Helicobacter pylori
77 theses under this subject heading
Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 18 yaş üzeri hastaların proton pompa inhibitörü kullanım özellikleri ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Asit ilişkili patolojilerde anaakım tedavi olan Proton Pompa İnhibitörleri (PPI), tüm dünyada ve ülkemizde en çok reçete edilen ilaç gruplarındandır. Uzun sürelerde artan miktarlarda kullanılması ve potansiyel advers etkileri bildiren yayınların çoğalmasıyla, uygunsuz kullanımı ile ilgili araştırmaları beraberinde getirmiştir. Çalışmamızda, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran PPI kullanmakta olan 18 yaş üzeri 160 gönüllüye tıbbi literatür ışığında oluşturulmuş anketteki sorular, araştırmacılar tarafından yöneltilerek elde edilecek sonuçlara göre PPI kullanan hastaların özelliklerinin, PPI kullanım ve reçetelendirilme trendlerinin tespit edilmesi ve uygunsuz PPI kullanımı ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, PPI uygunsuz kullanımı %26,9 oranında saptanmış olup literatürdeki uygunsuz kullanım oranlarından daha düşüktür. Uygunsuz kullanım ile cinsiyet, eğitim durumu ve gelir düzeyi arasında herhangi bir anlamlı ilişki bulunamamıştır. Ancak 65 yaş ve üzerinde PPI uygun kullanım oranı, 65 yaş altına göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fazla saptanmıştır (p=0,008). Daha önce Helicobacter pylori (HP) eradikasyon tedavisi alma oranı yaklaşık %20 olarak saptanmıştır ve ülkemizdeki HP prevalansı göz önünde bulundurulduğunda bu oran oldukça düşüktür. Hastalarda PPI kesme denemesi yapılma oranı %43,8 olup, bunların %82'si hastaların kendisi tarafından yapılmıştır ve %95'i şikâyetlerin tekrar başlaması üzerine PPI tedavisine geri dönmüştür. İlk reçetelenmelerinden sonra PPI'ları tek başına aile hekimleri en çok reçete eden hekim grubudur. Bu nedenle, ilaç kesimi girişimlerinin uygun hastalarda ve uygun stratejilerle aile hekimleri tarafından yapılması en ideal yaklaşım olarak görülmektedir.
Dispeptik semptomları olan ve helicobakter pylori pozitif saptanan hastalarda helicobakter pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması
Dispepsi, kelime anlamı olarak sindirim güçlüğünü ifade etmekle birlikte, epigastrik bölgede olan farklı semptomları bir başlık altında incelemek için hekimler tarafından kullanılan bir terimdir. H. pylori infeksiyonu, dünyada en yaygın GİS infeksiyonudur. Epidemiyolojik çalışmalar, genel olarak H. pylori infeksiyonu için en önemli risk faktörünün sosyoekonomik şartlar olduğunu göstermektedir. Dispepsi etyopatogenezinde öne sürülen birçok mekanizma olup hangisinin daha etkili olduğu tartışmalıdır. Dispepside Helicobakter Pylori'nin rölü de tartışma konusudur.Çalışmamızda dispeptik semptomları olan ve Helikobakter Pylori pozitif saptanan hastalarda Helikobakter Pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya dahil edilen hastalara Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak dispepsi şiddeti belirlendi. H. pylori pozitif olan hastalara eradikasyon tedavisi verildi . H. pylori negatif olan hastalara PPI kullanması önerildi. Hastalar tedavi sonrası dispepsi şiddetinin değerlendirilmesi için polikliniğimize davet edildi. Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak tedavi sonrası dispepsi şiddeti belirlendi.Çalışma kriterlere uyan ve tedaviyi tamamlayıp kontrollere gelen toplam 137 hastada gerçekleştirildi. Hastalarının 75'i (% 54,7) kadın, 62'si (% 45,3) erkek cinsiyette olup hastalarımızın % 62'sinde (85 hasta) H.pylori pozitifliği saptanırken % 38'inde (52 hasta) H.pylori negatif idi.H.pylori pozitif ve negatif olan hastalardaki Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması ile belirlenen tedavi sonrası total skorlardaki azalmalar karşılaştırıldığında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır ( p= 0,667 ) .
Çocuklarda helicobacter pylori gastritinde virülans faktörleri ve antibiyotik direnci
Amaç:Helicobacter pylori (Hp) dünya nüfusunun yarısından fazlasını kronik olarak enfekte eden bir patojendir. Hp gastrit, peptik ülser, gastrik mukoza ilişkili lenfoit doku lenfoması ve mide kanserinin en önemli sebebidir.Helicobacter pylori, genetik olarak farklı virulansa sahip suşları bulunan ve belli suşların daha ağır hastalığa yol açabildiği bir mikroorganizmadır. Taşıdıkları cagA, cagE, babA, iceA ve vacA gibi virülans faktörleri mide mukozasında oluşan inflamasyonun derecesinde etkilidir. Helicobacter pylori virülans faktörleri ve klinik önemleri, erişkin hastalarda yoğun olarak araştırıldığı halde çocuklarda yapılmış çalışmalar azdır.Helicobacter pylori tedavisinde kullanılan antibiyotiklere karşı tüm dünyada giderek artan bir direnç mevcuttur. Türkiye'de ve özellikle de çocuklarda Hp'nin antibiyotik direnci ile ilgili bilgiler sınırlıdır. Bu nedenle Hp suşlarının antimikrobiyal direnç durumunu belirlemek tedavinin başarısını öngörmede önemlidir.Çalışmamızda Türkiye'nin doğusunda Hp gastriti bulunan çocuklarda virülans faktörlerinin durumunu, antibiyotik dirençlerini, gastrit tablosu ve antibiyotik direncinin Hp genotipleri ile ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Hastalar ve Yöntem:Tekrarlayan karın ağrısı şikayeti bulunan 159 hastaya üst gastrointestinal endoskopi yapılarak her hastadan iki adet antral biyopsi alındı. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR), kültür ve histopatolojik inceleme ile Hp enfeksiyonu saptanmaya çalışıldı. Antibiyotik duyarlılıkları disk difüzyon yöntemi ile araştırıldı. Virülans faktörlerinin tespit edilmesi için PCR kullanıldı. Histopatolojik olarak gastritin değerlendirilmesinde güncellenmiş Sydney sınıflanması kullanıldı.Bulgular:Helicobacter pylori sıklığı kültür ile %32,1, histopatoloji ile %40,9 ve PCR ile % 61,6 olarak tespit edildi. Hastaların %76,5'inde antral nodülarite görüldü. PCR sonuçlarına göre histopatolojik incelemenin duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla %66,3 ve %100, kültürün duyarlılık ve özgüllüğü %52 ve %100 idi.Kültürde Hp üremesi tespit edilen 51 olgunun antibiyogram sonuçlarına göre antibiyotik direnç oranları; Klaritromisinde %23,5, metronidazolde %11,7 ve amoksisilinde %3,9 idi.Hastaların %51'inde cagA, %70,4'ünde cagE, %49'unda babA2, %34,7'sinde iceA1 ve %25,5'inde iceA2 pozitif saptandı. PCR pozitif tüm hastalarda vacA da pozitif iken, %81,6'sı vacAs1, %19,4'ü vacAs2, %38'i vacAm1 ve %62'si vacAm2 idi. VacA subtipleri arasında en sık rastlananlar; s1am2 (%32,7), s1am1 (%14,3) ve s2m2 (%12,) idi.CagA pozitif olgularda antral nodülarite anlamlı olarak daha fazla görüldü (p<0,05). IceA2 pozitiflerde ülser sıklığı yüksek iken lenfoid aggregat, inflamasyon ve Hp yoğunluğu anlamlı olarak düşük saptandı. VacAs1a pozitif olanlarda histopatolojik aktivasyon ve kronik aktif gastrit daha sık görülmekte idi (p<0,05). VacAs1c pozitif olanlarda nötrofil aktivasyonu ve özofajit daha az idi (p<0,05). CagE, iceA1, babA2 ve vacAs1c pozitifliğinde klaritromisin direnci sıklığının, vacAs1 ve vacAs1c pozitif olanlarda ise metronidazol direnci sıklığının arttığı görüldü.Helicobacter pylori pozitifliğini etkileyebilecek çevresel koşullara bakıldığında; sosyoekonomik düzeyi düşük olanlarda, ailede fert sayısı dörtten fazla olanlarda ve pasif sigara içiciliğinde anlamlı olarak Hp sıklığında artış saptandı (p<0,05).Sonuç:Helicobacter pylori enfeksiyonu bölgemiz için önemli bir problemdir. Bölgemizde ve dünyada giderek artan bir oranda klaritromisin direnci görülmektedir. Kültür ve PCR yöntemleri ile klaritromisin direncinin saptanması başarılı Hp eradikasyonu için gereklidir.Tekrarlayan karın ağrısı ve Hp gastriti bıulunan Türk çocuklarında ağırlıklı bulunan Hp genotipleri cagE ve vacA s1a/m2'dir. Hastalarda cagA, vacAs1a ve iceA2 genotiplerinin bulunması gastrit belirtilerinin ağırlığı ile ilişkilidir.
