Fibroz

99 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromunda hepatik fibrozisin shear wave elastografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS)'lu kadınlarda kronik inflamasyona sekonder alkolle ilişkili olmayan yağlı karaciğer hastalığı (NAFLD), steatohepatit (NASH) ve hepatik fibrozis gelişme riski artmıştır. Çalışmanın amacı periostin ve matris metalloproteinaz-3 (MMP-3) serum düzeyleri ve 2D shear wave elastografisi (SWE) aracılığıyla PKOS'ta gelişebilecek karaciğer fibrozisini erken evrede tanımlamaya çalışmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 33 hasta ve 33 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tam kan sayımı, rutin biyokimyasal parametreler, serum androjen düzeyi ve serbest androjen indexi (SAİ), hs-CRP, periostin ve MMP-3 düzeyleri ölçüldü. Tanı amaçlı suprapubik pelvik ultrasonografileri yapıldı. Karaciğer ve over elastositeleri shear wave elastografi tekniğiyle değerlendirildi. Antropometrik ölçümleri kaydedildi. Veriler SPSS 21 paket programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: PKOS'lu grupta kontrol grubuna göre periostin (39,40±19,79, 20,61±11,32 ng/ml) ve MMP-3 (36,83±11,61, 26,66±10,77 ng/ml) düzeyleri yüksek bulunmuştur. Bu durum her iki belirleyici için istatistiki açıdan anlamlılık ifade etmektedir (sırasıyla, p<0,001, p<0,001) Hasta grubumuzda Fib-4 skoruyla periostin arasında (r=0,433, p=0,012); Fib-4 skoruyla kc elastografisi arasında (r=0,374, p=0,032) pozitif korelasyon tespit edilmiştir Gruplar arasında PKOS grubu lehine serum testosteron düzeyi (p=0,044) ve SAİ (p=0,037) açısından anlamlı farklılık mevcuttur. Sonuç: Hasta grubumuzda serum periostin ve androjen düzeyleri yüksek bulunmuştur. Yine bu grupta Fib-4 skoru ile periostin ve karaciğer elastositesi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Bu veriler PKOS'lu olgularda karaciğer fibrozisinin erken dönem tespitinde, Fib-4 skoru yanında serum periostin düzeyi ve 2D-SWE'nin klinik açıdan bize yardımcı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: PKOS, karaciğer fibrozis, periostin, MMP-3, 2D-shear wave elastografi

ElastografiFibrozKaraciğer hastalıkları+4
Gökçen Aslan
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum gastrin salgılatıcı peptid aktivitesi renal tübülointerstisyel fibrozis için bir belirteç midir?

Amaç: İnterstisyel fibrozis/tübüler atrofi (IFTA) kronik böbrek hastalığının patogenezinde çok önemlidir. Gastrin salgılatıcı peptid (GSP), vücutta artmış fibroblast aktivitesi gibi çeşitli patofizyolojik süreçlerde etkili olan bir nöropeptittir. Çalışmada serum GSP (sGSP) düzeyi ile IFTA varlığı ve şiddeti arasındaki ilişki incelendi. Gereç ve Yöntem: Kesitsel çalışmaya böbrek biyopsisi yapılan 49 hasta [ortalama yaşları 44,1±15 yıl ve 23 (%49,6) erkek], 20 sağlıklı gönüllü [ortalama yaşları 43,4±7,2 yıl ve 8 (%40) erkek] katıldı. Tüm katılımcıların klinik ve laboratuvar özellikleri kayıt edildi. sGSP düzeyi ölçümü Elabscience Human Pro-Gastrin Releasing Peptide ELISA Kit kullanılarak yapıldı. Böbrek doku örneklerinde IFTA şiddetinin yüzdesine göre skorlama sistemi uygulandı. Bulgular: sGSP seviyeleri hasta grubunda anlamlı yüksek bulundu [30,0 U/L (22,1-48,1) vs 19,7 U/L (15,1-30,3), p=0.004, (Tablo 4)]. Bununla birlikte, IFTA skoru 1 olan grupta sGSP düzeyleri daha düşük tespit edildi, ancak istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı [IFTA skor 1, 2 ve 3+4'te sırasıyla, 38,5 (28,3-65,0); 23,2 (19,5-48,6); 27,2 (22,2-36,5), p=0.090, (Tablo 5)]. sGSP ile proteinüri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif (p=0.012, Tablo 6), IFTA skoru ile istatistiksel anlamlılığa ulaşmayan negatif ilişki bulundu (p=0.168, Tablo 7). Sonuç: Bizim bilgilerimize göre IFTA ve sGSP düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirildiği bu ilk çalışmada, renal hasarlanma ve proteinüri varlığında sGSP düzeyinin yükselebileceği ve IFTA şiddeti ile sGSP arasında zıt ilişki olabileceği gösterildi. Bu zıt ilişki dokudaki şiddetli fibrozis gelişimi sonrası azalan fibroblast aktivitesi ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bulgularımız, IFTA şiddeti ve proteinüri ile sGSP düzeyinin geniş katılımlı çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Interstisyel fibrozis/tübüler atrofi, Proteinüri, Kronik böbrek hastalığı, Serum gastrin salgılatıcı peptid

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikFibroz+5
Muharrem Özden
Hitit University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde lipopolisakkarit (LPS) ile oluşturulan mastitis modelinde MAST hücrelerinin aldıkları rollerin incelenmesi

Dünya genelinde ve ülkemizde süt sığırlarının en yaygın ve en önemli hastalıklarından olan mastitis, ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Hastalığın akut safhasında şekillenen süt verimi, hak sağlığı ve hayvan refahı ile ilişkili problemlere ek olarak, kronik yangısal süreçte şekillenen fibrozis, fonksiyonel ünite kaybı ve ilerleyen dönemlerde meme dokusunun tamamen körelmesi ile sonuçlanabilir. Bağışıklık sisteminin nöbetçi hücreleri olarak bilinen mast hücreleri, çeşitli fizyolojik ve patolojik süreçlerde ve fibrozis oluşumunda aktif olarak rol oynarlar. Bu hücrelerin farklı doku ve organlarda yangısal süreçte aldıkları görevler kapsamlıca bilinse de mastitisler sırasında aldıkları rollere ilişkin bilgiler son derece sınırlıdır. Tez çalışmasında ineklerin doğal mastitis vakalarında ve farelerde oluşturulan akut ve kronik mastitis modelinde mast hücrelerinin mastitis patojenezindeki olası rolleri bu hücrelerin ilgili dokudaki varlıklarının tespiti, mikroanatomik yerleşimleri, immunofenotipleri ve aktiviteleri incelenerek sorgulanmıştır. Çalışmada ayrıca mast hücre stabilizasyonunun yangısal reaksiyon profiline ve fibrozis oluşumuna etkileri de in vivo model dahilinde araştırılmıştır. Son olarak, kültüre edilen meme dokusu fibroblastlarının proliferatif kapasiteleri ve kollajen sentez potansiyelleri mast hücrelerine ait triptaz ve kimaz enzimleri varlığında değerlendirilmiştir. Mastitisli meme dokularında mast hücre sayısının ve aktivitesinin artış gösterdiği ve bu artışın fibrozisin şiddeti ile doğrudan ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Mast hücre stabilizasyonunun yangının şiddetini azalttığı ve fibrozisi hafiflettiği de ortaya konmuştur. Triptaz enziminin inek ve fare meme fibroblastları üzerinde proliferatif etkiye sahip olduğu ve bu hücrelerin kollajen sentez kapasitelerini artırdığı görülmüştür. Kimaz enzimi ile kültüre edilen fibroblastlarda da benzer proliferatif etkinin şekillendiği tespit edilmiştir. Bu bulguların ışığında, mast hücrelerinin mastitis patojenezinde önemli roller üstlendikleri görülmüş ve hem yangının hem de fibrozisin şiddetinin hafifletilmesi için bu hücrelerin stabilizasyonunun yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır.

FarelerFibrozLipopolisakkaritler+3
Ayşe Meriç Mutlu
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medikal ozon tedavisinin epidural fibrozis üzerine topikal ve sistemik etkisi: Deneysel çalışma

Epidural fibrozis (EF), epidural mesafede adezyonlara yol açarak postoperatif dönemde kronik bel ve bacak ağrısı semptomlarına neden olmaktadır. zon, lomber disk herniasyonu ve bel ağrısı gibi tıbbi durumların tedavisinde uygulanmaktadır. Literatür ozonun abdominopelvik cerrahi sonrası oluşan periton içi adezyonları azaltıcı rolü olduğunu desteklemektedir. Bu çalışmada, deneysel laminektomi modeli oluşturularak, topikal ve sistemik yolla uygulanan ozonun, EF üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 47 adet Sprague-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrıldı; (1) laminektomi yapılıp herhangi bir madde uygulanmayan sham grubu (n=12), (2) laminektomi sonrasında 50 ml serum fizyolojik (SF) ile intraoperatif yıkama yapılan SF grubu (n=12), (3) laminektomi sonrasında 50 ml ozonlanmış distile su ile intraoperatif yıkama yapılan topikal ozon grubu (n=12), (4) laminektomi sonrasında postoperatif ardışık 7 gün intraperitoneal yolla ozon (0,7 mg/kg) uygulanan intraperitoneal ozon grubu (n=12). Postoperatif dönemde denekler Basso Beattie Bresnahan lokomotor beceriler skalası ile kontrol edildi. Tüm denekler 4 haftanın sonunda sakrifiye edildi ve vertebral kolon blok halinde çıkarıldı. Dokulardan elde edilen histopatolojik ve biyokimyasal veriler EF açısından incelendi. EF, medulla spinalis retraksiyonu, enflamasyon ve fibroblast yoğunluğu bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p=0,728, p=0,813, p=0,152, p= 0,226). Topikal ozon grubunda dokulardan elde edilen hidroksiprolin (HP) düzeyinin, intraperitoneal ozon grubuna göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,007) ancak kontrol ve tedavi grupları arasında HP düzeyi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak; EF'in önlenmesinde intraperitoneal ozon uygulaması topikal uygulamaya üstündür. Ancak, farklı tedavi protokolleri düzenlenerek ileri deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Adezyon, epidural fibrozis, hidroksiprolin, laminektomi, ozon.

