Radiography

275 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Diz ve ayak bölgesindeki aksesuar ve sesamoid kemiklerin radyolojik olarak incelenmesi

Aksesuar ve sesamoid kemikler kırıkları taklit ederlerek yanlış tanılara neden olabilirler, semptomlara yol açarak, altta yatan patolojiye katkıda bulunabilir veya şiddetlendirebilirler. Literatürde diz eklemi çevresindeki ve ayak-ayak bileği çevresindeki aksesuar ve sesamoid oluşumlara yönelik varyasyonların prevalansını bildiren sınırlı sayıda çalışma vardı. Bu nedenle çalışmamızda diz ve ayak-ayak bileği bölgesinde bulunan sesamoid ve aksesuar kemiklerin varlığının; yaş, cinsiyet ve bulundukları anatomik lokalizasyonlara göre görülme sıklığını radyografiler ile retrospektif olarak incelenmesini ve karşılaştırılmasını amaçladık. Çalışmaya bilateral anteroposterior ve lateral diz radyografisi çekilen yaşları 18 yaş ve üzeri olan 1150 kişi (330 erkek ve 820 kadın)'ye ait toplam 2300 diz ile unilateral veya bilateral anteroposterior, lateral ve oblik ayak ve ayak bileği radyografisi çekilen 18 yaş üzeri 339 kişi (176 erkek, 163 kadın)'ye ait 345 ayak grafisi dahil edilmiştir. Radyografiler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen veriler için p<0,05 anlamlı farklılık kabul edilmiştir. Aksesuar ve sesamoid kemiklerin varlığı cinsiyet, yaş ve bulunduğu anatomik lokalizasyona göre karşılaştırılmıştır. Diz bölgesinde fabella ve bipartit patella prevalansı araştırılmıştır. Fabella'nın (tek taraflı veya iki taraflı) genel prevalansı %29,91 idi. Fabella unilateral %6, bilateral %23,91 oranında idi. Yaş grupları arasında cinsiyete göre anlamlılık yoktu. Çalışmamızda Fabella'nın tek taraflı, çift taraflı ve toplam görülme sıklığı kadın ve erkek arasındaki farklılıklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Yaş grupları içinde cinsiyete göre anlamlılık yoktu. Yaş grupları arasında fabella prevalansı benzerdi (istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu, p= 0,0704). Bipartit patella prevalansı genel olarak %0,17 idi. Erkeklerde bipartit patella görülme oranı %0,60 idi. Bipartit patella yalnızca 2 erkekte vardı. Kadınlarda bipartit patella'ya rastlanmadı. Cinsiyetler arasında bipartit patella görülme oranında anlamlı bir fark yoktu (2 erkek/0 kadın; p=0,0829). Ayak aksesuar kemik prevalansı %42,9 idi. Aksesuar kemik görülen olgularda aksesuar naviküler kemik %49,13; os trigonum %16,76; os supratalar %8,67; os intermetatarseum %8,09; os calcaneus secundarius %8,09; os supranaviculare %3,47; os subfibulare %2,89; os vesalianum %1,73; os subtibiale %1,16 oranlarında görülmüştür. Ayak grafilerinin %23,47'sinde sadece sesamoid kemik; %19,42 oranında sadece aksesuar kemik vardı. %23,76'sında aksesuar ve sesamoid kemik birlikte görülmekteydi. Os peroneum %25,80; halluks interfalangeal sesamoid %19.42; 2. metatarsofalangeal (MTP)'de sesamoid kemik %3,19; 4. MTP'de sesamoid kemik %1,45 ve 5. MTP'de sesamoid kemik %13,91 oranında görüldü. Aksesuar kemik görülen ayaklardan sadece aksesuar naviküler kemik'de kadın ve erkek arasında anlamlı fark vardı (p=0,0001). Yaş grupları içinde cinsiyete göre aksesuar kemik görülme oranı sadece 26-35 yaş aralığında istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,0001). Os peroneum (p=0,0361) ve halluks interfalangeal (p=0,0420)'de sesamoid kemik prevalansı ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulundu. Tüm MTP eklem sesamoidleri, peroneum ve halluks interfalangeal sesamoid kemiklerinin görülme sıklıkları arasındaki ilişkiyi incelediğimizde; os peroneum ile tüm MTP eklemlerindeki sesamoidler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,0001). 1. MTP sesamoid ile halluks interfalangeal sesamoid ve diğer MTP eklem sesamoidleriyle arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,0001). Halluks interfalangeal sesamoid ile 2. MTP, 3. MTP ve 4. MTP sesamoid arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,0001). 2. MTP ile 3. MTP (p=0,0009) ve 5. MTP (p=0,0001) sesamoid kemik arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. 3. MTP ile 5. MTP sesamoid kemik arasında (p=0,0001) istatistiksel olarak anlamlı fark vardı ve 4. MTP ile 5. MTP sesamoid kemik arasında (p=0,0001) istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. 26-35 yaş aralığında (p=0,0334) ve halluks interfalangeal sesamoid görülen olgularda cinsiyete göre sesamoid görülme sıklığı arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. 36-45 yaş aralığında halluks interfalangeal sesamoid (p=0,0070) ve 5. MTP (P=0,0298) görülen olgularda cinsiyete göre sesamoid görülme sıklığı arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Diğer yaş gruplarında cinsiyet açısından istatistiksel olarak fark yoktu. Sadece 1. MTP'de sesamoid görülen olgularda cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,0463). Birden fazla sesamoid görülen lokalizasyonlarda 1. MTP - halluks interfalangeal olan olgularda (p=0,0466), 1. MTP-Os peroneum olan olgularda (p=0,0246) cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Çalışmamızda diz bölgesinde fabella ve bipartit patella'ya ait yaygınlık, simetri, yaş ve cinsiyet farklılıklarını ve ayak-ayak bileği bölgesine ait yaygınlık yaş ve cinsiyet farklılıklarını inceledik. Çalışmamız fabella ve bipartit patella açısından mevcut literatürde Türk populasyonu üzerinde geniş bir örnekleme sahiptir. Çalışmamızda diz ve ayak-ayak bileği bölgesinde tespit ettiğimiz aksesuar ve sesamoid kemiklerin prevalansı Türk populasyonunda daha once yapılan çalışmalarla benzerdir. Diz ya da ayak şikayetiyle sağlık kurumlarına başvuran hastalarda aksesuar ve sesamoid kemiklerin var olmasından kaynaklanabilecek yanlış tanıların azaltılması için diz ve ayaktaki aksesuar ve sesamoid kemiklerin bulundukları yer ve klinik önemlerinin iyi bilinmesi klinik açıdan önem taşımaktadır. Anahtar kelimeler: Aksesuar kemik, sesamoid kemik, radyografi, diz, ayak.

AyakDizKemik deformasyonu+3
Ebru Öner
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Baş ağrısı ile başvuran çocukların radyolojik ve laboratuvar bulgularının retrospektif değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Pediatrik hasta grubunda, ruhsal ve fiziksel sağlığı olumsuz etkilemesi, eğitim ve öğretimi aksatması gibi nedenleriyle baş ağrısıyla ilgili çalışmalar tüm dünyada sürdürülmektedir. Okul çağı çocuklarının %7'sinde, adolesanların ise %15'inde baş ağrısı yakınması bulunmaktadır.(1) Bu çalışmada; çocukluk çağı baş ağrılarında nörogörüntüleme yöntemlerinin ve laboratuvar çalışmalarının klinik öneminin saptanması amaçlanmıştır. Literatüre katkı sağlaması yönünden, bu çalışmayla çocukluk çağı baş ağrılarında hangi durumlarda nörogörüntüleme ve laboratuvar tetkiklerine başvurulacağına dair fikir vermesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda Ekim 2020- Nisan 2023 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıklar Anabilim Dalı Çocuk Nöroloji polikliniğine baş ağrısı yakınmasıyla başvuran 0-18 yaş arası çocuk ve adolesanlar değerlendirmeye alındı. Çalışmamızda baş ağrısı yakınmasıyla Çocuk Nöroloji polikliniğine başvurmuş çocukların hastanemizde kan tetkikleri alınmış veya başvurudan önceki 3 ay önce dış merkezde kan tetkikleri yapılmış olup e-nabız sisteminde sonuçlarına erişilebilenlerin verileri toplandı. Bulgular: Çalışma Ekim 2020- Mart 2023 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'nde %58,3'ü (n=116) kız, %41,7'si (n=83) erkek toplam 199 olguyla yapılmıştır. Migren tipi baş ağrısı olan vakalarda da diğer tiplere göre D vitamini düzeyi düşük saptanmakla beraber istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışmamızda ortalama vitamin B12 seviyeleri normal sınırlar içerisinde yer aldığı görülmüştür. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta migren tanısı alan hastaların diğer baş ağrısı ile başvuran hastalara göre ortalama vitamin B12 düzeylerinin düşük olmasıdır. Bizim çalışmamızda da hastaların üçte birinde serum ferritin değerleri 20mg/dl'nin altında yani çok düşük, yaklaşık %80'inde ise 50mg/dl'nin altında yani düşük olarak saptanmıştır. Olguların %96,5'ine (n=192) nöro görüntülenme yapılmıştır. Olguların %6,3'ünün (n=12) beyin MRG sonucunun patolojik, %93,8'inin (n=180) normal olduğu gözlenmiştir. Sonuçlar: D vitamini ve B12 vitamini eksiklikleri kronik baş ağrısı olan vakalarda sıklıkla gözlenmektedir ve mutlaka düzeltilmesi gereklidir. Nörolojik muayenesi normal saptanmış kronik baş ağrısı saptanan bir çocukta beyin manyetik rezonans görüntüleme tetkiki tanı koymada ek bir fayda sağlamamaktadır.

