Gastrointestinal system
61 theses under this subject heading
İrritable bağırsak sendromu olan hastalarda fodmap diyetinin yaşam kalitesi ve semptomatik etkilerinin incelenmesi
İrritable bağırsak sendromu (İBS); patolojisi tam olarak bilinmeyen karın ağrısı, şişkinlik ve değişken bağırsak alışkanlıkları ile karakterize kronik bir fonksiyonel bağırsak bozukluğudur. Bu çalışma, farklı eğitim düzeylerindeki 18 yaş ve üzeri Roma IV kriterlerine göre İBS tanısı konmuş bireylerde, güncel diyet yaklaşımı olan Düşük FODMAP Diyeti'nin semptomlara ve yaşam kalitesindeki değişikliklere etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. 1 Haziran-1 Aralık 2022 tarihleri arasında İzmir'de bulunan İzmir Ekonomi Üniversitesi Medicalpoint Hastanesi'nde yürütüldü. Çalışma, Roma IV kriterlerine göre İBS tanısı almış, beslenme ve diyet polikliniğine başvuran 53 gönüllü katılımcı ile gerçekleştirildi. Gönüllü katılımcılarla yüz yüze görüşme yapılarak 4 haftalık süre boyunca Düşük FODMAP Diyet uygulaması istendi. Veriler görüşme esnasında anket yoluyla toplandı. Ankette ilk olarak 'Bireylerin Genel Özellikleri Anket Formu' uygulandı. Bireylere diyet müdahalesi öncesinde ve sonrasında İBS-Semptom Şiddet Skoru (İBS- SSS) ve İBS Yaşam Kalite İndeksi Ölçeği (İBS-QOL, İBS-YK) uygulandı. Çalışmadaki kadın katılımcı oranı %81.14 iken erkek katılımcı oranı %18.86 olarak belirlendi. IBS hastalarının FODMAP diyeti öncesi semptom şiddeti ortalaması (M = 335,66, SE = 13,02) iken FODMAP diyeti sonrası semptom şiddeti ortalaması (M = 121,32, SE = 10,14) olarak bulundu. Bu oranın istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi, t(52) = 19,71, p < 0.05. İBS hastalarının FODMAP diyeti öncesi yaşam kalitesi ortalaması (M = 99,94, SE = 3,64) iken FODMAP diyeti sonrası yaşam kalitesi ortalaması artış göstererek (M = 135,55, SE = 2,38) olarak saptandı. Bağımlı grup t-testi analiz sonuçlarına göre, katılımcıların yaşam kalitelerinde FODMAP diyeti öncesi sonrası arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu t(52) = -12,03, p < 0.05. Çalışma sonucunda düşük FODMAP diyetinin İBS hastalarında semptom şiddetini azaltmada ve yaşam kalitesini iyileştirmede etkili bir diyet olduğu görülmekte olup, İBS tanısı konan hastalarda beslenme ve diyet uzmanları tarafından FODMAP diyet uygulanmasının benimsenmesinin önemli olduğu vurgulanmalıdır.
Kistik fibrozisli hastalarda lactobacillus rhamnosus GG desteğinin gastrointestinal sistem ve pulmoner inflamasyon ile beslenme durumuna etkisi
Bu çalışmada, kistik fibrozisli hastalarda Lactobacillus rhamnosus GG probiyotik desteğinin intestinal inflamasyon ve pulmoner inflamasyon belirteçleri ile beslenme durumuna etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Randomize, kontrollü çalışmada yaş ortalaması 12±3,4 yıl olan (6-18 yaş arası) kistik fibrozisli 36 hasta (erkek=19, kız=17) eşit sayıda probiyotik (n=18) ve kontrol (n=18) olarak rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Probiyotik grubundaki hastalara 90 gün süresince günde 1 kapsül (6x109 kob) Lactobacillus rhamnosus GG probiyotik desteği verilmiştir. Çalışmanın başında ve sonunda hastaların besin tüketim kayıtları, antropometrik ölçümleri, kan ve gaita numuneleri alınmış, balgam kültürü ve %FEV1 ölçümleri incelenmiştir. Müdahale sonunda serum total protein, albümin, prealbümin TNF-α, IL-6, IL-1β, IgG, IgM, %FEV1 düzeylerinde ve balgam kültürlerinde probiyotik ve kontrol grubu hastaları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p >0,05). Antropometrik ölçümlerde müdahale öncesine göre artış saptanmış, ancak gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p >0,05). Serum IL-8 düzeyi, müdahale sonrası probiyotik grubunda anlamlı olarak azalırken, kontrol grubunda yükselmiştir (p=0,03). Serum IL-17 düzeyi yüksek hasta oranı, müdahale sonrası probiyotik grubunda kontrol grubuna göre azalmış ancak anlamlı bulunmamıştır (p >0,05). Fekal kalprotektin düzeyi müdahale sonrası probiyotik grubunda azalmış kontrol grubunda yükselmiş, ancak müdahale öncesi ve sonrası gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p=0,5). Bu bulgular kistik fibrozisli hastalarda Lactobacillus rhamnosus GG probiyotik desteğinin serum IL-8, IL-17 ve fekal kalprotektin düzeyini azaltabileceğini desteklemiştir. Sonuç olarak rutin tedavide probiyotik desteği için kullanılacak tür, suş, doz önerisi ya da kullanım süresi belirtmek için veriler yetersiz olsa da, probiyotiklerin tedavi edici özellikleri oldukça önemli bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Kistik fibrozis, probiyotik, inflamasyon, interlökin, beslenme. Destekleyen Kurumlar: Bu araştırma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Birimi tarafından desteklenmiştir (Hızlı destek projesi, Proje no: THD-2019-18415).
Probiyotik özellikteki lactobacillus ve bifidobacterium kökenleri ile patojen bakteriler arasındaki etkileşimin araştırılması
Yüzyıllardır insanların diyetlerinde yer alan probiyotiklere ilgi son yıllarda daha çok artmış, probiyotiklerin bağırsak faaliyetlerinin iyileştirmesi, diyare, laktoz intoleransı, alerji, bağışıklığın güçlenmesi ve hatta kanser hücrelerinin yok edilmesi gibi önemli etkileri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Bu çalışmada Escherichia coli, Klebsiella pneumoniea ve Staphylococcus aureus klinik izolatları ile probiyotik özellikteki Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium animalis subs. lactis arasındaki etkileşimin araştırılması amaçlanmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Bakteriyoloji laboratuvarında izole edilen her türden beş adet E. coli, K. pneumoniea ve S. aureus kökeni çalışmaya dahil edildi. Klinik izolatlar ile probiyotik bakteriler arasındaki etkileşimin araştırılması amacıyla, bir klinik izolat ile bir probiyotik bakteri sıvı besiyerinde birlikte kültür edildikten sonra katı besiyerine pasaj yapılarak, inkübasyondan sonra koloni sayılarındaki değişim incelendi. Probiyotik bakterilerin süpernatanlarının inhibisyon etkisini incelemek amacıyla agar difüzyon yöntemi ve optik yoğunluk ölçümüne dayalı yöntem uygulandı. Agar difüzyon yönteminde klinik kökenler katı besiyerine ekildikten sonra besiyerlerinde kuyular açılarak probiyotik bakterilerin kültürlerinden elde edilen süpernatanlar bu kuyulara konuldu. İnkübasyondan sonra kuyular etrafında oluşan inhibisyon zon çapları değerlendirildi. Optik yoğunluk ölçümüne dayalı yöntemde ise, 0.5McFarland bulanıklığındaki klinik kökenler mikroplakalara konulup üzerlerine probiyotik süpernatanları eklenerek inkübasyona bırakıldı ve inkübasyon sonunda optik yoğunlukları ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 22.0 ile yorumlandı. Klinik izolatlar ile probiyotiklerin birlikte inkübasyonu sonrasında bazı klinik kökenlerin koloni sayılarında anlamlı düzeyde olmasa da azalma gözlenirken, probiyotik bakterilerin son pasajlarında üreme görülmedi. Bu yöntemde yapılan tekrarlarda farklı sonuçlar elde edildi. Bu nedenle yöntemin tekrarlanabilirliği ve güvenilirliğinin arttırılması için modifiye edilmesi gerektiği düşünüldü. Agar difüzyon yönteminde, probiyotik bakteriler klinik kökenlerinin tümünün üzerine inhibitör etki gösterdi. Optik yoğunluk ölçümleri sonucunda, B. animalis subs. lactis'te L. acidophilus'a göre daha yüksek olmak üzere, probiyotik bakterilerin klinik kökenler üzerine %39 ile %86 arasında değişen oranlarda inhibisyon gösterdiği saptandı. Probiyotiklerin olumlu etkilerinin daha geniş kapsamlı araştırılması ve insan sağlığı üzerindeki etkilerinin netleştirilmesi önemlidir. Bu amaç doğrultusunda bu çalışmanın bundan sonra gerçekleştirilecek araştırmalara bir temel oluşturacağını düşünmekteyiz. Kullanılan yöntemler modifiye edilerek, tekrarlanabilir ve güvenilir yöntemler geliştirilmelidir. Probiyotiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini daha iyi gözlemlemek ve netleştirmek için in vivo çalışmaların gerçekleştirilmesi de önemli ve gereklidir.