AdezyonlarFibrozHidroksiprolin+5
Rabia Nur Balçın
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trakeal stenozda D-valin etkisi; invitro ve invivo deneysel çalışma

Amaç: Bu çalışmada hücre kültüründe fibroblastları seçici olarak uzaklaştırmak için kullanılan bir molekül olan D-valinin fibroblastların çoğalmasını inhibe ederek trakeal stenoz tedavisindeki yerini göstermek amaçlandı. Yöntem: İnvitro deneysel çalışma: Çeşitli nedenlerle lobektomi veya pnömonektomi yapılan 10 hastanın ameliyat eksplantlarından, tanı için patoloji tarafından kullanılan materyalden arta kalan doku kullanıldı. Aynı hastadan hem bronş epitel hücre kültürü hem fibroblast kültürü elde edildi. İlk 4 hastanın kültürleri standardizasyon için kullanıldı ve beş D-valin konsantrasyonu (10,12.5,15,17.5,20 mM) belirlendi. Sonraki 6 hastanın örnekleri her birinden bronş epitel ve bağ doku ayrı ayrı ekildi ve beş farklı Dvalin konsantrasyonu ve serum fizyolojik uygulanan altı grup oluşturuldu. Her hastanın epitel ve bağ dokusu kültüre edildi. Ancak teknik sebepler ve dokuların farklı üreme hızları nedeniyle eş zamanlı kültür edilip çalışılamadı. Bu yüzden her doku kültür edildi, ama %70 yayılım gösteren hücreler deneye alındı. Hücre kültürleri 96 kuyucuklu (ml/2000hücre) platelerde %70-80 oranında yüzeyi kaplar hale geldiklerinde, D-valinin farklı konsantrasyonları (10,12.5,15,17.5,20 mM) ile 24 saat süre ile inkübe edildi. Hücrelerin canlılığı MTT (3- [4,5- dimethylthiazol- 2- yl]- 2,5- diphenyltetrazoliumbromide) yöntemi ile değerlendirildi. Kısaca, kültür vasatı 1 mg/ml MTT (Sigma) içeren SF vasatı ile değiştirilerek 37 C de 30 dk süre ile inkübe edildi. Daha sonra MTT solüsyonu dökülüp, hücrelerin üzerine DMSO (Sigma) konuldu. Renkteki değişim kolorometrik bir okuyucu ile (spektrofotometre) 550 nm'de okundu. D-valin in en uygun inhibe edici dozları tespit edildi. İnvivo Deneysel Çalışma: 20 (yirmi) adet yetişkin Yeni Zellanda beyaz tavşanı (2 ila 3,4 kg) randomize 4 gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup serum fizyolojik (SF) uygulanan grup, üçüncü grup lokal steroid (Deksametazon 2 mg) uygulanan grup, dördüncü grup D-Valin uygulanan grup olmak üzere, her grupta 5 tavşan yer aldı. Tüm hayvanlara standart cerrahi prosedür uygulanarak trakeal stenoz indüklendi. 15. günde kontrol grubunda bulunan hayvanlar aşırı doz pentobarbital ile sakrifiye edildi, trakeal stenoz oluştuğu histopatolojik olarak gösterildi. Takip eden günlerde diğer gruplarda da aynı cerrahi yöntem uygulanarak cerrahi sırasında ikinci gruba serum fizyolojik, üçüncü gruba deksametazon(2 mg/0,5 ml), dördüncü gruba Dvalin (20 mM/0,5 ml) tek seferde uygulandı. 15. günün sonunda tüm hayvanlar sakrifiye edilerek trakeaları histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: V İnvitro Deneysel Çalışma: Epitel ve bağ doku kültürlerinde SF ve 5 farklı Dvalin konsantrasyonu arasında anlamlı fark bulunmadı. 20 mM konsantrasyonda epitel ve bağ doku kültürleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulundu. İnvivo Deneysel Çalışma: Kontrol grubu tavşanlarda submukozal kalınlık literatürün aksine diğer gruplardan daha az görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,004, p=0,006, p=0,022). SF, deksametazon ve D-valin grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Fibrozis oranlarına bakıldığında kontrol grubu ile SF uygulanan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu; ancak kontrol grubunda fibrozis oranı daha düşüktü (p=0,001). Kontrol grubu ile diğer iki grup arasında ve SF, deksametazon ve D-valin gruplarının kendi aralarında karşılaştırılmasında ise anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuçlar: Literatür incelendiğinde trakeal stenozda D-valin etkisi üzerine bir çalışmaya rastlanmadı. Dolayısıyla çalışmamız bu konuda ilk olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca trakeal stenoz üzerine hem invitro hem invivo çalışılması nedeniyle de önem arz etmektedir. D-valin in fibrozis üzerine baskılayıcı etkisi bilinmektedir. Ancak invitro koşullarda fibroblastları baskıladığı konsantrasyonlarda epitel dokuyu da etkilediği görüldü. İnvivo koşullarda ise göreceli olarak fibrozisi etkilediği izlendi, ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. İnvitro koşullarda daha fazla konsantrasyon denenmesi, invivo koşullarda ise daha fazla hayvan sayısı ve çeşitli hayvanlarla deneyin tekrarlanması yol gösterici olacaktır.

D-valinFibrozTavşanlar+5
Mehmet Akif Ekici
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik ve diyabetik olmayan fazla kilolu ve obez hastaların NON-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH) açısından antropometrik ölçümler, skorlamalar, ultrasonografi ve fibroscan yöntemiyle değerlendirilmesi

Non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı (NAYKH), non-alkolik steatohepatit, siroz ve hepatoselüler kanser gibi karaciğer ilişkili komplikasyonlara neden olan, dünyada en sık görülen kronik karaciğer hastalığıdır. Obezite, diyabet, dislipidemi, hipertansiyon ve metabolik sendrom (MetS) NAYKH için metabolik risk faktörleridir. Bu hasta gruplarında NAYKH ve fibrozis varlığının değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda fazla kilolu ve obez hastalar (n=106); diyabetik (n=54) ve diyabetik olmayan (n=52) şeklinde 2 grup halinde incelendi. NAYKH steatoz belirteci olarak ultrasonografi (USG) ve Fibroscan CAP (Controlled Attenuation Parameter) kullanıldı. Fibrozis açısından Fibrometer-4 (FIB-4) skoru, NAFLD Fibrozis Skoru (NFS) ve görüntüleme yöntemi olarak Fibroscan LSM (Liver Stiffness Measurement) ile non-invaziv olarak değerlendirildi. Steatozis ve fibrozis ölçümleriyle; hastaların genel ve antropometrik özellikleri, eşlik eden morbiditeleri ve laboratuar değerleri arasındaki ilişkiler belirlendi. Genel çalışma popülasyonunda NAYKH sıklığı Fibroscan CAP ve USG ile %82,1 olarak bulundu. Diyabetik alt grupta ise Fibroscan CAP ile %90,4, USG ile %94,4 saptandı NAYKH tanısında USG ve Fibroscan CAP benzer etkinlikte iken steatozun derecesini belirlemede Fibroscan CAP daha üstündü. Steatoz ve fibrozisin eş zamanlı ölçülebilmesi, obezlerde XL prob ile ölçüm alınabilmesi Fibroscan'in üstün özellikleriydi. Obezite, diyabet, dislipidemi ve MetS NAYKH ve olası NASH sıklığını arttırmaktaydı. Diyabetiklerde, obezlerde ve metabolik olarak NAYKH ve NASH açısından yüksek riskli gruplarda; steatoz ve fibrozis görüntüleme yöntemi olarak Fibroscan kullanımının faydalı olacağı; fibrozisi öngörmede Fibroscan ile birlikte skorlama yöntemi olarak NFS'nin kullanımı karaciğer biyopsisi ihtiyacını azaltacak uygun bir yaklaşım olacaktır. Anahtar kelimeler: Obezite, Diyabet, NAYKH, NFS, Fibroscan

Diabetes mellitusFibroscanFibroz+3
Abdülkadir Kaya
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Özofagus yanığına bağlı darlığın önlenmesinde kitozanın etkinliğinin epidermal büyüme faktörü (EGF) ile karşılaştırılması

Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı özofagus yanığı sıçan modelinde, kitozanın yara iyileşmesi ve darlık oluşumuna etkilerinin EGF ile karşılaştırmalı olarak araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Toplam 68 adet Wistar Albino türü sıçan ile kontrol ve sham gruplarının yanında beş tedavi grubundan oluşan toplam 7 çalışma grubu oluşturuldu. Sham grubu dışında tüm gruplarda yanık oluşturulduktan sonra Kontrol grubunda tedavi uygulanmadı, K-14 grubuna 14 gün, K-28 grubuna da 28 gün boyunca kitozan jel, K+E-14 grubu ve K+E-28 grubuna kitozana ek olarak subkutan EGF, E-28 grubunda da sadece EGF verildi. Çalışmanın sonunda çıkarılan distal özofagus parçalarında makroskopik olarak darlık oluşumu, histopatolojik olarak stenoz indeksi (Sİ) ve histopatolojik skor, biyokimyasal olarak da hidroksipirolin (HP) düzeyleri araştırıldı.Bulgular: Çalışma sonunda, tedavi uygulanan gruplarda ortalama vücut ağırlığı kaybının kontrol grubundan daha az olduğu saptandı. Kontrol grubunda % 100 olan darlık oranı K-14'de % 20, K-28'de % 50, E+K-14'de % 20 idi. Sham, E-28 ve K+E-28 gruplarında hiç darlık gözlenmedi. Grupların stenoz indeksi değerleri de darlık oranları ile uyumlu bulunmuştu. Kitozan kullanılan grupların ortalama histopatolojik skorları ve HP düzeyleri kontrol grubundan belirgin olarak düşüktü (p<0,05). E-28 grubunun HP düzeyi hariç diğer parametreleri ise sham grubundan farklı değildi (p>0,05).Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları kitozan ve EGF'nin, alkali özofagus yanığı sonrası ortaya çıkan özofagus darlığı gelişimini engelleyebildiklerini, EGF'nin etkinliğinin kitozandan görece daha fazla olduğunu göstermiştir. Doğal, nontoksik, insanda kullanılabilirliği kanıtlanmış düşük maliyetli bir ajan olan kitozanın bu özellikleri nedeni ile klinik pratiğinde kullanıma geçirilmesi kolay olduğundan değişik form, doz ve uygulama süreleri ile bu konudaki etkinliğinin araştırmaya değer olduğu düşünülmüştür.Anahtar Kelimeler: Kitozan, EGF, Özofagus yanığı, Fibrozis, Darlık.

