Immune system

63 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periton diyalizi yapan kronik böbrek yetmezliği hastalarında vitamin D ile immün sistem arasındaki ilişki

Vitamin D `nin kemik metabolizması üzerindeki klasik rolü dışında birçok biyolojik fonksiyonun olduğu oldukça iyi bilinen bir durumdur. Bu çalışmanın amacı vitamin D eksikliği olan peritoneal diyaliz hastalarına kolekalsiferol desteği yapılmasının, pro-inflamatuvar sitokin IFN-? ve anti-inflamatuvar sitokinler IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 ve serum total lökositlerin yüzdesinde, granülositler, lenfositler ve periferal kan mononükleer hücre alt gruplarında (CD3, CD4, CD8, CD45) ve CD4/CD8 oranında herhangi bir değişikliğe sebep olup olmadığını bulmaktır. Biz 31 sürekli ayaktan periton diyaliz hastalarının (15 erkek, 16 kadın, yaş ortalaması 48,6±14,8 yıl ) vitamin D durumu (serum 25-hidroksivitamin D3 [25(OH)D3)]) ve spesifik plazma sitokin konsantrasyonları (interferon-gamma [IFN-?], interleukin [IL]-4, ve IL-10), pentraxin-3, CD3, CD4, CD8 ve CD45 seviyesi için açlık kan örnekleri alarak analiz ettik. 25(OH)D3?ün bazal ortalama seviyesi 6,1±2,1 ng/dL ve kolekalsiferol desteğinin ardından 25(OH)D3?ün ortalama seviyesi 39,7±10,9 ng/dL (p<0,05). Hastalarımızın 24 tanesi (%77,4) paratiroid hormonu kontrol altında tutmak için alfacalsiferol almaktaydı. Alfa-kalsiferol alan ve almayan hastaların kolekalsiferol desteği öncesi ya da sonrası süreçlerinde hastaların CD4, CD8, CD4/CD8 oranı ve CD45, serum IL-4, IL-10, interferon-?, pentaxin-3 seviyelerinde bir farklılık olmadı (p>0,05). Vitamin D desteğinin ardından CD3, CD4, CD8, CD4/CD8 oranında ve CD45, serum IL-4, IL-10 ve pentraxin-3 seviyelerinde bir değişiklik olmadı ancak beyaz kan hücre sayısında, IFN-? seviyelerinde anlamlı bir düşüş oldu (p < 0.05). Sonuçlar: Bizim çalışmamızda kolekalsiferol desteği sonucunda proinflamatuvar sitokin IFN-? seviyesinde düşüş olurken kolekalsiferol tedavisi antiinflamatuvar sitokin IL-4 ve IL-10 serum seviyelerinde artışa neden olamamıştır. Görülmektedir ki, birçok sitokin üretimini aynı anda stimule eden bir uyaran olduğu halde, her bir sitokinin vitamin D?nin farklı şekillerde etkileyebileceği başka yollardan da türeyebileceği söylenebilir.

Böbrek yetmezliği-kronikDiyalizPentraksin 3+6
İbrahim Orman
İnönü University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromu tanılı çocuklarda immün ve endokrin sistem arasındaki ilişkinin araştırılması

Polikistik over sendromu doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen endokrinolojik hastalıktır. Hastalığın temelinde insülin direnci, kronik düşük seviyeli inflamasyon ve hiperandrojenizm gibi patolojiler olduğu düşünülse de hastalığın patofizyolojisi tam anlamıyla aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada rutin bakılan endokrinolojik belirteçler ile kronik inflamasyonla alakalı belirteçler arasındaki ilişkiyi ortaya koymak ve bu değerlerin hastalığın tanı, izlem ve tedavisindeki yerinin araştırılması amaçlandı. Bu çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniğine başvuran 32 PCOS tanılı hasta ile genel çocuk polikliniğine başvuran 39 sağlıklı kız çocuğu katıldı. Her iki grupta antropometrik ölçümler dışında lenfosit subgrupları bakıldı. Hasta grubunun lipit profili, FSH, LH, testosteron, östrojen, glikoz, insülin, HOMA skoru, ACTH, kortizol, AMH, DHEA-S ve tiroid fonksiyon testlerinin sonuçları referans değerler ile karşılaştırıldı. PCOS hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı derecede azalmış CD8+ ve CD16/56+ yüzdeleriyle (p=0,037 ve p=0,001), artmış AMH ve HOMA skoru değerleri saptandı. Hasta grubunda CD3+ yüzdesi ile östrojen hormonu arasında pozitif (p=0,023), CD4+ yüzdesi ile LDL, trigliserit ve AMH arasında negatif ilişki (p=0,01, p=0,038 ve p=0,005) saptandı. Buna ek olarak HLA-DR+ yüzdesi ile 17-OH progesteron ve DHEA-S arasında negatif ilişki (p=0,008 ve p=0,023) gözlenmiştir. Sonuç olarak PCOS'un, sadece endokrinolojik temele sahip bir hastalık olmayıp patofizyolojisinde özelikle immün disregülasyon ile birlikte birçok farklı patolojinin rol oynadığı karmaşık bir hastalık olduğu görülmüştür.

Endokrin sistemLenfositlerPeriferik lenfositler+2
Ahmet Uygur Balık
Gaziantep University
2022
00
Medical Sub-SpecialtyOpen AccessTR

Atopik ve non atopik sık solunum yolu geçiren çocukların hücresel ve humoral immün sistemlerinin incelenmesi

Bu çalışma ç.ü.Tıp Fakültesi Pediatrik Allerji immünoloji Polikliniğinde sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu ile izlenen 35 atopik,12 nonatopik ve 15 kontrol çocukta yapıldı. Atopik hastaların en küçüğü Saylık en büyüğü 5 yaşında olup yaş ortalaması 3.05±1.14 idi. Yaş ortalaması nonatopik çocuklarda 2. 47±1. 53 ve kontrollerde 2.56 ± 1.38 yıl bulundu. Atopik ve nonatopik çocukları en sık hastaneye başvurma nedeni bronşit ve/veya astım bronşiyale idi. Bunu bronşiyolit, rekürren akciğer enfeksiyonu ve üst solunum yolu enfeksiyonu izliyordu. Ailede allerjik hastalık bulunma öyküsü atopik çocuklarda («54.28) nonatopiklerden («25) fazla idi (p<0. 05). Ufak çocuklar dan nasal veya bronşiyal sekresyon almak kolay değildi. Çocuk ların «46. 80'ninden balgam yayması alınabildi. Enfeksiyonu olan atopik çocukların ancak 3ünde(«6.38) eozinifili tespit ettik. Atopik çocukların «68. 57 'sinin, nonatopiklerin «41.66'sınm filmi normaldi. Atopiklerin «22. 85 'inin, nonatopiklerin «33. 3 'ünün filminde pnomonik infiltrasyon vardı. Atopik çocukların boğaz kültürlerinde daha çok 0 hemolitik streptokok (p<0.05), nonatopik çocuklarda ise daha çok hemofilus influenza tip B üredi (p<0.05).59 Atopik hastalarda kanda eozinofil ortalama değeri 717. 9±1197. C/mm3, nonatopiklerde 456±514. 7/mm3 ve kontrollerde 206. 66±149. 29 /mm3 bulundu. Atopik çocukların kan eozinofil düzeyi kontrolerin eozinofil ortalama değerinden istatistiksel olarak yüksekti (p<0. 01). Atopik çocukların 16' sının( 48. 5) deri testi pozitifti. En çok D.pteronyssinus allerjisi tespit edildi. Dokuz olguda yumurta, 7 olguda süt allerjisi bulundu. Atopik ve non atopik çocukların hücresel immun sistemleri normaldi. Her iki grup çocuğun lenfosit ortalaması kontrollerden yüksekti, pan T, T4, Tg ortalama değerleri her üç grup çocukta benzerdi. Ancak T4/TB oranı atopik çocuklarda (2.39±0.98) kont rollerden (1.84±û.68> yüksekti (p<0.025). Atopik, nonatopik ve kontrol çocukların IgA ve IgM ortalama değerleri arasında istatistiksel bir fark yoktu. Ancak non atopik çocukların IgM ortalama değeri (153. 2±65. 10mg/ml) diğerlerinden yüksekti. IgG ortalama değeri atopik çocuklarda( 1272.88+547.8 mg/ml), nonatopiklerde 1185.0±594.6 mg/ml ve kontrollerde 932.46±335.0 bulundu. Atopik çocukların ortalama değeri kont rollerin ortalama değerinden istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0.01). Atopik çocukların IgE ortalama değeri 311. 47±579. 58 iu/ml, nonatopiklerde 118. 3±132. 09 iu/ml ve kontrollerde 131. 34±131. 46 iu/ml idi. Atopiklerin IgE ortalaması kontrollerin ortalamasından istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p< 0.05). Phadiatop atopik olguların * 80'ninde pozitifti. Olgulamızm evinde sigara içimi %46.14 -*58. 3 arasında?0 değişiyordu. Atopik çocukların evinde daha çok baba (* 31.4) nonatopiklerin evinde ise anne ve babanın <* 33.3) sigara içmesi fazla idi. Nonatopik çocukların evi daha az ' güneş görüyordu (1658. 33). Yakıt tipi farklı değildi, daha çok odunla ısınılma mevcuttu.

