Political philosophy
178 theses under this subject heading
Çağdaş siyaset teorisinde kimlik ve popülizm
Kavramsal olarak 'siyaset' ile 'siyasal' arasındaki fark, çağdaş siyaset teorisinde popülizmi anlamak açısından kritik öneme sahiptir. Siyasal olanı popülizmin adı olarak düşünmek, Laclau'nun siyasal düşüncesinde antagonizmayı, hegemonyayı ve kimliği düşünmektir. Negatifliğe, olumsallığa ve antagonizmaya dayanan Laclau'nun popülizm kavramı, siyasal olanın tanımlayıcı özelliğidir. Kavram, ontik ve ontolojik arasındaki sol-Heideggerci ontolojik farklılığa dayanmaktadır ve Oliver Marchart'ın Laclau'nun siyasal akıl yürütmesinden yola çıkan post-temelci politik düşüncesindeki siyaset ile siyasal olan arasındaki siyasal farklılığı yansıtmaktadır. Bu açıdan popülizm, siyasal mantığı açıklar ve bu araştırma sırasında da gösterildiği gibi, mantığı hem antagonizma anlamında siyasal olana hem de kimlik anlamında hegemonya teorisine doğru birleştirir. Post-temelci siyasal düşüncede farklılığı ve kimliği tanımlaması ve daha genel anlamda demokrasi teorisindeki güncel tartışmaları toplumsal hareketlerle ilişkileri üzerinden anlamlandırması nedeniyle popülizm kavramı, bu tez için ayırt edici nitelikte önemdedir. Tez boyunca toplumsal hareketler konusu Marchart'ın teorik yaklaşımı bağlamında radikal demokrasiyle ilişkilendirilerek daha kapsamlı hale getirilmektedir. Bu bağlamda bu tezin amacı, Laclau'nun popülizm teorisinin bazı temel kavramlarını toplumsal hareketler açısından sorgulayan ve geliştiren bütünleşik bir yaklaşım sunmaktır.
Hobbes'un politik teolojisi: Siyaset felsefesi bağlamında bir soruşturma
Thomas Hobbes siyaset felsefesi literatüründe adından en çok bahsedilen filozoflardan bir tanesi olmasına rağmen Türkçe literatürde İngiliz filozof üzerine yazılmış nitelikli çalışmaların sayısı neredeyse bir elin parmağı kadardır. Öncelikle Hobbes'un 'modern seküler devletin kurucusu' olduğuna dair bir kanının Türk akademisinde yaygın olarak kabul edilmesi literatürün hem okurunun hem de yazarının ortak problemidir. Bu çalışma Türk akademi tecrübesini bütünüyle dikkate alarak yanlış olduğuna inandığı bir algıyı kökünden tartışmayı hedeflemez. Bunun yanı sıra yukarıda dile getirilen algıyı çalışmanın temel motivasyonu ve ilk öncülü olarak değerlendirip Hobbes'un politik sisteminin sağlıklı bir analizini sunmaya çalışır. Dolayısıyla Hobbes'un politik sisteminde esas amacın ne olduğunu, toplumsal ve felsefi iddialarında neyi veya kimi hedef aldığını açıklamak çalışmanın genelinden çıkarsanabilir. Yukarıdaki varsayım kısaca formülleştirildiğinde temel argümanımız şu şekilde ifade edilebilir: Hobbes'un amacı dini, politik felsefeden elimine etmek değil; bilakis onun geçerli bir yorumunu ortaya koyarak öncelikle kendi yaşadığı dönemdeki çatışmaların çaresini aramaya çalışmaktır. Thomas Hobbes için politik felsefe politik teoloji ile eş güdümlü olarak hareket etmekte ve egemenlik düşüncesi teolojik temsil sorununun dünyevi çözümü haline gelmektedir. Dolayısıyla teolojik olan ile politik olan arasında kurulacak bir bağıntıyı çözümlemek ve egemenlik iddiasını bu bağıntının merkezine yerleştirmek gerekmektedir.
