Occupation
57 theses under this subject heading
II. Dünya Savaşı'nda Almanya'nın Balkan ülkelerini işgalinin Türk basınına yansımaları
Almanya, Nazilerin iktidara gelmesiyle Versailles Anlaşmasının düzeninden kurtulmayı amaçlamıştır. Avrupa'da yeni düzen ve Balkanlarda hâkimiyeti sağlamak için çalışmalarını başlatmıştır. " Hayat Sahası" politikası doğrultusunda ilerleme kararı almıştır. Almanya ve Türkiye bu dönemde ilişkilerini iyi bir şekilde sürdürmektedir. Bu dönemde devletlerarasında ittifaklar ve bloklar kurulmuştur. İyi ilişkilere rağmen Türkiye hiçbir blokta yer almamış ve tarafsız kalmayı seçmiştir. Almanya'nın Polonya'ya saldırması ile İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Türkiye, Almanya'nın Avrupa ve Balkanlara olan tutumundan endişelenmiştir. Etkili bir iletişim yolu olan basın, savaşın ayrıntıları, ilerleyişi ve izlenilen politikalar hakkında bilgi veren en önemli araç olmuştur. Balkanlara ilerleyen Almanya'nın politikaları ve ilerleyişi Türk Basınında sıkça yer almıştır. Türkiye savaşta tarafsız bir tutum izlemeyi amaçlamıştır. Bu tutum basına bazı kısıtlamalar getirmiştir. Gazeteler, hükümetin tarafsızlık politikasına uymak zorunda olsa da Almanya'nın Balkanlara girmesi sert bir şekilde eleştirilmiştir. Bazı karşıtlıklar olmuşsa da gazete yazarları genel olarak ortak bir noktada birleşmişlerdir. Gazete yazarları, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya ve Yunanistan işgallerini yazılarında ele alırken savaş öncesi ilişkiler, savaş içerisinde gelişen olaylar ve bu devletlerin tutumlarını göz önünde bulundurmuşlardır. Yazılarında da bu konular üzerinden değerlendirmelerini yapmışlardır. Gazete yazarlarının değerlendirmelerini yaparken özellikle işgal edilen devletlerin istiklallerini korumak için ne kadar çaba sarf ettiklerini ön plana koymuşlardır. Almanya – İtalya – Japonya dışındaki devletlerin Mihvere dahil olması Almanya'nın işgal aşamalarından birisi olmuştur. Bulgaristan, Romanya ve Yugoslavya'nın Mihvere dahil olması Alman işgaline uğramalarına engel olamamıştır. Devletlerin hem Mihvere katılması hem de Alman işgaline uğraması Türk Basınında eleştiri ile karşılanmıştır. Kısacası Türk Basını, milli birliği bozan ve istiklalini korumayan devletleri eleştirmiş, istiklali uğruna çaba gösterildiğinde de övgülerle bahsetmiştir.
Alman yayılmacılığı ve jeopolitiği
XX. yüzyılın başları, savaş makinelerinin insan katliamını seriye bağladığı, milyonlarca insanın cephede ve bir o kadar sivilin de evinde bombalanarak imha edildiği, Alman kamplarında beş milyondan fazla sivilin katliama uğradığı, Rusya'da 6 milyondan fazla insanın devrimden öldüğü, kelimelerin hatta rakamların bile ifade edemeyeceği kadar büyük yıkımlara sahne olmuş savaşlarla hatırlanır. Birincisinde 20 milyon, İkincisinde 50 milyondan fazla insanın ölmesine sebep olan bu Dünya Savaşlarının nedenleri nelerdi acaba? Almanya sık sık Paris'i işgal etmeyi alışkanlık haline getirip, tutku mu edinmişti? Yoksa temel konuları dünya hâkimiyetine dayalı olan bir bilim ve bu bilime ilişkin teorilerin etkisi var mıydı acaba? Günümüze gelindiğinde ise dünyanın çeşitli coğrafyalarında süren iç savaş ve terör olaylarının gerçek sebeplerinin arkasında hangi dinamikler bulunuyor? Jeopolitik nasıl doğdu, hedefleri nedir? Ülkeleri, liderleri ve dünya politikalarını nasıl etkiler? Alman yayılmacılığı ile jeopolitik kuram arasında nasıl bir bağlantı vardır? Bu sorular ve bu sorulara verilen olası yanıtlar çerçevesinde bu çalışma iki ana bölümden oluşmaktadır; birinci bölümde jeopolitik kuramın tarihçesi, teorisyenleri ve ilgili teorisyenlerin temel düşünceleri, ikinci bölümde ise Alman Yayılmacılığı ve sebep olduğu savaşlar üzerinden jeopolitik uygulamaları üzerinde durulmuştur. Bu kapsamda bu çalışmada Alman jeopolitik aygıtı ile Alman Yayılmacılığı vurgulanmış olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Jeopolitik, Jeostrateji, Strateji, Millî Güç, Siyasî Coğrafya, Alman Yayılmacılığı, Alman Jeopolitiği, Hitler, II. Dünya Savaşı, Nasyonal Sosyalizm.
Aleksey Nikolayeviç Kuropatkin ve onun Türkmenistan'ın fethi adlı eseri (transkripsiyon ve değerlendirme)
Aleksey Nikolayeviç Kuropatkin 1848-1925 yılları arasında yaşamış ve Çarlık Rusya'sı ordusunda birçok üst düzey görevlerde bulunmuştur. Kuropatkin'in izlerini, Kuzey Afrika'da, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında, 1904-1905 Rus-Japon savaşında ve Türkistan'ın Rusya tarafından işgali sürecinde görmek mümkündür. Nitekim icra ettiği Hazar Ötesi Valiliği, Savaş Bakanlığı ve Türkistan Genel Valiliği görevleri, onun ne derece mühim biri olduğunu ortaya koymaktadır. 10 yaşında girdiği askeri okul ile tanıştığı Rus ordusundan, Bolşevik İhtilali sonrasında ayrılmış ve yaklaşık 50 yıllık askerlik kariyerini bu suretle tamamlamıştır. Çarlık Rusya'sında bulunduğu görevler onun üstün özelliklere sahip olduğunu ortaya koyuyorsa da, onu diğer askerlerden farklı kılan en belirgin özelliği, askerlik kariyeri boyunca edindiği izlenimleri, tarihi olayları, tecrübelerini kaleme almış olmasıdır. Nitekim ardında bıraktığı eserler günümüzde birçok araştırmaya kaynak olma niteliği taşımaktadır. Özellikle Türkistan coğrafyasına yönelik eserleri bu bakımdan oldukça önemlidir. Türkistan'ın işgali sürecinde bizzat görev alan Kuropatkin'in kaleme aldığı "Türkmenistan'ın Fethi Adlı Eseri" başlıklı eseri de bu kapsamda değerlendirilebilecek eserler arasındadır.