Hipersensitivite-aniHücrelerSolunum yolları hastalıkları+1
Seval Güneşer
Çukurova University
1994
00
Master'sOpen AccessTR

Primer immün yetmezlik semptomları olan çocuklarda bazı immün faktörlerin Belirlenmesi

5 yaşın altındaki bazı çocuklarda tekrarlayan yaralanma vakaları söz konusu olup, vücudun çeşitli bölgelerinde mide enfeksiyonları, bağırsaklar, bademcik iltihabı, tekrarlayan ishal ve hatta zatürre ve üroloji vakaları şeklinde ortaya çıkabilir. Bu yaralanmaların nedenleri çevresel ve genetik arasında değişiklik göstermektedir. Çalışma, tekrarlayan enfeksiyon veya diğer enfeksiyon vakaları olan ve geç iyileşen ve tedaviye yanıt veren 5 yaşın altındaki çocuklarda bazı immün faktörlerin düzeylerini belirlemeyi amaçlamıştır. Sonuçlar, çalışma altındaki çocuklarda hem IgG, IgM ve C4'te hem de lenfosit sayımında belirgin bir düşüş gösterdi (sırasıyla 627.26 mg/dL, 63.13 mg/dL, 20.27 mg/dL, 1.95*10^9 hücre/L ) IgM'de 0.05 düzeyinde anlamlı farklılıklarla beraber, yaşın etkisi gerek IgM ve C4 düzeyinde ve gerekse beyaz kan hücrelerinin ve granül hücrelerin sayımında gösterilmiş olup, Birinci yaş grubunda (1A-3Y) oranlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Her iki yaş grubundaki hem IgG hem de lenfosit sayısı düzeyleri, çalışılan Abu immün faktörlerin düzeyleri ile birleşirken ve immün faktörlerin düzeyleri, kadın ve erkeklerde birbirine yakın oranlar göstermiştir. Çalışma altındaki çocukların %33'ünde tekrarlayan idrar yolu iltihabı vakaları, %28'inde tekrarlayan gastroenterit vakaları ve %23'ünde akciğer hasarı söz konusu olmuş, çocukların %16'sında tonsilit görülmüş ve bu tür vakalarda incelenen bağışıklık faktörlerinin oranları birbirene yakın olmuştur. İmmün yetmezlik, araştırılan çocuklarda bağışıklık hücrelerinin işleyişi ve doğal bağışıklık üzerinde bu hücrelerin miktarından ziyade kanıtlanabilir bir etkiye sahip olmuştur. Yaş ilerledikçe IgG ve IgM konsantrasyonlarının doğrudan arttığı keşfedilmiştir. B lenfosit sayısındaki düşüş, belirli immün yetmezliklerin kalıcılığını ve kronik akciğer hastalıklarının oluşumunu tahmin etmemizi sağlamıştır. IgA düzeylerinin yenidoğan döneminde son derece düşük olduğu ve yaşla birlikte arttığı keşfedilmiştir. Kandaki IgM düzeyi yenidoğan döneminde en düşük iken. IgG, IgM ve C4 immünoglobulinlerinin oranı birinci yaş grubunda (1-3 yaş) ikinci yaş grubuna (3,5-5 yaş) göre daha yüksek çıkmıştır. Bunun nedeni anne bağışıklığının sonucu olarak birinci yaş grubundaki çocuğun bağışıklığının ikinci yaş grubundaki çocuğa göre daha yüksek olması olabilir. Anne sağlığının birinci yaş grubundaki (1 Ay - 3 Yaş) yeni doğan çocukların bağışıklığında önemli bir etkiye sahip olduğu gösterilmiş. Yaşla birlikte serum IgM konsantrasyonundaki bilinen artışa rağmen, yapılan bir çalışmada, çalışmaya katılanların yaşlarında anlamlı bir fark görülmemiştir. IgM, hem birincil hem de ikincil bağışıklık tepkileri sırasında üretilen ilk antikor olduğundan ve enfeksiyon tedavisini takiben hızla azaldığından, bu bulgu anlamlıdır. IgG oranının kadınlarda erkeklerden daha yüksek olduğu görülmüş olması, cinsiyetin IgG üretimini incelenen diğer immünolojik bileşenlerden daha fazla etkilediğini göstermektedir. Kadınların immünoglobulin düzeyleri erkeklerden daha yüksek bulunmuştur.

Neonetal dönemÇocuklarİmmün sistem+1
Mohanad Nazar Abdulfattah Al-beram
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnhalan Alternaria duyarlılığı olan astım ve rinitli çocuklarda immünoterapinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın amacı izole Alternaria duyarlaşması olan astım ve rinitli çocuklarda immünoterapinin etkisini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Alternaria'ya duyarlı astım ve/veya rinitli 16 çocuk alındı. Hastalar 2 gruba ayrıldı. Grup I immunoterapi alan 9 hastadan, grup II immünoterapi almayan 7 hastadan oluşmaktaydı. Çalışmanın başlangıcında ve 12 ay sonra deri testi, serumda, nasal sekresyonlarda ve balgamda ECP, triptaz, spesifik IgE düzeyleri, balgam yayması ve nazal yaymada hücre sayısı, metakolin ve allerjen bronşiyal provakasyon testleri, allerjen nazal provakasyon testi, solunum fonksiyon testi ve PEF değişkenliği, visuel analog skoru, hayat kalite skoru, semptom skoru ve medikasyon skoru gibi parametreler çalışıldı.Bulgular: Grup I ve II arasında çalışmanın başlangıcında deri prick testi reaktivitesinde fark yok iken (p=0,06), birinci yılın sonunda grup I lehine istatiksel olarak fark vardı (p=0,001). Ayrıca grup I ve grup II arasın da birinci yılın sonunda Alternaria ve metakolin bronşiyal provakasyon testlerinde istatiksel olarak fark saptandı (p=0,006, p=0,03, sırasıyla). Ek olarak grup I ve grup II arasın da çalışmanın başlangıcında serum spesifik IgE düzeyleri arasında fark yok iken (p=0,87), birinci yılın sonunda grup I lehine istatiksel olarak fark saptandı (p=0,001). Çalışmamızda grup I de birinci yılın sonunda provakasyon testinden sonra eosinofil sayısında artış açısından istatiksel olarak fark var iken (p=0,008), grup II'de çalışmanın hiçbir döneminde istatiksel olarak fark tespit edilmedi.Sonuç: Biz birinci yılın sonunda deri reaktivitesinde, visuel analog skorunda, bronşiyal reaktivitede, akciğer fonksiyon testlerinde ve in vitro parametrelerde (serum spesifik IgE, serum triptaz, total IgE, nazal ECP düzeylerinde ve balgam eosinofil sayısında) grup I lehine anlamlı istatiksel değişiklikler saptadık. Bu nedenle Alternaria ekstrelerinin immünoterapi materyali olarak kullanılabileceğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Allerjen spesifik immunoterapi, Alternaria alternata, çocukluk çağı, mantar alerjisi

İmmün sistem
Mehmet Kılıç
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofolün immün sistem üzerine etkileri

Amaç: SIRS ve sepsis gelişiminde immün sistem mediyatörlerinin ve sitokinlerin önemi bilinmekte. Çalışmamızda SIRS ve sepsis hastalarında dekmedetomidin ve propofol kullanımının immün sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Fakülte etik kurul onayı alındıktan sonra SIRS ve sepsis tanısı alan 40 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı; grup I'de deksmedetomidin en az 24 saat süreyle 0,3- 0,7 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Grup II'de propofol en az 24 saat süreyle 1-3 mg/kg saat infüzyon şeklinde kullanıldı. Sedasyon başlamadan önce APACHE II değerleri hesaplandı, prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL 1, IL 6, platelet, laktat değerlerine bakıldı. Hastalara ek analjezik ihtiyacı duyulduğu zamanlarda fentanil veya morfin uygulandı. Sedasyon, hastanın klinik durumuna göre, en az 24 saat mutlak olmak üzere, ihtiyacı oldugu sürece uygulandı. Hastalar 2 gün boyunca takip edildi. Hastaların takibinde de APACHE II skoru kullanıldı. APACHE II skoru gün içindeki en kötü değerler kullanılarak hesaplandı. Bunun dışında günlük olarak prokalsitonin, CRP, TNF alfa, IL I, IL6, platelet, laktat takipleri yapıldı. Hastaların 30 günlük mortalite takipleri de yapıldı.Bulgular: Gruplar arasında demografik olarak, APACHE ve glaskow değerleri açısından, sitokin değerleri, akut faz reaktanları, beyaz küre, platelet değerleri, hemodinamik değerler, böbrek fonksiyon parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Bununla birlikte grup I'de IL-6'nın SAB, DAB, MAB ile negatif korelasyonu saptandı. Grup I ve II'de IL-6 ile CRP arasında pozitif korelasyon saptandı.Sonuç: SIRS ve sepsis hastalarında deksmedetomidin ve propofol kullanımı arasında, gruplar arası fark saptanmadı. Grupların içinde sitokin değerlerinin yükselmemiş olması nedeniyle bu ilaçların sitokin artışını inhibe ettiği sonucuna ulaştık.Anahtar Kelimeler: SIRS, sepsis, deksmedetomidin, propofol, TNF-?, IL-1

