Gastrointestinal sistem
Bu konu başlığı altında 92 tez
Hemodiyaliz hastalarında gastrointestinal semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametreler ile ilişkisi
Bu çalışmada, hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalarda görülen gastrointestinal (Gİ) semptomların beslenme durumu ve biyokimyasal parametrelerle olan ilişkisi incelendi. Çalışma örneklemini Bandırma Devlet Hastanesi Diyaliz Ünitesinde tedavi görmekte olan 88 HD hastası oluşturdu. Çalışma kapsamındaki hastaların beslenme durumlarının değerlendirilmesinde antropometrik ölçümlerden boy uzunluğu, kuru vücut ağırlığı, bel çevresi, üst-orta kol çevresi (ÜOKÇ), triceps deri kıvrım kalınlığı (TDKK) ölçüldü. Ayrıca 3 günlük besin tüketim kayıtları, Subjektif Global Değerlendirme - Diyaliz Malnütrisyon Skoru (SGD - DMS), Malnütrisyon İnflamasyon Skoru (MİS) kullanıldı. Biyokimyasal parametreler için hasta dosyalarına kayıt edilen kan analiz sonuçlarından yararlanıldı. Gİ semptomları ise Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği (GSDÖ) kullanılarak belirlendi. Hastaların SGD - DMS'ye göre beslenme durumları incelendiğinde 34 (%38,6)'nün hafif / orta malnütrisyonlu; MİS'e göre ise 46 (%52,3)'sının hafif / orta malnütrisyonlu olduğu tespit edildi. Hastaların antropometrik ölçümleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak p<0,05 düzeyinde önem bulundu. Özellikle ÜOKÇ değerleri ile MİS puanı arasında çok yüksek düzeyde önemli korelasyonun varlığı belirlendi (p<0,001). Hastaların biyokimyasal parametrelerinden olan kreatinin, albümin ve ürik asit değerleri ile hem SGD - DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel olarak önemli düzeyde ilişki bulundu (P<0,05). Total protein değerleri ise sadece MİS puanı ile önemli ilişkiye sahip olduğu belirlendi (p<0,05). Ayrıca kreatinin ve albümin değerleri ile MİS puanı arasında istatistiksel olarak önemli bir ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,001). GSDÖ'ye göre, çalışmaya katılan HD hastalarında görülen Gİ semptomlarının başında hazımsızlık gelirken, ikinci sırada konstipasyon yer aldı. HD hastalarının karın ağrısı semptomları ile hem SGD – DMS ve hem de MİS puanları arasında istatistiksel önem bulunduğu belirlendi (p<0,001). Ayrıca toplam GSDÖ puanı ile SGD - DMS arasında p<0,05 düzeyinde istatistiksel öneme rastlanıldı. Bazı biyokimyasal parametreler (serum albümin, sodyum ve kalsiyum) ile Gİ semptomları arasında da önemli ilişki bulunduğu tespit edildi (p<0,05). Hastaların diyetle aldıkları E vitamininin ortalamaları ile karın ağrısı semptomu arasında istatistiksel olarak öneme rastlanıldı (p=0,009). Yapılan tez çalışmasının sonucunda HD hastalarında yetersiz beslenme oranının son derece yüksek olduğu ve bunun da Gİ semptomları ile ilişkili olduğu belirlendi. Hastaların Gİ semptom şiddetlerinin artmasıyla birlikte yetersiz beslenme skorlarının da arttığı görüldü. Ayrıca diyetle alınan E vitamini düzeyinin azalmasının karın ağrısı semptomlarının şiddetinin artmasıyla ilişkili olabileceği düşünüldü. HD hastalarının genel sağlık durumlarının iyileştirilmesi için beslenme durumlarının sıkı bir şekilde takip edilmesi gerektiği kanısına varıldı. Bu bakımdan hastaların antropometrik ölçümleri, biyokimyasal parametreleri, beslenme durumlarını yansıtan skorlama yöntemleri ve hastaların Gİ semptomları gibi farklı belirteçlerin değerlendirilmesi HD hastalarına uygulanan tedaviye katkı sağlayacaktır.
Üst gastrointestinal sistem kanamasında warfarin ve yeni nesil oral antikoagulanların etkisinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada üst gastrointestinal sistem kanaması ile hastanemize başvuran hastalarda yeni nesil oral antikoagülan veya warfarin kullanım sıklığının karşılaştırılması ve tekrarlayan üst gastrointestinal sistem kanaması oranlarının ortaya koyulması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 01.01.2021–31.12.2021 tarihleri arasında Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi başvuran hastalardan üst gastrointestinal sistem kanaması tanısı ile İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji klinikleri tarafından yatış verilen veya ayaktan endoskopisi yapılan 346 hastalanın verisi hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak incelendi. Tekrar üst GİS kanama geçiren hastalar hastane yazılım sistemi üzerinden kontrol edilerek ve her hastaya yeniden ulaşılarak saptandı. Tekrar kanaması olan hastalarda yeni nesil oral antikoagulan kullanım sıklığı belirlenerek bu grup ilacı kullanmayan ve kullanan grupların tekrar kanama oranı, yatış süresi, transfüzyon ihtiyacı, mortalite gibi verileri analiz edildi. Yeni nesil oral antikoagulan kullanan hastalar ayrıca asetilsalisik asit kullanan ve warfarin kullanan hasta gruplarıyla da karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 346 hasta dahil edildi. Bu hastaların 151'i ( % 43,6) kadın, 195'i (% 56,4) erkek ve ortalama yaş 68,8 ± 15,8 idi. Kanama riski yaratacak ilaç kullanım sıklıkları incelendiğinde, 102'sinin (% 29,5) asetil salisilik asit , 58'inin (% 16,8) klopidogrel, 19'unun (% 5,5) warfarin ve 65'inin (% 18,8) yeni nesil oral antikoagülan, 107'sinin (% 30,9) nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullandığı saptandı. Kanama riski yaratan ilaç kullanım sıklıkları tekrarlayan kanama durumuna göre karşılaştırıldığında, iki grup arasında ilaç kullanım sıklıklarının istatistiksel açıdan benzer olduğu saptandı. Mortalite durumuna göre karşılaştırıldığında da, iki grup arasında ilaç kullanım sıklıklarının istatistiksel açıdan benzer olduğu saptandı. Sonuç: Warfarin ve yeni nesil oral antikoagulan kullanan hastalar arasında üst gastrointestinal kanama tekrarlama sıklığı açısından fark saptanmamıştır. Tekrarlayan gastrointestinal sistem kanaması görülme durumuna göre hastalar iki gruba ayrılıp yaş, cinsiyet, kanamaya sebep olabilecek komorbid durumlar, ilaç kullanımı, mortalite açısından karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yoktur. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal sistem, oral antikoagülan, tekrarlayan kanama
HÜTF çocuk gastroenteroloji, hepatoloji ve beslenme bölümünde yapılan girişimsel işlemlerin, COVID-19 pandemisi öncesi ve sonrasında, sayısal ve niteliksel olarak karşılaştırılması
Şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs-2 (SARS-CoV-2) virüsünün yol açtığı ''Coronavirus Disease of 2019 (COVID-19)'' enfeksiyonu nedeniyle Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından Mart 2020'de pandemi ilan edilmiştir. COVID-19 pandemisi, endoskopi gibi girişimsel işlemlerin uygulandığı çocuk gastroenterolojisi kliniklerinin işleyişinde zorluklar oluşturmuştur. Çalışmamızda; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Çocuk Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalında yürütülen girişimsel işlemler COVID-19 pandemisi öncesi ve sonrasında hem sayısal olarak hem de işlem endikasyonları açısından karşılaştırıldı. 12 Mart 2019 - 11 Mart 2020 tarihleri arasında (birinci dönem) ve 12 Mart 2020 - 11 Mart 2021 tarihleri arasında (ikinci dönem) randevu verilen işlem sayısı toplam 527 idi. Bunlardan 366'sına (%69) birinci dönem, 161'ine (%31) ikinci dönem randevu verildi. İkinci dönem randevu sayısı anlamlı ölçüde daha azdı (p<0,001). Birinci dönem işlem randevusu verilen hastaların ortanca yaşı 11,16 yıl (5,75-15,00), ikinci dönem işlem randevusu verilen hastaların ortanca yaşı 10,75 yıldı (6,17-14,55). Her iki dönemde en çok randevu verilen işlem ''özofagogastroduodenoskopi''ydi. İşlem tiplerine göre hastaların yaşları karşılaştırıldığında; birinci dönem en küçük ortanca hasta yaşı karaciğer biyopsisi yapılan hastalara (6,2 yıl), en büyük ortanca hasta yaşı ise kolonoskopi yapılan hastalara (12,3 yıl) aitti. Birinci dönemde işlem tiplerine göre hasta yaşları arasında anlamlı fark varken (p=0,003), ikinci dönemde ise bu fark anlamlı değildi. İki dönem arasında yapılan ve ertelenen işlem durumu arasında anlamlı fark vardı. Ertelenen işlemlerin oranı ikinci dönemde daha fazlaydı (p=0,045). Birinci dönemde ilk randevuda yapılmayan 133 işlemden 74'ü (%20,2), ikinci dönemde ilk randevuda yapılmayan 74 işlemden 50'si (%31,1) ilk randevu tarihinden daha ileri bir tarihe ertelendi. Ertelenip ileri tarihte yapılan işlemlerin ilk