European Court Human Rights
110 theses under this subject heading
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında adil yargılanma hakkı
İnsan hakları kavramı insanların salt insan olmalarından kaynaklanan birtakım vazgeçilmez ve devredilmez haklara sahip olmaları gerektiğini anlatır, genellikle bu şekilde tanımlanmıştır. Adaletin bazı standartlara uygunluğu ise adil yargılanma hakkını anlatır. Adil yargılanma hakkı söz konusu olduğunda adil bir şekilde karar verilebilmesi için gerekli şartların bulunup bulunmadığı değerlendirilir. Adil yargılanma önemli bir hak olmasının yanı sıra diğer birçok hak ile yakından ilişkili olmasından dolayı ulusal ve uluslararası mevzuatta kendisine yer bulmuş, ulusal ve uluslararası yargısal koruma mekanizmalarının içtihatlarıyla da korunmuştur. Bu çalışmada da ulusal yargısal koruma mekanizması olarak Anayasa Mahkemesi (AYM) ile uluslararası yargısal koruma mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) çeşitli kararlarından faydalanılarak adil yargılanma hakkının alt unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının ne olduğu ile hakkın korunmasını sağlamak, ihlâl kararlarına neden olmamak için bu iki yüksek mahkemenin derece mahkemelerinden beklentilerinin neler olduğu anlatılmaya çalışılacaktır. Çalışmanın birinci bölümünde, adil yargılanma hakkının alt unsurlarını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı, ikinci bölümünde ise hakkaniyete uygun yargılanma hakkı (çelişmeli yargılanma ilkesi, silahların eşitliği ilkesi, gerekçeli karar hakkı) alt ilkeleriyle AYM ve AİHM tanımlamalarıyla incelenmiştir. Üçüncü bölüm, adil yargılanma hakkının bir unsurunu teşkil eden mahkemeye erişim hakkının tanımlanmasına ve hakkın anlatılması ile hakkın gerçekleşebilmesi için erişilecek mahkemenin taşıması gereken özelliklerin neler olduğunun tartışılmasına ayrılmıştır. Dördüncü bölümde AYM ve AİHM'in bireysel başvurularda idari yargı alanında verdiği kararlar ışığında mahkemeye erişim hakkının hangi koşullarda ne gibi ihlâllere maruz kaldığı, somut olaylardaki hususlar göz önüne alınarak, iki yüksek mahkemenin içtihatlarının ne ölçüde benzediği belirtilmeye çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise insan haklarını korumak için yüksek mahkemelerin birtakım uluslararası geçerliliği olabilecek ve hala gelişmekte olan kriterler belirlemek suretiyle hakları bazı asgari güvencelere kavuşturduğu, hak ihlâllerini engellemek için en büyük görevin, karar verirken yüksek mahkeme kararlarında belirlenen temel kriterleri göz önünde bulundurmak anlamında karar verici mahkemelere düştüğü, uygulayıcıların karar verirken içtihatları göz önünde bulundurması hâlinde hak ihlâllerinin azalabileceği ihtimali değerlendirilmiştir.
Türk Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında kişisel verilerin korunması
Kişisel veri, belirli veya kimliği belirlenebilir nitelikte olan bir kişiye ilişkin tüm bilgileri ifade etmektedir. Bu kapsamda kişisel veriler sadece kişilere ait ad, soyad, doğum tarihi, doğum yeri vatandaşlık numarası gibi olağan kimlik bilgilerini değil, bunun yanında düşünce ve inanç, etnik köken, fiziksel özellikler, sağlık, öğrenim ve istihdam durumu, bireysel ve aile içi yaşantı, başkaları ile gerçekleştirdiği haberleşmeler, ikamet ve kredi kartı hakkındaki bilgiler gibi kişileri belirlenebilir kılan tüm bilgileri kapsamaktadır. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle birlikte yaygınlaşan bilgisayar sistemleri ve internet kullanımındaki artış ile sosyal medya ağlarının yaygın bir şekilde kullanımı kişisel verilerin çok hızlı bir şekilde işlenme, iletilme, saklanma ve kullanılma kapasitesinin artmasını sağlamış ve kişilerin kendileriyle ilgili bilgiler üzerindeki kontrol gücünü azaltmıştır. Kişisel verilerle ilgili söz konusu yoğun işlenmeyle ortaya çıkan hak ihlallerindeki artış ulusal ve uluslararası alanda kişisel verilerin korunmasına yönelik bir savunma mekanizmasının gelişmesini ve bu bağlamda kişisel verilerin korunması konusunda düzenleme yapılması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Temel hak ve özgürlükler arasında yer alan kişisel verilerin korunması hakkı, hukuk devleti ilkesi ve demokrasinin gelişmesi bakımından büyük bir öneme sahiptir. Kişisel verilerin korunmasının en temel amaçları kişiliğin korunması ve serbestçe gelişmesine imkân vermek ve özel hayatın gizliliğinin korunmasını sağlamaktır. Başlangıçta özel hayatın gizliliği hakkı kapsamında ele alınan kişisel verilerin korunması süreç içerisinde kendine özgü birtakım kurallara ihtiyaç göstermiş ve zamanla özel hayatın gizliliği hakkından bağımsız olarak ayrı bir başlık altında hukukun konusunu oluşturmuştur. Kişisel verilerin korunmasıyla ilgili yaşanan gelişmeler bu hakkın pek çok ulusal ve uluslararası mevzuatın konusunu oluşturmasını sağlamıştır. Bilgi ve iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelere de bağlı olarak kişisel verilerin korunması hakkı, özel hayatın gizliliği hakkından bağımsız olarak kendine özgü kuralları çerçevesinde özel bir koruma alanına sahip olmuştur. Kişisel verilerin korunması alanındaki son gelişmelere paralel olarak AB'de mevzuatında konuya ilişkin yapılan değişikliklerin iç hukuk sistemimize de uyarlanması kişisel verilerin daha kapsamlı, etkin bir şekilde korunmasına katkı sağlayacaktır.