C reaktif proteinDeksmedetomidinPropofol+6
Ardanur Erkoçu Karadal
Çukurova University
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Streptokok enfeksiyonu ile ilişkili pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik hastalıkta (Pandas MHC haplotiplerinin araştırılması

Streptokok enfeksiyonlarına bağlı gelişen pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik hastalıklar olarak da tanımlanan PANDAS yeni tanımlanmış bir hastalıktır. Çocukluk çağında, özellikle 4-12 yaşları arasında, A grubu Beta hemolitik Streptokok enfeksiyonu sonrasında gelişen otoimmünite mekanizması ile meydana gelir. Streptokokların hücre duvarında antijenik özellikte M, T, R proteinleri bulunur. Bunlardan M proteini Piyojen streptokokların en önemli virülans faktörüdür. İmmün sistemde M grubu antijenlere karşı duyarlı olan B lenfositler ilk aşamada bunları yok ederler. Duyarlı hale gelmiş T ve B lenfosit hücrelerinden bazıları kan-beyin bariyerini aşarak; moleküler mimikri ile, duyarlı konağın bazal gangliyasındaki nöron hücre membranında bulunan epitoplara çapraz reaksiyon vererek bağlanır ve davranış ve hareketlerle ilgili anormalliklerin ortaya çıkmasına neden olur. İmmünolojik reaksiyonların direk olarak tetiklediği ve/vaya önemli bir faktör olarak rol oynadığı; PANDAS, gibi nöropsikiyatrik bozuklardan dolayı dikkatler immünoloji alanına odaklanmıştır. Doku antijenlerine moleküler yapı benzerliği gösteren ekzojen kaynaklı antijenik yapıların moleküler mimikri mekanizmasıyla, genetik temele dayanan oto antikor senteziyle veya immün cevabın düzenlenmesinde; MHC sisteminin (Büyük Doku Uygunluk Kompleksi) belirli haplotiplerinin hedef doku ve organlarda otoimmün reaksiyonları tetiklemesi sonucunda apopitoz mekanizmasıyla hedef doku ve organlarda fonksiyon kayıplarının nedeni olabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızda PANDAS'lı olan bireylerin, MHC haplotiplerinin belirlenmesi ve HLA haplotipleri arasındaki ilişkileri incelenmiştir.Anahtar Sözcükler: PANDAS, OKB, İmmün Sistem, HLA, MHC Antijenleri.

AntijenlerGenler-MHC-klas 1HLA antijenleri+6
Gökhan Karacaoğlan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servisten dahiliye yoğun bakıma yatan yaşlı hastalarda inflamatuvar belirteçler ile mortalite arasındaki ilişki

Yoğun bakımda yatan yaşlı hastalarda mortalite oranı oldukça yüksektir. Bu çalışmada dahiliye yoğun bakıma yatan yaşlı hastaların (55 yaş üstü) mortalitesini tahmin etmemize yardımcı olan inflamatuvar belirteçler ve GKS, APACHE-II, SAPS -II, skorlarınıda kullanarak bunların birbirleriyle olan ilişkisini saptamaya çalıştık.Çalışmamıza, 48'i (% 65.8) erkek, 25'i (% 34.2) kadın olmak üzere toplam 73 hasta aldık. Hastalarda mortaliteyi tahmin etmek için kullanılan belirteçler olarak; yaş, APACHE II skoru, SAPS -II skoru, GKS, serumda lökosit sayısı, hemoglobin, CRP (c reaktif protein), IL-1 (interlökin-1), IL-6 (interlökin-6),IL-10 (interlökin-10), TNF-alfa (tümör nekroz faktör-alfa), PTZ (protrombin zamanı), aPTT (aktive parsiyel tromboblastin zamanı), Albumin, ferritin belirlendi.Eksitus ve taburcu olan hastalar arasında yaş ortalaması istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ortalama yatış süresi ise anlamlı bulundu.Prognostik belirteçlerinden, APACHE II skoru, lökosit sayısı, PTZ, IL-1, IL-6, TNF-alfa, hemoglobin'in istatistiksel olarak mortalite ile ilişkisi bulunamadı. Ferritin, aPTT, GKS, SAPS -II'nin yüksekliği ve albümin düşüklüğü ile mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu.CRP, TNF-alfa, IL-1, IL-6, IL-10 düzeylerinin mortalite arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.Sonuç olarak DYBÜ'ne yatan yaşlı hastaların mortalite tahmininde; SAPS -II, GKS, ferritin, albümin, aPTT ölçümlerinin kullanılabileceği tespit edildi.Anahtar Sözcükler: Albumin, APACHE-II, aPTT, ferritin, GKS, mortalite, SAPS-II, sitokin, yaşlı hastalar, yoğun bakım.

APACHE skorlama sistemiAcil servis-hastaneAcil tıp servisleri+9
Haşim Onur Uluöz
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeylerinin bruselloz gelişimi ve hastalığın seyri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bruselloz ülkemizde halen endemik olarak görülen zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır ve ana bulaş yolu pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketimidir. Vitamin D'nin, makrofaj hücreleri üzerine fonksiyon düzenleyici özelliği nedeni ile immün sistemin düzenleyicileri arasında önemi giderek daha fazla anlaşılmaktadır. Vitamin D eksikliği sonucu kemotaksis, fagositoz ve proinflamatuvar sitokin üretiminin azaldığı da gösterilmiştir. Vitamin D immünmodülatör rolünü vitamin D reseptörü aracılığıyla yapmaktadır. Bu çalışma ile, ülkemizde sık görülen ve hücresel immün sistemin hastalığın seyrinde önemli bir yer tuttuğu bir enfeksiyon olan brusellozun gelişimi ve seyri üzerine Vitamin D ve solubl vitamin D reseptör düzeylerinin etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Mayıs 2009-Kasım 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji klinik ve polikliniğinde izlenen bruselloz tanısı alan ve tedavi başlanma kararı verilen hastalar ile sağlıklı kontrol olarak kabul edilen, herhangi bir enfeksiyon, malignite ve otoimmün hastalığı olmayan, 18 yaş ve üzeri erişkin gönüllüler çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubunun Vitamin D ve solubl vitamin D reseptörü değerleri kaydedilmiştir. Vitamin D reseptör düzeyi, serumda immunoenzimatik yöntem yöntemiyle ölçülmüştür. Hasta ve kontrollerin laboratuvar parametreleri ile ayrıca brusellozlu hastaların klinik bulguları ve hastalık seyri kaydedilmiştir.Bulgular: Bruselloz tanısı alan 86 hastanın yaş ortalaması 40,86±18,4 olup 38 (% 46,9)'i erkek, 48 (% 52,7)'i kadın olarak saptanmıştır. Hastalığın klinik formları değerlendirildiğinde 72 (% 83,7) hasta akut, 11 (% 12,8) hasta subakut ve üç (% 3,5) hasta kronik bruselloz olarak saptanmıştır. Komplikasyon gelişme oranı % 29,1 olarak saptanmıştır. Spondilit % 22,1, nörolojik tutulum % 5,8, endokardit ise % 1,2 oranında bulunmuştur. Bruselloz hastalarında Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri kontrol grubuna oranla daha düşük olup, aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırası ile p=0,005, p=0,0001). Hastalığın klinik formları ile Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (sırası ile p=0,152, p=0,285). Hastalarda komplikasyon varlığı ile Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri arasında yine istatistiksel olarak farklılık bulunmamıştır (sırası ile p=0,783, p=0,660).Sonuç: Çalışmamız brusellozlu hastalarda, kontrol grubuna göre vitamin D ve vitamin D reseptör düzeylerinin belirgin şekilde düşük olduğu gösterilmiştir. Bu sonuçlar hastalığın patogenezinde Vitamin D'nin etkili olabileceğini düşündürmüştür.Anahtar sözcükler: Bruselloz, Vitamin D, Vitamin D reseptör, immün sistem

BrusellozVitamin DVitamin D eksikliği+1
Özay Akyıldız
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orak hücre anemili hastalarda iskemik ataklarda T helper, T sitotoksik ve natural killer hücre profili ve klinik prognozla ilişkisi