randevu verilen tarihe göre gecikme süresine bakıldığında iki dönem arasında anlamlı fark bulundu (p<0,001). Birinci dönemde gecikme ortanca süresi bir ay, ikinci dönemde gecikme ortanca süresi beş aydı. Birinci dönemde işlemi ertelenen üç (%2,3) hastada ertelemeye bağlı önemli sonuçlar kaydedildi. İkinci dönemde ise işlemi ertelenen altı (%8,1) hastada ertelemeye bağlı önemli sonuçlar kaydedildi. Aradaki fark anlamlı değildi (p=0,13). Birinci dönem hastalara en fazla randevu verilme endikasyonları "inflamatuar bağırsak hastalığı (İBH)'' ve "kronik karaciğer hastalığı'' tanı/ön tanılarıydı. İkinci dönemde hastalara en sık işlem randevusu verilme nedenini ise 'İBH'' grubu oluşturdu. Birinci dönem işlemlerin en sık erteleme nedeni "enfeksiyon"du. İkinci dönemde en sık erteleme nedeni ''COVID-19 Pandemisi'' idi. Dönemler arası erteleme nedenleri arasındaki fark anlamlı bulundu (p< 0,001). Çalışmamız, COVID-19 döneminin çocuklarda gastrointestinal girişimsel işlemlere etkisini inceleyen merkezimizde yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızın konu ile ilgili olarak çocuk gastroenterologlarına önemli çıkarımlar sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: COVID-19 pandemisi, çocuk, çocuk gastroenterolojisi, girişimsel işlem, endoskopi
Otizm spektrum bozukluğu'nda bir immün fenotip: kan-beyin ve bağırsak bariyeri proteinlerine karşı otoimmünite ve otistik belirtilerle ilişkisi
Otizm spektrum bozukluğu (OSB), kısıtlı ilgi alanı, tekrarlayan davranışlar ve sosyal iletişimdeki bozukluklarla karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. Yüksek prevalansına rağmen, etiyopatogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Genetik değişiklikler, gastrointestinal anormallikler ve bağışıklık sistemi yanıtları ile ilişkili durumların, OSB'nin patofizyolojisinde rolü olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda temel olarak OSB'de otoimmün etkenlere bağlı klinik fenotiplerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya 4-10 yaş arası 41 OSB tanılı çocuk ile, yaş ve cinsiyet açısından eşlenmiş 24 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara klinisyen tarafından Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Şekli- DSM-5 Türkçe Uyarlaması (ÇDŞG-ŞY-DSM-5-T), Çocukluk Otizm Derecelendirme Ölçeği (ÇODÖ), Pediatrik Gastrointestinal Semptomlar Anketi Roma III Versiyon (QPGS-RIII) ve Bristol Dışkı Skalası uygulanmıştır. Ebeveynlerden Sorun Davranış Kontrol Listesi (SDKL), Otizm Davranış Kontrol Listesi (ODKL), Yenilenmiş Conners Ana-Baba Derecelendirme Ölçeği Kısa Türkçe Formu (CADÖ-YK) ve Sosyal Cevaplılık Ölçeği (SCÖ) doldurmaları istenmiştir. Serum örneklerinde anti-klaudin-5 ve anti-β-katenin IgG otoantikor konsantrasyonları ölçülmüştür. Ayrıca her iki otoantikor için, tüm örneklerin analiz edilebilmesi amacıyla, standardize ELISA indeks değerleri hesaplanmıştır. OSB ve kontrol grubunda, anti-klaudin-5 ve anti-β-katenin IgG otoantikor konsantrasyon ve ELISA indeks değerleri karşılaştırılmıştır. OSB grubunda otoantikor ELISA indeks değerleri ile ölçek puanları arasındaki ilişki analiz edilmiştir. Ek olarak OSB grubunda en az bir GİS belirtisi olan (GİS+) ve GİS belirtisi olmayanlarda (GİS-) otoantikor konsantrasyonları, ELISA indeks değerleri ve ölçek puanları karşılaştırılmıştır. Değişkenleri klinik olarak daha homojen alt gruplarda değerlendirebilmek için OSB grubu; stereotipik davranış ve tekdüzelikte ısrar (SD-TI), duyusal hipo/hipersensitivite (DH/H), sosyal ilişki/iletişim becerileri (Sİ/İ), DEHB belirtileri açısından yüksek ve düşük düzeyde semptom gösteren alt kümelere ayrılmış, bu alt kümelerde otoantikor konsantrasyonu, ELISA indeks düzeyleri karşılaştırılmıştır. Son olarak OSB grubu otoantikor ELISA indeksleri açısından yüksek ve düşük olan alt kümelere ayrılmış, iki grup arasında ölçek puanları karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucunda OSB grubunda gaz şikayetleri (GŞ) oranı, GİS+ oranı, anti-klaudin-5 IgG otoantikor konsantrasyonu ve ELISA indeksi düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Anti-β-katenin IgG otoantikor konsantrasyonu ve ELISA indeksi açısından gruplar arasında istatiksel açıdan anlamlılığa yaklaşmasına karşın fark tespit edilmemiştir. OSB grubunda GİS+ olanların, GİS- gruba göre OSB şiddetinin daha düşük olduğu gözlenmiştir. Anti-β-katenin IgG ELISA indeksinin, SDKL uyuşukluk; ODKL beden-nesne kullanımı, dil becerileri, sosyal-özbakım; SCÖ sosyal biliş alt ölçeği ve SCÖ toplam puanı ile negatif ilişkisinin olduğu belirlenmiştir. OSB grubunda GİS+ ve GİS- gruplar arasında otoantikor konsantrasyon ve ELISA indeks düzeyleri açısından bir fark gözlenmemiştir. OSB grubunda kümeleme analizi ile oluşturulan SH-TI yüksek olan alt grupta anti-β-katenin IgG ELISA indeksi anlamlı düzeyde düşük gözlenmiştir. Anti-β-katenin IgG otoantikor ELISA indeksi yüksek alt grupta; ODKL beden-nesne kullanımı ve dil becerileri alt ölçek puanları anlamlı düzeyde düşük tespit edilmiştir. Anti-klaudin-5 IgG ELISA indeks alt grupları arasında ölçek puanları açısından anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmamız, OSB'de anti-klaudin-5 ve anti-β-katenin IgG otoantikorlarını inceleyen bilgimiz dahilindeki ilk çalışmadır. Sonuç olarak OSB'li hastalarda hastalık fenotipinden bağımsız olarak anti-klaudin-5 IgG otoantikor konsantrasyonu ve ELISA indeksi kontrol grubuna göre yüksek bulunmuştur. Anti-β-katenin IgG otoantikor konsantrasyonu ve ELISA indeksi için iki grup arası fark anlamlılık düzeyine yaklaşmıştır. SH-TI yüksek olan OSB alt grubunda anti-β-katenin IgG ELISA indeksinin anlamlı düzeyde düşük olması ve anti-β-katenin IgG ELISA indeksi yüksek olan grupta ODKL beden nesne kullanımı, dil becerileri alt ölçek puanlarının düşük bulunması, OSB'de otoimmün etkenle ilişkili daha hafif klinik fenotipe sahip bir alt grubun olabileceğini düşündürmektedir. Konu ile ilgili daha büyük örneklemli ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
İrritable bağırsak sendromu olan hastalarda fodmap diyetinin yaşam kalitesi ve semptomatik etkilerinin incelenmesi
İrritable bağırsak sendromu (İBS); patolojisi tam olarak bilinmeyen karın ağrısı, şişkinlik ve değişken bağırsak alışkanlıkları ile karakterize kronik bir fonksiyonel bağırsak bozukluğudur. Bu çalışma, farklı eğitim düzeylerindeki 18 yaş ve üzeri Roma IV kriterlerine göre İBS tanısı konmuş bireylerde, güncel diyet yaklaşımı olan Düşük FODMAP Diyeti'nin semptomlara ve yaşam kalitesindeki değişikliklere etkisinin incelenmesi amacıyla yapıldı. 1 Haziran-1 Aralık 2022 tarihleri arasında İzmir'de bulunan İzmir Ekonomi Üniversitesi Medicalpoint Hastanesi'nde yürütüldü. Çalışma, Roma IV kriterlerine göre İBS tanısı almış, beslenme ve diyet polikliniğine başvuran 53 gönüllü katılımcı ile gerçekleştirildi. Gönüllü katılımcılarla yüz yüze görüşme yapılarak 4 haftalık süre boyunca Düşük FODMAP Diyet uygulaması istendi. Veriler görüşme esnasında anket yoluyla toplandı. Ankette ilk olarak 'Bireylerin Genel Özellikleri Anket Formu' uygulandı. Bireylere diyet müdahalesi öncesinde ve sonrasında İBS-Semptom Şiddet Skoru (İBS- SSS) ve İBS Yaşam Kalite İndeksi Ölçeği (İBS-QOL, İBS-YK) uygulandı. Çalışmadaki kadın katılımcı oranı %81.14 iken erkek katılımcı oranı %18.86 olarak belirlendi. IBS hastalarının FODMAP diyeti öncesi semptom şiddeti ortalaması (M = 335,66, SE = 13,02) iken FODMAP diyeti sonrası semptom şiddeti ortalaması (M = 121,32, SE = 10,14) olarak bulundu. Bu oranın istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi, t(52) = 19,71, p < 0.05. İBS hastalarının FODMAP diyeti öncesi yaşam kalitesi ortalaması (M = 99,94, SE = 3,64) iken FODMAP diyeti sonrası yaşam kalitesi ortalaması artış göstererek (M = 135,55, SE = 2,38) olarak saptandı. Bağımlı grup t-testi analiz sonuçlarına göre, katılımcıların yaşam kalitelerinde FODMAP diyeti öncesi sonrası arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulundu t(52) = -12,03, p < 0.05. Çalışma sonucunda düşük FODMAP diyetinin İBS hastalarında semptom şiddetini azaltmada ve yaşam kalitesini iyileştirmede etkili bir diyet olduğu görülmekte olup, İBS tanısı konan hastalarda beslenme ve diyet uzmanları tarafından FODMAP diyet uygulanmasının benimsenmesinin önemli olduğu vurgulanmalıdır.