Helicobacter pylori enfeksiyonunda serum prolidaz enzim aktivitesi
Amaç: Helicobacter pylori enfeksiyonunun tanısında duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, kolay uygulanabilen, ucuz, hemen sonuç veren ve minimal invaziv olan ideal bir yöntem hala yoktur. Bu nedenle Helicobacter pylori enfeksiyonunu tahmin edebilecek invaziv olmayan yöntemler araştırılmaktadır. Yapılan çalışmalarda kollajen turnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada invaziv olmayan yöntemle hastaların atrofi, metaplazi, kronik inflamasyon ve Helicobacter pylori ile prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olup olmadığını ve Helicobacter pylori enfeksiyon tedavisi sonrasında değişiklik olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dispeptik yakınmaları nedeniyle üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan, ülser saptanmayan ve antrum ve korpustan biyopsi alınmış 146 hasta alındı. Hastalar Helicobacter pylori negatif ve pozitif olarak iki gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca patolojide atrofi ve intestinal metaplazi saptanan hastaların prolidaz enzim aktivitesi, atrofi ve intestinal metaplazi saptanmayan hastalarla karşılaştırıldı. Helicobacter pylori pozitif saptanan hastaların bizmut içeren 4'lü tedavi ile Helicobacter pylori eradike edildikten sonra tekrar serum prolidaz enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan 63'ünde Helicobacter pylori negatif, 83'ünde pozitif saptandı. Yaş, cinsiyet ve laboratuvar değerleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Serum prolidaz aktivitesi Helicobacter pylori pozitif grupta negatif gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (p=0,002) ve Helicobacter pylori enfeksiyonu şiddeti ile doğru orantılıydı (p<0,01). Prolidaz düzeyi eradikasyon tedavisi sonrası yükseldi ama istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Endoskopik biyopsi sonucunda histolojik incelemede atrofi saptanan hastalarda atrofi olmayanlara oranla serum prolidaz enzim aktivitesi istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Helicobacter pylori ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olduğu bulundu. Prolidazın Helicobacter pylori patogenezinde yer alabileceği düşünülmüştür. Patogenezin net olarak ortaya konması ile tedavide yeni moleküller üzerinde çalışılabilir. Ayrıca, prolidaz enzim aktivitesinin Helicobacter pylori enfeksiyonu ve komplikasyonlarını ön görmede invaziv olmayan bir belirteç olarak kullanılabileceği bulunmuş olup ileri çalışmalarda desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: Helicobacter pylori, Atrofi, Prolidaz, İnvaziv olmayan yöntem, İntestinal metaplazi
Helicobacter pylorı ve epstein barr virüsü ilişkili gastrik karsinomların P73 ekspresyon profili ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Mide kanseri dünyada en sık görülen kanserlerden biri olup kanserle ilişkili ölümlerde üçüncü sırada yer almaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gastrik adenokarsinomun birincil nedeni olarak Helicobacter pylori (H.pylori) enfeksiyonunu göstermiştir. Epidemiyolojik çalışmalar ve bir çok meta analiz H.pylori enfeksiyonu ile mide kanseri arasında güçlü bir korelasyon saptamıştır. Yine yapılan çalışmalarda Epstein Barr virüsü (EBV) ilişkili gastrik karsinomlar %5-10 arasında bulunmuştur. P73 tümör baskılayıcı aday bir gen olduğu üzerinde durulmaktadır. Bu çalışmada; gastrik kanserli hastalarda, H. pylori ve EBV pozitif ve negatif tümör dokuları arasında p73 gen ekspresyon durumlarının karşılaştırılması ve bu değişimlerin, hastalara ait klinik ve patolojik özellikler ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda mide kanserli 111olgu ile, kansersiz 110 olgu ele alındı. Kanserli olgular total ya da subtotal gastrektomi materyallerinden, kansersiz olgular ise mide küçültme operasyonu uygulanmış sleeve gastrektomi materyallerinden oluşmakta idi. Hastalara ait demografik veriler ile tümörlere ait histopatolojik veriler ve tümör evrelemesi ile ilgili sonuçlar hastane kayıt sistemi ve patoloji raporlarından elde edildi. Arşivdeki lamlar üzerinden olgular H.pylori yönünden tekrar değerlendirildi. Uygun görülen bloklar seçilerek yapılan kesitlere immünhistokimyasal (İHK) olarak p73, EBV varlığı için de in-situ hibridizasyon (ISH) yöntemi ile EBER uygulandı. Olguların %68,5'i erkek, %31,5'i kadındır. Erkeklerde en küçük yaş 37, kadınlarda 34'dür. Tümör yerleşimi %54,1 ile en sık distal bölge, %45,9 ile de proksimal yerleşimlidir. Tümörler %72,1 diffüz tipteyken, %27,9 intestinal tiptedir. Tümör evreleri incelendiğinde %15,3'ünün evre I, %12,6'sının evre II, %65,8'inin evre III ve %6,3'ünün evre IV olduğu görülmüştür. %36,9 hastada H. pylori ve %7,2 hastada EBV pozitiftir. İnvazyon durumlarına bakıldığında tümörlerin %75,7 lenfatik, %56,1 kan damarı, %73,5 perinöral ve %37,0 pleksus invazyonu yaptıkları görülmüştür. %81,9 lenf nodu tulumu vardır. Hasta ve kontrol grubu arasında p73 yoğunluğu açısından anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Ancak EBV ve H.pylori varlığının p73 yoğunluğu ile anlamlı bir farklılık oluşturmadığı gözlenmiştir. Diğer taraftan, kan damarı invazyon varlığına göre p73 yoğunluğu açısından anlamlı fark saptanırken diğer parametrelerle anlamlı fark belirlenememiştir. Tümör yerleşim yerine göre p73 yoğunluğu açısından da anlamlı fark saptanamamıştır. Cinsiyetler arasında yaş ve tümör çapı açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. p73 geninin gastrik karsinomlarda aday bir tümör süpresör gen olduğu belirtilmektedir. Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular, normal mide dokularında saptanmazken, mide karsinomu gelişiminde p73 gen ürünü olan bu proteinin etkili olduğunu göstermiştir. Ancak bulgularımız EBV ve H.pylori varlığının gastrik kanserlerde p73 salınımını arttırdığını yeterli düzeyde ortaya koyamamıştır. Olgu sayısının arttırılması ve diğer aday tümör süpresör genlerin de araştırılması bu alanda yapılabilecek ileri çalışmaları gerektirmektedir. Anahtar kelimeler: Gastrik karsinom, mide kanseri, Helicobacter pylori, Epstein Barr virüsü, p73.
