Molar
68 theses under this subject heading
Üç farklı ağız içi molar distalizasyon yönteminin sonlu elemanlar metoduyla incelenmesi
Giriş ve amaç: Bu çalışmanın amacı, üç farklı molar distalizasyonu yönteminde ortaya çıkan stres değerlerinin ve dişlerde meydana gelen yer değiştirme miktarlarının sonlu elemanlar analizi (SEA) ile incelenmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmada, palatinal bölgeden uygulanan konvansiyonel Pendulum aygıtı, palatinal bölgeden uygulanan mini vida destekli AMDA aygıtı ve bukkal kemiğe uygulanan mini vida ile üç farklı molar distalizasyon senaryosu oluşturulmuştur. Molar dişlere uygulanan distalizasyon kuvvetleri sonucu oluşan stresler ve yer değiştirme değerleri SEA ile incelenmiştir. Bulgular: Her üç senaryoda meydana gelen stres değerlerinin fizyolojik sınırlar içerisinde olduğu ve distalizasyon için uygun olduğu görülmüştür. Tüm senaryolarda birinci molar dişlerde meydana gelen en yüksek Von Mises değerleri kuvvetin uygulandığı bölgede ölçülmüştür. Birinci ve ikinci senaryoda birinci molar dişlerde meydana gelen en yüksek Von Mises değerlerinin palatinal tüberküllerde, üçüncü senaryoda bukkal tüberküllerde olduğu ve tüm senaryolarda en düşük Von Mises değerlerinin bukkal kök uçlarında olduğu görülmüştür. Sonuç: Pendulum ve AMDA ile yapılan distalizasyonda birinci molarlarda distobukkal rotasyon, bukkal mini vida ile yapılan distalizasyonda meziobukkal rotasyon görülmüştür. AMDA ile yapılan distalizasyonda diğer senaryolara göre birinci molarların daha paralel hareket ettiği gözlenmiştir. Bukkal mini vida ile yapılan distalizasyonda diğer senaryolara göre daha fazla molar ekstrüzyonu gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Molar distalizasyonu, Sonlu elemanlar analizi, Pendulum, AMDA, Bukkal mini vida.
Birinci daimi molarların ektopik erüpsiyon prevalans ve karakteristiğinin retrospektif olarak incelenmesi
Daimi birinci molar dişlerin ektopik erüpsiyonu, dişin anormal mesioangular erüpsiyon açısı nedeniyle süt ikinci molar dişin kronunun distalinde sıkışması ile sonuçlanan yerel bir sürme bozukluğudur. Bu çalışmanın amacı, Gaziantep Üniversitesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran çocuklarda ektopik birinci daimi molar dişlerin prevalansını, karakteristiğini, dağılımını ve rezorbsiyon derecesine bağlı olarak ektopik erüpsiyonun prognozunu değerlendirmektir. Bu retrospektif çalışma yaşları 5 ile 12 arasında değişen 7070 hastanın panoramik radyografilerinin incelenmesi ile gerçekleştirildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, ektopik daimi birinci molar dişlerin sayısı ve konumu, çift taraflı veya tek taraflı oluşumu, süt ikinci molar dişlerinin distal köklerinin rezorbsiyon derecesi ve sürecin prognozu değerlendirildi. Ektopik erüpsiyonun başlangıç değerlendirmesi süt molar dişlerin distal köklerinin rezorbsiyon derecelerine göre, takip sonrası değerlendirmesi ise geri dönüşümlü-geri dönüşümsüz tiplerine göre kategorize edildi. Tanımlayıcı istatistikler sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma olarak verildi. Veriler ki-kare testleri kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. İncelenen 7070 vakanın 144'ünde 221 ektopik daimi birinci molar diş tespit edildi ve prevalans %2 olarak bulundu. Yaşları 5 ile 12 yıl arasında değişen 144 hastanın yaş ortalaması 8.04 yıldı. Ektopik erüpsiyon en çok (%48.63) 7-8 yaş arası hastalarda görüldü (p<0.05). Kızlarda (%58.3) erkeklerden (%41.7) daha fazla ektopik erüpsiyon görüldü (p<0.05). Ektopik daimi birinci molar dişlerin 143'ü (%64.70) maksillada, 78'i (%35.30) mandibulada tespit edildi. Hafif ve orta dereceli süt dişi distal kök rezorbsiyonu gözlenen ektopik daimi birinci molar dişlerin çoğunun (%77.50) geri dönüşümlü olduğu ve tedaviye gerek duyulmadan kendiliğinden düzeldiği görüldü. Şiddetli ve çok şiddetli süt dişi kök rezorbsiyonu gözlenen ektopik daimi birinci molar dişlerin (%22.50) ise geri dönüşümsüz olduğu ve gömülü kaldıkları tespit edildi. Rezorbsiyon derecesi ile ektopik erüpsiyon tipi arasındaki bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre süt dişi kök rezorbsiyon şiddetinin artmasının geri dönüşümsüz ektopik erüpsiyona sebep olduğu önerilebilir. Maloklüzyonla sonuçlanan süt ikinci molar dişinin erken kaybının önlenmesi için ektopik daimi birinci molar dişlerin erken teşhis ve tedavisi büyük önem taşımaktadır.
Molar kesici hipomineralizasyonu teşhis edilen çocuklarda gluten ile ilişkili rahatsızlıkların varlığının serolojik ve genetik testler ile incelenmesi
Molar Kesici Hipomineralizasyonu (MIH); ameloblastların matrix formasyonunda kalsiyum ve fosfat eksikliğine ya da mine proteinlerinin yeterince uzaklaştırılamamasına bağlı olarak, daimi 1. molar ve keserlerde meydana gelen bir mine defektidir. MIH'ın etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir Çalışmamızın amacı MIH lezyonları görülen çocuklarda, serolojik ve genetik testler kullanarak gluten ile ilişkili rahatsızlıkların varlığını araştırmaktır. Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Kliniği'ne dental tedavi için başvuran, sistemik hastalığı olmayan, 7-13 yaş aralığında, 60 çocuk hasta dahil edilmiştir. MIH lezyonu olan 40 çocuk hasta ile çalışma grubu ve MIH lezyonu olmayan 20 çocuk hasta ile kontrol grubu oluşturulmuştur. Dental muayeneyi takiben, tüm çocuklara gluten ile ilişkili rahatsızlıkların oral ve genel semptomlarının varlığını değerlendiren anket soruları ebeveynleri eşliğinde sorulmuştur. Ardından tüm çocuklara, gluten ile ilişkili rahatsızlıkların teşhisinde yardımcı olan serolojik testler (Doku transglutaminaz IgA, Endomisyum Antikoru, Total IgA) ve genetik testler (HLA-DQ2 ve HLA-DQ8) yapılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgular IBM SPSS Statistics 22 (IBM SPSS, Türkiye) programı ile analiz edilmiştir. Niteliksel verilerin karşılaştırılması için Fisher's Exact Ki-Kare testi, Continuity (Yates) Düzeltmesi ve Fisher Freeman Halton testleri, niceliksel verilerin karşılaştırılması için Student t test kullanılmıştır (p<0.05). Yapılan testler sonucu, MIH lezyonu olan 3 çocukta doku transglutaminaz antikoru sınır değerde iken, 3 çocukta da pozitif bulunmuştur. Bu çocuklardan 2 tanesinde doku transglutaminaz antikoru ile beraber, EMA, HLA-DQ2 ve HLA-DQ8 testleri de pozitif çıkmıştır. Çocuk Hastalıkları uzmanına yönlendirilen ve biyopsi sonucu çölyak teşhisi konulan bu 2 çocuk hastanın durumu, klinik ve serolojik-genetik testlerin çölyak erken teşhisindeki önemine dikkat çekmektedir. Gluten ile ilişkili rahatsızlıkları, MIH lezyonları ile ortak paydada buluşturan yeni çalışmaların yapılması bu çocukların ağız-diş sağlığının sağlanmasında da büyük önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Molar Kesici Hipomineralizasyonu (MIH), gluten, çölyak hastalığı, genetik, mine defektleri
Okul öncesi çocuklarda ikinci premolar diş ve diğer daimi dişlerin kalsifikasyon dereceleri arasındaki ilişkinin üç farklı 'dental yaş tayin yöntemi' kullanılarak karşılaştırılması
Konjenital diş eksikliği en sık ikinci premolar dişlerde gözlenmektedir. Bu dişlerin erken çocukluk çağında dental radyografilerdeki görüntüleri net değildir. Bu araştırmada ikinci premolar dişlerin gelişim seviyeleri diğer daimi dişlerin gelişim seviyeleri ile karşılaştırılmıştır. Amacımız dişlerin gelişim seviyeleri arasındaki ilişkiyi sayısal ölçümlere dayandırmaktır. Araştırmamızda 42-78 ay aralığında, diş ve kemik gelişimini etkileyici herhangi bir sistemik hastalığı, dişlerinde herhangi bir gelişimsel bozukluğu veya oligodonti hastalığı bulunmayan 6813 hastaya ait röntgen görüntüleri iki farklı araştırmacı tarafından 3 farklı dental yaş tayin metodu (Nolla metodu, Demirjian, Goldstein ve Tanner metodu ve Moorrees, Fanning ve Hunt metodu) kullanılarak retrospektif olarak incelenmiştir. Araştırmamızın sonucunda, ikinci premolar dişler henüz folikül oluşumu evresinde iken, 4 daimi birinci premolar dişin kron boyunun üçte birinin tamamlandığı evrede olduğu, maksiller daimi birinci molar dişlerin kron gelişiminin tamamlanmak üzere olan evrede olduğu, mandibuler daimi birinci molar dişlerin kron gelişiminin tamamlandığı evrede olduğu, maksiller daimi ikinci molar dişlerin ise foliküllerin seçildiği evrede, mandibuler daimi ikinci molar dişlerin ise kalsifiye noktaların oluşmaya başladığı evrelerde olduğu gözlenmiştir. Panoramik röntgen incelemesinde diğer daimi dişler bu evrede iken, ikinci premolar dişlere ait bir görüntü saptanamıyorsa bu dişlerin eksikliğinden şüphe edilmelidir, fakat gecikmiş kalsifikasyon olgularının yaygın olduğu ve bu hastalardan alınacak takip röntgenleri ile longitudinal araştırmalara ihtiyaç olduğu da unutulmamalıdır.