AğrıBaş ağrısıKronik hastalık+6
Umut Mazlum
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nivolumab tedavisi uygulanan ileri evre ve metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarının klinik, radyolojik özelliklerinin ve LAG-3 ve CD-155 ekspresyonlarının tedavi yanıtı ve sağkalım üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

İmmün kontrol noktası inhibitörleri (İKNİ) küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) yaygın şekilde kullanılmaktadır. Tedavi sonuçlarını öngörmede en yaygın kullanılan biyobelirteç Programlı Hücre Ölümü Ligandı-1 (PD-L1) olsa da, tek başına yetersiz kaldığı bilinmekte, yeni biyobelirteçler için arayışlar sürmektedir. LAG-3 (Lenfosit Aktivasyon Geni-3) ve CD-155 (Farklılaşma Kümesi-55) çeşitli reseptörlerle olan etkileşimleri aracılığıyla anti tümör immüniteyi inhibe eden moleküllerdir. Kemoterapi sonrasında progresyon nedeniyle nivolumab kullanan 78 metastatik KHDAK hastasının klinik verileri toplanmıştır. Tümörü infiltre eden lenfositlerde (TİL) ve stromadaki lenfositlerdeki LAG-3 (33 hasta) ve tümör hücrelerindeki sitoplazmik ve membranöz CD-155 ekspresyon düzeyleri (61 hasta) immünohistokimya (İHK) ile değerlendirilmiş, bu ekspresyonların genel sağkalım (GS) ve tedavi yanıtıyla olan ilişkisi incelenmiştir. Bütün hastaların ortanca GS 8,7 ay (%95 GA: 5,1-12,3) olarak bulunmuştur. CD-155 ve LAG-3 ekspresyonu ile GS, progresyonsuz sağkalım ve tedavi yanıt oranları açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır [GS CD-155 ekspresyonu yüksek olan grupta 6,4 ay (%95 GA: 4,9-7,8), yüksek olmayan grupta 11,3 ay (%95 GA: 6,9-15,8), (p=0,53); TİL'deki LAG-3 ekspresyonu pozitif olan grupta 6,8 ay (%95 GA: 5,1-8,6), negatif olan grupta 6,9 ay (%95 GA: 2,3-11,5), (p=0,8)]. Çok değişkenli analizlerde ECOG performans skoru, skuamöz histoloji, anemi, hipoalbuminemi, yüksek pan immün inflamasyon değeri (PIV), düşük albumin-globulin oranı, nivolumab tedavisi öncesinde akciğer bölgesine radyoterapi alma, lenf nodu harici iki veya daha fazla bölgede metastaz varlığı GS için bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur. Çalışmamızda LAG-3 ve CD-155 ekspresyonlarının nivolumab tedavisinin sonuçlarını öngörmedeki katkısı gösterilememiştir. Çeşitli klinik ölçütlerin prognostik önemi tekrar ortaya konulmuş ise de, bu aşamadaki KHDAK hastalarının tedavisini yönlendirecek bir biyobelirteç halen mevcut değildir. Anahtar kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanser", nivolumab, LAG-3, CD-155, biyobelirteç

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıGen ifadesi+5
Aslıhan Ezgi Apaydın Rollas
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Onkolojik görüntülemede gate yazılımı yoluyla SPECT/BT simülasyonlarının dinamik kaynaklar üzerine uygulanması

Tıpta görüntüleme sistemleri klinik teşhis ve tedavi için önemli bir yer tutar. Sağlık açısından radyasyonu tanı amacıyla kullanan birimler radyoloji ve nükleer tıp, tedavi kısmı ise radyoterapi ünitelerinde karşımıza çıkmaktadır. Tıbbi amaçla kullanılan iyonlaştırıcı radyasyon uygulamalarında amaç daha çok görüntü elde edebilme üzerinedir. Görüntüleme sistemleri genel olarak; X ışınları ve iyonize radyasyon kaynakları ile çalışır. Bilgisayarlı Tomografi, X ışını kullanılarak vücudun incelemeye alınan bölgesinin kesitsel görüntüsüne ulaşmamızı sağlayan radyolojik teşhis yöntemidir. SPECT ise; radyonüklid / radyofarmasötikler ile başta onkolojik hastalıklar olmak üzere hemen hemen tüm organ ve sistemlerde fizyopatolojik ve fonksiyonel değişikliklerin tanı amacıyla alınan görüntülerin sintigrafilerinin 3 boyutlu görüntüleme yöntemidir. SPECT ve BT' nin tek bir sistemde olması anormal metabolik aktivitenin uzaysal morfolojik ve patolojik ilintisini verir. Böylece görüntülerin en etkin derecede birlikte kaydedilmesi ve tek bir incelemeyle her iki sistemden görüntülerin elde edilmesi sağlanır. Bu çalışmada, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) tarafından geliştirilen Geant 4 benzetim yazılımı kapsamında oluşturulmuş GATE (PET&SPECT benzetim kütüphanesi) kullanılarak silindirik voxel fantomlar için SPECT/BT benzetimleri gerçekleştirilmiştir. Sanal ortamda oluşturulan kurulumlarda aktivite farklılığı, öteleme ve dokuların perdeleme etkileri araştırılmış; ROOT yazılımıyla analizler yapılarak enerji histogramları ve doz eğrileri elde edilmiştir. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak incelendiğinde, bu tür etkilerin SPECT/BT görüntülemede hangi değerlerde anlamlı farklılıklar yaratacağı ve sonuçları ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: SPECT, BT, Hibrit Görüntüleme, Geant4, GATE

BenzetimBilgisayar yazılımlarıPozitron emisyon tomografi+4
Büşra Aynacı
İstanbul Aydın University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karotis arter stentlemenin perioperatif radyolojik, klinik ve postop erken dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Karotis arter darlığı; sedanter yaşam tarzının ve buna bağlı hareketsiz kalmanın sonucu olarak obezitenin artması, sigara kullanımın artması ve insan yaşam süresinin uzamasıyla insanlardaki komorbid hastalıklarının daha çok görülmesi ve görüntüleme yöntemlerinin daha kolay ulaşılabilirliği nedeniyle giderek artan sıklıkta görülmektedir. Semptomatik ve asemptomatik hastalarda karotis arter darlığı için cerrahi ve perkütan tedavi açısından en uygun tedavi metodu ile ilgili sorular hala sürmekte olup detaylı çok merkez odaklı araştırmalara ihtiyaç göstermektedir. Çalışmamızın amacı hastanemizde yapılan karotis arter stentlemenin perioperatif radyolojik, klinik ve postop erken dönem sonuçlarını geriye yönelik incelemek ve literatür bilgileri ile değerlendirmek ve sunmaktır. Gereç ve Yöntem: Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesinde Ocak 2020 - Mayıs 2023 tarihleri arasında aterosklerotik ekstrakraniyal internal karotis arter darlığı tanısı ile Karotis Arter Stentleme işlemi yapılmış 115 hasta araştırmaya çalışmaya dahil edilmiştir. ı̇nceleme retrospektif olup hastaların, demografik bilgileri (yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar), tanı esnasında antiagregan kullanımı, semptomatik –asemptomatik durumu, kas işleminin acil veya elektif yapıldığı, işlem öncesi ilk 5 gün akut iskemik enfarkt öyküsü, stenotik segmentin tarafı, işlem öncesi stenotik segmentin tomografik ve ultrason ile ölçülen darlık oranları, stenotik plağın yapısı, stenotik plağın ülsere olup olmadığı, stenotik segment düzeyinde trombüs olup olmadığı, kontralateral internal karotis arter (İKA) extrakranial segment %50 ve üstü darlık oranı, ipsilateral ve kontralateral distal intrakranial segment İKA % 50 ve üstü darlık oranı, işlem sırasında predilatasyon uygulanıp uygulanmaması, işlem sırasında postdilatasyon uygulanıp uygulanmaması, kullanılan stentin uzunluğu ve çapı, işlem esnasında distal emboli koruma cihazı kullanımı, işlem esnasında asistoli ve bradikardi gelişip gelişmemesi, işleme bağlı teknik komplikasyon durumu, işleme bağlı periprosedürel extrakranial komplikasyon durumu, işleme bağlı periprosedürel inme gelişimi, işleme bağlı ölüm durumu, işleme bağlı hiperperfüzyon kanaması gelişimi, işleme bağlı lokal vasküler giriş yeri komplikasyonları, 48 saatten uzun süren yoğun bakım ihtiyacı, periprosedürel miyokard enfarktüsü gelişimi, işlem sonrası rezidüel stenoz oranları, işlem sonrası hastanede yatış süreleri değerlendirilmiştir. Bulgular: KAS yapılan hastaların 47'si (%40.9) kadın, 68'i (59.1%) erkek olup tüm hastaların yaş ortalaması 69.87±9.17 idi. Kadın hastaların yaş ortalaması 70.47±8.56 ve erkek hastaların yaş ortalaması 69.46±9.61 idi. KAS yapılan hastaların 96'sının (%83.5) semptomatik olduğu, 19'unun (%16.5) asemptomatik olduğu izlendi. 108 (%93.9) hastada komorbid hastalık tanısı olduğu ve en sık komorbid tanının hipertansiyon (n=85, %73.9) olduğu görüldü. (p<0,01). KAS işlemine alınan 96 (%83.5) hastada elektif stentleme, 19 (%16.5) acil stentleme yapıldı.KAS yapılan 8 (%6.9) hastada asistoli, 12 (%10.4) hastada bradikardi geliştiği görüldü.Periprosedürel ölüm gözlenen hasta sayısı 5 (%4.3), periprosedürel inme gerçekleşen hasta sayısı 4 (%3.5), periprosedürel miyokard infarktüsü gelişen hasta sayısı 1 (%0.9), işlem öncesi ilk 5 günlük akut enfark öyküsü olan hasta sayısı 19 (%16.5), periprosedürel ekstrakraniyal komplikasyon görülen hasta sayısı 1 (%0.9), 48 saatten uzun süre yoğun bakım ihtiyacı olan hasta sayısı 6 (%5.2), KAS sonrası hiperperfüzyon kanaması gelişen hasta sayısı 3 (%2.6), predilatasyon uygulanan hasta sayısı 16 (%13.9), postdilatasyon uygulanan hasta sayısı 112 (%97.4), distal emboli koruma cihazı kullanılan hasta sayısı 113 (%98.3) olduğu bulundu. Acil KAS yaptığımız 19 hasta ve elektif KAS yaptığımız 96 hastanın verileri değerlendirildiğinde acil hasta grubunda ülsere plak bulunması (p<0.001), işlem öncesi ilk 5 gün içinde enfarkt görülmesi (p<0.001), diseksiyon zemininde KAS uygulanması (p<0.001), plak düzeyinde İKA'da trombüs bulunması (p<0.001), asistoli/bradikardi görülmesi (p<0.001) ve hastanede yatış süresi (p=0.033) açısından anlamlı farklılıklar gösterdiği bulundu. Çalışmamızda acil ve elektif KAS uygulanan hastalar arasında periprosedürel inme (p=0.519), MI (p= 0.946), ektrakranial komplikasyon (p=0.835) ve ölüm (p=0.190) açısından anlamlı farklılık olmadığı izlenmişti. Karotis arter stentleme işlemi tamamlandıktan sonra intraoperatif alınan kontrol DSA incelemede rezidüel stenoz oranı %22.13 olarak bulundu. Sonuç: Merkezimizde karotis arter stenozlarında hem acil hem de elektif şartlarda uyguladığımız karotis arter stentleme yönteminde; stentlerin açık kalım oranları, erken dönem komplikasyon oranları, literatürdeki çalışmalar ile benzer bulunmuştur. Uzun dönemli takiplerin yapıldığı ve hasta sayısının artırılarak karşılaştırıldığı çalışmaların planlanması özellikle acil ve elektif uygulanan stentlemenin tedavinin uzun dönemli seyri ve komplikasyonları hakkında daha fazla fikir sahibi olmamızı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: Karotis Arter, Stentleme, Darlık, Acil, Elektif

Karotis arteri hastalıklarıKarotis arterleriKarotis stenozu+2
Mehmet Yücel
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Artroskopik omuz cerrahisi yapılan hastalarda biseps tendon patolojilerinin klinik ve radyolojik etkinliği

