Temperament
74 theses under this subject heading
Gelişimsel kekemelik ve mizaç: kekeleyen, tipik gelişim gösteren ve kekemeliği kendiliğinden iyileşen çocukların mizaç özelliklerinin karşılaştırılması
Bu araştırmada, kekemeliği olan, kekemeliği olup kendiliğinden iyileşme gösteren ve tipik gelişim gösteren çocukların mizaç özelliklerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Araştırmanın çalışma grubu, 3-7 yaş aralığındaki kekemeliği olan, tipik gelişim gösteren ve kendiliğinden iyileşme gösteren toplam 150 katılımcıdan oluşmaktadır. Bu çalışmada ölçme aracı olarak Çocuk Davranış Listesi (ÇDL) ve Conner's Ana Baba Derecelendirme Ölçeği (CADÖ-48) kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS 21.0 paket programı kullanılarak bağımsız örneklemler t testi, Mann Whitney-U testi, tek yönlü varyans analizi testi (ANOVA) ve Pearson korelasyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre, kekemeliği olan 3-7 yaşları arasındaki grup, ÇDL'nin "Yaklaşım / Olumlu Katılım", "Rahatsızlık" ve "Korku" alt testlerinden ve "Olumsuz Duygulanım" alt boyutundan tipik gelişim gösteren yaşıtlarına göre anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar alırken "Gülümseme ve Kahkaha" alt boyutundan anlamlı düzeyde daha düşük puanlar elde etmişlerdir. ÇDL alt testleri ile yaş ve kekemelik şiddeti arasındaki korelasyon analizleri sonucunda, yaş faktörünün "Gülümseme ve Kahkaha" alt testi ile pozitif yönde bir ilişkisi mevcutken kekemelik şiddeti ve mizaç alt testleri arasında anlamlı düzeyde bir korelasyon bulunamamıştır. Kekeleyen 6-7 yaşları arasındaki çocuklar ile yaş ve cinsiyetleri eşleştirilmiş tipik gelişim gösteren çocuklar karşılaştırıldığında CADÖ-48'in "Hiperaktivite / Ataklık" puan ortalamaları bakımından kekemeliği olan çocuklar ile tipik gelişim gösteren çocuklar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamakta; "Öğrenme Sorunları" boyutu bakımından ise, kekemeliği olan grubun ortalama puanlarının tipik gelişim gösteren gruptan daha yüksek ve iki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulgularına ulaşılmıştır. Kendiliğinden iyileşme gösteren 5-7 yaşları arasındaki çocuklar ÇDL'nin "Dikkati Odaklama" ve "Engelleme Denetimi" alt testlerinden kekeleyen yaşıtlarına göre anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar alırken, "Utangaçlık", "Yaklaşım /Olumlu Katılım" ve "Rahatsızlık" alt boyutlarından anlamlı düzeyde daha düşük puanlar elde etmişlerdir. ÇDL'nin alt boyutları açısından karşılaştırıldığında ise, kendiliğinden iyileşme gösteren grup, kekeleyen gruba göre "Çabalı Kontol" alt boyutundan anlamlı düzeyde daha yüksek puanlar alırken, "Olumsuz Duygulanım" alt boyutunda ise anlamlı düzeyde daha düşük puanlar elde etmişlerdir. Kekeleyen bireyler "Engellenme Denetimi" alt testinden kendiliğinden iyileşme gösteren gruba göre anlamlı düzeyde daha düşük puanlar elde etmişlerdir. Anahtar Kelimeler: gelişimsel kekemelik, mizaç, kendiliğinden iyileşme
3-6 yaş çocukların annesinin ve anneannesinin çocuk yetiştirme stilleri ile çocuğun mizacı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada, 3-6 yaş çocukların annesinin ve anneannesinin çocuk yetiştirme stilleri ile çocuğun mizacı arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmada hem çocuklara hemde annneannelere ilişkin veriler annelerden toplandığından dolayı, araştırmanın çalışma grubu 30 ilde 3-6 yaş arası çocuğu olan 264 anneden oluşmaktadır. Pandemi nedeniyle okul öncesi eğitim kurumlarında testleri uygulama olanağı olmadığından verilerin toplanmasında kartopu örnekleme yöntemi kullanılmıştır. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu", "Çocuk Yetiştirme Anketi", "Ebeveyn Çocuk Yetiştirme Stili Ölçeği" ve "Çocuklar İçin Kısa Mizaç Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmanın genel amacı ve ana problemi çerçevesinde toplanan verilerin istatistiksel çözümleri için SPSS 22.0 paket programından yararlanılmıştır. Sonuç olarak, anneannelerin ebeveyn kontrolü orta düzeyde, ebeveyn kabulü orta düzeyin üstünde, çocuk yetiştirme stili orta düzeyin üstünde, annelerin çocuklarından itaat beklemelerinin orta düzeyde, cezalandırmalarının düşük düzeyde, sıcaklıklarının çok yüksek düzeyde, açıklayıcı akıl yürütmelerinin çok yüksek düzeyde, çocuk yetiştirmelerinin ortanın üstünde düzeyde olduğu bulunmuştur. Anneler çocuklarını sıcakkanlı, sebatkar ve tepkisel davranışları düşük, uyku, açlık, tuvalet gibi fonksiyonlarının düzenli olduğunu belirtmişlerdir. "Ebeveyn Çocuk Yetiştirme Stili" toplam puanları arttıkça annelerin kendilerinin "Çocuk Yetiştirme Anketi" toplam puanları artmakta, ancak "Sıcaklık Alt boyutu" ve "Açıklayıcı Akıl Yürütme Alt boyutu" puanlarının ise azalmakta olduğu bulunmuştur. Çocuk Yetiştirme Anketi değişkenlerinin Ebeveyn Çocuk Yetiştirme Stili üzerinde anlamlı bir yordayıcı olduğu saptanmıştır. Annelerin eğitim durumuna göre çocuk yetiştirme stillerinin farklılaştığı saptanmıştır. Çocukların yaşı arttıkça Sıcakkanlılık-utangaçlık ve Tepkiselliklerinin azaldığı, Sebatkarlıklarının ise arttığı bulunmuştur. İşçi, öğretmen olan babaların asker olan babalara göre daha fazla itaat bekledikleri saptanmıştır. Aylık geliri düşük olan ailelerin, aylık geliri orta ve üst olanlara göre çocuklarından daha fazla itaat bekledikleri, cezalandırmaya başvurdukları ve daha fazla ebeveyn kontrolü uyguladıkları bulunmuştur.
Septoplasti ameliyatı öncesi ve sonrasında koku algısındaki değişimlerin mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi
Giriş: Koku, koku alma duyusu ile algılanabilen, genelde çok küçük konsantrasyonda havada çözünmüş olarak bulunan kimyasal maddelerden her biridir. Koku duyusu Hayvan çalışmalarına uygun olmayışı ve insanlarda hayvanlara oranla daha az gelişmiş olması nedeniyle beş duyu içinde belki de üzerinde en az çalışılanı ve en az anlaşılanıdır. Standart ve objektif test yöntemleri gerektirdiğinden koku duyusunu değerlendirmek oldukça güçtür ve hatalı yorumlamalara açıktır. Koku duyusu, multidisipliner ele alınan, insanda duyu özellikleri ve kapasitesinin epidemiyolojik araştırmalarda daha detaylı irdelenmesi gerektiği vurgulanan, yaşamsal işlevlere sahip bir duyudur. Araştırmamızın amacı, septum deviasyonu nedeniyle septoplasti ameliyatına alınan hastaların ameliyat öncesi koku algısının koku testleri vasıtasıyla ölçülmesi, 12 haftalık iyileşme sürecinden sonra koku testlerinin tekrarlanması ile, ameliyat olmuş kişilerin koku algısının mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisini incelemektir. Metot: Çalışmamız, Bezmialem Vakıf Üniversitesi sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları servisince uygulanan fizik muayene sonuçlarına göre septoplasti ameliyatı için uygun olduğu tıbbi kanaatine varılan 100 kişilik hasta grubunu kapsadı. Çalışmayı kabul eden hastalara, ameliyattan önce ve 12 hafta sonra KBB servisinde görevli bir hekim tarafından,koku algısı ile ilgili testler [Connecticut Chemosensory Clinical Research Center Test (CCCRC), Butanol-9] ve psikiyatri servisinde görevli bir hekim tarafından, ameilyat öncesinde bazı psikolojik testler ve ölçekler [DSM IV-TR eksen-1 bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID),Temperament and Character Inventory (TCI), Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris, San Diego Autoquestionaire (TEMPS-A)] uygulandı. Bulgular: Cinsiyetler arasında yer fıstığı koku algı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p=0,020). Kadınlarda koku algısı evetten hayıra dönenler fazla iken, erkeklerde koku algısı hayırdan evete dönenler anlamlı şekilde fazladır. iv Vakaların post-op kahve koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. Kahve kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında sadece hipertimik mizaç/karakter açısından anlamlı fark bulunmuştur.( p=0,037) Vakaların post op naftalin ve tarçın gibi uyarıcı kokuların koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. TCI NS toplam puanı ile depresif ve hipertimik mizaç/karakter puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. (p=0,019) Vakaların post op sabun ve pudra kokusunu algılamada anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında TCI RD toplam ve TCI C toplam puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayanların TCI RD toplam (p=0,001) ve TCI C toplam (p=0,046) puanları kokuyu algılamayanlara göre daha yüksektir. Sonuç: Bulgularımız koku algısının karakter mizaç özellikleri ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Pudra ve sabun gibi nötr kokuların ameliyat sonrası algılanmasındaki TCI alt ölçekleri ile bağlantılı olarak değişimlerini örneklemin kesitesel değerlendirilmesi ile ilişkilendire biliriz. Kahve, naftalin ve tarçın gibi uyarıcı nitelikte olduğu değerlendirilen kokular hipertimik mizaç özelliği olan bireyler tarafından daha hassas bir biçimde algılanıyor görünmektedi.Bunun yanı sıra koku algısından sorumlu bölgelerin netleşmesi ve koku algısının farklı oluşunun karakter mizaç özellikleri ile birlikte elealınması ve buna yönelik çalışmaların yapılması, ameliyat sonrasındaki dönemde hasta memnuniyeti ve koku algısının farklılıklarının açıklanmasına katkıda bulunabilir. Koku algısının mizaç ve karakter ölçekleri ile birlikte sorgulanması koku algısı değişimlerinin saptanması için yararlı olabilir.