Vertucci tip 2 konfigurasyona sahip mandibular molarların mezial kök kanallarında rotary ve resiprok eğe sistemlerinin oluşturduğu apikal transportasyonun mikro-bt ile incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; tek foramenle sonlanan Vertucci tip 2 kanal konfigürasyonuna sahip mandibular 1. molarların mezial köklerinde devamlı rotasyon yapan eğe sistemleri ve resiprokasyon hareketle çalışan eğe sistemlerinin her iki kanalda çalışma boyunda kullanılması sonucu apikal foramende oluşabilecek transportasyonun değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Vertucci tip 2 kanal konfigürasyonuna sahip 20 adet çekilmiş mandibular 1. molar dişin mezial kökleri kullanılmıştır. Daha sonra örnekler devamlı rotasyon yapan eğe sistemi ve resiprokasyon hareketle çalışan eğe sistemiyle şekillendirilmek üzere iki gruba ayrılmıştır. Köklerin daha düz olan lingual kanalları şekillendirildikten sonra Mikro-BT ile görüntüleri alınmıştır. Daha sonra köklerin bukkal kanalları şekillendirilmiştir ve tekrardan Mikro-BT ile görüntüler alınmış ve apikal foramende dört yönde ölçümler birinci ve ikinci şekillendirmeden sonra kıyaslanmıştır. IBS SPSS V23 (Chicago, ABD) ile verilerin analizi yapılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. Varyansların homojenliği Levene Testi ile incelenmiştir. Bulgular: WaveOne Gold ve OneShape grupları arasında Bukkolingual yöndeki transportasyon miktarı açısından fark bulunmuştur (p=0.043). WaveOne Gold grubunda bukkolingual yöndeki transportasyon miktarının ortanca değeri 31.3 mikrometre iken OneShape grubunda 47.2 olarak elde edilmiştir. Meziodistal yöndeki transportasyon miktarı açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunamamıştır (p=0.641). Lingual yönden kaldırılan dentin miktarı ortalama değerleri WaveOne Gold ve OneShape grupları arasında farklılık göstermemiştir (p= 0,181). Bukkal yönden kaldırılan dentin miktarı ortanca değerleri WaveOne Gold ve OneShape arasında farklılık göstermemiştir (p= 1,000). Mezial yönden yapılan ölçümlerin ortalama değeri WaveOne Gold ve OneShape grupları arasında farklılık göstermemiştir (p= 0,599). Distal yönden yapılan ölçümlerin ortalama değerleri WaveOne Gold ve OneShape grupları arasında farklılık göstermemiştir (p= 0,948). WaveOne Gold grubunda dört yönde yapılan ölçümlere baktığımızda kaldırılan dentin miktarı ortanca değerleri arasında farklılık görülmüştür (p= 0,024). Lingual yöndeki ortanca değer diğer yönlerden daha fazla bulunmuştur. OneShape grubunda dört yönde yapılan ölçümlere baktığımızda kaldırılan dentin miktarı ortalama değerleri arasında da farklılık görülmüştür (p<0,001). WaveOne Gold grubunda olduğu gibi OneShape grubunda da lingual yöndeki ortanca değer diğerlerinden daha fazla bulunmuştur. Sonuç. Bukkolingual yönde transportasyon değerleri WaveOne Gold grubunda OneShape grubuna göre daha az bulundu. Meziodistal yönde transportasyon değerlerinde gruplar arasında fark bulunamadı. Her iki yönde apikal tranportasyon miktarları 0,3 mm'yi geçmemiştir. Her iki grupta da lingual yönde kaldırılan dentin miktarı diğer yönlere göre daha fazla bulundu. Anahtar Kelimeler: Vertucci tip 2, Apikal transportasyon, Mikro-BT, Ni-Ti tek eğe sistemleri
Daimi dentisyonda mandibular ikinci molar dişlerin kök oluşum seviyelerinin yapay zekâ ile değerlendirilerek çekim endikasyonu olan birinci molar dişlerin ideal çekim zamanının belirlenmesi
Daimi birinci büyük azı dişleri en fazla çürük görülen dişlerdir ve genelde buna bağlı olarak sergiledikleri zayıf prognoz nedeniyle erken yaşlarda kaybedilmektedir. Birinci azı dişlerinin çekimi için uygun zamanın tayin edilmesi çocukların fiziksel gelişimi için önemlidir. Dişlerin kalsifikasyon aşamalarını sınıflandıran Demirjian metodunda E safhası daimi birinci büyük azı dişlerinin çekim kararı için ideal bir zamandır ve çocuklarda 8-10 yaş aralığına tekabül eder. Bu tez çalışmasında daimi dentisyonda çekim endikasyonu olan mandibular birinci büyük azı dişlerin ideal çekim zamanının belirlenmesinde; mandibular ikinci büyük azı dişlerin Demirjian metoduna göre gelişim safhalarının panoramik radyografiler üzerinden yapay zekâ programına öğretilmesi ve buna bağlı olarak ideal çekim zamanının yapay zekâ uygulaması tarafından belirlenebilirliği değerlendirilmiştir. Tez çalışmamızda evrişimli sinir ağları kullanılarak Demirjian metodu kalsifikasyon aşamalarının, yapay zekâ ve derin öğrenmeye dayalı bir modelle otomatik olarak sınıflandırılabilmesi amaçlandı. Bu çalışmada 1106 adet panoramik radyografi üzerinde 37 ve 47 numaralı dişlerin segmentasyon ve detection yöntemleri ile etiketlemesi yapıldı. Görüntüler üzerinde dişlerin etiketlenmesinde CranioCatch etiketleme yazılımı (CranioCatch, Eskişehir, Türkiye) kullanıldı. Demirjian metodunun A-H'a kadar 8 safhası için 8 adet veri seti oluşturuldu. YOLOv5 modeli kullanılarak eğitildi. Detection yönteminde yaklaşık olarak 0, 990 duyarlılık, 0,917 kesinlik ve 0,952 F1 skoruna sahip sonuçlar elde edilirken, segmentasyon yönteminde 0,985 duyarlılık, 0,921 kesinlik, 0,952 F1 skoru sonuçları elde edildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre geliştirilen derin öğrenme modellerinin; daimi birinci büyük azı dişlerin ideal çekim zamanını belirlemek için kullandığımız Demirjian metodunun safhalarını tespit/tahmin etmedeki başarılı olduğu görülmüştür.