İzmir'in işgalinden Mudanya Mütartekesi'ne kadar Batı cephesindeki siyasi ve askeri olaylar
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla, Osmanlı Devleti'nin başta başkenti İstanbul olmak üzere uç bölgeleri işgal tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Paris Barış Konferansı'nda alınan kararla birlikte İzmir Yunanlılar tarafından fiili olarak işgal edilmiştir. Bu işgal yurtta büyük bir yankıya sebep olmuş ve geçici olacağı ifade edilen işgallerin kalıcı olduğu anlaşılmıştır. Çalışmanın amacı da İzmir'in işgal edilmesiyle birlikte başlayan milli uyanışın nasıl silahlı mücadeleye dönüşerek, siyasi ve askeri bir nitelik kazandığını anlatmaktır. İşgallerin yaygınlaşmasıyla birlikte yerel mukavemet girişimlerinin örgütlü bir niteliğe kavuşmasıyla Kuva–yı Milliye vücut bulmuştur. Kuva–yı Milliye terhis edilen askerlerden, gönüllülerden, eşkıya ve çetelerden oluşmuş milli mukavemet örgütüdür. Osmanlı Devleti ordusunun terhis edilmesiyle birlikte düzenli ordunun kurulmasına kadar geçen sürede işgallerin yavaşlamasını sağlamıştır. Çalışmanın kapsamı da bu doğrultuda belirlenmiştir. Yerel nitelikte olup düzenli işgal ordularına karşı mukavemet gösteren Kuva–yı Milliye, işgallerin artmasıyla birlikte özellikle Batı Anadolu bölgesinde yoğun faaliyet göstermiştir. Kuva–yı Milliye'nin hem ihtiyaçlarının karşılanması hem de stratejisinin belirlenmesi için Batı Anadolu'da kongreler toplanmıştır. Kongreler, Kuva–yı Milliye faaliyetlerinin düzenlenmesinde ve denetlenmesinde etkili olmuştur. Kuva–yı Milliye'nin işgallere karşı mukavemet göstermesinin yanında, işgalleri tam olarak durduramasa da düzenli ordu kurulana kadar zaman kazandırmıştır. Kuva–yı Milliye hareketinin yer yer amacında sapmış olması, mukavemetlerin en başından beri düzenli ordulara karşı gösteriliyor olması ve özellikle Batı Anadolu'da Yunan kuvvetlerinin ilerlemesi düzenli ordu ihtiyacını daha fazla açığa çıkartmıştır. Büyük Millet Meclisi'nin de açılmasıyla birlikte düzenli ordu girişimleri başlamış ve Kuva–yı Milliye dağıtılmıştır. Düzenli ordu, ilk başarısını İnönü Savaşlarıyla Batı Anadolu'da kazanmıştır. Büyük Taarruz'da elde edilen zaferle işgallere son vermiş, İtilaf Devletleri'nin Mudanya Mütarekesi'ni imzalanması mecbur bırakmıştır. Batı Anadolu'da elde edilen zaferler, kurtuluşun gerçekleşmesinde, işgallerin son bulmasında, düzenli ordu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yurtta ve dünyada kabul görmesinde etkili olmuştur. Anahtar Kelimeler: Türkiye Cumhuriyeti, Millî Mücadele, Kuva–yı Milliye, Mondros Mütarekesi, Düzenli Ordu, Batı Cephesi. 2019, 200 sayfa
Israeli policies on changing the identity of Bayt al-Maqdis
This master's thesis aims to identify the policies and methods that are employed by the Zionist State of Israel to change the identity of Bayt al-Maqdis. Within this context, the policies, methods and tools serving their interest are scrutinized in a detailed way. Not only the ones having direct impact inevitably, but also the other actions taken and regulations put into effect by the Israeli government that contributes to their ultimate goal indirectly are also elaborated. In this sense, it is argued that the Zionist State, aiming at turning the Occupied Palestine Territories in general and Bayt al-Maqdis in particular into a region possessed by Jewish identity, culture and values under the Israeli hegemony, go to any lengths and take advantage of everything serving their interest. Taking all methods and policies that are applied by the Israeli government into the consideration, it is concluded that every policy followed, every regulation put into action is closely intertwined. In other words, it is connected with each other in many ways and approaching from this perspective, it can be said that these are the cogs in the wheel in a sense. Basically, one regulation or policy followed by them comes with multiple outcomes that serve the Israelis' interest one way or another and it impacts the Palestinian society economically, politically and socially in negative ways without exception. Besides, what has been done by the occupying authority is nothing but apartheid and it is argued that the State of Israel is a settler colonial state in many aspects. In the dissertation that majorly deductive and inductive approach, constructionism and statistical analysis are employed, it is also aimed at researching the impacts of what has been done by the Israelis to change the identity of Bayt al-Maqdis and Judaize the land. In this context, the question that the impacts of Israeli policies in Bayt al-Maqdis are whether permanent or temporary is quite significant, because it is argued that the destiny of Bayt al-Maqdis will be shaped according to the answer of this question in a sense. Considering the cruciality of it, the possible solution ways that get them closer to the salvation and liberation of Bayt al-Maqdis are critical to minimize the impacts of what has been done by the Israelis. Hence, it is discussed and elaborated in a detailed way in the last section of the work. What is covered in the thesis is not merely regional and it cannot be narrowed as something that is only related to Turkey or Palestine. On the contrary, it is an international issue and it should be solved with the help of international law and even the thesis, considering its content, can be used as a material providing a detailed analysis on the issue. Individuals studying on this field in particular and anyone who is interested in the issues related to Bayt al-Maqdis can benefit from what is discussed in the thesis. Besides, there are not many studies made on this specific issue. So, it is doubtless that it will contribute to knowledge and fill the gap in the available literature in this regard.
France's intervention on Ivory Coast (2002-2011): A case of neo-colonialism
A decade of crises has seen France's permanent and multifaceted interferences in the Ivory Coast, which it considers the showcase of Françafrique and the remainder of its neocolonial power. We want to investigate the causes, nature and consequences of French intervention, why it creates an anti-French backlash in society and whether it contributes to conflict resolution in the country. We will also explore how the Ivory Coast-France relationship can be reshaped. After conducting a case study of French intervention in the Ivory Coast between 2000 and 2011 and drawing comparisons from other French interventionisms, we have found that France interferes on behalf of its own economic and geostrategic interests under its strategy of maintaining domination in the former colonies. French intervention neither resolves nor transforms conflict nor contributes democratization and sustainable development of these countries, perpetuating neocolonial dependence on France. We suggest that the international community must not endorse French intervention. A multinational organization must intervene if necessary, and the French role in former colonies must be limited to soft power rather than hard power.
The impact of foreign military intervention on domestic political stability of intervened state: The United States invasions of Afghanistan and Iraq
Foreign military interventions under the blanket of providing stability cause long-lasting deleterious impacts on the intervened state making them weak and unstable and from which target states faced a difficult time to recover. The use of military force that breaks down the socio-political structure of the targeted state results in political instability of the intervened country which ultimately gives rise to other issues which lead to destroying peace in that targeted state. The core focus in this study was to assess that how a military intervention by global powers creates domestic political instability within the intervened state by narrowing down the lens of this study to the United States' military interventions in Afghanistan in 2001, and Iraq in 2003, that were driven by the pursuit of fostering democratic and stable governments. Supporting objectives were to examine that how foreign military intervention weakens the state institutions, destabilizes the economy and creates domestic insecurity within the target state which ultimately led to create political instability of the intervened state. The three hypotheses, offered in this study that represent the FMIs cause political instability. Firstly, FMIs substantially weaken the state institutions of the intervened state like in Afghanistan Iraq U.S. military intervention led to fragmentation, reconfiguration and destabilization of existing institutional systems, thereby changing the political environment of both countries. Secondly, the distortive impacts of FMIs on the intervened state's economy as seen in Afghanistan and Iraq where short-term economic advantages were sometimes evident but long-term economic outcomes were largely negative because of exploitation of economic resources, substantial consumption of national revenues and inequitable distribution of resources. Lastly, foreign military intervention increases the domestic insecurity of the intervened state, as in Afghanistan and Iraq, a substantial uptick in political violence after power vacuum created by U.S. intervention. The shifting power dynamics and heightened tensions contributed expansion of militant activities and to civil conflicts in both countries. The research proffers the deep dimensions of the foreign military intervention in order to give more effective and positively constructive strategies for the intervened states. The research methodologically relies on the conceptual framework that is complemented with qualitative comparative case study to assess the generalizability of the findings and provide insights into the conditions under which interventions may lead to different outcomes in terms of political stability.
