Diabetes mellitus-experimental
90 theses under this subject heading
Diyabetik ratlarda ardıç (juniperus communis Lh) yağının antidiyabetik etkisinin histopatolojik immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırılması
Sunulan bu çalışmada, streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabetik rat modelinde ardıç (Juniper berry; JB) yağının antidiyabetik etkisi histopatolojik, immunohistokimyasal ve biyokimyasal olarak araştırıldı. Bu amaçla, 40 adet erkek Wistar albino rat rastgele seçilerek; kontrol, diyabetes mellitus (DM), DM + akarboz, DM + ardıç yağı ve ardıç yağı olmak üzere beş gruba ayrıldı. Deneysel diyabet, tek dozluk (55 mg/kg, periton içi [i.p]) STZ enjeksiyonu ile oluşturuldu. DM + ardıç ve ardıç grubu ratların yemlerine 50 ml/kg ardıç yağı katılarak verildi. 28 günlük deneme süresi sonunda ratlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Alınan doku örnekleri Hematoksilen & Eozinle (H & E) ile boyanarak histopatolojik inceleme yapıldı. İmmunohistokimyasal olarak pankreas dokusunda insülin immun-ekspresyonu çalışıldı. Serumda ise ALT, AST, ALP, LDH, total kolesterol, trigliserit, kreatinin ve üre düzeyleri araştırıldı. Histopatolojik olarak DM grubu ratların karaciğer dokusunda hepatositlerde dejenerasyon, böbreklerde tubulus hücrelerinde dejenerasyon ve nekroz, glomerular yapıda bozulma ve pankreas dokusunda langerhans adacıklarının belirgin hücre kaybı sonucu normal görünümlerinin bozulduğu gözlendi. Bu histopatolojik değişikliklerin DM + ardıç grubunda önemli derecede azaldığı tespit edildi. İmmunohistokimyasal olarak Beta (β) hücrelerde STZ'nin neden olduğu dejeneratif değişiklikler sonucu DM grubunda insülin immünoreaktif hücre sayısında azalma tespit edildi. Ardıç yağı ile tedavi sonucu immünoreaktif β hücrelerin sayısında önemli ölçüde artış belirlendi. Biyokimyasal sonuçlar, ardıç yağı tedavisi sonucu ALT, AST, üre ve kreatinin değerlerinde önemli iyileşme sağlandığını gösterirken, kan glikoz düzeyinde önemli düşüş belirlendi. Bu sonuçlar, ardıç yağının ratlarda STZ ile oluşturulan diyabete karşı koruyucu etkiye sahip olduğunu ortaya koydu.
Deneysel diyabet modeli oluşturulan ratlarda gebelik süresince hipokampusta piramidal nöron sayısındaki değişimin stereolojik olarak incelenmesi
Bu çalışmada Diyabetes mellituslu ve normal sıçanlarda, gebelik dönemlerindeki trimesterlere ait hipokampusta piramidal nöron sayısındaki değişim stereolojik yöntemlerle incelendi. Bunun için sıçanlar rasgele iki gruba ayrıldı. Kontrol grubu (n:18), diyabetes mellitus grubu; Streptozotosin (STZ) ile deneysel diyabet oluşturulan grup (n:18) olarak ayrıldı. Diyabetes mellitus grubuna tek doz olarak hazırlanan 45mg/kg STZ intraperitoneal (i.p) uygulandı. Kontrol grubuna herhangi bir işlem yapılmadı. Uygulamadan 3 gün sonra her iki grup tartılıp kan şeker değerleri ölçüldü, diyabet grubunda kan şekerlerinin 200mg/dl üzerinde olanlar diyabet olarak kabul edildi. Trimester dönemleri için 7, 14 ve 21. günlerde anestezi altında açılan sıçanlardan beyin dokuları çıkarılarak rutin takip ve boyama yapıldı. Sayısal yoğunluk hesaplaması için fiziksel disektör kesitleri 5 µm kalınlığında her altıncı kesit olmak üzere toplam beş kesit bütün gruplardaki hayvanlar için alındı. Nöron sayımı için tüm kesitler Hematoksilen ve eozin ile boyandı. Preparatların stereolojik incelemesinde tarafsız sayım çerçevesi ile hücre sayımı yapıldı. İstatistiksel analizde Mann-Whitney U testi kullanıldı. Stereolojik hesaplamalar sonucunda diyabet ve kontrol grupları arasındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı bulundu(p<0.05).Ancak trimesterler arasında herhangi bir fark gözlenmedi.
STZ ile diyabet oluşturulmuş ratlarda nar çekirdeği yağının antidiyabetik ve antioksidant etkileri
Diyabet 21. yüzyılın en büyük küresel sağlık sorunlarından biri olup en önemli 10 ölüm nedeninden biridir. Tedavi amacıyla kullanılan hipoglisemik ilaçlar ya çok pahalıdır ya da bazıları istenmeyen yan etkilere sahiptir. Daha etkili, güvenli ve daha düşük maliyetli antidiyabetik bitkiler aramak için araştırmalar yapılmaktadır. Bu çalışma, nar çekirdeği yağının kan şekeri, serum insülin düzeyleri ve bazı kan biyokimyasal parametreleri üzerine etkisini incelemek için yapıldı. 3 haftalık deneme için deneysel diyabetik sıçan modeli kullanıldı. Çalışmada Van Yüzüncü Yıl Üniveritesi Deney Hayvanları ünitesinden temin edilen 7-8 haftalık, canlı ağırlık ortalaması (185-250 g) olan 32 adet dişi Wistar cinsi Albino sıçan, her grupta 8 sıçan olacak şekilde rastgele seçilerek eşit olarak 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna su verilirken, nar yağı grubuna gavaj yoluyla nar çekirdeği yağı (2 ml / kg / gün) verildi. Diyabet oluşturmak için üçüncü grup sıçanlara 45 mg/kg tek doz streptozotosin (STZ) i.p. yoldan uygulandı. Dördüncü grup sıçanlarda benzer şekilde STZ uygulanıp aynı dozda nar çekirdeği yağı gavaj yoluyla üç hafta boyunca her gün verildi. Deneme sonunda ratların kalplerinden kan örnekleri alınıp glukoz, insülin, adiponektin, resistin, toplam kolesterol (TC), trigliseritler (TG), HDL kolesterol, LDL-kolesterol, TAC, TOS, düzeyleri ölçüldü, OSI düzeyleri hesaplandı. Başlangıç ve son canlı ağırlıkları kaydedildi. Sunulan bu çalışmada TAC ve TOS seviyeleri kontrol ve nar çekirdeği grubunda değişmezken, diyabetin oksidan etkisi ile 3. grupta değişmiştir. TOS düzeylerinde gözlenen artış nar çekirdeği yağı verilmesiyle azalmıştır. Tersine olarak TAC miktarı diyabetli sıçanlarda azalırken nar çekirdeği yağı verilen grupta artış göstermiştir. Diyabetli sıçanlarda oksidan maddelerin varlığı ile yükselen OSI değerleri yine nar çekirdeği yağı ilavesi ile normal düzeye doğru azalmıştır. Son canlı ağırlıklar incelendiğinde diyabetli sıçanların en düşük değere sahip olduğu saptandı. Diyabetli sıçanlarda yükselen glukoz değeri nar yağı ilave edildiğinde önemli olarak düşmüştür. Adiponektin ve resisitin düzeylerinde önemli değişimler bulunmazken insülin düzeyi diyabetli grupta önemle azalmıştır. Trigliserit düzeyi tüm gruplarda benzer değerlerde saptandı. Diğer üç gruba göre diyabetli sıçanlarda LDL, kolesterol, TOS ve OSI düzeyleri artarken, HDL düzeyi azalmıştır. Bu bulgular nar çekirdeği yağının diyabette yükselen glukoz düzeyini düşürmesi, artmış kolesterol, LDL TOS ve OSI değerlerindeki yükselmeleri aşağıya çekmesi, ayrıca HDL ve TAC düzeylerindeki azalmalar üzerine yükseltici etkisi ile diyabette gözlenen olumsuz değişimleri düzeltebileceği, antioksidan olarak önemli bir madde olarak diyabette kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Nar Çekirdeği Yağı, STZ, Diyabet, Antioksidan, Kolesterol, İnsülin, Resistin, Adiponektin.