Orak Hücre Anemili Hastalarda İskemik Ataklarda T Helper, T Sitotoksik ve Natural Killer Hücre Profili ve Klinik Prognozla İlişkisi Amaç: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalı tarafından takip edilen ve tedavisi yapılan 29 orak hücre anemi hastası çocukta iskemik atakta ve atak dışı dönemde T helper, sitotoksik T ve doğal öldürücü hücre düzeylerinin karşılaştırılması ile iskemik atağın immun fonksiyonlara etkisinin belirlenmesi ve klinik prognoz ile ilişkilendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: Çalışmada 29 orak hücre anemili hastadan ağrılı kriz ve kriz dışı dönemde, kontrol grubu olarak da aynı yaş grubunda HbAA olan 24 sağlam çocuktan akım sitometri yöntemi ile toplam T lenfosit düzeyi için CD3, T helper hücreleri için CD4, sitotoksik T hücreleri için CD8, doğal öldürücü hücreler için CD16 ve CD56 monoklonal antikor düzeyleri akım sitometri yöntemi ile tetkik edildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Orak hücre anemili hastaların kriz dönemlerinde bakılan HbS ortalaması % 83,8±6,6 bulundu. Orak hücre anemili hastalarda kontrol grubuna göre hemoglobin ve hematokrit değerleri düşük idi (p<0,001). Orak hücre anemili hastaların kriz dönemlerinde bakılan CD3 değerleri (% 62,31±7,79) aynı hastaların stabil dönemlerinde bakılan CD3 değerlerine (% 65,53±5,72) ve kontrol grubunda bakılan CD3 değerlerine (% 69,09±9,18) göre anlamlı olarak daha düşük bulundu (p=0,007). Orak hücre anemili hastaların kriz dönemlerinde bakılan CD16+56 değerleri (% 13,07±7,67) aynı hastaların stabil dönemlerinde bakılan CD16+56 değerlerine (% 12,71±5,62) göre anlamlı olarak faklı bulunmaz (p>0,05) iken kontrol grubunda bakılan CD16+56 değerlerine (% 8,11±4,67) göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,009). Hastaların CD3, CD4, CD8 ve CD16+56 değerlerine bakıldığında bu değerlerin ile kan transfüzyonu sayısı ile anlamlı bir değişiklik göstermediği görülmüştür Sonuç: Çalışma sonucunda kronik hemoliz ve doku hipoksisi ile seyreden orak hücre anemili hastalarda iskemik atak sırasında toplam T hücre sayısını gösteren CD3 değerleri kontrol grubuna göre daha düşük saptandı (p=0,007). Hastalarda sitotoksik T ve T helper düzeyleri ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak farklı saptanmadı (p>0,05). Orak hücre anemili hastalarda iskemik atak sırasında ve stabil dönemde doğal öldürücü hücreler kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu. Hastaların kriz döneminde CD16+56 değerleri ortalaması kontrol grubuna göre belirgin yüksekti ve istatistiksel olarak bu fark çok önemliydi (p=0,009). Orak hücre anemili hastalarda T helper, sitotoksik T ve doğal öldürücü hücrelerin kliniğe ve prognoza etkisinin net bir biçimde belirlenebilmesi için daha geniş hasta grubunda yapılacak çalışmalarla değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: ağrılı kriz, orak hücre anemisi, T hücre profili

Anemi-orak hücreliAğrıKatil hücreler-doğal+5
Bahriye Atmış
Çukurova University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitamin D wheezing, alerji ve enfeksiyon (İmmün sistem) ilişkisi

VİTAMİN D WHEEZING,ALERJİ VE ENFEKSİYON (İMMUN SİSTEM) İLİŞKİSİ Amaç: Bu çalışmada; sağlam çocuklarda vitamin D düzeyini etkileyen faktörler ve vitamin D düzeyi ile wheezing, alerji, ve enfeksiyon ilişkisi araştırıldı. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Adana'da şubat 2010-şubat 2011 tarihleri arasında doğan 1377 çocuk ile yapılan doğum kohord çalışmasına paralel olarak planlandı. Bu polpulasyonundan Adana'da yaşayan ve alerji polikliniğinde takip edilen 1,5-2 yaş arasındaki 64 bebek çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan bebeklerin demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Bu bebeklerin çalışma başlangıcında alınan serumlarından vitamin D düzeyleri bakıldı. Bebeklerin yarısına düzenli olarak 400 ünite/gün dozunda D vitamin almaya devam etmesi önerildi. Bebekler 1 yıl boyunca düzenli takip edildi. Takip sırasında 3 ayda bir telefonla sorgulama ve 6. Ayda annelerle telefon görüşmesine ilaveten bir anket yapıldı. Takibten bir yıl sonra tekrar vitamin D düzeyi ve bu örneklem sırasında alerjik bulguları olan bebeklerden alerjene spesifik IgE paneli bakıldı ve deri prik testi yapıldı. Serum 25(OH)D3 düzeyi ≤20 ng/ml olması vitamin D eksikliği, 21-29 ng/ml arasında olması vitamin D yetersizliği, >30 ng/ml üzerinde olması yeterli vitamin D düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular: Değerlendirmeye alınan bebeklerin yaş ortalaması 20,3 ay (± 1,5), en düşük yaş değeri 18 ay, en büyük yaş değeri 24 ay idi. % 46,9'u (n:30) kız, %53,1'i (n:34) erkekti. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin %12,5'inin (n:8) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %39,1'inin (n:25) yetersiz, %48,4'ünün (n:31) yeterliydi. Çalışmanın başlangıcında bebeklerin vitamin D ortalaması 29,8ng/ml (±10,8) idi. Çalışmanın sonucunda ise bebeklerin %25'inin (n:16) serum 25(OH)D3 düzeyi eksik, %45,3'ünün (n:29) yetersiz, %29,7'sinin (n:19) yeterliydi. Ailelerin çoğu vitamin D 400/ünite gün kullanma önerisine uymadı. Çalışmanın sonucunda bebeklerin vitamin D ortalaması 26,5ng/ml (±10,3) idi. Hiçbir bebekte intoksikasyon düzeyde 25(OH)D3 saptanmadı. Cinsiyet, doğum şekli, doğum kilosu, gestasyonel hafta ile vitamin D düzeyi arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Vitamin D düzeyini etkileyen faktörler araştırıldığında çalışmanın sonunda sadece vitamin D alımı ile anlamlı ilişki saptandı (p:0,02). Çalışmanın başlangıcında en az bir wheezing geçiren bebeklerin %55'5 inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Wheezing geçirmeyenlerle karşılaştırılınca aradaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,04). Alerjisi olan bebeklerin %71,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi, ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,08). Çalışmanın başlangıcında en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %52,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %55,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,43). Çalışmanın sonucunda en az bir wheezing geçiren bebeklerin % 81,1'inin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. İstatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,02). Alerjisi olan bebeklerin %88,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmakla beraber bu ilişki istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu (p:0,052). Çalışmanın sonucunda en az bir defa üst solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %70,4'ünün serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersizdi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p:0,62). En az bir defa alt solunum yolu enfeksiyonu geçiren bebeklerin %76,2'sinin serum 25(OH)D3 düzeyi eksik veya yetersiz olmasına rağmen bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p:0,33) Vitamin D alımı ile wheezing ve enfeksiyon arasında anlamlı ilişki saptanmazken çalışmanın sonunda alerjik bulgular ile sınırda anlamlı ilişki saptandı (p:0,06) Sonuç: Bu çalışma sonucunda vitamin D düzeyi ile wheezing arasında anlamlı, alerjik hastalıklar ile sınırda anlamlı ilişki saptandı. Enfeksiyon geçirme ile anlamlı ilişki saptanmadı. Yine de vitamin D'nin alerji ve wheezing gelişimindeki etkisini ortaya koymada genetik çalışmalarla desteklenen ve daha fazla hasta sayısının irdelendiği ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Alerji ve immünolojiEnfeksiyonHipersensitivite+6
Umut Mansuroğlu
Çukurova University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sepsisli ratlarda deksmedetomidin ve midazolamın immünite üzerine etkileri

Giriş: Sepsis yıllarca tıp dünyasının tedavisi güç ve mortalitesi yüksek sorunlarından biri olmuştur. Sepsis ve septik şok acil tedavi edilmesi gereken, günümüzde hala önemli ölçüde mortalite ve morbiditeye sahip klinik bir tablodur; mortalite oranı ortalama olarak %40'ın üzerindedir. Uzun süren çalışmalar sonucunda sepsis sendromunun konakçının infeksiyon etkenine karşı geliştirdiği bir grup yanıtlar dizisi olduğu, klinik bulgularda salıverilen sitokinlerin büyük oranda sorumlu olduğu anlaşılmıştır. Sedatif ilaçlardan olan hem peroperatif hemde postoperatif kullanılabilen deskmedetomidin ve midazolam ilaçlarının immünite üzerine olumlu etkilerini gösteren yayınlar olmuştur. Çalışmamızda bu ilaçların sepsis modeli oluşturulmuş ratlarda immünite üzerine etkilerini araştırdık. Materyal Metod: Bu çalışmada sepsis ya da herhangi bir hastalığı olmayan 40 farede sepsis yapılarak iki anestezik ilacın immünite üzerine etkilerini incelemek hedeflendi. Böbrek ya da karaciğer fonksiyon bozukluğu olmayan 40 erkek fare rastgele dört gruba ayrıldı. Kontrol grubunun batın bölgesi açılıp dışarı çıkartıldı ve tekrar yerine yerleştirilerek süture edildi. Sepsis grubuna ÇLD yapıldı. Deksmedetomidin grubuna ÇLD yapıldıktan 8 saat sonra deksmedetomidin 0.01 mg/kg dozda verildi. 24 saat sonra kan ve doku örnekleri alınıp IL-1, IL-6 ve TNF alfa düzeyleri bakıldı. Midazolam grubuna ÇLD yapılıp 8. Saatte 0,01 mg/kg dozda midazolam verildi. 24 saat sonra kan ve doku örnekleri alınıp IL-1, IL-6 ve TNF alfa düzeyleri bakıldı. Alınan doku ve kan örnekleri üreticinin yönergelerine göre ELISA kitleriyle çalışıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla kıyaslandığında sepsis grubunda TNF-α, IL-1 ve IL-6 düzeyleri yüksek bulunmuştur. Deksmedetomidin verilen grupta bu parametrelerde hem serumda hem de dokularda anlamlı düşüş görülmüştür. Midazolam verilen grupta TNF-α, IL-1 ve IL-6 değerleri de serum da ve dokuda anlamlı bir düşüş olduğu kaydedilmiştir. Sonuç: ÇLD modeli sepsis oluşturmada başarılı bir yöntemdir. Deksmedetomidin ve midazolamın sepsisin oluşturduğu proinflamatuvar sitokinleri düşürmede etkili olduğu görülmüştür. Deksmedetomidin ve midazolamın bu iyileştirici etkileri immünmodulatör etkileri ile açıklanabilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, deksmedetomidin, midazolam, immünite