Temel hak ve özgürlükler kapsamında Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yolu
Temel hak ve özgürlükler oldukça eski bir geçmişe sahiptir ve her dönem insan için önemi tartışılmaktadır. Hamurabi dönemi, Eski Yunan, İslam dönemi ilk önemli temek hak ve özgürlüklerin sistemleşmeye başladığı ve kayıt altına alındığı dönemler olarak karşımıza çıkmaktadır Amerika Devrimi ile Fransız Devrimi de temel hak ve özgürlüklerin önemini ortaya koymaları bakımından daha üst düzeyde anayasal hakları güvence altına alan girişimler olarak bilinmektedirler. Kişi için en temel haklar olarak düşünce özgürlüğü, basın hürriyeti, toplantı ve gösteri yürüyüşü gibi haklar her daim ihtiyaç duyulan ve siyasal alanla da ilişkili olarak gündeme gelen haklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada kapsamı geniş olmakla birlikte genel olarak söz konusu hakların kullanılması ve kısıtlanması halinde de Anayasa Mahkemesi'ne başvurularak bu hakların elde edilmesi süreci ele alınacaktır. Güncel bazı davaların ele alınması ve bu kapsamda değerlendirilerek temel hak ve özgürlüklerin bu kapsamda hangi yasal süreçler çerçevesinde elde edilmesi gerektiği hususu işlenmiştir. Can Dündar ve Erdem Gül ve benzeri davalardaki basın hürriyeti ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlükler konusunda Türkiye'yi uluslararası alanda gündeme taşıyan davalarda basın hürriyeti konusundaki anayasal sürece vurgu yapmak ve süreci değerlendirmek, bu çalışma kapsamında üzerinde önemle durulan hususlardır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türk Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında mülkiyet hakkı ve kamulaştırma
Temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkı zaman içerisinde farklı formlarda ortaya çıkmış ve dinamikliğini daima korumuştur. Günümüzde sosyal devlet anlayışının etkisiyle mülkiyet hakkı sınırlanabilir bir hak olarak kabul edilmektedir. Kamulaştırma işlemi ise bu hakka müdahale yollardan biridir. Ancak özel mülkiyet hakkına verilen önem de devam etmektedir. Nitekim anayasal düzeyde güvencesi olan mülkiyet hakkına müdahale biçimlerinden Kamulaştırma da yine Anayasada düzenlenmiştir. Bu bağlamda mülkiyet hakkı düzenlemesi ulusal ve uluslararası düzenlemelerde sınırlanabilir bir temel hak olarak yer almıştır. Söz konusu form elbette ki belirli bir sürecin sonucu olarak olgunlaşmıştır. Ancak özel mülkiyet ile bu hakka müdahale biçimlerinden Kamulaştırma, hala yargı organlarının sıklıkla incelediği bir konudur. Dolayısıyla güncelliği devam etmekte ve mülkiyet hakkı ile hakka müdahale arasında adil denge gözetmek üzere, yargı organlarınca da geliştirilen ölçütler oluşmaktadır. Sonuç olarak çalışmanın konusu ve sorununu; mülkiyet hakkının varlığı, hakkın kapsamının gelişimi, sosyal devlet formundaki kamulaştırma işleminin meşruiyet koşulları ve buna ilişkin düzenlemeler ile yargı organlarının kararları oluşturmaktadır. Anahtar Sözcükler Mülkiyet Hakkı, Kamulaştırma, Türk Anayasa Mahkemesi Kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları
Mülkiyet hakkına vergi müdahaleleri (İnsan hakları bağlamında değerlendirme)
Bu çalışmanın amacı, ülkemiz hukuk uygulamasında tamamen yeni bir hukuki kurum olan bireysel başvuru sisteminin, kamu otoritelerince kişilerin mülkiyet haklarına yapılan vergisel müdahaleler çerçevesinde hangi kapsam ve bağlamda bir hukuki güvence teşkil edebileceği, devletlerin egemenlik haklarından doğan vergi alma hakkı ile mülkiyet hakkının korunması bağlamında söz konusu olabilecek bireysel başvuru kaynaklı sınırlamalar arasında nasıl bir denge kurulabileceği sorularına cevap bulabilmek olmuştur. Çalışma sonucunda da ortaya konulduğu üzere Anayasa Mahkemesi, önüne bireysel başvuru yoluyla getirilmiş olan pek çok vergisel müdahale hakkında, şayet bu müdahalenin hukuka dayalı olmadığını, meşru amaç gütmediğini ya da ölçüsüz nitelikte olduğunu tespit etmiş ise, Anayasa'nın 35. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözlesmesi'ne Ek 1 No.lu Protokol'de yer alan "mülkiyet hakkının" ihlal edildiğine karar vermiştir. Üstelik vergisel uyuşmazlıklara ilişkin pek çok kararında Anayasa Mahkemesi, bireysel başvuru müessesesinin kuruluş amacına da uygun olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin konuya ilişkin içtihadi birikimini kendisine yol haritası olarak belirlemiş olmasına karşın kimi zaman vergi ödevlilerini daha fazla koruyucu nitelik arzeden hükümlere imza atmıştır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesinin mülkiyet hakkına yönelik vergisel müdahalelere ilişkin olarak tesis etmiş olduğu kararlar ile, hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin vergisel uyuşmazlıklar hakkında daha etkili olarak uygulanırlık kazanması sağlanmış hem de ülkemiz insan hakları yargı anlayışında gelişmekte olan hak merkezli paradigmaya katkı sağlanmıştır.
