinde lapatinibin inflamatuar yolakları ve oksidatif stresi baskıladığını, sinovyal hiperplaziyi önlediğini gösteren ilk çalışmadır. Lapatinib, RA tedavisi için etkin bir seçenek olabilir.
Kitosan-poli(akrilik asit)-poli(akrilamit) içeren IPN tipi hidrojellerin şişme davranışları ve yara iyileşmesine etkisinin incelenmesi
Sunulan çalışmada, çeşitli bileşimlerde akrilik asit (AA), akrilamit (AAm) ve kitosan (CS) polimerlerini içeren iç içe geçmiş ağ yapıdaki (IPN) hidrojeller hazırlandı. Başlatıcı olarak amonyum persülfat / sodyummetabisülfit (NH4)2S2O8 / Na2S2O5 redoks çifti seçildi ve hidrojeller serbest radikal polimerleşmesi ile sentezlendi. Çapraz bağlayıcı olarak sabit miktarlarda etilenglikoldimetakrilat (EGDMA), tam-IPN hidrojeller için ayrıca değişen miktarlarlarda glutaraldehit (GA) kullanıldı. Üretilen hidrojellerin şişme davranışları değişen süreye, sıcaklığa ve pH'a karşı incelendi. Tüm hidrojellerin % şişme değerlerinin zamanla arttığı ve yaklaşık 30 saat sonra dengeye ulaştığı gözlendi. Yarı-IPN tipi hidrojellere bakıldığında AA içeren hidrojellerin AAm içeren hidrojellerden daha fazla şiştiği saptandı. Ayrıca AA içeren hidrojellerden tam-IPN tipi hidrojellerin yarı-IPN hidrojellere göre daha fazla şiştiği saptandı. CS miktarının değiştirilmesiyle % şişme değerlerinde önemli miktarda değişme görülmedi. 37 ?C ve pH=7,4 de en çok şişen hidrojelin kitosan-poli(akrilik asit) tam IPN-2 [(CS-PAA)T-2] olduğu bulundu.Çalışmanın ikinci kısmında; Epidermal Büyüme Faktörü (EGF) yüklü kitosan-poli(akrilik asit) yarı IPN-2 [(CS-PAA)Y-2], kitosan-poli(akrilamit) yarı IPN-2 [(CS-PAAm)Y-2] ve (CS-PAA)T-2 hidrojellerinin yara iyileşmesine etkisi L929 fare fibroblast hücreleri ile incelendi. EGF'nin yüklenmesi emdirme yöntemiyle gerçekleştirildi. Sadece EGF yüklü (CS-PAAm)Y-2 hidrojeli için tatminkar sonuçlar sağlandı. Optik mikroskop incelemelerinden zamanla hücrelerin artan bir şekilde fibroblastik morfolojilerini oluşturarak yüzeye yapışıp yayıldıkları gözlendi.Çalışmanın son kısmında ise Piperasilin/Tazobactam (CS-PAA)Y-2, (CS-PAAm)Y-2 ve (CS-PAA)T-2 hidrojellerine emdirme yöntemiyle yüklendi. Piperasilin/Tazobactam yüklü hidrojellerden salım pH=7,4 ve 37 °C de UV spektrofotometresi ile takip edildi. (CS-PAAm)Y-2 hidrojelinin diğer yüklü hidrojellere nazaran Piperasilin/Tazobaktam'ı daha uzun sürede saldığı gözlendi. Kinetik verilerden tüm hidrojeller için 0. derece salım gerçekleştiği gözlendi. En hızlı salım yapan (CS-PAA)T-2 hidrojelinin difüzyon katsayısı (D) 3,53x10-6 cm2/s olarak hesaplandı.