DeksmedetomidinMidazolamSepsis+3
Feyza Yar
Yozgat Bozok University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ve kronik miyeloid lösemilerde killer cell immunoglobulin-like reseptör genotip analizi

ÖZET Akut ve Kronik Miyeloid Lösemilerde Killer Cell Immunoglobulin-like Reseptör Genotip Analizi Amaç: Doğal öldürücü (NK, natural killer) hücreler antitümör aktiviteleri olduğu bilinmektedir. NK hücrelerinin bu aktivitesi KIR (killer cell immunoglobulin-like receptor) adı verilen aktive ve inhibe edici özellikleri olan reseptörler tarafından düzenlenmektedir. Aktive edici ve inhibe edici reseptörler arasındaki oran, reseptörlerin ilgili ligandlarla bağlanma kuvveti ve oluşturulan sinyaller arasındaki denge NK hücrelerinin fonksiyonlarını düzenler. KIR genleri popülasyonlar, bireyler, hastalıklar arasında çeşitlilik gösterir. Yapılan çalışmalar bu farklılıkların tedavi yanıtını etkilediğini göstermiştir. Bu çalışmada akut ve kronik miyeloid lösemi hastalarında KIR genotip frekanslarını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubumuza Mayıs 2016-Eylül 2017 tarihleri arasında kliniklerimizde takip edilen 34 akut miyeloid lösemi (AML), 46 kronik miyeloid lösemi (KML) tanılı hasta dahil edildi. Ayrıca 100 yaş ve cinsiyet uygun sağlıklı birey dahil edildi. Tüm katılımcıların bilgilendirilmiş onayı ile çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Değerlendirme Kurulu tarafından izin verilmiştir. Tüm hastalardan EDTA'lı venöz kan örneklerinden DNA çıkarıldı. KIR genlerinin genotipik analizi multipleks KIR SSO kiti ile yapıldı. Polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ve SSO yöntemiyle periferik kan örneklerinden KIR genleri tanımlandı. Grup A haplotipine karakteristik gen (KIR2DL1, 2DL3, 2DL4, 2DP1, 3DP1, 3DL1, 3DL2, 3DL3 and 2DS4) içeriğine sahip kişiler AA genotipi kabul edildi. KIR2DL2, 2DL5, 2DS1, 2DS2, 2DS3, 2DS5 ve 3DS1 arasında herhangi bir gen mevcutsa, birey B haplotipi olarak kabul edildi (genotip Bx). Bulgular: Çalışmamızda AML, KML ve kontrol grubunda yaş ortalaması sırasıyla 52±2.8, 56.5±2,2 ve 53±1,2 yıl idi (P>0.05). KML hastalarında AA genotipi % 34,8, AML ve kontrol grubu için % 38,2 ve % 30 bulundu. Bx genotipi KML, AML ve kontrollerde sırasıyla; % 65,2, % 61,8 ve % 70 olarak saptandı. Tüm lösemili (AML+KML) hastalar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında KIR2DL3 anlamlı bulundu (P<0.05). KML hastaları için KIR2DL3 yüksek frekanslarda anlamlı iken KIR2DS2 ve KIR2DL2 düşük frekanslarda anlamlı bulundu (P ≤0.05). Sonuç: Lösemilerde özellikle KML grubu hastalarda NK hücre fonksiyonlarının düzenleyicisi olarak kabul edilen spesifik KIR genotiplerinin bulunduğuna dair güçlü veriler bulunmaktadır. Çalışmamıza ait bulgular NK hücreleri üzerindeki KIR ekspresyonundaki değişikliklerin akut ve kronik miyeloid lösemi gelişimiyle ilişkili olabileceğini desteklemektedir. Bu konuda daha geniş sayıda hastalarla yapılan çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Lösemi, KIR, Miyeloid

GenotipKatil hücreler-doğalLösemi+5
Merve Erkoç
Çukurova University
2017
00
Master'sOpen AccessTR

İmmun kontrol noktası inhibitörlerinin immun ilişkili yan etki sonuçları

Kanser immün sistemi ilişkisinin daha iyi anlaşılması sonrası immunoterapiler, ana olarak immün kontrol noktası inhibitörleri, kanser tedavilerinde kullanılmaya başlanmıştır. Ülkemizde henüz geri ödemesi olmayan immunoterapilere erken erişim ve klinik çalışma kapsamında ulaşılabilmekte buna karşılık batı ülkelerinde birçok kanser türünde rutin kullanıma girmiş durumdadır. İmmünoterapi ilaçları sitotoksik kemoterapiler ile karşılaştırıldığında daha düşük profilli bir yan etki profiline sahip olsa da yan etkilerin çıkış zamanı daha belirsiz, tanınması yüksek klinik şüphe ve detaylı bir ayrıcı tanı değerlendirmesi gerektirmektedir. Birçok organı etkileyebilse de özellikle cilt, hepatobiliyer, gastrointestinal, akciğer ve endokrin sistemleri etkilemektedir11,12. Yan etkilerin birçoğu immün sistemin gereksiz aktivasyonu sonrası ortaya çıkıp 'immune related adverse events' irAE olarak adlandırılır6. Bu farklı yan etki profili bu ilaçları klinik pratikte kullanan onkoloji uzmanları için zorlayıcı olabilmektedir8,13. Bu çalışmada çoğunluğu klinik çalışma ve erken erişim ile kullanılan ipilimumab, nivolumab ve pembrolizumab ile tedavi gören kanser hastalarında görülen metabolik yan etkilerin saptanması ve bu yan etkilerin görülme sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma verileri hastane arşivindeki elektronik veya kağıt bazlı hasta dosyalarından arşiv taraması yapılarak oluşturulmuştur. Çalışma dizayn olarak retrospektif vaka kontrol çalışmasıdır. Klinik pratikte ve Faz çalışmalarında İpilimumab, Nivolumab ve Pembrolizumab tedavisi protokolleri uygulanmış Renal Hücreli karsinoma, Malign Melanom,ileri evre Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinoma tanıları bulunan 34 hastanın arşiv hastane dosyalarından laboratuvar parametreleri olası toksisite yönünden incelenmiştir. Çalışmaya İpilimumab kullanan 12, Nivolumab kullanan 16 ve Pembrolizumab kullanan 6 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada en sık görülen yan etkiler karaciğer (% 11) ve tiroid (% 17,6) fonksiyonları ile ilişkili olarak saptanmış ve ayrıca metabolik (% 6) ve elektrolit (% 14,7) değişiklikler gözlenmiştir. İpilimumab verilen hastalarda en sık görülen yan etkiler karaciğer toksisitesi (% 25) ve elektrolit disfonksiyonları (% 25); Pembrolizumab uygulanan hastalarda tiroid disfonksiyonu (% 33); nivolumab verilen hastalarda diyabet (% 13) olmuştur.Çalışma sonucunda ilaç kesimine yol açabilecek yan etki gözlenmemiştir.İmmun kontrol noktası inhibitörü ilaçları ile tedaviler sırasında karaciğer ve tiroid fonksiyon bozuklukları yanı sıra metabolik ve elektrolit değişiklikleri gözlenmektedir. Bunların çoğu hafif düzeydedir ancak gerçek yaşam verilerinin sunulduğu büyük çalışmaların verileri yayınlanıncaya kadar az sayıdaki klinik çalışma hastalarına ait bu verilerin dikkate alınması önemli olacaktır.