Fonksiyonel dispepsi hastalarında inek sütü ve ürünlerinin kesilmesinin dispepsiye etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Fonksiyonel Dispepsi (FD) etyolojisi henüz tam olarak aydınlatılamamış ve tedavisi konusunda yeni alternatiflerinin geliştirilmesine ihtiyaç olan bir hastalıktır. Bu çalışmada FD hastalarında inek sütü ve ürünlerinin kesilmesinin dispepsi semptomlarındaki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroentroloji Kliniğine başvuran ve Roma IV kriterlerine göre FD tanısı alan 18-65 yaş aralığındaki 120 hasta, kesitsel ve prospektif çalışma dizaynıyla dahil edilmiştir. Hastalar medikal tedavi almaksızın diyetisyen önerisiyle hazırlanan inek sütü ve ürünlerinin kesilmesine yönelik diyet önerisini uygulayan ve FD alt tiplerine göre uygun medikal tedavi alanlar olmak üzere 60 kişilik iki gruba ayrılarak 1 ay süreyle takip edilmiştir. Semptomların şiddetini değerlendirmek için Gastrointestinal Semptom Skorlama Sistemi (GSRS) kullanılarak çalışma başlangıcında ve 1 ay sonundaki sonuçlar karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların demografik verileri, eşlik eden ek hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar sorgulanarak kaydedildi. Bulgular: Eşit hasta sayısına sahip iki grubun karşılaştırılmasında; yaş, vücut kitle indeksi (VKİ), semptom başlangıç süreleri, haftada kaç gün semptom olduğu, son 6 aydaki kilo kaybı miktarı, FD alt tiplerinin oranı, gastroskopi sonuçlarınıa ait parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Süt ve süt ürünlerini kesen grupta kadın hasta oranı, medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek saptandı (p=0,01). Süt ve süt ürünlerini kesen grubun başlangıç GSRS skorları medikal tedavi alan gruba göre daha yüksekken (p=0,01), takip sonunda iki grubun skorları benzerdi (p=0,99). Her iki grupta, çalışma sonundaki GSRS skorlarında azalma olduğu saptandı (p=0,01). Süt ve süt ürünlerini kesen grupta GSRS toplam skorundaki azalma düzeyi, medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksekti (p=0,01). GSRS semptom alt kümelerinin değerlendirmesinde süt ve süt ürünlerini kesen grupta medikal tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak daha yüksek düzeyde azalma olan yedi semptom saptandı (p<0,05). Ancak medikal tedavi alan grupta süt ve süt ürünlerini kesen gruba göre, hiçbir semptom alt küme skorunda istatistiksel olarak daha anlamlı azalma görülmedi (p>0,05). Sonuç: Bir ay boyunca takip edilen 120 FD hastasından, inek sütü ve ürünlerini kesen 60 hastada GSRS semptom skoru ve bazı alt semptom küme skorlarında, medikal tedavi alan 60 hastaya göre daha fazla azalma sağlamıştır. Anahtar kelimeler: Fonksiyonel dispepsi, inek sütü, süt ürünleri, helicobakter pylori, epigastrik ağrı, şişkinlik, gerginlik, erken doyma
Irak'ta helikobakter pilori enfeksiyonu olan hastalarda immün tepki
In this study 40 patients were used in the experiment, 30 patients infected with H. Pyloriinfection and 10 for control, In this study the blood group, IFN-beta, and IL12 were collcted by Enzyme-linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) technique, to define the H. pylori infection.The serum concentration of IL12 in patients infected with H.pylori was high level (162.314 ± 14.782) with a significant increase (p-value 0.0085), compared with healthy patients (control) (39.385 ± 6.819), and there was a significant increase (p-value 788) in serum concentration of IFN-beta in patients infected with H. pylori(168.360 ± 28.693) compared with healthy individuals (control) (50.640 ± 3.779). The Increase in IL12, IFN-beta in patients infected with h.pylori than the healthy patients showed us that the immunity system in infected patients resisted the pathogen, the aim of this study demonstrated the effect of the age risk factor on patients infected with helicobacter pylori and the effect of cytokines IFN-beta, IL12 in the immune response in patients infected with H. pylori, as a conclusion in this study older age consider as the main risk factor in patients infected with H. pyloriand cytokines (IL12,IFN-beta) level demonstrated immune response in patients with H. pylori.
Irak'taki Helicobacter pylori enfeksiyonlarında bazı biyolojik ve sosyo-coğrafi parametrelerin değerlendirilmesi
Helicobacter pylori, sarmal şeklinde, kavisli çubuklu bir bakteridir ve yaklaşık 0.5 mikrometre çapında yaklaşık üç mikrometre uzunluğunda ölçülen gram negatiftir. Konakçı mideyi kolonize eder ve özellikle erişkinlikte peptik ülser, gastrit ve mide kanserinin başlıca nedenidir. H. pylori dünya çapında insanların% 50'sinden fazlasını kolonileştiriyor. Helicobacter pylori (H pylori), dünya çapında milyonlarca insanda bulunan yaygın bir bakteridir. Amerika Birleşik Devletleri'nde, 60 yaşından büyük kişilerin% 50'sinden fazlası etkilenir. Helicobacter pylori midenin mukoza astarında bulunur. Gastrik ülserlerin %60-80'inden ve duodenum ülserlerinin %70-90'ından sorumlu olduğu bilinmektedir. Kısa süre sonra, bu bakterinin, deneklerin bir alt kümesinde, özellikle peptik ülser hastalığı, distal gastrik adenokarsinomlar ve gastrik lenfomalar olmak üzere diğer koşullara ilerleyebilen kronik aktif gastrite neden olduğu anlaşıldı. Bu araştırmanın temel amacı, Helicobacter pylori ile biyolojik (vitB12 ve vitD3) ve sosyo-coğrafi parametreler arasındaki ilişkileri anlamaktır Çalışma tasarımı laboratuvar tabanlı bir çalışma olup, amaçlı örnekleme tekniği kullanılmıştır. Katılımcılar, Helicobacter pylori enfeksiyonu semptomları olan ve farklı yaş gruplarında bulunan tüm hastaları içeriyordu.Hastalardan 100 serum kan örneği toplandı ve demografik bilgileri kaydedildikten sonra anketler verildi. Serum kan örnekleri üzerinde yapılan H. pylori kan tecavüzü testi ve risk faktörleri için analiz edilen anketler. Ve bundan sonra laboratuarda vitD3 ve vitB12 testi yapın. Sonuç olarak, h.pylori'nin p değerine (0.05) bağlı etkisini göstermektedir. Bu çalışmanın bulguları, sağlık sektöründeki yetkililere H. pylori enfeksiyonuna karşı yeterli önleyici tedbirleri almak için iyi bir şans verecektir. Ve Vit D3 ve Vit B12 ve H. pylori enfeksiyonunun rolü ile ilişkili daha fazla parametrenin incelenmesi ve Vit D3 ve Vit B12 polimorfizminin genetik etkisi ve H. pylori enfeksiyonu ile ilişkili daha fazla hormonal ve mineral incelenmesi. Önemli olarak, doğrulanmış tüm H. pylori enfeksiyonları vakaları, bulaşma şansını ve sakinlere sürekli temiz su teminini önlemek için tedavi edilmelidir.
Efficiency of probiotic supplementation on immunomodulation and some biochemical parameters in Helicobacter pylori infection
Helicobacter pylori is the first formally recognized bacterial carcinogen and is one of the most successful human pathogens, as over half of the world's population is colonized with this gram-negative bacterium. In this study, we aimed to investigate the efficiency of probiotics in H. pylori infection before and after treatment by determining the changes in immunoglobulin M (IgM), interleukin-10 and white blood cell counts besides biochemical parameters such as blood urea, creatinine, total protein, albumin, aspartate aminotransferase, alanine aminotransferase, alkaline phosphatase, and lactate dehydrogenase. For this purpose, ELISA and biochemical spectrophotometric methods have been used. As a result, the interleukin-10, immunoglobulin (IgM), and total white blood cells levels showed a significant increase in H. pylori group when compared with the control groups. But significant decreases has been determined in treatment groups. Also, we determined significant increase in blood urea, creatinine, AST, ALT, ALP, and LDH levels in all test groups, but significant decrease in total protein levels when compared with the control groups. There was no significant differences in albumin levels between the groups. According to the findings of the current study that probiotic treatment has a significant role in reducing H. pylori disease and its complications and the emergence and development of this disease.