Epidermal büyüme faktörüFibrozKitosan+6
Emre Hoşver
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B tanılı hastaların tedavi sonrası karaciğer histopatolojik bulgularındaki değişikliklerin değerlendirilmesi

Kronik hepatit B virüs enfeksiyonu karaciğerle ilişkili mortalitenin başlıca sebeplerindendir. Bu çalışmada, en az üç yıl boyunca lamivudin, entekavir veya tenofovir oral antiviral tedavilerini alan kronik hepatit B hastalarına kontrol karaciğer biyopsisi yaptık ve oral antivirallerin etkinliğini değerlendirdik. Çalışmaya 2015 Mart – 2016 Mart tarihleri arasında en az üç yıldır lamivudin (100 mg/gün), entekavir (0.5 mg/gün) veya tenofovir disoproksil (245 mg/gün) tedavisi almakta olan HBeAg negatif veya pozitif 79 hasta dahil edildi. Hastaların 23' ü lamivudin, 21' i entekavir, 35' i ise tenofovir kullanmaktaydı. Hastaların tamamına kontrol karaciğer biyopsisi yapıldı. Hastaların biyokimyasal, serolojik, virolojik ve histopatolojik verileri kaydedildi ve oral antiviral tedavinin üç yıl ve üzeri kullanımı sonrasında elde edilen verilerle karşılaştırıldı. 3, 4 veya 5 yıl boyunca oral antivirallerden birini alan hasta gruplarının tamamında ALT normalizasyonu sırasıyla % 60, % 73.3 ve % 72.2 idi. 3, 4 veya 5 yıl boyunca oral antivirallerden birini alan hasta gruplarının tamamında virolojik yanıt (HBV DNA < 20 IU/ml) sırasıyla % 60, % 60 ve % 83.3 saptandı. HBeAg pozitif hastalarda tedavi öncesi ve kontrol ölçümler arasında her üç oral antiviral alan hastalar arasında düzelme oldu, fakat anlamlı değişim saptanmadı. Lamivudin, entekavir ve tenofovir alan gruplarda histolojik aktivite indeks skorunda gerileme saptandı (sırasıyla p=0.011, p=0.002 ve p=0,001). Lamivudin ve tenofovir alan gruplarda fibrozis skorunda anlamlı bir iyileşme görülürken (sırasıyla p=0.033, p=0.001), entekavir alan grupta fibrozis skorunda anlamlı bir iyileşme görülmedi (p=0.090). Oral antiviral tedavi öncesinde interferonu hem kullanan ve hem de kullanmayan hasta grupları arasında kontrol HAİ ve fibrozis skoru açısından anlamlı düzelme görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda uzun dönem oral antiviral tedavi alan hastalarda biyokimyasal, virolojik, serolojik ve histopatolojik (histolojik aktivite indeksi ve fibrozis) düzelmeler görülmüştür. Histopatolojik düzelme için oral antivirallerin uzun süreli kullanımı ile HBV DNA' nın sürekli süpresyonu gerekmektedir.

Antiviral ajanlarBiyopsiFibroz+5
Ahmet Şahin
Gaziantep University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner yavaş akımı olan hastalarda kalp hızı değişkenliği, elektrokardiyografik değişiklikler ile serum galectin 3 düzeyi ilişkisi

Amaç:Koroner yavaş akımda (KYA) inflamasyon, endotel disfonksiyonu ve koroner mikrovasküler disfonksiyon en çok sorumlu tutulan patofizyolojik mekanizmalar olarak bilinir ve iskemi ilişkili klinik tablolara neden olabilmektedir. Ayrıca KYA'da altta yatan mekanizmadan bağımsız, iskemi ve ventrikül heterojenitesi ile ilişkili olabilecek bazı elektrokardiyografik ve laboratuvar parametrelerinde değişiklikler gözlenebilmektedir. Bu çalışmada KYA'da iskemi ilişkili muhtemel fibrozisi göstermek için serum Galectin-3 (Gal-3) düzeyi ile elektrokardiyografik değişiklikler ve kalp hızı değişkenliği parametrelerinin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışmaya koroner anjiyografi (KAG) yapılıp KYA saptanan 45 ve kontrol grubu olarak da normal koroner arter (NKA) saptanan 40 hasta alındı. Tüm hastalardan 12 saat açlık sonrası rutin biyokimyasal tetkikler, tam kan sayımı ve Gal-3 düzeyi için kan örneği alındı ayrıca elektrokardiyografik parametreler değerlendirildi ve kalp hızı değişkenliği analizi için 24 saatlik Holter elektrokardiyografi kayıtları alındı. Bulgular: KYA erkek cinsiyette (%67,4p=0,007) ve vücut kitle indeksi (VKİ) fazla olanlarda daha sık tespit edildi (NKA grubunda ortalama VKİ 29,6 kg/m2, KYA grubunda ise 31,8 kg/m2 olarak ölçüldü, p=0,02). Sigara ve ilaç kullanımı açısından her iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Elektrokardiyografik parametrelerden PR mesafesi KYA grubunda anlamlı olarak daha uzun tespit edilmekle (p=0,038) birlikte diğer parametrelerde (QT mesafesi, QTd (düzeltilmiş QT) mesafesi, QTd dispersiyonu, Tp-e (Tpeak to end), Tp-e/QT oranı, Tp-e/QTd oranı, ST segment depresyonu, fragmente QRS (f-QRS), J dalgası vb) her iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı. Benzer şekilde kalp hızı değişkenliği parametreleri (Ortalama Kalp hızı, Ortalama RR (ms), SDNN (ms), RMSSD (ms), SDNN indeks (ms), SDANN indeks (ms), PNN50 (%), VLF(ms2), LF(ms2), HF (ms2), LF/HF oranı vb) ve serum Gal-3 düzeyi açısından da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda elde edilen sonuçlar literatürde KYA ile ilgili elektrokardiyografi ve kalp hızı değişkenliği parametrelerinde gözlenen bulgular ile uyumlu değildi.Daha önce KYA'da çalışılmamış bir kardiyak fibrozis belirteci olan serum Gal-3 düzeyinin de bu çalışmada KYA ile ilişkisi gösterilememiştir. Ancak daha geniş hasta grubunda çalışıldığında ve koroner dolaşımı daha objektif olarak değerlendirebilen ek yöntemler (intravasküler ultrason (IVUS) ve optik koherens tomografi (OCT) vb)kullanıldığında bu sonuçların değişebileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Elektrokardiyografi,Galectin 3, Kalp Hızı Değişkenliği, Koroner Yavaş Akım

AterosklerozElektrokardiyografiFibroz+4
Aslıgül Cüreoğlu
Çukurova University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit olgularında fibrozis derecesinin ARFI(Acoustic Radiation Force Impulse) elastografi bulgularının histopatoloji sonuçlarıyla karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızdaki amaç kronik hepatit olgularındaki fibrosisi tespit etmede ve miktarını belirlemede ARFI elastografinin tanıya katkısını histopatolojik bulgularla kıyaslayarak araştırmaktır. Materyal Metod: Haziran 2018-Ağustos 2018 tarihleri arasında kliniğimize karaciğer biyopsisi için gönderilen kronik hepatit tanılı 122 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların karaciğer sağ lobtan 10 shear wave hız ölçümü yapılmıştır. Ortalama ARFI hız değerleri ISHAK sınıflamasındaki fibrozis değerleri ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Birinci karşılaştırma evre ≤ F1 fibrozise sahip hastalar ile evre ≥ F2 hastalar arasında yapıldı. Buna göre fibrozis varlığını tespit etmede ARFI elastografinin iki grubu ayırmada optimal kesme değeri 1.26 m/s olarak belirlendiğinde sensitivite % 77, spesifite % 68 olarak bulundu. İkinci karşılaştırma grubunda belirgin fibrozisi belirlemeye yönelik olarak; fibrozis evreleri ≤ F2 ve ≥ F3 olan iki hasta grubu arasında yapılmıştır. Buna göre belirgin fibrozisi belirlemede ARFI elastografinin iki grubu ayırmada optimal kesme değeri 1.45m/sn olarak belirlendiğinde sensitivite % 85, spesifite % 87 olarak bulundu. Üçüncü karşılaştırma siroz olgularını diğer fibrozis gruplarından ayrımına yönelik olarak fibrozis evresi ≤ F4 olan hasta grubu ile fibrozis evresi ≥ F5 olan hasta arasında yapılmıştır. İki grubu ayırmada ARFI elastografi için optimal kesme değeri 1.64 m/s olarak belirlendiğinde sensitivite % 100, spesifite % 84 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda ARFI elastografi ile belirgin fibrozisin varlığının ortaya konmasında ve sirotik süreçleri belirlemede güvenilir sonuçlar elde edilmiştir. ARFI elastografi, kronik karaciğer hastalığında çoğu durumda biyopsinin yerini alabilecek bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Ultrasonografi, ARFI, Kronik Hepatit