Rozase hastalarında gastrointestinal sistem hastalıklarının değerlendirilmesi
Rozase, yüzün santralinde kalıcı eritem, papülopüstüler erüpsiyon, telenjiektatik damarlar, yüzde kuruluk, ödem ve yüzün farklı bölgelerinde fimatöz değişikliklere ek olarak oküler tutulum izlenebilen kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Rozasenin gastrointestinal sistem dahil olmak üzere birçok sistemik hastalıkla birlikteliği görülmüştür. Gastrointestinal sistemin bağışıklık sistemi, metabolik ve sinir sistemi üzerine etkileri ile cilt homeostazını ve allostazını etkilediği, bağırsak mikrobiyomunun yalnızca bağırsak mukozasında değil tüm vücutta bağışıklık sisteminin dengesinde ve inflamasyon oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda kliniğimize başvuran rozase tanılı hastalarda gastrointestinal sistem hastalıkları birlikteliği ve mikrobiyata ile rozase ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. 151 rozase tanılı hastada 2019 ROSCO ve 2002 NRS sınıflamasına göre rozase klinik özellikleri değerlendirilmiş ve hastalarda gastrointestinal semptomlar, ROMA-IV kriterleri ile İBS tanısı, gastrointestinal sistem hastalık prevalansları, "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı araştırılmıştır. Çalışma sonucunda yüzde yanma batma hissi, papülopüstüler erüpsiyon ile gastrointestinal semptomların bazıları ilişkilendirilmiştir. "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı ile gastrointestinal semptomlar ilişkisiz bulunmuştur. Demodikozis saptanan hastalarda oküler tutulum ve yüzde kuruluk daha fazla görülmüştür. Çalışmamızda hastalarda bildirilen şişkinlik/gaz, epigastrik bölgede ağrı ve yanma ve regürjitasyon oranları ülkemizden bildirilen prevalanslardan yüksek saptanmıştır. 7 (%4,6) hasta İBS tanısı almıştır. Çalışmamız literatürdeki gastrointestinal hastalıklar ve rozase birlikteliğini gösteren çalışmaları desteklemektedir. Rozase ilişkili komorbiditelerin ortaya koyulması rozase patogenezinin anlaşılması ve yeni tedavilerin geliştirilmesi konusunda aydınlatıcı olabilir.
Nöroşirürji hastalarında cerrahi anksiyetenin gastrointestinal semptomlara etkisi
Bu araştırma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde gerçekleştirilmiştir. Kasım 2022- Mart 2023 tarihleri arasında Koç Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde yapıldı. Örneklemini 104 hasta oluşturdu. Veri toplama araçları Bireysel Bilgi Formu, Cerrahi Anksiyete Ölçeği, Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği ve Standartize Mini Mental Testi kullanılmıştır. Araştırmada SPSS Statistics for Windows 25.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda hastaların Cerrahi stres puanları cerrahi öncesi 33.92 ±13.87 ,cerrahi sonrası ise 30.29±10.06 olarak sonuçlandı. Gastrointestinal Semptom Derecelendirme ölçek puanı cerrahi öncesi 22.11±8.40 cerrahi sonrası 28.84±9.07 düşük düzeyde olduğu belirlendi. Cerrahi Anksiyete ile Gastrointestinal Semptom arasındaki etkiyi test etmek için Spearman korelasyon uygulandı. Bunun sonucunda, istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu görüldü (p<0.05). Cerrahi öncesi dönemde anksiyete seviyesi yüksek hastaların, anksiyete seviyesi düşük olanlara göre daha fazla Gastrointestinal sistem belirtileri yaşadığı saptandı.
Açık kalp cerrahisi sonrasında gelişen gastrointestinal komplikasyonların değerlendirilmesi
Amaç : Açık kalp cerrahisi sonrasında gelişen gastrointestinal komplikasyonlar, sık görülmeyen ancak yüksek mortalite ve morbidite ile seyreden komplikasyonlardır. Gastrointestinal komplikasyonların tipleri, tanı, takip ve tedavileri çeşitlilik göstermektedir. Bu çalışmada açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda gelişen erken dönem gastrointestinal komplikasyonlar prospektif olarak incelendi. Materyal ve Yöntem: Kliniğimizde Nisan 2011 - Nisan 2012 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi uygulanan 200 hasta rastgele seçilerek prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, ejeksiyon fraksiyonu (EF), preoperatif diabet, bilinen gastrointestinal sistem hastalığı, atriyal fibrilasyon (AF) varlığı, preoperatif ve postoperatif statin kullanımı, peroperatif pompa ve klemp süreleri, postoperatif kan transfüzyon miktarı, vazoaktif ilaç kullanım doz ve süreleri kaydedildi. Preoperatif, peroperatif ve postoperatif ilk bir hafta günlük gastrointestinal enzim ( Alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrogenaz(LDH), aspartat aminotransferaz (AST ), alanin aminotransferaz (ALT), gama glutamil transferaz (GGT), total bilirubin, direk bilirubin, amilaz, lipaz, laktat takipleri yapıldı. Bulgular : Toplam 200 hastanın %29? u kadın, %71? i erkek, ortalama yaş 60,39±12,25 idi. Hastaların 8? inde (%4) komplikasyon gelişti. Komplikasyonlar 5 hastada kolesistit, 2 hastada kolelitiazis ve 1 hastada Mirizzi Sendromu olarak tespit edildi. Sadece dobutamin kullanımı konusunda komplikasyon gelişen hastalar yönünde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p=0.035). Bu hastaların sadece 1 tanesine cerrahi uygulanırken, diğer hastalar medikal olarak takip ve tedavi edildi. Aortik klemp ve KPB sürelerindeki artışla LDH ve AST değerlerinde artış arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı ilişki bulundu (p=0.0001). Komplikasyon gelişen hastalarda cerrahi yoğun bakım ünitesi (CYBÜ ) yatış süre ortalaması 4 , toplam hastane yatış süresi ortalaması 12.87 ±5.48 gün olarak saptandı. Sonuç : Kalp cerrahisi uygulanacak hastalarda semptom ve bulguların, enzim takibi ile birlikte ele alınması ve ideal koşullarda süratli bir cerrahi teknik, gastrointesinal komplikasyonların önlenmesi ve erken teşhisi açısından önemli faktörler olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Kalp cerrahisi, gastrointestinal komplikasyonlar, kolesistit, aortik klemp
Gastrointestinal sistem kanamasında kan copeptin düzeyinin prognozla ilişkisi
Gastrointestinal sistem (GİS) kanamaları acil serviste sık görülen önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olmakla birlikte, hastaneye yatış ve sağlık harcamaları açısından da diğer GİS problemlerine göre daha fazla yük oluşturmaktadır. Bu bakımdan, tedavi yönetiminin iyi olması için, GİS kanamasının prognozunu etkileyen faktörlerin bilinmesi oldukça önemlidir. Literatürde GİS kanamasının prognozunu belirlemek için birçok sınıflama mevcuttur. Bu sınıflamaların birçok parametreye dayanması ve bu sınıflamalar üzerine yayınlarda çelişkili sonuçların bulunması GİS kanaması için yeni bir belirtece olan ihtiyacı göstermektedir. Copeptin 1972'de tanımlanmış, antidiüretik hormon (ADH) ile birlikte ve eş molar oranda salınan peptit yapıdaki bir moleküldür. Bu molekülün diğer akut strese neden olan kardiyovasküler, pulmoner, nörolojik, sepsis gibi durumlarda prognozu göstermede başarılı bir biyobelirteç olduğu konusunda yayınlar mevcuttur. Literatürde GİS kanamalı hastalarda ise copeptin nadir olarak çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı GİS kanaması olan hastalarda kan copeptin düzeyini saptamak ve copeptin düzeyi ile hastaya yapılan transfüzyon miktarı, hastanın prognozu ve GİS kanaması ile ilişkili prognostik skorlar arasındaki ilişkiyi göstermektir. Prospektif, kesitsel, tanımlayıcı – analitik özellikte olan bu çalışma Haziran 2021 - Mayıs 2022 tarihleri arasında, bir yıl süre boyunca, Pamukkale Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Dahil edilme kriterlerine uyan hastalardan başvuru esnasında serum copeptin düzeyi tayini için 5 ml venöz kan alınmış ve araştırma formu doldurulmuştur. Hastaların demografik verileri, vital bulguları, primer hekimlerince yapılan diğer müdahaleleri, alınan laboratuvar tetkikleri, endoskopi uygulamaları ve kan ürünleri transfüzyonu verileri not edilmiştir. Çalışmanın sonlanım noktaları taburculuk, hastaneye yatış (servis ya da yoğun bakım), kötü sonlanım (30 gün içinde mortalite) olarak belirlenmiştir. Serum copeptin değerlerinin toplanan veriler ve sonlanım noktaları arasındaki ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmamızın sonucunda GİS kanaması olan hastalarda copeptin değeri ile prognoz, transfüzyon miktarı ve hospitalizasyon durumu arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Yine, bu hastalarda şok indeksinin prognozu göstermede, hospitalizasyonda, uygulanan transfüzyon miktarı ile arasında anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Prognoz konusunda şok indeksinin yol göstericiliğinin copeptine göre daha başarılı olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, copeptin, gastrointestinal sistem kanaması, mortalite, prognoz