Platon'un Politeia diyalogunda siyâsî tartışma sahnesi ve siyâsî eylem olarak felsefe
Bu çalışmada siyâsetin felsefe ile olan bağı üzerinde durularak siyasî eylemin mahiyeti irdelenmiştir. İrdelemeye başlangıç noktası olarak Parmenides'in Peri Phuseus'u seçilmiş olmakla birlikte, Peri Phuseus'un ortaya çıkış koşulları da mercek altına alınmıştır. Dolayısıyla mitler, tragedyalar ve bunların akabinde ortaya çıkan düşünce okulları da –Parmenides'in felsefesini etkilemesi bakımından- konu edinmiştir. Ancak çalışmanın merkezinde yer alan isim Platon'dur. Platon'un diyaloglarına bahusus Politeia'ya, hem siyâset ve felsefe arasındaki ilişki hem de siyasî eylemin mahiyeti ele alınırken mürâcaat edilmiştir. Çalışmayla, yeni bir Peri Phuseus ve Politeia yorumu ortaya koymak amaçlanmamakla birlikte Peri Phuseus ve Politeia'nın yeni bir okumasının yapıldığı söylenebilir. Çalışmayla amaçlanan siyâsetin kendi başına değil, felsefe faâliyetinin bir alt sahnesi olarak var olduğunu göstermektir. Siyâsetin kendi başına var olduğunu kabul eden tavır sorunsallaştırılarak, işbu tavrın açmazları anlatılmış ve bu bağlamda yeni bir tavrın geliştirilmesi gerektiği fikri üzerinde durulmuştur. Siyâsete yönelik bu yeni tavır, "siyâset, felsefe faâliyetine tâbidir" ve "siyasî eylem nazarî faâliyete taraf olmaktır" tezlerinden hareketle geliştirilmiştir. Sonuç olarak, Platon'un, Sokrates'in ağzından savunduğuna kanaat getirdiğimiz "ayrıcalıklı bir nokta-i nazarın siyâsette esas alınması gerektiği" düşüncesine göre yaşamayı arzulayan bir vatandaşın, bu görüşün kabul görmediği bir siyâset sahnesinde siyâsete katılımının, bu itibarla, ancak nazarî bir faâliyet üzerinden gerçekleşebileceği görüşü savunulmuştur.
Leo Strauss'da doğal hak kavramı ve tarihsicilik eleştirisi
Bu tezin konusu, Leo Strauss'un Doğal Hak ve Tarih kitabında işlediği doğal hak problemidir. Doğal hak, hukukun kaynakları ve devlet egemenliği altındaki bireyin sahip olduğu özgürlükleri tanımlayan geniş bir kavramdır. Çalışmada Leo Strauss'un kendi kitabında takip ettiği metodoloji takip edilerek, kavramın antik dönemdeki kökeni ve modern dönemdeki kullanımına dair kısa bir anlatı sunulmuştur. Strauss, doğal hak kavramının temelde tarihsicilik anlayışıyla çeliştiğini düşünmekte ve bu iki yaklaşımın aynı düşünsel dünyada birlikte var olamayacağına inanmaktadır. Bu sebeple, adaletin ve hukukun var olduğu bir dünyada, hukukun kaynağı olarak doğal hakkın bulunması gerektiğini; tarihsici ekolün ise sosyal bilimler alanında insan ve doğa adına hesap vermesi gerektiğini düşünmektedir. Tezde, doğal hakkın incelenmesinin tarihsicilik eleştirisi açısından nasıl sonuçlara götürebileceği, modern dönemin tarihsel bir okumasıyla inceleme altına alınmıştır. Anahtar Kelimeler: tarihsicilik, doğal hak, doğal hukuk, uzlaşımcılık, tarihsel okul.
Osmanlı fazilet eksenli siyaset teorilerine Kınalızade Ali Çelebi'nin katkısı
Despite the increasing numbers of studies in various disciplines (Hursthouse, 1999; MacIntyre, 1981, 2016; Skinner, 1996, 2002; Philp, 2007; Hankins, 2019; Vasalou, 2019), virtue ethics is an understudied branch of normative moral philosophy whose importance for the global history of political thought is not yet given its due credit. This thesis explores the early modern contribution of a sixteenth-century scholar to the articulation of a virtue political discourse that occupied a central space in the history of Ottoman political thought. Ali Bin Emrullah, otherwise known as Kınalızade Ali Çelebi (1511-72), authored one of the most important books on moral philosophy, titled Ahlāḳ-ı ʿAlāʾī,(supreme ethics) in post-classical Islamic thought in any Islamicate language. By focusing on various aspects of the book and by connecting the work to his contemporaries, I argue for the existence of an Ottoman tradition of virtue politics whose duration extends up to the demise of the empire. Through the example of Kınalızade, I show the particularities of virtue politics in two broad statements: i) Virtue-based political discourse takes into account a notion of politics in terms of articulating a morally-cultivated selfhood for the political subject, and ii) it is closely developed and formulated by means of the techniques of rhetorical prose composition. With these two statements, my study shows how the Ottoman tradition of virtue ethics is key to unearthing a particular trend of thinking about politics which was made possible by various virtue categories and instruments of eloquence.