Amaç: Bu çalışmanın amacı, artroskopik cerrahi yöntem ile ameliyat edilen hastalardaki biseps tendon patolojilerine bağlı yapılan tenotominin ağrı ve fonksiyonel sonuçlar üzerine etkisinin araştırılması ve manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) güvenilirliğinin belirlenmesidir. Materyal ve Metod: Bu çalışmada, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde 2022-2023 tarihleri arasında artroskopik omuz cerrahisi yapılan ve kontrollerde takip edilen 41 hastanın ameliyat sonrası omuz fonksiyonları incelendi. Hastalar izole tendiniti olan ve olmayan olarak iki gruba ayrıldı; gruplar tenotomi yapılan ve yapılmayan olarak iki gruba daha ayrıldı. Toplamda 23 hastaya biseps tenotomisi uygulanırken, 18 hastaya tenotomi uygulanmadı. Hastaların MRG bilgileri, sosyo-demografik bilgileri (sosyo-demografik form), omuz eklem hareket açıklıkları, ağrı durumu vizüel analog skala (VAS) skoru ile, fonksiyonel durumu Amerikan Omuz ve Dirsek Cerrahları skoru (ASES), Constant skoru, omuz ağrı ve disabilite indeksi (SPADI), kol-omuz-el sorunları anketi (DASH), Oxford omuz skoru ile; sağlık durumu sağlık ölçütü anketi (SF-36) ile hem ameliyat öncesi hem de ameliyat sonrası 2.aydaki kontrolleri yapılarak kayda alındı. Biseps tenotomisi yapılan hastalarda ameliyat sonrası Popeye bulgusunun gelişip gelişmediği değerlendirildi. Ameliyat öncesi MRG ile ameliyat sırasında artroskopi görüntüleri karşılaştırılarak MRG'nin güvenilirliği değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 41 hastadan 15'i erkek, 26'sı kadındı. Ortalama yaş 53,29'du ve 26 hasta sağ koldan 15 hasta sol koldan ameliyat edildi. Tüm gruplarda cinsiyet ve ameliyat tarafı açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p>0,05). 15 hastada MRG uyumlu değildi ve 15 hastada ameliyat sonrası Popeye deformitesi gelişti. İzole tendinti mevcut olan grupta tenotomi yapılanların, tenotomi yapılmayanlara göre istatiksel olarak VAS ve SPADI indeksinde anlamlı düzelme görüldü (p<0,05). Tüm gruplarda kendi içinde bakıldığında, omuz ağrısı ve fonksiyonları açısından ameliyat sonrasında istatiksel olarak anlamlı bir düzelme saptandı (p<0,05). Sonuç: İzole tendiniti olan ve biseps tenotomisi yapılan hastaların; ağrı ve fonksiyonel açıdan iyileşmeleri tenotomi yapılmayan hastalara göre daha üstün olduğu saptandı. MRG'nin %36,58 hastada biseps tendinitini atladığı ve güvenilirliğinin düşük olduğu görüldü. Anahtar Kelime: Biseps Tendonu, Biseps Tendiniti, Biseps Tenotomi, MRG, omuz artroskopisi

ArtroskopiOmuzOmuz eklemi+3
Ömercan Sepetci
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adrenal insidentalomalı hastalarda klinik radyolojik değerlendirme

Mehmet ERDEM: Adrenal insidentalomalı hastalarda klinik radyolojik değerlendirme. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları A.D. Tıpta Uzmanlık Tezi / Van / 2018. AMAÇ: Çeşitli sebeplerle uygulanan batın görüntüleme yöntemleri sonucu saptanan insidental adrenal kitlelerin klinik ve radyolojik özelliklerini tespit ve analiz etmektir. YÖNTEM: Yaptığımız bu çalışmada 01.01.2015 ile 01.01.2017 tarihleri arasından Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine başvuran adrenal insidentalomalı 139 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların %69'u kadın (n:95), %31'i erkekti (n:44). Bu hastalardan 99'u BT, 38'i MRG ve 2'si PET sonuçlarına göre değerlendirilmiştir. SONUÇ: Görüntülemelerde %39,6 sağ sürrenal tutulum, %67,6 sol sürrenal tutulum ve %7,2 bilateral sürrenal tutulum gözlendi. Aİ'lerin kitle çapı 1-90 mm arasında idi. Aİ'li hastaların %23'ü (n:32) opere edildi. Patoloji sonuçlarına göre insidentalomalar; 22 (%68,75) adrenal kortikal adenom, 4 (%12,5) BAH, 2 (%6,25) ACC, 1 (%3,12) lipom, 1 (%3,12) matür kistik teratom, 1 (%3,12) ganglionöroma ve 1 (%3,12) kollizyon tümörü olarak değerlendirilmiştir. Opere edilmeyen %77 hastanın takipleri devam etmektedir. Fonksiyonel adrenal kortikal adenom ile sonuçlanan 20 hastanın 9'unda CS, 3'ünde Conn sendromu ve 8'inde feokromasitoma tespit edildi. Fonksiyonel adrenal kortikal adenom ile sonuçlanan 18 hastanın lezyon çapı 40 mm den az, çap ortalaması 23,1 mm idi. Diğerlerinin lezyon çapları 44 mm ve 60 mm idi. Adrenal kortikal adenomlu hastaların %8,7'si hormonal olarak aktifti. Conn sendromu tespit edilen 11 mm'lik lezyon görüntülemede kalsifik olarak tespit edilmişti. Opere edilen 2 nonfonksiyonel kortikal adenomun çapları ise 40 mm ve 90 mm idi. Feokromasitoma tanısı alan hastaların görüntülemelerde lezyon çap ortalaması (en küçük çap 25 mm, en büyük çap 90 mm) 49,25 mm ve birinde nekroz vardı. BAH tanılı hastaların lezyon çap ortalaması 21 mm, ACC tanılı hastaların lezyon çapları 35 mm, 60 mm ve biri kalsifikti. Lipom tanılı hastanın lezyon çapı 23 mm, matür kistik teratom tanılı hastanın lezyon çapı 75 mm, ganglionöroma tanılı hastanın lezyon çapı 70 mm ve kollizyon tümörü tanılı hastanın lezyon çapı 45 mm idi. Lipom boyutunun izlemde 15 mm'den 28 mm'e hızla arttığı tespit edildi. Patoloji sonucu BAH ile sonuçlanan 4 hastanın ikisi CS, biri Conn senromu dışı Primer hiperaldosteronızm tanılıydı. Diğer hasta lezyon çapı 43 mm olduğundan opere oldu. Hastaların %75'i hormonal olarak aktifti. Opere olmamış izlemde Primer hiperaldosteronizm 4 ve SCS 8 hasta tespit edildi. Primer hiperaldosteronizm tanısı alan 8 hastanın 5'inde hipokalemi tespit edilmiştir. Görüntülemelerde 4 hastada kalsifikasyon tespit edildi. Bu hastalardan 2'si opere oldu. Patoloji sonucu biri adenom diğeri adrenal kanser olarak geldi. Opere edilen Aİ'li hastaların 5'inda (%15,6) steroid kullanımına devam edildi. Beş hastanın dördünde steroid kullanımı ortalama 18 ay devam edildi. Hepsi CS idi. 11 CS'li hastanın 5'inde uzun dönem kortizol ihtiyacı oldu. Aİ'li hastaların tümü söz konusu olduğunda %33,1 HT, %12.9 DM, %11,5 CS, %3,5 Conn sendromu dışı Primer Hiperaldosteronizm, %2,1 Conn Sendromu ve %5,5 feokromasitoma saptanmıştır. Opere edilenlerin 12'sine (%37,5) HT, 5'ine (%15,6) DM eşlik ediyordu.

Adrenal bez hastalıklarıAdrenal bez neoplazmlarıAdrenal bezler+2
Mehmet Erdem
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
DoctorateOpen AccessEN

Development of radiopharmaceutical formulations for imaging of non-hodgkin's lymphoma

Non-Hodgkin's Lymphoma (NHL) is the most common subtype of cell lymphoma (DLBCL) in cells that are the origin of B lymphocyte cells. In this study, mAb and mAb fragment formulations will be prepared and targeted to CD20 epitopes which are presented at the surface of B lymphocytes and show over-expression. Early and accurate diagnosis of NHL is targeted with these developed formulations. 3 different formulations will be prepared within this study, in addition to these formulations, if necessary materials and products could be provided, additional 3 different formulations will also be prepared. CD20 specific Anti-mouse mAbs and CD20 specific Anti-mouse mAb Fragments will be used in the 3 main formulations. CD20 Anti-mouse mAb and CD20 Anti-mouse mAb Fragment will be labeled with Zirconium-89 (89Zr), while only CD20 Anti-mouse mAb Fragment will be labeled with Gallium-68 (68Ga). By this way, resulting formulations will be as follows: 1. 89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb, 89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb Fragment and 68Ga labeled CD20 Anti-mouse mAb Fragment. The most effective biotechnology product will be determined by comparing the89Zr labeled CD20 Anti-mouse mAb and mAb fragments which are labeled with the same radionuclide. On the other hand, the most effective PET radionuclide will be specified by the comparison of 89Zr and 68Ga radiolabeled mAb fragments. PET images will be taken following in-vitro cell culture and in-vivo animal studies and biodistribution studies will be conducted after the preparation of optimum formulations. Currently, there isn't any study on 89Zr radionuclide in Turkey while it is a subject that recently shows increased popularity and research studies in the world. Learning 89Zr radiolabeling protocols and bringing the know-how to our country, will significantly contribute to Nuclear Medicine and Radiopharmacy Departments in Turkey.

FormulasLymphomaLymphoma-non Hodgkin+3
Elif Tuğçe Sarcan
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Furkasyon defektlerinin anatomik ve topoğrafik özelliklerinin panoramik radyografi ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografide retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amaçlarından ilki; mandibular 1. molar dişlerin panoramik radyografi (RG) ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografide (KIBT) furkasyon tutulumlarının (FT) anatomik ve topoğrafik özelliklerini değerlendirip karşılaştırmak; mezial ve distal bölgelerde kemik defektleri ile ilişkisini incelemektir. Çalışmanın ikinci amacı ise; bir periodontoloji uzmanlık öğrencisi, bir periodontoloji uzmanı ve bir ağız diş ve çene radyoloji (ADÇR) uzmanından oluşan 3 gözlemcinin gözlemciler arası ve gözlemciler içi uyumunun değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi ve Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvurmuş hastaların panoramik RG'leri ve KIBT'de furkasyon bölgeleri incelendi. Araştırma raporu oluşturulurken, anlamlılık düzeyi için %95 güven aralığı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda 289 hasta, 406 diş incelenmiştir. Katılımcıların %58,9'u kadın, %41,1'i erkektir. Katılımcıların yaş ortalaması 52,73 olarak belirlenmiştir. FT KIBT'de %10,6 sınıf 1, %67,7 sınıf 2 ve %21,7 sınıf 3 olarak saptanmıştır. Katılımcıların %81,3'ünde mezial bölgede defekt varken %27,6'sında bu defektin furkasyon defekti ile bağlantısı saptanmıştır. Katılımcıların %86'sında distal bölgede defekt varken %28,3'ünde bu defektin furkasyon defekti ile bağlantısı saptanmıştır ve sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır. KIBT'de FT derinliği ort. 4,03 mm, Yatay kemik kaybı (YKK) 2,38 mm, dikey kemik kaybı (DKK) 3,02 mm ve kök-gövde yüksekliği 3,12 mm olarak bulunmuştur. Panoramik RG'de bireylerin %24,9'unda defekt yoktur, %58,1'inde alt sınıf A, %11,8'inde alt sınıf B ve % 5,2'sinde FT alt sınıf C olarak saptanmıştır. Panoramik RG'de Kemik kaybı %/yaş 0,25 altı %2, 0,25 ile 1 arası %60,8, 1 ve üzeri %37,2 olarak bulunmuştur. KIBT'de FT sınıf 1 olanların panoramik RG'de %41,9'unda defekt yok, %55,8'i alt sınıf A % 2,3'ü alt sınıf C olarak saptanmıştır. KIBT'de FT sınıf 2 olanların panoramik RG'de %26,9'unda defekt yok, %64'ünde alt sınıf A % 6,2'sinde alt sınıf B ve % 2,9'unda alt sınıf C olarak saptanmıştır. KIBT'de FT sınıf 3 olanların panoramik RG'de %10,2'sinde defekt yok, %40,9'unda alt sınıf A % 35,2'sinde alt sınıf B ve %13,6'sında alt sınıf C olarak saptanmıştır. Tüm bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Gözlemci içi ve gözlemciler arası değerlendirmede defekt lokasyonu ve milimetrik ölçüm yapılan parametrelerin mükemmel uyumda olduğu bulunmuştur. Sonuç: Tüm vakalarda FT'nun panoramik RG'de tespit edilememiş olması ve FT'nun şiddetinin panoramik RG'de KIBT'ye göre olduğundan daha az tahmin edilmiş olması rutin muayenelerin ve panoramik RG'nin tanı ve/veya tedavi planlaması açısından yeterli bilgi sağlayamadığı karmaşık vakalarda, herhangi bir sebeple KIBT'si bulunan hastalarda furkasyon bölgelerinin KIBT'de incelenmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Furkasyon tutulumu, furkasyon defekti sınıflaması, radyolojik kemik kaybı