Virulence factors and antibiotic resistance of H. pylori isolated infection gastric Iraqi patients
The number of samples taken from males was 50 disease samples, 20 of which gave a positive result of infection by 20%, while the samples that gave a negative result were 30 samples with a percentage of 30%, while in females was 50 pathological samples 40 of them gave a positive result of 40%. According to the findings, 50 samples out of 60 tested positive for the examination of the rapid urea test(RUT), resulting in an isolation rate of 83.3 %. RUT method gave the highest percentage of 83% compared other methods . The antibody method reached 66.7% compared to the other methods, while the antigenic method and the genetics method using Ure A gene gave 33.3% and Ure B was 38.3% Concerning the results sequence for Ure Aand B gene, there was a match between the isolate No. 1 for Ure A gene (98%) with the isolate in NCBI (AF373562.1) mean the occurrence of Transition at site 375 nucleotide G/A, the second type mutation (Transition) at site 399 in C/T nucleotide, and the third mutation at site 458 in nucleotide T/G. the isolate No. 1 and 3 for UreB with the isolate in NCBI (AF507994.1) showing 97% for isolate 1 and 99%for isolate 3 match with (AF507994.1). The differences in isolate 1 is the occurrence of type mutations (Transversion) at site 1510 and 1469nucleotide A/C, the and the mutation of type at site 1472 and 1475 in nucleotide T/C.While isolate number 3 type mutation was transistion in site 1458 nucleotides C/Tand 1491 nucleotides C/T
Gastrik ülser ve gastrik kanseri öngörmek için proinflamasyon sitokinleri ile ilgili H. pylori virülans faktörleri VacA ve DupA'nın incelenmesi
Helicobacter pylori (HP) bakterisi mide kanseri ve ülser hastalığı ile ilişkilendirilmiştir. Helicobacter pylori enfeksiyonu normalde semptomsuzdur ancak mide iltihabına ve bağırsak ülserasyonuna yol açabilmektedir. Şubat-Nisan 2022 aylarında, Irak'ın Maysan kentindeki hastanelere başvuran mide ülseri ve mide malignitesi olan hastalardan 150 biyopsi örneği toplanmıştır. İzolatlar, anaerobik koşullar altında Columbia agar, blood agar ve MacConkey plakaları üzerinde nemlendirilmiş bir CO2 inkübatöründe 3 gün süreyle ekilmiştir. H. pylori, (1-2) mm çapında belirgin bir su damlası benzeri koloni olarak ortaya çıkmış ve H. pylori'nin IgM ve IgG teşhisi ile tespiti ve Vitek-2, IL-6, IL-8 konsantrasyonlarını belirler, Serum örneklerinde IL-10 ve TNF- ELISA kitleri kullanılarak belirlenmiş ve patojenezden sorumlu virülans genleri 16rRNA, dupA ve VacA'nın konvansiyonel PCR ile tespiti yapılmıştır. Sonuçlar, yaş grubunun (40-49) en yüksek orana (%33) sahip olduğunu ve yaş grubunun (10-19) en düşük orana (%10) sahip olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada Helicobacter pylori enfeksiyonu olan Iraklı hastalarda IL-6, IL-8, IL-10 ve TNF- düzeylerine baktık ve ortalama ± SD 93,46 ± 48,37, 155,01 ± 130,22, 115,894 ± 42,488 ve 103,22 ± 34,706. Tanı tekniğinde üre nefes testi yüksek oranda 69,49 ± 11,908, ardından serolojik test 2,039 ± 1,341 ve fekal Ab saptanması 1,06 ± 0,239 olarak bulunmuştur. H. pylori'ye özgü bir primer kullanılarak 16Srna geninin moleküler amplifikasyonu, vakaların 43'ünde (%84,3) pozitif sonuç vermiştir. VacA ve dupA genleri sırasıyla HP'nin 41'inde (%80,3) ve 10'unda (%19,6) bulunmuştur. ANAHTAR KELİMELER: H. pylori, Virülans faktörleri, Mide ülseri, Malignite, VacA geni, DupA geni, Proinflamasyon sitokinleri
Çukurova bölgesindeki helicobacter pylori suşlarının antibiyotik direnci
Giriş: Helicobacter pylori enfeksiyonu gastrit, peptik ülser ve mide kanserinin ana nedenidir. Bu nedenlerle ciddi mortalite ve morbiditeye neden olan H.pylorinin eradikasyonunda halen tüm dünyada en sık kullanılan tedavi amoksisilin, klaritromisin ve metronidazol arasında herhangi iki antibiyotik ile bir proton pompa inhibitörü veya bizmut sitrattan oluşan üçlü tedavidir. Birinci basamak tedavi için başarısızlık oranı, antibiyotiklerin gelişigüzel kullanımıyla gelişen direnç nedeniyle yüksektir. Bu sebeple H.pylori eradikasyonu için tedavi protokollerinin belirlenmesinde antibiyotik direnç tayini önem kazanmaktadır.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla hastanemiz erişkin gastroenteroloji polikliniğine dispeptik şikayetlerle başvuran ve gayta tetkiki ile H. pylori antijeni pozitif saptanan 59 hastadan tedavi öncesi ve sonrası özofagogastroduodenoskopi yapılarak kültür, moleküler çalışmalar ve histopatoloji için antrum ve korpustan biopsiler alındı. Hastalara işlem sonrası 14 günlük Lansoprazol, Amoksisilin ve Klaritromisin'den oluşan üçlü eradikasyon tedavisi verilerek eradikasyon başarısı değerlendirildi.Bulgular: Kültür ile 50 hastada (% 84,7) H.pylori üretildi. Antibiyotik duyarlılık testleriyle % 5,1 amoksisilin, % 42,4 klaritromisin, % 15,3 tetrasiklin direnci saptandı. Çalışılabilinen tüm örneklerde ve dilüsyonlarda levofloksasin direncine rastlanmadı (% 0). Kontrole gelen ve biyopsi örneği alınan 40 hastadan 25'inde (% 62,5) H.pylori'nin eradike edildiği saptandı. Eradikasyon başarısının yaş, cinsiyet, daha önce eradikasyon tedavisi almış olmak, cagA pozitifliği, çoklu antibiyotik direnci ve dokudaki H.pylori yoğunluğu ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi saptanmadı.Sonuç: Bulduğumuz antibiyotik direnç oranları diğer gelişmekte olan ülkelerdeki direnç oranlarıyla uyumluydu. Elde ettiğimiz antibiyogram sonuçları ışığında, amoksisilin + levofloksasin + proton pompa inhibitörü kombinasyonunun H. pylori eradikasyonunda birinci seçenek tedavisi olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: Direnç, Eradikasyon, Helicobacter Pylori, Kültür, Levofloksasin
Adana ve çevresindeki kronik İmmün Trombositopenik Purpura'lı hastalarda Helicobacter Pylori birlikteliğinin ve eradikasyonunun değerlendirilmesi
Amaç: H.Pylori pozitifliğinin ITP'li hastalardaki oranını belirlemek ve buhastalarda H.Pylori eradikasyonu sonrası anlamlı trombosit artışı olup olmadığınıdeğerlendirmektir. ITP etyopatogenezinin tam olarak bilinememesi ve mevcut tedaviyöntemlerinin yan etkilerinin ağırlığı ve başarısının istenen ölçüde olmaması nedeni ileyeni çalışma, araştırma ve tedavi yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır. H.Pylori'ninimmün sistem üzerine ne kadar etkili olduğu bilindiğinden, H.Pylori'nin ITP'lihastalarda eradike edilmesi, pratik uygulamalarda seçilmiş hastalarda rutin olarakuygulanırsa hastaların tedavilerine ve yaşam kalitelerine katkı sağlaması yanında pahalıtedavilerin kullanımını da azaltabilir.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Kronik ITP nedeni ile takip edilen ve dahaönce yapılmış olan tedavi veya tedavilere rağmen trombosit düzeyi 80 binin altında olanhastalar alınmıştır. Çalışmaya 12'si erkek 26'sı kadın 38 ITP'li hasta alındı ve 14C'luÜre Nefes Testi (UBT) uygulandı. UBT ile H.Pylori enfeksiyonu saptanan hastalara 2hafta eradikasyon tedavisi verdikten sonra 4 hafta beklendi ve UBT tekrarlandı. EğerH.Pylori eradike edilememişse ikinci basamak eradikasyon tedavisi yine 2 hafta verildive tedavi bittikten 4 hafta sonra tekrar UBT yapıldı ve 4 haftada bir trombosit sayısıtakibi yapıldı.Bulgular: H.Pylori enfeksiyonu prevelansı % 60'tır. 38 ITP'li hastanın 23'ünde,saptandı. 23 ITP'li H.Pylori ile enfekte hastaya eradikasyon tedavisi verildi ve 17hastada (% 74) klasik üçlü tedavi rejimi ile H.Pylori eradikasyonu başarıldı. İkincibasamak, dörtlü rejimle de 2 hastada daha eradikasyon sağlanarak toplam 19 hastada (%82,6) H.Pylori eradikasyonu sağlanmış oldu. Sonrasında H.Pylori eradike edilen 19hastanın 3'ünde (% 15,7) eradikasyon sonucu belirgin ve kalıcı trombosit sayısı artışısağlanmıştır.Sonuçlar: ITP'li hastalarda H.Pylori eradikasyonu halen standart bir tedaviyaklaşımı olarak yerini almamıştır. Ancak çalışmamızda da gösterildiği gibi H.Pyloripozitif tespit edilenlerde yapılması mantıklı görünmektedir. Bizim çalışmamızdaeradikasyon tedavisine belirgin cevap oranı görülmüştür. Literatürde cevap oranlarıarasında halen büyük farklılıklar mevcuttur.
Endoskopik tanıya dayalı helikobakter pilori pozitif hastalarda hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk değerlendirilmesi
AMAÇ: Helikobakter pilori enfeksiyonu dünyada en yaygın bakteriyel enfeksiyonlardandır. H. Pilorinin, gastrik mukozadaki inflamasyona bağlı salınan mediatörlerin meydana getirdiği sistemik inflamatuar cevaba sekonder olarak gastrointestinal sistem dışında ek hastalıklara yol açabildiği öne sürülmektedir. H. Pilorinin gastrointestinal sistem dışında kardiyovasküler, hepatobiliyer hastalıklarda rolünün olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışmada H. Pilori'nin hepatosteatoz ve kardiyovasküler risk ile ilişkisini karaciğer fibrozis skorlamaları ve kardiyak risk skorlamaları ile değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ-YÖNTEM: Çalışmamızda H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunan 205 hasta, H. Pilori pozitif, hepatosteatoz bulunmayan 153 hasta ve H. Pilori negatif, hepatosteatoz bulunmayan 110 kontrol grubu birey retrospektif olarak dahil edildi. Hastaların laboratuvar bulguları (AST, ALT, GGT, ALP, LDH, T. Bilirubin, D. Bilirubin, serum albumin, lipid profili, hemogram), vücut kitle indeksi, H. Pilori biyopsi ve USG görüntüleme sonuçları kaydedildi. Sonuçlara göre kardiyak (Framingham, PAİ) ve karaciğer fibrozis (FİB4, APRI, NFS) skorları hesaplanarak grupların karşılaştırması yapıldı. BULGULAR: Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre VKİ, kilo, yaş, anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre Glukoz, AST, ALT, ALP, GGT, LDH, T. Kolesterol, Trigliserit, LDL, WBC, Hemoglobin yüksekliği istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0.05). PAİ, Framingham, FİB4, APRI, NFS skorları H. Pilori ve NAYKH bulunan grupta diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0.05). SONUÇ: Yaptığımız çalışmada ve aldığımız örneklemde H. Pilori'nin gerek NAYKH gerekse de karaciğer fibrozisi açısından bir risk faktörü olmadığı düşünülmüş, bunun aksine NAYKH'ın kardiyak riskle ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Bu konuda yapılabilecek daha kapsamlı ve yeni çalışmalar bu konunun gerçek potansiyelini daha net ortaya koyacaktır. Anahtar Kelimeler: Helikobakter pilori, Hepatosteatoz, Kardiyak Risk.