A comparative study of Al-Ghazali's and Sheldon Wolin's political thought
Chaos, disorder, and uncertainty are self-evident in the manifested inward and outward reality of the day and age, which we vividly experience. Politics, namely the will to power, has become in the metaphysical realm as universal, essential, triumphant and fortified and metaphysical realities, namely the seeking of the truth and the examination of the mysteries of existence are camouflaged with commodity, use-value, and particular blind following of craving desires under the pestilential winds of the pursuit of political power. In turn, the realm of the intelligible, namely knowledge, wisdom, justice and human virtues, has become only a footnote to the political discussion. Under such conditions, instead of metaphysics, politics and its politicking element permeates everything starting from the street and day to day conversations to the intellectual and academic fields, including science, history, philosophy, and artistic work. At such terms of the current circumstances of reality, politics is the means and the end in and of itself. Following the preceding examination, I shall dedicate this scholarly writing with the aim to conceptualize, elaborate, and clarify the 'nature of the politics and political order'. I demonstrated that the politics and political order is neither independently self-existent nor an emergence of the melancholy-driven nostalgia of the past, neither altogether transcendent nor wholly earthly. Rather, using the political plethora of the Islamic and Western philosophical worldview, namely an comparative approach to study of the political thought of Al-Ghazali and Sheldon Wolin, I conclude that the politics, political order, and political knowledge are proceeded, categorized, and established in the service of attaining three principles of transcendental metaphysics: truth, goodness, and beauty. In empirical positivist terms, that is to say, politics serves as a mean to improve the following most fundamental dimensions of life of ordinary citizens: improvement of universal life conditions, the freedom of choice, freedom of accessibility to attain education regardless natural disparities, economic enrichment, and equal opportunity to achieve success
Hegel's republican idea of freedom: A comparision between Hegel's idea of freedom and Pettit's freedom as non-domination
In the history of modern political philosophy, Hegel's political thought has been interpreted in many different and incompatible ways. While some have ascribed him the label of totalitarian, others have considered him as a liberal. In this thesis, my aim is to show that Hegel's political philosophy and chiefly, his concept of freedom, has its roots in republican political thought. I compare Hegel's concept of freedom with modern republicanism, especially Philip Pettit's conception of freedom as non-domination. Despite the fact that Pettit and Hegel have different starting points and their theories of freedom are based on different metaphysics, I argue that their understandings of freedom and their emphasis on recognition, do not differ. More precisely, I will argue that the structure of the modern republican idea of freedom as non-domination can be understood as Hegel's 'being-with-oneself-in-an-other'. However, at the same time, we will see that in the application of his modern republican idea of freedom to the institutions of Sittlichkeit, Hegel reverts to the classical republicanism and therefore contradicts himself. In order to show all this, I start by taking freedom to be at the center of Hegel's social and political thought. In the second chapter, I position my interpretation among the three main broad readings of Hegel. After briefly discussing totalitarian, metaphysical and non-metaphysical, that is Kantian or 'self-actualization' readings of Hegel, I argue for the latter and offer particular support for Alan Patten's 'civic humanist' interpretation. The third chapter will be entirely concerned with the third possibility of defining freedom that is freedom as non-domination. After elaborating the main points of Pettit's modern republicanism, I compare it with Hegel's understanding of freedom in the fourth chapter. We will see that for Hegel, as well as for Pettit, relations to others, what we can call recognitive relations, are constitutive of freedom. In the last chapter, I will show how Hegel's republican idea of freedom is realized in the ethical institutions of the modern state. While Hegel designs ethical institutions that are determined to be necessary by the structure of freedom itself, we will see that, in contrast to his modern republican idea of freedom, these institutions – family, civil society and the state – expose many to dependency and domination.
The naturalistic fallacy in Hume's moral and political philosophy
The naturalistic fallacy —first explicitly exposed by Hume— amounts to an attempt to infer a prescriptive claim from a descriptive one. However, the fact/value dichotomy presupposed by the naturalistic fallacy seems to run contrary to Hume's moral naturalism. In my thesis, I first present a systematic classification of the various responses to Hume's take on the issue. Then, following Sayre-McCord and Pigden, I argue that, contrary to the received view, Hume's goal is to overcome the naturalistic fallacy. Accordingly, I contend that Hume's focus on thick concepts indicates that for him, thick concepts can function as analytical bridges to produce prescriptive claims from descriptive ones.
Niccolo Machiavelli ve günümüzdeki siyasi etkileri
Bu çalışmanın esas amacı, Niccolò Machiavelli'nin siyaset felsefesinin temel ilkelerini, tarihsel bağlamda doğuşunu ve günümüz siyasetindeki etkilerini incelemektir. Machiavelli, 16. yüzyıl İtalya'sının siyasi çalkantıları, dış müdahaleler ve iç çatışmaları arasında görüşleri şekillenen bir düşünür olarak, siyaset teorisini ahlaki normlardan bağımsız, pratik ve realizme dayalı bir zeminde geliştirmiştir. Bu bağlamda, Machiavelli'nin "Prens" adlı eserinde ortaya koyduğu güç, iktidar ve liderlik anlayışı, otoriter yönetimlerden popülist hareketlere kadar geniş bir spektrumda günümüz siyasetini etkileyen temel bir referans noktası haline gelmiştir.
Aliya İzzetbegoviç'in siyaset felsefesi
Çalışmamızın amacı, Bosna-Hersek gibi farklı milliyetlerin ve dinî unsurların bir arada yaşadığı çok kültürlü bir coğrafyada, Boşnakların bağımsız bir cumhuriyet kurma idealini gerçekleştiren Müslüman bir devlet adamı olan Aliya İzzetbegoviç'in siyaset felsefesini ortaya koymaktır. Çalışmamızda, İzzetbegoviç'in demokratik ve sivil cumhuriyet inancı ile ortaya koyduğu ve kendi ahlak anlayışı çerçevesinde temellendirdiği siyaset felsefesi, günümüzün faydacı siyaset yaklaşımlarına karşı alternatif bir siyaset paradigması olarak sunulmuştur.