İtalya'nın Habeşistan işgali ve Türk kamuoyuna yansıması
Birinci Dünya Savaşı'nın sonucunda itilaf devletlerinin arasında yer almasına rağmen umduğunu bulamayan ve adeta İngiltere ve Fransa tarafından aldatıldığını ve hakkı olanın kendisine verilmediğini düşünen İtalya, emperyalist emellerinin peşine düşerek saldırgan bir dış politika izlemeye başlamıştır. Kendisini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak kabul eden İtalya, Benito Mussolini'nin iktidarıyla birlikte saldırgan ve yayılmacı politikalar izlemeye başlayarak, Milletler Cemiyetine üye ve bağımsız bir devlet olan Habeşistan'ı işgal etmiştir. Habeşistan'ın işgali, Türk-İtalyan ilişkilerinin seyri bakımından da önemli bir gelişme olmuştur. Türkiye'nin, Lozan'dan 1930'lu yılların sonuna kadar dış politikada en ağırlık verdiği ülke İtalya olmuştur. İtalya ile olan ilişkiler hiçbir zaman aynı düzende devam etmezken Mussolini'nin söylemleri ve eylemleri Türkiye'nin kendisini tehdit altında hissetmesine yol açmıştır. Birinci bölümde Lozan barış antlaşmasından, 1935 yılına kadar ki süreçte Türk-İtalyan ilişkilerinin nasıl bir seyir izlediği incelenmiştir. İkinci bölümde ise İtalya'nın Habeşistan ile olan ilişkileri ve savaşa giden süreç işlenirken üçüncü bölümde ise Miletler Cemiyeti'nin Habeşistan işgali karşısındaki tutumu ve işgalin Türkiye'deki yansıması özellikle dönemin gazeteleri incelenerek ele alınmaya çalışılmıştır.
Vezirköprü Orman İşletme Müdürlüğü'nde 2008-2022 yılları arasında orman suçlarının incelenmesi
Ormanlar insanoğlunun var olduğu ilk zamanlardan bugüne insanoğlunun yemek pişirmek, ısınmak, ilkel el aletlerin yapımı, barınma ve avlanma gibi ihtiyaçlarını karşıladığı kaynaklar olmuştur. Bu yararlanma uzun yıllar boyunca sınırsızca gerçekleşmiş ve ormanlar bu sınırsız yararlanmadan etkilenmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ülkemiz ormanlarında yararlanmada "Cibali Mübaha" anlayışı söz konusu olmuştur. Bu süreçte toplumun büyük kesimini ilgilendirmeyen yasal düzenlemeler ortaya konulmuştur. Özellikle 1870 yılında Orman Nizamnamesinin yürürlüğe girmesi ile bu anlayış sona ermiş ve ormanlardan nasıl yararlanılacağına gibi hususlar düzenlemeye kavuşmuştur. Cumhuriyet döneminde 3116 sayılı yasa ile ilk orman kanunu yürürlüğe girmiş ve bazı kanunlarla zaman zaman maddelerinde değişikliğe gidilse de 1957 yılı 6381 sayılı Orman Kanunu yürürlüğe girene kadar yürürlükte kalmıştır. Bu çalışmada 2008-2022 yılları arasındaki dönemde Vezirköprü Orman İşletme Müdürlüğü sınırları için 6831 sayılı yasada tanımlanan orman suçları analiz edilmiştir. Çalışma kapsamında 1013 suç zaptı incelenmiştir. İncelenen bu zabıtlara ilişkin davaların 750'si mahkumiyetle sonuçlanmış ve suçlar kesinleşmiştir. Bu çalışmada suçların analizi mahkumiyet kararı verilen 750 dosya üzerinden gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucunda toplamda en çok görülen suç kaydının %47'lik oranla İşgal ve Faydalanma suçuna ilişkin olduğu, ardından ikinci sırada %28'lik oran ile Kesme suçuna ilişkin olduğu sonuçları elde edilmiştir. Mevsimlere göre, en çok işlenen suçun sonbahar mevsiminde olduğu tespit edilmiştir. Çalışma sonucunda orman koruma ile ilgili faaliyetler açısından öneriler sunulmuştur.
ABD'nin işgalinin ardından Türkiye-Irak güvenlik ilişkilerinde Kuzey Irak faktörü
Dünya hâkimiyet teorileri incelendiği takdirde Ortadoğu'nun öneminin büyük olduğu anlaşılmaktadır. Bu coğrafyada Irak'ın jeo-stratejik ve jeo-politik konumu da önemli bir yer tutmaktadır. Osmanlı'nın son döneminden itibaren gerçekleşen olayların bu durumun önemini ortaya koyduğu bir gerçektir. 19. yüzyılın son çeyreğinde endüstride ve ulaşımda kullanılmaya başlanan petrolün bu bölgede bulunması da güç mücadelesini tetikleyen bir başka etkendir. Bu tarihsel süreçten dolayı Irak acılı bir geçmişe sahiptir. Yakın tarihe bakıldığında da, özellikle iki kutuplu dünyanın ortadan kalkmasıyla gerçekleşen olaylar Irak'ın bugünkü siyasi durumunu etkilemiştir. Birinci Körfez Krizi ile başlayan bu süreç günümüzde daha da karmaşık bir hale gelerek devam etmektedir. Bu çalışmada bölgede yaşanan sorunların etnik, siyasi, dini ve ekonomik boyutları ele alınmaya çalışılacaktır. Bölgede Kürt varlığı tartışılmaz bir gerçek olmakla beraber Türkmenlerin, Arapların, Asurîlerin ve Keldanilerin varlığı bilinçli veya bilinçsiz gözlerden uzak kalmaktadır. Oysaki çalışmada ortaya konan argümanlarla bölgenin sorunlarının bu unsurlardan uzak kalarak çözülemeyeceği iddia edilmektedir. Böylece, Irak'ın gerek kuzeyine, gerekse bütününe etki eden sorunlara çözüm önerisi sunulmaya çalışılırken, ülkenin sayılan bu unsurları açısından da konular ortaya konmaktadır. Birinci Körfez Krizi ile uluslararası kamuoyu tarafından farkına varılan sorunlar, Ankara için de bir milat niteliği taşımaktadır. Kuveyt'in işgaliyle başlayan süreç Türkiye'nin ulusal ve uluslararası güvenlik politikalarını doğrudan etkilemektedir. Çekiç Güç ve 36. paralelinin kuzeyi söyleminden günümüze, Kuzey Irak'taki özerk yapılanmaya gelinmiştir. Bu da olayın hem uluslararası ölçekte hem de Türkiye açısından ulusal ölçekteki etkilerini ortaya koymaktadır. Tez Çalışması Irak'ın ve özellikle de Kuzeyi'nin çok boyutlu sorunlara sahip olduğunu ortaya koyarak genel görüşün haricinde bölgedeki diğer etnik ve dini grupları da dâhil ederek çözüm önerileri getirmektedir. Bu özelliği ile çalışma özgün olma şartlarını yerine getirmenin dışında bölgeye farklı bir açıdan bakma yolunu açabilir.