Determination of h. pylori prevalence and correlation between histopathologic diagnosis and h. pylori cagpai and vaca genotypes in paraffin embedded biopsy samples prepared from patients with upper gastrointestinal (gi) carcinoma and chronic gastritis
H. pylori is a Gram-negative, spiral shaped microaerophile pathogen which is colonized in more than half of the world population's stomach. It is a major cause of gastritis associated disease like gastritis, gastric ulcer, duodenal ulcer, gastric adenocarcinoma, mucosa associated lymphoid tissue lymphoma (MALT lymphoma). Helicobacter pylori is a gastric pathogen that colonizes majority of the world's population. World Health Organization classified Helicobacter pylori as a first class carcinogen in 1994. Genetic diversity within the virulence genes of bacteria such as Cytotoxin associated gene Pathogenicity Island (cagPAI) and vacuolating cytotoxinA (vacA) may have a modifying effect on the pathogenic potential of the infecting strain. This study aimed to investigate which genes can be suggested as potentially related virulence factors for H. pylori associated active chronic gastritis and stomach Adenocarcinoma in Iran and Turkey. We focused on some cag (PAI) components and vacA gene subtypes based on correlations shown in some previous studies. In order to achieve our goal, Formalin Fixed Paraffin Embedded (FFPE) tissues obtained from Iranian and Turkish patients. The prevalence of the cagA, cagE, cagT, cagG, cagM, vacA s1a, vacA s2, vacA m1 and vacA m2 genes were studied in these strains by using the polymerase chain reaction (PCR) method and specific primers. From all of 320 patients, H. pylori was detected in 28.43% of patients. We found that vacAs1a, vacAm2 and cagA genes with mean prevalence of 82.41%, 71.42% and 69.23% were dominant in Iranian and Turkish patients. In conclusion in Turkish and Iranian population the genes that were studied, was homogeneous and there is no significant differences in bacterial genetic and with the exception of H. pylori infection other factors such as host genetics and nourishment play an important role in the formation of gastric cancer. But it is possible that if statistical population increases, the cagA gene association with cancer will be meaningful.
Çocukluk çağı gastroduodenal patolojilerinde helicobacter pylori enfeksiyonlarının epidemiyolojik özellikleri
Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji Polikliniği'ne dispeptik yakınmalarla başvuran hastalarda H. pylori enfeksiyonunun sıklığını bulmak ve genotip düzeyinde epidemiyolojik özelliklerini tespit edip, virulans faktörlerinin dağılımını, aile içi geçişinin önemini, ayrıca makrolid ve kinolon grubu antibiyotiklere direnç dağılımını göstermek amaçlanmıştır. Materyal Metod: Bu çalışmaya 13 Şubat 2015-1 Aralık 2016 tarihleri arasında dispeptik yakınmalarla başvuran 110 olgu alınmıştır. H. pylori pozitifliği tespit edilen olgulardan dispeptik yakınması olan ve üst gastrointestinal sistem endoskopisi erişkin gastroenteroloji tarafından yapılan 7 ebebeynde çalışmaya dahil edilmiştir. Gastrik biyopsi materyalinden H. pylori, histopatoloji, kültür ve glmM-PCR yöntemleri ile araştırılmıştır. PCR pozitif örneklerde vacA, cagA ve cagE genleri yine PCR ile araştırılmış, ayrıca kültürde izole edilen H. pylori suşlarının klaritromisin ve levofloksasin dirençlerini belirlemek için E-testi yapılmıştır. PCR-RFLP yöntemi ile de klaritromisin direncinden sorumlu tutulan A2142G ve A2143G nokta mutasyonları araştırılmıştır. H. pylori suşlarının olguların kliniklerine etkisi araştırılmış ve aile içi H. pylori geçişinin etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, 110 çocuk hastanın 30'unda (% 27,3) H. pylori pozitif olarak saptandı. Olguların yaş ortalaması 12,2±4,39 (3-18 yaş) idi. % 65,5'i kız, % 34,5'i erkek idi. H. pylori pozitif hasta örneklerinin % 40'ında vacAs1, % 56,6'sında vacAs2, % 36,7'sinde cagA, % 23,3' ünde ise cagE pozitif idi. Olguların % 6,6'sında vacAs1+cagE birlikteliği, % 16,6'sında vacAs1+cagA+cagE birlikteliği ve yine %16,6'sında vacAs2+cagA birlikteliği saptandı. Çalışmamızda klinik bulgular ile H. pylori suşları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Kültürde H. pylori üretilebilen hastalardan sadece bir hastada (% 4,3) levoflaksasin direnci tespit edildi. Bu hastada genetik A2142G ve A2143G genetik mutasyonlarının her ikiside pozitif olarak bulundu. Hastaların 8'inde (% 34,7) klaritromisin direnci saptandı. A2142G mutasyonu pozitif saptananların tamamında, A2143G mutasyonu pozitif saptananların ise % 55'inde klaritromisin direnci gözlendi. Çalışmaya katılan çocukların ebeveynlerinde saptanan H. pylori ile suşları ile çocuklardaki H. pylori suşları birbilerinden farklı saptandı. Sonuç: H. pylori enfeksiyonu dispeptik yakınmaları olan çocukların yaklaşık üçte birinde pozitif saptanmıştır. Dispeptik yakınmalar ile başvuran çocuklarda ağırlıklı genotipin vacAs2 olduğu gözlenmiştir. Genetik mutasyonlardan A2142G ve A2143G genetik mutasyonlardan en az birine sahip olmak bile antibiyotiklere direnç potansiyeli taşımaktadır. Çocuklarda H. pylori standart üçlü tedavisinde kullanılan klaritromisine karşı yüksek oranda direnç saptanmıştır
Irak-Anbar'da interlökin-1 beta (iL-1β) gen Polimorfizminin h. Pylori enfeksiyonunun gelişimine etkisi ve tedavi etkinliği
Bu çalışma, Interleukin 1-beta (IL-1β) polimorfizminin inflamatuar hastalıkların oluşumu ve ilerlemesindeki rolüne odaklanmıştır. Bu çalışmada bazı demografik parametrelerle beraber ayrıca Mide kanseri hastalarının ve kontrol gruplarının kanındaki IL-1β (rs16944 ve rs1143627) geninde polimorfizm de belirlenmiştir. Çalışma dönemi olarak Temmuz 2021- Mart 2022 belirlenmiştir. Bu vaka-kontrol çalışmasında 60 Mide kanseri hastasından ve kontrol grubu olarak 30 örneklemden kan örnekleri alınmıştır. Mide kanseri hastalarının demografik özellikleri incelendiğinde, yaşa göre gruplar arasında önemsiz farklılıklar var iken, p = 0.0519, cinsiyet açısından gruplar arasında anlamlı farklılık söz konusudur p = 0,0263. Ayrıca sigara içmeyenlerin oranı %21, 6, sigara içenlere %78,4 göre daha düşük ve mide kanserli hastaların yüzdesi %56,6 mide dışı kanserlilere (%43,3) göre daha yüksek olmuştur. Hastaların daha yüksek bir yüzdesi kemoterapi almamış %91 ve ailede enfeksiyon öyküsü yoktur %98,3. IL-1β geninin polimorfizmi için moleküler araştırmalar, SNP'ler (rs16944 ve rs1143627) için PCR-RFLP tekniği aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. IL-1β (rs16944) sonuçları, homozigot vahşi tipin (TT) P30NR hastalarında daha baskın olduğunu (%73), ayrıca P30NR ve kontrol grupları arasında önemsiz farklar olduğunu (TC vs TT: OR=3.2, %95 CI0, 0.77 ila 13.83, P=0.106) ve C allel frekansında P30NR ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılıklar (O.R(%95 GA) = 3.09 (1.0695 ila 8.9454), P=0.037) olduğunu ortaya koymuştur. P30R hastaları için vaka grubundaki en yüksek genotip heterozigot genotip TC (%60) olmuştur. P30NR ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark söz konusudur (TC vs TT: O.R(%95 GA) = 13.5 (3.3334 ile 54.6742) P=0 .0003). Analiz ayrıca C allel frekansında (O.R(%95 GA) = 8.14 (3.0081 ile 22.0426), P=0.0001) P30R ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılıklar göstermiştir. (P30NR ve P30R) hastaları için, vaka grubundaki en yüksek genotip TT homozigot genotipi (%73) olmuştur. (P30NR ve P30R) hastaları ile kontrol grupları arasında anlamlı bir fark söz konusudur (TC vs TT: OR= 6.8824, %95) CI0, 1.8803 ila 25.1908, P=0.0036). C allel frekansında, (P30NR ve P30R) hastaları ve kontrol grubundakiler arasında anlamlı farklar söz konusudur (O.R(%95 GA) = 5.3590 (1.9398 ila 14.8049), P=0.0012). IL1B (rs1143627) sonuçları, homozigot vahşi tipin (CC) P30NR hastalarında daha baskın (%80) olduğunu ve P30NR ve kontrol grupları arasında önemli farklılıklar olduğunu (CT vs CC: OR (%95 CI0)= .5 ( 0.6454 ila 18.9807), P=1.40), T alel frekansında P30NR ve kontrol grupları arasında önemsiz farklar olduğunu (O.R(%95 GA) = 2,66 (0,8075 ile 8,8067), P=0,107), P30R hastaları için vaka grubundaki en yüksek genotipin TT, TC (%50) olduğunu, P30NR ve kontrol grupları arasında anlamlı farklılıklar (CT vs CC: O.R(%95 GA) = 14.00 (2.8176 ile 69.5639), P=0.0013) olduğunu, T alel frekansında P30R ve kontrol grupları arasında anlamlı farklar (O.R(%95 GA) = 24.00 (8.1970 ile 70.2693), P=0.0001) olduğunu, (P30NR ve P30R) hastaları için vaka grubundaki en yüksek genotipin CC homozigot genotipi (%65) olduğunu, (P30NR ve P30R) hastaları ve kontrol grupları (CT vs CC: OR= 7.5385, %95 CI0=1.6331 ile 34.7973, P=0.0096) arasında anlamlı farklar olduğunu, T alel frekansında (P30NR ve P30R) hastaları ve kontrol grupları arasında anlamlı farklar olduğunu (O.R(%95 GA) = 5.2683 (1.7141 ile 16.1919, P=0.0037) ortaya koymuştur.