ElastografiFibrozHepatit+4
Mehmet Akif Ersoy
Gaziantep University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kistik fibrozisli hastalarda üst ekstremite kas kuvveti ile fonksiyonel kapasite, kassal endurans ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki

Kistik Fibrozisli Hastalarda Üst Ekstremite Kas Kuvveti ile Fonksiyonel Kapasite, Kassal Endurans ve Yaşam kalitesi Arasındaki İlişki. Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, Gaziantep, 2017. Bu çalışma, kistik fibrozisli hastalarda üst ekstremite kas kuvveti ile fonksiyonel kapasite, kassal endurans ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi araştırmak için yapıldı. Çalışmaya 15'i kız 14'ü erkek, 6 yaş ve üzerinde olan toplam 29 hasta katıldı. Bireyler üst ekstremite kas kuvveti, solunum fonksiyon testi, kassal endurans, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi yönünden değerlendirildi. Çalışmadan elde edilen sonuçlara bakıldığında; omuz abdüktörleri kas kuvveti ile kassal endurans arasında orta şiddette ilişki (r: 0,462 p<0,05), biceps kas kuvveti ile kassal endurans arasında orta şiddette ilişki (r:0,402 p<0,05), el kavrama kuvveti (sol) ile kassal endurans arasında hafif şiddette ilişki (r: 0,381 p<0,05), el kavrama kuvveti (sağ) ile kassal endurans arasında orta şiddette ilişki (r:0,456 p<0,05) olduğu saptandı. Biceps kas kuvvetinin FEV1(%) ,FVC(%) ve PEF(L) değerleri ile hafif şiddetli bir ilişkisi (r1:0,388 r2:0,398 r3:0,392 p<0,05) olduğu ve diğer kas kuvvetleriyle bir ilişkisi olmadığı tespit edildi. Yaşam kalitesinin yeme bozukluğu bölümü puanı ile biceps kas kuvveti arasında hafif şiddetli bir ilişki olduğu (r:0,381 p<0,05), üst ekstremite kas kuvveti ile 6 dakika yürüme testi yüzdesi arasında ilişki olmadığı tespit edildi (p>0,05). Sonuç olarak, kistik fibrozisli hastalarda üst ekstremite kas kuvvetinin azaldığı ve fizyoterapistlerin kuvvetlendirme eğitimi verirken üst ekstremite kas kuvvetini de dikkate alması gerektiği bununda akciğer fonksiyonları ve yaşam kalitesini etkileyeceği görüşündeyiz.

FibrozFizik tedaviFiziksel dayanıklılık+5
Çağtay Maden
Hasan Kalyoncu University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 nedeniyle hastanemiz kliniklerinde yatmış hastaların tanıdan bir yıl sonra COVID-19'un uzun dönem etkileri açısından değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: COVID-19 hastalığı mortalitenin yanında bir çok morbiditeye de neden olmaktadır. COVID-19 hastalığından iyileşen hastaların kısa dönemde çok büyük bir kısmında solunumsal semptomlar devam ettiği (fizyolojik etkilenmeler), radyolojik yönden ise sekel lezyonların varlığı görülmektedir. Bununla birlikte uzun dönem etkilenimleri iyi bilinmemektedir. Bu çalışma ile amacımız servislerimizde yatmış COVID-19 olgularımızı bir yıl sonra klinik, fizyolojik ve radyolojik yönden değerlendirmektir. Yöntem: COVID-19 hastalığı nedeniyle servisimizde yatan hastalar bir yıl sonra telefonla aranarak kontrole çağrıldılar. COVID-19 öncesinde bilinen akciğer hastalığı olan hastalar çalışma dışında bırakıldı. Yazılı onamı alınan 82 olgu çalışmaya alındı. Hastaların semptomları, fizik muayene bulguları kaydedildi. Radyolojik, laboratuvar, solunum fonksiyon testleri ve ekokardiyografi ile kontrolleri yapıldı. Tomografi görüntülerinde en az %10 ve üzerinde etkilenim olan olgular; organize pnömoni paterni baskın grup, fibrozis benzeri değişiklik olanlar, parankimal bant baskın grup olarak gruplandırıldı. Bulgular: 82 olgunun yaş ortalaması 54.3±12.15 (28-86)'dur. Hastaların 43(%52.4)'ü erkek, 39 (%47.6)'u kadındı. Olguların 7 (%8.5)'si sigara içicisi, 17(%20.7)'si bırakmış; 58(%70.7)'i hiç sigara kullanmamıştı. Olguların 69 (%84.15)'unda nefes darlığı, öksürük, halsizlik, unutkanlık gibi en az bir semptom mevcuttu. 13 (%15.85)'ünde semptom yoktu. Hastaların 38 (%46.34)'inde nefes darlığı; 33 (%40.24)'ünde unutkanlık semptomu mevcuttu. Olguların mMRC skoru ortalama 1.5±1.06 idi. Olguların bir yıl sonra Toraks bilgisayarlı tomografi bulguları incelendiğinde; %29.3(24)'ünde hala radyolojik etkilenim olduğu görüldü. %70.7(58)'sinin toraks tomografisi normal olarak izlendi. Toraks BT'de: 1 olguda (%1.2) organize pnömoni paterni; 9 (%11) olguda fibrozis benzeri değişiklikler izlendi; 14(%17.1) olguda parankimal bantlar izlendi. Toraks BT'de etkilenimi olan olguların yaş ortalaması; etkilenmesi olmayanların yaş ortalamasından ve sPAB ortalamasından daha fazla; 6 dakika yürüme mesafesi ise daha azdı. 9 olguda sPAB 30 mmHG ve üzerinde ve 6'sının TLCO ≤%60 saptandı. Yatışlarında oksijen ihtiyacı olmamış olan hastalarda uzamış semptomlar daha az tespit edildi (p<0,025). Birinci yıl kontrollerinde parametreler ile uzamış semptom varlığı açısından yapılan analizlerde, semptom olan grupta FEV1 yüzdesinin anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü (p<0,016). 6DYT ise istatiksel anlamlı olarak kalıcı semptomları olan grubun yürüme mesafesi azalmıştı (p<0,009). MMRC skoru da uzamış semptomları olan grupta anlamlı daha yüksekti (p<0,001). Sigara içicisi olanlarda radyolojik sekel gelişimi daha fazla görüldü (p<0,026). Radyolojik tutulumu olan hastaların yatışlarındaki Lenfosit değerlerinin düşük (p=0,014); CRP (p=0,018) ve D-Dimer (p=0,002) oranlarının ise radyolojik tutulumu olmayan hastalara göre yüksek olduğu gözlendi (p<0,05). Tomografide "fibrozis benzeri değişiklikleri" olan grubun 6DYT değeri diğer gruplardan düşük (p=0,012), mMRC skorunun ise istatiksel anlamlı olarak daha yüksek olduğu gözlendi(p<0,023). Tartışma ve Sonuç: COVID-19 öncesi bilinen herhangi bir akciğer hastalığı olmayan 82 olgunun COVID- 19 sonrası birinci yılında %46.34'ünde nefes darlığı şikayeti vardı. Olguların %29.3'ünde hala %10'dan fazla radyolojik etkilenim vardı. mMRC skorları ortalama 1.5'du. Olguların 9'unun sPAB 30 mmHG ve üzerindeydi. Olgulardan 6'sının TLCO %60 ve altındaydı. COVID-19 en fazla solunum sistemi olmak üzere birçok sistemi tutan bir hastalıktır ve COVID-19'a bağlı sağlık problemleri uzun yıllar devam edeceği görünmektedir. Anahtar kelimeler: COVID-19, uzamış semptom, fibrozis

Belirti ve semptomlarCOVID 19Fibroz+2
Ersoy Altunok
Çukurova University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aort stenozu etiyolojisinde kalsifik ve infflamatuar mekanizmaların farklı aort kapakçıklarındaki etkisinin araştırılması

Aort kapağı kalsifik stenozuna neden olan patofizyolojik süreçler halen tam olarak belirlenememiştir ve henüz hastalığın sürecini etkileyecek efektif medikal tedavi bulunmamaktadır. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniği'nde Aort Stenozu nedeniyle uygulanan aort kapak replasmanı olgularından çıkarılan kapak materyalleri kullanılarak, Dejeneratif Aort Stenozu'nun değişik kapakçıklar üzerindeki etkisinin patolojik olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Çıkarılan kapak Sol-koroner, Sağ-koroner ve Non-koroner kapakçık olarak ayrıldı. Sonrasında %10 tamponlu formalin solusyonu içerisinde sabitlendi. Toplam kapak sayısı 20, kapakçık sayısı 60'ı bulduğunda kapakçıklar karışık olarak 1'den 60'a dek numaralandırılarak patoloji laboratuvarına gönderildi. Cerrahi klinik hangi numaranın hangi kapağı tanımladığını bilirken, patoloji kliniği kör kaldı. Preparatlardan rotary mikrotom aracılığı ile 5 mikrometre kalınlığında kesitler alındı ve bu kesitler deparafinizasyon ve rehidratasyon çalışmalarından sonra hematoksilen& eosin (H&E) ve Van Gieson boyalarıyla boyandı. H&E ile boyanan kesitler konusunda uzman bir patolog tarafından kör olarak standart ışık mikroskopunda incelenerek kalsifikasyon, fibrozis ve yangısal infiltrasyon açısından değerlendirildi. Kapakçıklar Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner eşlemeleri şeklinde birbirleriyle karşılaştırıldı. Yapılan değerlendirme sonucunda yangısal açıdan Sağ-Sol, Sağ-Non ve Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında farklılık olmadığı gözlendi (p değerleri sırasıyla 0,199, 0,789, 0,379). Fibrozis açısından yapılan incelemede; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,079, 0,880), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,046). Kalsifikasyon açısından yapılan incelemede ise; Sağ-Sol ve Sağ-Non-koroner kapakçıklar arasında fark saptanmazken (p değerleri sırasıyla 0,285, 0,180), Sol-Non-koroner kapakçıklar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p=0,011). Kalsifik aort stenozunda kapakçıklar arası patolojik farklılıklar literatürde nadir yer alan bir konu olmakla beraber, gelişen cerrahi ve medikal tedavi yaklaşımlarına ileride ışık tutacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aort Stenozu, Kalsifikasyon, Fibrozis, Yangı