İnfantil hipertrofik pilor stenozu olgularının uzun dönem izlem sonuçları
İnfantil hipertrofik pilor stenozu (IHPS) nedeniyle opere edilen hastaların uzun dönem sonuçları net olarak bilinmemektedir. Bu nedenle IHPS tanısı alan ve yenidoğan döneminde cerrahi geçiren olguların uzun dönem beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi ve uzun dönemde fonksiyonel intestinal bozukluk geliştirip geliştirmediğini araştırmak amacıyla ileriye dönük bir çalışma planlanmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra IHPS hastalarının kayıtlarına hastane arşiv sisteminden ulaşılmıştır. IHPS olguları çalışma grubunda (ÇG), sağlıklı gönüllüler ise kontrol grubunda (KG) toplanmış ve her bir grup 4-10 yaş arası ve 10 yaş ve üzeri olacak şekilde alt gruplara ayrılmıştır. Tüm olgulara yeme davranışı sorgulama ve ROMA III-Türkçe versiyon anketleri posta ile yollanarak uygulanmıştır. Anket verileri kaydedilip gruplar karşılaştırılmıştır. Tüm yaş gruplarında ÇG (n=52) ve KG (n=52) arasında boy ve kilo değerleri, vücut kitle indeksi değerleri, yaşa göre boy ve kilo persentil değerleri açılarından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). ÇG ve KG yeme davranışı sorgulama anketi sonuçları açısından karşılaştırıldığında tüm parametreler için istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0.05). ROMA III (her iki yaş grubu için) anket sonuçlarına göre; epigastrik ağrı bulgusunun ÇG olgularında KG olgularına göre anlamlı derecede daha fazla oranda görüldüğü tespit edilmiştir (p<0.05). Ağrı şikayeti olan hastalarda ROMA III kriterine göre fonksiyonel gastrointestinal bozukluk olmadığı izlenmiştir. IHPS olguları ile sağlıklı kontroller arasında uzun dönemde büyüme parametreleri ve yeme davranışları açısından farklılık bulunmadığı izlenmiştir. IHPS olgularında uzun dönemde epigastrik ağrı görülebildiği, ancak bu ağrının fonksiyonel bir hastalığa neden olmadığı görülmüştür.
Kistik fibrozisli hastalarda lactobacillus rhamnosus GG desteğinin gastrointestinal sistem ve pulmoner inflamasyon ile beslenme durumuna etkisi
Bu çalışmada, kistik fibrozisli hastalarda Lactobacillus rhamnosus GG probiyotik desteğinin intestinal inflamasyon ve pulmoner inflamasyon belirteçleri ile beslenme durumuna etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Randomize, kontrollü çalışmada yaş ortalaması 12±3,4 yıl olan (6-18 yaş arası) kistik fibrozisli 36 hasta (erkek=19, kız=17) eşit sayıda probiyotik (n=18) ve kontrol (n=18) olarak rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Probiyotik grubundaki hastalara 90 gün süresince günde 1 kapsül (6x109 kob) Lactobacillus rhamnosus GG probiyotik desteği verilmiştir. Çalışmanın başında ve sonunda hastaların besin tüketim kayıtları, antropometrik ölçümleri, kan ve gaita numuneleri alınmış, balgam kültürü ve %FEV1 ölçümleri incelenmiştir. Müdahale sonunda serum total protein, albümin, prealbümin TNF-α, IL-6, IL-1β, IgG, IgM, %FEV1 düzeylerinde ve balgam kültürlerinde probiyotik ve kontrol grubu hastaları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p >0,05). Antropometrik ölçümlerde müdahale öncesine göre artış saptanmış, ancak gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p >0,05). Serum IL-8 düzeyi, müdahale sonrası probiyotik grubunda anlamlı olarak azalırken, kontrol grubunda yükselmiştir (p=0,03). Serum IL-17 düzeyi yüksek hasta oranı, müdahale sonrası probiyotik grubunda kontrol grubuna göre azalmış ancak anlamlı bulunmamıştır (p >0,05). Fekal kalprotektin düzeyi müdahale sonrası probiyotik grubunda azalmış kontrol grubunda yükselmiş, ancak müdahale öncesi ve sonrası gruplar arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (p=0,5). Bu bulgular kistik fibrozisli hastalarda Lactobacillus rhamnosus GG probiyotik desteğinin serum IL-8, IL-17 ve fekal kalprotektin düzeyini azaltabileceğini desteklemiştir. Sonuç olarak rutin tedavide probiyotik desteği için kullanılacak tür, suş, doz önerisi ya da kullanım süresi belirtmek için veriler yetersiz olsa da, probiyotiklerin tedavi edici özellikleri oldukça önemli bir yaklaşımdır. Anahtar kelimeler: Kistik fibrozis, probiyotik, inflamasyon, interlökin, beslenme. Destekleyen Kurumlar: Bu araştırma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Birimi tarafından desteklenmiştir (Hızlı destek projesi, Proje no: THD-2019-18415).
Probiyotik özellikteki lactobacillus ve bifidobacterium kökenleri ile patojen bakteriler arasındaki etkileşimin araştırılması
Yüzyıllardır insanların diyetlerinde yer alan probiyotiklere ilgi son yıllarda daha çok artmış, probiyotiklerin bağırsak faaliyetlerinin iyileştirmesi, diyare, laktoz intoleransı, alerji, bağışıklığın güçlenmesi ve hatta kanser hücrelerinin yok edilmesi gibi önemli etkileri üzerinde durulmaya başlanmıştır. Bu çalışmada Escherichia coli, Klebsiella pneumoniea ve Staphylococcus aureus klinik izolatları ile probiyotik özellikteki Lactobacillus acidophilus ve Bifidobacterium animalis subs. lactis arasındaki etkileşimin araştırılması amaçlanmıştır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Bakteriyoloji laboratuvarında izole edilen her türden beş adet E. coli, K. pneumoniea ve S. aureus kökeni çalışmaya dahil edildi. Klinik izolatlar ile probiyotik bakteriler arasındaki etkileşimin araştırılması amacıyla, bir klinik izolat ile bir probiyotik bakteri sıvı besiyerinde birlikte kültür edildikten sonra katı besiyerine pasaj yapılarak, inkübasyondan sonra koloni sayılarındaki değişim incelendi. Probiyotik bakterilerin süpernatanlarının inhibisyon etkisini incelemek amacıyla agar difüzyon yöntemi ve optik yoğunluk ölçümüne dayalı yöntem uygulandı. Agar difüzyon yönteminde klinik kökenler katı besiyerine ekildikten sonra besiyerlerinde kuyular açılarak probiyotik bakterilerin kültürlerinden elde edilen süpernatanlar bu kuyulara konuldu. İnkübasyondan sonra kuyular etrafında oluşan inhibisyon zon çapları değerlendirildi. Optik yoğunluk ölçümüne dayalı yöntemde ise, 0.5McFarland bulanıklığındaki klinik kökenler mikroplakalara konulup üzerlerine probiyotik süpernatanları eklenerek inkübasyona bırakıldı ve inkübasyon sonunda optik yoğunlukları ölçüldü. Elde edilen veriler SPSS 22.0 ile yorumlandı. Klinik izolatlar ile probiyotiklerin birlikte inkübasyonu sonrasında bazı klinik kökenlerin koloni sayılarında anlamlı düzeyde olmasa da azalma gözlenirken, probiyotik bakterilerin son pasajlarında üreme görülmedi. Bu yöntemde yapılan tekrarlarda farklı sonuçlar elde edildi. Bu nedenle yöntemin tekrarlanabilirliği ve güvenilirliğinin arttırılması için modifiye edilmesi gerektiği düşünüldü. Agar difüzyon yönteminde, probiyotik bakteriler klinik kökenlerinin tümünün üzerine inhibitör etki gösterdi. Optik yoğunluk ölçümleri sonucunda, B. animalis subs. lactis'te L. acidophilus'a göre daha yüksek olmak üzere, probiyotik bakterilerin klinik kökenler üzerine %39 ile %86 arasında değişen oranlarda inhibisyon gösterdiği saptandı. Probiyotiklerin olumlu etkilerinin daha geniş kapsamlı araştırılması ve insan sağlığı üzerindeki etkilerinin netleştirilmesi önemlidir. Bu amaç doğrultusunda bu çalışmanın bundan sonra gerçekleştirilecek araştırmalara bir temel oluşturacağını düşünmekteyiz. Kullanılan yöntemler modifiye edilerek, tekrarlanabilir ve güvenilir yöntemler geliştirilmelidir. Probiyotiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerini daha iyi gözlemlemek ve netleştirmek için in vivo çalışmaların gerçekleştirilmesi de önemli ve gereklidir.