Afganistan (1945-1989)
Bu doktora tezi, İkinci Dünya savaşından yani 1945 yılında sonra başlayan soğuk savaş dönemi ile bu dönemin sonu ve SSCB'nin dağılmasının başladığı kabul edilen 1989 yılında Rus işgalinin bittiği dönemde Afganistan tarihini incelemeyi amaçlamaktadır. Öncelikle Afganistan'ın tarihi ve coğrafi yapısı incelenmiştir. Daha sonra Afganistan'ın Jeopolitik yapısı ele alınmış ve Türkiye Cumhuriyeti ile yakın tarihlere rastlayan kuruluşu anlatılmıştır. Özellikle Atatürk döneminde Afganistan-Türkiye Cumhuriyeti ilişkilerine kısaca değinilmiştir. Afganistan'daki siyasi hareketler ile Afganistan'ın Sovyetlere yaklaşması geniş bir şekilde incelenmiş, bilahare Rus işgali ile geri çekilmesi yine geniş bir araştırma sonucu Rus ve Doğu Bloku ülkelerinin arşiv kaynaklarına ve diğer kaynaklara dayanarak incelenmiştir. Daha sonra Rus işgaline karşı büyük güçlerin tepkisi ve ABD'nin işgale verdiği destek ile mülteciler sorunu ele alınmıştır. Bu arada Afganistan'ın idari ekonomik kültürel ve dini yapısı kısaca incelenmiştir. Son bölümde Afganistan'ın dış politikası, komşuları ve Türkiye Cumhuriyeti olan ilişkileri ortaya konmuştur. İncelemede elde edilen veriler sonuç bölümünde açıklanarak ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Afganistan, Sovyet İşgali, Rus İşgali
Irak'ın geleceği: ABD'nin çekilmesi ve muhtemel senaryolar
Irak, ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin 2003 yılındaki müdahalesinden itibaren en önemli dış politika konularından biri haline gelmiştir. Demografik ve sosyal yapısı itibariyle adeta Ortadoğu'nun bir minyatürü sayılabilecek Irak hem bölgedeki gelişmeleri etkilemekte hem de bölgedeki gelişmelerden etkilenmektedir.17 Kasım 2008 tarihinde ABD ve Irak arasında imzalanan Irak'taki ABD Birliklerinin Statüsü Anlaşması (SOFA) ile ABD birliklerinin önemli bir kısmının 31 Aralık 2011 tarihine kadar Irak'tan çekilmesi beklenmektedir. Söz konusu anlaşma Irak'ın geleceğine yönelik pozitif bir katkı sağlamaktan ziyade ABD'nin dış politikasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum ABD'nin Irak'ı tamamen terk ettiği ya da Irak'tan vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. ABD, ülkeye yerleştirdiği önemli miktardaki Dışişleri personeli ile varlığını daha uzun yıllar devam ettirmeyi planlamaktadır.Mevcut durumda Irak'ta; Kerkük, federalizm, petrol ve güvenlik gibi çözülmeyi bekleyen çok fazla sorun bulunmaktadır. Ülkedeki grupların kendi menfaatlerini öne çıkaran yaklaşımları ve birbirlerine olan güvensizlikleri ile bölgesel aktörlerin yaklaşımları sorunların kısa vadede çözülemeyeceğinin bir işaretidir. Bu durum bir yandan Irak'ın geleceğine yönelik iyimser tahminler yapılmasını engellerken diğer taraftan da ülkenin parçalanma senaryolarının da gündemde kalmasına hizmet etmektedir.Anahtar Sözcükler:1.Irak2.ABD'nin Irak'tan Çekilmesi3.Federalizm4.Irak Bölünme Senaryoları5.Kerkük6.Ortadoğu
1302 (1885/1886) tarihli Mesele-i Mısriyye defteri (Çeviriyazı ve değerlendirme)
Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetindeki Mısır, 19. yy'da hızlanan sömürge yarışı neticesinde İngilizler tarafından işgal edilmiştir. Bu duruma diğer Avrupalı devletlerin tepkisi de farklı olmuştur. İngiltere'nin işgalinden sonra Mısır'ın tahliyesi için görüşmeler başlamıştır. Görüşmelere ait yazışmaların kaydedildiği 1885 (H.1302) tarihli defterin meseleye dair bilgiler vermesi onu önemli kılmaktadır. Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki gelişmeler günümüzü etkilediği gibi geleceğimizi de etkileyecektir. Bu bakımdan defterin çeviri-yazı ve değerlendirilmesinin yapılması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Devleti, İngiltere, Mısır, Sömürgecilik, İşgal
Irak Anayasalarında yasama organı
Irak'ta ilk anayasanın hazırlanmasından beri anayasal bir istikrar yaşanmadı çünkü ard arda bir sürü askeri devrimler yapıldı sonrada Saddam rejimi döneminde de Irak savaştan savaşa sürüklendi en sonunda Amerika işgali ve güvenlik kaybıyla Irak'lıların yaşamı sonuçlandı. Bu anayasal istikrarı yaşanmamasından da yasama organı da etkilenmişti.1925 anayasasına baktığımız zaman yasama organı iki meclisten oluştuğunu görülür, onlarda millet meclisi ve ayan meclisi ve bu kuruluların yasama yetkisine kralın katılması da görülür.1925 anayasası çerçevesinde kurulan ayan meclisinin eleştirilen taraflarında biri bu meclisin üyeleri kralın tarafından atanması ve bu üyeler iki yasama döneminden fazla kralın tarafından seçilmesini anayasa kabul etmiştir. Diğer eleştiren tarafıysa yasama organını oluşturan her iki mecliste kadınlar yer almamıştı ve kadınlara genel seçimde oy kullanma hakkında tanımlamıştır.Ayrıca monarşi (krallık) döneminde olan meclisler bakanlıklara karşı Başarsız ve zayıf görülmesidir öğrenin krallık döneminde millet meclisi endişeli kaynağı oluşturup ve inandırıcı olmayan nedenle bakanlar kurulu tarafından 12 defa meclis feshedilmiştir.1925 anayasası çerçevesinde yasama organı hakkında özet konuşmasında şunu diyebiliriz ki, 1925 anayasasında yasama organına verilen yetkileri ne millet meclisi nede ayan meclisi özgürlükle görevlerini yapıyorlardı, ancak bu yetkileri kral kullanıyordu. Belirlediğimiz gibi krallık döneminde millet meclisi bakanlar kurulunun tarafından feshedildiğine göre bu dönemde kurulan yasama organı yürütme organına karşı zayıf ve başarısız olduğunu yansıtıyor.1970 anayasasına baktığımızda 1925 anayasasına göre büyük gelişimde bulunduğunu görülür. 1970 anayasasında kadınlara millet meclis seçimlerinde oy kullanma ve mecliste üye olma hakkı tanımıştır. Ayrıca Devrim Komuta Konseyi üyelerinin 4/1'i veya Ulusal Meclisinin 30 üyesine yasa tasarısı önerme hakkı verilmiştir. Ancak Irak'ın 1980 ve 1991 savaşları ve 1991 yılın savaşında sonra ekonomik ambargo nedenle Ulusal Meclisinin kurulmasına rağmen Irak'ta yasam yetkisi Devrim Komuta Konseyi'ne verilmiştir.1970 anayasası çerçevesinde kurulan yasama organını eleştiren tarafların biride yasama organı oluşturan her iki meclisin Devrim Komuta Konseyi ve Ulusal Meclisin üyeleri Baas partisinin üyesi olması gerekiyordu.1970 Anayasası'nın çerçevesinde kurulan yasama organının kuruluşu, oturumları ve yasama yetkileri 1925 anayasasındaki yasama organından daha demokratik görülüyor. Ancak Irak'ta diktatör rejimi (Saddam Hüseyin rejimi ) olduğu için anayasada yasama organına yasama döneminde verilen yetkileri teori olarak anayasada yazılmıştı, bu yetkilerin çoğu baas rejimi zamanında uygulanmadı.Amerikan tarafından Irak'ı işgal ettiğinden sonra geçici olarak Irak'ın geçici yönetim kanunu (geçici anayasa) yazıldı ve bu süreçte ABD ile birlikte Irak geçici hükümeti kuruldu.Bu geçici dönemde Irak'ın ulusal meclisini seçerek işgalden sonra Irak'ın ilk yasama organı kuruldu, bu meclisin en önemli görevlerinden biri Irak'ın kalıcı anayasasını yazmaktır. Irak'ın yeni anayasasını yazmak ulusal meclisinin arasından farklı din, mezhep, dilden milletvekili seçildi, bu komisyon bir süre içinde anayasayı yazıp ulusal meclisine sunmakta bulundu. Bazı söylentilere göre yeni anayasa Amerika hükümeti tarafından hazırlandı sonrada Arapçaya çevirtildi.Irak'ın kalıcı Anayasasına göre yasama organı iki meclisten oluşmaktadır, birincisi Millet Meclisi, ikincisi ise Federal Meclistir. Millet Meclisi'nde kadınların sayısı¼ den az olmama şartıyla kurulur. Meclis, nitelikli çoğunlukla toplanır ve salt çoğunlukla kararlarını alır. Yürütme organıysa, anayasaya göre cumhurbaşkanlığıyla bakanlar kurulundan oluşur. Cumhurbaşkanı seçimi Millet Meclisi tarafından yapılır. Yürütmenin diğer temeli Bakanlar Kuruluysa bu kurul Millet Meclisinin önünde sorumludur.Anahtar Kelimeler:1.Anayasa.2.Irak.3.İşgal.4.Yasama Organı.5.Milletvekili.