Mizaç ve karakter envanteri-gözden geçirilmiş formu (Türkçe TCI-R): Geçerlik, güvenirliği ve faktör yapısı
Bu çalışmada Türkçe TCI-R'nin Türkiye toplumunda geçerliği, güvenirliği ve faktör yapısının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemi, Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinde öğrenim gören 1026 (786 Kadın, 240 Erkek) üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Araştırmada katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Türkçe TCI-R, BDE, BAÖ ve KİÖ-KTF uygulandı. Türkçe TCI-R iç tutarlılık katsayısı tüm ölçekler için 0.85 bulundu. En yüksek Cronbach alfa Sebat Etme (0.92) için bulundu, en düşük ise Yenilik Arayış (0.73) için bulundu. Tüm boyutlar için test-tekrar test korelasyon katsayıları nispeten yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı çıktı. Türkçe TCI-R mizaç ve karakter boyutları ile BDE, BAÖ ve KİÖ-KTF toplam puanları arasında anlamlı korelasyon bulundu. Promax döndürme ile temel bileşenler analizi, mizaç boyutu için toplam varyansın %62.67'sini oluşturan, özdeğerleri 1'den yüksek olan 4 faktör üretti. Karakter boyutu için ise toplam varyansın % 56.14'ünü oluşturan, özdeğerleri 1'den yüksek olan 3 faktör üretti. Elde edile bulgular, Türkçe TCI-R'nin Türkiye toplumunda kişiliğin değerlendirilmesi için kullanılabilecek sağlam faktöriyel yapıya sahip, geçerli ve güvenilir bir araç olduğunu göstermiştir.
Erişkinlerde narsistik kişilik özelliklerinin mizaç ve karakter boyutları ile bağlanma stilleri açısından incelenmesi
Bu çalışmada amacı narsistik kişilik özellikleri ile bağlanma stilleri ve mizaç ve karakter boyutları arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma örneklemini Türkiye'de yaşayan 424 yetişkin oluşturmaktadır. Araştırmada sosyodemografik bilgiler formunun yanında Narsisistik Kişilik Envanteri, İlişki Ölçekleri Anketi ve Mizaç ve Karakter Envanteri-Gözden Geçirilmiş Formu kullanıldı. Toplam NKE puanı ile Zarardan Kaçınma (r=-0.290, p<0.01) ve İş Birliği Yapma (r=-0.376, p<0.01) boyutları arasında ters yönde ve istatistiksel olarak anlamlı, Sebat Etme (r=0.234, p<0.01) boyutu arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu. Toplam NKE ile Güvenli Bağlanma arasında pozitif yönlü ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (r= 0.131, p<0.05). Bağlanma stillerinden güvenli bağlanma, mizaç ve karakter boyutlarından ise Zarardan Kaçınma, Sebat Etme, Kendini Yönetme ve İşbirliği Yapma boyutları Narsistik kişilik envanteri toplam puanını istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yordadığı görüldü (R2=0.334, F(11,423)=18.789, p<0.001). Buna göre narsistik kişilik özellikleri ile bağlanma stilleri ve mizaç ve karakter boyutları arasında önemli bir ilişki olduğu saptandı.
Cloninger mizaç ve karakter özelliklerinin remisyonda depresif hastalarda sıcak ve soğuk bilişlerle ilişkisi
Amaç: Depresyonun bilişsel bir hastalık olduğu Beck'ten beri güncelliğini korumaktadır. Son yıllarda bilişsel işlevlerle ilgili çalışmalar emosyon ve motivasyondan bağımlı sıcak biliş ile emosyon ve motivasyondan bağımsız soğuk bilişsel işlevler açısından depresyonu incelemektedir. Mizaç, karakter özellikleri ve depresyon birçok ortak noktada kesişmekte, benzer şekilde soğuk ve sıcak bilişleri etkilemektedir. Remisyonda depresyon hastalarında ise sonuçlar çelişkilidir. Çalışmamızda, remisyonda depresyon hastalarında mizaç ve karakter özelliklerin, soğuk ve sıcak bilişleri etkileyip etkilemediğinin ve çelişkili sonuçlara bir açıklama getirip getiremeyeceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma, Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran 47'si hasta grubu, 31'i kontrol grubu olmak üzere toplam 78 gönüllü ile yürütülmüştür. Çalışmaya alınan gönüllülere DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşmesi-Klinik Versiyonu (SCİD-5/CV), (WAIS-R)-Sözcük Dağarcığı Alt Testi, Hamilton Depresyon Ölçeği, Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulanması sonrasında dahil edilme kriterlerine uygun gönüllüler çalışmaya dahil edilmiştir. Gönüllülere Mizaç ve Karakter Envanteri (TCI), Stroop testi, Wisconsin Kart Eşleme testi, İz sürme testi, Rey Sözel Bellek testi, İşitsel Üçlü Sessiz Harf Sıralaması testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Tanınması testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi testi, İma testi, Iowa kumar testi uygulanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 21.0 programı kullanılarak, T testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Pearson Korelasyon testi ile yapılmıştır. Anlamlılık ölçütü olarak p<0,05 kabul edilmiştir. Bulgular: Remisyonda depresyon hastalarında zarardan kaçınmanın yüksek, kendini yönetmenin düşük düzeyde olduğu saptandı. Bu dönemde yenilik arayışının yüksek saptandığı, ödül bağımlılığı ve sebat etmenin de birlikte yüksek saptandığı gösterildi. Bir diğer bulgu ise mizaçların daha çok sıcak bilişleri, karakterin daha çok soğuk bilişleri etkilemesi ve aynı zamanda etkiledikleri biliş alanında birbirlerinin etkilerini modüle etmeleriydi. Yüksek ödül bağımlılığı ve zarardan kaçınma açısından sıcak bilişsel testlerden afektif karar verme, soğuk bilişsel testlerden tepki süresi ile pozitif yönde bağıntı saptandı. Yüksek yenilik arayışı ile afektif karar verme açısından bağıntı negatifti. Düşük kendini yönetme, tepki süresi, çalışma belleği ve bellek gibi soğuk bilişsel fasetlerin hepsini olumsuz etkiledi. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda remisyonda depresyonda soğuk ve sıcak bilişlere mizaç ve karakter özelliklerinin etkilediği gösterilmiştir. Remisyon döneminde mizaç ve karakter özelliklerinin, soğuk ve sıcak bilişsel işlevleri kendi karakteristiği yönünde etkilemeye devam ettiği, her ikisinin de 'trait' (sürekli) belirteç olarak değerlendirilebileceği saptanmıştır. Bulguların daha büyük örneklemde yinelenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Cloninger Mizaç ve Karakter, Remisyonda Depresyon, Soğuk ve Sıcak Biliş
Çocuklarda mizaç ile sosyal yetkinlik ve sorun davranış arasındaki ilişkide ebeveynin duygu sosyalleştirme uygulamalarının aracı rolü
Bu çalışmanın amacı, 3-6 yaş arası çocukların mizaç özellikleri ile sosyal yetkinlikleri ve sorun davranışları arasındaki ilişkide ebeveyn duygu sosyalleştirme uygulamalarının aracı rolünün incelenmesidir. Araştırmanın çalışma grubu 122'si kız, 91'i erkek toplam 213 çocuktan oluşmaktadır. Çocukların annelerine Kişisel Bilgi Formu, Çocuklar için Kısa Mizaç Ölçeği (ÇKMÖ), Çocuğun Olumsuz Duygularıyla Başa Çıkma Ölçeği (ÇODBÇÖ), ve Sosyal Yetkinlik ve Davranış Değerlendirme Ölçeği-30 (SYDD-30) uygulanmıştır. Araştırmada kullanılan değişkenlerin birbiri ile ilişkisini görebilmek için Pearson Korelasyon analizinden yararlanılmıştır. Ebeveyn duygu sosyalleştirme uygulamalarının aracı rolü Hayes tarafından geliştirilen SPSS makrosunun 3.4.1 versiyonu ile incelenmiştir. Araştırmada kullanılan ölçeklerin; cinsiyet değişkeni için incelenmesinde Mann Whitney U testi; annenin yaşı, babanın yaşı, çocuğun yaşı, annenin eğitim düzeyi, babanın eğitim düzeyi, çocuğun doğum sürecinin zorluk derecesi ve ailenin aylık toplam gelir düzeyine göre incelemesinde Kruskall Wallis testi uygulanmıştır. Analizler sonucunda, çocukların bazı mizaç özellikleri ile sosyal yetkinlikleri ve sorun davranışları arasında bazı ebeveyn duygu sosyalleştirme uygulamalarının aracı rolü olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mizaç, duygu sosyalleştirme, sosyal yetkinlik, sorun davranış