AnatomiFurkasyon defektleriKemik defektleri+4
Havanur Bayrak
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Tıbbi görüntü işleme ile akciğer grafisinde COVID-19 pozitif tespiti için veri madenciliği ve derin öğrenme yöntemlerinin performanslarının incelenmesi

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Mart 2020'de SARS-CoV-2'nin neden olduğu bulaşıcı bir salgın olan yeni koronavirüsü (COVID-19) pandemi olarak ilan etmiştir. Bu virüsten etkilenen tüm ülkelerde, enfekte olmuş ve ölen hastaların sayısı her geçen gün artmaktadır. Erken tanı virüsün yayılmasını azaltabileceğinden, akıllı tahmin ve tanı araçlarına sahip olmak önemlidir. Etkili tahmin modellerinin oluşturulması, virüsün yayılmasını önlemek için daha iyi sağlık stratejileri uygulanmasında yardımcı olabilir. Günümüzde tıbbi görüntüler yardımı ile birçok sağlık problemi tespitinde (beyin tümörü tespiti, meme kanseri tespiti, zatürre tespiti vb.) yapay zeka tabanlı çözümlerden yararlanılmaktadır. İçerisinde bulunduğumuz bu pandemi sürecinde de COVID-19'un tanı süresini kısaltmak ve doğru tanı oranını arttırmak için yapay zeka tabanlı birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada tıbbi görüntü işleme teknikleri kullanılarak akciğer grafileri sayısallaştırılmış ve beş farklı görüntü işleme yöntemi uygulanarak bu yöntemlerin akciğer grafilerini sınıflandırılma performansına etkisi incelenmiştir. Ayrıca bir derin öğrenme tekniği olan evrişimli sinir ağları ile öznitelik çıkarımı gerçekleştirilmiş ve görüntülerin DVM, RO, YSA klasik veri madenciliği yöntemleri ile sınıflandırılmasına olan etkisi karşılaştırılmıştır. Çalışmada açık erişimli COVID-19 Radiography veri setinden yararlanılmıştır. Bu veri setinde bulunan 3616 COVID-19, 6012 Non-COVID ve 10192 Normal akciğer grafisi için çalışma planlanmıştır. Görüntü işleme tekniklerinin akciğer grafilerini sınıflandırma performansına etkisi olduğu bulunmuştur. Evrişimli sinir ağı yöntemi ile öznitelikler çıkarıldıktan sonra klasik veri madenciliği yöntemleri ile elde edilen sınıflandırma performansları, sadece klasik veri madenciliği ile elde edilen sınıflandırma performanslarından daha iyi sonuçlar göstermiştir.

Akciğer hastalıklarıCOVID 19Derin öğrenme+6
Fatma Gül Kurt
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sıçan hidrosefali modelinde deksmedetomidinin nöroenflamasyonun üzerine etkilerinin radyolojik olarak incelenmesi

Giriş: Hidrosefalide ventrikülomegali ve artmış intrakraniyal basınç sonucunda özellikle periventriküler beyaz cevherde ve subventriküler zonda kan akımında azalma ve iskemi oluşmaktadır. Buna bağlı olarak astroglial ve mikroglial hücrelerin proliferasyonu ile karakterize bir nöroenflamasyon durumu meydana gelmektedir. Bu olay zinciri sonuçta nöron kaybı, myelin kaybı ve nörogeneziste azalma dolayısıyla fonksiyon kaybı ile sonuçlanmaktdır. Hidrosefalide oluşan bu nöroenflamasyon radyolojik olarak corpus callosum kalınlığında ve kortikal kalınlıkta azalma şeklinde görülebilmektedir. Yapılan in vitro çalışmalarda deksmedetomidinin (DEX) antienflamatuvar ve nöroprotektif etkileri olduğu gösterilmiştir. Amaç: Bu çalışmada intrasisternal kaolin enjeksiyonu ile oluşturulan hidrosefali modelinde DEX'in nöroenflamasyon üzerine etkilerinin radyolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Metod: Bu çalışmada ağırlıkları 330-385 gr arasında değişen toplam 21 adet erkek Sprague-Dawley albino sıçan kullanıldı. Denekler 3 ayrı gruba (n=7) bölündü. Birinci gruptaki deneklerin (Sham grubu) sisterna magnalarına 30μL SF verildi. İkinci (hidrosefali grubu) ve üçüncü gruptaki (tedavi grubu) deneklerin sisterna magnalarına ise 30μL SF içerisinde çözdürülmüş %25'lik kaolin süspansiyonu enjekte edildi. İntrasisternal enjeksiyondan 14 gün sonra tüm deneklere beyin MRG çekildi ve ikinci ve üçüncü gruplardaki deneklerde hidrosefali geliştiği teyit edildi. Daha sonra bir hafta boyunca ikinci gruptaki deneklere intraperitoneal SF, üçüncü gruptaki deneklere ise intraperitoneal olarak 40 μg/kg/gün DEX enjekte edildi. Deneyin 22. Gününde tüm deneklere VI tekrar beyin MRG çekildi. Elde edilen görüntülerden Evans indeksi, ventrikül alan ölçümü, Corpus Callosum kalınlığı ve kortikal kalınlık değerleri hesaplandı. Verileri istatiksel analizi için GraphPad Prism 9 programı kullanıldı. Bulgu: İncelenen bütün parametreler (Evans indeksi, ventrikül alan ölçümü, corpus callosum kalınlığı, kortikal kalınlık) sham grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bulundu. Ancak hidrosefali ve tedavi grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç: Yapılan istatiksel analizin sonucunda sham grubu ile hidrosefali oluşturulan gruplar (hidrosefali grubu ve tedavi grubu) arasında istatiksel fark saptandı, bu da etkin bir hidrosefali oluştuğunun göstergesidir. Ancak hidrosefali grubu ile tedavi grubu arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç olarak, DEX hidrosefalide oluşan nöroenflamasyonun üzerine radyolojik olarak bir etkisi gösterilemedi. Bu sonuçları doğrulamak için histopatolojik çalışmaların yapılması önerilir. Anahtar kelimeler: Hidrosefali, Kaolin, Deksmedetomidin, Nöroenflamasyon.

DeksmedetomidinHayvan deneyleriHidrosefali+4
Dıaa K.a. Yahya
Hacettepe University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Radyografik kemik kaybı bulgularına sahip dental implant alanlarının radyolojik açıdan incelenmesi ve periimplantitis hastalarında tedaviye ilişkin klinik yaklaşım farklılıklarının değerlendirilmesi

Peri- implant kemik kaybı tedavisinin gerçekleştirilebilmesi için risk faktörlerinin doğru tanımlanması ile peri-implant hastalıkların etiyolojisinde rol oynayan birçok faktörün hassas biçimde belirlenmesi, elimine veya modifiye edilebilmesi özel önem taşımaktadır. Peri-implant dokuların durumunu değerlendirirken, radyografik parametrelerin de risk faktörlerini belirleme açısından yararlı olacağı düşünülmüş, peri-implant hastalıkların etiyolojisi ve tedavi seçeneklerine ilişkin standart bir protokol olmadığı gözlenmiş ve klinik uygulamalar arasındaki farklılıkların incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçlarla, Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde 01.01.2012–26.09.2019 tarihleri arasında implant tedavisi görmüş tüm hastaların arşivdeki radyografları retrospektif olarak incelenmiş ve fonksiyonda olan herhangi bir restorasyona sahip implant içeren radyografları çalışmaya dahil edilmiştir. Radyograftaki her bir implant için hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik verileri ile, implant ve restorasyonlara ait parametreler incelenmiştir. Çalışmamızın multidisipliner kısmında; en az bir implant bölgesini ilgilendiren şikayeti olan hastalarda aynı implantlar 4 farklı disiplindeki diş hekimleri tarafından muayene edilmiş, tanı, etyolojik faktör, önerilen tedavi planlaması, bu tedavi sonrası öngörülen prognoz tayini, risk durumunun belirlenmesi ve önerilen idame aralıklarına ilişkin disiplinler arası olası yaklaşım farkı incelenmiştir. Çalışmamıza dahil edilen 2125 implantın %50.68'i maksillada yer alırken; %49.32'si mandibulada bulunmaktadır. Yaş (p=0.784) ve cinsiyetin (p=0.450), RKK üzerinde anlamlı etkiye sahip olmadığı ancak hem implantın tipi hem de implant üstü protezin tipinin RKK için etkili bir faktör olduğu görülmüştür (p<0.05). İmplantların mezial komşu bölgesi (p=0.027) ve karşıt arkındaki dentisyon durumu (p=0.024) RKK üzerinde etkiliyken; distal komşu bölgede (p=0.132) bu faktör etkili değildir. Hem mezial (p=0.001) hem distal (p=0.001) hem de karşıt arktaki (p=0.004) dişte radyografik olarak gözlenebilen alveol kemiği kaybı varlığı RKK üzerinde anlamlı etkiye sahiptir. Fraktal analiz bulguları için hem apikal hem servikal bölgede ölçümün yapıldığı zaman grup içi (p=0.312) ve gruplar arasında (p=0.736) etkili değilken; değerlerin elde edildiği grup (p=0.865) da etkili değildir.Multidisipliner yaklaşımda tanı ve prognoz tayini açısından hekimler arası görüş benzerlikleri olduğu; etiyoloji, tedavi planlaması, risk profili ve idame aralıklarının belirlenmesinde ise hekimlerin kendi bölümlerine ait mesleki tecrübeleri doğrultusunda farklı görüşler belirtebileceği görülmüştür. Sonuç olarak hekimlerin, çalışmamızda peri-implant kemik kaybı üzerinde etkili olduğu belirlenen risk faktörlerini radyografik değerlendirmede göz önünde bulundurmaları ve implant tedavisi başarısının klinik değerlendirmesinde multidisipliner bakış açısını kullanmaları gerekmektedir.