Irak işgali sonrası Kerkük sorunu
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde Türkiye-Irak sınırı ciddi bir ihtilaf konusu olmuştur. Lozan Konferansı'nda çözülemeyen sorun Milletler Cemiyeti'nin devreye girmesi ile Türkiye'nin aleyhine sonuçlanmış, böylece Musul ve Kerkük, Irak topraklarına dahil edilmiştir. Irak'ta ardı ardına gelen darbeler sürecinde ve sonrasında Kerkük'ün aidiyeti, Bağdat ile Kürtler arasında en önemli sorunlardan biri haline gelmiştir. Ancak iktidarın güç kullanmadaki cömertliği, sorunun daima Bağdat lehine çözülmesini sağlamıştır. 2003'te Baas rejimine son veren ABD işgaliyle oluşan kaotik ortamda Kürt gruplar, Kerkük'te yönetimi ele geçirmek ve demografik kompozisyonu değiştirmek suretiyle yeni bir sürecin başlamasını sağladılar. Bu süreçte Kerkük'ün geleceği Irak'ın iç meseleleri arasında birinci sıraya yükseldi. Araplar ve Türkmenler şehrin Kürt Bölgesi'ne katılmasına karşı çıktılar. Öte yandan şehrin petrol zenginliğinin Kürtlerin eline geçmesi halinde bölgesel ve uluslararası dengelerin değişeceği varsayımı, Irak'a müdahil olmaya çalışan İran'ı, hâlihazırda PKK ile mücadele ederken diğer taraftan şehirdeki Türkmenlerin geleceğinden kaygı duyan Türkiye'yi ve ülkeyi işgal altında bulunduran ABD'yi sorunun tarafları haline getirdi.Tez, son yıllarda ?komşularla sıfır sorun? düsturu ile hareket eden Türk Dış Politikası'nın Kerkük sorununda, Bölgesel Kürt Yönetimi'ni (BKY) ?komşu? olarak görüp görmediği ve Kerkük meselesi adına ?komşularla sıfır sorun? düsturundan ne kadar ödün vereceğine ilişkin ipuçları sunmaktadır. Kürtlerin, uzun yıllar Bağdat'a karşı sürdürdüğü mücadelenin ardından, ABD operasyonu sonucu elde ettiği kazanımları, Kerkük'ü de BKY sınırlarına dahil etmek adına riske atıp atamayacağına ilişkin öngörüler sağlamaya çalışmıştır. Yine Kürtlerin, Kerkük uğruna tüm bölgesel aktörler tarafından ?istenmeyen? ilan edilmeyi göze alıp almayacakları, bu aşamada çevre ile iyi ilişkiler kurarak varlığını meşrulaştırmayı mı yoksa ABD ile ilişkileri güçlü tutarak bölgede ABD'nin ?Truva Atı? olarak görülmeyi mi tercih edeceği sorusuna cevap aramaktadır. Son olarak Tez, Irak'ın federal yapısı içerisinde Kerkük'ün gelecekteki statüsünün ülke içi dengeleri ne yönde değiştireceği ve bunun bölgesel yansımalarının neler olabileceğini ortaya koymaya çalışmıştır.Anahtar Sözcükler1. Kerkük2. Irak3. Kürtler4. Türkmenler5. Araplar
Uluslararası hukuk bağlamında Kırım'ın işgal ve ilhakı
Bu tezde, Ukrayna Cumhuriyeti'nin başkenti Kiev'de başlayan ve uluslararası bir soruna dönüşen Avromaydan sonucunda Rusya'nın, Ukrayna'ya bağlı özerk bir Cumhuriyet olan Kırım'ı işgal ve ilhakı, kuvvet kullanma yasağı ve kendi kaderini tayin etme hakkı kapsamında incelenecektir. Ukrayna, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB)'nin dağılmasının ardından bağımsızlığını kazanmış ve ulus devlet olma sürecine girmiştir. Ancak Vladimir Putin'in iktidara gelmesiyle SSCB'nin ardılı konumundaki Rusya'nın, Ukrayna üzerindeki etkinliği artmış; bu durum Avrupa'ya hem coğrafi hem de yapısal olarak yakın olan Ukrayna'da toplumsal ve siyasal sorunlara yol açmıştır. Özellikle Ukrayna Hükümeti'nin 2010 yılında paraf edilen ve 2013 yılında imzalanması planlanan "Derinleştirilmiş AB Doğu Ortaklığı" projesinden vazgeçmesi sonrasında sorunlar ve ayrışmalar iyice artmıştır. Bu istikrarsızlık, Kırım'a da sıçramış, çoğunluğu Rus olan Özerk bölge, Rusya tarafından çeşitli bahaneler öne sürülerek önce işgal, ardından ilhak edilmiştir. Tezde, Kırım'a yapılan Rus müdahalesi ve sonrasında ilan edilen bağımsızlık ile Kırım'ın Rusya'ya katılma konuları işlenecektir. İnceleme; işgal ve ilhak kavramları, kuvvet kullanma yasağı, kendi kaderini tayin etme hakkı ve garantörlük anlaşmaları ile sınırlı olacaktır. Tezde, ilk olarak Kırım'ın genel görünümü anlatılacak, ardından tarihsel süreçte Kırım'ın uluslararası statülerinden söz edilecektir. Son olarak Rusya'nın, Kırım'ın işgal ve ilhak süreci anlatılacaktır. Ardından uluslararası hukukta kuvvet kullanma yasağı ve kendi kaderini tayin etme hakkı üzerinde durularak söz konusu ilhakın uluslararası hukuk açısından durumu Birleşmiş Milletler (BM) Antlaşması ve uluslararası sözleşmeler ışığında değerlendirilecektir.