Geriatrik gastrointestinal sistem kanserli hastalarda malnütrisyon ve sarkopeninin saptanması
Kanserde, hem tümörün hem de tedavinin oluşturduğu etkiler nedeniyle malnütrisyon sık görülür. Gastrointestinal sistem (GİS) kanserli geriatrik hastalarda hem tümörün yeri hem de yaşlanmanın getirdiği ek sorunlar nedeniyle malnütrisyon riski daha da artmaktadır. Bu çalışmanın amacı GİS kanserli geriatrik hastaları nütrisyonel açıdan değerlendirmek, antropometrik veriler ışığında sarkopeni durumunu saptamak ve kemoterapinin (KT) bu parametrelerde oluşturduğu değişiklikleri belirlemektir. Mart-2015 - Ocak 2016 arasında, Ege Üniversitesi Tülay Aktaş Onkoloji Merkezine başvuran, 65 yaş ve üzerinde GİS kanserli, KT alacak olan 153 hasta (yaş ort: 70,5±5,6, 44 kadın, 109 erkek) çalışma kapsamında değerlendirilmiş ve takip edilmiştir. Hastaların ilk görüşmede Mini Nütrisyonel Değerlendirme (MNA) ile malnütrisyon durumları saptanmış, antropometrik ölçümleri ( boy, ağırlık, baldır çevresi, üst kol çevresi) ve Bioelektriksel İmpedans Analiz (BIA) ölçümleri (yağ ve kas miktarları ile faz açısı) yapılmıştır. Hastaların kas fonksiyonları, el dinamometresi ile ölçülmüştür. Hastalar KT aldıktan sonra (min:4, max:6 hafta), aynı parametrelere yeniden bakılmış ve ilk verileri ile karşılaştırılmıştır. Hasta populasyonu kolorektal (%51,6), mide (%26,8), pankreas (%11,8), karaciğer (%7,2), safra yolları (%2) ve özefagus kanseri (1 hasta %0,7) tanılı hastalardan oluşmuştur. Çalışmanın sonunda hastaların %37,9'unun malnütrisyonda, %34,6'sının risk altında olduğu, %27,5'unun ise normal olduğu bulunmuştur. İlk görüşmede malnütrisyonda olmayan hastaların, KT sonrasında malnütrisyona girme oranı artmıştır (p=0,001). İlk görüşmede baldır çevresi <31 cm olan hasta sayısı 20 iken (%13,1), KT sonrasında 31 hastanın (%20,3) baldır çevresi ≤31 cm olmuştur (p=0,003). Ciddi sarkopeni 29 hasta (%19), orta düzey sarkopeni 88 hastada (%57,5) saptanmış, hastaların 39'unda (%25,5) sarkopeni saptanmamıştır. Geriatrik onkoloji hastaları arasında malnütrisyon riski en yüksek olan GİS kanserli hastalarda KT'nin nütrisyonel durumu kötüleştirdiği, kas fonksiyonlarında ve baldır çevresinde azalmaya neden olduğu saptanmıştır. Hastaların nütrisyonel açıdan çok dikkatli takip edilmesi gerektiği, malnütrisyon ve sarkopeni henüz oluşmadan müdahale edilmesinin yerinde olacağı anlaşılmıştır.
Rozase hastalarında gastrointestinal sistem hastalıklarının değerlendirilmesi
Rozase, yüzün santralinde kalıcı eritem, papülopüstüler erüpsiyon, telenjiektatik damarlar, yüzde kuruluk, ödem ve yüzün farklı bölgelerinde fimatöz değişikliklere ek olarak oküler tutulum izlenebilen kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Rozasenin gastrointestinal sistem dahil olmak üzere birçok sistemik hastalıkla birlikteliği görülmüştür. Gastrointestinal sistemin bağışıklık sistemi, metabolik ve sinir sistemi üzerine etkileri ile cilt homeostazını ve allostazını etkilediği, bağırsak mikrobiyomunun yalnızca bağırsak mukozasında değil tüm vücutta bağışıklık sisteminin dengesinde ve inflamasyon oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda kliniğimize başvuran rozase tanılı hastalarda gastrointestinal sistem hastalıkları birlikteliği ve mikrobiyata ile rozase ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. 151 rozase tanılı hastada 2019 ROSCO ve 2002 NRS sınıflamasına göre rozase klinik özellikleri değerlendirilmiş ve hastalarda gastrointestinal semptomlar, ROMA-IV kriterleri ile İBS tanısı, gastrointestinal sistem hastalık prevalansları, "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı araştırılmıştır. Çalışma sonucunda yüzde yanma batma hissi, papülopüstüler erüpsiyon ile gastrointestinal semptomların bazıları ilişkilendirilmiştir. "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı ile gastrointestinal semptomlar ilişkisiz bulunmuştur. Demodikozis saptanan hastalarda oküler tutulum ve yüzde kuruluk daha fazla görülmüştür. Çalışmamızda hastalarda bildirilen şişkinlik/gaz, epigastrik bölgede ağrı ve yanma ve regürjitasyon oranları ülkemizden bildirilen prevalanslardan yüksek saptanmıştır. 7 (%4,6) hasta İBS tanısı almıştır. Çalışmamız literatürdeki gastrointestinal hastalıklar ve rozase birlikteliğini gösteren çalışmaları desteklemektedir. Rozase ilişkili komorbiditelerin ortaya koyulması rozase patogenezinin anlaşılması ve yeni tedavilerin geliştirilmesi konusunda aydınlatıcı olabilir.
Ailevi akdeniz ateşi tanılı çocuklarda bağırsak geçirgenliğinin araştırılması
Ailesel Akdeniz ateşi (AAA); tekrarlayan ateş, karın ağrısı, artralji, erizipel benzeri cilt döküntüleri, peritonit, plörit gibi klinik bulgular ile kendini gösteren ailesel otoinflamatuar sendromların bir parçasıdır. Atakların sıklığı 1 hafta ile 1 yıl arasında değişmektedir. Ataklar 12 ile 96 saat arasında sürmektedir. AAA hastalığında MEFV geninde mutasyonlar saptanmıştır. Otozomal resesif (OR) geçişli bir hastalıktır. Son dönemde yapılan çalışmalar bağırsak geçirgenliğindeki artış ile kronik ve otoinflamatuar hastalıklar arasında ilişki olduğunu göstermiştir. Serum zonulin ve claudin-3 bağırsak yapısındaki sıkı bağlantılarda görev alan ve bağırsak geçirgenliğini göstermede kullanılan iki önemli belirteçtir. Araştırmamızın çalışma grubuna AAA tanılı çocuklar, kontrol grubuna ise rutin muayene için başvuran sağlıklı çocuklar dahil edildi. İki grup arasında serum zonulin ve claudin-3 seviyeleri karşılaştırıldı. AAA tanılı çocukların yaş, cinsiyet, tanı yaşı, antropometrik ölçümler, atak şekilleri, genetik mutasyonlar kan ve idrar parametreleri ile serum zonulin ve claudin3 seviyeleri arasındaki ilişki belirtildi. Yapılan bu araştırma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul Komisyonundan 15.04.2022 tarih ve 2022/3757 sayılı karar ile onay alındı. Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Hastalıkları polikliniğinde AAA tanısı ile takipli 43 çocuk ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Hastalıkları polikliniğine rutin muayene için başvuran 53 sağlıklı çocuk ile oluşturuldu. Araştırmamızda çocukların bağırsak geçirgenliğini değerlendirmek amacıyla serum zonulin ve claudin-3 seviyelerini belirlemek için venöz kan örneği alındı. ELISA yöntemi ile alınan kan örnekleri çalışıldı. Çalışma grubunun %69,8'i (n=30) kız, %30,2'si (n=13) erkekti. Çalışmaya dâhil edilen 43 AAA tanılı çocuğun yaş ortancası 133 (95,0-158,0) ay, kontrol grubundaki 53 çocuğun yaş ortancası 104,00 (68,5-153,5) ay olarak tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubunun yaş, boy, vücut ağırlığı, beden kitle indeksi değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışma grubunun zonulin değeri ortancası kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,004). Serum claudin-3 değeri açısından çalışma ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,751). Literatürde daha önce AAA tanılı çocuklarda serum zonulin ve claudin-3 seviyeleri ile ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bulgularımız AAA tanılı çocuklarda hastalığın etiyo-patogenezinde bağırsak geçirgenliğininin rolünü göstermede serum zonulin seviyesinin değerli bir parametre olabileceğini düşündürmüştür. Bulgularımız AAA tanılı çocuklarda bağırsak geçirgenliğinin göstermede ilk çalışma olması nedeniyle ileride yapılacak olan çalışmalara ilham verir niteliktedir. Çalışmamız daha geniş kapsamlı çalışmalarla beraber literatüre katkı sağlayacaktır.
Nöroşirürji hastalarında cerrahi anksiyetenin gastrointestinal semptomlara etkisi
Bu araştırma tanımlayıcı ve ilişki arayıcı türde gerçekleştirilmiştir. Kasım 2022- Mart 2023 tarihleri arasında Koç Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde yapıldı. Örneklemini 104 hasta oluşturdu. Veri toplama araçları Bireysel Bilgi Formu, Cerrahi Anksiyete Ölçeği, Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği ve Standartize Mini Mental Testi kullanılmıştır. Araştırmada SPSS Statistics for Windows 25.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda hastaların Cerrahi stres puanları cerrahi öncesi 33.92 ±13.87 ,cerrahi sonrası ise 30.29±10.06 olarak sonuçlandı. Gastrointestinal Semptom Derecelendirme ölçek puanı cerrahi öncesi 22.11±8.40 cerrahi sonrası 28.84±9.07 düşük düzeyde olduğu belirlendi. Cerrahi Anksiyete ile Gastrointestinal Semptom arasındaki etkiyi test etmek için Spearman korelasyon uygulandı. Bunun sonucunda, istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu görüldü (p<0.05). Cerrahi öncesi dönemde anksiyete seviyesi yüksek hastaların, anksiyete seviyesi düşük olanlara göre daha fazla Gastrointestinal sistem belirtileri yaşadığı saptandı.