Deneysel diyabet oluşturulmuş ratlarda timokinon ve vitamin c'nin karaciğer koruyucu etkisinin stereolojik ve immunohistokimyasal olarak incelenmesi
Diabetes mellitus (DM), insülin yokluğuna veya dokuların insüline duyarlığında azalmaya bağlı olarak karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmalarında şekillenen bozukluk ile karakterize edilen metabolik bir hastalıktır. Yapılan çalışmada, ratlarda streptozotosin (STZ) ile oluşturulmuş deneysel diyabet modelinde Timokinon ve Vitamin C'nin karaciğer üzerine etkilerinin stereolojik ve immunohistokimyasal (İHK) yöntemlerle araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 30 adet erişkin Wistar Albino türü erkek sıçan kullanıldı. Ratlar, Kontrol, Timokinon (TQ), diyabet (STZ), Diyabet+Timokinon (STZ+TQ), Diyabet+Vitamin C (STZ+Vit C), Diyabet+Timokinon+Vitamin C (STZ+TQ+Vit C) olmak üzere 6 gruba ayrıldı (n=6). Kontrol ve TQ grubu hariç diğer 4 gruba deney öncesi STZ (45 mg İ.P) uygulandı. Çalışmanın 3. günü tüm grupların kan şekeri seviyeleri ölçülerek, diyabet gruplarındaki ratlarda diyabet oluştuğu doğrulandı. Sonrasında tedavi gruplarına oral yolla olarak 21 gün boyunca TQ (50 mg/kg/gün) ve Vit C (500 mg/kg/gün) verildi. Çalışmanın sonunda karaciğer, stereolojik ve İHK olarak değerlendirildi. Stereolojik olarak hacim ölçümleri için Cavalieri metodu uygulandı. İHK olarak, Kaspaz-3, Bcl-2, TNF-α ve IL-10 ekspresyonları değerlendirildi. Bulgularımıza göre; stereolojik olarak hem karaciğerin ortalama total hacim hem de damar hacim yoğunlukları ölçümlerinde STZ grubunda ortalama ölçüm değerinin diğer gruplara oranla istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). STZ+VİTC+TQ grubu ile Kontrol ve TQ grupları arasında anlamlı bir fark gözlenmedi (P>0.05). İmmunohistokimyasal olarak, Kaspaz-3 ekspresyonu, STZ grubunda yoğun, STZ+VİTC, STZ+TQ ve STZ+VİTC+TQ gruplarında zayıf, Kontrol ve TQ gruplarında negatif olduğu gözlendi. STZ grubunda Bcl-2 aktivasyonu gözlenmezken, diğer grupların hepsinde orta seviyede Bcl-2 ekspresyonu tespit edildi. TNF- α ekspresyonunun, STZ grubunda yoğun, STZ+TQ grubunda orta, STZ+VİTC grubunda zayıf, Kontrol, TQ ve STZ+VİTC+TQ gruplarında ise negatif seviyede olduğu belirlendi. Kontrol grubunda yoğun, TQ, STZ+VİTC, STZ+TQ, STZ+VİTC+TQ gruplarında orta, STZ grubunda ise zayıf düzeyde IL-10 aktivitesine rastlanıldı. Çalışma sonuçları, STZ ile artan karaciğer hasarının hem TQ hem de C vitamini uygulamalarıyla ayrı ayrı verildiğinde hafiflediğini, ancak birlikte kullanıldıklarında daha etkili sonuçlar elde edildiğini göstermektedir.
Sıçan tip 2 diyabet modelinde farklı egzersiz tiplerinin metabolik parametreler, inflamatuar belirleyiciler ve kasın histolojik yapısı üzerine etkisi
Çalışmamızın amacı, sıçan tip 2 diyabet modelinde aerobik egzersiz, dirençli egzersiz ve kombine egzersiz eğitiminin metabolik parametreler, inflamatuar belirleyiciler ve kasın histolojik yapısı üzerine etkisini belirlemek ve karşılaştırmaktı Çalışmamız tip 2 diyabet oluşturulan 23 adet erkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Denekler aerobik egzersiz grubu (n=6), dirençli egzersiz grubu (n:6), kombine egzersiz grubu (n=6) ve kontrol grubu (n=5) olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Aerobik egzersiz grubu 60 dakika yüzme egzersizini, dirençli egzersiz grubu vücut ağırlıklarının %75-100'ü kadar ağırlık kuyruklarına bağlanarak merdiven çıkma egzersizini, kombine egzersiz grubu ise yüzme ve ağırlıklı merdiven çıkma egzersizlerinin dönüşümlü olarak kombine edildiği egzersiz protokolünü 6 hafta, haftada 3 gün gerçekleştirdiler. Kontrol grubundaki sıçanlar herhangi bir egzersiz protokolü uygulamadı. Deneklerin egzersiz dönemi başlangıcında (2.hafta), egzersiz dönemi ortasında (5.hafta), egzersiz dönemi sonunda (8.hafta) vücut ağırlığı ölçüldü ve kuyruk veninden kan alınarak glukometre ile kan glukoz seviyesi belirlendi. Egzersiz eğitimi sonunda anestezi uygulanan deneklerin kalplerinden kan alınarak kolesterol, trigliserit, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-C), düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-C), ALT, AST, HbA1c, insülin, tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α), interlökin1-β (IL-1β), interlökin-6 (IL-6) ve irisin hormonu düzeyleri belirlendi. M. Soleus ve M. Fleksör digitorum brevis kası çıkarılarak kas dokularındaki yapısal değişiklikler histolojik olarak incelendi. Çalışma sonucunda,vücut ağırlığı ve kan glukoz düzeyinin aerobik egzersiz ve kombine egzersiz grubunda anlamlı düzeyde azaldığı(p<0,05), dirençli egzersiz grubu ve kontrol grubunda değişmediği görüldü (p>0,05). Aerobik egzersiz ve kombine egzersiz grubunda vücut ağırlığı, kan glukoz, TNF-α, IL-1β, IL-6 düzeyleridiğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p<0,05). TNF-α, IL-1β ve IL-6 düzeylerinde aerobik egzersiz grubu vekombine egzersiz grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı olarak fark yoktu (p>0,05). Dirençli egzersiz grubunun kan glukoz düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde daha düşüktü (p<0,05). Plazma irisin hormon seviyesinin kontrol grubuna kıyasla tüm egzersiz gruplarında anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Aerobik egzersiz eğitim grubunun plazma irisin düzeyi dirençli egzersiz eğitim grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Deney grupları arasındakolesterol, trigliserit, HDL-C, LDL-C, ALT, AST, HbA1c ve insülin düzeylerinde istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Histolojik veriler incelendiğinde; aerobik egzersiz ve kombine egzersiz eğitiminin dirençli egzersiz grubu ve kontrol grubuna göre kas histolojisi üzerinde olumlu etkisi olduğu belirlendi. Sonuç olarak, aerobik ve kombine egzersiz eğitimin vücut ağırlığını azalttığı, glisemik kontrolü iyileştirdiği, anti-inflamatuar etki yarattığı ve oluşabilecek komplikasyonları önlediği, plazma irisin hormonunu artırarak enerji metabolizmasını düzenlediği gösterilmiştir. Dirençli egzersiz eğitiminin ise glukoz metabolizmasına ve irisin hormonu salınımına olumlu etkileri olduğu gösterilmiştir.
Deneysel diyabet modelinde allicin uygulamasının yara iyileşmesine etkisi
Diyabetik ayak, diyabetes mellitusun en önemli komplikasyonudur ve bireyin yaşam kalitesini, beden imajını, rol performansını, bireyin ailesinin ve toplumun sosyal-ekonomik yapısını ve yaşamı olumsuz etkilemektedir. Diyabetli bireylerde hastaneye yatış nedenleri arasında %20 ile diyabetik ayak önemli bir yere sahiptir. Çünkü diyabetli bireylerin %34'ü hayatlarının bir döneminde ayak problemleri yaşamaktadırlar. Travma dışı nedenlerle gerçekleştirilen alt ekstremite ampütasyonlarının %80'inden fazlası diyabete bağlıdır. Diyabetli bireylerde en çok hastanede kalışa neden olan komplikasyon diyabetik ayaktır. Özetle diyabetik ayak bireylerde iş gücü kaybı, sakatlık ve psikososyal travma nedenidir. Diyabetik ayak bakımında günümüzde birçok farklı bakım ürünü bulunmasına rağmen diyabetik ayak tedavisinde temel hedef olan ampütasyonların %50 oranında azaltılması hedefine ulaşılamamaktadır. Diyabetli bireylerde en sık kullanılan pansuman materyalleri serum fizyolojik ve hidrokolloid örtülerdir; fakat araştırmalar sonucunda bu bakım materyallerinin diyabetik ayak ile baş etmede yetersiz olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada, diyabetik ayak bakımında; maliyet etkinlik sağlayan, yara iyileşmesini hızlandıran, yaraların kapanma süresini kısaltan bir bakım materyali geliştirmek amacı ile allicinin yara iyileşmesi üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma; Ege Üniversitesi Laboratuvar Hayvanları Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde 5 Şubat 