Üst çene birinci büyük azı dişlerinde konik hüzmeli bilgisayarlı tomografi yardımlı endodontik cerrahi
Üst çene büyük azı dişlerinin palatinal kökleri cerrahi yaklaşım için özel bir sorun teşkil etmektedir. Son yıllarda, endodontik cerrahi, özellikle üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal kökü olmak üzere, posterior dişler için, kök amputasyonu veya çekime alternatif önemli bir rol oynamaktadır.Bu prospektif, randomize, kontrollü çalışmanın amacı üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal köküne bukkal yaklaşım yoluyla yapılan endodontik cerrahide konik huzmeli bilgisayarlı tomografinin, tanı ve tedavi planlamasında cerrahi işleme katkısı olup olmadığını değerlendirmek ve uzun dönem klinik ve radyolojik takip sonuçlarını sunmaktı.Daha önceden belirlenmiş klinik ve radyolojik kriterleri taşıyan 40 hasta randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Muayene ve ameliyat planlaması CBCT yardımıyla yapılan hastalar Grup 1'e, muayene ve ameliyat planlaması geleneksel radyograflar yardımıyla yapılan hastalar Grup 2'ye dahil edildi. Bütün ameliyatlar bukkal yaklaşım kullanılarak yapıldı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi.Tüm hastaların %92,31'inde sinüs membranı elevasyonu yapıldı. Grup 1'in ortalama ameliyat süresinin Grup 2'den anlamlı şekilde daha kısa olduğu (p=0,001<0,05) görüldü. Grup 1'deki hastaların %20'sinde, grup 2'deki hastaların %42,1'inde sinüs membranı perforasyonu görüldü. Radyografik ve klinik iyileşme kriterlerine göre Grup 1'deki hastaların %35'inde başarı, % 40'ında düzelme ve % 25'inde başarısızlık gözlendi. Grup 2'de ise hastaların %42,1'inde başarı, % 31,6'sında düzelme ve % 26,3'ünde başarısızlık gözlendi.Üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal köküne bukkal yaklaşımla yapılan endodontik cerrahi işlemi, komplikasyon riski yüksek olan palatinal yaklaşıma alternatif bir tedavi yöntemidir. Başarının daha iyi değerlendirebilmesi için daha fazla hasta sayısını içeren prospektif klinik çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Meziale eğimli mandibular ikinci molar dişin farklı yöntemlerle dikleştirilmesinin sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi
Çalışmamızda birinci molar boşluğuna doğru eğilmiş mandibular ikinci moların farklı ankraj yapılarıyla dikleştirilmesi sırasında ikinci molar ve ankraj ünitelerinde ve kemikte meydana gelen stres dağılımı sonlu elemanlar analizi ile incelenmiştir. Ayrıca sonlu elemanlar analizi sayesinde hesaplanabilen kuvvet uygulandığı anda dişlerde meydana anlık yer değiştirmeler çalışmamızda değerlendirilmiştir. Araştırmamızda ikinci molar dikleştirilmesi için kullanılan üç farklı ankraj yapısı üç çalışma modeli oluşturularak değerlendirilmiştir. Birinci çalışma modelinde, arktaki tüm dişler; ikinci modelde, birinci molar boşluğundaki alveoler krete mandibular düzleme dik yerleştirilen braket abutmentlı mini vida; üçüncü modelde, dişsiz boşluğa dik yerleştirilen osteointegre olmadığı varsayılan dental implant ankraj olarak kullanılmıştır. Tüm modellerde dikleştirme amacıyla, paslanmaz çelik tel üzerine yerleştirilen ve 150 gr kuvvet uygulayan Ni-Ti open coil kullanılmıştır. Yapılan değerlendirmeler sonucunda tüm çalışma modellerindeki ikinci molar köklerinde benzer stres yoğunluğu oluşmuştur. İkinci moların kronunda oluşan stresler, en fazla mini vida ankrajı kullanıldığında, daha sonra implant ankrajı kullanıldığında, en az dişlerin ankrajı kullanıldığında izlenmiştir. Tüm çalışma modellerinde, dikleşme kuvveti uygulandığında yan etki olarak kronlarda ekstrüzyon, distolingual rotasyon ve linguale eğilme görülmüştür. Ekstrüzyon mini vida ve implant ankrajı kullanıldığında daha az görülürken, rotasyon ve linguale eğilme ise dişlerin ankrajı kullanıldığında daha az oluşmuştur. Birinci modelde dikleştirme sırasında ankraj olarak kullanılan dişlerde bazı yan etkiler oluşmuştur. Mini vida ve implant ankrajı kullanıldığında, her iki yapı üzerinde de stres en fazla boyun bölgesinde yoğunlaşmıştır. Mini vidada implanta göre stresin daha fazla olduğu izlenmiştir. Mini vida üzerindeki braket slotunun, implanttaki braket slotuna göre daha ince olması, ikinci modeldeki ikinci molarda ve kortikal kemikte daha fazla stres oluşmasına yol açmıştır. Sonuç olarak araştırmamızda mandibular molar dikleştirilmesi amacıyla yapılan tedavi yöntemlerinin hepsinin klinik olarak uygulanabilir görülmüştür.