Açık kalp cerrahisi sonrasında gelişen gastrointestinal komplikasyonların değerlendirilmesi
Amaç : Açık kalp cerrahisi sonrasında gelişen gastrointestinal komplikasyonlar, sık görülmeyen ancak yüksek mortalite ve morbidite ile seyreden komplikasyonlardır. Gastrointestinal komplikasyonların tipleri, tanı, takip ve tedavileri çeşitlilik göstermektedir. Bu çalışmada açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda gelişen erken dönem gastrointestinal komplikasyonlar prospektif olarak incelendi. Materyal ve Yöntem: Kliniğimizde Nisan 2011 - Nisan 2012 tarihleri arasında açık kalp cerrahisi uygulanan 200 hasta rastgele seçilerek prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, ejeksiyon fraksiyonu (EF), preoperatif diabet, bilinen gastrointestinal sistem hastalığı, atriyal fibrilasyon (AF) varlığı, preoperatif ve postoperatif statin kullanımı, peroperatif pompa ve klemp süreleri, postoperatif kan transfüzyon miktarı, vazoaktif ilaç kullanım doz ve süreleri kaydedildi. Preoperatif, peroperatif ve postoperatif ilk bir hafta günlük gastrointestinal enzim ( Alkalen fosfataz (ALP), laktat dehidrogenaz(LDH), aspartat aminotransferaz (AST ), alanin aminotransferaz (ALT), gama glutamil transferaz (GGT), total bilirubin, direk bilirubin, amilaz, lipaz, laktat takipleri yapıldı. Bulgular : Toplam 200 hastanın %29? u kadın, %71? i erkek, ortalama yaş 60,39±12,25 idi. Hastaların 8? inde (%4) komplikasyon gelişti. Komplikasyonlar 5 hastada kolesistit, 2 hastada kolelitiazis ve 1 hastada Mirizzi Sendromu olarak tespit edildi. Sadece dobutamin kullanımı konusunda komplikasyon gelişen hastalar yönünde istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (p=0.035). Bu hastaların sadece 1 tanesine cerrahi uygulanırken, diğer hastalar medikal olarak takip ve tedavi edildi. Aortik klemp ve KPB sürelerindeki artışla LDH ve AST değerlerinde artış arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı ilişki bulundu (p=0.0001). Komplikasyon gelişen hastalarda cerrahi yoğun bakım ünitesi (CYBÜ ) yatış süre ortalaması 4 , toplam hastane yatış süresi ortalaması 12.87 ±5.48 gün olarak saptandı. Sonuç : Kalp cerrahisi uygulanacak hastalarda semptom ve bulguların, enzim takibi ile birlikte ele alınması ve ideal koşullarda süratli bir cerrahi teknik, gastrointesinal komplikasyonların önlenmesi ve erken teşhisi açısından önemli faktörler olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Kalp cerrahisi, gastrointestinal komplikasyonlar, kolesistit, aortik klemp
Gastrointestinal sistem kanamasında kan copeptin düzeyinin prognozla ilişkisi
Gastrointestinal sistem (GİS) kanamaları acil serviste sık görülen önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olmakla birlikte, hastaneye yatış ve sağlık harcamaları açısından da diğer GİS problemlerine göre daha fazla yük oluşturmaktadır. Bu bakımdan, tedavi yönetiminin iyi olması için, GİS kanamasının prognozunu etkileyen faktörlerin bilinmesi oldukça önemlidir. Literatürde GİS kanamasının prognozunu belirlemek için birçok sınıflama mevcuttur. Bu sınıflamaların birçok parametreye dayanması ve bu sınıflamalar üzerine yayınlarda çelişkili sonuçların bulunması GİS kanaması için yeni bir belirtece olan ihtiyacı göstermektedir. Copeptin 1972'de tanımlanmış, antidiüretik hormon (ADH) ile birlikte ve eş molar oranda salınan peptit yapıdaki bir moleküldür. Bu molekülün diğer akut strese neden olan kardiyovasküler, pulmoner, nörolojik, sepsis gibi durumlarda prognozu göstermede başarılı bir biyobelirteç olduğu konusunda yayınlar mevcuttur. Literatürde GİS kanamalı hastalarda ise copeptin nadir olarak çalışılmıştır. Bu çalışmanın amacı GİS kanaması olan hastalarda kan copeptin düzeyini saptamak ve copeptin düzeyi ile hastaya yapılan transfüzyon miktarı, hastanın prognozu ve GİS kanaması ile ilişkili prognostik skorlar arasındaki ilişkiyi göstermektir. Prospektif, kesitsel, tanımlayıcı – analitik özellikte olan bu çalışma Haziran 2021 - Mayıs 2022 tarihleri arasında, bir yıl süre boyunca, Pamukkale Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Acil Tıp Ana Bilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Dahil edilme kriterlerine uyan hastalardan başvuru esnasında serum copeptin düzeyi tayini için 5 ml venöz kan alınmış ve araştırma formu doldurulmuştur. Hastaların demografik verileri, vital bulguları, primer hekimlerince yapılan diğer müdahaleleri, alınan laboratuvar tetkikleri, endoskopi uygulamaları ve kan ürünleri transfüzyonu verileri not edilmiştir. Çalışmanın sonlanım noktaları taburculuk, hastaneye yatış (servis ya da yoğun bakım), kötü sonlanım (30 gün içinde mortalite) olarak belirlenmiştir. Serum copeptin değerlerinin toplanan veriler ve sonlanım noktaları arasındaki ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmamızın sonucunda GİS kanaması olan hastalarda copeptin değeri ile prognoz, transfüzyon miktarı ve hospitalizasyon durumu arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Yine, bu hastalarda şok indeksinin prognozu göstermede, hospitalizasyonda, uygulanan transfüzyon miktarı ile arasında anlamlı bir ilişki bulunmaktadır. Prognoz konusunda şok indeksinin yol göstericiliğinin copeptine göre daha başarılı olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Acil servis, copeptin, gastrointestinal sistem kanaması, mortalite, prognoz
Kükürtlü kayısı diyetinin sıçanlarda gastrointestinal sistem üzerindeki etkilerinin biyokimyasal ve histolojik olarak araştırılması
Bu tez kapsamında Hacıhaliloglu kayısılarının toplanması, kükürtlenmesi ve kükürt düzeyinin belirlenmesi, kükürtlü kayısıların antimikrobiyal düzeylerinin belirlenmesi, bu ekstraktların in vitro özelliklerinin tespiti ve in vivo incelemeler kapsamında ise kükürtlü kayısı ile beslenmenin gastrointestinal sistem, (mide, bağırsak ve karaciğer) açısından biyokimyasal ve histolojik etkilerinin incelenmesi mevcuttur. Bunun için 42 adet Wistar albino cinsi sıçanlar randomize olarak 6 gruba ayrılmıştır. Kontrol, 1500 ppm , 2000 ppm, 2500 ppm, 3000 ppm ve 3500 ppm kükürtlü kuru kayısıyı %10 oranında içeren standart yemle 6 ay süresince beslenmiştir. Altı ayın sonunda sıçanların karaciğer harabiyet biyobelirteçleri olan serum enzimlerinden aspartate aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) enzim seviyeleri tespit edilmiştir. Ayrıca sıçanların karaciğer, mide ve bağırsak dokularında oksidatif stres belirteçleri incelenmiştir. Bu amaçla malondialdehit(MDA), total glutatyon (tGSH), süperoksid dismutaz (SOD), katalaz (CAT), total antioksidan (TAS) ve total oksidan (TOS) düzeyleri ölçülmüştür. Aynı zamanda karaciğer, mide ve bağırsak dokularının histolojik hasar skorları tespit edilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; kükürt oranı farklı kayısıların tüketilmesi ratlarda 1500 ve 2500 ppm arasındaki kükürt miktarının karaciğer, mide ve bağırsak dokularında biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikler oluşturmadığı ancak 3500 ppm kükürt düzeyinin yapısal ve biyokimyasal değişikliklere yol açtığı gösterilmiştir. Ayrıca farklı konsantrasyonlarda hazırlanan kükürtlü kayısı özütlerinin test edilen bir Gram pozitif (S. aureus ATCC 25923), bir Gram negatif (E. coli ATCC 25922) bakteri türü ve ayrıca bir de maya türü (Candida albicans ATCC 90028) üzerine belirgin antimikrobiyal etkilerinin olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak 3500 ppm gibi yüksek konsantrasyonlarda kükürtlenen kayısıların karaciğer, mide ve bağırsaklarda yapısal ve biyokimyasal değişikliklere yol açabileceği görülmüştür. Ancak daha düşük konsantrasyonlarda (1500 ppm ila 2500 ppm) kükürtlenen kayısıların güvenli olduğu görülmektedir. Kükürtlenmiş kayısıların doza bağımlı olarak antimikrobiyal aktivitesi mevcut iken bu dozlarda L929 hücre hatlarında sitotoksisitenin bulunmaması, test edilen konsantrasyonlarda sülfürlenmiş kayısıların güvenliğini desteklemektedir.