2018-5 Mart 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Çalışmada, 25 erkek 25 dişi olmak üzere toplamda 50 adet 200-300 gram ağırlığında wistar albino türü sıçan kullanılmıştır. Çalışma sırasında dört sıçan çeşitli nedenlerle kaybedilmiştir. Çalışmada gruplardaki erkek ve dişi sıçan sayıları eşit olacak şekilde sıçanlar beş gruba ayrılmıştır. Çalışma gruplarından üçü diyabetik ikisi non-diyabetik şekilde idi. Diyabetik sıçanlar 50 mg/kg streptozotosin ile indüklenmiştir. İndüklemeden sonra 24., 48. ve 72. saatlerde plazma glukoz düzeyi kontrol edilmiş 300 mg/dL olan sıçanlar diyabetik kabul edilmiştir. Çalışmada, tüm sıçanların sırt bölgesinde araları 15 mm boşluk kalacak şekilde 10 mm çapında üçer adet yara oluşturulmuştur. Diyabetik gruplardan birisine Allicin, birisine serum fizyolojik, diyabetik olmayan gruplardan ise birisine Allicin ile pansuman yapılmıştır. Diyabetik olan ve diyabetik olmayan gruplardan birer gruba herhangi bir girişim uygulanmamıştır. Yara alanı 0., 7., 14. ve 21. günlerde fotoğraflanmış ve ölçülerek kayıt edilmiştir. Ayrıca 0., 7., 14. ve 21. günlerde yara alanından biyopsi alınarak, mikroskobik incelemeye alınmıştır. Yara alanı boyutlarına bakıldığında tüm haftalarda Allicin gruplarında yara alanı ortalamalarının diğer gruplardan daha düşük olduğu gözlemlenmiştir. Allicin grupları ile kontrol grupları arasında istatistiki açıdan anlamlı farklılık saptanmıştır. Diyabetik Allicin grubu ile diyabetik olmayan Allicin grubu arasında istatistiki açıdan anlamlı farklılık bulunmamıştır. Çalışmanın mikroskobik bulgularına göre; Allicin gruplarında nötrofil ve ödem düzeyinin diğer gruplardan daha düşük olduğu saptanmıştır. Allicin gruplarında 7. günde mononükleer hücre yoğunluğunun diğer gruplara göre daha yüksektir. Allicin gruplarında fibroblast proliferasyonu, kollajen düzeyi, anjiyogenezis, epitelizasyon, deri ekleri oluşumu ve yağ dokusu yoğunluğunun diğer gruplardan daha yüksek yoğunlukta olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; Allicin ile gerçekleştirilen pansuman hem diyabetik hem de diyabetik olmayan yaraların iyileşmesinde etkili bulunmuştur. Ayrıca günümüzde diyabetik yara bakımında kullanılan serum fizyolojik ile yıkamanın etkin olmadığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Allicin, Diyabetik Ayak, Yara Bakımı
Momordica charantia L.(Kudret narı) bitkisi ile tip 2 diyabet ilişkisi
Diyabet, bulaşıcı olmayan ancak dünyada prevalansının hızla artış gösterdiği dört hastalıktan biri ve önemli bir halk sağlığı sorunudur. Komplikasyonları vücudun tüm bölümlerini etkileyebilir ve tedavisi hem bireyin hem de ülkenin ekonomisini etkilemektedir. Bu sebeple halk içerisinde diyabeti tedavi etmek amacıyla bitkisel tıptan yararlanılmaktadır. Diyabetin tedavisinde ise dünyada yaygın olarak kullanılan bitkilerden biri Momordica charantia 'dır. M. charantia birçok etkili bileşiği bünyesinde taşımaktadır. Karantin, polipeptid-p, visin hipoglisemik etkisinden sorumlu olan majör bileşiklerindendir. Yapılan literatür taramasında incelenen birçok çalışmada hayvanlar üzerinde M. charantia bitkisinin çeşitli ekstreleri, meyvesinin suyu ve çekirdeklerinin denendiği görülmüştür. Çalışmalarda bitkinin antidiyabetik, antioksidan, antiülser ve benzeri birçok etkinliği incelenmiştir. Birçok çalışmada kan şekerini anlamlı olarak düşürdüğü ve kan kolesterol değerlerini iyileştirdiği gözlemlenmiştir. Ancak insanlar üzerinde yapılan çalışmaların genelleme yapabilmek adına arttırılması gerekmektedir. Sonuç olarak M. charantia hipoglisemik etkiye sahiptir ve oral hipoglisemik ajan kullanan bireyler tarafından dikkatli kullanılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, M. charantia, Kan şekeri
Sıçan adipoz doku kök hücrelerinden farklılaştırılan keratinositler ve PRP'nin diyabetik sıçanlarda oluşturulan deneysel yanık modelinde kullanılması
Diyabet, her yıl giderek artan bir prevalans ile dünyadaki en önemli sağlık problemlerinden biridir. Diyabetik yara iyileşme sürecinde görülen problemler, ağır olgularda ampütasyonlar ile sonlanabilen komplikasyonlara yol açar. Adipoz doku, otolog mezenkimal kök hücreler (MKH) için zengin bir kaynaktır. Bu hücrelerin terapötik uygulamalarda kullanımı ise diyabetik hastaların etkili tedavisi için büyük potansiyel taşımaktadır. Sıçan adipoz dokusunu eksize ettiğimiz, MKH'i izole edip kültüre ettiğimiz ve daha sonra keratinositlere farklılaştırdığımız bu çalışmada, adipoz dokuyu MKH kaynağı olarak kullandık. Farklılaştırılan hücreler daha sonra STZ ile diyabetik olan sıçanlardaoluşturulan termal yanık modeline transfer edildi. Ayrıca, termal yanıklı hayvan modelimizde, trombositlerden zengin plazma (PRP)' nin etkinliğini tek başına ve keratinositler ile kombinasyonda değerlendirdik. Çalışmamızdaki deneysel yaklaşım, H&E boyaması ile yara alanının histolojik değerlendirilmesi, çeşitli büyüme faktörleri (EGF, PDGF, TGF-β1, FGF-2, FGF-7, FGF-10, EGF), MCP-1 ve Kollajen-1'in RT-PCR ve immunohistokimyasal analizler ile değerlendirilmesini içermektedir. Ayrıca sitokeratin düzeyleri de immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Hücresel terapinin ve PRP'nin ikinci derece yanık iyileşmesi üzerine etkisi, tedavi verilen ve verilmeyen diyabetik sıçanlarda, tedavi sonrası 3., 7.,10. ve 14. günlerde sırttaki termal yanık alanından alınan biyopsi materyallerinde değerlendirilmiştir. Sonuçlarımıza göre, yeniden epitelizasyon süreci, tedavi uygulanan gruplarda tedavisiz kontrol grubuna kıyasla daha erken başlamıştır. Keratinositler ve/veya PRP uygulanantüm tedavi gruplarında, büyüme faktörlerinin ve Kollajen-1'in düzeyi artış gösterirken, MCP-1 düzeyleri farklı günlerde kontrol grubuna kıyasla düşüş göstermiştir. Ayrıca MKH'denelde edilen keratinositler ve PRP'nin kombine uygulaması, diyabetik sıçanlarda oluşturulan yara iyileşme modelindeen hızlı ve en iyi tedaviyi sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: yara iyileşmesi, yanık yarası, mezenkimal kök hücreler, PRP, keratinosit, diyabet, sıçan
Diyabetik ayak bakımında in vivo çalışma: Gülyağından elde edilen geraniol pansumanının diyabetik yara iyileşmesine etkisi
DM' de diyabetik ayak problemleri yaşamı kısıtlayan, organ kaybına götürebilen ruhsal, bedensel, sosyal ve ekonomik ayrıcalığı olan bir komplikasyon olarak kabul edilmektedir. Etkin yara bakımı için gelişen tıp, bilim ve teknoloji alternatif yara bakım ürünlerinin gelişmesine ve piyasaya sürülmesine olanak vermiştir. Yara bakım ürünlerinde özellikle antioksidan özellikleri nedeni ile bitkilere yönelinmiştir. Yapılan çalışmalarla gül yağının antioksidan, antibakteriyel, anti-HIV, anksiyolitik, anti inflamatuvar, analjezik, hipnotik, anti-spazmodik, antitümör, kemopreventif, antitussif ve antidiyabetik etkilerinin olduğu tespit edilmiştir. Ancak diyabetik bireylere yönelik özel bir araştırma bulunmamaktadır. Bu araştırmada diyabetik ayak yaralarının bakımında maliyet etkinliği sağlanarak, yara iyileşmesini hızlandırmak, yaranın ilerlemesini ve kötüleşmesini engellemek için gül yağından elde edilen geraniol maddesi ile yapılan pansumanın iyileştirici etkisini incelemek amaçlanmıştır. Araştırmanın deney süreci Süleyman Demirel Üniversitesi Deney Hayvanları Üretim ve Deneysel Araştırma Labaratuvarı' nda (HÜDAL), 2 - 27 Haziran 2016 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini HÜDAL'dan elde edilen 40 adet erişkin ortalama ağırlıkları 200–350 gr olan Sproque-Dowley cinsi, erkek ve dişi ratlar oluşturmuştur. Örneklemden dişi ve erkek sayısı eşit olmak koşulu ile, 3 deney 2 kontrol grubu oluşturulmuştur. Kontrol gruplarından biri hariç diğerlerinde Streptozotosin enjekte edilerek diyabet oluşturulmuş, 