Batı Anadolu'da (İzmir ve havalisinde) Rumların faaliyetleri (1919-1922)
ÖZET Doktora Tezi Batı Anadolu'da (İzmir ve Havalisinde) Rumların Faaliyetleri (1919-1922) Zafer ÇAKMAK Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Elazığ - 2004, Sayfa: X+272 Rumlar, Osmanlı hakimiyeti altında yaşayan azınlık unsurlardan biridir. Yunanistan bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktıktan sonra Osmanlı Devleti'nden toprak kazanmak suretiyle büyümeye başlamıştır. I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi 'ni imzaladığında devletin içine düştüğü kötü durumdan faydalanmak isteyen Batı Anadolu Rumları, bölgenin Yunanistan'a ilhak edilmesini sağlamaya çalışmışlardır. 15 Mayıs 1919'da Yunanistan'ın İzmir'i işgaliyle birlikte bölgede yaşayan Rumlar; kurdukları çeteler vasıtasıyla Türkleri katletmiş, mallarım yağmalamış ve onları göçe zorlamışlardır. Bu arada Yunanistan Batı Anadolu'da nüfus çoğunluğunu sağlamak amacıyla bölgeye Yunanistan'dan ve Adalardan Rum göçmen göndermiştir.. Sakarya Savaşı'nda Yunan Ordusu'nun başarısızlığı sonucunda, Batı Anadolu Rumları Yunanistan'dan ümitlerini keserek bölgede bir İyonya Devleti kurmaya çalışmışlardır. Türk Ordusu'nun Büyük Taarruz ile Yunan Ordusuna karşı başlattığı harekat neticesinde bölgede yaşayan Rumlar Anadolu'yu terk etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Anahtar Kelimeler: Rum, Yunanistan, Osmanlı Devleti, Batı Anadolu, İzmir, İşgal, Mezalim, Göç, İyonya.
Milli Mücadele döneminde İnegöl (1918-1923)
İnegöl Milli Mücadele döneminde Bursa ve İstanbul'a olan yakınlığı nedeniyle Yunan işgaline maruz kalan yerlerden birisi olmuştur. Özellikle 22 Haziran 1920 tarihinde Yunan ordusunun kıyı Ege'den hareketiyle birlikte İnegöl'de işgale uğramıştır. Yunan harekâtı karşısında Bursa ve çevresinde bulunan Türk birlikleri ise daha güvenli olan Bozüyük-İnönü mevzilerine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu tarihten sonra ise Yunan birlikleri İnönü Savaşları ve Eskişehir-Kütahya Muharebeleri sırasında İnegöl'ü işgal ederek İnönü Mevziilerinde Türk birlikleri ile karşı karşıya gelmiştir. Ayrıca Yunan ordusu her saldırı ve geri çekilişte İnegöl'ü kullanmıştır. Coğrafyasının bu konumu nedeniyle İnegöl, Türk Milli Mücadelesinde birçok defa işgale uğramıştır ve Yunan tahribatına en fazla uğrayan yerlerden birisi olmuştur. Bununla birlikte Milli Mücadele yıllarında ortaya çıkan yerli Rum ve Ermeni çeteleri bölgede maddi manevi hasarlara neden olmuştur. Bu nedenden dolayı birçok İnegöllü evini barkını bırakıp Anadolu içlerine göç etmek zorunda kalmıştır. Bu çalışmada Milli Mücadele dönemi olarak ifade edilen 1918-1923 yılları arasında İnegöl ve çevresinde gerçekleşen olaylar ele alınacaktır. Anahtar Kelimeler: İnegöl, İnönü Muharebeleri, Yunan ordusu, Yunan Zulmü
İtalyan işgal bölgelerinde son Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri
Osmanlı Devletinin çöküş sürecine girdiği yıllarda Avrupa'da parlamentolar çağı yaşanmaktaydı. Bu süreçte Avrupa'da başlayan anayasa hareketleri Osmanlı Devletine de yansımış ve Meşruti yönetim Osmanlı Devleti içerisinde de yapılanmaya başlamıştır. Bu yüzden Osmanlı'da demokratikleşme sürecinin başlangıcı olarak Cumhuriyetin kuruluşunu esas almak yanlış olur diyebiliriz. Zira Osmanlıda modernleşme ve demokratikleşme hareketleri 19. yüzyılın başlarında başlamış, Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerindeki projeler ile de devam etmiştir. Tanzimat döneminin yetiştirdiği aydın kesimin Avrupa modelinde bir anayasanın benimsenmesi ısrarından sonra Meşrutiyet düşüncesi giderek güçlenmiş ve 23 Aralık 1876‟da Sultan II. Abdülhamit Kanun-ı Esasi'yi ilan etmiştir. Türk tarihi açısından ilk modern anayasanın ilanından sonra sıra meclisin açılmasına gelmiştir. Nitekim seçimlerin yapılması için bir seçim kanunu hazırlanmış ve seçimlerin anayasa ile birlikte bu kanuna göre yapılması kararı alınmıştır. Genel olarak iki dereceli seçim sistemi benimsenmiş ancak 1876 yılında yapılan ilk seçimler de bu kurala uyulmamıştır. Bu nedenle 1908 yılında yapılan seçimler halkın genel anlamda katıldığı ilk seçimlerdir diyebiliriz. 1912, 1914 yılında yapılan seçimlerde aynı şekilde seçim kanunu ve anayasa da belirlenen kurallara göre yapılmıştır. 1914 Meclisi de I. Dünya Harbi sonuna kadar görev yapmıştır. 1918 yılında savaşı kaybeden Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi ile ağır şartlar kabul etmek zorunda kalmıştır. İtalya ise savaş öncesinde İngiltere ve Fransa ile yaptığı gizli anlaşmalarla geleceğini garantilemeye çalışmıştır. 1915 ve 1917 yılında yapılan Londra ve St. Jean de Maurienne anlaşmaları ile İtalya'ya Anadolu'da Antalya'dan İzmir'e kadar geniş bir bölge vaat edilmiştir. Ancak İtalya savaştan sonra toplanan Paris Barış Konferansında (18-21 Ocak 1919) daha önce yapılan gizli anlaşmalarla kendisine vaat edilen İzmir'in İngiltere tarafından Yunanistan'a verildiğini öğrenince Anadolu'ya karşı işgal politikasını değiştirmiş ve İtilaf Devletleri'ni karşısına alarak bağımsız hareket etmeye başlamıştır. Ancak bir yandan da İtilaf Devletleri'ne karşı güçsüz olduğunun da farkındadır. Bu yüzden Osmanlı Devleti topraklarında takip ettiği işgal politikasında diğer işgalci güçlere nazaran daha ılımlı bir politika takip etmiştir. Anadolu'ya gönderdiği arkeolojik heyetler bahanesiyle işgallerine hazırlık yapan İtalya 1919 yılının Mart ayında Osmanlı topraklarını işgal etmeye başlamıştır. Bu bağlamda İtalyan işgalleri devam ederken Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Milli Mücadele hareketi başlamış, özellikle Sivas Kongresinin akabinde İstanbul ile iletişimin kesilmesi kararı alınmıştı. Yaşanan bu gelişme üzerine Damat Ferit Paşa kabinesi 1 Ekim 1919 tarihinde istifa etmek zorunda kaldı. Akabinde 3 Ekim 1919 tarihinde Ali Rıza Paşa kabinesi kurularak seçimlerin yapılmasına ve meclisin açılmasına karar verdi. Milli Mücadele hareketine daha ılımlı yaklaşan bu hükümetle Mustafa Kemal Paşa ve Temsil Heyeti Ekim 1919 itibarı ile İtalyan işgal bölgelerinde seçimlere girmiştir. Seçimlere İstanbul Hükümeti onay vermiş olsa da seçimlerde Temsil Heyeti adaylığını koyanların seçilmesini istememiştir. Nitekim seçimlerde Dâhiliye Nezareti vilayet merkezi ve sancaklara gönderdiği seçim genelgesi ile seçimlerin sıkı bir şekilde takip edilmesini bilhassa bildirmiştir. Seçimlerin nihayetinde ise 12 Ocak 1920 tarihinde Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı açılmış ve toplamda 24 oturum gerçekleştirebilmiştir.