Kronik böbrek yetmezliği olan konservatif tedavi ve farklı renal replasman tedavisi gören hastalarda gastrointestinal sistem semptom ve bulgularının karşılaştırılması
KBY, tüm sistemleri etkilediği gibi gastrointestinal sistemi de etkilemekte,gastrointestinal sistemde histolojik, fonksiyonel ve mukozal birçok değisikliğe yolaçabilmektedir. KBY'nde gastrointestinal sistem sikayet ve komplikasyonları çok sıkgörülmekte, sonuç olarak hem hastanın yasam kalitesini kötülestirmekte hem demorbidite ve mortalitede artısa yol açabilmektedir. Bu sikayet ve bulguların ayrıca KBYtedavi modalitelerine göre de farklılıklar gösterdiği belirtilmektedir. Bu nedenlegastrointestinal sistem sikayet ve bulgularının tespiti, tedavi sekli ile iliskisi, altta yatansebeplerin aydınlatılması ve tedavisi, KBY hastalarının yasam kalitesinin artırılması,morbidite ve mortalitenin azaltılması açısından önemli olacaktır.Çalısmamızda KBY hastalarında gastrointestinal sistem semptomlarınınsıklığını, uygulanan tedavi sekline göre bu sikayet ve bulguların değisip değismediğinibelirlemeyi amaçladık. Çalısmaya 97 prediyaliz dönem, 92 peritondiyaliz tedavisi alan,101 hemodiyaliz tedavisi alan hasta dahil edildi. Hastalara gastrointestinal sistemsikayetleri, geçirdikleri gastrointestinal sistem hastalıkları, özgeçmis özellikleri vekullandıkları ilaçlar anket tarzında yüz yüze görüsme ile soruldu, muayeneleri yapıldı.Son 3 ay içinde yapılmıs olan endoskopi, kolonoskopi, batın ultrasonografi ve batıntomografi sonuçları değerlendirildi.Genel olarak dispepsi (%50), bulantı (%45), epigastrik ağrı-yanma (%44),istahsızlık (%38), geğirti (%36), kusma(%32), kabızlık (%32) ve gastroözefagial reflüsikayetleri en sık görülen sikayetlerdi. Hastalarda gastrit (%62), GÖR (%39), hemoroid(%19), IBS (%14), G?S kanama (%14), kolelitiasis (%11) gibi gastrointestinalhastalıklarda sıktı. Kilo kaybı prediyalizde %20, periton diyalizde %8 oranındaydı veprediyalizde PD'ye göre anlamlı yüksek (p=0,016) iken, geğirti PD grubunda %46, HDgrubunda %31 oranında mevcuttu ve PD grubunda HD grubuna göre anlamlı yüksekti(p=0,032). Gastrit PD de %70, HD'de %55, hemoroid PD'de %24, HD'de %12, özefajitHD'de %8, Prediyalizde %0, hiyatal herni prediyaliz grubunda %0, HD grubunda %5ve PD grubunda %0 olarak tespit edildi. Gastrit ve hemoroid PD grubunda HD grubunagöre anlamlı yüksekti (p=0,043,p=0,028), fakat PD ile prediyaliz arasında fark yoktu.Özefajit HD'de prediyalize göre anlamlı yüksek (p=0,004) ve hiyatal herni HDgrubunda hem PD hem de prediyalize göre anlamlı yüksekti (p=0,025, 0,026). Bubulgular dısında diğer semptom ve bulgular açısından gruplar arasında istatiksel farkyoktu.Çalısmamızdaki sonuçlar gastrointestinal sistem sikayetlerinin KBY'de sıkolduğunu, özellikle gastrit ve hemoroidin periton diyaliz grubunda daha yüksek, özefajitve hiyatal herninin ise hemodiyaliz grubunda daha yüksek olduğunu gösterdi. Bunundısında genel olarak semptom ve bulguların sıklığı, dağılımı tedavi sekline göredeğisiklik göstermiyordu. KBY'de tedavi sekline göre G?S semptomlarının sıklığı,tedavinin gastrointestinal sistem üzerine etkisi ve altta yatan mekanizmaların daha ileriçalısmalar ile değerlendirilmesi gerekmektedir.
Dispeptik semptomları olan ve helicobakter pylori pozitif saptanan hastalarda helicobakter pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması
Dispepsi, kelime anlamı olarak sindirim güçlüğünü ifade etmekle birlikte, epigastrik bölgede olan farklı semptomları bir başlık altında incelemek için hekimler tarafından kullanılan bir terimdir. H. pylori infeksiyonu, dünyada en yaygın GİS infeksiyonudur. Epidemiyolojik çalışmalar, genel olarak H. pylori infeksiyonu için en önemli risk faktörünün sosyoekonomik şartlar olduğunu göstermektedir. Dispepsi etyopatogenezinde öne sürülen birçok mekanizma olup hangisinin daha etkili olduğu tartışmalıdır. Dispepside Helicobakter Pylori'nin rölü de tartışma konusudur.Çalışmamızda dispeptik semptomları olan ve Helikobakter Pylori pozitif saptanan hastalarda Helikobakter Pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya dahil edilen hastalara Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak dispepsi şiddeti belirlendi. H. pylori pozitif olan hastalara eradikasyon tedavisi verildi . H. pylori negatif olan hastalara PPI kullanması önerildi. Hastalar tedavi sonrası dispepsi şiddetinin değerlendirilmesi için polikliniğimize davet edildi. Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak tedavi sonrası dispepsi şiddeti belirlendi.Çalışma kriterlere uyan ve tedaviyi tamamlayıp kontrollere gelen toplam 137 hastada gerçekleştirildi. Hastalarının 75'i (% 54,7) kadın, 62'si (% 45,3) erkek cinsiyette olup hastalarımızın % 62'sinde (85 hasta) H.pylori pozitifliği saptanırken % 38'inde (52 hasta) H.pylori negatif idi.H.pylori pozitif ve negatif olan hastalardaki Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması ile belirlenen tedavi sonrası total skorlardaki azalmalar karşılaştırıldığında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır ( p= 0,667 ) .
Üst gastrointestinal sistem şikayeti olan hastalarda aile içi helicobacter pylori bulunma sıklığının retrospektif olarak üre nefes testi,clo testi veya patolojik tanı ile gösterilmesi
Çalışmamız Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniğinde yapılmıştır.1.10.2014 ile 1.10.2016 tarihleri arasında Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'ne dispepsi, reflü veya dismotilite şikayetlerinden biri veya birkaçı ile başvurup, endoskopi yapılarak Helicobacter Pylori saptanan 60 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların aynı evde yaşayan ve C13 üre nefes testi veya endoskopik işlem yapılarak Helicobacter Pylori enfeksiyonu olup olmadığı araştırılmış 1. dereceden yakınlarına (eş, çocuk) bakıldı. Aile içi Helicobacter Pylori geçiş sıklığı araştırıldı Hasta eşlerinin 44 (%74,58)'ünde, çocuklarının(ailelerin bir çocuğunda) 26 (%55,32)'sında ve ikinci çocuklarının (iki çocuklu ailelerin) 9 (%45)'unda üre nefes testi pozitif bulunmuştur Bu tespitte özellikle eşlerde %74,58'lik oran dikkat çekmiştir. Sonuç olarak çalışmamız HP'nin aile içi geçişi olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın, HP'nin özelliklerinin ortaya konduğu genetik analizinin yapılarak desteklenmesi gerektiği kanaatindeyiz
Nedeni bilinmeyen gastrointestinal sistem kanamalarında çift balon enteroskopinin yeri
Nedeni bilinmeyen kanama, gizli (gözle görülemeyen) veya aşikâr kanama (melena veya hematoşezi şeklinde gözle görülür) olmak üzere 2 şekilde karşımıza gelebilir. Neden %3-5'inde ince bağırsaktadır. Son yıllarda endoskopik yöntemlerdeki gelişmeler ile çift balon enteroskopi (ÇBE) yöntemi günlük klinik pratiğe girdi. ÇBE'de tedavi edici ve histolojik incelemeye imkan vermesi açısından çok önemli bir gelişmedir. Bu çalışmadaki amacımız kliniğimize nedeni bilinmeyen kanama ve demir eksikliği ile başvuran hastalarda ÇBE'nin klinik yararlanımını belirlemektir.Çalışmaya toplam 75 vaka dahil edilmiştir. Vakaların yaş ortalaması 50.8±16.2 yıl (16-80) ve %57.3 (n=43) erkekti. Vakaların 45 tanesi nedeni bilinmeyen kanama (%32 aşikar kanama; %28 gizli kanama) ve 30 tanesi (%40) nedeni belirlenemeyen demir eksikliği anemisi idi.İşlem için giriş yönü 60 vakada (%80) oral, 5 vakada (%6.7) anal ve 10 vakada (%13.3) oral+anal idi. Tüm ince barsağı görme oranı %16 idi. Vakaların %75'ine tanı konulmuştur. Tanı oranı aşikar kanamalı hastalarda anlamlı olarak artmaktadır (%91.7, p=0.029). Lezyon bulunan 56 vakada ÇBE'de saptanan lezyonlar sıklık sırasıyla; vasküler malformasyon %35.7 (n=20), ülser %30.7 (n=17), kütle %21.4 (n=12), polip %7.1 (n=4), nodüler görünüm %3.6 (n=2), Meckel divertikülü %1.8 (n=1) idi. Tüm vakalar değerlendirildiğinde en sık saptanan malign lezyonlar %9.3 adenokarsinom ve %8 GİST'di. Lezyon saptanan vakaların %26.7'sine (n=20) APC, %2.7'sine (n=2) polipektomi yapıldı, %29.3'ü (n=22) cerrahiye verildi ve %40'ı da medikal takip edildi.Sonuç olarak nedeni bilinmeyen kanamada özellikle aşikar kanamalı hastalarda çift balon enteroskopi etkin ve güvenilir bir metotdur. Tedavi edici girişimlerin aynı seansda uygulanabilir olması, ÇBE'yi diğer ince bağırsak görüntülemelerinden üstün kılan en önemli özelliğidir.