5. Grup nondiyabetik grup olarak belirlenmiştir. Deney ve kontrol grubundaki ratlarda başın 3-4 cm gerisinden başlanarak cerrahi işlemle 1,5 cm çaplı, 1'er cm aralıklı, 3'er eksizyonel iskemik yara oluşturulmuştur. Birinci Deney Grubuna; gül yağı ekstresi (Geraniol) pansumanı (GP), İkinci Deney Grubuna; izotonikli ıslak pansuman (İIP), Üçüncü Deney Grubuna; hidrokolloid yara örtüsü pansumanı (HP) topikal olarak günde 1 kez uygulanmıştır. Aynı şekilde yara oluşturulmuş olan Pozitif (PK) ve Negatif Kontrol (NK) gruplarında hiçbir pansuman uygulanmamıştır. Yara iyileşmesinin makro düzeyde izlemi, 3., 5., 7., 10., 13., 15. günlerde yara skorlaması yapılarak değerlendirilmiştir. Yara yerlerinden 5., 10., 15. günlerde doku örnekleri alınarak immünohistokimyasal ve histopatolojik incelemelerle mikroskobik yara iyileşmesi değerlendirilmiştir. Bu amaçla CD34, SMA ve Vimentin kullanılmış, anjiogenez ve doku takipleri irdelenmiştir. Yara iyileşmesi oksidatif stres indeksi, TAS/ TOS ölçümleri ile değerlendirilmiştir. Araştırmanın makroskobik sonuçlarında yara skoruna bakıldığında GP grubunda ve ND grubunda yara skoru 3. günden itibaren diğer gruplara göre anlamlı olarak azalmış ve her kontrolde anlamlı olarak azalmaya devam etmiştir. Mikroskobik sonuçlarda, 0. gün ile kıyaslandığında: Kollojen yoğunluk düzeyi ve epitelizasyon GP grubunda 10. günde; fibroblast sayısı ve inflamatuar hücre infiltrasyonu tüm deney gruplarında 10. günde ve PK grubunda 15. günde anlamlı olarak artmıştır. Yağ hücresi artışı GP grubunda diğer deney gruplarına göre daha geç anlamlılık kazanmıştır. Tüm deney gruplarında ve PK kontrol grubunda 5. günden itibaren artan anjiogenez 15. günde; 5. gün ve 10. güne göre anlamlılık kazanmıştır. CD34, SMA ve Vimentin boyanmalarında da GP grubunun diğer pansumanlara üstünlüğü gösterilmiştir. Biyokimyasal ölçümlerde OSİ değerinde başlangıç ölçümleri tüm gruplarda benzerken; son ölçümlerde en fazla düşüş GP ve NK kontrol gruplarında bulunmuştur. Elde ettiğimiz verilere göre; Makraskobik ve mikroskobik izlemlerde, GP grubu NK grubu yara iyileşmesine benzer bir yara iyileşmesi sağlamış ve halen yara bakımında standart olarak kullanılan ürünlere üstünlük sağlamıştır. Bu nedenle diyabetik yara bakımında Geraniol pansuman materyalinin klinik faz çalışmalarının yapılması ve sonuçlarıyla klinik kullanıma sunulması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Diyabetik Ayak, Rat, Geraniol, Gül Yağı, Hidrokolloid Örtü
Deneysel diyabet modeli oluşturulan sıçanlarda Omega-3'ün testis dokusuna etkileri
Amaç: Bu çalışmada, STZ ile deneysel diyabet modeli oluşturulan sıçanların testis dokusu üzerinde oluşan hasara karşı, Omega-3'ün muhtemel protektif etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: 28 adet Wistar Albino cinsi erkek sıçan, K, DM, DM+O ve O olarak her grupta 7 sıçan olacak şekilde gruplandırıldı. K grubu, ad libitum olarak beslendi. DM grubuna, tek doz SF içinde çözünmüş STZ i.p. olarak uygulandı ve enjeksiyonu takiben 4. gün kan-glukoz seviyeleri kontrol edilerek kan-glukoz düzeyleri ≥200 mg/dl olan sıçanlar DM kabul edildi. DM+O grubundaki sıçanlara STZ ile DM indüklenerek gün aşırı 500 mg/kg ω-3 verildi. O grubuna ise 500 mg/kg ω-3 verildi. 42 günlük deney sonunda sıçanlardan anestezi altında intrakardiyak kan ve testis doku örnekleri alınarak sakrifiye edildi. Testis dokuları, histopatolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal yöntemlerle incelendi. Bulgular: K ve O gruplarının seminifer tübülleri normal histolojik yapı sergiledi. DM grubunda, bazal sınırları düzensiz seminifer epitelde yer yer dökülme, nekroz, interstisyel alanda vasküler konjesyon ve belirgin ödem gözlemlendi. ω-3, DM'nin sebep olduğu bu histopatolojik hasarları azalttı. K ve O gruplarında KAS-3 immünreaktivitesi en düşük seviyedeyken, VEGF ve TJP1 ekpresyonları en yüksektir. DM grubunda KAS-3 ekspresyonu fazla, VEGF ve TJP1 immünreaktiviteleri azalmıştır. ω-3'ün bu değerleri tersine regüle ettiği gözlendi. DM+O grubunda FSH, LH ve T seviyeleri DM grubundakine göre daha yüksek düzeyde tespit edilmiştir. O grubu, FSH, LH ve T seviyeleri açısından en yüksek değere sahiptir. Sonuç: Bu çalışma, STZ ile DM indüklenen sıçanlarda, DM'nin sebep olduğu testiküler hasara karşı ω-3'ün iyileştirici ve koruyucu etkileri olduğunu gösterdi. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Omega-3, Testis
Streptozotozin ile diyabet oluşturulan sıçanlarda propolisin öğrenme ve bellek üzerine etkisi
Araştırmanın amacı, streptozotozinle (STZ) deneysel olarak diyabet oluşturulmuş sıçanların, açlık kan glikoz değerlerine, eser element düzeylerine, öğrenme ve bellekleri üzerine, propolisin etkilerini araştırmaktır.Çalışmada 51 adet, erkek, Sprague Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Bellek ve öğrenme değerlendirmeleri için dört hafta boyunca, sıçanlara 8 kollu labirent uygulamaları yapıldı. Çalışma; kontrol (K) (n=14), STZ uygulanan (STZ) (n=12), STZ uygulamasından önce propolisin verilen (P+STZ) (n=12), STZ uygulamasından sonra propolis verilen (STZ+P) (n=13) grup olmak üzere tasarlandı.Çalışmada latent (gizil) öğrenme, kısa ve uzun süreli bellek hataları, bellek görevi için harcanan zaman değişkenlerine odaklanıldı. Ayrıca, açlık kan glikoz düzeylerine, ağırlık değişimlerine, serumdaki iz elementlere ve oksidatif stres düzeyindeki enzim aktivitelerine bakıldı.Araştırmanın bulgularına göre, STZ grubunda açlık kan glikoz seviyesinin diğer gruplara göre yüksek değerlere sahip olduğu, propolis uygulaması ile açlık kan glikoz düzeylerinde düşüş olduğu belirlendi. STZ grubundaki sıçanlarda, vücut ağırlıklarında azalma belirlendi. Ayrıca; Zn2+ düzeylerinde, propolis uygulanan gruplarda, anlamlı bir artışın olduğu görüldü. Diğer iz elementler ve oksidatif stres enzim aktiviteleri açısından, gruplar arasında herhangi bir farklılık bulunmadı. Bellek değerlendirmelerinde, en fazla kısa süreli bellek hatasını STZ grubundaki sıçanların yaptığı, en fazla uzun süreli bellek hatasını ise P+STZ grubundaki sıçanların yaptığı görüldü. En az kısa süreli ve en az uzun süreli bellek hatasını, STZ+P grubundaki sıçanlar gösterdi. Ayrıca, sadece STZ uygulanan diyabetik sıçanların, labirentte daha fazla zaman harcamalarına rağmen daha az sayıda toplam kol ve doğru kola girdiği belirlendi. Ancak, propolis uygulanan grupların, kontrol grubuna yakın değerlerde toplam kola girdiği ve girdikleri doğru kol sayısının da kontrole benzer değerlerde olduğu görüldü.
Streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçan karaciğer dokusunda Vasküler endotelyal büyüme faktör (VEGF) geninin ifadesi
Bu tezde deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanların karaciğer dokusunda vasküler endotelyal büyüme faktörü'nün (VEGF) gen ifadesini araştırmak amacıyla 20 adet dişi Wistar cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, kontrol grubu ve deneysel diyabet grubu olmak üzere iki gruba ayrıldılar. Deneysel diyabet grubundaki sıçanlara kilogram vücut ağırlığı başına 50 mg streptozotosin (STZ), 0,01 M sitrat tamponu içerisinde (pH: 4,5) çözülerek karın içi uygulama yol ile tek doz verildi. Kontrol grubu sıçanlara ise STZ'nin çözüldüğü taşıt madde olan 0,01 M sitrat tamponu karın içi yolla tek doz uygulandı. STZ uygulamasının ardından 72 saat sonra sıçanların kuyruk veninden alınan kanlardan kan şeker ölçümü yapıldı ve açlık kan şekerleri 350 mg/dL ve üzerinde olanlar diyabetli kabul edildiler. STZ uygulamasından 21 gün sonra sıçanlar dekapite edilerek karaciğer dokuları alındı ve gerçek zamanlı PZR'de VEGF gen ifadesine bakıldı. Sonuçta diyabet ve kontrol grubu sıçanların karaciğer VEGF gen ifadesinde anlamlı bir fark bulunmadı.