Alveolar kemik kaybıDental implantasyonDental implantlar+6
Ege Nadir Aytac
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 10 yılda Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Cocuk Hastanesi'nde yatırılarak izlenen komplike pnömonili çocukların klinik, radyolojik, mikrobiyolojik özelliklerinin incelenmesi ve prognostik faktörlerin belirlenmesi

Hastanemizde son yıllarda literatürde görüldüğü gibi komplike pnömoni (parapnömonik plevral efüzyon, ampiyem, nekrotizan pnömoni, akciğer apsesi gibi durumların eşlik ettiği pnömoni) sıklığında artış görülmektedir ve bu durum çocuklarda artmış morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma son on yılda komplike pnömoni gelişen ve yatırılarak tedavi edilen çocuk hastaların demografik ve klinik özelliklerini incelemeyi; komplike pnömoni ile ilişkili olabilecek değişkenleri belirlemeyi; hastalığın prognozunu, hastanede yatış süresini tahmin etmede kullanılabilecek klinik ve laboratuvar parametreleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmadaki 204 hastada en az bir komplikasyon mevcuttu ( 160 (%48) parapnömonik efüzyon, 56 (%18) atelektazi, 37 (%12) nekrotizan pnömoni, 36 (%12) ampiyem, 19 (%6) akciğer absesi, 14 (%4) pnömotoraks), 99 hasta herhangi bir komplikasyon olmadan pnömoni tanısıyla yatırılarak tedavi edilmişti. Yaş ortalaması, kadın/erkek cinsiyet oranı, prematür doğum öyküsü, ortalama anne sütü alma süresi, okula/kreşe gitme durumu, influenza aşısı olma durumu, evde sigara içilme durumu, hastaneye başvurmadan önce geçirilen ateşli gün sayısı, hastaneye başvurmadan önce oral antibiyotik kullanma durumu ve ortalama antibiyotik kullanma süresi açısından karşılaştırıldığında komplike olan ve olmayan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Komplike pnömonili hastaların pnömokok aşısı ile aşılanma oranının daha düşük, hastaneye başvurmadan önceki semptom süresinin daha uzun, en yüksek ateş değerinin daha düşük, ibuprofen kullanma oranının daha yüksek, başvuruda göğüs ağrısının daha fazla, malnütrisyon oranının daha yüksek, başvuru tetkiklerinde anemi, trombositoz, hipoalbuminemi, eritrosit sedimentasyon hızı ve C-reaktif protein yüksekliği saptanma oranının daha yüksek olduğu görüldü. Komplike pnömonili hastalarda prognositk faktörleri belirlemek amacıyla çeşitli etkenlerin sonuç değişkeni olarak hastanede yatış süresi, antibiyotik tedavisi başlandıktan sonra ateşin düşme süresi, plevral sıvı drenaj süresi ve radyolojik bulguların düzelme süresine etkileri incelendi. Prematurite öyküsü, anne sütü alma süresi, okula/kreşe gitme durumu, influenza aşısı olma durumu, evde sigara içilme durumu ve/veya başvuru öncesi oral antibiyotik kullanım hastaneye yatırıldıktan sonra sonuç değişkenlerine etki etmediği saptanmıştır. Hastaların başvuru öncesinde ibuprofen alması, hastada malnütrisyon olması, başvuru anındaki tetkiklerinde anemi, trombositoz, hipoalbuminemi, hiponatremi, CRP yüksekliği olması, plevral sıvının ampiyem karakterinde olması, plevral sıvıda LDH'ın yüksek, glukozun düşük olması, plevral sıvı kültüründe mikroorganizma üretilmesi ve plevral sıvı PZR'da pnömokok DNA'sı izole edilmesi sonuç değişkenleri üzerinde etkili, iyileşme süresini uzatan faktörler olarak saptandı

AkciğerAkciğer hastalıklarıAmpiyem+5
Canan Caka
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk yoğun bakım ünitesi ihtiyacı olan hastalarda atelektazi sıklığı ve özelliklerinin araştırılması

Bu çalışmada, çocuk yoğun bakım ünitesinde (ÇYBÜ) atelektazi sıklığının ve atelektazi gelişimesine katkıda bulunan risk faktölerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Kasım 2018 ve Kasım 2019 tarihleri arasında, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi yoğun bakım ünitesine yatırılan hastalar değerlendirmeye alındı. Hastaların ÇYBÜ'de izlemleri sırasında çekilen akciğer direkt grafileri, iki çocuk yoğun bakım uzmanı ile birlikte değerlendirildi. Olası risk faktörleri (yaş, kardiyak veya diğer operasyonlar sonrası izlem, post-op ilk 24 saat, vücut ağırlığı Z skoru, nörolojik hastalıklar, Down sendromu, entübasyon vb.) karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Yoğun bakım ünitesine yatırılan 701 hastadan 105'inde atelektazi gözlemlendi ve bu hastalarda toplam 192 adet atelektazi saptandı. Atelektazisi olan hastalarda ortanca yaş 15,6 aydı. Atelektazisi olan çocukların atelektazisi olmayan çocuklara göre daha küçük yaşta oldukları saptandı (p<0,01). Atelektazi saptanan hastaların % 30,5'inin yaşı, 5,3 ayın altındaydı. Atelektazi gelişme riski, yaş olarak 5,3 ay altındaki hastalarda 4,2 kat daha fazla olduğu saptandı (p=0,000, % 95 güven aralığı: 3,35-9,45, Odds ratio: 5,627). Down sendromu, entübasyon ihtiyacı, yoğun bakım ünitesinde uzun süreli yatış ihtiyacı; atelektazi gelişimi için birbirlerinden bağımsız risk faktörleri olduğu gösterildi. İzleminde atelektazi saptanan hastalarda, diğer hastalara göre 2,1 kat daha fazla ölüm olduğu gösterildi. Sonuç olarak; Down sendromu, entübasyon ihtiyacı, uzun süre yoğun bakım ünitesinde yatış; atelektazi gelişimi için birbirlerinden bağımsız risk faktörleri olduğu gösterildi. Atelektazi saptanan hastaların % 30,5'i, yaş olarak 5,3 ayın altındaydı.

AtelektaziRadyografiYoğun bakım+1
Merve Erdem
Hacettepe University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İmplant çevresi vertikal defekt boyutlarının radyolojik ve klinik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Periimplantitis tanısı konulmuş hastalarda; implant çevresindeki kemik kaybının dijital periapikal radyografi kullanılarak ölçümü ile cerrahi sırasında yapılan ölçümünün kıyaslanması ve periapikal radyografinin gerçeğe yakınlığının değerlendirilmesi, radyografi üzerinden yapılan defekt tipi tayininin gerçek defekt tipi ile karşılaştırılması ve implant çevresi dokularda metal ve plastik sonda ile yapılan ölçümlerin uyumunun incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kemik içi komponente sahip periimplantitis defekti bulunan 28 hasta (10'u erkek, 18'i kadın), 51 implant ve 96 yüzey çalışmaya dahil edildi. Plastik ve metal sonda ile sondalama derinlikleri ölçülerek, modifiye gingival ve modifiye plak indeksi değerleri ve keratinize mukoza genişliği değerleri kaydedilen bölgelerden üzerine 10'ar mm' lik metal teller yapıştırılmış filmler ile paralel teknikle periapikal radyografik görüntüler alındı. Cerrahi tedavi sırasında defektin granülasyon dokularından temizlenmesinden sonra defekt tipi tayini yapıldı ve defekt boyutları vertikal ve horizontal yönde stoperli spreader ile dijital kumpas kullanarak ölçüldü. Alınan radyografik görüntüler üzerinden java tabanlı bir program aracılığı ile aynı yönde ölçümler ve defekt tipi tayini yapılarak kaydedildi ve bu veriler birbirleriyle karşılaştırıldı. Metal ve plastik sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçümlerinin uyumu da kendi içinde değerlendirildi. Defekt boyutu ölçümleri karşılaştırılması için Bland-Altman analizi kullanıldı. Defekt tipi uyumu için Kappa değeri hesaplandı. İki sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçümü uyumu için ise Weigted Kappa değeri hesaplandı. Bulgular: Radyografi üzerinden yapılan ölçümler cerrahi sırasında yapılan ölçümlerden düşük (fark horizontal yönde 0,26mm; vertikal yönde ise 0,23mm) bulundu ve bu istatistiksel olarak anlamlıdır. (p˂0,001) Radyografi üzerinden yapılan defekt tayini cerrahi sırasında belirlenen defekt tipi ile 'orta' derece uyumlu bulundu. (κ= 0,47) Plastik ve metal sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçüm değerleri birbiriyle 'iyi' derece uyumlu bulundu. (κw = 0,71) Sonuç: Sonuç olarak periapikal radyografiler paralel teknik ve kalibrasyon için ilave bir işlem kullanılarak elde edildiğinde gerçek defekt boyutunu gerçeğe yakın, ancak olduğundan daha az göstermektedir. Defekt tipi belirlemede ise çok başarılı olmasa da klinisyen için operasyon öncesi fikir sağlayabilir. İmplant çevresinde sondalama derinliklerinin ölçülmesinde uyumları iyi derecede olduğu için metal veya plastik periodontal sondadan herhangi biri tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Periimplant Defekt, Periapikal Radyografi, Periimplantitis, Periodontal Sonda

Dental implantasyonDental implantlarPeriimplantitis+3
Asena Türedi
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral arterlerin segmental dolikoektatik displazi'sinde radyolojik bulgular: Retrospektif bir çalışma

GİRİŞ VE AMAÇ: Serebral arterlerin segmental dolikoektatik displazileri nörogörüntülemede karşımıza çok nadir de olsa çıkmaktadır. Bu konu ile ilgili hem yerli hem yabancı literatürde yayın oldukça azdır. Bu nedenle çalışmamızda özellikle konjenital, gelişimsel olan bu anomali ve varyasyonlara ilgi çekmek, değişik modalite radyolojik bulgularını tanımak, klinik semptom, sendrom ile olası ilişkisini saptamak ve hastaları takip ve tedavi seçeneklerini değerlendirmeyi amacladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma retrospektif olarak tasarlanmış olup 2007-2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, herhangi bir nedenle nörogörüntüleme yapılan hastaların serebral anjiyografik görüntüleri değerlendirildi. Konjenital tipte serebral arter segmental dolikoektatik displazisi olan 19 hasta tanımlandı. Tanımlanan bu hastalar sistemde olan diğer görüntüleri ile beraber tekrar gözden geçirildi ve segmental dolikoektatik arter displazilerin morfolojik dağılımı, eşlik eden mural kalsifikasyon, luminal genişleme, daralma, bu zeminde anevrizma oluşumu ve beyin parankim bulgularının varlığına bakıldı. Retrospektif, hastaların hastane bilgi sisteminde semptomları, aldığı tanıları irdelendi. BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 31.8±5.3 yıl olduğu görüldü. Çalışmamızda kadın olguların daha fazla etkilendiği dikkat çekti (erkek/kadın oranı= 6:13). Tüm olgularda ortak klinik semptom baş ağrısı iken sadece bir olguda ilave olarak amorozis fugaks tipinde iskemik öykü mevcut idi. Hiç bir olguda subaraknoid kanama veya infarkt saptanmadı. Dolikoektatik arterial segmentlerde 19 olgunun 17'sinde cidar kalfikasyonu, 10'unda anevrizma, 7'inde luminal darlıklar saptandı. Uzun dönem takip edilen olgularda belirgin progresyon izlenmedi. SONUÇ: Konjenital tip serebral intrakranial dolikoektazi baş ağrısı ayırıcı tanısında yer alabilir. Genelde benign klinik seyirli olsa da zeminde izlenen çeşitli mural patolojilerden dolayı düzenli radyolojik takip gereklidir. ANAHTAR KELİMELER: İntrakranial dolikoektazi; segmental duyarlılık; anjiyografi

AnatomiAnjiyografiKan damarları+4
Ilgar Badalov
Ege University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Künt gövde travması nedeniyle acil servise başvurmuş pediatrik hastalarda odaklanmış travma ultrasonografisinin (OTU) hasta yönetimine etkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Künt gövde travması sık görülen bir yaralanmadır. Toraks ve batın içi yaralanmaları pediatrik morbidite ve mortaliteye sebep olduğundan çoğu merkezde odaklanmış travma ultrasonu(OTU) kullanımı bilgisayarlı tomografi (BT)'nin önceliğinin yerini almıştır. Acil servislerde travma hastalarına yaklaşımda OTU görüntüleme açısından ilk sırada uygulanabilir. Hastanın travma mekanizması göz önünde bulundurularak klinik şüphe halinde BT ileri tetkik için ikinci yaklaşım olmalıdır. OTU ile BT'nin birlikte kullanımı batın içi yaralanma şüphesi olan hastalarda tanı olasılığını arttırır. Fakat düşük ya da orta risk varsa ve OTU bu sonuçları destekliyorsa BT ile sonuç doğrulanmalıdır. Bu çalışmada; tanı amaçlı uygulanmış olan ve hızlı ve radyasyon riski az olan OTU'nun batın içi patolojiyi saptamada ve BT ihtiyacını belirlemedeki etkinliğini araştırmaktır.