Benjamin ve Badiou'da sanat ve politika ilişkisi
Bu çalışma, Benjamin ve Badiou'nun sanat ve politika ilişkisine dair fikirlerini hakikat kavramını merkezi konuma yerleştirilerek açıklamayı amaçlamaktadır. Söz konusu ilişkiyi gösterebilmek için çalışmanın birinci bölümünde tarihsel bir arkaplan kurmak amacıyla, sanat ile hakikatin ilişkisinin farklı politik koşullarla ele alındığı; Alman Romantikleri, Hegel, Marksizm, Lukács, Nietzsche ve Heidegger'in görüşleri sunulacaktır. İkinci bölümde Benjamin'in sanat ve politika ilişkisine dair görüşleri, Aura, tarih, alegori, diyalektik imge kavramları çerçevesinde açıklanacaktır. Üçüncü bölümde Badiou'nun sanat ve politika ilişkisine dair fikirleri, yeni bir hakikat, yeni bir estetik düşüncesi perspektifinde ele alınarak; varlık, olay, adalet ve demokrasi kavramları çerçevesinde sunulacaktır. Böylece hem Benjamin hem de Badiou felsefesinde sanat ve politika ilişkisinin hangi problemlere işaret ettiği, bu problemler içerisinde hakikat kavramının nasıl yer aldığı, aynı zamanda her iki filozofun söz konusu problemlere nasıl çözümler ürettiği açıklanacaktır.
Temsil krizi çerçevesinde Rancière ve Butler'da politik öznellik
Bu çalışma temsil krizinin açtığı sorulara Rancière ve Butler'ın politik öznellik hakkındaki görüşleri eşliğinde yanıtlar aramayı amaçlamaktadır. Üç bölümden oluşacak bu çalışmada ilkin, temsil krizinin tarihsel arka planını sunmak amacıyla, Aristoteles, Hobbes ve Hegel'in politikaya ve politikayı kurucu öğelere dair görüşleri sunulacaktır. İkinci bölümde Rancière'in politik öznelliğe dair düşünceleri, sunmuş olduğu yeni politika tahayyülü çerçevesinde politika, polis ve demokrasi kavramlarıyla açıklanacaktır. Üçüncü bölümde Butler'ın politik öznellik hakkındaki görüşleri performatif, queer, ilişkisellik, radikal demokrasi kavramları eşliğinde açıklanacaktır. Rancière'in ve Butler'ın temsil krizi çerçevesinde hangi problemleri irdelediği açıklanarak, filozofların bu problemlere verdiği yanıtlarla Rancière ve Butler'ı birlikte okumanın imkanları araştırılacaktır. Böylece verili kimliğin reddinde ortaklaşan Rancière ve Butler'ın politik öznellik arayışlarından yeni bir politik öznellik düşüncesi çıkıp çıkmayacağı tartışılacaktır.
Karl Jaspers'in felsefi düşüncesinde sorumluluk anlayışı
Sorumluluk denildiğinde akla ilk gelen şey, insanın yapıp etmeleri ve bunların doğurduğu sonuçlar ile ilgili toplumsal normların, genel ahlak ve hukuk kurallarının belirlediği birtakım ödevler olur. Oysa bir şeyin sorumluluk olarak adlandırılması için onun bir eylemden çıkması gerekmez, pek tabii ki eylemsizlikten de sorumluluk doğabilir. Kaldı ki sorumluluk kavramını yalnızca toplumsal ve politik bağlamda ele almak, kavramı derinlemesine ve bütünüyle incelemenin önündeki büyük bir engeldir. Bu bakımdan sorumluluk kavramı, günümüzde bile hem bir çıkmaz hem de kurucu bir unsurdur. Yirminci yüzyıl, iki büyük dünya savaşı ve sayısız insanlık suçları ile ana temamızı oluşturan sorumluluk kavramının düşünürler tarafından ele alınıp üzerine derinlemesine tartışıldığı ve bundan yalnızca politik değil, aynı zamanda varoluşsal bir sonucun da çıkarıldığı bir çağ olmuştur. Yirminci yüzyıl Varoluş Felsefesi dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Karl Jaspers de sorumluluk kavramını psikoloji, felsefe ve politika bakış açılarından hayatı boyunca yazdığı eserlerde ele alan önemli bir filozoftur. Kavramı, Varoluş Felsefesi ve Siyaset Felsefesi bağlamında inceleyen Jaspers onu suç (Schuld), sınır durum (Grenzsituation), hakikat (Wahrheit), akıl (Vernunft), özgürlük (Freiheit) ve iletişim (Kommunikation) gibi yine kendi felsefesinin diğer önemli ve temel kavramlarıyla birlikte ele almıştır. Bu çalışmanın temel problemi ve tezi olarak değerlendirilen konu, Jaspers'in Varoluş Felsefesinde bir sınır durum olarak yer alan suç kavramının, onun Siyaset Felsefesindeki sorumluluk kavramıyla bağlantısını ortaya koymak ve felsefesinin bütünündeki sorumluluk düşüncesini serimlemektir. Jaspers'in sorumluluk düşüncesi söz konusu olduğunda akla gelen şey, politik sorumluluk görüşüdür. Oysa bize göre, onun felsefesindeki sorumluluk anlayışı bundan çok daha fazlasıdır. Varoluş Felsefesindeki sorumluluk anlayışını "varoluşsal sorumluluk" ve Akıl Felsefesindeki sorumluluk anlayışını ise "karar sorumluluğu" olarak isimlendirip irdeleyerek Jaspers'in felsefi düşüncesindeki sorumluluk anlayışını olabildiğince eksiksiz biçimde ortaya koymak; suç – sorumluluk ilişkisini kurmak; onun sorumluluk görüşünün günümüze ait (çevre sorunları gibi) problemlere çözüm üretebileceğine dair çıkarımda bulunmak buradaki çabamızın varacağı hedeftir.