Maksiller gömülü 3. molar dişlerin maksiller sinüs ve maksiller 2. molar diş ile ilişkisinin, panoramik radyografi ve KIBT ile karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı, maksiller gömülü üçüncü molar dişlerin gömülülük tipi, pozisyonu, kök gelişim aşaması, folikül genişliği, sinüsle vertikal ilişkisi gibi parametrelerin ve maksiller ikinci molar dişlerin distal yüzeyindeki değişiklerin (marjinal kemik kaybı, çürük varlığı, kök yüzeyinde rezorpsiyon) panoramik radyografi ve KIBT yöntemleri ile karşılaştırmalı olarak incelenerek, panoramik radyografların (PR) maksiller gömülü üçüncü molar dişlerin değerlendirilmesindeki etkinliğinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, 121 hastaya ait 188 adet maksiller gömülü üçüncü molar dişin gömülülük tipi, angulasyon tipi, kök gelişimi, folikül genişliği, maksiller sinüsle ilişkisi ile komşuluğundaki maksiller ikinci molar dişin distalindeki marjinal kemik kaybı, çürük varlığı, distal kökündeki rezorpsiyon seviyesi hem PR hem de KIBT görüntüleri üzerinde değerlendirildi. Bulgular: "Maksiller ikinci molar dişin distal yüzeyindeki çürük varlığı" nın tespit edilmesi, görüntüleme yöntemleri arasında en yüksek uyum gösteren parametre (genel uyum oranı %92,6) olarak bulundu. İki görüntüleme yöntemi arasındaki en az uyum (genel uyum oranı %61,2) ise "maksiller ikinci molar dişin distal kök yüzeyindeki rezorpsiyon seviyesi" parametresinde görüldü. Ayrıca; PR'nin maksiller ikinci molar dişin distalindeki marjinal kemik defektini belirlemede genel doğruluk oranı %71,3, gömülü dişin maksiller sinüsle vertikal ilişkisinin tipini belirlemede genel doğruluk oranı %70,2, örten dokuya göre gömülülük tipini belirlemede genel doğruluk oranı %84,5 olarak bulundu. Sonuç: PR maksiller ikinci molar dişin distal yüzey çürüklerini saptamada güvenilir bir görüntüleme yöntemi iken maksiller ikinci molar dişin distal kök yüzeyindeki rezorpsiyon seviyesini saptamada yeterince güvenilir bir yöntem değildir. Anahtar Kelimeler: Gömülü diş, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi, panoramik radyograf
İrreversible pulpitisli semptomatik mandibular molarlarda intraligamenter + bukkal infiltrasyon anestezisi ile inferior alveolar sinir bloğu + bukkal infiltrasyon anestezilerinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu klinik çalışmanın amacı endodontik tedavi planlanan akut semptomatik irreversible pulpitisli mandibular molar dişlerde bukkal infiltrasyon anestezisi +intraligamenter anestezi ile inferior alveolar sinir bloğu anestezisi + bukkal infiltrasyon anestezilerinin başarısını değerlendirmektir. Bu çalışmaya, yaşları 18-65 arasında değişen, mandibular molar dişine semptomatik irreversibl pulpitis teşhisi konulmuş olan toplam 50 hasta dahil edildi. Hastalar her bir grupta toplam 25 hasta olacak şekilde randomizasyon bloklarına uyularak iki gruba ayrıldı. İASB + BI anestezi uygulama tekniklerinde sırasıyla 1.8 ml + 1 ml olmak üzere toplam yaklaşık 2,8 ml anestezik solüsyon uygulanırken, BI + ILI için sırasıyla 1 ml + 0,72 ml olmak üzere toplam yaklaşık 1,72 ml anestezik solüsyon uygulandı. Anestezi işleminden sonra kanal tedavisi için hastanın ilişkili dişine rubber dam yerleştirilerek endodontik giriş kavitesi açıldı ve kanal preparasyon işlemlerine başlandı. Hastaların endodontik tedavi aşamalarında ( tedavi başlangıcı, endodontik giriş kavitesinin açılması ve pulpa ekstirpasyonu esnasında olmak üzere) hissettikleri ağrı düzeyleri Heft-Parker VAS skalası ile belirlendi. İşlemler esnasında hiç ağrı hissetmeyen (HP-VAS oranı = 0) veya hafif düzeyde ağrı hisseden (HP-VAS oranı ≤ 54) hastalarda anestezi başarılı kabul edildi. Verilerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki Kare ve Shapiro-Wilk testi kullanıldı. VAS değerlerinin takip boyunca değişimini incelemek ve bu değişime etki eden özellikleri belirlemek için Genelleştirilmiş Tahmin Denklemleri (Generalized Estimating Equations- GEE) yöntemi kullanıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Araştırma sonucunda İASB + BI ve BI + ILI grupları için anestezik başarı oranları sırasıyla % 44 ve % 36 olarak tespit edildi. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı. (p>0.05). Araştırma limitasyonları göz önünde bulundurularak; semptomatik irreversible pulpitisli mandibular molar dişlerde anestezi yöntemi olarak BI + ILI, IASB + BI anestezisine alternatif olabilir.
Farklı endodontik giriş kavitesi açılan mandibular molar dişlere termodöngü uygulandıktan sonra kırılma dirençlerinin karşılaştırılması
Endodontik tedavi görmüş dişlerin kırılma direnci, vital dişlere göre daha düşüktür. Geleneksel endodontik kavite tasarımlı dişlerde, önemli ölçüde dentin kaybına bağlı olarak fonksiyon sırasında dişlerin kırılma direncini azalır. Bu çalışmanın amacı, kompozit rezin ile restore edilmiş ve termodöngü uygulanmış mandibular molar dişlerde farklı endodontik kavite tasarımlarının kırılma direncine olan etkisini karşılaştırmaktır. Toplam 50 adet yakın zamanda çekilmiş, çürüksüz mandibular molar diş toplandı. Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile görüntülendi ve kök kanal morfolojileri göz önüne alınarak dişler kontrol (n=8) ve 3 test grubuna (n=14) ayrıldı. Grup1 kontrol, grup2 geleneksel endodontik kavite (GEK), grup3 truss (kafes) endodontik kavite (TREK) ve grup4 ninja (ultrakonservatif) endodontik kavite (NEK) olacak şekilde ayrıldı. Giriş kavitesinin gruplarda belirtildiği şekilde hazırlanmasından sonra, tüm dişlerin kontrol grubu hariç WaveOne Gold eğeleriyle (Dentsply Maillefer, Ballaigues, İsviçre) kanal preparasyonu yapıldı ve %1,25 sodyum hipoklorit ile irigasyonu yapıldı. Kök kanalları Waveone Conform Fit gutta perka ve AHplus kanal patı kullanılarak tek kon tekniği ile dolduruldu. Giriş kaviteleri kompozit ile restore edildi. Tüm dişler daha sonra 5°C ile 55°C arasında 60 saniye boyunca 1200 ısıl döngüye tabi tutularak 6 ay yaşlandırıldı. Örnekler, 1 mm/dk hızda 2,5 mm çapında yuvarlak uçlu bir pistona sahip evrensel bir yükleme makinesinde (Testometric, M500-25kN, İngiltere) kırılmak üzere yüklendi ve kırılma değerleri Newton cinsinden kaydedildi. Veriler tek yönlü ANOVA varyans analizi ve çoklu karşılaştırmalar için Tukey post hoc analizi ile analiz edildi (P <.05). Kırılma paternleri 'onarılabilir' ve 'onarılamaz' olmak üzere kategorize edildi. En yüksek kırılma değeri kontrol grubunda elde edilmiş olup; GEK, TREK ve NEK gruplarından isitatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksektir (sırasıyla, p<0.0001, p=0.003 ve p=0.017). Kafes ve ninja kavite grupları arasında fark bulunmazken (p=0.900), ninja grubu geleneksel kavite grubundan anlamlı derede daha yüksek kırılma değeri göstermiştir (p=0.035). Kök kanal şekillendirme süreleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p=0.112). Toplam süreler incelendiğinde kafes ve ninja kavite grupları arasında fark gözlenmezken (p=0.710) geleneksel kavite grubunda kafes ve ninja kavite gruplarına göre daha kısa sürede kök kanal tedavisi tamamlanmıştır (sırasıyla, p=0.003 ve p<0.0001). En fazla onarılabilir kırık sağlam kontrol grubunda (%75) iken diğer gruplarda benzer oranda onarılabilir kırık mevcuttu (%28,57). GEK erişimli dişler, TREK veya NEK ile hazırlananlardan daha düşük kırılma mukavemeti gösterdi. Ninja "ultra konservatif" endodontik kavite erişimi, truss "kafes" endodontik kavite erişimi ile hazırlananlara kıyasla dişlerin kırılma mukavemetini artırmadı. Giriş kavite boyutunun küçültülmesi ile elde edilen dentin koruması, endodontik tedavili dişin kırılma direncini arttırmaktadır. Farklı giriş kaviteleri kök kanal şekillendirme sürelerini etkilemedi. Ancak Geleneksel kavite grubunda daha kısa sürede kök kanal tedavisi tamamlanmıştır. Kontrol grubundaki dişler, hazırlanan tüm dişlerden daha fazla kırılma direncine sahipti ve daha fazla restore edilebilir kırık gösterdi.