Kükürtlü kayısı diyetinin sıçanlarda gastrointestinal sistem üzerindeki etkilerinin biyokimyasal ve histolojik olarak araştırılması
Bu tez kapsamında Hacıhaliloglu kayısılarının toplanması, kükürtlenmesi ve kükürt düzeyinin belirlenmesi, kükürtlü kayısıların antimikrobiyal düzeylerinin belirlenmesi, bu ekstraktların in vitro özelliklerinin tespiti ve in vivo incelemeler kapsamında ise kükürtlü kayısı ile beslenmenin gastrointestinal sistem, (mide, bağırsak ve karaciğer) açısından biyokimyasal ve histolojik etkilerinin incelenmesi mevcuttur. Bunun için 42 adet Wistar albino cinsi sıçanlar randomize olarak 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol, 1500 ppm , 2000 ppm, 2500 ppm, 3000 ppm ve 3500 ppm kükürtlü kuru kayısıyı %10 oranında içeren standart yemle 6 ay süresince beslenmiştir. Altı ayın sonunda sıçanların karaciğer harabiyet biyobelirteçleri olan serum enzimlerinden aspartate aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) enzim seviyeleri tespit edilmiştir. Ayrıca sıçanların karaciğer, mide ve bağırsak dokularında oksidatif stres belirteçleri incelenmiştir. Bu amaçla malondialdehit(MDA), total glutatyon (tGSH), süperoksid dismutaz (SOD), katalaz (CAT), total antioksidan (TAS) ve total oksidan (TOS) düzeyleri ölçülmüştür. Aynı zamanda karaciğer, mide ve bağırsak dokularının histolojik hasar skorları tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; kükürt oranı farklı kayısıların tüketilmesi ratlarda 1500 ve 2500 ppm arasındaki kükürt miktarının karaciğer, mide ve bağırsak dokularında biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikler oluşturmadığı ancak 3500 ppm kükürt düzeyinin yapısal ve biyokimyasal değişikliklere yol açtığı gösterilmiştir. Ayrıca farklı konsantrasyonlarda hazırlanan kükürtlü kayısı özütlerinin test edilen bir Gram pozitif (S. aureus ATCC 25923), bir Gram negatif (E. coli ATCC 25922) bakteri türü ve ayrıca bir de maya türü (Candida albicans ATCC 90028) üzerine belirgin antimikrobiyal etkilerinin olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak 3500 ppm gibi yüksek konsantrasyonlarda kükürtlenen kayısıların karaciğer, mide ve bağırsaklarda yapısal ve biyokimyasal değişikliklere yol açabileceği görülmüştür. Ancak daha düşük konsantrasyonlarda (1500 ppm ila 2500 ppm) kükürtlenen kayısıların güvenli olduğu görülmektedir. Kükürtlenmiş kayısıların doza bağımlı olarak antimikrobiyal aktivitesi mevcut iken bu dozlarda L929 hücre hatlarında sitotoksisitenin bulunmaması, test edilen konsantrasyonlarda sülfürlenmiş kayısıların güvenliğini desteklemektedir.
Dispeptik semptomları olan ve helicobakter pylori pozitif saptanan hastalarda helicobakter pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması
Dispepsi, kelime anlamı olarak sindirim güçlüğünü ifade etmekle birlikte, epigastrik bölgede olan farklı semptomları bir başlık altında incelemek için hekimler tarafından kullanılan bir terimdir. H. pylori infeksiyonu, dünyada en yaygın GİS infeksiyonudur. Epidemiyolojik çalışmalar, genel olarak H. pylori infeksiyonu için en önemli risk faktörünün sosyoekonomik şartlar olduğunu göstermektedir. Dispepsi etyopatogenezinde öne sürülen birçok mekanizma olup hangisinin daha etkili olduğu tartışmalıdır. Dispepside Helicobakter Pylori'nin rölü de tartışma konusudur.Çalışmamızda dispeptik semptomları olan ve Helikobakter Pylori pozitif saptanan hastalarda Helikobakter Pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya dahil edilen hastalara Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak dispepsi şiddeti belirlendi. H. pylori pozitif olan hastalara eradikasyon tedavisi verildi . H. pylori negatif olan hastalara PPI kullanması önerildi. Hastalar tedavi sonrası dispepsi şiddetinin değerlendirilmesi için polikliniğimize davet edildi. Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak tedavi sonrası dispepsi şiddeti belirlendi.Çalışma kriterlere uyan ve tedaviyi tamamlayıp kontrollere gelen toplam 137 hastada gerçekleştirildi. Hastalarının 75'i (% 54,7) kadın, 62'si (% 45,3) erkek cinsiyette olup hastalarımızın % 62'sinde (85 hasta) H.pylori pozitifliği saptanırken % 38'inde (52 hasta) H.pylori negatif idi.H.pylori pozitif ve negatif olan hastalardaki Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması ile belirlenen tedavi sonrası total skorlardaki azalmalar karşılaştırıldığında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır ( p= 0,667 ) .
Nedeni bilinmeyen gastrointestinal sistem kanamalarında çift balon enteroskopinin yeri
Nedeni bilinmeyen kanama, gizli (gözle görülemeyen) veya aşikâr kanama (melena veya hematoşezi şeklinde gözle görülür) olmak üzere 2 şekilde karşımıza gelebilir. Neden %3-5'inde ince bağırsaktadır. Son yıllarda endoskopik yöntemlerdeki gelişmeler ile çift balon enteroskopi (ÇBE) yöntemi günlük klinik pratiğe girdi. ÇBE'de tedavi edici ve histolojik incelemeye imkan vermesi açısından çok önemli bir gelişmedir. Bu çalışmadaki amacımız kliniğimize nedeni bilinmeyen kanama ve demir eksikliği ile başvuran hastalarda ÇBE'nin klinik yararlanımını belirlemektir.Çalışmaya toplam 75 vaka dahil edilmiştir. Vakaların yaş ortalaması 50.8±16.2 yıl (16-80) ve %57.3 (n=43) erkekti. Vakaların 45 tanesi nedeni bilinmeyen kanama (%32 aşikar kanama; %28 gizli kanama) ve 30 tanesi (%40) nedeni belirlenemeyen demir eksikliği anemisi idi.İşlem için giriş yönü 60 vakada (%80) oral, 5 vakada (%6.7) anal ve 10 vakada (%13.3) oral+anal idi. Tüm ince barsağı görme oranı %16 idi. Vakaların %75'ine tanı konulmuştur. Tanı oranı aşikar kanamalı hastalarda anlamlı olarak artmaktadır (%91.7, p=0.029). Lezyon bulunan 56 vakada ÇBE'de saptanan lezyonlar sıklık sırasıyla; vasküler malformasyon %35.7 (n=20), ülser %30.7 (n=17), kütle %21.4 (n=12), polip %7.1 (n=4), nodüler görünüm %3.6 (n=2), Meckel divertikülü %1.8 (n=1) idi. Tüm vakalar değerlendirildiğinde en sık saptanan malign lezyonlar %9.3 adenokarsinom ve %8 GİST'di. Lezyon saptanan vakaların %26.7'sine (n=20) APC, %2.7'sine (n=2) polipektomi yapıldı, %29.3'ü (n=22) cerrahiye verildi ve %40'ı da medikal takip edildi.Sonuç olarak nedeni bilinmeyen kanamada özellikle aşikar kanamalı hastalarda çift balon enteroskopi etkin ve güvenilir bir metotdur. Tedavi edici girişimlerin aynı seansda uygulanabilir olması, ÇBE'yi diğer ince bağırsak görüntülemelerinden üstün kılan en önemli özelliğidir.