The impact of foreign nationals on state policy: Refugees and asylum seekers, European Court of Human Rights case law and Turkish Asylum Law
This thesis addresses the question of how an individual who is foreign and in a vulnerable position can affect state policy. Considering recent developments as preparation of a draft asylum law and increasing European Court of Human Rights judgments in refugees? cases against Turkey, this question attracts attention in context of Turkey. In line with this question, the aim of this thesis is to understand how an individual refugee, who is part of the most vulnerable group in the society in economic, political or social terms, can have impact on Turkish state asylum policy.This thesis is based on the central argument that ECtHR judgments have been effective in shaping the draft asylum law of Turkey. Since ECtHR procedures proceed through individual petition, the thesis also argues that even an individual refugee can have influence on state policy even if this effect is mediated by other actors. At this point, involvement of third parties into relation between individual refugee and state is of utmost significance. Moreover, ECtHR?s inclusion of individuals by virtue of right to individual petition is crucial as well. However, refugees? lack of action capacity restrains them from exploiting those legal opportunities. From this perspective; NGOs, activists, and lawyers come to front as mediators not only between state and individual but also between ECtHR and applicant refugee.Focus on ECtHR judgments as significant effects on draft asylum law brings about questioning refugees? access to the Court. Therefore, this thesis analyzes both the content of the draft law in comparison with judgments of the Court and the actual application process. Accordingly, major contribution of the thesis is analysis of Court judgments? effect on domestic legislation from the lenses of individual level of analysis. In other words, ECtHR judgments? effect is analyzed as a mediated effect of individual on state outcome.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde masumiyet karinesi
Uluslararası mevzuatta hakları en geniş haliyle ele alması ve AİHM tarafından da yargı ve yaptırım açısından desteklenmesiyle bir rehber görevi gören AİHS'nin amacı da diğer ulusal ve uluslararası birçok metin gibi insan haklarını güvence altına almaktır. Bu nedenledir ki; içeriğinde bireyi çeşitli açılardan korumayı hedefleyen birçok hüküm bulundurarak, süjeyi yalnızca başka kişilerden değil devletin kurum ve kuruluşları karşısında da korunması teminatını vermektedir. Söz konusu hükümlere bir örnek olarak herhangi bir cezai veya idari muhakeme sürecinde adil, bağımsız ve tarafsız olma teminatı veren adli makamlarda sürecin işlemesini öngören Adil yargılanma hakkı verilebilir. AİHS 6.md'de yer alan adil yargılanma hakkı kişiyi muhakeme sürecinde yargı erkleri karşısında korumasının yanı sıra içeriğinde birçok alt ilkeyi de barındırması açısından temel bir hak görevi üstlenmektedir. Adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası olarak ele alabileceğimiz masumiyet karinesi; kişinin yargılama sürecinde kesin bir mahkeme kararı ile suçu sabit oluncaya kadar suçsuz olarak kabul edilmemesi şeklinde tanımlanabilir. Karine özünde suç isnadı altında bulunan kişinin muhakeme sürecinde başka kamuoyu ve kurumlar karşısında ön yargıya mahal vermeyecek şekilde yargılamasının yapılmasını, süreç sonunda topluma tekrardan karışması durumunda ötekileştirilmemesini güvence altına almaktadır. AİHS md.6/2'de yer alan masumiyet karinesi ilkesi, anayasamızda ise "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz." ibaresi ile 38. md'de yerini almaktadır. Bu çerçevede uluslararası hukukta adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak değerlendirilen karinenin bizim kanunlarımızda bir hüküm olarak yerini alması karinenin bir ilke mi yoksa hak mı olduğu tartışmasını yaratmaktadır. Bu tartışmanın yanı sıra masumiyet karinesinin karine olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, ya da suçsuzluk karinesi olarak terminolojide kullanılıp kullanılamayacağı gibi birçok tartışmanın da konusunu oluşturmaktadır.
İnsan hakları perspektifinde Hohfeldyan yaklaşım
İnsan haklarının düşünsel temelleri, düşünürler tarafından atılmaya başlanmıştır. Tarihi süreç içinde, insan hakları ve insan, bilimsel yönteme ile değerlendirilmeye başlanmıştır. Bilimsel analizler ve yaşanan tarihsel olaylar sonucunda, insanın, devlet karşısındaki konumu yeniden şekillenmiştir. Zamanla, gelişen ve değişen insan eylemleri ve faaliyetleri sonunda, yeni haklar istenmiştir ve istenmeye de devam edilmektedir. Kuramsal anlamda ve günlük kullanımda, farklı farklı tanımlanmış ve kullanılmıştır. Hak kavramı, başka kavramlarla birlikte kullanılması da oldukça yaygındır. Evrensel düzeyde kabul gören insan hakları alanında bir hakkın, özgürlüğün farklı farklı kavramlarla ifade edilişi karmaşaya sebep olmaktadır. İnsan haklarına yönelik istemlerin tanımlanması ve belirlenmesinde de farklılıklar vardır. İnsan haklarına yönelik felsefi değerlendirmelere yer verilmiştir. W. N. Hohfeld'in yapısal analizi doğrultusunda analiz edilmiştir. Bu analizin amacı, karmaşanın önlenmesine yardımcı olmaktır.
Kadına yönelik şiddetle mücadele ve İstanbul Sözleşmesi
Çalışmamız, kadına yönelik şiddetin önlenmesinde ön plana çıkan ulusal ve uluslararası düzenlemeleri ele almaktadır. Bu bağlamda, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, İstanbul Sözleşmesi, diğer uluslararası belgeler ve Türkiye'deki 6284 sayılı Kanun incelenmiştir. Çalışma, bu düzenlemelerin Türkiye'de kadına yönelik şiddeti önleme çabalarına etkilerini değerlendirirken, özellikle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'ne ve İstanbul Sözleşmesi'ne odaklanmıştır.
Çevre hakkının gelişimi ve AİHM kararlarındaki yeri
Çevre sorunları ve çevresel bozulma yeryüzünün tamamında ciddi etkiler doğurmaktadır. Özellikle ekonomi, sosyal yaşam, hukuk ve insan hakları gibi alanlar üzerinde göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştığı görülmektedir. Büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanan bu durumla mücadele etmek özellikle son yıllarda küresel bir gündem maddesi haline gelmiştir. Şüphesiz bireyler içlerinde yaşadıkları çevrenin bir parçasıdır. Çevre kirliliği ve iklim değişikliği başta olmak üzere yaşanan çevre sorunları bireylerin insan onuruna uygun bir yaşam sürmesini zorlaştırmaktadır. 20 nci yüzyılın yarısından itibaren çevresel kaygıların giderek ivme kazanmasıyla üçüncü kuşak insan haklarından biri olan çevre hakkının önemi de artmıştır. Küresel düzeyde 1972 Stockholm Konferansında insan ve çevre arasındaki etkileşimin kabulüyle başlayan süreç 2022 yılında Birleşmiş Milletlerin sağlıklı bir çevrede yaşamanın bir insan hakkı olduğunu açıkça ifade etmesiyle devam etmiştir. Bölgesel düzeyde insan haklarının korunmasına yönelik yaptırım gücü nedeniyle en etkili mekanizma kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin çevre hakkına bakış açısı kilit öneme sahiptir. Çevre hakkı ve çevre hakkının araçları olan çevresel bilgilenme, katılma ve başvuru hakları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollerinde yer almamaktadır. Bununla birlikte AİHM, Sözleşmede yer alan haklarla ilişkilendirmek suretiyle dolaylı yoldan çevre hakkına yönelik başvuruları incelemektedir. Bu çalışmada AİHM'nin çevre hakkını hangi maddelerle ilişkilendirdiği ve ihlal iddialarını değerlendirirken kullandığı ölçütleri açıklamak amaçlanmıştır. Bu minvalde Mahkemenin bakış açısını anlamaya yönelik belirleyici içtihatlara detaylı olarak değinilmiştir.