Gömülü mandibular 3. molar çekiminden sonra meydana gelen komplikasyonlar ile oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Sürme zamanı geldiği halde çeşitli sebeplerle ağız içinde yer alamamış dişler gömülü diş olarak adlandırılır. Tüm dişler arasında gömülü kalma insidansı en yüksek olan dişler mandibular üçüncü molarlardır. Bu yüzden gömülü üçüncü molar operasyonları ağız, diş ve çene cerrahisi pratiğinde en çok gerçekleştirilen işlemlerdir. Bu operasyonlar sonunda çeşitli komplikasyonlar ortaya çıkabilmekle beraber en sık rastlanılanları ağrı, ödem ve trismustur. Bu komplikasyonların cerrahi travmaya bağlı olarak enflamatuar yanıt sonucu ortaya çıktığı bilinmektedir. Reaktif oksijen türlerinin (ROT) son zamanlarda yapılan bilimsel araştırmalarda birçok fizyolojik ve patolojik durumla ilgili olduğu ve enflamasyonda etkin bir görev aldığı gösterilmektedir. Bununla birlikte diş hekimliğinde oksidatif stres ile ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen gömülü mandibular üçüncü molar operasyonlarından sonra meydana gelen komplikasyonlarla oksidatif stres ilişkisini değerlendiren herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bu sebeple, bu çalışma gömülü mandibular üçüncü molar dişleri bulunan hastaların oksidatif stres seviyelerinin belirlenmesi ve postoperatif komplikasyonlarla olan ilişkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya gömülü mandibular üçüncü molar dişi bulunan 47 hasta dâhil edilmiştir. Hastalardan preoperatif ve postoperatif 3. günde tükürük örnekleri alınarak total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) değerleri analiz edilmiştir. Hastaların ayrıca preoperatif ve postoperatif 3. gün ödem, ağrı ve ağız açıklığı değerleri kayıt edilmiştir. Yapılan değerlendirmeler sonucunda postoperatif 3. günde hastalarda belirgin derecede ödem, trismus meydana geldiği ve ağrı skorlarının yüksek olduğu ve postoperatif 3. günde TAS, TOS ve OSİ değerlerinin belirgin düzeyde düştüğü belirlenmiştir (p<0,001). Bununla birlikte postoperatif TAS, TOS ve OSİ değerleriyle postoperatif komplikasyonlar arasında herhangi bir korelasyon olmadığı, ancak preoperatif TAS ile ödem, preoperatif TOS ile trismus arasında pozitif bir korelasyon olduğu gözlenmiştir. Elde edilen bu bulgulara dayanarak cerrahi girişim ve travmayla oksidatif stres arasında bir ilişki olduğu söylenilebilir.
Tek taraflı molar distalizasyonu için geliştirilen mini-vida destekli yeni bir yöntemin dişsel ve iskeletsel etkilerinin incelenmesi
Bu çalışma tek taraflı molar distalizasyonu için geliştirilen mini-vida destekli yeni bir yöntemin dişsel ve iskeletsel etkilerinin incelenmesi amacıyla yapıldı.Çalışmaya tek taraflı sınıf II molar ilişkiye sahip kronolojik yaş ortalaması 15.14 yıl olan 17 birey dahil edildi. Büyüme ve gelişimin etkilerini mekaniğin etkilerinden ayırt etmek amacı ile aynı kriterlere sahip kronolojik yaş ortalaması 15.17 yıl olan 17 bireyden kontrol grubu oluşturuldu. Uygulama grubunda ortalama distalizasyon süresi 5.28 ay, kontrol grubunda ortalama takip süresi 6.63 aydır.Çalışmamızda 1.6 mm çapında 8 mm uzunluğunda mini-vida vestibülden kanin ile birinci premolar arası interradiküler aralığa serbest dişeti ile yapışık dişeti birleşim seviyesinden (kret tepesinden yaklaşık 6-7 mm yukarı) kemiğe 90 derecelik açı ile yerleştirildi. 17x25? paslanmaz çelik tel kuvvet uygulama noktası yaklaşık olarak molar dişin direnç merkezinden geçecek şekilde büküm verilerek; açık coil spring yardımı ile 230 gr kuvvet uygulanarak distalizasyon gerçekleştirildi .Tedavi başında ve distalizasyon sonunda alınan lateral sefalometrik, postero-anterior filmler ve ortodontik modeller üzerinde yapılan ölçümler değerlendirildi.Grup içi farkların eşleştirilmiş t-testi, gruplar arası farkların önem kontrolü bağımsız örneklem t-testi ile yapıldı.Üst birinci molar dişte elde edilen 5.09±1.38 mm distalizasyonun 7.88±3.02 derecelik distal devrilme ve 7.29±2.230 derecelik distopalatal rotasyon ile gerçekleştiği belirlenirken, üst İkinci molar dişte 3.91±1.41 mm distalizasyon, 7.71±2.49 derecelik distal devrilme ve 4.65±2.58 derecelik distopalatal rotasyon meydana gelmiştir. Molar dişte meydana gelen etkinin de premolar ve kanin dişlerde interseptal lifler sayesinde azalarak devam ettiği gözlenmiştir. Çalışmada bio-istatistiksel olarak önemli düzeyde iskeletsel etki görülmemiştir.Klinik olarak bu yöntemin molar distalizasyonunda kullanılabilir etkili bir yöntem olduğu saptanmıştır.
Frog apareyi ile molar distalizasyonunun iskeletsel ve dentoalveoler yapılar üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, Sınıf II maloklüzyonların tedavisindeüst birinci molar dişin distalizasyonu amacıyla kullanılan ?Frog Apareyinin?iskeletsel, dişsel ve yumuşak dokularda meydana getirdiği değişimleriincelemektir.Araştırmaya, dişsel Sınıf II maloklüzyona sahip olan, üstçenede orta şiddetli çapraşıklık, alt çenede ise minimal düzeyde veyaçapraşıklığı olmayan, SN/GoGN açısı 38º'den yüksek olmayan ve ikincimolar dişleri oklüzyonda olan vakalar dahil edildi. Ayrıca, üst üçüncümolarların varlığı tedavi öncesi değerlendirilerek, ikinci molar trifurkasyonhattının altında olduğu vakalarda, bu dişlerin çekimi tedavi öncesindeyapıldı.Uygulama grubu kronolojik yaş ortalaması 14 yıl 8 ay olan 15kız, 5 erkek toplam 20 bireyden oluşturuldu Araştırma kapsamına alınankronolojik yaşları ortalama 14 yıl olan 15 birey (10 kız, 5 erkek) ise kontrolgrubunu oluşturdu. Kontrol grubu altı ay süre ile takip edildi. Uygulamagrubunda, ortalama tedavi süresi 6,6 ± 0,44 aydır.Araştırma kapsamına alınan tüm bireylerden uygulamabaşlangıcı ve sonunda lateral sefalometrik film, panaromik film veortodontik model alındı. Bu araştırmada her bir parametre bakımındangözlemler faktöriyel düzende tekrarlanan ölçümlü varyans analiz tekniği(Repeated Measurements Factorial ANOVA) ile analiz edildi. Farklarınhesaplanmasında Duncan testi uygulandı. Her bir özellik bakımındanfarkların farkı Student-t testi ile karşılaştırıldı. Frog apareyi ile üst birinci ve ikinci molarlarda belirgin birdistalizasyon sağlanırken, her iki dişte de distale devrilme izlenmektedir.Ankraj kaybı, birinci ve ikinci premolar dişlerdeki meziyal hareket ve keserdişlerde protrüzyon ile ortaya çıkmaktadır. İskeletsel vertikal ölçümlerdeğerlendirildiğinde alt ön yüz yüksekliğinde ve arka yüz yüksekliğindeartış uygulama grubunda istatistiksel olarak önemli bulundu.
Vital molar dişlere uygulanan seramik ve kompozit inleylerde kavite duvar kalınlıklarının ve açılandırılmalarının stres dağılımına etkilerinin incelenmesi
Son yıllarda, adeziv ve restoratif materyallerdeki gelişmelere bağlıolarak posterior dişlerde meydana gelen doku kaybını estetik inley ile restoreetmeye ilgi artmıştır.Bu çalışmada vital mandibular 1. molar dişlere uygulanan seramik vekompozit inleylerde kavite duvar kalınlıklarının ve açılandırılmalarının stresdağılımına etkileri sonlu elemanlar stres analiz yöntemi ile incelemiştir.Mandibular 1. molar diş ve çevre dokuları modellendikten sonra üç farklıkavite taban genişliğine ve dört farklı toplam kavite duvar açısına sahip MODkaviteler oluşturulmuştur. Modeller seramik ve iki farklı elastisite modülünesahip kompozit inley ile restore edilmiş ve vertikal eksende 5 mm çapında küreile temas noktaları restorasyon içerisinde kalacak şekilde 200N kuvvetuygulanmıştır. Diş yapılarında meydana gelen eşdeğer stres bulgularıincelenmiştir.Analizler incelendiğinde seramik inley ile restore edilen molar dişlerdekalan duvar kalınlığı azaldıkça, stres miktarının değişmediği, kompozit inleylerile restore edilen dişlerde ise stres miktarının arttığı görülmüştür. Ayrıca seramikinley ile restore edilen molar dişlerde toplam kavite duvar açısı arttıkça oluşanstres miktarı değişmezken, kompozit inleyler ile restore edilen dişlerde toplamkavite duvar açısı arttıkça meydana gelen streslerde artış gözlemlenmiştir.Çalışmada vital molar dişlerin restorasyonunda kullanılan inley materyalinebağlı olarak elastisite modülü değeri arttıkça, kalan diş yapılarına iletilen stresmiktarının azaldığı sonucuna varılmıştır.