Antineoplastik ajanlarNivolumabPembrolizumab+7
Eda Gedikoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi kanser hastalarında kullanılan immün kontrol nokta inhibitörlerinin etkililik ve güvenlilik verilerinin tek merkezli olarak araştırılması

Giriş ve Amaç: Önemli klinik faydalarına rağmen, immün kontrol nokta inhibitörleri (ICI) immün sistemle ilişkili yan etkilere (irAE) yol açabilmektedir. Tezimizde yeni ve sık kulla-nılmaya başlanan ICI' lerin primer olarak güvenliliğini ve sekonder olarak da etkililiğini araştır-mayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 2010-2022 yılları arasında ÇÜTF' de ICI almış 117 hasta çalışmaya alındı. irAE gelişimi açısından; kutanöz, akciğer, karaciğer, göz ve hematolojik, merkezi-periferik sinir, endokrin, kardiyovasküler, kas-iskelet sistemleri gözlemsel olarak değerlendiril-diler. irAE' lerin hastalıklara ve ajanlara göre dağılımı ile sağkalım verileri SPSS 22.0 progra-mında incelendi. Bulgular: Hastaların erkek/kadın oranı: 88/29, median yaş 59' tu. Çalışmamızda tüm grad/grad 3-4 irAE sıklığı yüzde olarak sırasıyla; toplam 50/6; kutanöz 21/2,5; pnömonitis 19/3; hepatotoksisite 2,5/1,7 saptandı. Kolitis %1,7, endokrin irAE %5 (tiroid %4,2/adrenal %0,8) saptandı. Hematolojik irAE 1 otoimmün hemolitik anemi, 1 hemafagositik sendrom şeklindeydi. Onbir (%9) ANA, RF veya anti-dsDNA pozitifliği, 3 göz irAE, 1irAE periferik nöropati görüldü. Melanomda %32 ve akciğer kanserinde %28 bulunan irAE sağkalım farkı oluşturmadı. Nivolumab %30, pembrolizumab %28, atezolizumab %44, ipilimumub %14 ve nivolu-mab+ipilimumab ile %75 irAE belirlendi. PDL-1(+) hastaların 27. aydan sonra sağkalım eğrile-rinin PDL-1(-)' lerden ayrıştığı görüldü(p:0,234). Ortanca sağkalım; melanomda 22,3, akciğer kanserinde 17,4, RCC'de 28,3 ve Hodgkin lenfomada 47,5 aydı. Toplam yanıt %42 iken en yüksek yanıt %41 melanomda gözlendi. Psödoprogresyon %3 ve hiperprogresyon %8 atipik yanıt olarak belirlendi. Sonuç: Prospektif randomize çalışmalardan farklı olarak güvenliliğin, seçilmemiş hasta-larda gözlemsel araştırılması ve mortal giden yan etkilerin prospektif gözlenerek düşük gradlarda tespit edilmesi ile hasta yönetiminin daha etkili yapılması çalışmamızı değerli kılmaktadır. Anahtar kelimeler: immün kontrol nokta inhibitörleri(ICI), immün sistemle ilişkili yan et-ki(irAE)

Kanser hastalarıNeoplazmlarİlaç değerlendirme+4
İrem Kolsuz
Çukurova University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Menenjitli hastalarda iltihabi cevabın şiddetini etkileyen moleküler mekanizmaların gen ifade seviyeleri ve genomik bakımından incelenmesi

Menenjit, çeşitli mikroorganizma ve virüslerin neden olduğu, beyin zarlarını ve beyin dokusunu zedeleyen, beyin omurilik sıvısında hücresel ve biyokimyasal değişikliklere sebep olan, klinikte çeşitli nörolojik bulgular gösteren iltihabi bir hastalıktır. Menenjit çok sık olmamasına rağmen, halen normal konakta gelişen en ciddi bulaşmadır. Hastalığın seyrinde ölüm ve tedavi sonrası kalıcı hasar olasılığı yüksektir. Her on hastadan biri kaybedilmekte ve yedi olgudan birinde sağırlık veya çeşitli beyin zedelenmeleri sonucu kalıcı hasarlara yol açmaktadır. Hayvan deneyleri ile geliştirilen menenjitlerde, bakterilerin sebep olduğu iltihap nedeni ile beyin omurilik sıvısına sızan lökositlerin, beyin dokusunda zedelenme gelişimine katkıda bulunduğu, beyin ödemini ve kafa içi basıncı arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmada, menenjit geçiren kişilerde, iltihabın şiddetini etkileyen moleküler mekanizmaların, genomik ve gen ifadesi seviyeleri açısından önemi araştırıldı. İltihabi yanıt şiddetinin artmasında etkili iNOS, nNOS, eNOS, COX2 genlerinin ifade seviyeleri çalışmaya dahil edilmiştir. Ayrıca bu çalışmada SOCS3 ve IL-10 gibi bağışıklık yanıtı baskılamada etkili genlerin ifadeleri ve IL-10 geninin özendirici bölgesindeki gen çok yapılılığınının hastalıkla ilişkisi araştırıldı. Çalışmanın sonucunda hasta kan ve BOS örneklerinde özellikle IL-10 gen ifadesinin kontrol grubuna göre belirgin bir şekilde arttığı bulundu. Ancak IL-10 özendirici bölge gen çok yapılılığında, kontrol grubuna göre bir farklılık tespit edilmedi. Yaptığımız çalışma insan beyin omurilik sıvısına sızan lökositlerin gen ifadesi düzeyinde araştıran ilk çalışmadır. Bu ön çalışma sonuçlarına göre SOCS3, COX2, iNOS ve nNOS gen ifadeleri kontrol grubuna göre farklılık göstermedi. Menenjitli hastalarda, eNOS ve IL-10 gen ifadesinin anlamlı bir şekilde artması, iltihabi cevabın şiddetinin çok sıkı kontrol altında olduğu anlaşılmaktadır. Bu ön bulgular ile menenjit tedavi ve tanısında daha ileri moleküler çalışmaların devamının gerekliliği ve iltihabi gelişimin baskılanmasında görevli genlerin ifadelerinin yüksek oluşunun önemi anlaşılmıştır.

MenenjitlerNitrik oksitİmmün sistem+1
Serdar Öztuzcu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İmmunonutrisyonun kemoterapi uygulanan ratlarda Il-2 ve Il-6 seviyelerine ve immun sistem hücrelerine etkileri

Kemoterapi; kanser hastalarında sıklıkla başvurulan bir tedavi metodudur. Ancak kemoterapi uygulamalarının ortak yan etkisi hastalarda immun supresyon oluşturmalarıdır. İmmunonutrisyon terimi; immün sistem fonksiyonlarını modüle edici substuratları kapsar. İmmün besinler denilince akla sıklıkla; arjinin, glutamin, omega-3 yağ asitleri, nükleotidler gelmelidir. Amaç: Bu deneysel çalışmada amaç; kemoterapi alan ratlarda immünonutrisyonun Interleukin-2 (IL-2), Interleukin-6 (IL-6) seviyelerine ve immün sistem hücrelerine etkilerini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 30 adet Wistar albino cinsi, 14-16 haftalık, 300?350 g ağırlığındaki erkek ratlar kullanıldı. İmmunonutrisyon grubu (Grup 1) immunonutrisyon ile beslenen ratlardan oluşturuldu ve kemoterapiden üç gün önce desteğe başlayıp, toplamda yedi gün devam edildi. Standart rat yemi grubu (Grup 2) standart rat yemi ile beslenen ratlardan oluşturuldu. Üçüncü gün tüm ratlara kemoterapötik ajan olarak Methotrexate (MTX) tek doz intraperitoneal yolla uygulandı. 3 farklı periyotta kan örnekleri alındı; deneyin başlangıcında, üçüncü gün kemoterapi uygulanmadan önce, deneyin son günü. Kan örneklerinde, ELİSA yöntemiyle Interleukin-2 (IL-2), Interleukin-6 (IL-6) seviyelerine ve tam kan sayımı yöntemiyle immün sistem hücrelerine immünonutrisyonun etkilerini değerlendirdik. Bulgular: Tek doz intraperitoneal yolla MTX verilerek kemoterapi uygulanan ratlarda immunonutrisyonla besleme ile standart rat yemi ile besleme arasında lökosit, lenfosit, monosit, basofil değerlerinde ve IL-2 ölçümlerinde düşme, IL-6?da ise yükselme görülmüş ve bu değişimlerde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Nötrofil sayımlarında da nihai durum farklı değildir. Ancak immunonutrisyon desteğinin üçüncü gününde, henüz MTX uygulanmadan alınan örneklerde immunonutrisyon alan grupta nötrofil düzeylerindeki yükseklik istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: İmmunonutrisyon desteği kemoterapiyle ilişkili immun supresyon profilaksisinde ve/veya tedavisinde tek başına olmasa da güncel tedavilere adjuvan olarak kullanılabilecek potansiyele sahiptir. Anahtar kelimeler: İmmunonutrisyon, IL-2, IL-6, methotreksat, immun supresyon.