İnternette oyun oynama bozukluğunun serum oksitosin düzeyleri ve mizaç karakter özellikleri ile ilişkisi
Amaç: İnternette Oyun Oynama Bozukluğunu (İOOB) daha önce madde kullanım bozukluklarında da çalışılmış olan serum oksitosin düzeyinin ve mizaç karakter özellikleriyle ilişkisinin araştırılması çalışmamızın amacını oluşturmuştur. Yöntem: MCBÜ sağlık kampüsü öğrenci ve araştırma görevlilerinden DSM-5 de önerilen İOOB tanı kriterlerini karşılayan 36 internette oyun bağımlılığı olan hasta araştırma grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubu ise aynı evren içinden 44 sağlıklı gönüllüden oluşturulmuştur. Her iki grup için Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri ve Gözlerden Zihin Okuma Testi yapılmıştır. Plazma oksitosin düzeyleri için sabah 08:00 ile 09:00 arasında aç karna 10 cc standart vakumlu tüpe kan alınmıştır. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak istatistiksel analizleri yapılmıştır. Bulgular: İnternette Oyun Oynama Bozukluğu(İOOB) olan grubun plazma oksitosin düzeyi kontrol grubundan daha düşük saptanmıştır (p=0,048 ). İOOB olan grupta kontrol grubuyla karşılaştırıldığında yenilik arayışı NS2 (dürtüsellik) alt ölçeği; C1 (sosyal onaylama) alt ölçeği istatistiksel yönden anlamlılık bulunmaktadır. İnternet Oyun Oynama Bozukluğu (Uyarlanmış) Ölçeği puanı ile NS2 (dürtüsellik) ve NS-toplam arasında düşük düzeyde pozitif korelasyon; P (sebat etme); S1 (sorumluluk alma); S2(amaçlılık); S5(uyumlu ikincil huylar) ; SToplam ve C1(sosyal kabullenme) arasında düşük düzeyde negatif korelasyon saptanmıştır. İOOB olanlarda plazma oksitosin düzeyi ile NS2 (dürtüsellik) alt ölçeği arasında düşük derecede negatif yönde ilişki saptanmıştır( p=0,038). Plazma oksitosin düzeyleri ile gözler testi doğru sayısı arasında istatistiksel olarak anlamlılık saptanmıştır (p=0,036). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde oyun bağımlılığı olan bireylerde oksitosin düzeyi düşük saptanmıştır. Mizaç ve karakter özelliklerinden yenilik arayışı NS2 (dürtüsellik) alt ölçeği; C1 (sosyal onaylama) alt ölçeği ile İOOB olan kişiler arasında istatistiksel yönden anlamlı fark bulunmaktadır. İOOB'nin nörokimyasal süreçte değişkenlik yapabileceği ya da belli nörokimyasal yatkınlıklarla ilişkili olabileceğini ve gerekli önlem ve tedavi planları gerektiği sonucunu çıkarmaktadır.Ayrıca mizaç ve karakter özellikleri de İOOB'da koruma ve tedavi yaklaşımları için de ayrı önem taşımaktadır.
Kişisel mizaç ve duygu durum özelliklerinin gebelikte ilk üç ayda görülen bulantı kusma etiyolojisindeki rolü
ÖZET Amaç: Gebelikte bulantı kusması (GBK) olan kadınların kişisel, fiziksel, psikolojik ve tıbbi özelliklerini ortaya koymayı; kişisel mizaç özellikleri ile bulantı-kusmanın sıklığı ve şiddeti arasındaki ilişkiyi irdelemeyi ve tartışmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 01 Haziran 2020 - 01 Haziran 2021 tarihleri arasında hastanemize, bulantı-kusma yakınması ile başvuran, ≤14 haftalık, canlı gebelikler alındı. Hastaların klinik değerlendirmeleri ile birlikte bulantı-kusma şiddetini belirlemek için PUQE skoru kullanıldı, psikososyal ve çevresel özellikleri kayıt altına alındı. Kişisel mizaç özellikleri ve kişilik tanımının belirlenmesi için TEMPS-A anketi uygulandı. Kategorik ölçümler gruplar arasında değerlendirilirken Ki-Kare testinden yararlanıldı. Bağımsız gruplarda t-testi, varsayımların sağlanmadığı durumlarda ise Mann Whitney U testinden yararlanıldı. Bulgular: Çalışma süresince kriterleri karşılayan 250 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, vücut kütle indeksi (VKİ), gebelik haftası ve PUQE puan ortalaması sırasıyla 29,64±5,94; 25,74±5,33; 9,32±2,41; 6,12±2,81'dir. VKİ, eğitim durumu, abortus sayısı, gebelik dönemi ve kadının çalışma durumu ile GBK şiddeti arasında bir ilişki bulunamadı. Baskın mizaç olanlarda PUQE ortalaması 8,8±3,8 iken baskın mizaç olmayanlarda ise 5,8±2,5 idi ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Baskın mizaç olanlarda aile aynı şehirde yaşama oranı %93,1 ile daha yüksekti (p=0,048; p<0,05). "Her iki aile aynı şehirde yaşayan" grupta baskın mizaç görülme oranı diğer gruplara göre daha fazlaydı(%14,4). Aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,023). "Kolay sinirlenen" hasta grubunda PUQE skoru ortalaması 8,0±4,1 ile diğer gruplardan fazlaydı ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,048). Önceki gebelikte GBK öyküsü olanların PUQE skoru ortalaması 6.5±2,8 ile daha yüksekti ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,034<0,05). Sonuç: Baskın mizaç varlığı GBK sıklığı ve şiddeti için bir etkendir. Baskın mizaca sahip insanlar aileleri ile aynı şehirde yaşamaya ve bulantı-kusma ile başetmede çevreden gelecek psikososyal desteğe ihtiyaç duymaya daha meyillidir. Her iki aile ile aynı şehirde yaşayan hastalarda baskın mizaç ve dolaylı olarak şiddetli GBK görülme sıklığı daha fazladır. Kolay sinirlenen kişilik tanımına sahip hastalarda GBK şiddeti daha fazla görülmektedir. GBK sıklığı ve şiddetinde kişisel mizaç özellikleri de bir etmendir. Anahtar Kelimeler: Baskın Mizaç, Bulantı, Gebelik, Kusma, PUQE
Vitiligolu hastalarda karakter ve mizaç özelliklerinin değerlendirilmesi
Vitiligo, nedeni henüz tam olarak belirlenememiş, herhangi bir yaşta görülebilen, melanosit kaybına yol açarak, yaygınlığı ve büyüklükleri değişken, keskin sınıra sahip, depigmente süt beyazı renginde alanlar oluşturan kazanılmış bir deri hastalığıdır.Vitiligolu hastalar düşük benlik saygısı, ayrımcılık, damgalanma, utanma, öfke, reddedilme korkusu gibi duygular hissetmektedirler, ayrıca hastalık büyük bir fiziksel rahatsızlığa yol açmasa da dış görünüşü etkilediği için kozmetik açıdan problem oluşturabilmektedir.Hastalığın kişi üzerindeki etkisi son derece değişkendir, hastalığın doğal seyri, hastanın demografik özellikleri, kişiliği, karakteri ve toplumun tutumuna göre değişkenlik gösterir.Bu çalışmada amaç, vitiligolu hastaların benzer özelliklere sahip kontrol grubuna kıyasla hangi karakter ve mizaç özelliklerine sahip olduğunun belirlenmesi ve vitiligonun hastalarda yaşam kalitesini hangi ölçüde etkilediğinin saptanmasıdır.Çalışmaya Nisan 2011 ? Eylül 2012 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran, yaşları 18 ve üzerinde olan klinik olarak ve Wood lambası muayenesi ile vitiligo tanısı koyulan 22 kadın ile 27 erkek toplam 49 vitiligo hastası ve 29 kadın ile 17 erkek sağlıklı gönüllüden oluşan toplam 95 kişi dahil edildi.Vitiligolu hastaların hastalık süresi, lezyon görünürlüğü, lezyonların yerleşim yeri, tedavi alımı, tedavi şekli, aktif lezyon varlığı, görünümden rahatsızlık bilgileri kaydedildi. Ayrıca çalışmaya katılan bireylerin yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, meslek, ailede vitiligo öyküsü, daha 76önce geçirilmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü, psikiyatrik tedavi öyküsü, sigara ve alkol kullanım süresi ve sıklığı bilgileri kaydedildi. Çalışmaya katılan kişilere Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ-3), DLQI, Mizaç ve Karakter Envanteri ölçekleri uygulandı.Çalışmamızda hasta grubunda DLQI skoru ortalama 4.89± 4.27, kontrol grubunda ise 1.40± 2.49 olarak bulunmuştur. Vitiligo hastalarının yaşam kalitesi hafif derecede olumsuz etkilenmiştir.Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve medeni durum dağılımı açısından fark saptanmamıştır (p> 0.05). Eğitim seviyesi ortaokul ve altı düzeyinde olan kişilerin çoğunluğu hasta grubunda yer almıştır (p=0.00). Meslek olarak daha stresli işlerde yer alan kişilerin çoğunluğu vitiligo grubunda yer almıştır (p= 0.02). Hasta grubunda ailede vitiligo öyküsü daha sık bulunmuştur (p= 0.01). Hasta grubunda ADİ-3 ve toplam DLQI skorları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda yenilik arayış isteği kontrol grubuna göre daha az bulunmuştur. Hasta grubu içerisinde evli olanlarda sebat etme skoru bekar olanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.01). Görünür bölgede lezyonu olan hastaların, görünümünden rahatsız olan hastaların ve daha önce geçirilmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü bulunan hastaların yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu bulunmuştur. Sistemik tedavi alan hastalarınsistemik tedavi almayan hastalara göre ADİ-3 skorunda düşüklük (p= 0.01), iş birliği yapma skorunda yükseklik (p= 0.05) ve yenilik arayış skorunda düşüklük (p= 0.02) saptanmıştır. Hastalar sigara ve alkol kullanım durumlarına göre gruplandırıldığında ADİ-3, mizaç karakter envanteri alt grupları ve DLQI skorları açısından yapılan karşılaştırmada uygulanan ölçeklerin hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p> 0.05).Çalışmamız, vitiligolu hastalarda karakter ve mizaç özelliklerini değerlendiren ilk çalışma olup, bu hastaların sadece dermatolojik yönden değil psikiyatrik açıdan da tanı ve tedavilerinin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Esansiyel hiperhidrozisli hastalarda mizaç ve karakter özelliklerinin değerlendirilmesi
EH, belirtilen vücut bölgelerinde bilinmeyen bir nedenle sempatik kolinerjik sinirlerin aşırı deşarjı ile karakterize bir dermatolojik bozukluktur. Bu bireylerde sempato-adrenal sistemin aşırı aktif olduğu düşünülmektedir. Ter bezi histolojisi ve fonksiyonu normal olup emosyonel stresle ter salgısında artış meydana gelirken uykuda terleme ortadan kalkmaktadır. Bu bulgular ışığında çalışmada EH'li bireylerin mizaç ve karakter özellikleri ile sempatik hiperaktivasyon ve terleme arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya Nisan 2011 – Ağustos 2013 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran, hiperhidroza yol açabilecek sistemik bir hastalığı bulunmayan, yaşları 18 ve üzerinde olan 42 kadın ile 38 erkek toplam 80 EH hastası ve 54 kadın ile 27 erkek sağlıklı gönüllüden oluşan toplam 161 kişi dahil edildi. EH' li hastaların yaşları, cinsiyetleri, Vizüel Analog Skorlaması (VAS) değerleri kaydedildi ve çalışmaya katılan kişilere Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ-3), DLQI, Liebowitz Sosyal Kaygı Bozukluğu Belirtileri Ölçeği (LSFÖ) ve SCID-CV Tanı Ölçütleri uygulandı. VAS skorları hasta grubunda 2-10 arasında değişmekte olup, VAS ortalamaları 7,54± 1,89 olarak bulundu, yani çalışmamıza katılan hastaların terleme şiddetleri fazlaydı. Hasta grubunda DLQI skorları 10-26 arasında değişmekte olup, DLQI ortalamaları 12,96± 4,11 olarak bulundu. EH hastaların yaşam kalitelerini orta derecede etkilemekteydi. Hasta grubunda ADİ-3 skoru istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek bulunurken (p= 0.01), yine La-TOP skoru ve Lb-TOP skoru kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p=0.01, p=0.03). 54Hasta ve kontrol grubu arasında P (Sebat Etme) skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (P=0.93). NS2 (Dürtüsellik) skoru hastalarda kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p=0.006). HA3 (Yabancılardan çekinme) ve HA4 (Çabuk yorulma) skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı (p=0.04, p=0.01). RD4 (Bağımlılık) skoru hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük saptandı (p=0,001). S2 (Amaçlılık) skoru hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı (p=0.047). C1 (Sosyal onaylama), C2 (Empati duyma), C3 (Yardımseverlik) ve C-TOP (İş birliği yapma) skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı (p=0.017, p=0.07, p=0.015, p=0.044). ST1 (Kendilik kaybı), ST3 (Manevi kabullenme) ve ST-TOP (Kendini aşma) skorları hasta grubunda daha yüksek saptandı (p=0.02, p=0.039, p=0.035). Hasta grubunda, geçmişte veya şu anda 21 kişide sosyal fobi, 12 kişide majör depresif bozukluk, 11 kişide başka türlü adlandırılamayan anksiyete bozukluğu, 7 kişide panik bozukluğu, 7 kişide özgül fobi, 5 kişide uyum bozukluğu, 3 kişide obsesif-kompulsif bozukluk, 3 kişide posttravmatik stres bozukluğu ve 3 kişide yaygın anksiyete bozukluğu saptandı. Aşırı terleme nedeniyle bozulmuş yaşam kalitelerine paralel olarak EH'li bireylerin sosyal kaygı düzeyleri yüksek olan anksiyeteye yatkın kişiler olduğunu saptadık. EH'li bireylerin artmış adrenerjik deşarj nedeniyle dürtüsel davranan, bağımlılıkları ve amaçlılıkları düşük olan iş birliği yapmaktan uzak olan kişiler olduğunu belirledik. VAS skorları yüksek olan EH'li hastaların belirgin derecede bozulmuş olan yaşam kalitelerine paralel olarak anksiyete duyarlılıkları ve soyal fobi düzeylerini yüksek saptadık. Görsel ve işlevsel sorunlara yol açan EH nedeniyle bireyler işlerini yaparken veya sosyal ilişkilerinde büyük sorunlar yaşamaktadırlar, bu da doğal olarak sosyal kaygılarını ve anksiyetelerini arttırmaktadır. Mizaçları gereği dürtüsel davranan yani olayları kapsamlıca irdelemeden hareket eden bu kişilerde çabuk yorulma puanlarının yüksek 55olması, artmış adrenerjik aktivitenin yarattığı yüksek bazal metabolizma nedeniyle olabilir. Ayrıca görünüm ve hijyenik iyilik sağlamak için sarfettikleri yoğun efor da bu duruma ekleniyor gibi görünmektedir. Anksiyete bozukluklarının bulgularından olan yabancılardan çekinme puanlarının EH grubunda yüksek saptanması yarattığı sosyal fobi ve anksiyete nedeniyle beklediğimiz bir sonuçtu. Yabancılardan çekinme düzeyleri yüksek olan EH hasta grubunun doğal olarak iş birliği yapmaktan uzak, amaçlılıkları düşük olan kişiler olduğunu saptadık. "Kendini aşma" puanlarının EH'li hastalarda yüksek saptanması ise bu kişilerin erken yaşlardan beri var olan hiperhidrozu içselleştirerek kabullendiklerini ve bu durumla yaşamayı öğrendiklerini göstermektedir. Çalışmamız bugüne kadar bu konuda yapılmış en yüksek katılımcı sayısından oluşan, DLQI, ADİ-3, Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği ve SCIDCV'nin bir arada kullanıldığı ilk çalışmadır. Önceki çalışmaların bulgularının farklı olması, az sayıda katılımcı ve dengeli olamayan hasta ve kontrol dağılımına bağlı gibi görünmektedir. İlk çalışmada (8) hasta ve sağlıklı kontrol sayıları oldukça düşüktür buna karşın patolojik kontrol olarak alınmış olan renal yetmezlikli kontrol grubu ise diğerlerinin yaklaşık iki katıdır. Bu orantısız dağılım istatistiksel veri güvenilirliğini düşürmektedir. Her iki çalışma da da hasta ve kontroller psikiyatrik patolojiler açısından değerlendirilmeye alınmamışlardır. Bizim çalışmamızda aktif bilinen psikiyatrik bozukluğu olan hastalar değerlendirilmeye alınmamıştır. Bu durum özellikle kontrol verilerinin güvenilirliğini arttırmaktadır. Gerek artmış sempatik aktivite, gerek erken başlangıçlı hastalığa ait genetik faktörler, gerekse hastalarda esansiyel hiper hidrozun yarattığı sosyal ve hijyenik problemler, hastaların mizaç ve karekter gelişimini etkiliyor gibi görünmektedir. Bu hastalarda sosyal fobi ve anksiyete dağılımındaki artış sosyalleşme ve dışa dönük davranış paterninde bozulmalara yol açmaktadır. Hastalık aktivitesi, sosyal ve kişisel kimlik etkilenmelerinin daha iyi anlaşılması bu hastalarda yaşam kalitesini arttıracağı gibi, anksiyete yönetimi ve hiperhidrozun regulasyonunda da hastalara olan yardımımızı arttıracaktır.