Is hyperhomocysteinemia a risk factor for cognitive defects in rats exposed to metformin
Aim: Diabetus mellitus currently is a very wide spread metabolic disorder. Metformin from Biguanides is a commonly used agent in DM treatment with side effects like diarrhea and Vitamin B12 deficiency. Aim of the study was to investigate Metformin's side effect, causing vitamin B12 deficiency on diabetic rats. Furthermore, it is known that deficiency of vitamin B12 leads to hyperhomocysteinemia. I examined how Hyperhomocysteinemia developes due to B12 deficiency due to metformin usage for a certain period of time, and whether cognitive changes might take place. Material and Method: This study is a prospectous and controlled work carried out between February and July 2015 on experimental animals. 24 female Sparque-Dawley rats were grouped in 4 different groups named Metformin-Control, STZ – Control, STZ – Metformin and Control- Control. Rats were daily given 250 mg/kg (p.o.) metformin and 2.5 cc (p.o.) distilled water as placebo treatment and control groups respectively for 21 days. At the end of this period, Passive avoidance test was applied to observe memory loss. After this application, blood was taken from animals, serum was isolated and checked for Homocystein levels. Findings and Result: In this study Passive Avoidance test did not result in a statistically significant change between groups. Homocystein (Hcy) data between treatment and control groups did not give statistically significant change either. Key Words: diabetic rats, metformin, cognitive disease, passive avoidance test
Emezis gravidarumun 50 GR oral glukoz tolerans testi taraması ve gestasyonel diyabetes mellitus üzerine etkisi
ÖZET Giriş ve Amaç: Çalışmamızda Emezs Gravdarum'un (EG) 50 gr oral glukoz tolerans testi (OGTT) taraması ve gestasyonel diyabetes mellitus (GDM) üzerine etkisi değerlendirilmeye çalışılmıştır. Aynı zamanda bu çalışmada EG tanısı alan ve almayan gebe gruplarının maternal demografik, klinik ve yenidoğan doğum ağırlığı üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Method: Bu retrospektif, vaka-kontrol çalışması Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nde 2015 – 2017 yılları arasında doğumu gerçekleştirilen olgular üzerinde gerçekleştirildi. Toplam 424 olgu çalışmaya alındı. Hastanemizin bilgi sisteminden hastaların dosya kayıtları, demografik bilgileri, 50 ve 100 gr OGTT sonuçları, gebelik öyküleri tarandı ve kayıt edildi. Verilerin parametrik veya non-parametrik dağılım göstermelerine göre grupların karşılaştırılmasında Bağımsız Örneklem T Test veya Mann-Whitney U Test kullanıldı. Katagorik verilerin karşılaştırılmasında ise Ki-Kare Testi kullanıldı. Tüm testlerde P < 0,05 istatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: EG tanısı alan ve almayan olgular karşılaştırıldığında yaş, antenatal ağırlık ve yenidoğan doğum ağırlığı ortalamalarının EG tanısı alan olgularda anlamlı olarak düşük olduğu tespit edildi (P< 0,05). Dğer taraftan 50 gr OGTT sonucu pozitif olarak sonuçlanan ve EG tanısı alan olguların %44,4 (4/9)'üne GDM tanısı konulmuşken, EG tanısı almayan olguların %13,5 (7/52)'ne GDM tanısı konulmuştu. Emezis Gravidarum tanısı almayan olguların %13,5 (7/52)'ine GDM tanısı konulmuştu. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P < 0,05). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda EG'li gebelerde maternal yaş, antenatal ağırlık ve yenidoğan doğum ağırlığı kontrol olgulara göre anlamlı olarak düşük olduğu bulunmuştur. Diğer taraftan EG tanısı alan gebeler ile kontrol olgular arasında 50 gr OGTT sonuçları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Aynı zamanda 50 gr OGTT sonucu pozitif olarak sonuçlanan ve EG tanısı alan olguların %44,4'üne GDM tanısı konulmuşken, EG tanısı almayan olguların %13,5'ine GDM tanısı konulmuştu. Sonuç olarak EG tanısı alanlarda GDM tanı oranı, EG tanısı almayanlara göre anlamlı olarak yüksekti (P = 0,05). Çalışmamız her ne kadar retrospektif olarak planlanmış ve tek bir ünitede gerçekleştirilmiş olsa da, EG'un GDM için bir risk faktörü olabileceğini gösterilmiştir. Bu konuda yapılacak prospektif kapsamlı bir çalışma EG'un GDM üzerindeki etkisini net olarak ortaya koyabilecektir. Anahtar kelimeler: Emezis gravidarum, gebelik, gestasyonel diyabetes mellitus, glukoz tolerans testi
Viteksin'in yüksek yağlı diyet ve streptozotosinle oluşturulmuş tip 2 diyabetik sıçanlar üzerindeki etkisinin araştırılması
Tip 2 diyabet; insülin salgılanmasında ve/veya insülinin etkisinde bozulmaya bağlı olarak hiperglisemi tablosu ile seyreden metabolik bir hastalıktır. Dislipidemi diyabette kardiyovasküler hastalık riskine katkıda bulunmaktadır. Diyabetik dislipidemi artmış TG, azalmış HDL-K seviyeleri ile karakterizedir. PPARγ ve NF-κB insülin sinyallenmesi ve inflamasyonda yer alan transkripsiyon faktörleridir. Viteksin flavanoid glikozit olup antiobezite, antioksidatif ve antiinflamatuar özelliklere sahiptir. Bu çalışmada viteksinin yüksek yağlı diyet ve streptozotosinle oluşturulmuş tip 2 diyabetik sıçanlar üzeirndeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Sprague Dawley türü sıçanlar; kontrol (n=7), viteksin (n=7), diyabet (DM) (n=7) ve DM+Viteksin (n=7) olmak üzere 4 gruba ayrılmışlardır. Kontrol ve viteksin grubuna standart pelet yem, diyabet ve DM+Viteksin grubuna yüksek yağlı diyet uygulanmıştır. Sıçanlara 4 hafta sonra streptozotosin (STZ) 40 mg/kg intraperitoneal uygulanarak diyabet oluşturulmuştur. Çalışmanın son 1 haftasında viteksin 60 mg/kg dozunda oral gavaj yoluyla uygulanmıştır. Sıçanların kan glukozu, insülin, HOMA-IR, lipit profili (total kolesterol, trigliserit, HDL kolesterol, LDL kolesterol), ALT, AST, serumda, karaciğer ve böbrek dokusunda PPARγ NF-κB seviyeleri incelenmiştir. DM+Viteksin grubu sıçanlarda kan glukozu, trigliserit, total kolesterol, seviyelerinde anlamlı azalma saptanırken, HDL kolesterol seviyelerinin viteksin ile arttığı saptandı (p<0.05). Viteksinin insülin seviyelerini arttırdığı saptandı. LDL kolesterol seviyesine viteksinin düşürücü etkisi görülmedi. ALT, AST seviyeleri, karaciğer dokusunda PPARγ değerleri, serumda ve böbrek dokusunda NF-κB değerleri açısından anlamlı farkın oluşmadığı tespit edilmiştir (p>0.05). Sonuç olarak viteksinin kan şekeri ve lipit parametreleri üzerinde iyileştirici etkisi olduğu, serumda PPARγ seviyelerini arttırarak hücrelere glikoz girişini arttırabileceği, karaciğer üzerinde toksik etkisinin olmadığı, antiinflamatuar etkisinin olabileceği, böbrekte ise renoprotektif etkisi olabileceği söylenebilir. Anahtar sözcükler: NF-κB, PPARγ, Tip 2 diyabet, viteksin, yüksek yağlı diyet
Deneysel diyabette pulslu elektromanyetik alanın antioksidan etkileri
ÖZET DENEYSEL DİYABETTE PULSLU ELEKTROMANYETİK ALANIN ANTİOKSİDAN ETKİLERİ Hafiza GÖZEN Yükseklisans Tezi Biyofizik Anabilimdalı Tez danışmanı : Doç. Dr. Can Demirel Haziran 2014 Deneysel diyabet modelinde pulslu elektromanyetik alanın (PEMA) koruyucu etkileri oksidatif/ nitrozatif stres parametreleriyle incelenmiştir. Bu amaçla, deney protokolüne uygun olarak, sıçanlar rastgele kontrol (K; n=8), sham (SPEMA; n=8), diyabet (D; n=8), diyabet+PEMA (D+PEMA; n=8) olmak üzere toplam 4 gruba bölünmüştür. PEMA uygulaması diyabet tanısı konduktan sonra başlayıp günlük 60 dakika olmak üzere 4 hafta D+PEMA grubuna uygulanmıştır. Elde edilen kandan ve karaciğer dokusundan antioksidan parametrelerden Total Thiol-SH , Glutatyon (GSH), Süperoksit Dismutaz (SOD), Katalaz (CAT), Total antioksidan düzeyi (TAS), oksidan parametrelerden Nitrik Oksit (NO), Malondialdehid (MDA), Miyeloperoksizdaz (MPO), Total Oksidan Düzeyi (TOS) ölçümleri yapılmıştır. TOS/TAS oranından Oxidative Stress İndex (OSİ)'i elde edilmiştir. K grubuna göre SPEMA ve D gruplarında MPO, MDA, NO ve TOS seviyelerindeki artma ile SOD ve TAS seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0.05). D+PEMA grubunda MPO, MDA, SOD, NO ve TAS seviyelerinin K grubu seviyesine yaklaştığı saptandı. D+PEMA grubunda TOS düzeyindeki artma diğer gruplarla anlamlı farklılık yaratmamıştır. GSH seviyesinin kontrol grubuna göre SPEMA, D ve D+PEMA grubunda düştüğü görüldü (P<0.05). Thiol-SH ve CAT seviyeleri incelendiğinde gruplararasında anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. SPEMA ve D grupları OSİ oranına göre karşılaştırıldığında, bu gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Birbirine benzer oranlar K ve D+PEMA grupları karşılaştırıldığında da elde edilmiştir. PEMA'nın TAS, TOS, OSİ, MDA, NO, MPO, SOD ve GSH parametrelerinde etkin olduğunu ve diyabete bağlı hasarda düzenleyici rolünü oksidatif stresi azaltıp antioksidanların artışını destekleyerek ortaya çıkardığını düşünmekteyiz. Çalışmamızın PEMA'nın, diyabet ve komplikasyonlarına yönelik non-invaziv bir tedavi seçeneği olarak daha kapsamlı araştırmalara katkıda bulunacağını umuyoruz. Anahtar kelimeler: antioksidanlar, diyabet, oksidatif stress, serbest radikaller, PEMA.