Türk Hukukunda cezai konularda bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesinin verebileceği kararlar
İnsan hakları, geçmişte olduğu gibi günümüzde de insanlığın temel sorunları arasında yer almaya devam etmektedir. İnsan haklarını korumaya ve geliştirmeye yönelik hukuki, siyasi, sosyal, kültürel çalışmalara ve ulaşılan uygarlık düzeyine rağmen insan haklarının ve dolayısıyla insanın hak ettiği değeri gördüğünü söylemek güçtür. Anayasalar tarafından güvence altına alınmış olan insan hakları çeşitli yargısal yollarla korunmaktadır. Bireysel başvuru yolu insan haklarının korunması ve geliştirilmesi bakımından diğer anayasal yargı yollarına nazaran doğrudan güvence sağlayan ve etkin bir şekilde kullanılabilen bir mekanizma olarak öne çıkmaktadır. Bireysel başvuru yolunda temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini düşünen bireyler başka herhangi bir işleme gerek kalmaksızın doğrudan Anayasa Mahkemesine başvurmak suretiyle ihlallin giderilmesini talep edebilmektedirler. Ceza hukuku, bireylerin, devletin yaptırım gücüyle en çok karşılaştıkları ve bu sebeple temel hak ihlallerinin en fazla yaşandığı alanların başında gelmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi?ne ve 23 Eylül 2012 tarihi itibariyle Anayasa Mahkemesi?ne yapılan bireysel başvuruların çoğunluğunu ceza hukukuyla ilgili davaların oluşturması bunu kanıtlar niteliktedir. Bireysel başvuru hakkının tanınmasıyla ceza muhakemesi süreçlerinde yaşanan temel hak ihlallerinin azalması beklenmektedir. Cezai konularda yapılan başvurular üzerine Anayasa Mahkemesi?nin vereceği kararlar bu konuda belirleyici olacaktır. Bunun yanı sıra bireysel başvuru hakkının tanınması birtakım tartışmaları da beraberinde getirdi. Özellikle Anayasa Mahkemesi?yle Yüksek Mahkemeler arasındaki ilişkinin mahiyeti ve AİHM?e yapılmış ve bundan sonra yapılacak olan başvuruların akıbeti tartışmalıdır. Anayasa Mahkemesi?nin bireysel başvuru yoluyla bir süper temyiz mahkemesine dönüştürüldüğü yönünde eleştiriler dile getirilmektedir. Bütün eleştirilere ve endişelere rağmen temel hak ihlallerine karşı bireysel başvuru hakkının tanınmış olması anlamlı ve haklar bakımından olumlu bir adımdır. Anayasa Mahkemesi temel haklar lehine vereceği kararlarla ve sergileyeceği tutumla dile getirilen eleştiri ve endişeleri giderebilir. Böyle bir tutum aynı zamanda kamu gücü organlarının eylem ve işlemlerinde daha dikkatli davranmalarını sağlayarak insan haklarının benimsenmesine ve kökleşmesine büyük katkı sağlayacaktır. ANAHTAR KELİMELERİnsan hakları, bireysel başvuru, ceza hukuku, Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, yüksek mahkemeler, Anayasa Mahkemesi kararları.
Türkiye'de vergi kaçakçılığı suçlarında adil yargılanma hakkının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları açısından değerlendirilmesi
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, hukukun üstünlüğünün sağlanması bakımından bireyin devlet karşısında sahip olduğu en ayrıcalıklı haklardan birisidir. Zira bu hak, bireyin hakkaniyete uygun yargılanmasına ilişkin güvenceler içermektedir. AİHS ile kabul edilen yargısal güvencelerin yerine getirilmesi sözleşmeye taraf olan devletler bakımından bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi durumunda bireyin hak ihlali gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurması mümkündür. Adil yargılanma hakkının sağlamış olduğu yargısal güvencelerin en etkili olduğu alan ceza yargılamalarıdır. Hakkında suç isnadı yöneltilen kimsenin yargı yeri tarafından verilecek hükmün kesinleşmesine kadar adil yargılanma hakkı ile sağlanan tüm güvenceleri talep etme hakkı bulunmaktadır. Vergi Usul Kanunu'nu da, (VUK) vergi kaçakçılığı suçları bakımından bir suç isnadının karara bağlanmasına ilişkin hükümler içermektedir. Bu nedenle vergi kaçakçılığı suçlarına ilişkin yapılacak olan ceza yargılamaları hakkında AİHS'nin 6. maddesi uygulanabilir niteliktedir. Bu çalışmanın konusu, VUK'un 359. maddesinde yer alan vergi kaçakçılığı suçları ve bu suçlar sebebiyle yapılacak olan ceza yargılamalarında geçerli olan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerinin, adil yargılanma hakkı unsurları kapsamında değerlendirilmesidir. Vergi kaçakçılığı suçlarının takibinde savcılık soruşturması öncesinde gerçekleştirilen vergi incelemeleri bakımından ise VUK hükümlerinin AİHS'nin 6. maddesine uygunluğu incelenmektedir. Ayrıca AİHM içtihatları ile adil yargılanma hakkı kapsamında olduğu kabul edilen ne bis in idem ilkesi, vergi kaçakçılığı sebebiyle vergi ziyaı cezası uygulanan haller bakımından ele alınmaktadır. ANAHTAR KELİMELER: Adil Yargılanma Hakkı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Masumiyet Karinesi, Susma Hakkı, Vergi Kaçakçılığı Suçu.