Mandibulada gömülü yirmi yaş dişi pozisyonlarının angulus kırığına etkisi; Sonlu elemanlar analizi
Mandibula yüz iskeletinde bulunan diğer kemiklere kıyasla en büyük ve en güçlüsüdür. Buna rağmen yüz yaralanmalarında en çok kırılan kemiktir. Mandibulada kırığın yeri çeşitli faktörlere bağlıdır. Bunlar; çarpma noktasının bölgesi, çiğneme kaslarının hareketi, kırılma anındaki kondil pozisyonu, diş okluzyonu, kemik dokusunun kalitesi ve darbenin yönü olarak sıralanabilir. Gömülü alt üçüncü molar dişlerin alt çenenin angulus kırıklarıyla ilişkisi birçok epidemiyolojik çalışmanın konusu olmuştur. Mandibulada yirmi yaş dişi varlığının, özellikle gömülü veya kısmen gömülü olduğu durumlarda mandibular angulus bölgesinde kırılma riskini iki-dört kat artırdığı öne sürülmüştür. Fakat gömülü dişin kemik içerisindeki pozisyonunun angulus kırığına etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmanın amacı farklı pozisyonlardaki gömülü yirmi yaş dişinin angulus kırılganlığı üzerindeki etkisini değerlendirmektir.Yirmi yaş dişleri mandibula içerisinde meziyoanguler, vertikal, horizontal ve distoanguler pozisyonda gömülü kalmaktadırlar. Ayrıca komşu diş ile ramus ön kenarı arası mesafedeki değişim ile farklı pozisyonları mevcuttur.Çalışmamızda bu farklı tiplerdeki gömülü dişler ayrı ayrı bilgisayar üzerinde modellenmiştir ve gömülü yirmi yaş dişinin kemik içerisindeki pozisyonun mandibulanın farklı noktalarına gelen travma karşısında angulus bölgesinde oluşturduğu stres değerleri belirlenmiştir. Araştırma, üç boyutlu sonlu elemanlar stres analizi yöntemi ile statik lineer analiz yapılarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızın sonucunda modellenen gruplarda angulus bölgesinde en çok stres oluşturan kuvvet ipsilateral angulustan uygulanan kuvvet olarak bulunmuştur. Simfizden uygulanan kuvvette bütün gömülü diş tiplerinin bukkal çevresinde lingual alana göre daha fazla stres birikimi görülmüştür. Kontrol modeli ile diğer modeller karşılaştırıldığında angulus lingual alanda ölçülen stres değerlerinde farklılık gözlenmemiştir. İpsilateral kuvvette sınıf II ve sınıf III modelde lingual alanda stres fazla iken sınıf I modelde dişin bukkal çevresinde stres birikimi fazla bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Gömülü yirmi yaĢ diĢi, travma, sonlu eleman analizi, mandibular angulus
Süt molar dişlere üç farklı akışkan kompozit materyalinin uygulanması sonrası polisajlama ve yüzey koruyucu işlemlerinin etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, yeni geliştirilen akışkan kompozitlerle süt dişlerinde yapılan restorasyonlarda, polisajlama ve yüzey koruyucu uygulamasının marjinal adaptasyon ve mikrosızıntı üzerine etkinliğinin ve mikrogerilim testi ile kompozitlerin süt dişi dentinine bağlanma kuvvetlerinin değerlendirilmesidir.Çalışma için 120 adet çürüksüz süt molar diş kullanılmıştır. Dişlerden 60 tanesinin bukkal ve lingual yüzlerinde sınıf V kaviteler hazırlanmış ve dişler üç gruba ayrılarak üç farklı akışkan kompozit uygulanmıştır (Vertise Flow, G-aenial Universal Flo, Tetric N-Flow). Gruplardaki restorasyonların yarısına polisaj yapılmıştır. Daha sonra alt gruplar yine ikiye ayrılarak yarısına yüzey koruyucu (G-Coat Plus) uygulanmıştır. Marjinal adaptasyon değerlendirmeleri dişlerden hazırlanan replikalar üzerinde; mikrosızıntı değerlendirmeleri dişler üzerinde yapılmıştır.Geriye kalan 60 adet diş, dentin yüzeyleri açığa çıkacak şekilde bukkalden aşındırılmıştır. Dişler üç gruba ayrılarak dentin yüzeylerine üç farklı akışkan kompozit uygulanmıştır. Mikrogerilim testi ile bağlanma kuvvetleri ölçülerek kopma tipleri SEM'de incelenmiştir.Çalışmanın sonuçlarına göre, polisaj yapılması tüm gruplarda marjinal adaptasyonu azaltarak mikrosızıntıyı arttırmıştır. Yüzey koruyucu uygulandığında ise, marjinal adaptasyon ve mikrosızıntı ölçümleri anlamlı derecede daha başarılı bulunmuştur. Bağlanma kuvveti değerleri sırasıyla G-aenial için 15.5MPa, Tetric için 13MPa, Vertise için 2.3MPa olarak ölçülmüştür.Sonuç olarak, yüzey koruyucu uygulamasının restorasyonların başarılarını arttırdığı ve self-adeziv akışkan kompozit Vertise Flow'un bağlanma kuvvetinin yetersiz olduğu görülmüştür. Yeni geliştirilen materyaller ile ilgili daha fazla laboratuvar ve klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Palatinalden mini vida destekli molar distalizasyonuna bukkalden ek kuvvet uygulanması sırasında bukkalden vida desteğinin üst daimi birinci azı dişlerine etkileri
Bu çalışma palatinalden iki adet mini vida destekli birinci molar distalizasyonu sırasında, bukkal bölgeden uygulanan ek kuvvetin premolar dişe karşılık mini vida destekli olması gerekliliğinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.Çalışma, tedavi başı yaş 15.74 yıl olan çift taraflı II. sınıf molar ilişkiye sahip 24 hastada gerçekleştirilmiştir. Distalizasyon süresi ortalama 0.68 yıl olarak sürmüştür. Palatinal bölgenin aktivasyonu bu bölgeye yerleştirilen iki adet mini vidadan destek alan 0.9 mm palatinal distalizasyon arkı üzerine bulunan açık NİTİ yayların aktivasyonu ile sağlanmıştır. Bukkal bölgeden uygulanan ek kuvvetin aktivasyonu ise bir tarafta mini vidadan destek alan Modifiye lokar iken diğer tarafta palatal arka lehimli olan premolar bandından basamak bükümü şeklinde molar dişe lehimli aktivatör tüpünden geçen ark teli üzerinde bulunan NİTİ yayların aktivasyonu ile gerçekleştirilmiştir. Çift taraflı aktivasyonla molar dişe toplamda 200 gr kuvvet uygulanmıştır. Distalizasyon öncesi ve distalizasyondan sonra alınan lateral sefalometrik radyografilerde 19 açısal, 26 doğrusal üst çene model fotokopisinde ise iki açısal 16 doğrusal ölçüm değerlendirilmiştir. Grup içi karşılaştırmalarda eş yapma t testi ve Wilcoxon testi uygulanırken gruplar arası karşılaştırmalarda ise Student t testi yapılmıştır.Bulgular incelendiğinde, uygulanan iki yöntem arasında molar dişlerin distalizasyonunda bir farklılık gözlenmezken, premolar dişlerin distale hareketinde önemli farklılık bulunmuştur.Sonuç olarak, palatinalden mini vida destekli birinci molar distalizasyonunda uygulamaya bukkalden mini vida destekli kuvvet uygulanmasının, premolar destekli kuvvet uygulanmasından farklı bir etkisi görülmemiştir ancak bukkalden mini vida destekli uygulama, birinci premolar dişin distale hareketine engel olmaması itibariyle avantaj oluşturarak sabit tedavinin süresinin kısalmasını sağlayacaktır.