Rousseau'nun genel irade kavramı üzerine bir inceleme
Bu çalışmanın odağında Rousseau'nun "genel irade" kavramı bulunmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde, klasik ve modern dönemde ortaya konulan siyaset kuramları ele alınacaktır; bu bölümde Rousseau'nun kuramını şekillendiren kavramsal tertibatı serimlemek ve polemik halinde olduğu düşünceleri ortaya koymak amaçlanmaktadır. İkinci bölümde ise Rousseau'nun kuramının temel kavramlarından olan genel irade kavramı, ilişkili olduğu diğer kavramlarla birlikte ele alınacak, genel irade kavramının tanımıyla uygulaması arasında tespit ettiğimiz farklılıklar ortaya konulacaktır. Sonuç bölümünde ise genel irade kavramının, Rousseau'nun murat ettiği eşitlikçi ve özgürleştirici siyasal zemini kurmaya hizmet edip etmediği tartışılacaktır.
Kant'ın pratik felsefesinde beden problemi
Bu çalışma, Kant'ın pratik felsefesinde akıl ve beden kavramını ele alışından hareketle "beyaz erkek" bedenlerinden farklı bedenleri temsil eden hayvan, kadın ve siyahi bedenlerinin, Kant'ın pratik felsefesinde nasıl konumlandırıldığını eleştirel bir okumayla ele almayı amaçlamaktadır. Çalışmanın ilk bölümünde Kant öncesi felsefede akıl ve beden arasındaki ilişkinin ele alınışı doğrultusunda farklı bedenlerin nasıl konumlandırıldığı, Kant'a zemin oluşturması bakımından; Platon, Augustinus, Descartes ve Hobbes'un düşünceleri doğrultusunda araştırılacaktır. İkinci bölümde Kant'ın ahlak, hukuk ve politika alanlarında bedeni nasıl konumlandırdığı akıl kavramıyla karşılaştırmalı bir şekilde serimlenecektir. Üçüncü bölümde Kant'ın beden ve aklı pratik felsefesinde konumlandırış biçimi doğrultusunda hayvan, kadın ve siyahilerin Kant'ın pratik felsefesinde nasıl konumlandırıldığı araştırılacaktır. Bu sayede Kant'ın, pratik felsefesinin evrenselliğini şüpheye düşürebilecek bir yanının olup olmadığı tartışılacaktır.
Umutsuzluk çağında Schmittçi 'politik olan' kavramsallaştırmasını yeniden düşünmek: Derrida, Nancy, Stiegler
Bu çalışma, modern döneme ait Schmittyen politik olan tanımının günümüz hiper-endüstriyel kapitalizminde geçerliliğini süreklilik ve kopuş teması aracılığıyla izleyerek, Schmittçi perspektifin çağdaş birlikte yaşam krizinin nedenlerinden biri olduğunu ortaya koymayı hedefler. Bununla birlikte; dijital teknolojilerin ve serbest piyasa ekonomisinin şekillendirdiği günümüz dünyasının yüzleştirdiği sorunlara Schmittçi bir politik olanın çözüm olamayacağını gösterir. Stiegler'in umutsuzluk çağı olarak tanımladığı günümüz zamansallığı, birlikte yaşama arzusunu yeniden inşa edebilecek yeni ve başka bir politik olana ihtiyaç duymaktadır. Yeni bir politik olan tahayyülüne varabilmek adına, bu çalışma ilk olarak Derrida'nın différance kavramı aracılığıyla kimliği yapısöküme tabi tutarak, Schmittçi dost-düşman kavramlarının ürettiği şiddeti ortaya koyacaktır. Ardından Nancy'nin demokrasi kuramı ile günümüzde Schmittçi biz/onlar biçimindeki kimliğin devamı olan popülist politikaların detaylı bir eleştirisi sunulacak ve özcü olmayan bir demos tasavvurunu getirebilecek bir politik 'biz'liğin kapsamı tartışılacaktır. Son olarak Stiegler'in politik ekonomiye dayalı okuması ile hiper-endüstriyel kapitalizmin ve algoritmik yönetimselliğin neden olduğu sembolik sefalet, günümüz birlikte yaşam krizinin bir göstereni olarak ele alınacak ve bu krizi tekniğin farmakolojik vasfıyla bir imkana çevirebilme olasılığı tartışılacaktır. Bu çerçevede bu çalışma, duygulanım yaratabilecek bir birlikte yaşam ihtimalini, philia üzerinden yaşam ve 'başka'yla ilişkilenen, ihtimam ve sorumluluğa dayalı yeni bir politik olan üzerinden aramaya çalışacaktır.