6306 sayılı afet risklerinin azaltılamsı hakkında kanunla mülkiyet hakkına getirilen müdahaleler
Ülkemizde doğal afetler nedeniyle oluşan can kayıplarını önlemek amacıyla, 6306 Sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun kabul edilmiş ve 31 Mayıs 2012'de yürürlüğe girmiştir. Ancak, bu Kanun mülkiyet hakkına birçok müdahale öngörmektedir. Mülkiyet hakkı, anayasal bir hak olup kişiye kullanma, yararlanma ve tüketme hakkı vermektedir. Bu hak, sadece ulusal mevzuatla korunan bir hak olmayıp aynı zamanda uluslararası sözleşmelerle de korunan bir haktır. Dolayısıyla, söz konusu Kanun açısından mülkiyet hakkına ne gibi müdahaleler getirildiği bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır. İnceleme iki bölüm ve bir sonuçtan meydana gelmektedir. İlk bölümde "İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarında ve Türk Hukukunda Mülkiyet Hakkının Sınırlanması" ele alınmıştır. Burada yer alan, "Türk Hukukunda Mülkiyet Hakkının Sınırlanması" başlığı altında, hukukumuzdaki sınırlama rejimi netleştirilmek istenmiştir. Bunun sebebi, Kentsel Dönüşüm Kanununun bu rejim çerçevesinde irdelenmesi için gerekli olan zemini oluşturmaktır. Bölüm içerisinde "İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine Göre Mülkiyet Hakkının Sınırlanması" başlığı da yer almaktadır. Bu başlık altında ulaşılan kanaat sayesinde, ülkemizde benimsenen sınırlama rejimi ile İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin benimsediği sınırlama rejimli karşılaştırılmış, olması gereken hukuk bakımından sonuçlar açıklanmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde, öncelikle kentsel dönüşüm için öngörülen hukukî süreç tanıtılmıştır. Ardından bu süreç, mülkiyet hakkının sınırlanması rejimi bakımından incelenmiştir.
Türkiye'de siyasi parti kapatma davalarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından değerlendirilmesi (Refah Partisi örneği)
Siyasi partiler, demokratik siyasal hayatın en önemli unsurlarıdır. İlk olarak ABD'de ortaya çıkan ?parti kavramı?, 20. yüzyılda gelişim göstererek şuan ki halini almıştır. Ülkemizde ise, siyasi partilerin temeli, padişaha karşı ayaklanmak için kurulan Fedailer Cemiyeti'ne dayanmaktadır. Daha sonra ise, partilerin işlevleri genişleyerek kitlesel hareketleri çoğalmış ve partiler milli mücadelede yurt savunması için görev yapmıştır. Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikte oluşan, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk partisi CHP, 12 yıl boyunca iktidarı elinde tutmuş, bu döneme kadar çok partili hayata geçiş denenmesine rağmen girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Tam anlamıyla çok partili hayata ise 1945'de geçilmiştir.Çok partili hayata geçişle birlikte, ilk defa siyasi partilerin yargı tarafından kapatılması gündeme gelmiş, Demokrat Parti ve Millet Partisi mahkemeler tarafından kapatılan ilk partiler olmuşlardır. 1961 Anayasası ile kurulan Anayasa Mahkemesinden itibaren, siyasi partilerin kapatılması yeni bir boyut kazanmış ve artık kapatma davaları bu mahkeme tarafından incelenmiştir. Anayasa Mahkemesi kuruluşundan bu yana 24 siyasi parti hakkında kapatma kararı vermiştir.1990'dan sonra ise ülkemize, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuru hakkı tanınarak, kapatılan siyasi partilere uluslar arası alanda temyiz yolu açılmıştır. Bu tarihten itibaren kapatılan birçok parti AİHM'e başvurmuş, bunlardan birçoğu haklı bulunarak, Türkiye tazminat ödemeye mahkum edilmiştir. AİHM'e başvuran siyasi partiler arasından, şimdiye kadar çıkmış kararların aksine, ülkemizin haklı bulunduğu tek dava Refah Partisi davasıdır.Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de ki Siyasi Parti Kapatma Davalarını nedenleriyle birlikte ortaya koymak ve ülkemiz kararlarını, uluslararası mahkeme kararlarıyla karşılaştırıp benzer ve farklı taraflarını incelemektir.Anahtar Kelimeler: Siyasi Parti, Kapatma Kararı, Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Refah Partisi
Temel bir insan hakkı olarak adil yargılanma hakkı
2001 yılında Anayasanın 36. maddesinde yapılan değişiklikle Anayasal bir hak haline gelen adil yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde ülkemiz hakkındaki mahkumiyetlerin büyük bir çoğunluğunu oluşturması nedeniyle gerek ulusal gerekse uluslararası alanda gündemi meşgul eden önemli bir konudur.Magna Carta'dan günümüze kadar en temel insan haklarından biri olarak uluslararası bildiriler, uluslararası sözleşmeler, Anayasalar ve yasalara konu olan adil yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde gerçek anlamda ifadesini bulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, yargılamanın hakkaniyete uygun ve adil bir biçimde yerine getirilmesini amaçlamaktadır.Hukuk devletinin temel unsuru oluşturan ve sözleşmeye taraf ülkelerinin ortak mirasının bir parçası olarak adil yargılanma hakkı, AİHS'de düzenlenen diğer hakların korunabilmesi açısından da sözleşme sisteminde merkezi bir rol oynamaktadır.Çalışmamızın amacı, bütün yargılama sistemini ve uygulayıcıları ilgilendiren adil yargılanma hakkının tarihsel gelişim sürecini, AİHS'in 6.maddesi ve AİHM içtihatları ışığında adil yargılanma hakkının kapsamı, uygulama alanı ve unsurlarını incelemek suretiyle, bu hakkı daha anlaşılır kılmaktır.Sonuç olarak, adil yargılanma hakkının etkinliğinin sağlanması için yargılama faaliyetinin temel aktörleri olan yargıç, savcı ve avukatlar ile adaletin uygulanmasında görev alan diğer yardımcı personelin adil yargılanma hakkını lafzen değil içselleştirilerek ruhen benimsemeleri ve bu kapsamda adil yargılanma hakkını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları çerçevesinde yorumlayarak uygulamaları gerekmektedir.