Acil servis-hastaneAcil tıpRadyografi+5
Özlem İnci
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile birlikte ağır bilişsel tempo (sluggish cognitive tempo) olan olguların arterial spin labeling yöntemiyle değerlendirilmesi

Özet: Ağır Bilişsel Tempo (Sluggish Cognitive Tempo) uykulu görünüm, yavaş hareket etme, yavaş düşünme ve içe yönelim sorunları ile karakterize bir klinik belirti kümesidir. Son 20 yılda SCT alanında farklı araştırmalar ortaya çıkmıştır. SCT hastalarında erken veri işleme ve dikkati devam ettirmenin bozuk olduğu ve posterior beyin bölgelerinin dikkat sorunlarıyla ilişkili olduğu öne sürülmüştür. Böylelikle biz bu araştırmada posterior bölgeler özellikle olacak şekilde bazı beyin bölgelerini araştırmayı hedefledik. SCT komorbiditesi olan DEHB li çocuklarda spesifik beyin bölgelerinde kontrol grubuna kıyasla farklı bir pattern gösterip göstermediğini ölçmeyi amaçladık. SCT grubu 40 olgudan ve kontrol grubu 24 olgudan oluştu. MR çekimlerinde go-nogo testi kullanıldı ve Arterial Spin Labelling kullandığımız yöntemdi. MR verisinin istatiksel analizi go task i sırasında hem hasta hem kontrol grubunda aktivasyon olduğunu gösterdi. Bu aktivasyon en yaygın olarak SCT komorbid DEHB-Dikkat eksikliği baskın alt tipinde görüldü. No go task sırasında tüm hasta grubu ve koNtrol grubunda aktivasyon gözlendi fakat her iki hasta grubu arasında anlamlı istatiksel farklılık yoktu. Lingual gyrus, occipital fusiform gyrus, precuneus, posterior cingulat gyrus'un bazal(dinlenim) ve aktive halleri arasında anlamlı istatiksel farklılık görüldü. Bu dikkat sorunlarının geri döndürülmesi için bir kompansasyon mekanizmasına bağlı olabilir olarak düşünüldü. Sonuç olarak çalışmamızda hipotezimize paralel olarak posterior beyin bölgelerinde bozulma saptadık.

BilişBiliş bozukluklarıDikkat+5
Muharrem Burak Baytunca
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Femur proksimal kırıklarında PFN (Proksimal femoral nail) uygulamalarımızın klinik ve radyolojik sonuçları

Amaç: Bu çalışmanın amacı femur proksimal kırıkları nedeniyle proksimal femoral nail (PFN) tespiti ile ameliyat edilen hastalarda; mortaliteye etki eden faktörlerin araştırılması ile çivi kullanımına bağlı gelişen özellikle mekanik ve teknik komplikasyonları ve bu komplikasyonların sebeplerini araştırmak, sıklığı gittikçe artan intertrokanterik kırıklara bağlı morbidite ve mortalitenin sıklığının azaltılması ile hasta sağkalımını ve memnuniyetini artırmak amaçlanmıştır. Yöntem: 01/01/2013 tarihleri ile 01/03/2022 tarihleri arasında kliniğimize başvuran ve femur proksimal kırığı nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) uygulaması yaptığımız 156 hastanın dahil edilme ve dışlama kriterlerine uyan 71 hasta ve hastaların verileri çalışmaya alındı. İntertrokanterik kırığı olan hastaların; yaş, cinsiyet, taraf, travma nedeni, ameliyat öncesi süre, ameliyat süresi, ameliyat sonrası süre, intraoperatif kanama miktarı, ASA skorları, Komorbidite sayıları, Singh İndeksleri ve eşlik eden travmaları değerlendirildi. Mortalite oranları ve ilk 6 ay içinde, 6 ay-1 yıl içinde ve >1 yıl üzerinde exitus olan hastalar değerlendirildi, mortalite ile ilişkili faktörler analiz edildi. Radyolojik kırık sınıflaması olarak Evans Jensen sınıflaması, AO/OTA Sınıflaması ve Boyd- Griffin Sınıflaması kullanıldı. Kırık stabilitesi/instabilitesi değerlendirildi. Proksimal femoral nail (PFN) kategorisindeki farklı implant türleri, çivi açıları ve çivi uzunlukları arasında postoperatif klinik ve radyolojik sonuçlar arasındaki farklar tespit edildi. Hastaların redüksiyon kaliteleri Fogagnolo (Modifiye Baumgartner) ve Chang Redüksiyon kriterleri ile değerlendirildi. Vidaların femur başı içerisindeki konumları Cleveland Kadranlarına göre belirlendi ve Tip-Apeks Mesafesi ölçümleri yapıldı. Hastaların kırık taraf çivi tespiti sonrası ve karşı taraf kollodiafizer açıları hesaplandı, sağlam kalçaya göre varus veya valgus farklarına göre gruplandırıldı. Ayrıca <120° altında kollodiafizer açı ile tespit yapılan hastalar ve ≥120° kollodiafizer açı ile tespit edilenler olarak gruplandırıldı. Varus pozisyonunda tespit edilen hastaların komplikasyonlarla ilişkisi araştırıldı. Postoperatif radyografik değerlendirmelerde mekanik ve teknik komplikasyonların varlığı; var ise hangi komplikasyonlar olduğu değerlendirildi, mekanik ve teknik komplikasyonlara yol açan faktörler analiz edildi. Klinik ve fonksiyonel sonuçlar Harris Kalça Skoru, Salvati-Wilson Kalça Eklemi Fonksiyon Değerlendirme Skalası ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi kullanılarak analiz edildi. Hastalara ait bu veriler; hastane bilgi yönetim sisteminden retrospektif olarak elde edildi. Belirlenen tarih aralığına ait hasta listesi, hasta bilgileri sadece bu çalışmada kullanıldı. Çalışmanın planlanması, toplanan verilerin kontrolü, yapılan istatistiksel analizlerin kontrolü, literatür araştırmasının ve uygunluğunun kontrolü, çalışmanın ve tartışmanın sonuçlandırılması Abtullah Milcan tarafından yapıldı. Hastaların radyolojik tetkiklerine göre preoperatif kırık sınıflaması, postoperatif radyolojik ölçümleri Hasip Turan Şimşek, Yavuzhan Altın ve Elyesa Ergen tarafından yapıldı. Veri formuna hasta verilerinin kaydedilmesi, verilerin değerlendirilmesi, yorumlanması ve yazılı hale getirilmesi Hasip Turan Şimşek tarafından yapıldı. Bulgular: Hastalar demografik özellikleri incelendiğinde 34 (%47,9)'ünün erkek, 37 (%52,1)'inin ise kadın olduğu görülmektedir. Kliniğe başvuran hastaların 62 (%87,3)'si basit düşme, 7 (%9,9)'si araç dışı trafik kazası, 1 (%1.4)', araç içi trafik kazası ve 1 (1.4)'i ise ağaçtan düşme sebebi ile başvuru yaptığı görülmektedir. Kliniğe başvuran hastaların yaş ortalaması 72,71 olarak bulunmuştur (SS= 14.43, min= 20, max= 96). Hastalarımızdan 35'ini (%50) ilk 24 saatte, 51'ini (%71) ilk 48 saatte, 56'sını (%78) ilk 72 saatte opere edilmiştir. Tüm hastalarda n:59 kaynama (%100) vardı. Hastaların herhangi bir komplikasyona sahip olup olmama durumları incelendiğinde hastaların 27 (%38,0)'sinin bir komplikasyona sahip olduğu, buna karşın 44 (%62,0)'ünün ise herhangi bir komplikasyona sahip olmadığı görülmektedir. Mekanik ve Teknik komplikasyon arasında en sık görülen; <120° CDA ile varus pozisyonunda tespit edilmiştir. Revizyon cerrahisi gerektiren 10 hasta (%14) saptanmıştır. Revizyon cerrahisi gereken hastaların hepsinde vida sıyrılması/cut-out/cut-through da mevcuttur. Ek olarak 2 hastada vida geri kaçması ve 5 hastada <120° altı CDA ile tespit bulunmaktadır. 37 hasta stabil, 34 hasta instabil kırık olarak değerlendirilmiştir. Kırık stabilitesi ile komplikasyon varlığı yokluğu arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır (p=0.04). Chang kriterlerine göre 32 hastaya mükemmel (%45,1), 26 hastaya (%36,6) kabul edilebilir ve 13 (%18,3) kötü redüksiyon yapıldığı görülmektedir. Fogagnolo kriterine göre 34 hastaya iyi (%47,9), 20 hastaya (%28,2) kabul edilebilir ve 17 (%23,9) kötü redüksiyon yapıldığı görülmektedir. Fogagnolo kriterleri ile mekanik/teknik komplikasyon varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir (p=0.002). Yaptığımız analiz neticesinde çivi tipi, çivi boyu, çivi çapı, çivi açısı ve lag screw çapı ile komplikasyon varlığı yokluğu arasında istatistiki olarak anlamlı bir farklılık olmadığı sonucuna ulaşılmıştır (p>0.05). Revizyon cerrahisi gereken (hepsinde vida sıyrılması/cut-out/cut-through mevcuttu) 10 hasta incelendiğinde; Cleveland kadran yerleşimi 6 hastada AP planda superior (%60) konum, 6 hastada lateral planda posterior (%60) konum öne çıkmaktadır. Fogagnolo redüksiyon kriterleri 6 hastada kötü (%60) olarak değerlendirilmiştir. >25mm Tip Apeks Mesafesi (TAD) ile Vida Sıyrılması (Cut-Through/Cut- Through) komplikasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilmiştir (p=0.029). Vida Sıyrılması olan hastaların ortalama TAD mesafesi; 36.56mm iken, vida Sıyrılması olmayan hastaların ortalama TAD mesafesi; 23.65mm idi. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p=0,004). Harris Kalça Skoruna göre %67, Salvati-Wilson Skalasına göre %74 ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi'ne göre %76 başarı sağlandığı tespit edilmiştir. Harris Kalça Skoru, Salvati-Wilson Skalası ve Hasta Sözel Memnuniyet Anketi ile komplikasyon varlığı ve revizyon gerekliliği arasında ise istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır (p>0.05). Sonuç: Bu çalışmanın amacı, proksimal femur kırıkları nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) fiksasyonu uygulanan hastalarda mortaliteyi ve komplikasyonları etkileyen faktörleri değerlendirmektir. Kliniğimize 01/01/2013 ile 01/03/2022 tarihleri arasında başvuran 156 hastanın içerme ve dışlama kriterlerini karşılayan 71 hastanın verilerini retrospektif olarak analiz ettik. Hastaların kırık stabilitesini, redüksiyon kalitesini, çivi pozisyonunu, vida pozisyonunu ve komplikasyon durumunu değerlendirmek için çeşitli radyolojik ve klinik kriterler kullandık. Ayrıca, bu faktörlerin mortalite ve komplikasyonlarla ilişkisini analiz etmek için istatistiksel yöntemler kullandık. Sonuçlarımız, kırık stabilitesinin komplikasyon olmaması için önemli bir faktör olduğunu gösterdi (p = 0,04). Bu, daha önce instabil kırıklarda stabil kırıklara göre daha yüksek komplikasyon oranları bildiren önceki çalışmaların bulgularıyla tutarlıdır. Ayrıca, Fogagnolo ve ark. (Modifiye Baumgartner) kriterlerine göre redüksiyon kalitesinin mekanik ve teknik komplikasyonların varlığıyla anlamlı şekilde ilişkili olduğunu bulduk (p = 0,002). Bu da kötü redüksiyon kalitesinin implant yetmezliği ve kaynamama gibi sonuçlara yol açabileceğini öne süren çalışmalarla uyumludur. Ancak, çivi tipi, çivi uzunluğu, çivi çapı, çivi açısı ve lag vida çapı ile komplikasyonların varlığı veya yokluğu arasında anlamlı bir fark bulamadık (p > 0,05). Bu, bazı çivi özelliklerinin PFN fiksasyonunun sonucunu etkileyebileceğini iddia eden bazı çalışmalarla çelişmektedir. Bu farklılığın olası bir açıklaması, çalışmamızdaki küçük örneklem büyüklüğü ve hasta popülasyonunun heterojenliği olabilir. İleri yaş, komorbidite sayısı ve operasyon öncesi geçen süre 1 yıllık mortalite ile yakından ilişkilidir. Kırığın instabil olması ve Fogagnolo redüksiyon kalitesinin kötü olması vida sıyrılması ile ilişkilidir. Hangi implant türü, implant açısı ve çivi çapı olursa olsun, başa giden vidanın konumu santral-santral veya inferior-santral olması, superior ve posterior yerleşimlerden kaçınılması ile Tip Apeks Mesafesinin 25 mm'nin altında kalması mekanik ve teknik komplikasyonlardan korunmada önemlidir. Çalışmamızın sınırlılıkları arasında retrospektif tasarım, küçük örneklem büyüklüğü, kontrol grubunun olmaması ve kısa takip süresi sayılabilir. Bu nedenle, sonuçlarımız dikkatli yorumlanmalı ve bulgularımızı doğrulamak için daha büyük örneklem büyüklükleri ve daha uzun takip süreleri olan ileriye dönük çalışmalara ihtiyaç vardır. Sonuç olarak, çalışmamız proksimal femur kırıkları nedeniyle PFN fiksasyonu uygulanan hastalarda mekanik ve teknik komplikasyonları önlemek ve mortalite oranlarını azaltmak için kırık stabilitesi ve redüksiyon kalitesinin önemli faktörler olduğunu öne sürmektedir. Bu faktörlerin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini ve uygun cerrahi tekniklerin uygulanmasını hastaların sağkalımını ve memnuniyetini arttırmak için öneriyoruz.