Bozulmuş açlık kan şekeri ve insülin direnci olan hastalarda çinko ve bakır metabolizmasının araştırılması
Diyabetes mellitus son yıllarda dünya çapında bir sağlık sorunudur. Diyabet lipid, karbonhidrat ve protein metabolizmasında uzun vadeli hasarlar yapan bir hastalıktır. Ayrıca insülin sekresyon bozuklukları, insülin direnci ve bozulmuş açlık glikoz metabolizması bireyleri diyabete yönlendiren önemli faktörler olarak kabul edilir. Son yıllardaki çalışmalarda çinko ve bakır eser elementlerinin diyabetes mellitus etiyolojisindeki rolü henüz netlik kazanmamış olmasına karşın glisemik kontrolde önemli birer faktör oldukları bilinmektedir. Bu araştırmada bozulmuş açlık glikozu (BAG) ve artmış insülin direnci (IR) ile metabolizmada önemli rolleri olan Zn ve Cu gibi eser elementler arasındaki ilişkiyi araştırmak amaçlanmıştır. BAG grubunu WHO kriterlerine göre, açlık glikoz seviyesi 100-125 mg/dL olanlar oluşturmuştur. IR grubu Homa-IR ≥2,5 olanlar ve Tip2 DM grubu tanısı olan hastalar oluşturmuştur. İnsülin direnci olmayan sağlıklı bireyler ise kontrol grubunu oluşturdu. BAG'li serumlarla kontrol ve Tip2 DM grupları; IR'liler ile kontrol grubu; Tip2 DM'liler ise kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Tüm örneklerde Zn ve Cu eser element düzeyleri analiz edildi. Numunelerdeki Zn ve Cu seviyeleri otomatize klinik kimya cihazlarında ölçülmüştür. Hasta numunelerinin çalışıldığı parametreler otoanalizöre uyumlu ticari kitlerdir. Gruplar arasındaki fark student t-Testi ve gruplar arasındaki ilişki Pearson korelasyon katsayısı kullanılarak istatiksel analiz yapılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre, BAG ve Tip2 DM hastalarında Zn seviyesinde ileri anlamlı düşüklük varken, IR grubunda ileri derecede anlamlı Cu yüksekliği belirlenmiştir. Literatüre paralel olarak çıkan sonuçlarda, açlık plazma glikozu yüksekliğinde serum Zn seviyesinde azalmalar olmaktadır. Bu hasta profillerinde çinko ve bakır arasındaki antagonistik oran genel olarak değişim göstermektedir. Çalışmada öne çıkan özgün neticeler arasında yaşın ilerlemesiyle beraber diyabete giden sürecin hızlanmış olması dikkati çekmiştir. Sonuç olarak; Zn ve Cu oranlarındaki değişikliklerin IR ya da BAG ayırmaksızın, Tip2 DM'ye zemin hazırlayan metabolizmadaki önemli bir faktör olduğu gözlendi. Prediyabette Zn takviyesinin plazma glikoz seviyesini düşürmede ve Zn/Cu oranında düzenleyici rol alarak Tip2 DM'ye ilerlemesini önlemede önemli rolü olduğu düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: Eser elementler, çinko, bakır, insülin direnci, bozulmuş açlık glikozu, diyabetes mellitus
Pankreas langerhans adacık hücrelerinde kalsiyum adenozin 5' trifosfataz enzim düzeylerinin deneysel diyabetik sıçan modelinde araştırılması
6. ÖZ Bu çalışma STZ ile deneysel diyabet oluşturulan sıçanların pankreas Langerhans adacık hücrelerinde Ca++ ATPaz enziminin incelenmesi amacı ile yapılmıştır. Deneylerimizde Ç.Ü. Deneysel Cerrahi ve Araştırma Merkezinden temin edilen Wistar türü dişi ve erkek sıçanlar kullanılmıştır. Birinci aşamada deneysel diyabet modeli oluşturulmuştur. Bu amaç için sıçanlara kg başına 65 mg STZ verilmiştir. Kontrol ve diyabet grubu sıçanların kan glukoz, idrar glukoz, günlük su alımları ve idrar atılımları ölçülmüştür. Ayrıca kontrol ve diyabet grubu sıçanlara ait ağırlık değişimleri izlenmiştir. Diyabet modelinin oluşturulmasına ait ışık mikroskobik ve histolojik incelemeler Ç.Ü. Patoloji Anabilim Dalı tarafından yapılmıştır. Kontrol grubu sıçanların kan ve idrar glukoz düzeylerinde deney süresince bir fark saptanmamıştır. Diyabet grubu sıçanlarda ise STZ enjeksiyonundan sonra kan ve idrar glukoz düzeylerinde anlamlı bir artış olduğu saptanmıştır. Her iki gruba ait sıçanların yem ve su alımlarında bir fark gözlenmemiştir. Diyabet grubu sıçanların günlük idrar atılımlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir şekilde artış saptanmıştır. Kontrol grubu ve diyabet grubu sıçanların ağırlık değişimleri izlenmiştir. Diyabet grubu sıçanlar kontrol grubu sıçanlara oranla daha az ağırlık kazanmıştır. Diyabet grubu sıçanlara ait pankreas dokusunun ışık mikroskobik incelemesinde pankreas Langerhans adacık hücrelerinde sayıca azalma görülmüştür. Çalışmanın ikinci aşamasında sıçanların pankreas Langerhans adacıkları her pankreas için 7 mg kollogenaz ilave edilmek suretiyle izole edilmiştir. Adacıklar mikroskop altında sayılarak tek tek toplanmıştır. Çalışmanın üçüncü aşamasında adacık hücrelerinden kalsiyum adenozin 5'-trifosfataz enzimi saflaştınlmıştır. Bu amaç için differansiyel santrifügasyon uygulanarak mikrozom fraksiyonu izole edilmiştir. Differansiyel santrifügasyon sırasında elde edilen nükleus, mitokondri, granül ve mikrozom fraksiyonlarında enzimin spesifik aktivitesi ölçülmüş ve en yüksek enzim aktivitesi mikrozom fraksiyonunda bulunmuştur. Mikrozom fraksiyon enzimin saklama koşullan ve enzimin kinetik çalışmaları için kullanılmıştır. Enzim için en uygun saklama koşulunu saptamak amacı izole edilen pankreas Langerhans adacık hücreleri ve saflaştırılmış enzim oda ısısında, -4 °C, + 4 °C ve - 70 70°C 'de bir ay saklanmış ve her hafta enzimin spesifik aktivitesi ölçülmüştür. Oda ısısında bir hafta sonra enzim aktivitesi ölçülememiştir. Enzim aktivitesi başlangıçta 6.2 /xmol Pi/mg protein/saat, - 20 °C 'de bir ay sonra 5.2 /xmol Pi/mg protein/saat, -70 °C 'de bir ay sonra 5,6 jumol Pi/mg protein/saat olarak bulunmuştur. Çalışmamızın bir diğer aşamasında glukoz, kalsiyum, magnezyum, EDTA ve adenozin 5'-trifosfat 'in çeşitli derişimlerinin Ca++ ATPaz enziminin spesifik aktivitesi üzerine etkisi in vitro olarak incelenmiştir. Ortamda hiç glukoz bulunmaz iken Ca++ ATPaz enzimine ait spesifik aktivite 5,9+0,34 /*mol/Pi/mg protein/saat iken 16 mM glukoz konsantrasyonunda enzimin spesifik aktivitesi 1,10+0,05 /imol Pi/mg protein/saat olarak bulunmuştur. Ca++ ATPaz enzimine ait en yüksek spesifik aktivite 0,15 mM Ca++, 6 mM Mg++, 0,1 mM EDTA, 3 mM adenozin trifosfat varlığında bulunmuştur. Ayrıca çalışmalarımızı tamamlayıcı olarak kontrol ve diyabet grubu sıçanlara ait lipid peroksidasyonu ürünü olan malondialdehit ve alfa tokoferol düzeyleri ölçülmüştür. Diyabet grubu sıçanlara ait malondialdehit düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatiksel açıdan anlamlı olarak artmıştır. Alfa tokoferol düzeyleri ise diyabet grubunda istatiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış olarak bulunmuştur. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlarımıza göre artan lipid peroksidasyonu zar yapısının ve bütünlüğünün bozulmasına artmış glukoz derişimi ise hücre zarlarında fosfolipid turnoveri lipid tabakası ve yağ asidi kompozisyonunda değişimlere neden olarak Ca++ ATPaz enzimini inhibe ettiği sonucuna varılmıştır. Anahtar ketimeter: Streptozozın., dıybettk sıçan, pankreas, Ca++ATPaz. 71
Libyalı kadınlarda tip 1 ve tip 2 diyabetes mellitusta niasin, steroid hormon, FSH ve LH konsantrasyonlarındaki değişikliklerin araştırılması
Diyabetes mellitus, dünya genelinde en yaygın kronik hastalıklardan biridir ve metabolik, hematolojik ve üreme sağlığı üzerinde önemli etkiler göstermektedir. Üreme çağındaki kadınlar özellikle savunmasızdır; çünkü diyabet glisemik kontrolü, hormonal dengeyi, doğurganlığı ve lipid metabolizmasını bozmaktadır. Yoğun araştırmalara rağmen, tip 1 ve tip 2 diyabetin biyokimyasal ve üreme parametreleri üzerindeki birleşik etkilerini sağlıklı kadınlarla kapsamlı şekilde karşılaştıran çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı, tip 1 ve tip 2 diyabetli kadınlarda hematolojik indeksleri, hormonal belirteçleri ve lipid profillerini diyabeti olmayan kontrol gruplarıyla karşılaştırmak ve üreme sağlığı üzerindeki sapmaları belirlemektir. Sonuçlar, gruplar arasında ortalama yaş açısından anlamlı fark olmadığını göstermiştir (tip 1 ve tip 2 diyabet için sırasıyla 31,46 ve 34,53 yıl; kontrol grubunda 28,33 yıl). En çok etkilenen yaş grubu 26–30 olup, diyabetli kadınlarda görülme oranı daha düşüktür (%26,66 ve %23,33), kontrol grubunda ise %43,33'tür. Vücut ağırlığı açısından istatistiksel fark bulunmamış, ancak diyabetli kadınlarda ortalamalar daha yüksek çıkmıştır (75,60 ve 78,10 kg; kontrol: 72,03 kg). Hematolojik analizlerde eritrosit sayısı (4,53 ve 5,10 ×106/L) ve hemoglobin düzeyi (10,85 ve 11,70 g/dL) düşük bulunmuş, kontrol grubunda ise daha yüksek değerler saptanmıştır (5,35 ×106/L; 14,32 g/dL). HbA1C diyabetli kadınlarda artmış (6,76% ve 5,83% vs. %5,25). Niasin düzeyi azalmış, östradiol artmış, FSH düşmüştür. Lipid profilleri, toplam kolesterol ve trigliseritlerin daha yüksek olduğunu, HDL'de hafif düşüş ve LDL'de artış olduğunu göstermiştir. Sonuç olarak, diyabet üreme çağındaki kadınlarda çok yönlü etkiler göstermekte olup, sistemik ve üreme komplikasyonlarını azaltmak için entegre izleme ve hedefe yönelik müdahalelerin gerekli olduğu ortaya konmuştur.