AİHM kararları doğrultusunda 1982 Anayasası'nda ifade özgürlüğü
İfade özgürlüğünün diğer temel hak ve özgürlüklerden ayrı bir yeri bulunmaktadır. Zira, bu özgürlük öteki hak ve özgürlüklerin korunmasında temel araç olarak kabul edilmektedir. Örneğin, temel haklardan birisi olan yaşam hakkının, ifade özgürlüğünden ayrılabilmesi mümkün değildir. Bu nedenle ifade özgürlüğü, demokratik toplumda birbirinden farklı düzenlemenin konusu olmuştur. Çalışmanın ilk bölümünde ifadenin tanımı ve gelişim süreci üzerinde durulacak ve bu kapsamda bu özgürlüğün çeşitli yansımalarından bahsedilecektir. Çalışmanın ikinci bölümünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde ifade özgürlüğünün korunması ve sınırlandırılmasına ilişkin hükümlere yer verilecektir. Üçüncü bölümde ülkemizde ifade özgürlüğünün yeri ve gelişim süreciyle birlikte Yüksek Mahkeme kararlarına ne şekilde yansıtıldığına ilişkin örnekler üzerinde durulacaktır. Anahtar Kelimeler: İfade, Özgürlük, İfade Özgürlüğü, AİHM, Yüksek Mahkeme
Türk ceza mevzuatında yapılan düzenlemelerin adil yargılanma hakkına katkıları
İnsan Hakları günümüzde oldukça popüler bir kavram haline geldi. Gerçekte ise insanın var oluşundan beri onun sadece onurlu bir varlık olmasından kaynaklanan haklardır. Sadece insan olmak bu haklara sahip olmak için yeterlidir.İnsan haklarını korumanın en etkili yolu adil bir yargılama sisteminin bulunmasıdır. Aynı zamanda bir insan hakkı olan adil yargılanma hakkı, diğer tüm haklarında güvencesini oluşturur. Genellikle Adil Yargılanma hakkı adalet kavramı ile birlikte anılır. Bu tezde birinci bölümde genel olarak adalet ve adil yargılanma hakkı kavramları açıklandı. İkinci bölümde, Adil yargılanma hakkı ile ilgili bulunan başlıca uluslar arası belgeler incelendi. Türk hukukuna etkisi ele alındı. Üçüncü bölümde ise İnsan Hakları ve Adil yargılanma hakkı ile ilgili uluslararası düzenlemelerin Türk iç hukukuna etkileri incelendi. Türk Ceza Mevzuatında Adil Yargılanma hakkını sağlamak amacıyla yapılan düzenlemeler araştırıldı. Bu düzenlemelerin Adil Yargılamaya olan katkısı incelendi. Türkiye'nin tarafı olduğu İnsan Hakları ve adil yargılanma hakkı ile ilgili Uluslararası antlaşmalar da birlikte ele alındı. Özellikle iç hukuk uygulaması bakımından önemli olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve bu sözleşmeden doğan denetim mekanizması olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile birlikte mevzuattaki değişimin adil yargılamaya olan katkısı araştırıldı ve incelendi. Bu değişikliklerin adil yargılanma hakkının uygulanması anlamında olumlu katkıda bulunup bulunmadığı araştırıldı.
AİHS ve Anayasa hukuku bağlamında vergide adalet ilkesi
İdarenin kamu giderlerini karşılamak amacıyla özel bir karşılığı olmaksızın hukuki cebir ile elde ettiği gelirlere vergi denir. Verilendirmeye dair hukuki ilişkilerde taraflardan bir tanesi egemenlik gücü ve ayrıcalıklarına sahip olan devlet, diğer tarafta ise kanunların kendisine maddi ve şekli ödevler yüklediği mükellef bulunmaktadır. Bu orantısız hukuki ilişki sebebiyle zaman zaman iktidarlar keyfiliğe ve aşırılığa kaçabilmiş bu sebeple insan hak ve hürriyetleri ihlal edilmiştir. Bu sebeple vergilendirme işleminde tarafların uyması gerekli bir takım prensipler zaman içerisinde oluşmuştur. Vergiye ilişkin temel prensiplerin normlar hiyerarşisinin en üstünde yer alan Anayasada düzenlenmiş olmasının sebebi vergi düzenlemelerinin tüm hak ve özgürlükleri ilgilendirip etkileyen ve aynı zamanda onlardan etkilenen nitelikte olmasıdır. Anayasal vergi hukukunda bu tür prensipler genel olarak vergide adalet ilkesi kavramı çerçevesinde ele alınmıştır. Vergi adaleti kamu harcamaları sebebiyle alınan verginin, bireyler arasında hakkaniyetli dağılımını ve vergilendirme sürecine ilişkin idari işlemlerin hukuk ve hakkaniyete uygunluğunu ifade eder. AİHS'i Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından kabul edilmiş ve iç hukukun sözleşmeye uygun biçimde düzenlenmesi ve insan hak ve hürriyetlerinin ihlalinin engellenmesi amacıyla çeşitli kurumlar oluşturulmuştur. Bu kurumların başında Anayasa Mahkemesi Bireysel Başvuru mekanizması gelmektedir. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde vergi kavramından kısaca bahsedildikten sonra vergide adalet kavramı, tarihsel gelişimi, vergide adalet ilkeleri, vergide adalet oluşumunu engelleyen faktörlerden bahsedilmiştir. Özellikle vergide adalet ilkeleri olan vergide genellik uygunluk açıklık belirlilik eşitlik ilkelerine değinilmiştir. Çalışmamızın ikinci bölümünde insan hakları bağlamında AİHS'nin ve Anayasanın vergide adalet ilkesi çerçevesinde hükümleri ele alınmış olup bu bağlamda insan hakları, insan haklarının bütünlüğü veya bölünmezliği ilkesi ele alınmıştır. Vergide adalet ilkelerinin uygulamada sağlanmasının sosyal devlet ilkesinin ayrılmaz bir parçası olduğu belirtilmiştir. Sosyal ve hukuk devleti çerçevesinde mükellef temel hak ve özgürlüklerinin neler olduğu ve mükellef temel hak ve özgürlükleri ile doğrudan ilişkili olan mülkiyet hakkı, adil yargılanma hakkı, makul sürede yargılanma hakkı, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı, mahkemeye erişim hakkı, masumiyet karinesi, susma hakkı vb. temel haklara ayrıntılı bir şekilde değinilmiştir. Çalışmamızın son bölümünde ise vergi mükelleflerinin sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerin ihlali karşısında Anayasa Mahkemesi'ne ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bireysel başvuruda izlemesi gereken prosedürler için yer verilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında geri göndermeme ilkesi