Genç daimi ve süt azı dişlerine uygulanan cam iyonomer içerikli farklı restoratif materyallerin klinik başarısının değerlendirilmesi
Restoratif materyallerin özelliklerinin, diş dokusuna yakın olmasının yanında mekanik olarak ağızda uzun süre kalabilmesi ve estetik özelliklerinin iyi olması önemlidir. Çalışmamızın amacı, yüksek viskositeli cam iyonomerin (Equıa Fil) klinik başarısının, genç daimi azı dişlerinin sınıf I kavitelerine uygulanan kompozit rezin (Filtek Z250) ve süt azı dişlerinin sınıf II kavitelerine uygulanan yüzey örtücü(G Coat Plus) uygulanmış/uygulanmamış cam iyonomer içerikli farklı restoratif materyaller (Fujı IX GP, Ketac Molar Quick Aplicap) ve kompomer (F2000) restorasyonlarının klinik başarıları ile karşılaştırmalı olarak modifiye USPHS kriterlerine göre değerlendirmektir.Çalışmamıza kliniğe başvuran 6-14 yaş aralığında olan 82 çocuk hastanın 194 dişi dahil edildi. 138 süt azı dişlerinin sınıf II kavitelerine Equıa Fil (GC), G Coat Plus (GC) uygulanmış/uygulanmamış Fujı IX GP (GC) ve Ketac Molar Quick Aplicap (3M ESPE), F2000 (3M ESPE) restorasyonlar uygulandı. 56 adet genç daimi dişlerin sınıf I kavitelerine de Equıa Fil (GC), Filtek Z250 (3M ESPE) restorasyonlar uygulanıp 18 ay takip süresince değerlendirildi. Çalışma sonucunda, süt dişlerinde 'retansiyon' parametresi açısından G Coat Plus uygulanmamış Ketac Molar Quick Aplicap restorasyonlarının kendi içinde 18. ayda diğer tüm zaman dilimlerinden, ayrıca ikili karşılaştırmalarda F2000 restoratif materyalden farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Genç daimi dişlerde ise 'kenar renklenme' parametresinde Filtek Z250'nin kendi içinde 18. ayda diğer tüm zaman dilimlerinden farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç olarak; Equıa Fil, genç daimi dişlerin sınıf I ve süt dişlerinin sınıf II kavitelerinde başarılı bulundu. Ayrıca geleneksel cam iyonomer simanlar süt sınıf II kavitelere uygulanırken yüzey örtücü ile birlikte kullanılmasının daha uygun olacağı sonucuna varıldı.
Farklı flep tekniklerinin yarı gömülü alt çene 3. molar dişlerin cerrahisi sonrası komşu 2. molar dişlerin periodontal sağlığı üzerine olan etkileri
Oral ve maksillofasiyal cerrahide 3M diş operasyonları ağrı, ödem ve komşu 2M dişte periodontal problemler gibi birçok post-operatif komplikasyonlara neden olabilir. Postoperatif komplikasyonları azaltmak için birçok farklı flep tekniği geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı 3 köşeli laterale kaydırılan flep tekniği ile birlikte uygulanan primer kapatma yöntemi (FlepI tekniği) ve zarf flep ile uygulanan sekonder kapatma yönteminin (FlepII tekniği) 3M cerrahisi sonrası komşu 2M dişin periodontal sağlığı üzerine etkilerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesidir.Çalışmaya bilateral simetrik mesio-vertikal veya vertikal yönde yarı gömülü 3M dişleri bulunan yaşları 18-28 arasında değişen 8 erkek, 22 kadın toplam 30 hasta dahil edilmiştir. Her iki 3M dişler aynı seansta çekilirken bir tarafa FlepI tekniği, diğer tarafa ise FlepII tekniği uygulanmıştır.Pre-operatif dönemde ve post-operatif 2., 7., 30. ve 90. günlerde ölçümler yapılmıştır. Ağrı VAS yöntemi ile, ödem fasiyal bölgelerden yapılan ölçümler ile alveolit ve yara enfeksiyonu klinik parametreler kullanılarak ve yara iyileşmesi de YİS (Yara İyileşmesi skalası) ile değerlendirilmiştir. Komşu 2M dişin periodontal sağlığının değerlendirilmesinde dişeti çekilmesi, klinik ataşman seviyesi, cep derinliği, plak indeksi, gingival indeks ve kanama indeksi parametreleri klinik ölçümler yapılarak gerçekleştirilmiştir. Tüm veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir.Bu çalışmanın sonucunda 3M cerrahisi sonrası FlepI tekniğinde ağrı, ödem ve 2M dişte klinik ataşman seviyesinin FlepII tekniğine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu, 2M dişte dişeti çekilmesi, cep derinliği, plak indeksi ve kanama indeksi (+) olan yüzey sayısının ise daha az olduğu bulunmuştur (p<0,05). Gingival indeks değerleri açısından iki teknik arasında herhangi bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Her iki teknikte plak indeksi ve gingival indeks ile cep derinliği arasında istatistiksel olarak pozitif bir korelasyon saptanmıştır (p<0,05) .Elde edilen bu veriler 3 köşeli laterale kaydırılan flep tekniğinin yarı gömülü 3M cerrahisinde komşu 2M dişin periodontal sağlığını korumak için kullanılabilecek alternatif bir yöntem olabileceğini göstermiştir.Anahtar kelimeler: 3 köşeli laterale kaydırılan flep, zarf flep, mandibular 3. molar, komşu 2. molar, periodontal sağlık
8-12 yaş arası çocuklarda birinci büyük azı dişinin çekim sonuçlarının radyografik ve klinik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Birinci büyük azı dişlerinin çekim sonuçlarının, klinik ve radyografik faktörlere bağlı olarak değerlendirilmesi ve hekimlere kontrollü çekim ile ilgili ön bilgi sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, 8-12 yaş grubu arasında, bir ya da daha fazla birinci büyük azı dişinin çekimi yapılmış, 137 çocuk hasta (63 kız, 74 erkek) üzerinde gerçekleştirilmiştir. 'Erken', 'ideal' ve 'geç' grubunu temsil eden hastalarda, cinsiyet, dişin çekildiği yaş, çekimin yapıldığı yıl ile değerlendirme yapılan yıl arasındaki zaman farkı, dişlerin bulunduğu ilgili çene(alt/üst), üçüncü azı dişi varlığı (+,-), alt İBA ve ikinci premoların çekim esnasındaki angulasyonu, boşluk kapanma miktarı ve posterior çapraşıklık durumu ile ilişkisi incelenmiştir. Bununla birlikte çekim sonrası BBA dişinin yerini alan İBA çürük durumunun ve çekilen dişin yerini alan İBA dişinin ark üzerindeki pozisyonunun klinik olarak değerlendirilmesi yapılmıştır. Bulgular: İBA furka gelişim evre durumuna göre 'erken', 'ideal' ve 'geç' dönemde çekimi yapılan dişler ile cinsiyet, hastanın diş çekim yaşı, alt çenedeki boşluk kapanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). İBA'nın çürük durumu, üst çenedeki boşluk kapanma durumu, çekimin yapıldığı yıl ile değerlendirme yapılan yıl arasındaki zaman farkı ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Dişin çekildiği ilgili çene ile İBA dişin yönelimi, boşluk kapanma durumu, posterior çapraşıklık durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Çene ayrımı gözetmeksizin çekimden önce 8 nolu diş varlığı durumu ile boşluk kapanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Çekimden önce 8 nolu diş varlığı durumu ile İBA dişin yönelim durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamaktadır (p>0,05). Posterior çapraşıklık durumu, İBA dişin yönelimi ile boşluk kapanma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmaktadır (p<0,05). Sonuç: Radyografik prognostik faktörlerden dört faktörün bir veya daha fazlasının bir arada bulunması, boşluğun daha iyi kapatılması ile ilişkili bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: birinci büyük azı, kontrollü çekim, radyografik değerlendirme, çekim sonuçları