Farklılık politikası bağlamında Iris Marion Young ve adalet kavramı
Farklılık politikası, farklılıklarından ötürü dışlanan sosyal grupların haklarının ya da taleplerinin göz ardı edilerek kamusal ve politik alanda yok sayılmalarına karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Böyle bir anlayışta, egemen ve baskın kültürün yaratmış olduğu aynılık olarak eşitlik algılayışının dışında kalan sosyal grupların cinsiyeti, cinsel yönelimi, ırkı, etnik kökeni ya da engelinden ötürü kategorileştirilerek pasifize edildiği argümanından yola çıkılarak homojen bir birlik içindeki vatandaşlık kavrayışından ziyade heterojen vatandaşlık anlayışının önemi vurgulanmıştır. Dolayısıyla farklılık politikası açısından farkın kavrayışı, olumsal ve farklılıklara dışsal olmayan bir süreci ifade etmektedir. Farklılık politikası ve eleştirel teorinin önemli isimlerinden biri olan Iris Marion Young'ın sosyal adalet ve adaletsizliklere yönelik analizleri, farklılıklarından ötürü dışlanan sosyal grupların haklarını gözeten bir politikanın bizatihi değer olarak görülmesi gerektiği üzerine temellenmiştir. Bu çalışmanın amacı, Young'ın terminolojisinden hareketle, farklılıkları göz ardı etmekten ziyade olumlayan, ikinci sınıf vatandaş olarak görülen sosyal grupların hakları peşinde koşan, yapısal adaletsizlikleri en aza indirebilen bir politikanın olanağını soruşturmaktır. Çalışmanın temel argümanı, evrensel değerlerle bezenmiş kamusallık anlayışının sınırlılıklarının belirlenişi ile evrensel ve özgül olan arasındaki gerilimli ilişkinin agonistik bir yaklaşımla aşılabileceği ve böylelikle yapısal adaletsizliklerden muzdarip olan sosyal grupların hak taleplerinin ve temsillerinin sağlanabileceğidir. Bu minvalde, aynılık olarak eşitlik, homojen kamusallık, tarafsızlık ideali ve adaletin dağıtımsal paradigmalarla açıklandığı evrenselleştirilen yurttaşlık anlayışının eleştirel bir perspektifle ele alınmasının yanında fark kavrayışı temelinde özgüllüğün, göreciliğin ve bağlamsal olanın temellendirdiği heterojen kamusallık idealinin olanaklarının tartışılması, farklı sosyal grupların temsilleri adına açılım sunabilecek nitelikler barındırmaktadır.
Öteki kavramı bağlamında radikal demokrasi üzerine
Çeşitli nedenlerle birbirinden farklı olarak kategorize edilen kimlikler "öteki"ne işaret etmektedir. Çalışmada gerek cinsiyet, gerek ırk, gerek din-dil vb. farklılıkların -ötekilerin- birbirlerini ortadan kaldırmadan siyasete dâhil olmalarının olanağı sorgulanacaktır. Kimliksel farklılıkların bir arada bulunduğu, tektipleştirici değil çoğulcu anlayışı egemen kılan siyaset anlayışının zemini tartışılacaktır. Ötekiyle siyasal alanda bir arada olma sorunu bugün liberal demokrasinin siyaset anlayışıyla çözümsüz kalmaktadır. Çünkü liberal demokrasi modernizmin "evrenselleştirme" projesinden beslenerek ötekinin aynılaştırılması düşüncesine varır. Postmodernizmin "büyük anlatılar"a karşı tutumu ise ötekinin evrensel olarak değil, farklılık olarak anlaşılmasını mümkün kılar. Postmodern bir yaklaşım olarak radikal demokrasi, ötekini göz önünde bulunduran siyasetin imkânı sorununa çözüm getirebilecek verimli bir alan olarak görülebilir. Ancak radikal demokrasinin kendi içerisindeki fikir çatışmaları, ötekini hesaba katan bir siyasetin nerede konumlandırılması gerektiği sorusunu doğurur. Sözü edilen çatışma Habermasçı müzakere anlayışı ile Schmittçi antagonizma kavramı arasındadır. Her iki düşünür de siyasette çoğulcu anlayışı benimseyerek, siyasal alanın ötekini barındırması gerektiğini savunur. Fakat Habermas modernizmin evrensellik anlayışını sürdürerek radikal demokrasiden uzaklaşıp liberal demokrasiye yaklaşmıştır. Schmitt ise Habermas'tan farklı olarak çatışmaya dayanan bir siyaset tasarımı ortaya koyar. Fakat Schmitt'in antagonizmaya dayanan siyaset anlayışı ötekini yok etme riskini barındırır. Bu bakımdan her iki yaklaşımın da çıkmazlarının olduğu bu nedenle bunları kapsayıp aşacak farklı bir bakışa ihtiyaç duyulduğu düşünülmektedir. Siyasal alanda ötekiyle bir arada olmanın zemini olarak iki görüşten de beslenen, ancak onlardan farklı bir anlayışı dile getiren ve böylece çalışmamızın odak noktasını oluşturan temel, Mouffe ve Laclau'nun 1985'te yayımlanan Hegemonya ve Sosyalist Strateji kitabında kuramsallaştırdıkları radikal demokrasi anlayışıdır.