Savaşların insanlık üzerinde yarattığı ağır sonuçları azaltmak, kadın-erkek ve uluslar arasındaki eşitliği yeniden tesis edebilmek ve insanların doğuştan sahip oldukları değerleri koruma altına alabilmek adına 1945 Birleşmiş Milletler Antlaşması ile başlayan insan hakları alanındaki gelişmeler birçok uluslararası ve bölgesel sözleşme ve belge ile devam ettirilmeye çalışılmıştır. Bu uluslararası sözleşmeler ile sağlanmaya çalışılan temel hak ve özgürlükler gelişen çağın getirdikleri ile aynı hızda ilerleyememiş ve yeni insanlık dramları ortaya çıkmıştır. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl içinde en büyük problemimiz kendilerine vatan olarak bildikleri topraklardan gitmeye zorlanmış olan uluslararası anlamda yerinden edilmiş kişilerin yarattığı göç olgusudur. Bu durum tüm dünya devletlerini etkileyen bir hadisedir. Her devletin insancıl çözüm önerileri getirmek ve bunları uygulamaya dökebilmek anlamında insanlığa bir borcu olduğunu düşünmekteyiz. Tarihi geçmişimize baktığımızda da sahip olduğu milliyete, dini inancına ve konuştuğu dile bakmaksızın herkese kucak açan hak ve adaletin tesisi için mülteci hukukunun gerekliliklerini yerine getirmeye çalışan bir medeniyetin mirasçıları olarak elimizden gelenin en iyisini yapmanın insanlığa olan borcumuz olduğunu düşünmekteyiz. Birleşmiş Milletler verilerine göre 2019 yılı Temmuz ayı itibariyle dünyada 250 milyonun üzerinde göçmen olduğu ve bunların yaklaşık 67 milyonunun mülteci statüsü kazanmış olduğu görülmektedir. Türkiye'nin güncel verilere göre sayıları 3,6 milyona yaklaşan ve sözleşme dışı mülteci statüsünde olan yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yaptığını da göz önünde bulundurduğumuzda ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan bireysel başvurularda Türkiye aleyhine verilen çok sayıda karar olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda bu konunun çalışılmasında fayda olduğunu düşünmekteyiz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye aleyhine vermiş olduğu kararların içeriğine bakıldığında ise Türkiye'de uluslararası anlamda yerinden edilmiş kişilerin korunma başvuru süreçlerinde etkin hukuki yollara başvuru hakkının kullandırılmadığı, bilgi edinme haklarının kısıtlandığı ve kabul ve barındırma merkezlerinde insanlık onuruna uygun olmayan koşullar içerisinde yaşadıklarından bahsedilmektedir. Çalışmamız süresince elde ettiğimiz verileri bir arada değerlendirdiğimizde Türkiye'nin yapılan korunma başvurularında kişilerin işkence ya da kötü muameleye uğrayacağı yönünde belli bir yoğunlukta haklı korkular taşıdığı durumlarda başvurularının kabulü yönünde bir uygulama izlemesi gerektiğini ve başvurunun haklılığı ve kişilerin geri gönderilmeleri halinde işkence ya da kötü muameleye uğrama riskinin varlığı noktasında gerekli araştırmaları, taraflarca hazırlanma beklenmeden bizzat yürütmesi gerektiğini düşündüğümüzü belirtmek isteriz. Bu anlamda çalışmamızda ilk etapta konunun daha iyi anlaşılabilmesi için uluslararası anlamda yerinden edilmiş kişiler ve bunlara uluslararası sözleşmelerde verilen adlandırmalar ele alınacaktır. Sonrasında çalışmamızın çıkış noktası olan non-refoulement (geri göndermeme) ilkesinin uluslararası ve bölgesel sözleşmelerde nasıl anlaşılıp yorumlandığı ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Diğer devletler ve kendi iç hukukumuzda bu ilkenin nasıl yorumlanıp uygulandığı ve tarih içerisinde de nasıl bir değişim geçirdiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bağlamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları üzerinden somutlaştırılarak anlatılmaya çalışılacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının icrası
Bu çalışma Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kökenini, yapısını ve bilhassa kararlarının icra sürecini incelemektedir. Bu çalışmayla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının icrasına uluslararası düzeydeki yaklaşım ve Mahkeme kararlarının devletlerin iç hukukuna etkisi ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ilgili kararlarının yanı sıra literatür taraması da yapılarak icra sürecinin mantığı anlaşılmaya çalışılmıştır Sonuç olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları icra edilirken temel olarak bireysel ve genel tedbirlerin ikincillik ilkesi çerçevesinde alınması gerektiği kanaatine varılmıştır. Öte yandan Mahkeme kararlarının bazen icra edilmemekle karşı karşıya kaldığı da görülmüştür. Bu sebeple icra etmemenin neden ve sonuçları da değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, mahkeme kararlarının icrası.