Türk popülasyonunda mandibular molar dişlerde mid mesial kanal görülme sıklığı ve morfolojilerinin KIBT ile retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Başarılı bir endodontik tedavi için tüm kök kanalları eksiksiz saptanmalı, şekillendirilmeli ve tam bir tıkama sağlayarak doldurulmalıdır. Gözden kaçan kanallarda kalan nekrotik doku artıkları endodontik tedavinin başarısız olmasına sebep olabilir. Kök kanal sistemlerinin morfolojileri ırklara göre farklılıklar gösterebilmektedir. Dişler genel olarak ortak özelliklere sahip olsalar da etnik gruplar arasında morfolojik farklılıklar görülebilmektedir. Bu çalışmanın amacı her mandibular molar dişte saptanamayan mesial kökte üçüncü bir kanal olarak karşımıza çıkan mid mesial kanalların Türk popülasyonunda görülme sıklığını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada Dicle Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne 2015-2020 yılları arasında çeşitli sebeplerle başvuran hastalardan elde edilen konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri kullanıldı. İnceleme kriterlerini sağlayan 637 adet KIBT görüntüsü çalışmaya dahil edildi ve toplamda 2177 adet mandibular molar diş incelendi. Gözlemci içi uyumluluğu belirlemek için incelenen KIBT görüntülerinin %10'u rastgele seçilerek 3 hafta arayla tek bir gözlemci tarafından tekrar değerlendirildi. İncelenen tüm görüntülerde yaş, cinsiyet bilgileri kaydedildi. Yaşa göre ≤20, 21-40, 41-60 ve >60 yaş olmak üzere dört grup belirlendi. Molar dişler birinci, ikinci ve üçüncü molarlar olmak üzere gruplanarak toplam kök sayısı, toplam kök kanal sayısı, mid mesial kanal ve isthmus varlığı, mid mesial kanalın morfolojisi, birleşen tipte bir mid mesial kanal varlığında birleştiği kanal kriterleri açısından değerlendirildi ve birbiri ile kıyaslandı. Her molar grubunda yaş ve cinsiyetin mid mesial kanal görülme sıklığı ile ilişkisi incelendi. Elde edilen veriler IBM SPSS 21 paket programı ile analiz edildi. Nominal değişkenlerin grupları arasındaki ilişkiler incelenirken Ki-Kare analizi uygulandı. Sonuçlar yorumlanırken anlamlılık düzeyi olarak 0,05 kullanılmış olup p<0,05 olması durumunda anlamlı bir ilişkinin olduğu belirtildi. Gözlemci içi uyum değerlendirilirken Kappa katsayısından yararlanıldı. Bulgular: Çalışmada incelenen tüm mandibular molar dişlerin %90,72'si iki köklü olup %68,72'si toplamda üç kanallıdır. Tüm mandibular molar dişlerin mesial köklerinde mid mesial kanal görülme oranı %8,36, 1. molarlarda %15,58, 2. molarlarda %5,32 ve 3. molarlarda %1,09'dur. Mandibular molar dişlerde yaş ve cinsiyet ile mid mesial kanal varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır (p>0,05). Sonuç: Tüm mandibular molar dişler için mesial köklerde mid mesial kanal görülme ihtimali mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır. Mandibular molar dişlerde mid mesial kanal bulundurma ihtimali en yüksek olan 1. molar dişler, en düşük olan ise 3. molar dişlerdir. Cinsiyet ve yaş faktörleri ile mid mesial kanal görülme sıklığı arasında bir ilişki yoktur.
Maksiller ve mandibular üçüncü molar dişlerde demirjian yöntemiyle konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri üzerinde yaş tayini
Bu çalışmada, Türk subpopülasyonunda Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntüleri üzerinde Demirjian Metodu ile üçüncü molar dişlerin gelişim süreci değerlendirilerek kronolojik yaşın tahmin edilmesi amaçlanmıştır. Yaşları 9-26 arasında değişen 453 bireyin maksiller ve mandibular üçüncü molar dişlerinin gelişim evreleri A'dan H'ye sekiz evre olarak değerlendirildi. Bu 8 aşamanın kronolojik yaş ile ilişkisi istatistiksel olarak analiz edildi ve çalışmada eşik değer olarak kabul edilen 18 yaşa göre evrelerin dağılımı incelendi. Gözlemci içi güvenilirlik Kappa testi ile incelendi. Cinsiyetler arasında gelişim evrelerinin yaşlarını karşılaştırmak için bağımsız örneklem t testi kullanıldı. Gelişim evreleri arasındaki yaş farklılıkları One-Way ANOVA modeli ile incelendi, anlamlı farklılık gösteren evreler Tukey post-hoc testi ile belirlendi. İstatistiksel anlamlılık p<0.05 olarak kabul edildi. Cinsiyetler arasında, gelişim evrelerinin (A-H) görüldüğü ortalama yaş açısından anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05). Kronun tamamlandığı A evresi kadınlarda 15, erkeklerde 14 yaşlarına kadar görülürken, kök oluşumunun tamamlandığı H evresi her iki cinsiyette en erken 16 yaşında izlendi. A ve B evreleri 18 yaş ve üstü bireylerde görülmedi. Türk popülasyonunda, KIBT görüntülerinde Demirjian Metodu' na göre üçüncü azı dişlerinin gelişimi incelenerek bireylerin yaş aralığı tahmin edilebilir. Bu çalışmanın sonuçlarını desteklemek için farklı popülasyonlarda daha fazla örneklemin bulunduğu yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Yaş tayini, KIBT, Üçüncü Molar Diş, Demirjian Metod
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile alt ikinci molar dişlerin kök pulpasının radyografik görünürlüğünün yaş tayini amacıyla değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı, Türk subpopülasyonunda mandibular ikinci molar dişlerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde kök pulpası görünürlük yöntemini kullanarak kronolojik yaşı ve bireyin 18 yaş altı veya üzerinde olduğunu tahmin etmektir. Çalışmaya, yaşları 15-75 arasında değişen 699 kişinin 1023 mandibular ikinci molar dişinin KIBT görüntüleri dahil edildi ve Olze'nin kök pulpası görünürlük yöntemi kullanılarak dört evrede değerlendirme yapıldı. Evrelerin tanımlayıcı istatistikleri ve evreler ile kronolojik yaş arasındaki ilişki değerlendirildi. Evreler ve kronolojik yaş karşılaştırması One-Way ANOVA modeli ile yapıldı ve Post-Hoc Tukey testi ile farklı evreler belirlendi. Evrelerin 18 yaş eşiğine göre dağılımı analiz edildi. Gözlemci içi güvenilirlik Kappa testi ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlendi. Her iki cinsiyet için de hem sağ hem de sol mandibular ikinci molar dişlerde evre arttıkça ortalama yaşta anlamlı bir artış gözlendi. Kadın ve erkeklerde Evre 0, Evre 1 ve Evre 2 yaş ortalamaları sırasıyla 27,21 ve 28,93; 33,68 ve 37,69; 40,9 ve 44,88 yıl olarak bulundu. Evre 0 ve Evre 1 hem 18 yaş altı hem de üstü bireylerde bulunurken, 18 yaş altı bireylerde Evre 2 ve Evre 3 görülmedi. Bilateral değerlendirme yapılan 323 kişiden 71'inde sağ ve sol taraf arasında farklı evreler görüldü. Türk subpopülasyonunda Olze'nin kök pulpası radyografik görünürlük yöntemi kullanılarak mandibular ikinci molarların KIBT görüntülerinde yaş tahmini yapılabilir. Bu çalışmanın sonuçları Türk subpopülasyonuna özgüdür. Bu araştırmanın sonuçlarını desteklemek için homojen cinsiyet, yaş ve evre dağılımlarına sahip farklı popülasyonlarda daha fazla örneklem içeren yeni araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.