Deleuze'de edebiyatın politik rolü
Deleuze felsefesinde minör edebiyat, kapitalist makinenin oluşturduğu denetim toplumlarından içkin yaşama doğru kaçış çizgilerini örgütleme ve oluş süreçlerini açığa çıkarma yönünde önemli bir işleve sahiptir. Minör edebiyat, Deleuze'ün ontoloji ve etik düşünceleri ile bir bütünlük içerisinde bizleri çoklu yaşamları inşa edecek bir yersizyurtsuzlaşma sürecine sokar. Bu doğrultuda çalışmada Deleuze'ün edebiyat okumalarının politik rolünü ya da çağdaş politika felsefesindeki içerimlerini, onun ontoloji ve etiğinin temel kavramlarıyla birlikte ortaya koymaya çalıştık. Bu temel kavramlardan hareketle de geleneksel anlatım biçimlerini, dilde olan hakim ve egemen ifade tarzlarını ve temsili mutlak bir yersizyurtsuzlaşma çizgisine taşıyan edebiyatın sınır-deneyim örnekleri olarak Artaud ve Beckett'e çalışmada yer verdik. Deleuze'e göre Artaud ve Beckett'in virtüelliklerin izinde olan şizoid göçebe kahramanları, yeni olan bir halkı ve dünyayı icat etmekte ya da çağırmaktadırlar. Onların göçebe kahramanları, içerisinde oldukları varoluşsal kaygı ve bunalımların ötesinde, onları belirli yapılar içerisine sokan kimlikleri, sınırları, rasyonel düşünce kalıplarını, sağduyunun zaman ve mekan formlarını parçalayarak bedenlerini farklı varoluşlara açmışlar ya da dönüştürebilmişlerdir. Bu bağlamda eserlerinde oluş ve kaçış çizgileri çizmiş olan Artaud ve Beckett örneklerinden hareketle Deleuze'de edebiyatın 'politik olan' olarak belirdiğini söyleyebiliriz.
Edmund Burke'ün politika felsefesinde muhafazakârlık
Edmund Burke is one of the founding figures of conservative thought. The aim of this study is to reveal that Edmund Burke's political thought has very different and original elements that differ from status quo and a reactive approach that is generally ascribed to conservative thought that is usually understood to be opposing change altogether, thus to argue that his views on natural right, ownership, liberty and democracy are still able to contribute to contemporary political debates shaped by a critique of modernity. It was argued that the realization of this goal is only possible when the political understanding of Burke was first put into a basic discussion frame on the Enlightenment period. Accordingly, before evaluating Burke's political philosophy through Hume's critique of intellect and Rousseau's critique of Enlightenment, the epistemological foundations of his understanding of politics were elucidated and how this approach led him to a pathos-based policy conception is tried to show. Finally, based on a discussion of Burke's Reflections on Revolution in France, it is argued that, in accordance with the critiques of Enlightenment, he presents practical, viable and tangible changes as solutions to political problems. Thus, in a concise way, it is argued that %XUNH¶V original political thoughts and conservative approach have a lot to offer to contemporary political debates.
Uzlaşımsal bir alan olarak dil: John Locke ve Michel Foucault
Dilin doğasına ilişkin sorular Antik Yunan'dan bu yana yanıtlarını aramaktadır. Bu sorular, dil için önemli sonuçlar doğurabilecek olan tartışma alanları yaratmıştır. Bu söz konusu önemli sorulardan biri de dilin uzlaşımsal bir alan olup olmadığı ile ilgilidir. Hiç kuşku yok ki, insanların dünyalarını anlamaya ve anlamlandırmaya başlamalarının temelinde dildeki uzlaşım bulunmaktadır. 18. yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olan John Locke ve 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olan Michel Foucault dili uzlaşımsal bir alan olarak ele almışlar ve düşüncelerini bu tema üzerinden geliştirmişlerdir. John Locke, temsil anlayışı sınırları içerisinde dilin uzlaşımsal bir alan olduğunu göstermiş ve dilin bu özelliği ile belli oranlarda eksikliklerinden nasıl kurtulabileceğine dikkat çekmiştir. Michel Foucault ise anlamların uzlaşımsal karakterine dikkat çekmiş ve dilin, bilgi, özne, iktidar temaları ile olan ilişkilerini göz önünde bulundurmuştur. Bu bağlamda onun ele aldığı bilgi öznesi, iktidar öznesi ve etik öznenin dilin uzlaşımsal karakteri içerisinde nasıl şekillendiği ve şekillenmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. John Locke ve Michel Foucault'nun çalışmalarından hareketle vardığımız sonuç bize göstermektedir ki, dilin uzlaşımsal bir alan olma özelliği dilin kendisini bir düzenleme imkanı içermektedir ve bu uzlaşımsal alan, hem öznenin kendisini varettiği bir alan olmasıyla, hem de toplumu vareden bir alan olmasıyla büyük bir öneme sahiptir.