Gastrointestinal sistem kanamalarının demografik incelenmesi
Amaç: Gastrointestinal Sistem (GİS) kanamaları gastroentrolojik aciller arasında yer almaktadır. Acil servislere yapılan başvuru nedenleri arasında mortalite ve morbiditesinin yüksekliği nedeniyle halen en önemli gastroenterolojik aciller arasındadır. Çalışmamızda Acil Servise başvuran GİS kanaması şikayeti ile gelen olgularının retrospektif olarak incelenmesi yapılımıştır. Böylece en uygun tedavi yöntemlerin neler olabileceğinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve yöntemler: Retrospektif 6 aylık çalışmamızda, dosyalardan hastaların yaşları, cinsiyetleri, Bu verilerle hastaların demografik özellikleri, alışkanlıklarının varlığı, hastanede yatış süreleri, mortalite oranı, ilaç kullanım oranı ve kullanılan ilaçlar, endoskopisi yapılan hastalardaki endoskopik bulguların dağılımı, uygulanılan tedavi yöntemleri, kan örnekleri Tam Kan (Hemogram), Biyokimya ve koagülasyon değerlerine göre aralarındaki ilişki, yaş ile mortalite ve endoskopik bulgular arasındaki ilişki, cinsiyeti ile; geliş şikayeti, endoskopi bulguları, endoskopik bulgularla; yatış süresi, kan transfüzyon ihtiyacı, mortalite, ek hastalık varlığının yatış süresi ve mortaliteye etkisi arasındaki ilişki araştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: 6 ay süresince 164 olgu GİS kanama şikayeti ile başvurdu. Olguların 65'u (%39,6) kadın, 99'ü (%60,4) ise erkek idi. Yaş aralığı 21 ila 97 arasında olduğu belirlenmiştir. Hastaneye gelen GİS kanamalı olguların % 48,8'i Melena şikayeti ile % 24,4'ü Melena ve Hematemez ile, % 15,8'i Hematemez ile, % 6,1'i Hematokezya ile % 4,9'u Senkop şikayeti ile hastanemize başvuruda bulunmuşlardır. Olguların ortalama yatış süresi 4,65±4,14 gündür. Olguların % 37'sinin yatış süresi 1-4 gün arasında değişmekte iken, % 37'i 5-10 gün, % 8'i 11-15 gün, % 9'ü 16- 20 gün ve % 9'ü 20 günden daha uzun süre hastanede kalmıştır. Bu olgulardan 143 taburcu (%87,2), 21 ex (%12,8) olmuştur. Olguların % 98,2'sine endoskopi yapıldı, durumu stabil olamayan hastaların % 1,8'ine endoskopi yapılamamıştır. Hastanemize gelen hastaların ihtiyaçlarına göre çeşitli tedavi uygulanmıştır. GİS kanamalı hastaların tedavisinde kullanılmakta olan ilaçlardan en fazla % 56 oranında ppi kulanımı, en az % 0,6 oranında ppi+mai+tdp karışımı ve ppi+es+tdp karışımlarıdır. Endoskopi yapılan ve yapılmayan hastalarda hastanede/yoğun bakımda/serviste yatış süreleri arasında istatitiksel olarak karşılaştırılmış ve aralarında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Sonuç: GİS kanamalı hastaların tanı ve tedavilerinin yönlendirilmesinde hızlı karar verilmesi gerekmektedir. Erkek hastalarda kadın hastalara oranla daha fazla görülmektedir. Erken dönemde endoskopik girişim planlanan hastalarda yoğun bakım yatış sürelerinde azalma görülmüştür. Mortalitenin azaltılması için, kanama kontrolünün sağlanmasının yanında, eşlik eden diğer hastalıkların da dikkatle tedavi edilmesi gerekmektedir. Özellikle yaşlı ve ek hastalığı olan olguların, mortaliteleri yüksek olduğundan, yoğun bakım koşullarında izlenmeleri gerekmektedir. Anahtar kelimeler: GİS kanaması, ppi, es, tdp, Endoskopi,
Varis dışı üst gastrointestinal sistem kanamalarında lökosit sayısı ile klinik seyir arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
ÖZET Süle M. Varis Dışı Üst Gastrointestinal Sistem Kanamalarında Lökosit Sayısı ile Klinik Seyir Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dahiliye Tıp Bilimleri Bölümü, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Aydın, 2017. Bu çalışmada Eylül 2013- Mart 2017 tarihleri arasında gastroenteroloji kliniğinde yatırılarak takip edilen 156 varis dışı üst gastrointestinal kanama tanılı hastanın lökosit sayısı başta olmak üzere bazı değişkenlerin, hastalığın prognozuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma retrospektif olarak yapılmış kesitsel tipte bir çalışmadır. Hastalar arasında (n=156), erkekler kadınlara göre iki kat daha fazla sıklıkta yer almıştır. Hastaların bazı kan değer ortalamaları değerlendirildiğinde kanama ile uyumlu olarak, Hgb (9,8 g/dL) ve Hct (%30,4) değerlerinin normal sınırların altında ve hafif lökositoz (10 545/mm3) olduğu görülmüştür. Kanamalı hastaların bazı tedavi özellikleri incelendiğinde, kişilere tedavi amacıyla en fazla 10; ortalama 2,6 ± 2,2 ünite ES, en fazla 9; ortalama 0,6 ± 1,8 ünite TDP replasmanı yapılmıştır. Hastaların yarıya yakını yoğun bakımda takip edilmiştir (%43,6). Az sayıda hastaya cerrahi olarak müdahale edilmiş ve az sayıda hasta hayatını kaybetmiştir (%2,6).Kişiler en fazla 19 gün; ortalama 5,23 ± 3,01 gün hastanede yatırılmıştır. Kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla gastrik ülser görülürken (K:%61,5-E:%34,1), erkeklerde duodenal ülserler daha sık görülmüştür (K%20,5, E:%57,3, p=0,001). Lökosit sayısının 10 000/mm3 ve üzerinde olması ile altında olmasının ES ve TDP replasmanı, hastanede yatış süresi, yoğun bakımda takip edilme, cerrahi müdahalede bulunma ve tedavi sonucunu değiştirmediği belirlenmiştir. Nötrofil/lenfosit oranı 1,65'in altında olan kişiler hastanede ortalama 3,3 gün, 1,65 ve üzerinde olan kişiler ise 5,4 gün yatırılarak takip edilmiştir (p=0,02). Lökosit sayısı ile hastalığın prognozunun öngörülebilirliği arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Lökosit sayısı ve diğer değişkenlerin bu hastalığın prognozunu öngörebilirliği açısından daha fazla sayıda ve daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Nötrofil/lenfosit oranı ile hastanede yatış süresi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır ancak başvuru anındaki nörtofil/lenfosit oranı ile üst GİS kanama prognoz ilişkisinin incelendiği daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır Anahtar Kelimeler: Gastroenteroloji, Varis Dışı Üst Gastrointestinal Kanama, Lökosit Sayısı, Nötrofil/Lenfosit Oranı
Akut non varisiyel üst gastrointestinal sistem kanamalı hastalarda klinik deneyimimiz
Amaç: Akut non varisiyel üst gastrointestinal sistem (GİS) kanaması; treitz ligamentinin proksimalini içine alacak şekilde özofagus, mide ve proksimal duodenumdan kaynaklı kanamalara verilen isimdir. Tedavideki yeniliklere rağmen akut üst GİS kanamada hala mortalite %10 civarındadır. Tanı ve tedavide endoskopi yaygın olarak kullanılır. Literatürde endoskopinin ne zaman yapılacağı ile ilgili çeşitli çalışmalar mevcuttur. Çalışmaların ortak sonucu akut non varisiyel üst GİS kanamasıyla başvuran hastalarda ilk 24 saat içerisinde endoskopi yapılması önerilmektedir. Bu çalışmamızda akut non varisiyel üst GİS kanamalı hastaların merkezimizdeki deneyimimizi değerlendirerek, hastalarımızın klinik sonuçlarının endoskopi zamanına göre karşılaştırmayı amaçladık. Materyel ve Yöntem: Çalışmamız 01.02.2019-30.09.2021 tarihleri arasında akut non varisiyel üst GİS kanaması ile başvuran veya hastanede yatarken akut non varisiyel üst GİS kanaması geçiren ve endoskopi yapılan hastaları kapsamaktadır. Hastalar GİS kanama sebebiyle başvurduğu süreden itibaren endoskopi uygulanma süresine göre ilk 12 saat (acil), 12 -24 saat (erken), 24 saatten sonra (geç) olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Çalışmamızda akut non varisiyel üst GİS kanaması geçiren hastaların endoskopi zamanına göre kan transfüzyon ihtiyacı, ortalama yatış süresi, yeniden kanama, yeniden endoskopi ihtiyacı, mortalite açısından karşılaştırıldı. 