Düşünce ve pratiklerin uluslararası dolaşımı: 1968-1970 yılları arasında Türkiye'de üniversite işgalleri
1968 hareketi, toplumsal hareketler literatüründe sıkça tartışılan hareketlerden biridir. Hareketin dünyanın her yerinde toplumların her sektörünü mobilize etmiş olması, bunun en önemli sebebidir. Bu hareket, Amerika'da 1965 yılında siyahilerin sivil haklar mücadelesinden, 1970'li yıllara kadar simgesel bir döneme işaret eder. Kısa zamanda Avrupa'da yükselen hareket, özellikle Vietnam Savaşı'yla dünyanın farklı bölgelerine yayıldı.Türkiye'de hareket, 1960'lı yıllarda Demokrat Parti uygulamalarına karşı özellikle öğrenci hareketinin muhalefetiyle başladı. 27 Mayıs darbesinden sonra sosyalist ideolojinin yayılmasıyla sol hareket ve örgütleri harekette öncü bir rol oynadı. Bu süreçte öğrenci hareketinde, fikirler ve pratikler anlamında uluslararası unsurlar görülür. Bunlardan en önemlileri, Avrupa'da öğrenci hareketleri ve Üçüncü Dünya ülkelerinde anti-emperyalist hareketlerdir. Bu etkileşimin en önemli sebepleri, Türkiye'de hareketin Amerikan karşıtı karakterinin yükselmesi ve Avrupa'daki hareketlerin öncü statüleridir.Fikirsel yayılmayla birlikte harekette kullanılan protesto taktik ve biçimlerinde de uluslararası unsurlar bulunmuştur. Bu açıdan, 1960'lı yıllarda Türkiye'de denenmemiş ve yeni protesto taktikleri de kullanılmıştır. Bunların en önemlileri, işgal, boykot ve grev eylemleridir. Özellikle 10 Haziran 1968'de Ankara'da Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde başlayan üniversite işgalleri, hareketin dinamizmini yükseltti.Fikirlerin ve pratiklerin Türkiye'ye yayılımını sağlayan iki önemli kanal vardır. Bunlar, gazete ve çeviri kitaplar veya makalelerdir. Özellikle gazete, işgal protestosunun yayılmasıyla ilgili olarak önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca ilk üniversite işgalinden sonra bu protesto, ülkenin diğer üniversitelerine ve daha geniş topluluğa yayılmıştır. Öğrenci hareketinde önemli yeri olan Fikir Kulüpleri Federasyonu'nu öncü bir role sahipti. Bunun dışında, kitlesel ve demokratik tartışmaların yürütüldüğü forumlar ve daha fazla özerkliğe ve kaynağa sahip üniversiteler, işgallerin yayılmasını kolaylaştırmıştır.Nitekim özellikle 1969 yılında işgal eylemi, sadece öğrencilerin protesto biçimi olmaktan çıkar ve işçi ve köylü eylemlerine de yayılmaya başlar. Bu işgallerde yine Dev-Genç'in katılımı ve desteği, sektörler arası yayılmayı açıklamaktadır. Sonuç olarak, işgal eylemleri Türkiye'de sadece enstrümantal bir araç değil, aynı zamanda hareketlerin kimlik kazanmasını sağlamıştır.Anahtar Kelimeler: Yayılma, eylem repertuarı, protesto döngüsü.
İtalyan işgalinde Antalya (1919-1921)
Bu çalışmada İtalyan İşgalinde Antalya (1919-1921) incelenmektedir. Antalya, I. Dünya Savaşı'nın ardından imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması'nın 7. maddesine dayanılarak 28 Mart 1919 tarihinde İtalya tarafından işgal edilmiştir. Antalya'nın işgaline bölgede yaşanan asayiş olayları gerekçe gösterilmiştir. İtalya, işgal ile birlikte Antalya halkını yanına çekebilmek, halkın gösterebileceği mukavemetin önüne geçebilmek için sağlık, ekonomi, ziraat, eğitim ve bayındırlık alanlarında halkın hoşuna gidecek politikalar uygulamaya koymuştur. İtalya'nın gerek uygulamaya koyduğu politikalar gerekse çatışma ortamı yaratmamak için Antalya ahalisi ile karşı karşıya gelmekten kaçınması Antalya'da İtalyan işgaline tepkileri protestolarla sınırlı bırakmıştır. Gerçekten de şehrin işgaline İstanbul Hükümeti, Antalya Mutasarrıflığı, Mustafa Kemal ve Askeri kanat öncelikle siyasi alanda mitingler düzenlenmesini tavsiye ederek tepki göstermiş, ancak İtalyanların şehir çevresinde işgali genişletme çabası içerisine girmeleriyle Mustafa Kemal ve Harbiye Nezareti işgale karşı her türlü mücadelenin verilmesi ve askerlerin hiçbir suretle geri çekilmemesi yönünde tepkisini sertleştirmiştir. Her ne kadar Antalya'da Milli Mücadele döneminde silahla mücadele için cephe açılmamış olsa da Anadolu'nun diğer vilayetlerinde olduğu gibi burada da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulmuştur. Bu cemiyet Antalya halkına Milli Mücadele'yi anlatmanın ve halkı işgalde örgütlemenin yanı sıra cepheye silah ve mühimmat yardımı, temini, aktarımı ve organizasyonunda önemli rol oynamıştır. İtalya'nın Antalya'yı işgali ile birlikte bölgede bir otorite boşluğu yaşanmıştır. Bu durum eşkıyaların türemesinde önemli bir etken olmuş, bölgede asayiş olayları artmıştır. Ancak, asayiş ve güvenlikten sorumlu olan 57. Tümen Kumandanı Albay Şefik Bey (Aker) Antalya işgal altında olmasına rağmen bölgenin huzuru için büyük çaba göstererek Antalya ve çevresinin daha da karmaşık ve asayişsiz hale gelmesini önlemiştir. Anadolu'da Milli Mücadele değerlendirildiğinde işgal altında bulunan ve direniş gösterilen bölgelerin gereksiniminin karşılanmasında Antalya'nın çok önemli bir yerinin olduğu görülmektedir. Öyle ki, dönemi aydınlatan arşiv belgeleri, anılar ve konu ile ilgili incelemelere bakıldığında Milli Mücadele'nin silah ve malzeme gereksiniminin önemli bir kısmının Antalya yolu ile Anadolu'ya getirildiği, bunların büyük bölümünün de parası ödenerek İtalyanlar aracılığı ile sağlandığı anlaşılmaktadır. Anahtar Kelimeler: Milli Mücadele, Anadolu, Antalya, İtalya, İşgal.