Helikobakter pylori enfeksiyonunda Cag-A ve Vac-A varlığının ve toll-like reseptör -4 Asp299Gly ve toll-like reseptör-9 123T/C polimorfizmi varlığının klinik önemi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada gerek H.pylori'nin taşıdığı patojenite faktörleri CagA ve VacA genlerinin gerekse de hastaya ait toll-like reseptör (TLR-4 ve 9) gen polimorfizmlerinin. etkilerinin tespiti amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Dispeptik yakınmalar ile başvuran. üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılarak elde edilen gastrik biyopsilerinin histopatolojik incelemesi yapılmış olan 5-18 yaşları arasındaki 200 hasta alındı. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenerek ; 100 H. pylori pozitif , 100'de H. pylori negatif hasta basit tesadüfi örneklem yöntemi ile seçildi. H. pylori pozitif hasta grubu I. Grup, H. pylori negatif hasta grubu II. Grup (kontrol grubu) olarak nitelendirildi. Onam alınan hastalardan Toll-like reseptör [TLR-4(Asp299Gly) ve TLR-9(123T/C)] polimorfizmleri çalışıldı. I.gruba alınan 100 hastanın mide biyopsi parafin bloklarında Cag-A ve Vac-A varlığı araştırıldı. Sonuçlar Ki kare ve Lojistik regresyon analizi yapılarak, Odds oranları ve %95 güvenlik aralıkları hesaplandı. Bulgular: Başvuru yakınmalarından olan retrosternal yanma grup I'de 70(%70), grup II'den 51 (%51) daha sıktı.(p=0.008). Kişisel temizlikte eksiklik , ortak tabak kullanımı, içme suyu olarak şebeke suyu kullanımı, anne-babanın eğitim düzeyi düşüklüğü ve ekonomik durumun kötülüğü grup I'de istatistiksel anlamlı idi(p<0.05). Grup I'de Grup II'ye göre peptik ülser öyküsü daha sıktı(p=0.009). Grup I'de premalign belirtiler olarak da söz edilen atrofi ve intestinal metaplazi istatistiksel olarak anlamlı fazlaydı(p<0.05). Cag A varlığının duodenit görülme olasılığını 3.6 kat arttırdığı tespit edildi( OR: 3.6 ; %95 GA: 1.2-11.3). Aynı zamanda Cag A varlığı ile doudenal ülser sıklığı da 5.6 kat artmaktaydı(OR: 5.6 ; %95 GA: 0.7-40.8). Vac A s ve m1/m2 pozitifliği ile klinik bulgular arasında istatistiksel anlamlılık bulunmadı. Ancak s pozitifliği olan çocuklarda, kronik inflamasyonda 1.3 kat artış, m pozitifliği olan çocuklarda aktivitede 7.5 kat, H.pylori yoğunluğunda da 6.1 kat artış izlendi.TLR4+896A>G polimorfizmi H. pylori pozitifliği ile ilişkili bulunmamıştır. Sadece AG polimorfizmi taşıyan heterozigot bireylerde gastrit tipi açısından eroziv gastrit daha fazla izlendi. Özellikle TLR9 C allelinin varlığı duodenit riskini 4.8 kat, duodenal ülser riskini 2.5 kat, antral nodülarite görülme riskini ise 1.5 kat arttırmaktaydı. Ayrıca histopatolojik açıdan değerlendirildiğinde C alleli varlığı kronik inflamasyonu 2.6 kat, atrofiyi 6.1 kat, intestinal metaplaziyi 13.8 kat arttırdığı tespit edildi. Tartışma ve Sonuç: Cag A hastalarımızın % 71.3'ünde pozitifti ve literatürle uyumlu olarak duodenal ülser riskini 3.6 kat arttırmaktaydı. Vac A s bölgesinin pozitifliğinin kronik inflamasyonda 1.3 kat, m1/m2 bölgesi pozitifliğinin aktivitede 7.5 kat artışa neden olması, bu iki virülan faktörün H. pylori enfeksiyonun şiddeti üzerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. H. pylori enfeksiyonunun patogenezinde TLR-4 polimorfizminden ziyade TLR-9 polimorfizminin önemli olduğu, özellikle C allelinin varlığının prekanseröz lezyonlar olan gastrik atrofiyi 6.1 kat, intestinal metaplaziyi 13.8 kat arttırması dikkat çekicidir. Bu konuda geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Helicobacter pylorı üst gastrointestinal patolojisi olan hastalardaki IL-6, IL-8, IL-10, IL-17A VE IL-19 gen ekspresyonları ve mutasyonlarının klinik korelasyonunun araştırılması
Helicobacter pylori (H. pylori), dünya nüfusunun yarısından fazlasını enfekte eden ve midede neoplastik ve inflamatuar gastroduodenal hastalıkların major sebebi olan bir gastrik patojendir. Günümüzde H. pylori'nin kronik gastrit, peptik ülser hastalığı, mide kanseri, mukoza ilişkili lenfoid doku lenfoması gibi çeşitli üst gastrointestinal sisitem (GİS) hastalıkları ile ilişkisi gösterilmiştir. H. pylori enfeksiyonundaki anahtar patofizyolojik olaylar, H pylori antijenlerine karşı epitel hücreleri tarafından üretilen inflamatuar sitokinlerin aracılık ettiği ve düzenlediği mide mukozasındaki inflamatuar cevabın sonucudur. H. pylori ile indüklenen gastrik mukozal inflamasyona proinflamatuar ve anti-inflamatuar sitokinler aracılık etmektedir. Sitokinleri kodlayan genlerdeki polimorfizmlerin, sitokin salgılama seviyelerini etkilediği ve gastroduodenal patolojinin prognozu için belirleyici olduğu düşünülmektedir. Mide patolojileri, konağın genetik yapısı ile H. pylori virülans genleri arasındaki karmaşık bir etkileşim içinde gelişmektedir. Hastalardaki IL-6, IL-8, IL-10, IL-17A ve IL-19 gibi sitokinleri kodlayan genlerdeki polimorfizmlerin, sitokinlerin salgı seviyelerini etkilediği ve GİS patolojisinin gelişmesine sebep olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple çalışmamızda hastalardaki bu genlerindeki polimorfizmleri ve bunların H. pylori enfeksiyonu ve mide patolojileri ile ilişkisininin belirlenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla bölgemizdeki yataklı tedavi kurumlarına üst GİS yakınması ile başvuran ve tanı amaçlı olarak endoskopi eşliğinde mide biyopsi örnekleri alınan 200 hastaya ait örnek ve bu örneklerden izole edilen H. pylori suşları çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu olarak her hangi bir üst GİS yakınması olmayan 50 gönüllü katilmcidan alınan tam kan örnekleri kullandı. Hasta biyopsi örnekleri moleküler yöntemler ile hem H. pylori ureC geni varlığı yönünden hem de H. pylori'ye bağlı çeşitli GİS patolojilere eşlik eden IL-6-174, IL-8-251, IL-10-819, IL-17A ve IL-19 genlerinin polimorfizmi, PCR-RFLP ile genotiplendirildi. Aynı şekilde kontrol gurubundada belirtilen gen bölgelerilerinin polimorfizmleri PCR RFLP ile