Diyabet oluşturulmuş tavşan modellerinde postmortem vitröz sıvı ve kan düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Adli Tıp uygulamalarında ölümler doğal ve doğal olmayan ölümler olmak üzere ikiye ayrılır. Doğal ölümlerin önemli bir kısmını ani beklenmedik ölümler oluşturmaktadır. Ani beklenmedik ölümlerin sebepleri arasında sistemik bir hastalığın komplikasyonları da yer alır. Diyabet dünyada ve ülkemizde sık görülen sistemik bir hastalıktır. Diyabetin akut komplikasyonları ani beklenmedik ölümlere neden olabilmektedir. Ani beklenmedik ölümlerde ölüm nedeninin anlaşılabilmesi için otopside tüm incelemelerin yapılmasına rağmen bazen ölüm nedeni ortaya çıkarılamayabilir. Ölüm nedeninin ortaya konabilmesi için postmortem biyokimya çalışmalarının yapılması gerekmektedir. Otopsi sonrası yapılacak biyokimyasal incelemeler de kana göre daha korunaklı, bakteri kontaminasyonuna daha az uğrayan vitröz sıvıda yapılması daha doğru sonuçlar verecektir. Bu sebeple diyabete bağlı ölüm olgularında postmortem kan ve vitröz sıvı glukoz düzeyleri karşılaştırılarak diyabetin akut komplikasyonlarının tanısının konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi'nden alınan 17 adet Yeni zelanda türü tavşan çalışmamız yapıldı. Tavşanlar 8 hiperglsemi, 8 hipoglisemi ve 1 kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Tavşanlar deneysel diayebet oluşturulup 5 gün takip edilmiş, daha sonra ketamin ile öldürülerek ölüm anında kan ve vitröz sıvıları alınmış, tavşanların cesedleri kendi yaşam alanlarına bırakılıp postmortem 1.gün tekrar kan ve vitröz sıvı örenkleri alınmış, alına örnekler santrifüj edilerek -20 derecede dolaba konulmuştur. Toplanan kan ve vitröz sıvılar Çukurova Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalında glukoz oksidaz kiti ile çalışılmıştır. Çıkan veriler verilerin istatistiksel analizi, Studnt t testi kullanılarak yapılmış, p<0.05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: 17 adet tavşan 8 hipergisemi, 8 hiperglisemi, 1 kontrol grubu olarak ayrıldı. Hiperglisemi ve hipoglisemi grubunun 5 günlük glukoz takibi sırasında kan glukoz düzey ortalamaları diyabetik düzeyde idi ve günler arasında anlamlı fark yoktu. Hiperglisemik tavşanların kan glukoz düzeyi ölüm anında 512±52,1 mg/dl olarak ölçüldü. Ölüm anında vitröz glukoz düzeyi ise 518,3±76,8 mg/dl olarak ölçüldü. Tavşanlar 1 gün ölü olarak bekletildikten sonra kan ve vitröz glukoz düzeyleri sırasıyla 433,9±59,3 mg/dl ve 329,8±86,6 mg/dl olarak ölçüldü. Hipoglisemik tavşanların kan glukoz düzeyi ölüm anında 39±3,8 mg/dl olarak ölçüldü. Ölüm anında vitröz glukoz düzeyi ise 53,4±13,9 mg/dl olarak ölçüldü. Tavşanlar 1 gün ölü olarak bekletildikten sonra kan ve vitröz glukoz düzeyleri sırasıyla 36±4,2 mg/dl ve 1,6±0,6 mg/dl olarak ölçüldü. Hipoglisemi grubunda vitröz sıvı 0. ve 1. gün değerleri değerlendirildiğinde iki değer arasında istatistiksel bir fark olduğu görüldü (p=0.0036). Sonuç: Diyabet hastalığı ülkemizde sık görülen hastalıklardandır. Diyabet hastalığının akut komplikasyonlarına bağlı ani beklenmedik ölümler ortaya çıkmaktadır. Ani beklenmedik ölüm nedeni ile getirilen adli vaka etiketi olan tüm olgularda biyokimyasal analizlerin yapılması, mutlaka vitröz sıvı örneklerinin alınmasının gerekli olduğu bunun tanı koymayı kolaylaştıracağı görülmektedir. Bu da ölüm nedeninin saptanmasına ve adaletin oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Deneysel olarak oluşturulan diyabet ve iskemi-reperfüzyonda liraglutidin testis üzerine etkileri
Testiküler torsiyon, neonatal ve ergenlik döneminde sıklıkla görülen ürolojik bir problemdir. Testiküler torsiyondaki temel patoloji, torsiyonu takiben serbest oksijen radikalleri tarafından oluşturulan doku hasarı ile birlikte ortaya çıkan biyokimyasal ve yapısal değişikliklerdir. Diyabetes Mellitus; insülin eksikliği ve/veya insülin direnci sonucu kanda glukoz seviyesinin yükselmesine bağlı olarak gelişen, akut ve kronik komplikasyonlara neden olabilen, sistemik bir hastalıktır. Literatürde glisemik kontrol için liraglutid uygulaması rapor edilmiştir. Ayrıca son yıllarda özellikle tip 2 diyabet hastalarında böbrek, kalp, mide, bağırsak, beyin, pankreas, over, karaciğer ve adipoz doku gibi, çeşitli organ ve dokularda da deneysel araştırmalar yapılmıştır. Erkek üreme sistemi üzerine liraglutidin etkisiyle ilgili çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Sunulan çalışmada deneysel olarak diyabet oluşturulan ve iskemi/reperfüzyon uygulanan sıçanlarda testiste, liraglutidin antidiyabetik, antioksidatif ve antiapopitotik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda Wistar albino cinsi toplam 36 adet erkek sıçan kullanıldı. Kontrol grubu (Grup 1, n=6), diyabet grubu (Grup 2, n=12), torsiyon grubu (Grup 3, n=18) olmak üzere denekler 3 gruba ayrıldı. 2.grup sıçanlarda, 50 mg/kg streptozosin uygulamasından 72 saat sonra kan glukoz seviyeleri ölçüldü, > 300 mg/dL olan sıçanlar diyabetik olarak kabul edildi. Diyabetik sıçanlar da kendi içinde 2 alt gruba ayrıldı. 2a grubu sıçanlar, 14 gün boyunca normal koşullarda yaşatılırken, 2b grubuna 14 gün boyunca 0,3 mg/kg liraglutid günde 2 kez subkutan olarak uygulandı. 3. grup sıçanların sol testisleri 720° döndürülerek torsiyon gerçekleştirildi. Torsiyon yapılan bu grup sıçanlar da kendi içerisinde 3 alt gruba ayrıldı. 3a grubu denekler, 3 saatlik torsiyondan sonra sakrifiye edildi. 3b grubundaki sıçanların ise testislerine 3 saatlik torsiyon sürecinden sonra detorsiyon yapıldı ve 14 gün yaşatıldı. 3c grubuna torsiyonun 2. saatinde subkutan olarak 0,3 mg/kg liraglutid enjekte edildikten 1 saat sonra detorsiyon yapıldı ve ardından 14 gün boyunca, günde 2 kez liraglutid enjeksiyonuna devam edildi. Sakrifikasyondan önce sıçanlardan alınan kan örneklerinde MDA, SOD ve testosteron ölçümleri yapıldı. Elde edilen testis doku örnekleri ışık ve elektron mikroskobik incelemeler için hazırlandı. Ayrıca testis doku kesitlerinde, apopitotik marker olan kaspaz-3 ekspresyonu immunohistokimyasal olarak araştırıldı. Çalışmamızda; ışık mikroskobik olarak diyabet (Grup 2a), torsiyon (Grup 3a) ve torsiyon/detorsiyon (Grup 3b) gruplarında seminiferöz tübüllerde dejenerasyon ve interstisyumda ödem gözlenirken, ince yapı düzeyinde elektron dens Sertoli hücre sitoplazmasında dev lipid damlacıkları, SER vakuolizasyonu ve dejenere mitokondriyonlar dikkati çekti. Ayrıca spermatojenik hücrelerde büzüşmeler ve apopitotik değişiklikler izlendi. Liraglutid uygulanan gruplarda ise, ışık mikroskobik düzeyde nispeten normale yakın bir morfoloji gözlenirken, ince yapı düzeyinde; bazı tübüllerde çift çekirdekli anormal spermatidlere, lümende immatür, fagositik ve apopitotik hücrelere rastlandı. İmmünohistokimyasal bulgularda 2a, 3a ve 3b gruplarında, kaspaz-3 ekspresyonu belirgin olarak gözlenirken, 2b ve 3c gruplarında, kontrol grubuna benzer ekspresyon elde edildi. Biyokimyasal analizlerde; 2a, 3a ve 3b gruplarında MDA seviyelerinde artış, SOD ve testosteron düzeylerinde azalma görüldü. 2b ve 3c gruplarında; SOD, MDA ve testosteron seviyelerinin kontrol grubuna yakın olduğu dikkati çekti. Bütün bulgular birlikte değerlendirildiğinde; liraglutidin diyabet ve torsiyon/detorsiyon gruplarında meydana gelen yapısal değişiklikler ile hormon seviyeleri üzerine olumlu etkilerinin, uzun süreli kullanımda daha etkin olabileceği düşünüldü. Liraglutidin, testise etkileri ile ilgili ileri araştırmaların yapılması ve buna yönelik bilgilerin artmasıyla, gelecekte diyabet hastalarında ve/veya torsiyon/detorsiyon vakalarında, testis yapısı ve fonksiyonunun korunmasında, alternatif bir tedavi ajanı olabileceği kanaatine varıldı.