Yoğun bakımlarda el yıkamaya uyumun mizaç karakter envanteri sonuçlarıyla karşılaştırılması
Epidemiyolojik araştırma sonuçlarına göre, hastane enfeksiyonlarında büyük oranda "el yıkama" uyumu yetersiz sağlık personeli sorumludur. El yıkama gereksinimi, özellikle yoğun bakım gibi yüksek riskli ünitelerde daha fazladır. Çünkü buradaki hastalar virulan veya multipl direçli mikroorganizmalar ile daha fazla kolonize veya infektedir.Uyumun arttırılmasını amaçlayan güncel çalışmalarda el hijyenine uyumu engelleyen olası faktörler arasında el yıkama lavabolarına ulaşımın zor olması, yetersiz zaman, cilt irritasyonu, problemin görmezlikten gelinmesi ve kişisel tercih veya alışkanlıklar sayılabilir. Bunun yanında personel azlığı ve birim veya hastane yöneticilerinin el hijyenine verdiği değer de uyum oranlarıyla ilişkili bulunmuştur. El hijyenine uyumun ancak erişkin davranış değişikliği ile sağlanacak olabilmesi fiziksel şartların iyileştirilmesi, eğitim ve kontrollerin belirli bir derecede yeterli olmasına neden olmaktadır. En düşük uyum erkek cinsiyette ve hekimlerde görülmektedir. Bu durum personelin mizaç davranış özellikleri ile açıklanabilmektedir. Kişilik özelliklerini ölçmede günümüzde psikiyatrik yayınlarda en güvenilir yöntem olan "mizaç ve karakter envanteri", türk toplumuna uyarlanmış, cloninger'in modeline göre kişilik değerlendirmesi sağlayan hem psikiyatrik hasta gruplarında hem de sağlıklı toplumda uygulanabilen kendini değerlendirme ölçeğidir. Bu tez çalışmasında, temmuz-aralık 2014 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi yoğun bakımlarında hizmet veren ve metoda uygun sayıda el yıkama kontrolü verisi bulunan personel dahil edilmiştir. Enfeksiyon kontrol komitesi gözlem kayıtları arasından; TC Sağlık Bakanlığı'nın önerdiği gözlemciler için rehber formatına uygun her bir personele ait en az 50 temas kaydı uygunluk açısından değerlendirilmiştir ve uyum yüzdelik olarak ifade edilmiştir. Çalışmanın içeriği personellere anlatıldıktan sonra katılmayı kabul eden ve onayı alınan personele, 240 sorudan oluşan mizaç karakter envanteri ve sosyodemografik verilerden oluşan kısa anket formunu verilerek doldurmayı kabul eden sağlık personelinin sonuçları veritabanına işlenmiştir. Verilere temel fraksiyonel analizlerin ardından kategorik ve sürekli değişkenler için uygun tek değişkenli analizler ve risk analizi uygulanmıştır. Bu çalışmada en az 50 temas kaydına ulaşılan 60 personel çalışmaya katılmayı kabul etmiştir. Toplam el yıkamaya uyum %30'du. Yaşları ortalama 31,2±7,5 olan personelin %63,3'ü (n=38)'i kadındı. Görev dağılımları sıklık sırasına göre hemşire, temizlik personeli ve doktordu (sırasıyla %56,7 %33,3 %10). Ortalama yoğun bakım görev süreleri 54,6 ±31 aydı. Genç yaşta, istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte el yıkama oranı artmaktaydı. Kadın cinsiyet ve hemşirelerde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde el yıkama uyumu yüksek bulundu. Ölçekte değerlendirilen, dört mizaç boyutu (yenilik arayışı, zarardan kaçınma, ödül bağımlılığı ve sebat etme) ve yetişkinlikte olgunlaştıkları ve üç karakter boyutunda (kendini yönetme, iş birliği yapma ve kendini aşma) yaş, cinsiyet ve görevde anlamlı farklılıklar gözlenmedi. El yıkamaya uyumda da mizaç ve karakter özellikleri benzer dağılımdaydı. Yabancılardan çekinme altbaşlığında çekingen bireylerde el yıkamaya uyum daha iyi olarak bulundu. Ayrıca karakter özelliklerinde akılcı/maddeci bireylerde el yıkamaya uyum manevi kabullenmesi yüksek bireylerden daha iyi olarak bulundu. Ancak her iki parametrenin istatistiksel incelemesinde de anlamlı bir fark gözlenmedi. Sonuç olarak el yıkamaya uyumun arttırılması bir erişkin davranış değişikliği sorunudur. Erişkin davranışını etkileyen mizaç ve karakter özelliklerinin belirlenmesinin el yıkamaya uyumun arttırılması çalışmalarında yol gösterici olacağına inanmaktayız.
Tütün kullanım bozukluğu olan tıp fakültesi öğrencileri ve araştırma görevlilerinde craving ile oreksin-leptin düzeylerinin ve mizaç-karakter özelliklerinin ilişkisi
Amaç: Tütün kullanım bozukluğu olan bireylerde tekrarlayan sigara kullanımı, genellikle sigara içmeye karşı duyulan aşırı istek (craving) nedeniyle olmaktadır ve cravingin sigara tüketiminde relapslarda en önemli risk etmeni olduğu dile getirilmektedir. Bu nedenle craving durumunun pekişmesinde etkili olabilecek etmenlerin araştırılması önemlidir. Bu araştırmada tütün kullanım bozukluğu olan bireylerde cravingi etkileyebileceğini düşündüğümüz serum oreksin ve leptin düzeyleri ile mizaç ve karakter özelliklerini incelemeyi amaçladık. Yöntem: Örneklem grubunu, CBÜ Tıp Fakültesi öğrencilerinden ve Hafsa Sultan Hastanesi'nde görevli asistanlardan 80 kişi oluşturmuştur. İlk aşamada bu kişiler ile yapılacak görüşmede DSM-V tütün kullanım bozukluğu kriterleri göz önünde bulundurulmuştur. Kontrol grubu CBÜ Tıp Fakültesi öğrencileri ile Hafsa Sultan Hastanesi'nde görevli asistanlar arasından tütün kullanım bozukluğu grubu ile yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ve eğitim düzeyi açısından eşleştirilmiş 40 sağlıklı gönüllüden oluşmuştur. Her iki gruba da sosyodemografik ve klinik Bilgi Formu, DSM-IV SCID-I Klinik Versiyonu, Madde Aşerme Ölçeği (MAÖ), Fagerstrom Nikotin Bağımlılık Ölçeği, Cloninger Mizaç ve Karakter Envanteri uygulanmış, plazma öreksin ve leptin düzeylerinin belirlenmesi için kan örnekleri alınmıştır. Bulgular:Sigara içen grupta TCI yenilik arayışı toplam puanı (p=0.003) ve NS3 (p=0.003), NS4 (p=0.002) alt ölçek puanları; sigara içmeyen grupta ise kendini yönetme SD2 (p=0.02), SD5 (p=0.01) alt ölçek puanları ve iş birliği toplam puanı (p=0.001) ve C4 (p=0.002), C5 (p=0.001) alt ölçek puanları daha yüksek bulunmuştur. Sigara içme süresi ile NS3 (p=0.03) ve NS-toplam (p=0.09) puanı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Sigara içen grubun annelerinin daha fazla sigara içtiği saptanmıştır (p=0.024). Sigara içen grupta plazma oreksin düzeyleri daha düşük bulunmuştur (p<0.001). Her iki grupta da leptin düzeyleri kadınlarda daha yüksek bulunmuştur (sigara içen p=0.002, sigara içmeyen p<0.001).Sigara içen grupta oreksin ile TCI-RD1 (p=0.04) arasında pozitif; sigara içmeyen grupta ise oreksin ile HA4 (p=0.006) ve HA-toplam puanları (p=0.02) arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sigara içen grupta leptin ile TCI-NS2 (p=0.03) pozitif; RD1 (p=0.02) arasında negatif korelasyon saptanmıştır.Plazma oreksin düzeyi sigara içmeyenleri ayırt etmede iyi derecede başarı göstermiştir (p=0.001). Sonuç: Bu çalışmanın sonucu olarak sigara içen ve içmeyen gruplar arasında TCI ölçeği alt gruplarında ve oreksin açısından farklılık saptanmıştır. Bu sonuçlar sigaranın bırakılması sonucu ortaya çıkan craving ile mücadele için yol gösterici olacaktır. Ayrıca Türkiye'de sadece nikotin cravingini değerlendiren bir ölçeğin olmaması bir eksiklik olup, bu alanda çalışma yapılması önemlidir.