Alerji ve immünolojiAntineoplastik ajanlarBeslenme+5
Engin Haftacı
Düzce University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Obez dişi ve erkek sıçanlarda irisin uygulamasının bağışıklık sistemi üzerindeki etkisinin incelenmesi

Obezitede adipoz dokudaki artış dolaşımdaki IL-1β, IL-6 gibi pro-inflamatuar sitokinlerin ve apoptozun artmasına neden olmaktadır. Egzersizin ise hem obezite hem de bağışıklık sistemi hücreleri üzerine olumlu etkisinin olduğu ifade edilmektedir. Fakat egzersiz hormonu olarak bilinen irisinin, obezite ile meydana gelen bağışıklık sistemi bozukluklarında oluşturacağı etkiler ise tam olarak anlaşılamamıştır. Bu tez çalışması ile obez dişi ve erkek sıçanlara uygulanan irisin hormonunun bağışıklık sistemi üzerindeki olası rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, Sprague-Dawley ırkı dişi ve erkek sıçan olacak şekilde 2 ana grup kullanılmıştır. Her iki grup da kontrol, irisin, obez ve obez+irisin (her grup için n=10) gruplarını içeren 4 alt gruba ayrılmıştır. Obez ve obez+irisin grubundaki yetişkin dişi sıçanlara ortalama 14 hafta, erkek sıçanlara ise 22 hafta boyunca %60 kcal'lik yüksek yağlı diyetle beslenme yapılarak obezite modeli oluşturulmuştur. Daha sonra irisin ve obez+irisin grubunda yer alan tüm dişi ve erkek sıçanlara mini-ozmotik pompa aracılığı ile 28 gün boyunca subkutanöz irisin (100 ng/kg/gün) salınımı gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonunda tüm dişi ve erkek hayvanlar dekapite edilerek kan numuneleri alınmış ELISA (Enzyme- Linked Immunosorbent Assay) yöntemiyle IL-1β, IL-6, IL-10, Kaspas-3 ve Kaspaz-9 seviyeleri incelenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, dişi sıçanlarda kontrol grubuna göre obez grubunda IL-1β, IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyelerinde artış, IL-10 seviyesinde azalış görülmüştür. İrisin infüzyonunun olduğu obez+irisin grubunda ise obez grubuna göre IL-1β, IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesinin azaldığı, IL-10'un arttığı bulunmuştur. Erkek sıçanlarda kontrol grubuna göre obez grubunda IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesi artmış, IL-10 seviyesi azalmıştır. IL-1β seviyesinde ise istatistiksel anlamlılık bulunamamıştır. Obez+irisin grubunda ise obez grubu ile karşılaştırıldığında IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesi azalmış, IL-10 artmıştır. Ancak IL-1β seviyesinde anlamlı farklılık görülmemiştir. Sonuç olarak, bu tez çalışması kapsamında irisin hormonunun, obeziteye bağlı gelişen bağışıklık sistemi bozuklukları üzerinde düzenleyici bir rol oynayabileceğini göstermektedir.

ApoptozisHayvan deneyleriKaspazlar+7
Aslışah Özgen
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat over torsiyon-detorsiyon modelinde n-asetilsisteinin asprosin immünoreaktivitesi üzerine etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmada torsiyon-detorsiyon modeli oluşturulan ratlarda, antioksidan bir madde olan N-asetilsisteinin (NAS) over rezervine etkisi araştırılmıştır ve asprosin düzeyleri incelenmiştir. Deneysel çalışmamız için 35 adet dişi Wistar Albino rat kullanıldı. Ratlar 5 eşit gruba ayrıldı. Kontrol grubuna sadece laparatomi uygulandı. Sham grubuna ovaryan sütur atıldı. NAS grubuna laparotomiden 30 dakika önce intraperitoneal (İP) tek doz NAS 100 mg/kg/gün verildi. Torsiyon-detorsiyon grubunda overler 3 saatlik torsiyon edilip sonra 3 saat detorsiyonda bırakıldı. Torsiyon-detorsiyon+NAS grubunda overler torsiyon-detorsiyon edildi ve detorsiyondan 30 dakika önce NAS verildi. Daha sonra tüm grupların overleri ve kan örnekleri alınıp ratlar sakrifiye edildi. Dokularda asprosin immünoreaktivitesi, kanda asprosin düzeyleri, anti müllerian hormon (AMH), total oksidan seviyesi (TOS) ölçüldü. AMH düzeyleri, tüm gruplarda benzer olup istatistiksel olarak herhangi bir farklılık izlenmedi (p>0,05). TOS düzeyleri, Kontrol, Sham ve NAS gruplarında benzerdi (p>0,05). Kontrol grubu ile kıyaslandığında, Torsiyon grubunda TOS düzeyleri artmış izlendi (p=0,016). Torsiyon grubu ile kıyaslandığında ise Torsiyon+NAS grubunda TOS düzeyleri azalmış gözlendi (p=0,032). Asprosin düzeyleri, Kontrol ve Sham gruplarında benzerdi (p>0,05). Asprosin, NAS (p=0,002), Torsiyon (p=0,003) ve Torsiyon+NAS (p=0,010) gruplarında azalmış olarak izlendi (p=0,016). Torsiyon grubu ile kıyaslandığında ise Torsiyon+NAS grubunda Asprosin düzeyleri artmış gözlendi (p=0,008). Sonuç olarak N-asetilsisteinin oksidatif hasarı azalttığı ve torsiyonda faydalı olduğu gözlenmiştir. Asprosin proteinin ise iskemi-reperfüzyon hasarı ile ilişkili olduğu, torsiyonda azaldığı, NAS uygulaması ile düzeyinin arttığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: rat, ovaryan torsiyon-detorsiyon, asprosin, N-asetilsistein, iskemi-reperfüzyon hasarı.

AsprosinHayvan deneyleriN-asetilsistein+7
Gülay Bulu
Fırat University
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Düzenli egzersizin bağışıklık sistemi üzerine etkilerinin deney hayvanları modelinde incelenmesi

Bu çalışmanın amacı egzersizin bağışıklık sistemi üzerine etkilerinin deney hayvanları modelinde incelenmesidir. Çalışmada deney hayvanı modeli olarak Ratlar (Sıçan) kullanılmıştır. Ratlar temelde genç (3-6 aylık) ve yaşlı (12-24 aylık) olmak üzere iki gruptan oluşmaktadır. Bu iki grup Genç Obez Karnitin+Egzersiz Grubu (GOKEG), Genç Obez Egzersiz Grubu (GOEG), Genç Obez Kontrol Grubu (GOKG), Yaşlı Obez Karnitin+Egzersiz Grubu (YOKEG), Yaşlı Obez Egzersiz Grubu (YOEG), Yaşlı Obez Kontrol Grubu (YOKG) olmak üzere 6 gruptan oluşmuştur. Her bir grupta çalışmanın başlangıcında 7'şer rat kullanılmıştır. GOKEG, GOEG, YOKEG ve YOEG 12 hafta boyunca, haftada üç gün yaklaşık 30 dakikalık yüzme egzersizleri yaptırılmıştır. Egzersizin bağışıklık sistemi üzerine etkilerini belirleyebilmek amacı ile bağışıklık sistemi parametrelerinden IL-6, TNF-a'ya bakılmıştır. Ayrıca ratların egzersize bağlı ağırlık değişimlerini belirleyebilmek için ağırlık ölçümleri de yapılmıştır. Tüm gruplarda ölçümler çalışmaya başlamadan 24 saat önce, 45. Gün ve çalışma bittikten 24 saat sonra (Ön ölçüm, ara ölçüm, son ölçüm) alınmıştır. Çalışma verilerini değerlendirmek için "IBM SPPS Statistics 22" paket programı kullanılmıştır. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro- Wilk testleri ile değerlendirilmiştir. Gruplar arası karşılaştırmalar One-Way ANOVA LSD Post Hoc testi ile analiz edilmiştir. Bununla birlikte gruplar arası farkı tespit edebilmek için Paired Sample Test, değişkenler arasındaki ikili karşılaştırmalarda ise Lsd ve Dunnet's T3 testleri kullanılmıştır. Sonuç olarak, genç obez ve yaşlı obez ratlara uygulanan üç aylık düzenli egzersizinve egzersiz+L-Carnitine'in hem genç grupta hem yaşlı grupta grupların kendi içerisinde ve ayrıca gruplar arasında kilo değişkenine yönelik anlamlı farklılıklar ortaya çıkardığı tespit edilmiştir. Diğer bir ifade ile uygulanan düzenli egzersiz ve düzenli egzersiz+L-Carnitine hem genç obez ratlarda hem de yaşlı obez ratlarda kilo vermeye destek olduğu analizler sonucunda tespit edilmiştir. Ayrıca düzenli egzersiz ve düzenli egzersiz+L-Carnitine bağışıklık sistemi proteinleri IL-6 ve TNF-a üzerinde de rakamsal değerler olarak artışlar sağlamış ancak çok hassas ölçüm değerleri olduğu için istatistiksel açıdan anlamlı bir faklılık yaratmamıştır.

Beden eğitimiEgzersizHayvanlar+2
İbrahim Kubilay Türkay
Burdur Mehmet Akif Ersoy University · Institute of Educational Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Behçet hastalarında sjögren sendromunun sıklığının araştırılması