genotiplendirildi. Bulgular: glmM-PCR analizi sonucunda, 200 semptomatik hastanın 69 (% 34,5)'unda H. pylori DNA'sı tespit edildi. IL-8 -251 polimorfizminde T/A genotipi hasta grubunda %73,91'iken kontrol gurubunda %48 oranında ve IL-17A polimorfizmi G/A genotipi hasta gurubunda %56,52'iken kontrol guruba %42 olarak tespit edildi. IL-6-174 ve IL-10-819 polimorfizimleri ve gastroduodenal patoloji arasında ilişkili bulunmadı. Sonuç: H. pylori enfeksiyonunda sitokinlerde meydana gelen gen polimorfizmleri, gastrik inflamasyonu etkilemektedir. Bu genlerindeki polimorfizmler ve H. pylori enfeksiyonu arasındaki muhtemel ana yol olarak kabul edilen bu etkileşim, farklı gastrik hastalıklara sebep olur. Yüksek risk taşıyan GİS hastalarında, H. pylori enfeksiyonu tedavisinde konak genotiplerinin belirlenmesi hedef olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Helicobacter pylori, gastrik patoloji, sitokin, İnterlökin
Helikobakter pilori (+) ve (-) intestinal metaplazi hastalarındaki GSTP1 geninin metilasyon profilinin mide tümörlü hastalarla karşılaştırılması
Mide adenokarsinomu dünyadaki en yaygın malignitelerden biridir. Mide kanser gelişiminde çok sayıda epigenetik ve genetik değişiklikler tespit edilmiştir. GSTP`ler detoksifikasyondan sorumlu enzim ailesidir. GSTP1 geni metilasyon profilini ile pek çok kanser arasında bağlantı olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak epigenetik mekanizmaları net değildir. Çalışmamızda mide kanserli, H.pilori (+) ve (-) intestinal metaplazili hasta grupları arasındaki GSTP1 geni promotor metilasyon profilinin araştırılması amaçlanmıştır.Araştırmamızda histopatolojik olarak intestinal metaplazi ve mide kanseri tanısı almış hastalar dahil edildi. Hastalara üst gastrointestinal sistem endoskopisi uygulanarak taze biyopsi örnekleri toplandı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalları'ndan 25 HP(+), 25 HP(-) intestinal metaplazili ve 25 mide tümörlü hastaların midelerinden biyopsi örneği alındı. Kontrol grubu olarak gastroenteroloji polikliniğimize başvuran üst gastrointestinal yakınması olup, toplanan biyopsilerinde intestinal metaplazi ve mide kanseri saptanmayan 15 sağlıklı bireyden oluşturuldu. GSTP1 gen metilasyonu saptanması açısından sodyum bisulfit modifikasyonu sonrasında metilasyona spesifik PCR yapıldı ve değerlendirildi. İstatistiksel analizde hasta grupları ve metilasyon durumları arasındaki korelasyonu bulmak için ki-kare testi kullanıldı.GSTP1 promotor bölge hipermetilasyonu analizinde, mide kanseri grubunda metilasyon %28, unmetilasyon %24 ve heterojen metilasyon %48 oranında; Hp(-) intestinal metaplazi grubunda metilasyon %28, unmetilasyon %52, heterojen metilasyon %20 oranında; Hp(+) intestinal metaplazi grubunda metilasyon %32 , unmetilasyon %24, heterojen metilasyon %44 oranında ve kontrol grubunda metilasyon %26,6, unmetilasyon %40 , heterojen metilasyon %33,34 saptandı. Gruplar arasında yapılan istatiksel karşılaştırmalar sonucunda; hipermetilasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda da metilasyon oranı %26,6 olduğundan GSTP1 geni hipermetilasyonunun mide kanseri erken tanısında kullanımının uygun olmayacağı düşünüldü.
Helıcobacter pylorı kaynaklı gastrit tedavisinde sydney sınıflaması ile birinci basamak tedavi etkinliğinin ilişkisi
Giriş: Ülkemizde prevalansı yaklaşık %85 olan Helicobacter pylori (H. pylori), peptik ülserden gastrik kansere uzanan geniş bir hastalık yelpazesinden sorumlu tutulmaktadır. H. pylori eradikasyonunda kullanılan farklı tedavi yöntemleri mevcut olmakla birlikte kullanım kolaylığı ve ulaşılabilirliği nedeniyle standart üçlü tedavi halen birçok bölgede birinci basamak tedavide yer almaktadır. H. pylori'nin neden olduğu intestinal metaplazi (İM) prekanseröz lezyon olduğundan, varlığında eradikasyon tedavisi gerektiren bir durumdur. Çalışmamızda İM varlığının, H. pylori pozitif hastalarda standart üçlü tedavinin başarısı üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Ocak 2014 - Aralık 2016 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji ve İstanbul Özel Avrasya Hastanesi Genel Cerrahi polikliniklerine başvuran özofagogastroduodenoskopi işlemi sırasında alınan biyopsi sonucu H. pylori pozitif gastrit saptanmış ve birinci basamak tedavi uygulanmış hastalar retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların biyopsi materyalleri Sydney sınıflamasına göre kronik enflamasyon, glandüler atrofi, nötrofil aktivasyonu ve İM açısından değerlendirilmiştir. H. pylori pozitif saptanan tüm hastalara pantoprazol 1 g bid, amoksisilin 1 g bid ve klaritromisin 500 mg bid ile 14 günlük tedavi başlanmıştır. Tedavi bitiminden 15 gün sonra hastalardan kontrol gastroskopi ile biyopsi alınarak veya fekal H. pylori antijen testi bakılarak H. pylori eradikasyon başarısı değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 181 hastanın yaş ortalaması 55.5±7.8 ve %52'si kadın idi. Kronik enflamasyonun şiddetli olduğu vakalarda, H. pylori eradikasyon tedavisinin başarı oranının düşük olduğu (p=0.001) tespit edildi. Nötrofil infiltrasyon aktivitesi saptanmayanlarda başarı oranı anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0.009). Glandüler atrofi şiddeti ve İM şiddeti (p=0.390) ile H. pylori eradikasyon tedavisinin başarı (p=0.812) oranı arasında bir ilişki olmadığı görüldü. İM şiddeti arttıkça H. pylori yoğunluğunun azaldığı tespit edildi (p=0.019). Sonuç: Çalışmamızda glandüler atrofi ve İM'nin H. pylori eradikasyon tedavi başarısı üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür. İM şiddeti arttıkça değişen hücre yapısına ikincil H. pylori'nin kendine uygun yaşam ortamı sağlayamaması, metaplaziye uğramış alanlarda H. pylori yoğunluğunun düşük saptanmasına neden olmaktadır. İM şiddeti arttıkça H. pylori yoğunluğunun anlamlı olarak azalması ise şiddetli İM saptanan vakalarda tedavi başarısının etkilenmemesinin nedeni olarak düşünülmüştür.