18 yaş altı hastalar, yetersiz verisi olan hastalar, gebe hastalar alt gastrointestinal kanaması olan hastalar, varis kanaması olan, endoskopisi yapılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalara ait bilgiler hasta dosyası, e-medulla, e-nabız ve hastane bilgi sisteminden retrospektif olarak tarandı. Bulgular: Çalışmamızda akut üst GİS kanaması ile başvuran ve endoskopisi yapılan 821 hastanın 105 tanesi varis kanaması olması üzerine çalışma dışı bırakıldı. Hastaların %66,1'i (473) erkek ve %33,9'u (243) kadındı. Hastaların ortalama yaşı 64.58±18.38 (18-103) idi. Hastaların en sık başvuru semptomu %70,8 (508 hasta) ile melana idi. Hastaların en sık kullandığı ilaç asetilsalisilik asit idi (226 hasta %31,6). Hastaların endoskopisinde en sık görünen kanama nedeni (342 hasta %47,8) peptik ülser olup, 2. sıklıkla (73 hasta %10,2) eroziv gastrit tespit edildi. Duodenal ülser gastrik ülserden daha sık idi (223 [%31,1] hastaya karşı, 119 [%16.7] hasta). 187 hastaya endoskopik hemostaz yöntemi uygulanırken, en sık kullanılan endoskopik hemostaz tekniği 117 hastayla (%62,6) hemoklips idi. Hastaların hastane mortalitesi %14,2 (102 hasta) olduğu saptandı. Bununla beraber hastane içi mortalite ve ortalama yatış süresi açısından acil endoskopi yapılan hastalarla ve erken endoskopi yapılan hastalar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark yokken; geç endoskopisi uygulanan hasta grubunda hastane içi mortalite ve ortalama yatış süresi daha fazlaydı (p:0.001). Gruplar arasında 30 günlük mortalitede anlamlı fark saptanmadı (p:0.14 ). Erken endoskopi uygulanan hastaların daha fazla endoskopik hemostaz tekniklerine maruz kaldığı (p:0.004) ve herhangi bir nedenden dolayı yeniden endoskopi ihtiyacı diğer gruplara göre daha fazla olduğu tespit edildi (p:0.001). Ayrıca eritrosit süspansiyonu transfüzyon miktarı arttıkça hastaların mortalite oranının arttığı tespit edildi (p:0.006) ve erken yapılan endoskopinin daha düşük kan transfüzyonu (p:0.000) ve daha düşük yeniden kanama oranına (p:0.002) sahip olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamıza göre akut non varisiyel üst GİS kanama ile başvuran hastalara, hastane içi mortaliteyi ve ortalama yatış süresini düşürmesi nedeniyle 24 saat içerisinde endoskopi yapılması önerilmekle beraber, erken endoskopi uygulanmasının daha düşük oranda kontrol endoskopi gereksinimi ve daha az endoskopik hemostaz yöntemleri uygulanması nedeniyle tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Üst gastrointestinal kanama, peptik ülser, endoskopi süresi, mortalite
Huzursuz bacaklar sendromu olan hastalarda farklı egzersiz programlarının semptom şiddeti, uyku, kognitif fonksiyonlar, yorgunluk, yaşam kalitesi, psikolojik durum ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkilerinin incelenmesi
Çalışmamız Huzursuz Bacaklar Sendromu (HBS) olan hastalarda aerobik egzersiz ve germe egzersiz programlarının semptom şiddeti, uyku, kognitif fonksiyonlar, yorgunluk, yaşam kalitesi, psikolojik durum ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkilerinin incelenmesi amacıyla planlandı. Çalışmaya 22–61 yaş aralığında nörolog tarafından ilgili kriterlerce tanı konulan 18 HBS hastası dahil edildi. Hastalar randomize olarak aerobik egzersiz, germe egzersizleri ve kontrol grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm egzersiz programları 8 hafta boyunca, haftada 3 kez uygulandı. Aerobik egzersizler kalp atım rezervi hesaplanarak orta şiddette, yürüyüş bandı üzerinde gerçekleştirildi. Germe egzersizleri her bir egzersiz toplam 1 dk olacak şekilde vücudun farklı bölgesindeki kasları temel alan 7 farklı egzersizi içerdi. Değerlendirmeler tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında gerçekleştirildi. Hastaların semptom şiddeti "Uluslararası Huzursuz Bacaklar Sendromu Çalışma Grubu Değerlendirme Ölçeği" ile; uyku durumu "Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi" ve aktigraf ile; uykululuk hali "Epworth Uykululuk Ölçeği" ile; kognitif fonksiyonlar "Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği" ile; yorgunluk "Yorgunluk Şiddet Ölçeği" ile; yaşam kalitesi "John Hopkins Huzursuz Bacak Sendromu Yaşam Kalite Anketi" ile; psikolojik durum "Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği" ile; gastrointestinal semptomlar "Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği" değerlendirildi. Hastaların iyileşme durumu tedavi sonrası global değişim skalası kullanılarak belirlendi. Aerobik egzersiz ve germe egzersizleri programları sırasıyla HBS semptomlarını azaltmada (p=0.025, p=0.034), subjektif uyku kalitesini (p=0.034, p= 0.025) ve toplam uyku kalitesini iyileştirmede (p<0.001, p=0.034), anksiyeteyi azaltmada (p=0,030, p=0,039), yaşam kalitesini iyileştirmede (p=0.009, p=0016) etkili bulundu. Aerobik egzersizler, germe egzersizlerinden farklı olarak uyku başlangıcından sonra uyanık geçen zamanı (p=0.048) ve hazımsızlığı azaltmada (p=0.010) daha etkili bulundu. Germe egzersizleri ise uyku bozukluklarını ve konstipasyonu azalttı (p=0.025, p=0.025) ve kognitif fonksiyonu (p=0,003) iyileştirdi. Her iki egzersiz yaklaşımı da HBS hastalarında son derece etkili yaklaşımlar olarak belirlendi. HBS'li hastaların tedavi programı planlanırken egzersiz seçiminde mevcut imkanlar, hastanın-klinisyenin tercihi ve iki egzersiz yaklaşımının birbirine üstün yanları göz önünde bulundurularak seçim yapılabilir.
Üst gastrointestinal sistem endoskopisinin sese olan etkisinin değerlendirilmesi
Üst gastrointestinal sistemi endoskopi işlemi, birçok hastalığın belirlenmesinde kullanılan etkili bir yöntemdir. Üst gastrointestinal sistemi endoskopi işleminin ses üzerinde meydana getirdiği değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 18-65 yaş arası toplam 50 birey üzerinde üst gastrointestinal sistem endoskopi işlemi öncesinde ve sonrasında PRAAT programı kullanılarak akustik ses analizi yapılmış ve bu değerler karşılaştırılarak sonuçlar belirlenmiştir. Çalışmada bulunan yaş, kilo, boy, vücut kitle indeksi (VKİ) ve frekansların dağılımı Shapiro-Wilk testi ile incelenmiştir. Endoskopi öncesi ve sonrası frekans değerleri eşleştirilmiş t testi veya Wilcoxon testi ile karşılaştırılmıştır. Bu değerlerin cinsiyet, eğitim düzeyi vb. özelliklere göre karşılaştırılmasında varsayımların sağlanması durumunda iki yönlü karma ANOVA, aksi durumda uzunlamasına veriler için geliştirilmiş parametrik olmayan F1-LD-F1 tasarımı kullanılmıştır. İstatistiksel düzeyianlamlılık olarak p<0.05 olduğu belirlenmiştir. Genel olarak veriler incelendiğinde, endoskopi sonrasında düz seslilere ait toplam frekans düzeyinde anlamlı bir azalma gözlenmiştir (Z=3.630, p<0.001). Diğer düz sesli harflerin frekans düzeyleri için benzer sonuçlar elde edilmiştir (p<0.05). Yuvarlak seslilere ait frekanslarda anlamlı bir değişim gözlenmemiştir (p>0.05).Endoskopi öncesi düz toplam frekansının sedasyonlu endoskopi yapılan hastalarda sedasyonsuz yapılanlara göre daha düşük olduğu belirlenmiştir (p=0.034). Elde edilen veriler ışığındaüst gastrointestinal sistem endoskopi işlemi; bireylerde oluşturduğu travmatik etkiye, bireylerin sahip oldukları alışkanlıklara ve sistemik hastalıklara bağlı olarak ses sistemi üzerinde farklı etkiler meydana getirmiştir.