AortAort hastalıklarıAort kapak stenozu+4
Alper Özbakkaloğlu
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel peritonit modelinde intraperitoneal ST. john's wort oil maddesinin (Kantaron yağı'nın) etkisi

Amaç: Deneysel peritonit oluşturularak, Kantaron Yağı'nın Etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 42 Adet Western Albino rat; kontrol(1), peritonit(2), peritonit+Serum Fizyolojik(3), peritonit+Kantaron Yağı(4), Peritonit+zeytinyağı(5), Kantaron Yağı(6), Zeytinyağı(7) olmak üzere 7 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna işlem yapılmadı. 2., 3., 4., 5., grupta gaita çözeltisi ile peritonit oluşturuldu. İntraperitoneal olarak 3. Gruba serum fizyolojik, 4. Gruba Kantaron Yağı, 5. Gruba zeytinyağı verildi. Peritonit oluşturulmayan, 6. gruba Kantaron Yağı, 7. gruba zeytinyağı verildi. Ratlar 5. gün sakrifiye edildiler. Kilo yüzde değişimleri hesaplandı. İntrakardiyak alınan kandan IL-1, IL-6, CRP, Prokalsitonin, TNF-α ve lökosit çalışıldı. Alınan parietal periton ve karaciğerden visseral periton örneklerinden histopatolojik olarak doku fibrozisi, doku inflamasyonu, doku damar çoğalması ve doku kalınlıkları incelendi. Bulgular: İstatiksel sonuçlar incelendi. Kilo yüzde değişim değerleri; peritonit -8,6, peritonit+Kantaron Yağı -5,3, CRP değerleri; peritonit=293,2, peritonit+Kantaron Yağı=253,8, IL-1 değerleri; peritonit=28,2, peritonit+Kantaron Yağı=34,6, IL-6 değerleri; peritonit=35,1, peritonit+Kantaron Yağı=32,1, TNFα değerleri; peritonit=86,4, peritonit+Kantaron Yağı=107,1, Visseral periton kalınlığı; peritonit=337,1, peritonit+Kantaron Yağı=438,6, Parietal periton kalınlığı; peritonit=210, peritonit+Kantaron Yağı=86 bulundu. Visseral periton inflamasyon; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=3, Visseral periton fibrozisi; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=2, Visseral periton damarlanması; peritonit=2, peritonit+Kantaron Yağı=3, Parietal periton inflamasyonu; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=1, Parietal periton fibrozisi; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=0, Parietal periton damarlanması; peritonit=3, peritonit+Kantaron Yağı=0 skorları bulundu. Sonuç: Çalışmada intraperitoneal verilen Kantaron Yağı'nın sistemik inflamasyon üzerine etkisi olmadığı, hatta zeytinyağı ve Kantaron Yağı'nın sistemik inflamasyonu tetiklediği gösterilmiştir. Fibrozis üzerine ise visseral ve parietal peritonda koruyucu etkisi olduğu görüldü.

Bitkisel yağlarFibrozHayvan deneyleri+5
Yunus Kaycı
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B enfeksiyonlu çocuklarda karaciğer fibrozisinin noninvaziv tanı metodları ile değerlendirilmesi

Amaç; Kronik hepatit B'li çocuk hastalarda karaciğer fibrozis derecesininbelirlenmesinde serumda tayin edilen noninvaziv testler ile karaciğer biyopsisinin tanısaldeğerliliğinin karşılaştırılmasıdır.Materyal- Metod; Çalışmamızda hasta grubu, CBU Pediatrik Gastroenterolojipolikliniğinde takip edilip biyokimyasal, virolojik, histopatolojik olarak önceden kronikhepatit B tanısı konmuş, pediatrik yaş grubundaki 35 çocuktan, kontrol grubu ise 15sağlıklı çocuktan oluşmaktadır. Hasta serumlarından tayin edilen noninvaziv Fibrotestfibrozis düzeyleri ile noninvaziv Aktitest aktivite düzeyleri, histopatolojik değerlendirmeile elde edilen fibrozis ve aktivite düzeyleri ile karşılaştırıldı. YKL-40 ve MMP-9 tayinleriise ELİSA yöntemi ile yapıldı. İstatiksel analizde SPSS 10.0 programı kullanıldı.Bulgular; Çalışmamızda Hasta grubu (Grup 1) ve Kontrol grubunun (Grup 2)demografik özellikleri (yaş, cinsiyet) karşılaştırıldı ve gruplar arasında farklılıksaptanmadı. Aktitest'in belirlediği aktivite düzeyleri ile histopatolojik inceleme sonucuelde edilen aktivite düzeylerinin uyumu bakımından yapılan karşılaştırmada (p=1.00) veFibrotestin'in belirlediği fibrozis düzeyleri ile histopatolojik inceleme sonucu elde edilenfibrozis düzeylerinin uyumu bakımından yapılan karşılaştırılmada (p=0.432) gruplararasında anlamlı fark tespit edilmedi. Hasta grubunda Aktitest'in Sensitivite %31, Spesifite%68, pozitif prediktif değeri %31, negatif prediktif değeri %32 olarak bulunurken,Fibrotest sonuçları ise Sensitivite %36, Spesifite %81, pozitif prediktif değeri %56, negatifprediktif değeri %36 olarak tespit edildi. Hasta grubunda (Grup 1), Kontrol grubuna (Grup2) kıyasla MMP-9 ve YKL-40 değerleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıylap=0.01, p=0.02). AST, ALT, GGT, total bilirubin, APTZ düzeyleri, hasta grubunda kontrol80grubuna göre anlamlı derecede yüksek, total protein düzeyi ise anlamlı derecede düşükbulundu.Sonuç; Karaciğer fibrozisinin tanı ve evrelendirilmesinde karaciğer biyopsisi halenaltın standart olarak yerini korumaktadır. Günümüzde en uygun yaklaşım, karaciğerbiyopsisi ile birlikte noninvaziv biyokimyasal testlerin, serolojik testlerin ve görüntülemeyöntemlerinin hasta kliniği ile birlikte değerlendirilmesidir.Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit B, Karaciğer Biyopsisi, Fibrotest, Aktitest

BiyopsiFibrozHepatit+6
Ferda Doğan Bozyiğit
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Kronik viral hepatit hastalarında basit ve girişim gerektirmeyen testler karaciğer fibrozis düzeyini saptayabilir mi?

Kronik viral hepatit hastalarının yıllık %2-8'inde siroz gelişmekte olup, bu hastalara tedavi kararı verilmesinde ve izlemesinde fibrozis evresinin bilinmesi gereklidir. Araştırmamızda, retrospektif olarak tam kan sayımı ve biyokimya tetkiklerinden elde edilen trombosit sayımı, AAR, Pohl skoru, CDS, FİB-4, APİ, APRİ, FİB-4 ve P2MS göstergelerini altın standart olan karaciğer biyopsisi evresi ile karşılaştırdık. Çalışmaya 107'si hepatit B enfeksiyonu ve 34'ü hepatit C enfeksiyonu olmak üzere 141 hasta ( 49'u kadın, 101'i erkek, yaş ortalaması 43.5) alındı. Hafif-ciddi fibrozis ayrımında AAR; %63.1 duyarlılık, %27.0 seçicilik, APİ ise %58.3 duyarlılık, %81.1 seçicilik göstermiş olup yetersiz bulunmuştur. Trombosit sayımı, Pohl skoru ve CDS gösterdiği yüksek seçicilik (sırasıyla %91.8, %94.2 ve %90.9) ile ciddi fibrozisli hastaların saptanmasında yararlı olmasına rağmen duyarlılıkları (sırasıyla %26.3, %15.7 ve %21.0) oldukça düşüktür. Tüm çalışma grubunda, APRİ, FİB-4 ve P2MS ciddi fibrozisin dışlanmasında sırasıyla %93.1 %95.2 %92.6 negatif prediktif değer göstermiştir. Sadece hepatit B enfeksiyonlu olgularda ise %94.4, %97.1 ve %94.2 negatif prediktif değer göstermiştir. Araştırmamız, kronik viral hepatitlerde APRİ, FİB-4 ve P2MS'nin karaciğer fibrozisinin izleminde ve ciddi fibrozisi dışlayarak karaciğer biyopsisi yapılacak hastaların seçiminde kullanılabileceğini göstermektedir.