COVID-19 plasentalarında EGFR ve IL-6 protein ekspresyonlarının immunohistokimyasal değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız Koronavirüs hastalığı 2019 (COVID-19) enfeksiyonu geçirmiş gebe kadınların plasentalarında Epidermal Büyüme Faktörü Reseptörü (EGFR) ve İnterlökün (IL)-6 protein ekspresyonunu immünohistokimyasal olarak incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğine yatan ve COVID-19 tanısı alan 20 gebe kadın ve 20 sağlıklı hastanın plasentalarından histolojik takip için küçük parçalar alındı. Plasenta örnekleri hematoksilen-eozin, EGFR ve IL-6 immünohistokimya boyamaları ile boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Bulgular: Kontrol plasentalarında normal histoloji göründü. COVID-19 plasentalarında dejenerasyonların artmış olduğu tespit edildi. Desidual hücrelerinin nükluslarının piknotik yapıda olduğu gözlendi. Kan damarlarında yoğun konjesyon ve dilatasyon tespit edildi. Damar endotelinde hiperplazinin oldukça belirgin olduğu görüldü. Kontrol grubu EGFR immünboyamada, desidual hücrelerde ve sinsitsiyal düğümlerde EGFR ekspresyonun negatif, sitotrofoblast hücrelerine pozitif olduğu gözlendi. COVID-19 grubunda, EGFR ekspresyonun damar endotelinde, bazal membran, Hofbauer hücrelerinde ve sinsityal düğümlerde pozitif olduğu gözlendi. Kontrol grubu IL-6 immün boyamada, sitotrofoblast hücrelerinde ve sinsityal düğümlerde IL-6 ekspresyonun negatif ancak endotel hücrelerinde pozitif olduğu gözlendi. COVID-19 hastalarında, IL-6 ekspresyonun sitotrofoblast hücrelerinde ve sinsityal düğümlerde artmış olduğu gözlendi. Sonuç: COVID-19 plasentalarda desidual hücrelerde nukleus ve stoplazmik dejenerasyonun başladığı kök ve serbest villuslarda incelme ve küçülmeye bağlı yapısal değişiminin olduğu ve kan damarlarında aşırı genişleme yoğun konjesyon yapısının belirgin olduğu görülmüştür. Covid-19 hastalarında plasenta yapısında EGFR nin trofoblastik invazyonda, hücresel dejenerasyonun gelişiminde sinyal uyarıcılarından biri olabileceği, artan inflamasyon sürecinde doku hasarını yönlendiren IL-6 reaksiyonu ile birlikte apopitotik ve anjiogenetik gelişimi etkileyen önemli bir belirteç olabilecekleri düşünülmüştür.
Serebral iskemi oluşturulan sıçanlarda EGF, TNF-α düzeylerinin ve tiyoredoksin sisteminin incelenmesi
Serebral iskemi enerji substratlarının tükenmesine, hücre içi kalsiyum artışına ve inflamatuvar değişikliklere sebep olur. İskeminin şiddet ve süresine bağlı olarak endonöronal ödem, demiyelinizasyon, sinaptik membranların depolarizasyonu ve sinir dejenerasyonu gibi bozukluklar görülür. Bu çalışmada, kalıcı serebral iskemi oluşturulan ve taklit operasyonu yapılan sıçanlarda iskemik bölgede ve periiskemik normal dokuda TrxR (tiyoredoksin redüktaz) aktivitesi, EGF (epidermal büyüme faktörü) ve TNF-? Tümör nekrozis faktör-?) düzeylerini inceledik. Ayrıca aynı yönde çalışan Trx (tiyoredoksin) sistem ve EGF ile zıt yönde etki gösteren TNF-? düzeylerini iskeminin uzak saatlerinde karşılaştırarak incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda, iskemik hasarla oluşturulan oksidatif stres ile TrxR aktivitesinde kontrol grubuna göre, iskeminin 48. saatinde istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edildi. İskeminin 96. saatinde, 48. saate göre anlamlı bir istatistiksel artış gözlendi. Sol beyinlerde EGF düzeyleri kontrol grubuna göre, iskeminin 96. saatinde istatistiksel olarak yüksek bulundu. TNF-? düzeyleri için, iskemi grubu kontrol ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Fakat iskeminin 96. saatinde 48. saate göre anlamlı bir artış tespit edildi. Sonuç olarak çalışmamız, beyin iskemisi ile oluşturulan oksidatif stresin TrxR'yi azalttığını göstermektedir. EGF düzeyleri artmış ve TNF-? düzeyleri değişmemiştir. TrxR enzim aktivitesinin oluşan oksidatif stres ile azaldığını, diğer yandan EGF'nin nörotrofik ve nöroprotektif etki göstermek amacıyla arttığını düşünmekteyiz.