Acil servise üst gastrointestinal sistem kanamaları ile başvuran hastalarda vena kava inferior ve aort çapının ultrasonografi ile görüntülenmesinin yatış, taburculuk ve morbidite üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Gastrointestinal sistem (GİS) kanamaları yüksek mortalite, morbidite ve yatış maliyeti nedeniyle acil servis başvurularında kritik öneme sahip olmakla birlikte en sık üst GİS kanamaları görülür. Acil servise üst GİS kanama ile başvuran hastaların transfüzyon ihtiyacı, yatış ve taburculuk sürelerini saptamak için kullanılan altın standart bir skala ve/veya tetkik bulunmadığından ultrasonografi (USG) uygulaması, hızlı ve invaziv olmayan bir yöntem olarak kullanılabilir. Bu sebeple çalışmamızda üst GİS kanama ile başvuran hastalarda, vena kava inferior (VKİ) ve aort çapının USG ile görüntülenmesinin yatış, taburculuk, morbidite ve mortalite üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Çalışmaya 01/02/2019 ile 01/10/2019 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi acil servisine başvuran 18 yaş üstü üst GİS kanamaya sahip 45 hasta ve kontrol grubu olarak hipovolemi görülmeyen 45 gönüllü dahil edildi. Hastaların VKİ ve aort çapları USG kullanılarak prospektif olarak kayıt edildi. Bulgular: Hasta grubunun yaş ortalaması 67±19 iken, kontrol grubunun 74±9 olarak hesaplanmıştır. Kontrol grubu ve hasta grubu VKİ ekspiryum çapı, inspiryum çapı ve VKİ kollaps indeksi ortalama değerleri sırası ile 18,47±2,5 mm 15,2±2,4 mm ve 0,18±0,06; 15,56±3,6 mm, 13,2±3 mm ve 0,15±0,12 olarak bulunmuştur. Kontrol grubu ve hasta grubu aort suprarenal çapı ve infrarenal çapı ortalama değerleri sırası ile 24,3±2,2 mm ve 21,7±2,3 mm; 19,0±3,6 mm, 17,0±3,4 mm bulunmuştur. Tüm bu parametreler kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük değerler kaydedilmiştir (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda VKİ çapı, aort çapı ve VKİ kollapsibilite indeksi değerleri üst GİS kanamalı hastalarda daha düşük bulunmuştur ve acil serviste hastalığın tanısında yardımcı olarak kullanılabilmekle birlikte, değerlerdeki bu düşüşün hastaların taburculuk ya da yatış kararının verilmesinde bir etkisi belirlenememiştir. Ancak bu konuyla ilgili daha çok hastanın değerlendirildiği, çok merkezli ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Üst gastrointestinal kanama, vena kava infeior çapı, aort çapı, vena kava kollapsibilite indeksi
Laparoskopik sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerinin postoperatif erken dönem sonuçları ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkisi
Amaç: Morbid obezite nedeniyle laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) uygulanan hastalarda stapler hattı güçlendirme yöntemlerinin postoperatif erken dönem komplikasyonlar ve gastrointestinal semptomlar üzerine olan etkilerini ve ilişkilerini prospektif randomize olarak karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Haziran 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında obezite nedeniyle LSG ameliyatı endikasyonu alan 90 hasta çalışmaya dâhil edildi. Çalışma için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Stapler hattı destekleme (SHD) tekniklerinden fibrin doku yapıştırıcısı (Tisseel® fibrin sealant) kullanılan (Grup – 1), omentopeksi yapılan (Grup – 2) ve stapler hattı güçlendirmesi yapılmayan grup (Grup – 3) olarak 3 grup (n=30) belirlendi ve hastalar www.random.org kullanılarak randomize edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, komorbid hastalıkları, kullandıkları antikoagülan ilaçlar, beden kitle indeksi, preoperatif tüm batın ultrason ve özofagogastroskopi bulguları kaydedildi. Postoperatif komplikasyonlardan kanamanın karşılaştırılması için hastaların tümünden preoperatif, postoperatif 6.saat ve 24.saat kan alınarak hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. 2. ve 3. gün dren debi miktarları ölçülerek kaydedildi. Postoperatif kaçak için tüm hastalara postoperatif 2.gün mide-duodenum pasaj grafisi yapıldı. Tüm hastalara postoperatif 1. hafta ve 1. ayda gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği (GSRS) yapılarak gastrointestinal semptomları (karın ağrısı, hazımsızlık, gastroözofagial reflü, kabızlık ve diyare) değerlendirilerek kaydedildi. Bulgular: Hastaların 17'si (%18,9) erkek, 73'ü (%81,1) kadın, yaş ortalaması 35,3±11,6, ortalama VKİ 45,3±7,7 kg/m2 idi. Hastaların 57'sinde (%63,3) obezite ile ilişkili yandaş hastalıklar (n=46'sında (%51,1) tip 2 diyabet, n=21'inde (%23,3) hipertansiyon, n=10'unda (%11,1) hiperlipidemi, n=10'unda (%11,1) obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) ve n=7'sinde (%7,8) antikoagülan ilaç kullanımı) mevcut idi. Grupların demografik verileri ve yandaş hastalıkları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmadı ve grupların homojen dağıldığı tespit edildi. Mortalite izlenmedi. Grupların ameliyat süreleri; grup 1 için 83,6±17,7 dk, grup 2 için 85,4±16,2 dk. ve grup 3 için 70,7±11,9 dk. olarak kaydedildi. Ameliyat süreleri karşılaştırıldığında grup 3 diğer gruplara göre (grup 1 için (p=0,005), grup 2 için (p=0,001)) istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha kısa bulundu. Ortalama hastane yatış süresi 3,2±0,5 gün idi. Tüm hastalardan postoperatif 6. saat (p=0,582) ve 24.saat (p=261) alınan hemoglobin değerleri ve postoperatif 1. gün (p=0,193), 2.gün (p=0,233) ve 3.gün (p=0,363) dren debi miktarları gruplar arası karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi. Grup 3'te postoperatif 2 hastada (%2,2) kanama gelişti. Hiçbir hastada kaçak izlenmedi. GSRS anketi sonuçlarına göre grup 3'te 1. haftadaki reflü semptomları ve hazımsızlık şikâyetleri, grup 1 ve 2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla bulundu (p<0,001). Ayrıca karın ağrısı skorlamasında 1.haftada gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0,702). Sonuç: Günümüzde sleeve gastrektomi ameliyatında stapler hattı güçlendirme tekniklerin rutin kullanımı üzerine tartışmalar sürmektedir. Çalışmamız LSG'de SHD yöntemlerinin gastrointestinal sistem üzerine etkilerinin araştırıldığı ilk prospektif randomize klinik çalışmadır. Ameliyat sonrasında erken dönemde SHD yöntemlerinin kullanımının gastrointestinal sistem şikayetlerini azaltığını tespit ettik. Çalışmamızda LSG'de SHD yöntemleri postoperatif erken dönem komplikasyonlar üzerine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermedi. Ancak SHD kullanımının klinik olarak komplikasyon oranlarının azalttığını tespit edildi. Daha iyi ve güçlü sonuçlar için; orta ve uzun dönem sonuçların değerlendirildiği daha geniş hasta gruplarını içeren karşılaştırmalı yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Üst gastrointestinal kanaması olan hastalarda yeni kuşak oral antikoagülan kullanımının hastane içi advers olaylara etkisi