Alanin transaminazAspartat aminotransferazFibroz+7
Müjdat Zeybel
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik karaciğer hastalığında fibrogenezis sürecinin histopatolojik ve immunohistokimyasal parametreler (TGF-B1, FSP1-S100A4, ?-düz kas aktini, kollagen tip 1 ve E-kaderin) eşliğinde değerlendirilmesi

AMAÇ: Karaciğerde herhangi bir toksik ya da iltihabi hasara karşı gelişen fibroziste en fazla rol oynayan anahtar hücre HSH'lerdir. Bu süreçte fibrojenik bir sitokin olan TGF-ß'nın fonksiyonu, HSH'ler aracılığı ile Kollagen tip I salgılatarak ESM'in yeniden yapılanmasını sağlamaktır. Son yıllarda fibrozis konusunda yapılan çalışmalarda sadece HSH'lerin değil EMT gösteren hücrelerin de ekstrasellüler matriks proteinlerini salgıladığı düşünülmektedir. Çalışmamızda aktive HSH'lerin ve tüm bunlara yol açan TGF-ß'nın değişen fibrozis evreleriyle ilişkisini ve epiteliyal mezenkimal dönüşüm gösteren hücrelerin varlığını göstermek amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Bölümümüzde karaciğer biopsi materyallerinde kronik viral hepatit tanısı almış farklı fibrozis skorlarına sahip 70 olgu ve 20 adet kontrol olgusu seçilerek tümüne immunohistokimyasal belirleyicilerden TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini, Kollagen Tip I ve E-kaderin uygulanmıştır.BULGULAR ve SONUÇLAR: Artan fibrozis derecesi ve inflamasyonla TGF-ß1, FSP1/S100A4, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonları artmıştır. Bu bulgu fibrogenezis sürecinde bu moleküllerin rol oynadığını düşündürmektedir. Özellikle HCV'ye bağlı kronik hepatit olgularında HBV'ye göre TGF-ß1, ?-Düz kas aktini ve E-kaderin+Kollagen Tip I ekspresyonu arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. FSP1/S100A4 fibroblastlar dışında diğer yangı hücrelerini de boyadığından spesifik olmadığı sonucuna varılmıştır. Dual immunohistokimyasal boyama yöntemiyle karaciğerde EMT gösterdiği düşünülen hepatositler saptanmıştır.

AktinlerCadherinlerFibroz+6
Tuğba Karadeniz
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel tek taraflı kriptorşidizmli sıçanlarda testiküler mast hücreleri ve fibrozisin araştırılması

Tedavi edilmemiş inmemiş testislerde çeşitli komplikasyonların yanı sıra fibrozis de önemli bir sorundur. İnmemiş testiste bir yaşından sonra fibrozis önemli derecede artar. Fibrozisin artması bazal membran kalınlaşmasına ve germ hücre sayısında azalmaya sebep olmaktadır. Fibrozis, etkilenmiş testiste fonksiyonel parankimanın yerini almaktadır. Mast hücreleri fibrozis gelişiminde rol oynar ve germ hücre hasarıyla ilişkili olabilir. Bu çalışmada deneysel kriptorşidizmli sıçanlarda testiküler mast hücreleri ve fibrozis arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 15-17 günlük tane erkek Sprague Dawley türü sıçan kontrol ve kriptorşid grupları olmak üzere 2 eşit gruba ayrıldı. Deney hayvanlarının kriptorşidizm modeli oluşturulduktan 15 gün sonra testisleri alındı. Alınan testis dokuları ışık mikroskobik ve elektron mikroskobik incelemelere ek olarak Anti Mast Cell Tryptase Antikoru kullanarak immünohistokimya yöntemi ile boyanarak mast hücre sayısı değerlendirildi. Çalışmamızda kriptorşidik testislerde insterstisyel alanda seminifer tübüllerin birbirinden uzaklaşması, germ hücrelerin bazal membrandan ayrılması, perivasküler fibrozis, ödem, konjesyon, hemoraji, interstisyel alanda ve peritübüler alanda fibrozisin artışı, seminifer tübül çaplarında ise azalma gözlemledik. Çalışmamızda mast hücre sayısı ile fibrozis arasında pozitif yönde bir korelasyon olduğunu tesbit ettik.

FibrozHayvan deneyleriKriptorşidizm+3
İskender Duran
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik viral hepatit B'de fibrozisin noninvaziv biyokimyasal testlerle değerlendirilmesi

GĠRĠġ VE AMAÇ: Kronik Viral Hepatit B (HBV) sık görülen, siroza ve karaciğer kanserine sebep olan bir hastalıktır. Bu hastalığın erken tanı ve tedavisi, olası komplikasyonların önlenmesi açısından önem arz etmektedir. Fibrozisin gösterilmesinde altın standart olan karaciğer biyopsisi; invaziv, komplikasyona sebep olabilen ve pahalı bir tanı yöntemdir. Bu nedenle, son yıllarda, karaciğer fibrozisini gösteren invaziv olmayan ve pratik testlerin geliştirilmesi önem kazanmıştır. Çalışmamızın amacı, bu testlerin karaciğer fibrozisini öngörmede altın standart olan karaciğer biyopsisi ile karşılaştırmak ve değerlendirmektir. MATERYAL VE METOT: Gaziantep üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji ve Hepatoloji polikliniğinde 2010-2020 yılları arasında kronik Hepatit B tanısı almış ve karaciğer biyopsisi yapılmış 1051 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların yeni tanı konduğu dönemdeki AAR, APİ, APRİ, FIB-4, KİNG skoru, FİBROQ skoru hesaplandı. Bu hastaların her birine skorlar ayrı ayrı uygulandı. Tüm skorlar karaciğer biyopsisi ile karşılaştırıldı. Ayrıca GAZİANTEP skoru ile tüm diğer skorlar karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmamızda eğri altında kalan alan değerleri API skoru için 0.648, APRI skoru için 0.711, FIB-4 skoru için 0.716, KİNG skoru için 0.723, FİBROQ skoru için 0.595, GAZİANTEP skoru için 0.701 olarak bulundu (p<0,05). AAR skoru için istatistiksel olarak anlamlı p değeri elde edilemedi. ROC analizinde ileri fibrozisi saptamada en iyi belirteçler KİNG, FİB-4, APRI ve GAZİANTEP skorlarıydı. KİNG, FİB-4, APRI ve GAZİANTEP skoru için ileri fibrozisi saptamasının en iyi kesim değerleri sırasıyla ≥ 8.67, ≥ 0.94, ≥ 16.24 ve ≥ 9.63 olarak alındığında; sırasıyla sensitivite %50.52, %56.77, %59.64 ve %52.34, spesifite %87.26, %74.96, %73.61 ve %78.11 olarak saptanmıştır ( p<0.05). Çalışmamızda, GAZİANTEP skoru formülünde kullandığımız globulin ve GGT parametreleri ile fibrozis karşılaştırıldı. Fibrozis olan grupta globulin ve GGT ortalaması anlamlı olarak daha yüksek bulundu ( p<0.05). Fibrozis ile; globulin ve GGT değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (sırasıyla, p<0,05; r=0,230; p<0,05; r=0,305). SONUÇ: Çalışma sonucunda King skoru kronik HBV‟li hastalarda hepatik fibrozisin noninvaziv tespitinde en güvenilir yöntem olarak saptandı. Aynı zamanda FIB-4, ARPI ve GAZİANTEP skorunun da karaciğer fibrozisini belirlemede etkin olduğu bulundu. AAR skorunun hepatik fibrozisi tespit etmede yeterli olmadığı saptandı. Yeni bir noninvaziv test olan GAZİANTEP skoru, kronik viral hepatit B‟li hastalarda karaciğer fibrozisini değerlendirmek için yararlı ve kolay bir araçtır ve AAR, API ve FIBROQ'den daha iyi bir doğruluğa sahiptir. Etkinliğini doğrulamak için ileriye dönük çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, Fibrozis, Non-invaziv testler

FibrozHepatitHepatit B+4
Adem Kaya
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akciğer fibrozisi modelinde ürotensin 2 antagonisti olan Palosuran'ın etkinliğinin araştırılması

Sistemik skleroz (SSk), deri ve iç organlarda yaygın fibrozis ile karakterize bir hastalıktır. Akciğer en sık tutulan organlardan birisidir ve tedaviye rağmen en sık mortalite nedenidir. Çalışmamız son yıllarda fibrozis patogenezinde önemli bir medyatör olduğu gösterilen ürotensin-II'nin (U-II), akciğer fibrozisi oluşturulan hayvan modelinde düzeylerini belirlemek, U-II düzeyleri ile fibrozis skorları ve fibrozis göstergeleri olan endotelin-1 (ET-1), tranforming growth faktör-ß1 (TGF-ß1) arasındaki ilişkiyi belirlemek, son olarak oluşturulan akciğer fibrozisi modelinde U-II antagonisti olan palosuranın etkinliğini araştırmak amacıyla planlandı.Çalışmaya Wistar tipi erkek ratlar alındı. Kontrol grubuna (n:10), intratrakeal salin, akciğer fibrozisi oluşturulan hasta grubuna (n:10) intratrakeal bleomisin, tedavi grubuna ise (n:10) intratrakeal bleomisin ve gavaj ile palosuran verildi. Çalışma ondördüncü günde sonlandırılmış olup, patolojik ve biyokimyasal işlemler için örnekler alınmıştır.Çalışmanın sonucunda; U-II düzeyi (ng/ml) kontrol grubunda 2.957±0.159, hasta grubunda 3.188±0.122, tedavi grubunda 2.970±0.165 saptandı (p=0.002). ET-1 düzeyi (pg/ml) kontrol grubunda 4.486±0.376, hasta grubunda 9.086±1.850, tedavi grubunda 4.486±0.376 saptandı (p<0.001). TGF-ß1 (ng/ml) düzeyi kontrol grubunda 73.143±9.96, hasta grubunda 84.81±4.73, tedavi grubunda 77.86±5.77 saptandı (p=0.006). Fibrozis skorları kontrol grubunda 0.7±0.48 hasta grubunda 4.4±1.34, tedavi grubunda 3.2±0.63 saptandı (p<0.001). Akciğer fibrozisi oluşturulan grupta fibrozis skorları ile UT-II, ET-1 ve TGF-ß1 arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptandı.Sonuç olarak, son yıllarda fibrozis ile ilişkisi ortaya konulan UT-II'nin SSk akciğer fibrozis modelinde önemli bir medyatör olduğu ve U-II antagonisti olan palosuranın yeni bir tedavi seçeneği olarak akciğerde fibrozisi engelleyebileceği düşünülmektedir.