Mide kanserli hastaların tümör dokusunda OCT-4 ekspresyon durumunun değerlendirilmesi
Amaç: Mide kanseri halen akciğer kanserinden sonra ikinci en sık ölüm nedenini oluşturmaktadır.mide kanseri oluşum mekanizmalarına ilişkin bilgi ve kavrayışımızın artışı yeni tedaviseçeneklerine ışık tutabilecektir. Bilindiği gibi kanser gelişimi ile ilgili teorilerden biri de stem cell teorisidir. İnsan somatik kök hücrelerin farklı dokularda varlığı bildirilmiştir. Bunlar umblical kord kanı, kemik iliği, saç follikülüdür. Solid tümörlerden beyin, meme, kolon, germ cell ve mide kanserlerinde embriyonel kök hücre benzeri özellikler taşıyan ve kök hücre işaretleyicileri ile tanımlanan hücrelerin varlığı gösterilmiştir. OCT-4 embriyonik kök hücrelerde bulunan ve aynı adlı gen tarafından kodlanan ve hücreye kendi kendine çoğalabilme yeteneği kazandıran bir transkripsiyon proteinidir. Diğer taraftan enfeksiyon- inflamasyonla kanser arasındaki ilişki iyi bilinmektedir. Mide kanseri-kronik Helikobakter pylori enfeksiyonu arasında da bu türden bir ilişki kanıtlanmıştır. H. pylori kronik enfeksiyonunun yolaçtığı enflamasyonun kemik iliği kökenli stem hücrelerinin enflamasyonla karakterli mide dokusuna engraftmanı mide kanseri gelişiminde muhtemel mekanizmalardan biri olabilir. Belirtilen düşüncelerin işığında bu tez çalışmasında başlıca iki hipotezin sınanması hedeflenmiştir. Öncelikle mide adenokanseri gelişiminde embriyonal kökenli stem hücrelerin, örneğin OCT-4 gibi bu dönem hücrelerine ait belirteçlerin varlığı ile, rolü gösterilebilir mi? İkinci olarak eğer OCT-4 ekspresyonunu mide kanserli doku hücrelerinde gösterebilirsek, bu ekspresyonun kanıtlanmış Helikobakter pylori varlığında daha abartılı ifadesini görebilmek.Yöntem: Mide kanseri varlığı bilinen, H. pylori durumu araştırılmış hastaların parafin bloklarında OCT-4 ile immun histokimya boyaması amacı ile 50 hastanın preparatları nükleer boyanma açısından değerlendirilmiş, pozitif boyamalar skorlanarak, eşlik eden H.pylori yönünden de korelasyon araştırılmıştır.Veriler: Toplam 50 hastanın OCT-4 için yapılan immun histokimya değerlendirmesinde %52 oranında pozitiflik belirlenmiştir. OCT-4 boyanması ile yaş, cins, tümör evresi, tümör lokalizasyonu, tümör tipi, H.pylori arasında pozitif yada negatif bir korelasyon saptanmazken, tümör diferansiasyon derecesi ile anlamlı ilişki saptanmıştır. Diferansiasyon azaldıkça ekspresyon sıklığı artmaktadır.Sonuç: Mide kanseri moleküler patogenezinde emriyonel kök hücreler muhtemel mekanizmalardan biridir. Hernekadar kronik H.pylori enfeksiyonun embriyonel somatik kök hücrelerin mideye göçünde rol alabileceği gösterilememişse de bu konuda henüz son söz söylenmiş değildir.Anahtar Kelimeler: mide kanseri, OCT-4, patogenez
Helicobacter pylori enfeksiyonunun hepsidin ve interlökin- 6 düzeylerine etkisi ve demir metabolizması-hepsidin ilişkisi
Helicobacter pylori enfeksiyonunun önemli mide dışı bulgularından biri anemidir. Anemi bu grup hastada gastrointestinal kanama bulguları veya demir malabsorbsiyonu olmadan ortaya çıkmaktadır. Demir tedavisine dirençli olup; bazen sadece Helicobacter pylori'nin eradikasyonu aneminin düzelmesi için yeterli olmaktadır. Bu çalışmada Helicobacter pylori enfeksiyonlarında izlenen aneminin hepsidin ile ilişkisi araştırılmıştır. Hepsidin yeni keşfedilen bir peptit yapıda hormon olup; enterositlerin bazolateral bölgelerinde, makrofajlarda ve hepatositlerde bulunan ferroportine bağlanır. Böylece demir transportunu engeller. Çalışmamızda Helicobacter pylori enfeksiyonunun yol açtığı enflamasyonun IL-6 sentezini ve karaciğerde hepsidin sentezini artırdığı; böylece anemi ve hipoferremi oluşumuna yol açtığı hipotezinden yola çıkılmıştır. Anemi ve hepsidin ilişkisi araştırılmıştır.Çalışmaya 7-16 yaş arası tekrarlayan karın ağrısı şikayeti nedeniyle başvuran H. pylori pozitif gastriti olan 50 hasta, H. pylori negatif gastriti olan 50 hasta ve aynı yaş grubundaki 30 sağlıklı kontrol grubu alınmıştır. Hastaların tam kan sayımı, demir parametreleri, hepsidin ve IL-6 düzeylerine bakılmıştır. Helicobacter pylori pozitif gastriti olan 50 hastanın eradikasyon tedavisi sonrası üre nefes testi yapılmış ve kan örnekleri tekrarlanmıştır.Çalışmamızda, H. pylori pozitif gastriti olan hastaların yaş ortalaması anlamlı oranda yüksekti, ancak cinsiyetler arası farklılık saptanmadı. Helicobacter pylori gastriti olan hastaların başlangıç ferritin, hepsidin ve IL-6 düzeyleri anlamlı oranda düşük bulundu. Ancak tam kan sayımı parametrelerine bakıldığında gruplar arası farklılık mevcut değildi. Çalışmaya alınan; H. pylori pozitif gastriti olan 6 hastanın ve H. pylori negatif gastriti olan 5 hastanın anemisi saptandı. Helicobacter pylori pozitif gastriti olan hastaların; anemi olsun ya da olmasın hepsidin, ferritin ve IL-6 düzeyleri anlamlı oranda düşüktü. Helicobacter pylori pozitif gastriti ve anemisi olan hastalarda Hb, Htc, MCV, MCH düzeyleri anlamlı oranda düşüktü. Bu hastalarda demir eksikliği anemisine bağlı olarak demir ve ferritin düzeyleri anlamlı oranda düşük, demir bağlama kapasitesi anlamlı oranda yüksek bulundu.Çalışmamızda elde edilen bulgular hipotezimizi desteklememiştir. Helicobacter pylori enfeksiyonu hepsidin düzeyinde artışa yol açmamaktadır. Helicobacter pylori enfeksiyonunda görülen anemide hepsidin düzeyi demir eksikliğinde görüldüğü gibi düşük bulunmuştur. Helicobacter pylori pozitif gastriti olan hastaların eradikasyon tedavisi sonrası Hb, Htc, MCV değerlerinde anlamlı oranda artış bulundu. Tedavi sonrası ferritin, hepsidin ve IL-6 değerlerinde anlamlı farklılık bulunmadı.Bu sonuçlarla H. pylori enfeksiyonlarında ferritin, hepsidin ve IL-6 düzeylerinde düşüklük olduğu saptanmış; ancak bakterinin eradikasyon tedavisiyle bu değerlerde anlamlı bir değişiklik bulunmamıştır. Bulgular demir eksikliği anemisinde beklenilen hepsidin düzeyindeki düşmeyi desteklemektedir.Anahtar Sözcükler: Helicobacter pylori Enfeksiyonu, Demir Eksikliği Anemisi, Hepsidin, İnterlökin 6 (IL-6).
Duodenal ülserli hastalarda helicobacter pylori klaritromisin ve florokinolon ilaç direncinin moleküler yöntemler ile belirlenmesi
Mikrobiyoloji ve gastroenterolojinin birlikte çalışmalarıyla keşfettikleri Helicobacter pylori (H. pylori), 20. yüzyılda tıp alanında en önemli keşiflerden biridir. Bakteri üreaz enzimi ile üreden amonyak sentezleyerek midenin asit ortamını nötralize eder ve böylece kolonizasyonu sağlar. Helicobacter pylori enfeksiyonu insanlarda en yaygın görülen bakteriyel enfeksiyonlardan biridir. Başlıca rezervuarı insanın midesidir. Helicobacter pylori mide mukoza tabakasında bulunan, gram negatif, spiral, 4-6 flagellalı, 2.5-5 μm uzunluğunda, 37 oC'de mikroaerofilik koşullarda üreyebilen üreaz, katalaz, oksidaz pozitif bir bakteridir. İlk defa 1997'de H. pylori'nin tüm genomu açıklanmıştır. Buna göre H. pylori'nin genom uzunluğu 1,6-1,73 Mb arasında değişir. H. pylori izolatlarının % 40'ı uzunluğu 1,5-23,3 Kb arasında değişen plazmidler içerirler. Ülkemizin % 85-90'ının dünya nüfusununda yarısından fazlasının enfekte olduğu H. pylori'nin eradikasyonu bu nedenle büyük önem taşır. Ancak tedavide kullanılan bazı antimikrobiyal ajanlara karşı bakterinin direnç geliştirmesi, eradikasyonda başarısızlığa yol açmaktadır. H. pylori zor ürediği için kültür ve antibiyogramındaki teknik zorluklar nedeni ile ucuz ve kolay uygulanabilen yöntemlere ihtiyaç vardır. Bu zamana kadar yapılan çalışmalarda, tedaviden önce direnç varlığının belirlenmesinin önemli olduğu belirtilmiştir. Bu çalışmada 48 adet duodenal ülserli 25 kadın (%53) 23 erkek (%47) hastaların biyopsi numunelerinden elde edilen H. pylori bakterisinin Florokinolon ve Klaritromisin antibiyotiklerine olan direnci moleküler yöntemler ile test edilmiştir. Yapılan çalışma neticesinde 48 duodenal ülserli hastanın 40'ında (%83) Klaritromisin direnci, 33'ünde (%69) Florokinolon direnci toplamda 32 hastada da (%67) hem Klaritromisin hem de Florokinolon direnci GenoType® HelicoDR yöntemi ile kısa sürede tespit edilmiştir. Moleküler testlerin kısa sürede sonuç vermesi dikkate alındığı zaman, yapılan çalışma ile gereksiz ilaç kullanımının ve zaman kaybının önüne geçilmiştir.