Gastrointestinal sistem kanamalarının demografik incelenmesi
Amaç: Gastrointestinal Sistem (GİS) kanamaları gastroentrolojik aciller arasında yer almaktadır. Acil servislere yapılan başvuru nedenleri arasında mortalite ve morbiditesinin yüksekliği nedeniyle halen en önemli gastroenterolojik aciller arasındadır. Çalışmamızda Acil Servise başvuran GİS kanaması şikayeti ile gelen olgularının retrospektif olarak incelenmesi yapılımıştır. Böylece en uygun tedavi yöntemlerin neler olabileceğinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve yöntemler: Retrospektif 6 aylık çalışmamızda, dosyalardan hastaların yaşları, cinsiyetleri, Bu verilerle hastaların demografik özellikleri, alışkanlıklarının varlığı, hastanede yatış süreleri, mortalite oranı, ilaç kullanım oranı ve kullanılan ilaçlar, endoskopisi yapılan hastalardaki endoskopik bulguların dağılımı, uygulanılan tedavi yöntemleri, kan örnekleri Tam Kan (Hemogram), Biyokimya ve koagülasyon değerlerine göre aralarındaki ilişki, yaş ile mortalite ve endoskopik bulgular arasındaki ilişki, cinsiyeti ile; geliş şikayeti, endoskopi bulguları, endoskopik bulgularla; yatış süresi, kan transfüzyon ihtiyacı, mortalite, ek hastalık varlığının yatış süresi ve mortaliteye etkisi arasındaki ilişki araştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 18.0 (SPSS Inc, Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. Bulgular: 6 ay süresince 164 olgu GİS kanama şikayeti ile başvurdu. Olguların 65'u (%39,6) kadın, 99'ü (%60,4) ise erkek idi. Yaş aralığı 21 ila 97 arasında olduğu belirlenmiştir. Hastaneye gelen GİS kanamalı olguların % 48,8'i Melena şikayeti ile % 24,4'ü Melena ve Hematemez ile, % 15,8'i Hematemez ile, % 6,1'i Hematokezya ile % 4,9'u Senkop şikayeti ile hastanemize başvuruda bulunmuşlardır. Olguların ortalama yatış süresi 4,65±4,14 gündür. Olguların % 37'sinin yatış süresi 1-4 gün arasında değişmekte iken, % 37'i 5-10 gün, % 8'i 11-15 gün, % 9'ü 16- 20 gün ve % 9'ü 20 günden daha uzun süre hastanede kalmıştır. Bu olgulardan 143 taburcu (%87,2), 21 ex (%12,8) olmuştur. Olguların % 98,2'sine endoskopi yapıldı, durumu stabil olamayan hastaların % 1,8'ine endoskopi yapılamamıştır. Hastanemize gelen hastaların ihtiyaçlarına göre çeşitli tedavi uygulanmıştır. GİS kanamalı hastaların tedavisinde kullanılmakta olan ilaçlardan en fazla % 56 oranında ppi kulanımı, en az % 0,6 oranında ppi+mai+tdp karışımı ve ppi+es+tdp karışımlarıdır. Endoskopi yapılan ve yapılmayan hastalarda hastanede/yoğun bakımda/serviste yatış süreleri arasında istatitiksel olarak karşılaştırılmış ve aralarında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Sonuç: GİS kanamalı hastaların tanı ve tedavilerinin yönlendirilmesinde hızlı karar verilmesi gerekmektedir. Erkek hastalarda kadın hastalara oranla daha fazla görülmektedir. Erken dönemde endoskopik girişim planlanan hastalarda yoğun bakım yatış sürelerinde azalma görülmüştür. Mortalitenin azaltılması için, kanama kontrolünün sağlanmasının yanında, eşlik eden diğer hastalıkların da dikkatle tedavi edilmesi gerekmektedir. Özellikle yaşlı ve ek hastalığı olan olguların, mortaliteleri yüksek olduğundan, yoğun bakım koşullarında izlenmeleri gerekmektedir. Anahtar kelimeler: GİS kanaması, ppi, es, tdp, Endoskopi,
Varis dışı üst gastrointestinal sistem kanamalarında lökosit sayısı ile klinik seyir arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
ÖZET Süle M. Varis Dışı Üst Gastrointestinal Sistem Kanamalarında Lökosit Sayısı ile Klinik Seyir Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi, Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dahiliye Tıp Bilimleri Bölümü, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, İç Hastalıkları Uzmanlık Tezi, Aydın, 2017. Bu çalışmada Eylül 2013- Mart 2017 tarihleri arasında gastroenteroloji kliniğinde yatırılarak takip edilen 156 varis dışı üst gastrointestinal kanama tanılı hastanın lökosit sayısı başta olmak üzere bazı değişkenlerin, hastalığın prognozuna etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma retrospektif olarak yapılmış kesitsel tipte bir çalışmadır. Hastalar arasında (n=156), erkekler kadınlara göre iki kat daha fazla sıklıkta yer almıştır. Hastaların bazı kan değer ortalamaları değerlendirildiğinde kanama ile uyumlu olarak, Hgb (9,8 g/dL) ve Hct (%30,4) değerlerinin normal sınırların altında ve hafif lökositoz (10 545/mm3) olduğu görülmüştür. Kanamalı hastaların bazı tedavi özellikleri incelendiğinde, kişilere tedavi amacıyla en fazla 10; ortalama 2,6 ± 2,2 ünite ES, en fazla 9; ortalama 0,6 ± 1,8 ünite TDP replasmanı yapılmıştır. Hastaların yarıya yakını yoğun bakımda takip edilmiştir (%43,6). Az sayıda hastaya cerrahi olarak müdahale edilmiş ve az sayıda hasta hayatını kaybetmiştir (%2,6).Kişiler en fazla 19 gün; ortalama 5,23 ± 3,01 gün hastanede yatırılmıştır. Kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazla gastrik ülser görülürken (K:%61,5-E:%34,1), erkeklerde duodenal ülserler daha sık görülmüştür (K%20,5, E:%57,3, p=0,001). Lökosit sayısının 10 000/mm3 ve üzerinde olması ile altında olmasının ES ve TDP replasmanı, hastanede yatış süresi, yoğun bakımda takip edilme, cerrahi müdahalede bulunma ve tedavi sonucunu değiştirmediği belirlenmiştir. Nötrofil/lenfosit oranı 1,65'in altında olan kişiler hastanede ortalama 3,3 gün, 1,65 ve üzerinde olan kişiler ise 5,4 gün yatırılarak takip edilmiştir (p=0,02). Lökosit sayısı ile hastalığın prognozunun öngörülebilirliği arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Lökosit sayısı ve diğer değişkenlerin bu hastalığın prognozunu öngörebilirliği açısından daha fazla sayıda ve daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Nötrofil/lenfosit oranı ile hastanede yatış süresi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır ancak başvuru anındaki nörtofil/lenfosit oranı ile üst GİS kanama prognoz ilişkisinin incelendiği daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır Anahtar Kelimeler: Gastroenteroloji, Varis Dışı Üst Gastrointestinal Kanama, Lökosit Sayısı, Nötrofil/Lenfosit Oranı
Akut non varisiyel üst gastrointestinal sistem kanamalı hastalarda klinik deneyimimiz
Amaç: Akut non varisiyel üst gastrointestinal sistem (GİS) kanaması; treitz ligamentinin proksimalini içine alacak şekilde özofagus, mide ve proksimal duodenumdan kaynaklı kanamalara verilen isimdir. Tedavideki yeniliklere rağmen akut üst GİS kanamada hala mortalite %10 civarındadır. Tanı ve tedavide endoskopi yaygın olarak kullanılır. Literatürde endoskopinin ne zaman yapılacağı ile ilgili çeşitli çalışmalar mevcuttur. Çalışmaların ortak sonucu akut non varisiyel üst GİS kanamasıyla başvuran hastalarda ilk 24 saat içerisinde endoskopi yapılması önerilmektedir. Bu çalışmamızda akut non varisiyel üst GİS kanamalı hastaların merkezimizdeki deneyimimizi değerlendirerek, hastalarımızın klinik sonuçlarının endoskopi zamanına göre karşılaştırmayı amaçladık. Materyel ve Yöntem: Çalışmamız 01.02.2019-30.09.2021 tarihleri arasında akut non varisiyel üst GİS kanaması ile başvuran veya hastanede yatarken akut non varisiyel üst GİS kanaması geçiren ve endoskopi yapılan hastaları kapsamaktadır. Hastalar GİS kanama sebebiyle başvurduğu süreden itibaren endoskopi uygulanma süresine göre ilk 12 saat (acil), 12 -24 saat (erken), 24 saatten sonra (geç) olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Çalışmamızda akut non varisiyel üst GİS kanaması geçiren hastaların endoskopi zamanına göre kan transfüzyon ihtiyacı, ortalama yatış süresi, yeniden kanama, yeniden endoskopi ihtiyacı, mortalite açısından karşılaştırıldı. 18 yaş altı hastalar, yetersiz verisi olan hastalar, gebe hastalar alt gastrointestinal kanaması olan hastalar, varis kanaması olan, endoskopisi yapılamayan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hastalara ait bilgiler hasta dosyası, e-medulla, e-nabız ve hastane bilgi sisteminden retrospektif olarak tarandı. Bulgular: Çalışmamızda akut üst GİS kanaması ile başvuran ve endoskopisi yapılan 821 hastanın 105 tanesi varis kanaması olması üzerine çalışma dışı bırakıldı. Hastaların %66,1'i (473) erkek ve %33,9'u (243) kadındı. Hastaların ortalama yaşı 64.58±18.38 (18-103) idi. Hastaların en sık başvuru semptomu %70,8 (508 hasta) ile melana idi. Hastaların en sık kullandığı ilaç asetilsalisilik asit idi (226 hasta %31,6). Hastaların endoskopisinde en sık görünen kanama nedeni (342 hasta %47,8) peptik ülser olup, 2. sıklıkla (73 hasta %10,2) eroziv gastrit tespit edildi. Duodenal ülser gastrik ülserden daha sık idi (223 [%31,1] hastaya karşı, 119 [%16.7] hasta). 