Giriş ve Amaç: Üst gastrointestinal sistem (GIS) kanaması, anatomik olarak ağızdan Treitz ligamentine kadar olan kısımda meydana gelen kanamalardır. Üst GI kanaması için yaygın risk faktörleri arasında önceki üst GI kanama hikayesi, antikoagülan kullanımı, yüksek doz nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullanımı ve ileri yaş yer alır. Tıp alanında yaşanan gelişmelere rağmen gastrointestinal (GI) kanamalar halen ciddi bir mortalite ve morbidite nedeni olmaya devam etmektedir. Üst GI kanamaya bağlı ölüm oranları %4–%10 arasındadır. Akut üst GI kanaması için yıllık hastaneye yatış insidansı 100.000 kişide yaklaşık 100'dür [1] Günümüzde özellikle kardiyovasküler, serebrovasküler gibi hastalıkların prevalansı da artmaktadır. Yaşam süresinin uzaması ve kronik hastalıkların artışı ve daha bir çok nedenler oral antikoagülanların yaygın olarak kullanılmasına neden olmaktadır. Bu ilaçların önemli yan etkisi başta gastrointestinal sistem olmak üzere kanamadır. Bazı klinik avantajlarından ve dozları açısından yakın izlem gerektirmedikleri için yeni kuşak oral antikoagülan (YOAK) ilaçların kullanım sıklığı giderek artmaktadır [2]. Biz bu çalışmamızda kullanım sıklığı giderek artmakta olan YOAK ilaçlarını kullanan hastaların, ilaç kullanmayan hastalara ve antitrombositik, antikoagülan ve diğer kronik ilaç kullanımı olan hastalara kıyasla hastane yatış süresi, klinik progresyon, kan transfüzyonu ve mortalite gibi hastane içi advers olaylara etkisini incelemeyi amaçladık. xii Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 11.09.2018 ile 11.09.2019 tarihleri arasında acil servise başvuran ve üst Gİ kanaması olan 18 yaş üstü hastalar dahil edildi. Toplam 358 hastanın dosyası retrospektif tarand ve içlerinden 222 hasta çalışmaya uygun kabul edildi. Dosyalarında verilerine ulaşılamayan hastalar, 18 yaş altı olanlar, travma hastaları, varis kanaması olanlar, diğer hastanelere sevk edilen hastalar çalışma dışında bırakıldı. Hastalar kronik ilaç kullanımı olanlar ve kronik ilaç kullanımı olmayanlar olarak iki grup olarak incelendi. Kronik ilaç kullanımı olanlar ise kullandıkları ilaç türüne göre antikoagülan (warfarin, DMAH), antitrombositikler (asetilsalisilik asit, klopidrogel, tikagrelor), YOAK (dabigatran, rivaroksaban, apiksaban, edoksaban) olarak sınıflandırıldı. Hastaların demografik verileri ve geliş şikayetleri, kanama şekli, kullandığı ilaçlar, ek hastalıkları, rektal tuşe bulgusu, vital bulguları (kan basıncı, nabız, ateş, solunum sayısı), bilinç durumu, laboratuvar sonuçları,WBC (White Blood Cell), hemoglobin(Hgb), hematocrit (Htc), MCV (Mean Corpuscular Volume), platelet, İNR (International Normalized Ratio), BUN (Blood Urea Nitrogen), kreatin (Cre), üre, PT (Protrombin Zamanı), PTT (Parsiyel Tromboplastin Zamanı), transfüzyon ihtiyacı, hastanede kalış süresi, endoskopi sonucu ve bulguları ile hastanın ne şekilde sonlandırıldığı bilgileri hazırladığımız forma kaydedildi. Tüm istatiksel analizler için IBM SPSS (Windows için Sosyal Bilimler için İstatistik Paketi, Sürüm 21.0, Armonk, NY, IBM Corp.) paket programı kullanıldı. Bulgular: Retrospektif olarak taranan 358 hastanın 246 tanesi üst gis kanama olarak değerlendirildi. Bu hastaların 5 tanesi gebe olduğu için, 14 tanesi varis kanaması olduğu için, 1 tanesi travmaya sekonder kanama olduğu için, 4 tanesi de data eksikliğinden dolayı çalışmaya dahil edilmedi. 222 tanesi çalışmaya uygun kabul edildi. Çalışmaya katılan hastaların 135'i (%60.8) kadın 87'si (%39.2) ise erkekti. Yaş ortalaması ise 62.61 ± 18.62 olarak saptandı. Başvuran hastaların yarısından çoğunun (%54.1) yaşı 65 üzerindeydi. İlaç kullanımı 5 grupta incelendi. Çalışmaya katılanların 76'sı (%34.2) ilaç kullanmıyordu geriye kalan 146 hastanın 52 (%23.4) tanesi YOAK, 27(%12.1) tanesi düşük molekül ağırlık heparin (DMAH) veya coumadin, 17 (%7) tanesi antiagregan ve geri kalan 50 (%22.5) hasta ise bunların dışında herhangi başka bir ilaç kullanmaktaydı. İlaç kullanmayan hastalar ve her bir ilaç grubu arasında hastane içi advers olay, kan transfüzyon sayısı ve hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir farklılık gözlenmedi. (p =0.387) Bunun yanında Htc/Hgb ve Bun/Cre oranlarının her ikisi de hastanede kalış süresi üzerinde anlamlı bir fark oluşturmamış olmasına rağmen hastane içi advers olayı göstermede anlamlı bir şekilde farklılık oluşturmuştur. (p =0.016, p=0.029) Sonuç: Retrospektif olarak 222 hasta ile gerçekleştirilen çalışmamızda, yeni kuşak oral antikoagülan kullanan hastaların ilaç kullanmayan veya diğer antiagregan ve antikoagülan kullanan hastalara göre; hastane içi advers olayda, hastanede kalış süresinde ve kan transfüzyonu ihtiyacında anlamlı olarak bir farklılık saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Gastointestinal kanama, yeni kuşak oral antikoagülanlar, kan trasfüzyonu, hastane içi advers olay
Epilepsisi olan erişkinlerde eşlik eden psikolojik bozukluklar, uyku sorunları, gastrointestinal semptomlar araştırması
Mikrobiyota-bağırsak-beyin ekseni (MBBE) ve epilepsi arasındaki ilişki bir süredir preklinik olarak araştırılmaktadır. Bu konuda yapılan klinik çalışma sayısı azdır. Fonksiyonel gastrointestinal sistemin (FGIS) patolojisinde MBBE'nin önemli rolü olduğu kabul edilir. Ayrıca son yıllarda yapılan araştırmalar MBBE'nin anksiyete, depresyon, aleksitimi gibi nöropsikiyatrik bozuklukların gelişimi ve ilerlemesi ilişkisine odaklanmıştır. Sirkadiyen ritim ve epilepsi arasındaki etkileşim FGİS hastalıkları ile psikolojik ve uyku sorunları arasındaki ilişkiler de ayrı ayrı çalışılmıştır. Çalışmamızda bu dört durumun erişkinde birlikteliği araştırılacaktır.
Erken ve ileri evre gastrointestinal stromal tümör olgularında DOG1 ve ki-67 doku belirteçlerinin tanısal ve prognostik önemi
Amaç: Gastrointestinal stromal tümör , gastrointestinal sistemin en sık görülen mezenkimal neoplazisidir ve beningden maligne kadar değişkenlik gösteren geniş bir patolojik patern spektrumu ve klinik özellikleri mevcuttur. Erken evre hastalarda sonucu ön görmede tümör boyutu ve mitotik indeks iyi bilinen parametreler olmasına rağmen; ileri evre GİST?li hastalarda rekurrens ya da metastaz olması, medikal tedaviye direnç olması ve mutasyon analizi prognostik faktörlerdir. Bu çalışmanın amacı DOG1 ve Ki-67 gibi yeni ve daha pratik doku belirteçlerinin GİST tanısındaki yerini belirlemek ve aynı zamanda hem lokalize ve hem de ileri evre GİST?li hastalarda sonucu ön görmedeki yerini araştırmaktır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya hastane verilerinden, 1999 yılından 2013 yılına kadar son 14 yıldır histopatolojik olarak GİST tanısı almış 111 hasta alındı. Hastaların parafin blok örneklerinden immunohistokimyasal olarak DOG1 ve Ki-67 ekspresyonu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi?ndeki iki farklı patolog tarafından değerlendirildi. Hastalar cerrahi sonrası lokalize hastalığı olan hastalar ve ileri ya da metastatik hastalığı olan hastalar olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grupta da DOG1 ve Ki-67 ekspresyonu diğer tanısal ve prognostik histopatolojik markerlarla ve klinik sonuçlarla karşılaştırıldı. Sonuçlar: DOG1?in GİST tanısındaki spesifitesi ve sensitivitesi sırasıyla % 94.1 ve % 42.9 olarak bulundu. DOG1 ekspresyonu özellikle c-kit negatif olguların tanısında anlamlıydı. Ki-67 toplam sağkalım için istatiksel olarak anlamlı bir prognostik faktör olarak bulunmamasına karşın, lokalize hastalık için iyi bilinen prognostik faktör olan mitotik indeks ile arasında kuvvetli korelasyon bulundu. Tartışma: DOG1, klinik olarak GİST şüphesi olan, tümör c-kit ekpresyonu negatif olan hem erken hem de ileri evre hastaların tanısında önemli bir araç olarak görülmektedir. Diğer taraftan Ki-67 ise mitoz fazı dışındaki proliferatif hücreleri de göstermesi ile mitotik indeks yerine kullanılabilecek güçlü bir prognostik faktör belirteç adayı olabilir ancak bu sonucun daha fazla sayıdaki hastalarda yapılan çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir.