Femoral kırıklarFemurKomplikasyonlar+3
Hasip Turan Şimşek
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt servikal ve üst torakal vertebra pediküllerinin radyolojik morfometrik analizi

Servikotorasik bileşke (STB) servikal ve torakal omurgalar arasında geçiş alanı olması nedeniyle kendine özgü anatomik ve biyomekanik özelliklere sahip benzersiz bir bölgedir. Oldukça hareketli olan servikal bölgeden, göğüs kafesi tarafından hareketi kısıtlanan torakal bölgeye geçiş bölgesi olmasından dolayı STB'ye dinamik ve statik açıdan oldukça fazla yük binmektedir. Travma, tümörler, spondiloz, enfeksiyon ve iatrojenik nedenler STB'de en sık instabilite nedenlerini oluşturmaktadır. Karmaşık anatomisi nedeniyle bu bölgedeki hasarları direk grafiler ile saptamak oldukça zordur. Benzer şekilde serbest el tekniği ile pedikül vidası uygulanması esnasında da floroskopik görüntülemeler ile değerlendirme, komşu yapıların üst üste gelmesi ve görüntüde süperpoze olması nedeniyle zordur. Bu nedenle ameliyatı yapacak olan cerrah STB anatomisine, bu bölgedeki varyasyonlara ve pediküllerin seviyelere göre anatomik değişimine hakim olmalı ve cerrahi sırasında bu bilgiler doğrultusunda hareket ederek vidanın pedikül dışına çıkma ihtimalini en aza indirmelidir Bu çalışmada; Mayıs 2020 – Mayıs 2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi polikliniklerine başvuran hastalar değerlendirilmiştir. Çekilen kontrastlı bilgisayarlı tomografilerde (BT) STB vertebraları net olarak değerlendirilebilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız, alt servikal ve üst torakal vertebralara ait anatomik elemanların incelenmesinin planlandığı retrospektif tanımlayıcı bir araştırmadır. STB vertebraları net olarak değerlendirilebilen yaşları 19 ile 83 arasında değişen 50 kadın, 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Her iki cinsiyette de T1 en kalın pedikül kalınlığına sahip vertebra (Erkeklerde T1 seviyesinde 8,78±1,15 mm, kadınlarda T1 seviyesinde 7,44±1,13 mm) olarak bulunmuş olup T4'e gidildikçe pedikül kalınlığı kademeli olarak azalmaktadır. Her iki cinsiyette de yüksekliği en fazla olan pedikül T3 vertebrasında (Erkeklerde T3 seviyesinde 13,04±2,29 mm, kadınlarda T3 seviyesinde 11,35±1,30 mm) bulunmuş olup C7'den T3'e gidildikçe pedikül yüksekliği kademeli olarak artmaktadır. Erkeklerde en uzun pedikül aksı T2 vertebrasında (34,48±2,22 mm), kadınlarda ise en uzun pedikül aksı T4 vertebrasında (31,44±2,92 mm) bulunmuş olup vertebralar arasında belirgin bir artış veya azalış paterni görülmemektedir. Her iki cinsiyette de aksiyel açısı en fazla olan pedikül C7 vertebrasında (Erkeklerde C7 seviyesinde 34,24±2,50⁰, kadınlarda C7 seviyesinde 33,96±3,72⁰) bulunmuş olup C7'den T4'e gidildikçe pedikül aksiyel açısı kademeli olarak azalmaktadır. Her iki cinsiyette de sagittal açısı en fazla olan pedikül T4 vertebrasında (Erkeklerde T4 seviyesinde kaudale doğru 8,40±2,99⁰, kadınlarda T4 seviyesinde kaudale doğru 9,06±5,22⁰) bulunmuş olup C7'den T4'e gidildikçe pedikül sagittal açısı kademeli olarak artmaktadır. Çalışmamızda C7-T4 arası vertebra pediküllerinin kalınlık, yükseklik, uzunluk, sagittal ve aksiyel açılarıyla birlikte vertebral arterin transvers foramene giriş noktası ve transvers foramen hipoplazisi değerlendirilmiştir. STB'ye yapılacak olan transpediküler vida ile füzyon cerrahilerinde kılavuz oluşturacak vida çapı, boyu ve açılarının ayrıntılı bir biçimde ortaya konulması ve vasküler varyasyonlar belirlenerek cerrahi sırasında oluşabilecek morbidite ve mortalitenin en aza indirilmesi hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: alt servikal, pedikül, radyolojik anatomi, servikotorasik bileşke, üst torakal

AnatomiOmurgaPedikulus+5
Saygı Uygur
Mersin University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Diz osteoartriti ile ayak bileği ve ayak yapıları arasındaki ilişkinin radyografi/MR görüntüleme ile incelenmesi

Kıkırdak dejenerasyonu ile karakterize osteoartritten diz eklemi sıklıkla etkilenmektedir. Diz osteoartrit hastalarındaki dejeneratif değişiklikler, kapalı kinetik zincir aktivitesi içinde birlikte görev yaptığı ayağın mekanik uyum ve fonksiyonunu etkileyebileceği gibi ayak deformiteleri de diz osteoartritinde etki sahibidir. Bu çalışmada diz osteoartritli bireylerin ayak-ayak bileği yapıları klinik, radyografik ve MRG ile değerlendirilerek diz osteoartriti ile ayak kompleksi arasındaki bağlantının tespit edilmesi amaçlandı. Çalışmaya Necmettin Erbakan Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon kliniğine diz ağrısı şikayetiyle başvuran, 40-69 yaş aralığında, 101 birey dahil edildi. Bireylerden demografik bilgiler elde edildi. Klinik muayene sırasında demografik bilgiler elde edildi ve ayak postür indeksi ile ayak pozisyonu belirlendi. Radyolojik muayene ile diz osteoartriti Kellgren Lawrence skalasına göre derecelendirildi ve ayak radyografilerinden ayak açı ölçümleri alındı. Ayak MRG ile ayakta karşılaşılan patolojiler raporlandı ve MRG görüntülerinden ayak bileği eklemini kateden tendonların kesit alanları ölçüldü. Yaş grubu, eğitim ve meslek parametrelerinde cinsiyetler arasındaki fark anlamlı bulundu (p<0,05). Düşük eğitim seviyesi, diz fleksiyonunu gerektiren meslekler, yüksek vücut kitle indeksi ve kadın olmak diz osteoartriti için risk teşkil ettiği tespit edildi. Ayak postür indeksi ile değerlendirilen diz osteoartritli hastaların sıklıkla nötral ayak postürüne sahip olduğu saptandı. On iki farklı açı ile değerlendirilen radyografilerde sadece talokalkaneal açı verilerine göre hastaların çoğunun ayak pronasyonuna işaret eden valgus deformitesi görüldü. Diğer açılara göre ise klinik değerlendirmeye benzer şekilde ayakların çoğunun nötral pozisyonda olduğu belirlendi. Tibialis anterior ve tibialis posterior kesit alanlarının proksimalden distale doğru azaldığı, flexor hallucis longus, fibularis longus, fibularis brevis ve tendo calcaneus kesit alanlarının ise genel olarak arttığı gözlendi. Tendo calcaneus kesit alanı kadınlarda, tüm yaş gruplarında, hafif simetrik ve ağır asimetrik diz osteoartritli hastalarda, nötral ayaklarda sağ tarafta daha kalındı. Diğer tendon kesitleri ile ilgili farklılıklar saptansa da bu farklılıklar tutarlı ve anlamlı değildi. Diz osteoartritli hastalarda plantar topuk kalınlığı, 1,78 cm olarak tespit edildi. Tedavi edilmediğinde osteoartrit insidansını artıran bazı dejenerasyonların (subkondral ödem, meduller ödem, kemik iliği ödemi, osteokondral lezyon, kistik dejeneratif değişiklik) MRG'de raporlandığı gözlendi. Aynı zamanda osteoartritli bireylerde sinus tarsi sendromu (%13,09), epin kalkanei (%26,19), tarsal koalisyon (%26,78), tenosinovit (%33,33) ve ligament dejenerasyonları (%28,57) tespit edildi. Tenosinovitin çoğunlukla tibialis posterior, flexor hallucis longus, fibularis brevis ve fibularis longus'un tendonlarını tuttuğu gözlendi. Ligament dejenerasyonunda çoğunlukla ligamentum talofibulare anterior ve ligamentum deltoideum'da kalınlaşma ve/veya zedelenme tespit edildi. Diz osteoartritli hastaların ayakları nötral pozisyonda olmasına rağmen, diz-ayak ilişkisinden kaynaklı olarak, patolojiye daha yatkındır. Diz osteoartritli bireylerde oluşan ya da oluşabilecek ayak deformitelerine dikkat çekilmesinin, dizdeki osteoartrit seyrini yavaşlatacağı, ayakta ve dizde sekonder bir problemin oluşmasına engel olacağı kanaatindeyiz. Diz osteoartritli hastaların tedavi protokollerine karar vermeden önce ayak kompleksinin de değerlendirilmesi ile tedavi başarısı da artacaktır.