187 hastaya endoskopik hemostaz yöntemi uygulanırken, en sık kullanılan endoskopik hemostaz tekniği 117 hastayla (%62,6) hemoklips idi. Hastaların hastane mortalitesi %14,2 (102 hasta) olduğu saptandı. Bununla beraber hastane içi mortalite ve ortalama yatış süresi açısından acil endoskopi yapılan hastalarla ve erken endoskopi yapılan hastalar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark yokken; geç endoskopisi uygulanan hasta grubunda hastane içi mortalite ve ortalama yatış süresi daha fazlaydı (p:0.001). Gruplar arasında 30 günlük mortalitede anlamlı fark saptanmadı (p:0.14 ). Erken endoskopi uygulanan hastaların daha fazla endoskopik hemostaz tekniklerine maruz kaldığı (p:0.004) ve herhangi bir nedenden dolayı yeniden endoskopi ihtiyacı diğer gruplara göre daha fazla olduğu tespit edildi (p:0.001). Ayrıca eritrosit süspansiyonu transfüzyon miktarı arttıkça hastaların mortalite oranının arttığı tespit edildi (p:0.006) ve erken yapılan endoskopinin daha düşük kan transfüzyonu (p:0.000) ve daha düşük yeniden kanama oranına (p:0.002) sahip olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamıza göre akut non varisiyel üst GİS kanama ile başvuran hastalara, hastane içi mortaliteyi ve ortalama yatış süresini düşürmesi nedeniyle 24 saat içerisinde endoskopi yapılması önerilmekle beraber, erken endoskopi uygulanmasının daha düşük oranda kontrol endoskopi gereksinimi ve daha az endoskopik hemostaz yöntemleri uygulanması nedeniyle tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Üst gastrointestinal kanama, peptik ülser, endoskopi süresi, mortalite
Medikal tedavi uygulanan patent duktus arteriyozuslu pretermlerde enteral beslenmenin değerlendirilmesi
Amaç: Patent duktus arteriyozus (PDA), preterm yenidoğan popülasyonunda en sık görülen kardiyovasküler rahatsızlıktır. Kapanmamış duktus organ perfüzyonunda azalmaya neden olur. Duktusun neden olduğu hipoperfüzyon yenidoğanlarda klinik olarak nektrotizan enterokolit, serebral iskemi, intraventriküler kanama, pulmoner hemoraji ile ilişkilendirilmiştir. PDA'nın mevcut yan etkisi ve ilaç etkileri kaynaklı medikal kapatma tedavisi sırasında enteral beslenme için farklı uygulamalar bildirilmektedir. Bu konuda literatürde tam bir fikir birliği bulunmamaktadır. Çalışmamızda medikal tedavi uygulanmış 32 hafta altındaki patent duktus arteriyozuslu preterm bebeklerde tedavi sırasındaki enteral beslenmenin etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup, Ankara Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Yenidoğan Kliniğinde 01/09/2019-31/12/2021 tarihleri arasında doğan ve patent duktus arteriyozus nedeniyle tedavi alan 32 hafta altındaki preterm bebekler çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar tedavi sırasındaki beslenme durumuna göre A: hiç beslenmeyen, B: <60ml/kg/g beslenen ve C: ≥60ml/kg/g beslenen olarak 3 gruba ayrılmıştır. Hastaların demografik özellikleri, antenatal özellikleri, PDA için aldığı medikal/cerrahi tedaviler, GİS intoleransı, günlük kilo alımı, tam enteral beslenmeye ulaşma süresi, doğum ağırlığına ulaşma süresi, total parenteral nütrisyon alım süresi, gastrointestinal sistem kanaması varlığı, taburculuk süresi, böbrek fonksiyon testlerinin bozukluğu, trombositopeni, pulmoner hemoraji, inotrop kullanımı, oksijen ve mekanik ventilasyon süresi, NEK (evre ≥2), cerrahi uygulanan NEK, RDS, BPD, ROP, IVK, sepsis, ölüm sonuçları kayıt edilmiştir. Uygun istatistiksel analiz kullanılarak hastalarda tedavi sırasında beslenmenin etkileri, ilaç yan etkileri ve neonatal morbiditeleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Tüm hastalar değerlendirildiğinde GİS intoleransı hiç beslenmeyen grupta daha fazla saptandı (p<0.05). Tam enteral beslenmeye ulaşma süresi A grubunda en uzun bulundu (p<0.05). Doğum ağırlığına ulaşma süresi C grubunda fazlaydı (p<0.05). Günlük kilo alımı en az A grubunda bulundu (p<0.05). Neonatal morbiditeler açısından hiç beslenmeyen grupta ölüm fazla bulundu (p<0.05). ROP ve oksijen süresi en fazla beslenen grupta en fazla saptandı. Uygulanan medikal tedaviye göre değerlendirildiğinde, ibuprofen kullanan hastalarda GİS intoleransı C grubunda en az saptandı (p<0.05). İbuprofen+parasetamol alan hastalarda 7 gün içerisinde NEK az beslenen grupta fazla idi ve de istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Parasetamol alan hastalarda beslenmeye bağlı GİS problemi, ilaç yan etkisinde anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: PDA için medikal tedavi uygulanan pretermlerde enteral beslenmenin faydalı olduğunu, GİS ve neonatal morbiditeleri arttırmadığını düşünmekteyiz. Çalışmamız literatüre bu konuda katkı sağlamaktadır. Hasta sayısının az olması nedeniyle daha fazla ve geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Patent Duktus Arteriyozus (PDA), Medikal Tedavi, Enteral Beslenme, Gastrointestinal Sistem
Huzursuz bacaklar sendromu olan hastalarda farklı egzersiz programlarının semptom şiddeti, uyku, kognitif fonksiyonlar, yorgunluk, yaşam kalitesi, psikolojik durum ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkilerinin incelenmesi
Çalışmamız Huzursuz Bacaklar Sendromu (HBS) olan hastalarda aerobik egzersiz ve germe egzersiz programlarının semptom şiddeti, uyku, kognitif fonksiyonlar, yorgunluk, yaşam kalitesi, psikolojik durum ve gastrointestinal semptomlar üzerine etkilerinin incelenmesi amacıyla planlandı. Çalışmaya 22–61 yaş aralığında nörolog tarafından ilgili kriterlerce tanı konulan 18 HBS hastası dahil edildi. Hastalar randomize olarak aerobik egzersiz, germe egzersizleri ve kontrol grubu olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm egzersiz programları 8 hafta boyunca, haftada 3 kez uygulandı. Aerobik egzersizler kalp atım rezervi hesaplanarak orta şiddette, yürüyüş bandı üzerinde gerçekleştirildi. Germe egzersizleri her bir egzersiz toplam 1 dk olacak şekilde vücudun farklı bölgesindeki kasları temel alan 7 farklı egzersizi içerdi. Değerlendirmeler tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında gerçekleştirildi. Hastaların semptom şiddeti "Uluslararası Huzursuz Bacaklar Sendromu Çalışma Grubu Değerlendirme Ölçeği" ile; uyku durumu "Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi" ve aktigraf ile; uykululuk hali "Epworth Uykululuk Ölçeği" ile; kognitif fonksiyonlar "Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği" ile; yorgunluk "Yorgunluk Şiddet Ölçeği" ile; yaşam kalitesi "John Hopkins Huzursuz Bacak Sendromu Yaşam Kalite Anketi" ile; psikolojik durum "Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği" ile; gastrointestinal semptomlar "Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği" değerlendirildi. Hastaların iyileşme durumu tedavi sonrası global değişim skalası kullanılarak belirlendi. Aerobik egzersiz ve germe egzersizleri programları sırasıyla HBS semptomlarını azaltmada (p=0.025, p=0.034), subjektif uyku kalitesini (p=0.034, p= 0.025) ve toplam uyku kalitesini iyileştirmede (p<0.001, p=0.034), anksiyeteyi azaltmada (p=0,030, p=0,039), yaşam kalitesini iyileştirmede (p=0.009, p=0016) etkili bulundu. Aerobik egzersizler, germe egzersizlerinden farklı olarak uyku başlangıcından sonra uyanık geçen zamanı (p=0.048) ve hazımsızlığı azaltmada (p=0.010) daha etkili bulundu. Germe egzersizleri ise uyku bozukluklarını ve konstipasyonu azalttı (p=0.025, p=0.025) ve kognitif fonksiyonu (p=0,003) iyileştirdi. Her iki egzersiz yaklaşımı da HBS hastalarında son derece etkili yaklaşımlar olarak belirlendi. HBS'li hastaların tedavi programı planlanırken egzersiz seçiminde mevcut imkanlar, hastanın-klinisyenin tercihi ve iki egzersiz yaklaşımının birbirine üstün yanları göz önünde bulundurularak seçim yapılabilir.