Diyabet oluşturulmuş sıçanlarda ferula elaeochytris (çakşır) kök ektresinin erektil disfonksiyon üzerindeki etkisi
Ferulago elaeochytris yurdumuzda "ÇAKŞIR" diye bilinen endemik bir bitki olup Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde afrodizyak olarak kullanılmaktadır. Ferulago elaeochytris kök ekstresinin insan penis erektil dokusunda gevşeme cevaplarını artırdığını gösteren bilimsel araştırma sayısı azdır. Bu ekstrenin aynı zamanda güçlü antioksidan ve antiinflamatuvar özelliklere sahip olduğu ileri sürülmüştür. F. elaeochytris'in diyabetik erektil disfonksiyon üzerinde ki etkisine bakılmamıştır. Bu tez çalışmasında in vivo ve in vitro ortamda diyabetik sıçan modellerinde F. elaeochytris kök ekstresinin diyabetle oluşan erektil disfonksiyon üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Bu çalışmada, Wistar albino erkek sıçanlar(n=72) beş gruba ayrıldı; kontrol grubu, diyabetik grup(60mg/kg; streptozotosin; i.p; tek doz), F. elaeochytris grubu(40 mg/kg/gün; intragastrik), diyabet+F. elaeochytris grubu(40 mg/kg/gün ve etanol grubu (%95'lik, 1 ml/gün). F. elaeochytris etanol içerisinde çözüldü. F. elaeochytris ve etanol 8 hafta boyunca intragastrik olarak verildi. Intrakavernozal basınç ve kavernozal dokunun nitrerjik gevşeme cevaplarının in vivo ve in vitro ortamda erektil fonksiyonları değerlendirildi. Elde edilen veriler GraphPad Prism software programında one way ANOVA istatiksel programı içinde "Bonferroni corrected t test kullanılarak analiz edildi. 0,05 den düşük "P" değerleri istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda diyabet grubunda asetilkolinle oluşturulan endotel-bağımlı gevşeme cevapları ile elektriksel saha stimülasyonu(ESS) ile oluşan nörojenik, nitrerjik gevşeme cevapları anlamlı olarak azalmıştır. Sıçanların ve testis ağırlıklarında anlamlı azalma kaydedilmiştir, özellikle testislerin ve kavernoz dokuların histopatolojik incelemesinde kavernöz dokuda aşırı konjesyon ve patolojik bulgular gözlemlenirken testislerde spermatojenez aktivitesinde anlamlı azalma mevcuttur. Diyabetik sıçanlara Çakşır verilmesi azalmış nitrerjik cevapları ve intrakavernozal basıncı tersine çevirmiştir. Artmış kan glukozunu azaltmış, kilo ve testislerdeki ağırlık kayıplarını önlemiştir. Spermatojenezi arttırmıştır. Çakşırın tek başına veya çözücüsü olan etanol'ün tek başına uygulanması sonuçları önemli derecede etkilememiştir. Çakşırın bu düzeltici etkileri onun antioksidan veya içeriğindeki farklı moleküllere bağlı olabilir. Ancak, bu hipotezi desteklemek için antioksidan düzey ölçümleri gibi daha ileri çalışmalara gerek duyulmaktadır.
5 Hz ve 15 Hz düşük frekanslı pulslu manyetik alanların streptozotosinin indüklediği sıçanlarda periferal diyabetik nöropatiyi tedavi edici etkilerinin araştırılması
Diabetes Mellitus (DM) cinsiyet farkı gözetmeksizin populasyonda yaygın olarak görülen ve gittikçe artan makrovasküler (kardiyovasküler) ve mikrovasküler (retinopati, nefropative nöropati) komplikasyonlara sebep olan otoimmün bir hastalıktır. Diyabetle birlikte gelişen periferal diyabetik nöropatinin (DPN) tedavisinde düşük frekanslı pulslu manyetik alan (PMA) uygulamalarının periferal kan mono nükleer hücreleri uyardığı, anjiyogenez ve diyabetik ayak ülserlerinde kullanıldığı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı 5 Hz ve 15 Hz düşük frekanslı pulslu manyetik alanların streptozotosinin indüklediği periferal diyabetik nöropatinin tedavisinde etkililerini belirlemektir. Çalışmada Wistar Albino türü 60 adet sıçan kullanıldı. Sıçanlar control (K), diyabet (D), 5 Hz ve 15 Hz PMA uygulama grupları olmak üzeri toplam 6 grupa ayrıldı. PMA grubunda bulunan sıçanlar, haftada 5 gün, günde 1 saat, 8 hafta boyunca 5 ve 15 Hz düşük frekanslı PMA etkisine bırakıldılar. Deney süresi boyunca haftada bir kez sıçanların kan glukoz seviyeleri ve ağırlıkları ölçüldü. Mekanik ve termal plantar testler yapıldı ve deney süresinin sonunda sıçanların kalplerinden kanları alındı, serum insülin (INS), tümör nekroz faktör alfa (TNF-α), interlökin- 2 (IL-2), interlökin-6 (IL-6) ölçüldü. Çalışmamızda, K ve K-PMA gruplarında bulunan sıçanların 8 hafta sonunda, deney başlangıcındaki ilk değerlerine göre ağırlıklarının arttığı ve kan glukoz seviyelerinin azaldığı; D ve D-PMA gruplarında bulunan sıçanların ağırlıklarının ve kan glukoz seviyelerinin azaldığı görüldü. Fakat bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sekiz hafta sonunda tüm gruplarda bulunan sıçanların kan örneklerinden INS seviyeleri ve IL-2, IL-6 ve TNF-α ölçüldü. K ve D alt gruplarında değerler PMA ile bir miktar değişmektedir, fakat dalgalanma çok yüksek olduğundan bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildir. Termal latans ve mekanik eşik değerlerinde D-PMA grubu ile D grubu arasında anlamlı fark vardır, PMA uyarımı, diyabetik sıçanlarda termal ve mekanik uyarana karşı hipersensitivite gelişimini önemli ölçüde engelledi. Bugünkü çalışmamızın sonuçları, PMA ile yapılan tedavinin DPN için hayvan modellerinde gözlenen anormalliklerin gelişmesini engelleyebileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, PMA'nin DPN üzerindeki spesifik mekanizmalarını aydınlatmak ve PMA'nin klinik uygulama için uygulanabilirliğini teyit etmek için ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
Streptozotosin ile indüklenmiş diyabetik sıçanlarda pterostilben ve resveratrolün gastroknemius kasının biyomekanik, biyokimyasal ve histolojik özellikleri üzerine etkileri
Diyabetin iskelet kasları üzerine olumsuz etkilerinin olduğu; kas kontraktilitesini değiştirdiği ve kasılma kuvvetinde azalma meydana getirdiği görülmüştür. Diyabetik sıçanlarda, antioksidan özellikli resveratrol ve pterostilben uygulamalarının metabolik parametreleri iyileştirdiği birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı streptozotosinin (STZ) indüklediği diyabetik miyopatinin tedavisinde farklı dozlarda pterostilben (PTS) (trans-3,5-dimethoxy-4-hydroxystilbene) ve resveratrol (RSV) (trans-3,5,4'-trihydroxystilbene) uygulamasının karşılaştırmalı etkilerini araştırmaktır. Çalışmada ağırlıkları 250-300 g arasında değişen Wistar Albino türü 80 adet erkek sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar; Kontrol, Diyabet, Diyabet+10 mg/kg PTS, Diyabet+20 mg/kg PTS, Diyabet+40 mg/kg PTS, Diyabet+10 mg/kg RSV, Diyabet+20 mg/kg RSV ve Diyabet+(10+10) mg/kg PTS/RSV olmak üzere toplam 8 gruba ayrıldı. Diyabet grubunda bulunan sıçanlara, intravenöz olarak kuyruk veninden 45 mg/dl/ml streptozotosin enjekte edildi. 5 haftalık deney süresinin sonunda gastroknemius kas preparatları çıkarıldı ve biyomekanik kayıtların alınmasına geçildi. Daha sonra iskelet kası dokularının elektron mikroskobik görüntüleri incelendi. Sıçanlardan alınan kanlardan kan glikoz, serum insülin ve malondialdehit seviyeleri analiz edildi. Sonuç olarak diyabetle birlikte azalma gösteren iskelet kası izometrik kasılma kuvvetleri PTS antioksidan uygulamalarıyla RSV antioksidan uygulamalarına göre daha fazla artış gösterdi. Ayrıca kan glikoz, serum insülin ve malondialdehit düzeylerinin PTS uygulamalarında daha çok normale yaklaştığı görüldü. Antioksidan tedavisi uygulanan diyabetik sıçanların elektron mikroskobik görüntülerine bakıldığı zaman, Mix grubunun Tip-1 DM'deki iyileştirici etkisinin diğer gruplara nispeten daha iyi olduğu gözlendi.