AyakAyak bileğiKıkırdak+4
Ümmühan Yağmurkaya
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalkaneus kırıklarında cerrahi yöntemlerle tedavi edilen hastaların klinik, radyolojik ve fonksiyonel sonuçları

Amaç: Kalkaneus kırıkları çalışan, aktif iş yaşantısı olan, 30-40 yaş erkeklerde daha sık görülmektedir. Tedavi edilmemiş, yeterli tedavi edilememiş ya da komplikasyon izlenmiş hastalarda ciddi iş gücü kaybıyla beraber hasta ve çevresi için sosyoekonomik problemler oluşturmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı cerrahi tekniklerle opere edilmiş hastaların klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını geriye dönük ortaya koymaktır. Yöntem: Çalışmamızda Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2010 yılı ve sonrasında kalkaneus kırığı nedeniyle opere edilmiş ve en az 6 ay düzenli takipleri olan hastalar seçilmiş ve retrospektif dosya taraması yapılmıştır. Hastalara başvuru esnasında standart ap ve yan grafi ve Bilgisayarlı Tomoğrafi çekilmiş ve değerlendirilmiştir. Sınıflama için Sanders sınıflaması kullanılmıştır. Hastaların cerrahi müdahaleye kadar geçen zaman ve yatış süresi not edilmiştir. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve takip röntgenlerinde Böhler ve Gissane açıları ölçülmüş, 3. ve 6. aylarda fonksiyonel sonuçlar AOFAS Skorlama Sistemi ile değerlendirilmiştir. Takiplerde peroperatif ve postoperatif komplikasyonlar not edilmiştir. Verilerin istatistik analizlerinde IBM SPSS Statistics Version 25.0 paket program kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 83 hastanın toplam 92 kalkaneal kırığı ameliyat edildi. 20 kadın 63 erkek hastamız mevcut olup yaş ortalaması 36.55(dağılım 16-76) olarak hesaplanmıştır. Kalkaneal kırıkların en sık etyolojisi yüksekten düşme idi. En sık görülen kırıklar Sanders tip 3AC (%22.8) ve Sanders tip 2A (%19.6) idi. 9 hastada açık kalkaneus kırığı mevcuttu. 68 hastaya kapalı redüksiyon ve perkütan tespit uygulandı. 8 hastada sinüs tarsi yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit, 16 hastada iv ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon ve plak ile tespit tercih edildi. Subtalar artroz en sık görülen komplikasyondu. İkinci sıklıkta görülen komplikasyon ise yara yeri komplikasyonu (enfeksiyon, flep nekrozu) idi ve yara yeri komplikasyonu ekstensil lateral yaklaşım açık redüksiyon plak ile tespit yapılan hasta grubunda daha sık izlenmiştir. Böhler açısının düzeltme miktarı, fonksiyonel skor ile anlamlı derecede korele idi(p=0.004). Farklı cerrahi tekniklerin klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarını karşılaştırdığımızda gruplar arasında radyolojik sonuçlar benzerdi ve anlamlı fark yoktu (p=0.10). En iyi anlamlı fonksiyonel sonuç sinüs tarsi yaklaşımı ile opere edilen ve internal fiksasyon grubu olan hastalarda elde edildi(p=0.02). Ekstensil lateral yaklaşım ile opere edilen hastalarda sekonder cerrahi ihtiyacı daha fazlaydı. Sonuç: Son yıllarda yapılan çalışmalar minimal invaziv ve kapalı cerrahi tekniklerle ameliyat edilen hastalarda invaziv tekniklere göre daha iyi klinik, fonksiyonel ve radyolojik sonuçlar olduğunu göstermekle birlikte çalışmamız literatürü özellikle fonksiyonel skorlarda desteklemektedir. Bu çalışmadaki sonuçlarımıza göre, Sanders tip 3 ve 4 dahil kalkaneal kırıklarda eksternal kılavuz destekli kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon veya açık minimal invaziv teknikleri öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Kalkaneus kırıkları, ekstensil lateral yaklaşım, minimal invaziv, sinüs tarsi yaklaşım, kapalı redüksiyon perkütan fiksasyon, AOFAS skoru

Cerrahi tedaviKalkaneusKırık fiksasyonu+5
Ahmet Demirel
Necmettin Erbakan University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Bitewing radyografilerde interproksimal, okluzal ve sekonder çürüklerin yapay zekâ ile otomatik tespiti: klinik kullanım için arayüz tasarımı

Diş çürüklerinin erken tespiti, invaziv tedaviyi önleyebilir ve böylece sağlık bakım maliyetlerinden tasarruf sağlayabilir; ancak interproksimal çürüklerin yalnızca klinik muayene ile tespit edilmesi zordur ve bitewing radyografisi demineralize interproksimal çürüklerin teşhisinde altın standarttır. YOLO algoritması, evrişimli sinir ağı (CNN) tabanlı bir derin öğrenme modelidir ve YOLOv8, nesne algılama, görüntü sınıflandırma ve örnek segmentasyon görevleri için kullanılabilecek en yeni YOLO modelidir. Bu çalışmada, bitewing radyograflarda sekonder, okluzal ve interproksimal (d1-d2-d3) çürüklerin tespitinde YOLOv8 algoritmasının başarısının belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmada fakülte veri tabanından 860 adet bitewing radyograf toplandı. Augmentasyon yöntemleriyle bitewing görüntü sayısı 3440'a çıkarıldı. Oral radyologlar, bitewing radyograflardaki çürük lezyonlarını d1, d2, d3, sekonder ve okluzal olarak etiketlediler. Veriler rastgele olarak %80 eğitim, %10 doğrulama ve %10 test olarak bölündü. Diş çürüklerine ilişkin ağırlık dosyası, YOLOv8 algoritmasının transfer öğrenme yöntemiyle eğitilmesiyle elde edildi. Elde edilen ağırlıklar kullanılarak test radyograflarında algoritmanın daha önce görmediği diş çürükleri otomatik olarak tespit edildi. Test sonuçları iki oral radyolog tarafından değerlendirildi ve performans kriterleri hesaplandı. Test görüntülerinde sekonder, okluzal ve interproksimal çürükler için ortalama kesinlik, ortalama duyarlılık ve ortalama F1 skoru değerleri sırasıyla 0,977, 0,932 ve 0,954 olarak elde edildi. Bitewing radyograflarla eğitilen YOLOv8 algoritması, yüksek başarı oranlarıyla farklı diş çürüğü lezyonlarını tespit etti.

AlgoritmalarDerin öğrenmeDiş çürükleri+3
Rabia Karakuş
Necmettin Erbakan University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Panoramik radyografilerde tüm gömülü dişlerin ve winter sınıflamasına göre üçüncü molar dişlerin derin öğrenme ile otomatik tespiti ve lokalizasyonu: Klinik kullanım için arayüz tasarımı

Dişlerin gömülü olması yaygın görülen bir durumdur ve çenelerin farklı yerlerindeki kapsamları ve dağılımları önemli ölçüde farklılık gösterebilir. Her diş gömülü olabilir ancak en sık gömülü kalan dişler alt üçüncü molar dişlerdir. Gömülü üçüncü molar dişlerin sınıflandırılması, gömülülüğün derecesini tanımamıza ve cerrahi prosedür için en uygun metodolojiyi seçmemize olanak tanır ve böylece komplikasyon riskini azaltır. Nesne algılama özelliği ile ünlü olan YOLO, yaygın olarak kullanılan bir algoritmadır. YOLOv8 algoritması, bu çalışmanın yürütüldüğü tarih itibarıyla YOLO ailesinin en son sürümüdür. Bu çalışmanın amacı, panoramik radyografiler üzerinde gömülü tüm dişleri tespit etmek ve gömülü üçüncü azı dişlerini derin öğrenme temelinde Winter sınıflandırma sistemine göre otomatik olarak sınıflandırmaktır. Bu amaçla bu çalışmada fakülte veri tabanından toplanan panoramik radyografiler augmentasyon yöntemleriyle çoğaltılarak Winter sınıflandırma sistemi için 2000, gömülü dişlerin tespiti için ise 2394 görüntü elde edilmiştir. Görüntüler oral radyologlar tarafından etiketlenmiş ve etiketlerin koordinatları YOLO formatında indirilmiştir. Kullanılan derin ağ mimarisi ile verinin %80'i eğitilmiş, %10'u doğrulanmış ve %10'u model tahminlerinin iyileştirilmesiyle elde edilen eğitim ağırlıkları ile test edilmiştir. Sonuçlar kesinlik, duyarlılık ve F-1 skorunu içeren performans kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Winter sınıflandırması test sonuçlarına göre mezioanguler, distoanguler, horizontal, vertikal, bukkolingual ve diğer gömülü diş yönelimlerinin ortalama kesinlik değeri 0.972, ortalama duyarlılık değeri 0.967 ve ortalama F1-skor değeri 0.969 olarak elde edilmiştir. Gömülü dişlerin tespit edildiği test sonuçlarına göre ortalama kesinlik değeri 0.991, ortalama duyarlılık değeri 0.995, ortalama F1-skor değeri 0.995 olarak elde edilmiştir. Gömülü dişlerin 440 adedi doğru, 4 adedi yanlış tespit edilmiş, 2 adedi algoritma tarafından bulunamamıştır. Elde edilen sonuçlara göre YOLOv8 algoritması gömülü dişlerin tespitinde ve üçüncü azı dişlerinin Winter sınıflandırma sistemine göre sınıflandırılmasında başarılı bir performans göstermiştir.

Azı dişi-üçüncüDerin öğrenmeDiş-gömülü+4
Taha Zirek
Necmettin Erbakan University
2023
00

Related subjects