Zorunlu göçün doğurduğu temel sorunlar ve göç politikaları: Kubadlı (Karabağ) örneği
Azerbaycan dünyada kendi sınırları içerisinde en çok göç yaşanan ülkelerden biridir. Ermenilerin yerel halka karşı gerçekleştirdiği katliamlarda yüzlerce insan evlerinden ve yurtlarından edilmiş, binlerce çocuk anne babasını kaybetmiştir. 1990 sonrasında Azerbaycan'ın toplam 12 bölgesi Ermeniler tarafından işgal edilmiştir. Söz konusu bölgelerde yaşayan bir milyondan fazla Azerbaycanlı da Ermeniler tarafından göçe mecbur edilmiştir. Ermeniler tarafından zorunlu göçe maruz kalan Azerbaycan Türkleri uzun süre hayatlarını çadır şehirciklerde, çok zor koşullarda devam ettirmişlerdir. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, 1994'te imzalanan ateşkes antlaşmasının sonrasında bile Ermeniler kendilerince bir temas hattı yaratmış ve işgal ettikleri bölgelerden sivil yaşam yerlerine, çocuklara, çiftçilere ateş ederek Azerbaycan tarafının hem sivil hem de ekonomik kayıplar vermesine neden olmuştur. İşgal ettiği toprakların yanı sıra Ermenistan hükümeti sonraki senelerde Azerbaycan'a karşı yeni toprak iddialarında bulunmuştur. Bölgede kan dökülmesinin durdurulması ve barışın sağlanması için oluşturulan Minsk üçlüsü Rusya, Amerika ve Fransa bu konuda tamamen başarısız olmuşlardır. Bu çalışmada Karabağ Savaşı'nın başlaması ardından gerçekleşen zorunlu göç süreci ile birlikte yaşanan zorluklar ve devletin bu sorunlara yönelik uyguladığı politikaları ele alınmaktadır. Tez yazım aşamasında öncelikle literatür taranılmış ve elde edilen veriler kaydedilmiştir. Konuya dair uluslararası örgütler ile yerel örgütlerin elinde bulundurdukları arşivlere ait belge ve raporlara bakılmıştır. Kubadlı'da yaşanan zorunlu göçün ortaya çıkardığı sorunlar genel bakıldığında hastalıklar, yeni yerleşim alanına adaptasyon sürecinde yaşanan şok, yerel yönetimlere ve bölgele uyum sağlama, ekonomik problemler başlıca sorunlardır. Bunlara çözüm olarak sağlık imkânlar sağlatılarak psikolojik destek verilmesi, ekonomik yardımlar ve sosyal çözümler getirilmesi olmuştur. Anahtar Kelimeler: Azerbaycan, Karabağ sorunu, zorunlu göç
İzmir basınında İzmir'in işgal ve kurtuluşu üzerine bir inceleme (1922-1938)
15 Mayıs 1919 ve 9 Eylül 1922 tarihleri İzmir için birer dönüm noktası oluşturmaktadır. İşgal, Yunanlıların 15 Mayıs'ta İzmir'e girmesiyle başlamış, yaklaşık üç buçuk sene sonra yine 9 Eylül'de İzmir'den atılmasıyla son bulmuştur. 15 Mayıs Yunanlıların anavatana saldırdığı kara günün yıl dönümü iken; 9 Eylül ise Türk ordusunun ilk hedefe vardığı ve vatanın kurtulduğu günün yıl dönümüdür. Bu itibarla bu günlerin kıymeti Türk milleti ve bilhassa İzmirliler için büyüktür. İzmir basını, bu önemli iki günün yıldönümlerinde işgal ve kurtuluşuna büyük ölçüde yer vermiştir. 15 Mayıs'ta gazeteler işgali hatırlatan, o günleri yad eden yazılar ve şiirlere yer vermiştir. Ayrıca kurtuluştan sonraki ilk yıllarda İzmir basınında büyük bir Yunan düşmanlığı dikkat çekerken, 1930'dan itibaren bakıldığında önemli ölçüde bir yumuşama görülmüştür. 9 Eylül'de çıkan gazeteler ise kurtuluşun hikâyesi, bayram hazırlıkları, kutlama törenleri, günün anlam ve önemi hakkında yazılar ve şiirler yazmışlardır. Ayrıca tüm bu başarıların baş mimarı olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e minnet ve şükranı dile getiren yazılarda gazetelerin başköşesinde yer bulmuştur. Böylelikle İzmir basını kaleme aldığı yazıları, ortaya koyduğu düşünce ve fikirleri ile 15 Mayıs ve 9 Eylül günlerinin anlaşılmasına ilişkin katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: ?zmir basını, 15 Mayıs, ?zmir'in i?gali, 9 Eylül, ?zmir'in kurtulu?u.
İngiliz işgali sonrası Mısır'da siyasî ve fikrî yapılanma (1882-1928)
Osmanlı Devleti'nin uluslararası arenada pek çok sorun yaşadığı XIX. yüzyılda bu sorunların başlıcalarından birini Mısır meselesi teşkil etmiştir. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın Mısır Valiliği görevine getirilmesi, Mısır'a imtiyazlı eyalet statüsünün tanınması, Mısır meselesinin ortaya çıkması gibi gelişmelerin yaşandığı süreçte diğer taraftan da Mısır, devlet-i aliyenin geleceği, hilâfet, ıslahatlar gibi alanlarda entelektüel tartışmalara ev sahipliği yapmıştır. 1798-1801 arasındaki kısa süreli Fransız işgali ve 1882'de İngilizler'in onlarca yıl süren işgali de ülkede derin izler bırakmıştır. 1882 yılında başlayan ve Osmanlı'nın Mısır'ı boşaltmasıyla sonuçlanacak işgalin Mısır'a çok büyük etkileri olmuştur. Bu etkilerin bir kısmı doğrudan İngilizler ile alakalı olmakla birlikte, bir kısmı da Osmanlı Devletinin egemenliğinin sarsılmasıyla ilgilidir. Anadolu coğrafyasında yeni kurulan devletin, dönemin genel eğilimi çerçevesinde ulus-devlet olarak yapılandırılması ve milliyetçiliğin etkisini artırması, hilafetin kaldırılması gibi durumlar; geçen yüzyılda payitahttaki gelişmelerin yakından takip edildiği Mısır'da geniş yankı bulmuştur. Geniş halk kesimlerinin İngiliz işgaline karşı ayaklandığı 1919 devrimi sonrasında 1922-52 sürecinde krallık rejimiyle idare edilen Mısır'da önce dikkat çekici bir şekilde Vefd gibi milliyetçi akımların yükselişine ardından da Müslüman Kardeşler Hareketi gibi İslâmi tandanslı hareketlerin yükselişine tanıklık edilmiştir. Yine Osmanlı yönetiminin Mısır'dan çekildiği yıllar da ülkede seküler karakterde bir takım kültürel gelişmeler yaşanmıştır. Bunların en önemlileri arasında, dil alanında reform talepleri ve antik döneme duyulan hayranlığın tezahürü olarak firavunizm gibi tezler zikredilebilir. Giriş ve dört bölümden oluşan bu çalışmada, Osmanlı'nın Mısır'dan resmen çekildiği süreç sonrası yaşanan ve döneme damgasını vuran siyasi ve entelektüel çalışmalara yoğunlaşılmaktadır. Mısır'ın İngiliz işgaline uğradığı 1882'den itibaren, 1922'de başlayan 'Liberal Çağ'ında erken dönemine odaklanan çalışmada, milliyetçilik ve din ekseninde gelişmelerin yaşandığı dönemin olayları yerli ve yabancı kaynaklardan elde edilen veriler ışığında temellendirilmektedir.