Dahiliye servisinde yatan hastalarda gastrointestinal sistem semptomları sıklığı ve yaşam kalitelerinin belirlenmesi
Araştırma, hastaların gastrointestinal semptomlarının yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Kasım 2019-Nisan 2020 tarihleri arasında Yozgat Şehir Hastanesi'nde dâhiliye servislerinde yatan ve örnekleme dâhil edilen 500 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, Hasta Bilgi Formu, Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ) ve SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ile elde edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde güvenirlik Chronbaha Alfa analizi, tanımlayıcı istatistikler, Bağımsız gruplarda t testi, ANOVA Varyans analizi, Pearson Korelasyon Analizi ve Lineer Regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmada hastaların Yaşam Kalitesi Ölçeği Alt Boyut puan ortalaması orta düzeyde (48,37 ± 23,15) olduğu bulunmuştur. Gastrointestinal Semptom Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalaması ise 2,328±1,23 olarak bulunmuştur. Hastaların SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği'nden en düşük puanı fiziksel rol güçlüğünden, en yüksek puanı ise ruhsal sağlık alt boyutundan aldıkları belirlenmiştir. Hastaların GSDÖ'ne göre en yüksek semptom şiddetinin karın ağrısı, en düşük semptom şiddetinin ise diyare olduğu belirlenmiştir. Araştırmada, hastaların diyare semptom şiddeti ile genel sağlık ve fiziksel fonksiyon, reflü semptom şiddeti ile ağrı arasında negatif yönde düşük ilişkiler olduğu saptanmıştır. Hastaların yaşam kalitesinin orta düzeyde olduğu ve gastrointestinal semptomların yaşam kalitesini azalttığı bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda; risk grubu olan bireylere, düzenli aralıklarla gastrointestinal semptomlarının azaltılmasına yönelik hemşirelik bakım planlamalarının yapılması ve danışmanlıkların verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal semptom, hasta, hemşirelik, yaşam kalitesi.
Üst gastrointestinal endoskopi işlemi uygulanan hastalara müzik eşliğinde uygulanan inhaler aromaterapinin vital bulgulara etkisi
Çalışma, üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılan hastalara müzik eşliğinde uygulanan inhaler aromaterapinin vital bulgulara ve oksijen satürasyonuna etkisini değerlendirmek amacıyla randomize kontrollü ve deneysel olarak yapıldı. Araştırmaya başlamadan gerekli tüm izinler alındı. Çalışma kriterlerine uygun olan hastalar basit rastgele örneklem yöntemi ile randomize edilerek, müdahale ve kontrol grubuna ayrıldı. Müdahale grupları; müzik (grup 1: 30), aromaterapi (grup 2: 30), müzik eşliğinde aromaterapi yapılan grup (grup 3: 30) şeklinde üç gruptan oluşturuldu. Müzik grubuna işlem öncesi kulaklık ile 10 dakika ve işlem süresince hastaya verilen pozisyon gereği hoparlörden beş dakika süreyle, rast makamı enstrumental klasik Türk müziği dinlettirildi. Aromaterapi grubuna; lavanta, papatya ve neroli yağı ile 6:2:0.5 oranlarında hazırlanmış olan karışım spanç üzerine üç damla damlatılarak ve hastanın omzuna konarak işlem öncesi (beş dakika) ve işlem başlangıcından bitimine kadar inhalasyon ile uygulandı. Grup 3'e ise; işlem öncesinde ve işlem süresince hem müzik dinletildi hem de aromaterapi uygulandı. Araştırmanın verileri soru formu ve vital bulgu takip formu ile toplandı. Veriler; ki-kare, student t, paired t ve bir faktörü tekrarlı olan iki faktörlü varyans analizi ile değerlendirildi. Tüm gruplarda işlem öncesine göre işlem sırasında nabız değerlerinin arttığı, fakat en az artışın müzik grubu ile müzik eşliğinde aromaterapi uygulanan grupta, en çok artışın ise kontrol grubunda olduğu görüldü (p<0.05). Benzer şekilde işlem sırasında işlem öncesine göre sadece kontrol grubunda oksijen satürasyonunun düştüğü, sistolik ve diyastolik kan basıncının da kontrol grubunda işlem öncesine göre belirgin şekilde yükseldiği, en az artışın müzik eşliğinde aromaterapi uygulanan grupta olduğu tespit edildi. Müzik ve müzik eşliğinde uygulanan inhaler aromaterapinin endoskopi işlemi sırasında nabız ve kan basıncını olumlu yönde etkilediği, oksijen satürasyonunun düşmesini önlediği görüldü. Anahtar Kelimeler: Endoskopi, müzik, inhaler aromaterapi, vital bulgu, hemşirelik.
Determination of h. pylori prevalence and correlation between histopathologic diagnosis and h. pylori cagpai and vaca genotypes in paraffin embedded biopsy samples prepared from patients with upper gastrointestinal (gi) carcinoma and chronic gastritis
H. pylori is a Gram-negative, spiral shaped microaerophile pathogen which is colonized in more than half of the world population's stomach. It is a major cause of gastritis associated disease like gastritis, gastric ulcer, duodenal ulcer, gastric adenocarcinoma, mucosa associated lymphoid tissue lymphoma (MALT lymphoma). Helicobacter pylori is a gastric pathogen that colonizes majority of the world's population. World Health Organization classified Helicobacter pylori as a first class carcinogen in 1994. Genetic diversity within the virulence genes of bacteria such as Cytotoxin associated gene Pathogenicity Island (cagPAI) and vacuolating cytotoxinA (vacA) may have a modifying effect on the pathogenic potential of the infecting strain. This study aimed to investigate which genes can be suggested as potentially related virulence factors for H. pylori associated active chronic gastritis and stomach Adenocarcinoma in Iran and Turkey. We focused on some cag (PAI) components and vacA gene subtypes based on correlations shown in some previous studies. In order to achieve our goal, Formalin Fixed Paraffin Embedded (FFPE) tissues obtained from Iranian and Turkish patients. The prevalence of the cagA, cagE, cagT, cagG, cagM, vacA s1a, vacA s2, vacA m1 and vacA m2 genes were studied in these strains by using the polymerase chain reaction (PCR) method and specific primers. From all of 320 patients, H. pylori was detected in 28.43% of patients. We found that vacAs1a, vacAm2 and cagA genes with mean prevalence of 82.41%, 71.42% and 69.23% were dominant in Iranian and Turkish patients. In conclusion in Turkish and Iranian population the genes that were studied, was homogeneous and there is no significant differences in bacterial genetic and with the exception of H. pylori infection other factors such as host genetics and nourishment play an important role in the formation of gastric cancer. But it is possible that if statistical population increases, the cagA gene association with cancer will be meaningful.
Gastrointestinal sistemde yabancı madde nedeniyle başvuran hastaların demografik ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmamızda 01.01.2000-01.01.2020 arasındaki 20 yıllık süreçte kliniğimizde yabancı cisim yutma nedeniyle yatırılarak izlenen 499 olgu incelenmiştir. Bu olgular arasında özofagusta yabancı cisim nedeniyle operasyona alınan 252 vaka ağırlıklı olarak incelenmiştir. Bu 252 vakada en sık şikâyet ağrılı yutkunma (odinofaji) (%36), tükürüğünü yutamama (%25,3), kusma (%18,6), göğüs ağrısı (%8,7), öksürük (%4,7) olarak tespit edildi, olguların yarısından fazlasının (%51,4) aktif bir şikâyeti yoktu. 18 olguda operasyon sırasında özofagoskopiye gerek kalmadan laringoskop yardımıyda magill penseti ile yabancı cisim çıkarıldı. 215 olguda yabancı cisim özofagoskop ile çıkarılırken 19 olguda özofagusta yabancı cisim tespit edilemedi. 9 olguda komplikasyonlar ve GİS'te uzun bekleme nedeniyle laparotomi yapılarak yabancı cisim çıkarıldı. Her olgu tüm özellikleriyle kendi özelinde değerlendirilerek en uygun tedavi yolu çizilerek hastalar hızlı bir şekilde tedavi edilmelidir. Yabancı cisim yutmanın kısmen önlenebilir bir patoloji olduğu göz önüne alınarak, çocukların daha güvenli çevrede sağlıklı olarak büyümeleri için radikal ve multidisipliner önlemlere ihtiyaç duyulmaktadır.