Panik bozukluğunda anksiyete duyarlılığı ve mizaç/karakter özelliklerinin tedavi sonucu üzerine etkisi
Amaç: Bu araştırmada panik bozukluğu tedavi sonucunu etkileyen etmenlerin ve özellikle de anksiyete duyarlılığı ve mizaç/karakter özelliklerinin tedavi sonucu üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bilgilerimize göre hem anksiyete duyarlılığı hem de mizaç/karakter özelliklerinin birlikte bu anlamda araştırıldığı bir çalışma deseni bulunmamaktadır. Birbiriyle ilişkili olabilecek bu iki durumun birlikte değerlendirilmesi bu alana yeni bilgiler sağlama potansiyeli taşımaktadır.Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ndeki kartoteks dolapları taranarak geçmiş yıllarda polikliniğe başvuran ve muayenesi sonucu panik bozukluğu tanısı konan hastaların adres bilgilerine ulaşılmış, telefon ile davet edilmişlerdir. Hastaneye gelmeyi kabul eden 96 panik bozukluğu tanılı hasta çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. İlk başvurusu ardından bir yıldan daha kısa süre geçmiş olan hastalar ile çalışmaya katılmayı kabul etmeyen hastalar örneklem dışında tutulmuştur. Hastaneye gelmeyi kabul ederek gelen hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alınmıştır. Çalışmaya katılan gönüllülere ilk değerlendirilen hekimlerin tanılarını teyit etmek ve şimdiki ruhsal değerlendirmelerini yapmak amacı ile SCID Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu formu uygulanmış ve şimdiki ve yaşam boyu ruhsal bozukluk tanı değerlendirmesi yapılmıştır. Daha sonra katılımcılara sosyodemografik veri formu olarak Türkiye Psikiyatri Derneği Anksiyete Bozuklukları Bilimsel Çalışma Birimi tarafından hazırlanan panik bozukluğu veri toplama kılavuzu uygulanmış, görüşmeci tarafından uygulanan Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği ve Panik Bozukluğu Şiddet Ölçeği verilmiştir. Hastalar ayrıca öz bildirim ölçeği olan Anksiyete Duyarlılığı Ölçeği-3 ve Mizaç ve Karakter Envanterini tamamlamışlardır.Bulgular: Çalışmaya katılan gönüllülerin sosyodemografik özellikleri açısından remisyonda olan ve olmayan grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Klinik özellikler açısındansa öyküde intihar düşüncesi açısından anlamlı fark saptandı. PB remisyonda olmayanların öyküsünde geçmiş intihar düşüncesi anlamlı olarak yüksek bulundu ( ?²=5.596, p=0.026). Remisyonda olan ve olmayan hastaların psikometrik ölçümleri karşılaştırıldığında, anksiyete duyarlılığı açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmazken, mizaç/karakter özelliklerinden ?kendini yönetme? puanlarında anlamlı farklılık saptandı. (p=0.037)Sonuç: Çalışma sonucunda demografik ve hastalığa ilişkin değişkenler arasında sadece geçmiş intihar öyküsü panik bozukluğu remisyonu ile ilişki etmen olarak saptanmıştır. Çalışma verilerimiz ile geçmiş intihar öyküsünün eşzamanlı olarak var olan depresif bir sendrom ile ilişkili olup olmadığı bilgisine ulaşılamadığı için duruma depresyon etkisini belirlemek mümkün değildir. Diğer bir değişken olan anksiyete duyarlılığı panik bozukluğunda remisyon ile ilişkili bir etmen olarak saptanmamış, mizaç/karakter özelliklerinden ise yalnız ? kendini yönetme? remisyon ile ilişkili etmen olarak belirlenmiştir. Literatürde panik bozukluğu ve anksiyete duyarlılığını araştıran çalışmalarda anksiyete duyarlılığının farklı tedavi yöntemleri ile değişen bir özellik olduğunun vurgulanması en azından kavram ile ilgili temel tanım oturana kadar anksiyete duyarlılığının tedavi başarısı üzerinde etkisi ile ilgili yorumların gücünün zayıf olacağını göstermektedir. Karakter özelliklerinden ?kendini yönetme? kişinin davranışlarını kontrol etme, düzenleme ve uyum gösterme yeteneğine işaret etmektedir. Bu tez çalışmasında remisyona girmiş olan panik bozukluğu hastalarında remisyona girmemiş olanlara göre daha yüksek ?kendini yönetme? özelliği belirlenmiştir. Hastaların tedavi yöntemlerinde yalnız ilaç tedavisi öyküsü olması, bilişsel davranışçı tedaviye ilişkin kayıtların bulunmamasına karşın remisyona girmiş hastaların bilişsel kapasitelerinin panik bozukluğundaki korku kavramının üstesinden gelecek şekilde gelişmiş olabileceğini dolayısı ile ?kendini yönetme? özelliğinin bu durum ile paralellik gösteren bir özellik olabileceğini düşündürmektedir.
Üstbiliş ve kişilik arası ilişkilerin major depresif bozukluk tanılı hastalarda ve sağlıklı bireylerde incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada Major Depresif Bozukluk tanılı hastaların ve psikiyatrik tedavi öyküsü olmayan kontrol grubunun üstbiliş ve kişilik özellikleri açısından karşılaştırılması, hasta grubunda üstbiliş ve kişilik özelliklerinin depresyonla ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Ağustos 2021 – Nisan 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran, DSM-V tanı ölçütlerine göre Major Depresif Bozukluk tanısı konmuş, çalışmaya katılmayı kabul eden 120 hasta ve hasta grubuna çeşitli demografik özellikler açısından benzer, psikiyatrik tanı ve tedavi öyküsü olmayan 72 sağlıklı birey üzerinde yürütülmüştür. Çalışmaya katılan kişilere veri toplama amaçlı Sosyo-Demografik Veri Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ-30) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) verilmiştir. Bulgular: Sonuçlara göre, hasta grubunun kontrol grubundan daha yüksek zarardan kaçınma, kendini aşma ve daha düşük kendini yönetme, iş birliği yapma ve sebat etme puanı olduğu görülmüştür. Ayrıca hasta grubundaki kişilerin kontrol grubundakilere göre daha fazla uyumsuz üstbilişsel inançlarının olduğu görülmüştür. Hem hasta hem de kontrol grubunda kişilik ve üstbilişsel inançlar arası korelasyonlar mevcuttur. Aracılık analizlerine göre, hasta grubunda zarardan kaçınma ile depresyon arasındaki ilişkiye bilişsel güven ve düşünceleri kontrol ihtiyacının aracılık ettiği gösterilmiştir. İş birliği yapma ile depresyon arasındaki ilişki için de aynı sonuçlar elde edilmiştir. Kendini yönetme ile depresyon arasındaki ilişkiye kontrol edilemezlik ve tehlike ile ilgili olumsuz inançlar ve düşünceleri kontrol ihtiyacının aracılık ettiği gösterilmiştir. Sonuç: Mevcut çalışmamız bildiğimiz kadarıyla mizaç ve karakter, üstbilişsel inançlar ve depresif bozukluk arasındaki ilişkileri klinik popülasyonda inceleyen ilk çalışmadır. Kişilik boyutları ve depresyon arasındaki ilişkiye üstbilişsel inançların varsayılan aracılık etkisini doğruladık. Sonuçlarımız, kişilikten duygusal bozukluklara uzanan önemli bir üstbilişsel yol olduğunu göstermektedir. Anahtar sözcükler: Depresyon, üstbiliş, mizaç, karakter, kişilik
Enneagram mizaç tipleri ile bağlanma stilleri arasındaki ilişkinin çeşitli değişkenlere göre incelenmesi
Araştırmada temel amaç, enneagram mizaç tipleri ve bağlanma stilleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. İkinci amaç ise; enneagram mizaç tipleri ve bağlanma stillerinin demografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesidir. Araştırmanın örneklemi; uygun örnekleme yöntemi ile seçilmiş olup, 188 kadın ve 90 erkek olmak üzere 278 kişiden oluşmaktadır. Enneagram mizaç tiplerine ilişkin veriler "Enneagram Kişilik Ölçeği", bağlanma stillerine ilişkin veriler "Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği" ile toplanmıştır. Araştırmanın problem cümleleri doğrultusunda nicel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Enneagram Kişilik Ölçeği'nin alt boyutlarını tip 1, tip 2, tip 3, tip 4, tip 5, tip 6, tip 7, tip 8 ve tip 9; Üç Boyutlu Bağlanma Stilleri Ölçeği'nin alt boyutlarını ise güvenli bağlanma, kaygılı bağlanma ve kaçıngan bağlanma oluşturmaktadır. Cinsiyet değişkenine göre; Enneagram mizaç tiplerinden tip 1, tip 3, tip 5, tip 7 ve tip 8 alt boyutları cinsiyete göre anlamlı şekilde farklılaşmaktadır. Bağlanma stillerinde kaçıngan bağlanma alt boyutunda cinsiyete göre anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Araştırma verileri Pearson Korelasyon Analizi, Bağımsız Gruplar t Testi ve Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA) kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre; Ennagram mizaç tiplerinden tip 1 alt boyutu ile bağlanma stillerinden kaygılı bağlanma alt boyutu arasında, tip 2 ile güvenli bağlanma alt boyutu arasında, tip 3 ile güvenli bağlanma alt boyutu arasında, tip 4 ile güvenli bağlanma alt boyutu arasında, tip 5 ile kaçıngan ve kaygılı bağlanma alt boyutları arasında, tip 6 ile kaygılı bağlanma alt boyutu arasında, tip 7 ile güvenli ve kaçıngan bağlanma alt boyutları arasında, tip 8 ile kaçıngan bağlanma alt boyutu arasında ve tip 9 ile güvenli bağlanma at boyutu arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Araştırmadan elde edilen bulgular alanyazın bağlamında tartışılmış ve gelecek çalışmalara yönelik öneriler sunulmuştur. Anahtar Sözcükler: Kişilik, Mizaç, Enneagram, Bağlanma Stilleri.