Behçet hastalığı (BH) ve Sjögren sendromu (SS) ortak komponentler içerirler ve etyopatogenezlerinde genetik, infeksiyöz, otoimmün mekanizmalar rol oynar. SS?nin diğer otoimmün hastalıklarla ilişkisi ülkemizde ve dünyada yapılan birçok çalışmayla gösterilmiş olmasına rağmen BH ile birlikteliğini gösteren çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Dünya üzerinde en sık ülkemizde görülen BH?nin SS ile birlikteliğini araştırarak bu alandaki eksikliğin giderilmesine katkıda bulunmak çalışmamızın temel amacıdır. Sjögren sendromunun tanısında klasik olarak SS-A ve SS-B otoantikorları kullanılmaktadır. Fakat son yıllarda tanımlanmış olan SS-A-52, SS-A-60, Alfa-fodrin, Muscarinic acetylcholine reseptör 3 (M3) otoantikorlarının da SS tanısında belirleyici olduğu belirtilmektedir. Çalışmamızda daha önce SS-A, SS-B ve ANA (IFA) ölçümleri yapılan 63 Behçet hastasında SS-A-52, SS-A-60, M3 ve Alfa-fodrin otoantikor düzeylerine bakıldı. Behçet hastalığı tanısı konan 63 kişi ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi çalışma kapsamında değerlendirildi. Çalışma kapsamında değerlendirilen tüm kişilerden onayları alındı ve BH takip formu oluşturuldu. Hasta ve kontrol grubundan alınan kan serumlarına ayrıldı ve rutin biyokimyasal parametreler aynı gün incelendi. Otoantikorların ELISA ölçümleri ise aynı çalışmacı tarafından aynı laboratuvar ortamında kısa bir süre içerisinde çalışıldı. Elde edilen veriler uygun istatistik metotları kullanılarak değerlendirildi. Sonuç olarak hasta ve kontrol grupları arasında SS-A-52, SS-A-60 ve M3 otoantikor düzeyleri bakımından anlamlı bir farklılık bulunamazken, Alfa-fodrin düzeyinin hasta grubunda anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. Hasta grubunda ki 4 kişide SS-A-52 pozitifliği, 2 kişide SS-A-60 pozitifliği ve 22 kişide ise Alfa-fodrin pozitifliği belirlendi. Yüksek oranda Alfa-fodrin pozitifliğinin görülmesi BH tanısında Alfa-fodrin otoantikorunun daha etkin bir şekilde kullanılabileceğini düşündürdü. Çalışmamızda BH ile SS arasında anlamlı bir birliktelik saptanamadı. Anahtar Kelimeler: Behçet Hastalığı, Sjögren Sendromu, alfa-fodrin, SS-A-52, SS-A-60, M3 reseptör

Behçet hastalığıOtoantikorlarReseptörler+4
Samet Şekercioğlu
Fırat University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme Kanserli Hastalarda serum HLA-G düzeyleri ve Oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişki

Meme kanseri, dünya genelinde en yaygın görülen kanser türü olup tüm kanserlerin %32'sini oluşturmaktadır. Yapılan klinik çalışmalar, erken tanı için etkili metodların bulunması ve hastalığın tedavisi üzerine yoğunlaşmıştır.Bu çalışmanın amacı; meme kanserli hastalarda serum HLA-G düzeyi ile oksidatif stres ve antioksidan parametreler arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Bölümünden meme kanseri nedeniyle opere edilen 25 birey hasta grubunu oluşturmaktadır. Kontrol grubu ise herhangi bir kanser, alerjik hastalık, diyabet, romatolojik hastalık ve immünolojik hastalık öyküsü ve bulgusu bulunmayan 31 bireyden oluşmaktadır. Hasta ve kontrollerden alınan plazma örneklerinde HLA-G analizi, serumlarda ise GPx SOD, MDA, AOPP, Vitamin C ve glutatyon düzeyleri ölçülmüştür.Çalışma sonucunda; meme kanserli hasta grubunda MDA, AOPP ve HLA-G düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu gözlendi (p<0.001). Meme kanserli hastalarda vitamin C düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunurken (p<0.05) ,GPx ve RSH düzeyleri bakımından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0.05). Serum SOD değerleri kontrol grubuna kıyasla meme kanserli hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunurken (p<0.001), hasta ve kontrol grubunda ölçülen parametrelerin birbiriyle olan korelasyonları incelendiğinde hasta grubunda ölçülen parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon gözlenmemiştir. Kontrol grubunda ise HLA-G ile MDA (r=0.580, p=0.001)) ve AOPP (r=0.569, p=0.01) arasında ve MDA düzeyleri ile AOPP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon (r= 0.482, p=0.006) gözlenirken ölçülen diğer parametreler arasında anlamlı korelasyon gözlenmemiştir. Hasta grubunu metastaz durumuna göre değerlendirdiğimizde; lenf nodu metastazı olanlar ile lenf nodu metastazı olmayanlar arasında ve anjiolenfatik invasyonu olan hastalarla anjiyolenfatik invasyonu olmayan hastalar arasında anlamlı istatistiksel bir fark gözlenmemiştir (p>0.05). Çalışmamız sonucunda elde edilen bulgular,hastalarımızda oksidatif stres ve antioksidan savunmadaki yetersizlilik ile lipit peroksidasyonu, protein oksidasyonu ve HLA-G expresyonu artışı arasında ilişki olduğunu göstermektedir.HLA-G düzeyindeki artış hastaların immün sisteminde tümöre karşı oluşması beklenen yanıtın baskılanmış olabileceğini düşündürmektedir.

HLA antijenleriHLA-GLökositler+4
Sema Bozalioğlu
Gazi University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solunan formaldehitin sıçanlarda humoral immünite üzerine etkilerinin incelenmesi

Çalışmamızda subakut ve subkronik dönem olarak tanımlanan aşamalarda, inhalasyon yolu ile formaldehite (FA) maruz kalan ratların humoral immünitesinin ne derece etkilenip etkilenmediğinin araştırılması amaçlandı.Çalışma erişkin Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlar üzerinde gerçekleştirildi. Kontrol grubu haricindeki denekler, paraformaldehitin ısıtılmasıyla elde edilen FA gazına, özel olarak hazırlanan düzenekler içerisinde maruz bırakıldı. Deney safhalarında kontrol, subakut ve subkronik dönem olarak belirlenen toplam 6 grup seçildi. Kontrol gruplarında beşer; deney gruplarında ise yedişer sıçan kullanıldı. Sıçanlar subakut dönem için 5-10 ppm; subkronik dönem için ise 5-10 ppm FA inhalasyonuna maruz bırakıldı. Sürelerin tamamlanmasından sonra tüm ratların kanları alındı ve 3000 rpm'de beş dakika santrifüj edilerek serumlarına ayrıldı. Serumlarda Enzim İşaretli İmmün Deney (ELİZA) yöntemi kullanılarak immünoglobülin A (IgA), immünoglobülin M (IgM), immünoglobülin G (IgG) ve kompleman 3 (C3) değerlerine bakıldı.Subakut uygulamanın yapıldığı deney gruplarında, IgA, IgM ve C3 değerlerinde artış, IgG değerlerinde ise azalma tespit edildi. Subkronik uygulamanın yapıldığı deney gruplarında IgA, IgM ve C3 değerlerinde bir artış söz konusu iken subakut uygulanan gruplara göre bu değerlerde düşme, IgG değerlerinde ise subakut değerlere göre artış saptandı.Sonuç olarak bu çalışma formaldehitin, subakut uygulamalarda bağışıklık sistemini uyararak IgA, IgM, C3 değerlerini artırdığını, ancak sekonder immün yanıtı (IgG) ciddi derecede baskıladığını göstermektedir.Anahtar kelimeler: Formaldehit, humoral immünite, ELİZA

Formaldehitİmmün sistemİmmünite+1
Hilal Irmak Sapmaz
Fırat University
2010
10
Master'sOpen AccessTR

Romatoid artritte triptofan yıkımı ve immün aktivite ilişkisi

Romatoid artrit etiyolojisi tam olarak bilinmeyen, sistemik, inflamatuvar, otoimmün bir hastalık olup hafiften şiddetliye doğru seyreden farklı klinik görünüm sergilemektedir. İmmün aktivasyona ve inflamasyona bağlı olarak IFN-? ve TNF-? düzeylerindeki artış İndolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzim ekspresyonunu artırırken, monosit, makrofaj ve dendritik hücrelerde neopterin sentezini de artmaktadır.Bu çalışmada ARA kriterlerine göre romatoid artrit tanısı almış 32 hasta ve 20 sağlıklı kişide HPLC ile serum triptofan ve kinürenin düzeyleri, ELISA yöntemiyle serum neopterin ve TNF-? düzeyleri ölçüldü. Triptofan yıkımının ve indolamin 2,3-dioksijenaz enzim aktivitesinin göstergesi olarak kinürenin/triptofan oranı değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, hastalık süresi ve metotreksat tedavisinin ölçülen parametreler üzerine etkisi incelendi.Serum triptofan, kinürenin, neopterin ve TNF- ? düzeyleri bakımından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda sağlıklı kontrollere kıyasla CRP, ESR ve RF düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.001) IDO aktivitesi hastalarda yüksek olmakla birlikte, istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmadı (p>0.05). Romatoid artritli hastalarda yaşla birlikte neopterin (r=0.401, p<0.04) ve IDO aktivitesinde artış gözlendi (r=0.435, p<0.02). Hastalık süresi 5 yılın altında olan hastalara kıyasla, 5 yılın üzerinde hastalık süresine sahip hastalarda neopterin düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05), bu hastalarda neopterin düzeyleri kinürenin (r=0.537, p<0.02) ve ESR (r=0.495, p<0.03) ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Metotreksat tedavisi alan ve almayan hastalar arasında değerlendirilen parametrelerin düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmazken, metotreksat tedavisi uygulanan grupta neopterin düzeyleri kinürenin düzeyleri (r=0.511, p<0.03) ve IDO aktivitesiyle (r=0.505, p<0.04) anlamlı pozitif korelasyon gösterdi.Anahtar Kelimeler : İndolamin 2,3-Dioksijenaz (IDO), İmmün Sistem, Romatoid Artrit, Neopterin, Tümör Nekrozis Faktör ? Alfa (TNF-?).

Artrit-romatoidNeopterineTriptofan+1
Güray Mete
Gazi University · Institute of Health Sciences
2009
10

Related subjects