Akciğer hastalıklarıAntagonistlerFibroz+2
İbrahim Halil Türkbeyler
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit C hastalarında serum demiri, ferritin, transferrin saturasyonu, karaciğer demir birikimi ile karaciğer histopatolojisi ve viral yük arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, kronik hepatit C (KHC) hastalarında serum demiri, ferritin, transferrin satürasyonu ve karaciğerde demir birikiminin karaciğer fibrozisi ve enflamasyonu üzerine etkilerini araştırmaktır.Daha önce antiviral tedavi almamış 70 KHC'li hastanın kayıtları retrospektif olarak tarandı. Bu hastaların karaciğer biyopsileri tek bir patolog tarafından modifiye ISHAK yöntemiyle enflamasyon ve fibrozis açısından skorlandı. Bu karaciğer biyopsilerinden tekrar hazırlanan preparatlar Persl' Prusya mavisi ile boyandı. Karaciğerdeki demir miktarı semikantitatif Modifiye MacSween karaciğer demir yükü evrelemesi kullanılarak aynı patolog tarafından değerlendirildi. Hastaların eş zamanlı serum demir, total demir bağlama kapasitesi, ferritin ve transferrin satürasyonu değerleri retrospektif olarak tarandı.Karaciğer biyopsi örneklerinin histopatolojik olarak incelenmesinde 25 hastada (%38.5) artmış karaciğer demir birikimi tespit edildi. Karaciğer demir birikimi ile histolojik aktivite indeksi (HAI) arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p=0.001) ama fibrozis ile bulunamadı (p>0.05). Ağır-orta artmış karaciğer demir birikimi olan olgularda fibrozis ve HAI dereceleri daha ileri idi. Artmış karaciğer demir birikimi ile viral yük (p=0.009) ve ileri yaş arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p=0.048). Ağır fibrozisi olan KHC'li hastalar hafif fibrozisi olanlara göre daha yaşlıydı. Ferritin ile karaciğer fibrozisi (p=0.010) ve HAI arasında anlamlı bir ilişki vardı (p<0.028). Ferritin ile karaciğer fibrozisi arasında pozitif bir korelasyon mevcuttu. Aspartat aminotransferaz (AST) ile karaciğer fibrozisi arasında anlamlı bir ilişki varken (p=0.011), Alanin aminotransferaz (ALT) ile karaciğer enflamasyonu arasında anlamlı bir ilişki vardı (p<0.028). AST ve ALT değerlerinin ortalamaları ağır fibrozis ve orta HAI grublarında hafif grublara nazaran daha yüksekti.Sonuç olarak; KHC'li hastalarda, artmış karaciğer demir birikimi ilerlemiş karaciğer fibrozisi ve enflamasyonu ile ilişkili olabilir. Serum ferritin değeri karaciğer fibrozisinin şiddetini ve enflamasyonun derecesini tahmin etmek için kullanılabilir.

DemirFibrozHepatit+4
Mustafa Tanrıverdi
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit B, kronik hepatit C ve Non-alkolik yağlı karaciğer hastalarında serum urokinase plasminogen aktivatör reseptör (UPAR) düzeyi ile fibrozis evresi arasındaki ilişki

ÖZETKronik hepatit B (KHB), kronik hepatit C ve non-alkolik yağlı karaciğer hastalığı klinik uygulamalarda sık rastlanılan karaciğer hastalıkları olup siroz ve hepatosellüler karsinoma yol açmaları nedeniyle önemli birer morbidite ve mortalite nedenidirler. Tedavi planında ve prognozu öngörmede histolojik bulgular temel olup, histolojik hasarı ortaya koymada karaciğer biyopsisi altın standarttır. Çeşitli komplikasyonlar taşıması ve invaziv bir işlem olması nedeniyle son yıllardaki çalışmalar histolojik hasarı ortaya koymada etkin olabilecek non-invaziv yöntemlerin belirlenmesine odaklanmıştır. Serum urokinase plasminogen aktivatörü (uPA) ve onun spesifik reseptörü (uPAR) temel olarak insanda fibrinolitik sistemin birer komponentidir. Yapılan çalışmalarda uPA ve uPAR'ın embryogenez, ovulasyon, anjiogenez ve tümör metastazında da rol aldığı ortaya konmuştur.Moleküler incelemeler ile hepatik stellate hücrelerinin uPA ve uPAR eksprese ettiğinin gösterilmesi sonrası kronik karaciğer hastalıklarında karaciğer fibrozisi ile olan ilişkisi literatürde az sayıda çalışma ile tanımlanmıştır. Bu çalışmalarda siroz, kronik hepatit B ve C vakaları ayrı ayrı değerlendirilmiş olup bizim çalışmamız nonalkolik steatohepatit vakalarını içeren ve 3 farklı kronik hepatit grubunu (kronik hepatit B, C, NAYKH) birlikte değerlendiren ilk çalışma olmuştur. Biz bu çalışmada kronik viral hepatitler ve non-alkolik yağlı karaciğer hasta gruplarında karaciğer biyopsisindeki fibrozis evresi ile serum uPAR düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Çalışmaya 96 KHB, 22 KHC ve 11 NAYKH vakası ve 47 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Sonuçları değerlendirdiğimizde, kronik viral hepatit gruplarındaki uPAR ortalaması kontrol grubundan istatikselolarak anlamlı biçimde yüksek, NAYKH grubunda ise kontrol grubundan istatiksel olarak farklı olmadığını saptadık. Kronik viral hepatit grubunda şiddetli fibrozis saptanan vakaların uPAR düzeyinin hafif-orta fibrozis saptanan vakalardan ve kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı yüksek saptadık. Mevcut çalışmalar ve bizim çalışmamız sonucunda uPAR'ın, kronik hepatit B ve C vakalarında karaciğer fibrozis evresi ile iyi korelasyon gösterdiği ve hasarı öngörmede noninvaziv bir marker olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

FibrozHepatit BHepatit B+6
Özlem Doruköz
Gazi University
2013
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliğinde evre, shear wave elastografi ile fibrozis skorları, rezistivite indeksi ve fibrozis belirteçlerinin karşılaştırılması

Giriş: Kronik Böbrek Hastalığı (KBH) dünya çapında bir halk sağlığı sorunudur. Yaklaşık her 9-10 erişkinden birinde KBH olduğu düşünülmektedir. Erken tanı ve tedavinin progresyonu yavaşlattığı bilinmektedir. KBH patofizyolojisinde ve böbrek fonksiyonlarının kaybında renal fibrozis önemli yer tutmaktadır. Renal fibrozisi saptamanın KBH erken tanısında, prognozunun belirlenmesinde ve yeni tedavi seçenekleri geliştirilmesi konularında faydalı olabileceği düşünülmektedir. Renal biyopsi ile fibrozis tanısı ve derecesi belirlenebilmektedir ancak invaziv ve zor bir yöntem olduğundan tüm hastalarda uygulanması pratik değildir. Bu nedenle renal fibrozisi saptamada kullanılabilecek noninvaziv yöntemler bulmak için araştırmalar yapılmaktadır. Biz de çalışmamızda renal fibrozisi öngörebileceği düşünülen markerlardan Transforming Growth Factor-Beta1 (TGF-β1), Interleukin-6 (IL-6), Apelin-12; inflamasyon markerlarından High Sensitive C-Reaktive Protein (hs-CRP) kan düzeyleri, renal doppler ultrasonografi (US) ile saptanan rezistivite indeksi (RI), renal shear-wave elastografi ile ölçülen renal fibrozis skorları arasındaki ilişkiyi saptamayı amaçladık. Çalışmamız ile renal fibrozisin noninvaziv tanı yöntemleri kullanılarak saptanmasına katkıda bulunmayı umuyoruz. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif bir vaka kontrol çalışması olarak tasarlandı. Çalışmaya Düzce Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Şubat 2017 - Temmuz 2017 tarihleri arasında Dahiliye ya da Nefroloji polikliniğine başvuran 18 yaş üstü, Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) kriterlerine göre evre 2,3,4,5 KBH tanısı olan 88 hasta dahil edildi. Dışlama kriterlerinden birini taşıdığı saptanan hasta kişi çalışma dışı bırakıldı. 68 hasta ve 19 kişilik kontrol grubu ile çalışma tamamlandı. Hasta grubunda 8 kişi evre 2, 27 kişi evre 3, 20 kişi evre 4, 13 kişi evre 5 KBH olarak belirlendi. Hasta ve kontrol grubundan yaş, cinsiyet, ek hastalık, vücut kitle indeksi (VKİ) bilgileri, kan örnekleri alındı, her iki gruba shear-wave elastografi ve renal doppler US ile ölçümler yapıldı. Bulgular: Çalışmamıza 68 kişi hasta, 19 kişi kontrol grubu olmak üzere toplam 87 kişi dahil edildi. Çalışmaya katılan kişilerin kadın erkek oranı benzer (p:0.752), yaşları değerlendirildiğinde ise hasta grubunun yaş ortalaması daha yüksek saptanmıştır (p<0.001). Çalışmamızda hs-CRP, IL-6, Apelin-12 düzeyleri hasta grubunda anlamlı şekilde yüksek saptanmıştır (sırasıyla p:0.001, p:0.004, p:0.009). Apelin-12 KBH evresi arttıkça daha yüksek değerlerde ölçülmüş olmasına karşın (p:0.047), hs-CRP ve IL-6'da bu ilişki bulunamamıştır(sırasıyla p:0.374, p:0.224). TGF-β1 değerlerinde ise hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek değerler saptanmış ancak istatistiksel anlamlı bulunmamıştır (p:0.313). TGF-β1 KBH evreleri arasında değerlendirildiğinde istatistiksel anlamlı farklılık saptanmamıştır (p:0.196). Alt grup analizlerinde Apelin-12 düzeyi diyabetik hasta grubunda diyabetik olmayan hasta grubuna göre anlamlı derecede daha düşük değerlerde saptanmıştır (p:0.009). RI, hem hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek saptanmış (p<0.001) hem de KBH evresi arttıkça daha yüksek değerlerde ölçülmüş olup (p:0.015) her iki durumda da istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Elastisite skoru için ise hasta-kontrol grubu arasında ve KBH evreleri arasında fark saptansa da bu bulgu istatistiksel anlamlılığa ulaşmamıştır (sırasıyla p:0.233, p:0,203). Sonuç: Çalışmamızda KBH hastalarında Apelin-12, IL-6, hs-CRP ve RI düzeylerinde hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı yükseklik saptanmıştır. Diyabetik alt grupta RI anlamlı yüksek, Apelin-12 anlamlı düşük saptanmıştır. KBH evresi arttıkça Apelin-12 ve RI değerlerinin de istatistiksel anlamlı şekilde arttığı görülmüştür. RI ve Apelin-12'nin renal fibrozisin indirekt göstergesi olarak kullanılabileceği düşünülmüştür. TGF-β1 ve elastisite skorunun hasta grubunda daha yüksek değerlerde ölçülmesine karşın istatistiksel anlamlılığa ulaşmamasının hasta sayısının kısıtlı olmasının bir sonucu olduğu düşünülmüştür. KBH hastalarında erken tanı ve takipte kullanılabilecek noninvaziv yöntemlere katkı sağlayabilecek anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmamızın, bu konularda yapılacak daha geniş ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz. Anahtar Kelimeler: kronik böbrek hastalığı, renal fibrozis, rezistivite indeksi, shear-wave elastografi

BiyobelirteçlerBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+5
Cansu Arslantürk Güneysu
Düzce University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Total diz artroplastisi cerrahisi sonrası patellar klunk sendromu insidansı

Amaç: Patellar klunk sendromu (PKS), total diz artroplasti (TDA) ameliyatları sonrasında oluşan eklem içi ile ilgili mekanik problemlerden biridir. Özellikle arka çapraz bağ kesen implantların kullanımı sonrası görülme sıklığı artan bu patoloji, kuadriseps tendonunun distal kısmının patella üst kutbu birleşim yeri çevresinde oluşan patolojik fibroz doku sebebiyle ortaya çıkan bir klinik tablodur. Fleksiyondaki dizin ekstansiyona getirilmesi esnasında 30° ve 45 ° fleksiyon açıları aralığında oluşan ağrı, sendroma adını veren klunk sesi ile karakterizedir. Semptomlar genel olarak TDA ameliyatları sonrası 3-8. aylarda ortaya çıksa da, tanı için geçen süre 2 yıla kadar uzayabilmektedir. Görülme sıklığı kullanılan implantlara bağlı olarak % 0-7.5 arasında değişen bu sendromun etiyolojisi preoperatif, implant ilişkili, cerrahi yaklaşıma bağlı etmenler olmak üzere 3 ana başlık altında özetlenebilir. Ağır semptom veren hastaların tedavisinde artroskopik veya açık cerrahi yöntem ile fibroz doku rezeke edilerek klinik tabloda dramatik bir iyileşme ortaya çıkar. Total Diz Artroplastisi cerrahisi çok sık uygulanan ve hastaların klinik olarak çok fayda gördüğü bir operasyondur. Görece nadir olan bu sendrom cerrahi sonuçları olumsuz olarak etkileyen bir komplikasyondur. Literatürde az miktarda geniş kapsamlı, tanımlayıcı çalışmalar mevcuttur. Amacımız kliniğimiz vaka serileri içinde PKS klinik tanı, etyoloji, insidans oranlarını tespit ederek tanımlayıcı bir çalışma ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Düzce Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2016-2018 yılları arasında primer gonartroz tanısıyla total diz artroplastisi uygulanan 330 hasta incelendi. Daha sonrasında revizyon TDA ameliyatı olan, mental durumu sağlıklı olmayan ve TDA ameliyatı sonrası aynı dizden ikinci bir cerrahi geçirmiş olan hastaları çalışmanın dışında tuttuk. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası direkt grafilerindeki dizilim, insall-salvati (IS) oranı, patellar tendon uzunluğu (PTU), patella kalınlığı, tibial slope açısı 2 ayrı ortopedi doktoru tarafından incelendi, ölçümleri yapıldı ve aritmetik ortalaması alınarak kayıt altına alındı. Hastaların demografik özellikleri, ameliyatlarda kullanılan implantların markaları, kesen veya koruyan türde olmaları açısından, ve cerrahi tekniklere göre gruplandırıldı. Postoperatif 2., 4., 6. 8. haftalarda, 3., 4., 5., 6., 9., 12., 18. ve 24. aylardaki poliklinik takiplerinde hastaların diz eklemi hareket açıklıkları, röntgen üzerinden dizilimleri ve ölçümleri, muayene bulguları, Knee Society Score, Knee Society Score Function, Visual Analog Scale (VAS) açısından değerlendirildi. Ekstansiyon esnasında "klunk" hissi veya sesi alınan hastalar kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalara yüzeyel doku ultrasonu yapıldı. Ultrason (USG) görüntülerinde patella üst kutbunda fibröz doku oluşumu olup olmaması değerlendirildi. Patellar klunk tanısı alan ve almayan tüm hastaların verileri incelenerek PKS ile ilişkileri değerlendirildi. İstatistiksel Analiz: Verilerin dağılımı Kolomogorov-Simirnov ve Shapiro-Wilk testleriyle incelenmiş, normal dağılım gösteren değişkenler bakımından grup karşılaştırmalarında Independent samples t test, normal dağılım göstermeyen değişkenler için Mann-Whitney U test kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında beklenen değer kuralına bağlı olarak Pearson chi-square, Fisher's-Exact veya Fisher-Freeman-Halton testleri kullanılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapılmış ve anlamlılık düzeyi 0,05 olarak dikkate alınmıştır. Sonuçlar: Çalışmamızda, Düzce Üniversitesi Ortopedi Kliniği'nde 2016-2018 yılları arasında yapılan TDA cerrahisi sonrasında gelişen patellar klunk sendromu insidansı % 7,49'dur. Patellar klunk sendromu tanısı koyulan hastalar arasında implant tipi açısından bağ kesen total diz protezi (n=20), bağ koruyan total diz protezine (n=3) kıyasla anlamlı düzeyde çoğunluktadır (p<0,05). Femoral implant ölçüleri dikkate alındığında, Zimmer Biomet Vanguard® marka implantın 60 ve 62,5 numara boyutlarının (tüm ölçüler:60, 62,5, 65, 67,5, 70), Pasifik PMG Motion® marka implantların 4, 5 ve 6 numara boyutlarının (tüm ölçüler:4, 5, 6, 7, 8, 9, 10), Smith&Nephew Anthem® marka implantın 3 ve 4 numaralı boyutlarının (tüm ölçüler:3, 4, 5, 6, 7, 8), Stryker Energy® marka implantın 4, 5, ve 6 numaralı boyutlarının (tüm ölçüler:4, 5, 6, 7, 8, 9) kullanıldığı, yani küçük femoral implant kullanılan vakalarda PKS daha sık izlenmektedir (p<0,001). Cerrahide kullanılan insert ölçüleri açısından incelendiğinde ise insert kalınlığı >12mm olan hastaların PKS tanısı alanlar arasında yoğunlaştığı izlenmiştir. Patella değişimi yapılan hastalar arasında preoperatif patella kalınlığı ve postoperatif patella kalınlığı açısından incelendiğinde, patella kalınlığının PKS tanısı alan hastalarda daha az değiştiği, PKS olmayanlarda ise patella kalınlık değişiminin daha fazla olduğu izlenmiştir. Bilateral total diz artroplastisi yapılan hastalarda PKS görülme sıklığı (n=7, %30,4), unilateral total diz artroplastisi yapılan hastalardan (n=16, %5,21) anlamlı düzeyde sık izlenmiştir (p<0,001). Post-operatif takiplerde muayenesi sırasında "klunk" sesinin alınması, ultrasonografide de yüksek oranda suprapatellar bölgede fibröz dokunun tespiti ile ilişkilidir, fakat muayenesinde "klunk" olmamasına rağmen patellofemoral ağrı nedeniyle ultrasonografi yapılan hastalarda da nadir de olsa suprapatellar fibröz doku izlenebilmektedir. Hasta popülasyonu açısından incelendiğinde "aktif çalışma hayatı" olan hastalarda PKS (n=2, %8,7), "aktif çalışma hayatı" olmayanlardan (n=2, %0,7) anlamlı düzeyde sık izlenmektedir (p=0,026). Çıkarımlar: Patellar Klunk Sendromu, yaptığımız araştırmaya göre TDA ameliyatı sonrasındaki poliklinik takiplerde 6. ay ile 40. ay aralarında tanı alabilen, çoğu hastanın konservatif tedavi ile takip edilebildiği, artroskopik veya açık cerrehi ile debritman yapıldıktan sonra çok iyi sonuç alınabilinen bir hastalıktır. PKS için risk faktörleri arasında arka çapraz bağı kesen tip implant, eklem çizgisinin yukarı kaymasına sebep olabilecek kalınlıklarda insert, tercih edilen herhangi bir marka femoral implantının küçük boyutlu olanları, patellar rezeksiyon yapılan hastalarda rezeksiyonun yetersiz (<3mm) yapılması, cerrahi yapılan hastanın aktif bir çalışma hayatının olması ve işe dönüş süresinin <6 ay olması yer almaktadır. Hastalar total diz artroplastisi operasyonuna hazırlanırken dikkatli bir şekilde radyografileri üzerinden ölçümleri yapmak, kullanılacak implant seçimine karar vermek, daha sonra karşılaşabilinecek PKS riskinin önceden analizinin yapılmasına olanak tanır. Bunun yanında postoperatif takiplerde "klunk" sesinin veya hissinin olması, ileri tetkik gereksinimini artırır, hatta klinik bulgular ile birlikte ise, gelecek bir cerrahinin habercisi olabilir. Anahtar Kelimeler, Patellar Klunk Sendromu, Total Diz Artroplastisi, Komplikasyon, Ultrason, Suprapatellar Fibröz Doku

ArtroplastiDizDiz eklemi+5
Yunus Emre Bulum
Düzce University
2020
00

Related subjects