Hukuki güvenlik ilkesi ve karşılaştırmalı vergi hukuku bağlamında değerlendirilmesi
Hukuki güvenlik ilkesi genel hukuk ve vergi hukukunda, hukuki sistemler ve ülkeler hukuki koşulları ile (kıta Avrupası ve common law hukukunu benimseyen ülkelerde) yasalar, idari işlemler ve mahkeme kararları ile değerlendirilmektedir. Hukuki güvenlik ve hukuki güvenlik ilkesi Alman hukuku ve doktrini ile değerini korurken; kıta Avrupası hukuku ve common law hukuku farklılıkları ilkeyi değerlendirirken oldukça önemlidir. Common law hukuku ve kıta Avrupası hukuku ile hukuki güvenlik ilkesi, genel hukukun ve vergi hukukunun farklılıklarını vurgularken; genel kriterler yetersiz kalmaktadır. Hukuki güvenlik ilkesi, her ülkede vurgulanan alt ilkeleri değerli kılmaktadır. Hukukun belirliliği, güvenilirliği, öngörülebilirliği hukuki güvenliği ve yönlerini vurgulamaktadır. Hukuki güvenliği alt ilkeleri ile tartışırken; bu yönler tüm ülkeler ve hukuk sistemlerinde tartışılmalıdır. Bu çalışmada hukuki güvenlik ilkesi genel hukuktaki (common law ve kıta Avrupası hukuku) teorik temelleri ile karşılaştırılmış, ardından karşılaştırmalı vergi hukuku özeli ile ele alınmıştır. Bu karşılaştırmalar ve değerlendirmeler ardından; Alman ve Türk Yüksek Mahkeme Kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları hukuki güvenlik ilkesine yönelik değerlendirmeler ile ele alınmıştır. Mahkeme kararları ile kanun hükümlerinin farklı yorumlanmasının yol açtığı sorunlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının koruyuculuğu tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Hukuki Güvenlik, Karşılaştırmalı Vergi Hukuku, Almanya, Türkiye, AİHM
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında tutuklama
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, Türkiye hakkında en çok ihlal kararı verilen konulardan birisi özgürlük ve güvenlik hakkıdır. Nitekim özgürlük hakkına getirdiği sınırlamalar nedeniyle en önemli tedbirlerden birisi olarak karşımıza çıkan tutuklama, Türkiye'de uzun yıllar boyunca peşin bir ceza olarak algılana gelmiş ve ne yazık ki bu durum birçok mağduriyetlere neden olmuştur. İşte bu çalışmamızın amacını da Türkiye'de önemli bir sorun olarak karşımızda duran özgürlük ve güvenlik hakkının ve bu bağlamda tutuklama tedbirinin, uluslar arası düzeyde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile ulusal düzeyde başta Anayasa olmak üzere Ceza Muhakemesi Kanunu çerçevesinde ele alınarak incelenmesi ve karşılaştırılması teşkil etmektedir. Çalışmamızın kapsamı ise başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ışığında özgürlük ve güvenlik hakkı, özgürlük ve güvenlik hakkı kapsamında tutuklama tedbirinin hukuki niteliği, özellikleri, koşulları ve denetimi ile sınırlı tutulmuştur. Tüm bu anlatımlar sonucunda ise tutuklamanın bir koruma tedbirinden ibaret olduğu, bu nedenle tutuklama tedbirine ceza yargılamasında maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amacıyla ancak istisnai durumlarda başvurulması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kişi Özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Tutuklama, Yakalama ve Gözaltı, Özgürlük ve Güvenlik hakkı,
AİHS ışığında adil yargılanma hakkı ve Türk idari yargısı
Uluslararası birçok belgede özellikle de AİHS'de yer alan ve temel insan haklarından olan adil yargılanma hakkı, idare, özel ve ceza hukukunun gelişmesi ve hukuk devletinin varlığı açısından çok önemli bir yere sahiptir. Adil yargılanma hakkı yargılamaya ilişkin kuralları belirlemektedir. İdari yargı alanında adil yargılanma hakkına ilişkin süreç, idarenin işlem veya eylem tesis etmesiyle başlayıp, yargı kararının tam ve eksiksiz uygulanmasına kadar devam etmektedir. Bu hakkın korunması AİHS ve AİHM kararlarıyla sağlanmaktadır. Sözleşmede yer alan diğer hakların ilgili devletlerce korunması ve uygulanması, adil yargılanma hakkının tam olarak uygulanması ile mümkün olabilmektedir. Bu tezde, idari yargı ile ilgili adil yargılanma hakkı kapsamında AİHM tarafından verilen kararlar incelenmiş, bu kararlar neticesinde idari yargı sistemindeki aksaklıklar tespit edilerek yapılan değişikliklerden bahsedilmiştir. Tezde ayrıca, hukukumuza 2010 Anayasa değişikliği ile giren Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuru müessesesine de değinilerek adil yargılanma hakkı kapsamında Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu örnek kararlar incelenmiştir. Tez üç bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde uluslararası ve ulusal belgelerde yer alan adil yargılanma hakkının mahiyeti ve unsurları incelenmiştir. İkinci bölümde Türk idari yargı sistemine genel olarak değinilerek, Türk idari yargısının AİHS ile ilişkisi incelenerek AİHM kararlarının bağlayıcılığından bahsedilmiştir. Son bölümde ise, adil yargılanma hakkı açısından Türk idari yargısı anlatılarak, idari yargı sistemindeki aksaklıklar ve bu aksaklıklara ilişkin çözün önerilerinden bahsedilmiştir. Anahtar Sözcükler: Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi, Adil Yargılanma Hakkı, İdari Yargı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin örnek bazı kararlarının Türk hukukuna etkisinin anayasanın 90. maddesinin son cümlesi çerçevesinde değerlendirilmesi
"Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Örnek Bazı Kararlarının Türk Hukukuna Etkisinin Anayasanın 90. Maddesinin Son Cümlesi Çerçevesinde Değerlendirilmesi" adlı bu çalışmada söz konusu maddeye 2004 yılında 5170 sayılı Kanunla eklenen son cümle ele alınmış ve detaylı bir şekilde incelenmiştir. İki bölüm halinde hazırlanmış olan çalışmanın birinci bölümünde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yapısı, kararlarının özellikleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin sistemi ve Türk hukukuna olan etkisi değerlendirilmiştir. İkinci bölümde ise, Anayasanın 90. maddesinin son cümlesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çerçevesinde incelenmiştir. Bu kararlar üç konuya ilişkindir. İlki AİHM'nin Türkiye hakkında ihlal kararı verdiği, Türk hukukunda da gerekli yasal düzenlemelerin yapıldığı disiplin mahkemelerine dair kararlarıdır. İkincisi AİHM'nin Türkiye hakkında ihlal kararı verdiği fakat ihlale sebep olan mevzuat hükmünün Türk hukukunda aynen varlığını devam ettirdiği evli kadının soyadı ile ilgili kararlarıdır. Üçüncü olarak vergi ceza hukukuna dair olanlardır ki, bu konuda Türkiye aleyhine ihlal kararı verilmemiş, ilk ihlal kararına konu olan Finlandiya mevzuatı ile Türk vergi mevzuatının benzerliği karşısında bu kararlar da incelenmeye değer bulunmuştur.