Kronik ağrı hastalarında mizaç özelliklerinin ağrı tedavisi yanıtına etkisi
Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon AB. Algoloji Polikliniği?ne Haziran 2012-Mayıs 2013 tarihleri arasında başvuran bel ağrısı hastaların mizaç özelliklerini ortaya koyarak ağrı tedavisine mizaç özelliklerinin etkisini göstermeyi amaçlanmıştır. Böylece günümüzde önem kazanan kişiye özel tedavi planı geliştirme sürecine katkıda bulunulması planlanmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra hastaların gönüllü onam formu alınarak, sosyodemografik özellikleri ve ağrı skalaları kaydedildi. Tedavi planı yapılmadan önce SF-36 yaşam kalitesi anketi ve TEMPS-A Mizaç anketi uygulandı. Takibe alınan hastaların ikinci ve üçüncü vizitte ağrı skorları ve tedaviye yanıtı değerlendirilerek tedavi planı gözden geçirildi. Tedavi sonrası SF-36 yaşam kalitesi anketi tekrarlandı. Mizaç türü, yaşam kalitesi ve ağrı skorları arasında bir korelasyon olup olmadığına bakıldı. Yaptığımız çalışmanın sonucunda hastaların sosyodemografik özelliklerine baktığımızda % 72? si kadın, % 38 bel-kalça ağrısı ve hastaların %42? si LDH tanısı almıştır. TEMPS-A Mizaç ölçeğiyle değerlendirilen hastalarda %70 baskın mizaç saptanmamıştır. Hastaların ilk tedavisi %56 oranıyla medikal ve tetik nokta enjeksiyonu olmuştur. Hastaların tedavi sonrasında VNS, VDS skorları azalmıştır. İlk ve üçüncü vizitte yaşam kalitesi değerlendirilen hastalar tedavinin başında ve sonunda mental ve fiziksel özet puanları açısından karşılaştırıldığında SF-36 testindeki PCS ve MCS değerleri arasında korelasyon saptanmamıştır. Üçüncü vizitte hastaların VNS, VDSpuanları ile SF-36 testinin mental ve fiziksel özet puanları karşılaştırıldığında PCSdeğerleri anlamlı olarak tedavi sonrasında öncesine göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ancak fiziksel sağlık durumları iyiye giden hastalarda tedavi öncesi ve sonrası mental özet puanları karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak; hastaların çoğunda baskın mizaç olmadığı, diğer mizaç türü arasında en sık depresif mizacın bulunduğu tespit edilmiştir. Diğer nadir görülen mizaç tipleri değerlendirildiğinde bel ağrısı hastalarında belirli bir mizaç tipinin hastalık sıklığıyla ve süresiyle ilişkili olamadığı farklı tedavi yöntemleriyle de yanıtın farklı mizaçtaki hastalarda değişmediği kaydedilmiştir.
Alkol bağımlılığının Tip D kişilik ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu araştırmada Alkol Bağımlılığı ile Tip D kişilik arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Alkol bağımlıları ve eşlerinde evlilik uyumu, bağlanma biçimi ve mizaç karakter özellikleri arasındaki ilişki
Bu araştırmada alkol bağımlıları ve eşlerinde ki bağlanma biçimi, mizaç - karakter özellikleri ve evlilik uyumu arasındaki ilişkinin kontrol grubu ile karşılaştırılarak incelenmesi amaçlanmıştır. Alkol bağımlısı 49 erkek ve sağlıklı 48 erkek ile eşleri çalışmaya alınmış, değerlendirmeleri MKE, Erişkin Bağlanma Biçimi Ölçeği ve Çiftler evlilik Uyumu Ölçeği kullanılarak yapılmıştır. Yapılan değerlendirmelerde bağlanma biçimi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Literatürden farklı olarak alkol bağımlılarında güvenli bağlanma daha fazla bulunmuştur. Bu durum bekar ve eşinden ayrı yaşayan alkol bağımlılarının çalışma dışı kalmasına bağlanmıştır. Literatür ile uyumlu olarak Alkol bağımlılarının ve eşlerinin kontrollere göre evlilik uyumunun daha kötü olduğu bulunmuştur. Yine literatür ile uyumlu olarak tüm gruplarda güvenli bağlanan bireylerin kaçıngan ve ikircikli bağlananlara göre daha uyumlu evlilik sürdürdükleri bulunmuştur. MKE sonuçlarına göre alkol bağımlılarında ?Yenilik Arayışı? alt ölçeği anlamlı düzeyde yüksekken alkol bağımlılarının eşlerinde ?Ödül Bağımlılığı 3(bağımlılık)? diğer gruplardan anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Bu sonuç düşük evlilik uyumuna ve doyumuna rağmen evliliğin devam ettirimesindeki nedenler açısından önem taşımaktadır. Çalışmamızda yer alan hasta sayısının az oluşu ve ölçeklerin katılımcıların kendisi tarafından doldurulmuş olması önemli kısıtlılıklar arasındadır. Bu çalışma yukarıda bahsedilen ölçeklerin bir arada kullanıldığı, alkol bağımlılarında evlilik uyumu, bağlanma biçimi, mizaç ve karakter boyutlarının bakıldığı ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Sonuçların genelleştirilebilmesi açısından gelecekte daha geniş örneklem grupları ile yapılacak benzer çalışmalara ihtiyaç vardır
Psikiyatri polikliniğine başvuran hastalarda çocukluk çağı travmalarının mizaç, karakter özellikleri ve öfke ile ilişkisi
Çocuk, doğduğu andan itibaren büyüme süreci içinde ailesi ve çevresi ile kurduğu etkileşimden çıkardığı sonuçları özümseyerek kişiliğinin ve ruhsal yapısının temellerini oluşturur. Çocuk, anne ve babaya sadece bakım ve beslenme açısından değil aynı zamanda sevgi ve ilgi açısından da gereksinim duyar. Bu nedenle, ebeveynlerin çocuklarına karşı gösterdikleri davranış biçimleri, çocuğun yetiştiği ortam, çevresindeki diğer yetişkinlerin davranışları çocuğun sağlıklı bir kişilik geliştirmesi açısından önemlidir.Mevcut benlik savunma mekanizmaları ve baş etme yolları ile üstesinden gelinemeyecek düzeydeki ağır sarsıcı yaşantılar kişinin ruhsal yapısı üzerinde özgül etkiler yaratır. Bu tür yaşantılar ruhsal travmalar olarak tanımlanır. Son yıllarda insan psikolojisi alanında yapılan birçok çalışmada, ruhsal bozuklukların temelinde yatan nedenler içinde çocukluk çağındaki örselenme yaşantılarına odaklanılmıştır.Çocukluk çağı travmatik yaşantıları; bir sorumluluk, güven ya da güç ilişkisi bağlamında çocuğun sağlığı, yaşamı, gelişmesi ve saygınlığı açısından, fiilen zararlı ya da zararlı sonuçlar verebilecek her türlü fiziksel ve/ veya duygusal kötü muamele, cinsel istismar, ihmal ya da ihmalkar davranışları içermektedir . 1999 WHO Çocuk İstismarını Önleme İstişare Toplantısı, çocukluk çağı örselenme yaşantılarının 4 türünü tanımlamaktadır:1-Fiziksel İstismar2-Cinsel İstismar3-Duygusal İstismar4-İhmalGenel anlamda; çocuk istismarı ve ihmali ebeveyn ya da bakıcı gibi bir erişkin tarafından çocuğa yöneltilen, toplumsal kurallar ve profesyonel kişilerce uygunsuz ya da hasar verici olarak nitelendirilen, çocuğun gelişimini engelleyen ya da kısıtlayan eylem ya da eylemsizliklerin tümüdür. Çocuğa yönelik kötü muamele ya da çocuk istismarı insanlık tarihi kadar eski bir olgu olmakla birlikte günümüzde istismar olgularının halen büyük çoğunluğu bilinmemekte, bildirilmemektedir. Çocuk istismarı yinelenebilirliği, çocuğa genellikle en yakını olan kişiler tarafından yapılıyor olması ve çocuk üzerinde yaşamının ilerleyen yıllarını dahi etkileyecek uzun süreli etkilerinin tanımlanması ve tedavi edilmesi güç bir travma türüdür.Çocukluk yaşantılarında ihmal ve istismar öyküsü bulunan yetişkinler ruhsal sorunlar açısından daha çok risk altındadırlar. Yapılan pek çok çalışmada, çocukluk çağında yaşanan travmaların ileriki yıllarda kişilik bozuklukları, depresyon, madde kullanımı, antisosyal davranış bozuklukları, dissosiyatif bozukluk, somatizasyon bozukluğu, anksiyete bozuklukları, kendine zarar verme davranışları gibi pek çok ruhsal sorunla ilişkisi ortaya konmuştur. Ayrıca bu kişiler başkaları ile kurdukları sosyal ilişkilerde de çekingen, korkak, antisosyal davranışlar sergilemektedirler. Daha önce yapılan çalışmalarda çocukların travmatik yaşantı durumlarında travmaya özgül davranış kalıpları (çabuk tepki verme, kaçınma, çaresizlik, yıkıcı davranışlar) geliştirdikleri ve bunların oluşan bilişsel şemalarla yetişkin yaşama taşındığı ileri sürülmüştür. Bu çocukların erişkin dönemdeki ilişkilerinde çocukluktaki kötüye kullanma, saldırıya uğrama, şiddet ve örselenme sahnelerini yineleyici bir şekilde yaşadıkları düşünülmektedir.Çocukluk çağı ihmal ve istismar yaşantılarının erişkin dönemde ruhsal sağlık üzerindeki muhtemel etkilerinden yola çıkarak, çalışmamızda bu yaşantıların polikliniğimize başvuran hastalardaki sıklığını belirlemeyi, mizaç/ karakter gelişimi ve öfke üzerine etkilerinin araştırılmasını ve bunun travmatik yaşantısı olmayan hastalarla karşılaştırılmasını amaçladık. Ülkemizde çocukluk çağı travmaları sıklığı ve etkileri ilgili verilerin kısıtlı olması nedeni ile çalışmamızın sonuçlarının önem taşımasını ummaktayız.
Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda aleksitimi ile mizaç ve karakter özelliklerinin klinik değişkenlerle ilişkisi
Bu çalışmada bir grup obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastası ve kontrol bireyinin mizaç ve karakter özellikleri ile aleksitimi düzeyinin karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerini karşılayan 61 OKB hastası ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 65 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Hasta ve kontrol grubuna DSM?IV Eksen-I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-20), hasta grubuna ek olarak ise Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Ölçeği (Y-BOKÖ) Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulandı.Mizaç boyutları yönüyle, OKB hasta grubunun toplam zarardan kaçınma (ZK) skor ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Karakter boyutları yönüyle ise, OKB hasta grubunun kendini yönetme (KY) total skor ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Yine OKB grubunda; duygularını tanıma zorluğu, duygularını ifade etme zorluğu, dışa-dönük düşünme ve aleksitimi total skorları yüksek saptandı. Bununla birlikte OKB hastalarının aleksitimi durumuna göre yapılan değerlendirmesinde; mizaç boyutları yönüyle, aleksitimik grubun toplam ZK skor ortalaması aleksitimik olmayan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Karakter boyutları yönüyle ise, aleksitimik grubun toplam kendini aşma (KA) skor ortalaması aleksitimik olmayan gruba göre anlamlı olarak yüksek iken; KY ve işbirliği yapma (İY) skor ortalamaları ise düşük bulundu.Araştırmamızın sonuçları OKB hasta grubu ile kontrol grubu arasında MKE parametreleri ve aleksitimi düzeyi açısından farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu farklılıkların OKB hastalığıyla nedensel ilişkisini saptamaya yönelik daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim vardır.
Uyuşturucu veya uyarıcı madde kullandığı tespit edilen kişilerin mizaç-karakter özellikleri ile bağlanma stilleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı uyuşturucu veya uyarıcı madde kullandığı tespit edilen kişilerin mizaç karakter özellikleri ve bağlanma stilleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışma uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan ve haklarında TCK-191 kapsamında denetimli serbestlik tedbiri uygulanan ve bu tedbir kapsamında eğitim ve iyileştirme faaliyetleri olarak, bireysel görüşme ve grup çalışması programlarına katılan yetişkin 328 kişi ile gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak Anket Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri Gözden Geçirilmiş Formu (MKE-G) ve Kişilerarası İlişkilerde Bağlanma Stilleri Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22.0 paket programından yararlanılmıştır. 42 katılımcı çalışmayı yarım bıraktığı için bu veriler çalışma dışı bırakılmıştır. Ayrıca uç değer analizinde tespit edilen 6 uç değer çıkarılarak örneklem grubu 280 kişi olarak belirlendikten sonra parametrik testlerin varsayımları incelenmiş ve normal dağılım gösterdikleri görülmüştür. Verilerin analizinde bağımsız örneklemler için t testi, Pearson Momentler Çarpımı korelasyon katsayısı, ve çoklu doğrusal regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişilerin bazı mizaç / karakter özellikleri ile bağlanma stilleri arasında anlamlı ilişki olduğu, Mizaç / Karakter Envanteri'nin alt boyutlarının güvenli bağlanma ile % 15,4, kaygılı bağlanma ile % 19,3 ve kaçıngan bağlanma ile % 13,5 oranında ilişkili olduğu görülmüştür. Ayrıca katılımcıların diğer maddelere (sigara, alkol) başlama yaşları ile uyuşturucu maddeye başlama yaşları arasında ilişki olduğu ve AMATEM'de yatarak tedavi gören katılımcıların güvenli bağlanmalarının tedavi görmeyenlerden daha düşük olduğu bulunmuştur.
Multiple sklerozlu hastalarda yorgunluk ile mizaç karakter profili arasindaki ilişki
Multiple Skleroz (MS); Santral sinir sisteminin progresif, kronik, inflamatuar, demiyelinizan bir hastalığıdır. Yorgunluk, MS'li hastalarda en yaygın görülen yakınmalardan biridir. Bu çalışmada, MS hastalarında ``Yorgunluk'' ile ``Mizaç Karakter Profili'' arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.Ağustos-Aralık 2010'da, Fırat Üniversitesi Hastanesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda takip edilen 75 MS hastası ile kontrol amaçlı 75 sağlıklı gönüllü birey çalışmaya alındı. Olguların sosyodemografik özellikleri önceden hazırlanan standart forma kaydedildi. Hasta ve kontrollerin kişilik özellikleri Cloninger'in geliştirdiği ``Mizaç Karakter Envanteri'' kullanılarak belirlendi. Yorgunluk Şiddet Ölçeği kullanılarak yorgun olanlar belirlendi. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 16, 0 ile yapıldı.Çalışmada; MS'li hastalarda ``Mizaç Karakter Profili'' parametrelerinden ``Zarardan Kaçınma''nın anlamlı yüksekliğinin ve ``Sosyal Onaylama''nın anlamlı düşüklüğünün yorgunluğa bağlı olduğu bulundu. Yani, yorgun MS'liler yorgun olmayan MS'lilere ve kontrol grubuna göre çekingen, pasif, kendine güveni olmayan, çabuk yorulan, karamsar, kötümser, zararlı uyarılara karşı kendilerini engelleme eğiliminde olan ve hoşgörüsüz bireylerdir. MS'li hastaların, Yorgunluk Şiddet Ölçeği'ne göre yorgun sınıfa girmemelerine rağmen sağlıklı bireylere göre daha yorgun-bitkin oldukları bulundu. MS'li hastalarda yorgunluktan bağımsız olarak sağlıklı kontrollere göre ``Sebat Etme'' ve ``Amaçlılık'' skorları anlamlı düzeyde düşük bulundu. Yani, MS'li hastalar sağlıklı kontrollere göre daha tembel, hareketsiz, kararsız, düzensiz, nadiren yüksek başarı için çalışan, kolaylıkla vazgeçme eğiliminde olan, amaçsız bireylerdir. Yorgun MS'liler ile yorgun kontrol gurubunun ve yorgun olmayan MS'liler ile yorgun olmayan kontrol grubunun karşılaştırmasında anlamlı fark bulunmamasına rağmen ``Kendini Yönetme'', ``Beceriklilik'' ve ?Beklenti endişesi? skorlarının MS'lilerde kontrol grubuna göre düşük bulunması, bu kişilik özelliklerinin yorgunlukla ilişkili olmadığını düşündürmüştür.Sonuç olarak, MS'li hastalarda yorgunluğun mizaç ve karakter özelliklerini anlamlı olarak etkilediği bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Multiple skleroz, yorgunluk, kişilik, mizaç karakter profili.
Panik bozukluğu olan hastalarda aleksitimi ile mizaç ve karakter özelliklerinin klinik değişkenlerle ilişkisi
Bu çalışmada bir grup Panik bozukluk (PB) hastası ve kontrol bireyinin mizaç ve karakter özellikleri ile aleksitimi düzeyinin karşılaştırılması amaçlandı.Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniğine başvuran ve çalışma ölçütlerini karşılayan 60 PB hastası ile yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 62 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Hasta ve kontrol grubuna DSM?IV Eksen?I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID?I), Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ?20), hasta grubuna ek olarak ise Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Panik ve Agorafobi Ölçeği (PAÖ), Durumluluk ve Süreklilik Kaygı ölçeği (STAI?I ve STAI?II) uygulandı.Mizaç boyutları yönüyle, PB hasta grubunun toplam zarardan kaçınma (ZK) skor ortalamaları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek iken; sebat etme (SE) skor ortalamaları ise düşük bulundu. Karakter boyutları yönüyle ise, PB hasta grubunun kendini yönetme (KY) ve işbirliği yapma (İY) total skorları kontrol gruplarına göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Aleksitimi düzeyi açısından ise PB grubunda; aleksitimi oranı (n=21) %35, kontrol grubunda ise (n=7) % 11.3 idi. Yine PB grubunda; duygularını tanıma zorluğu, duygularını ifade etme zorluğu ve aleksitimi total skorları yüksek saptandı.Araştırmamızın sonuçları PB hasta grubu ile kontrol grubu arasında MKE parametreleri ve aleksitimi düzeyi açısından farklılıklar gösterdiğini ortaya koymuştur. Bu farklılıkların PB hastalığıyla nedensel ilişkisini saptamaya yönelik daha fazla sayıda çalışmaya gereksinim vardır.Anahtar Sözcükler: Panik bozukluk, aleksitimi, mizaç, karakter, kişilik