Ortaçağ sünni islam teolojisinde siyasal otorite sorunu
Bu çalışmada, Ortaçağ Sünni İslam teolojisinde siyasal otorite sorununun, hilafet kuramlarında nasıl ele alındığı sergilenmeye çalışılacak ve bu bağlamda Sünni-İslam teologlarının siyasal öğretileri incelenip, onların mirasının etkileri değerlendirilecektir. Siyaset, İslam toplumunun gündemine Muhammed'in ölümünün ardından, özellikle de siyasal otorite sorunu bağlamında yerleşmiştir. Söz konusu sorun, Sünni-İslam düşünce geleneği çerçevesinde hilafet (halifelik) kuramlarında çözümünü bulmuştur. Hilafet kuramı, normlarını ve toplumsal organizasyonun ilkelerini İlahi Yasa'dan çıkarsayan, dolayısıyla vahye dayalı bir hukuk sistemi olan Şeriat'in, siyasal alandaki hakimiyeti varsayımına dayanmaktadır. Bu bağlamda Sünni İslam teologları ideal bir İslam devletinin kendileri üzerinde tesis edileceği siyasal ilkeleri oluşturmaya çalışmışlardır. Ancak öte yandan hilafet kuramları Abbasi döneminde, yani ideal olanla siyasal gerçekliğin birbirine tekabül etmediği bir dönemde üretilmiştir. Bu nedenle bir yandan ideal bir İslam devletinin ilkelerini oluşturmaya çalışan Sünni İslam teologları, diğer yandan Abbasi dönemindeki mevcut siyasal rejimi meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Başka bir deyişle, onlar, siyasal iktidarın eylemlerini, taleplerini ve icraatlarını din aracılığıyla meşrulaştırmışlardır.
Thomas Hobbes'ta ahlak - siyaset
Bu çalışmada Thomas Hobbes'un genel felsefesinde ahlak ve siyasete dair görüşleri incelenmiştir. Çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte Hobbes'un hayatı, eserleri ve felsefesi hakkında kısa bilgiler verdik. Birinci bölümde Hobbes'un insan doğası, doğa durumu ve doğa yasaları hakkındaki görüşlerine yer verdik. İkinci bölümde siyaset felsefesini sözleşme kavramı çerçevesinde inceledik. Üçüncü bölümde ise Hobbes'un ahlak anlayışını, ahlakın kaynakları ve ahlaki ilkeleri merkeze alarak ortaya koymaya çalıştık.
Rasyonalizm bağlamında Immanuel Kant'ın çağdaş politika felsefesine etkileri: Hannah Arendt ve Jürgen Habermas
Bu çalışmanın amacı, Kantçı rasyonalitenin çağdaş politika teorisi içindeki yerini Hannah Arendt ve Jürgen Habermas gibi iki önemli çağdaş politika düşünürünün yaklaşımları çerçevesinde ele alarak ortaya koymaktır. Bu amaçtan hareketle çalışma, öncelikle geçerliliği sorgulanır hale gelmenin ötesinde, büyük toplumsal problemlerin müsebbibi olarak lanse edilen Kantçı rasyonel teorinin çağdaş politika felsefesinde tartışılan sorunlara çözüm sunmak için uygun düşünsel zemin ve teorik araçlar sağlayabilir olup olmadığını soruşturmaktadır. Bu bağlamda, çağdaş döneme özgü politik sorunlara çözüm önerileri üretme amacıyla Kantçı rasyonel tezlere geri dönen Arendt ile Habermas'ın Kant düşüncesinden hangi türden teorik araçlar edindiği analiz edilmektedir. Düşünürler söz konusu geri dönüşte çeşitli nedenlerle eksik veya sorunlu gördükleri belirli orijinal Kantçı kabulleri çağdaş toplumsal yapının çoğulcu karakteri ve kendi düşünsel politik vizyonları çerçevesinde yoruma tabi tutarlar. Çalışmada söz konusu yorumlamaların aynı zamanda bir yeniden yapılandırma girişimi olduğu da ortaya konulmaktadır. Arendt, totalitarizm, kamusal ve özel alan arasındaki sınırın bulanıklaşması, apolitik bireycilik, kötülüğün sıradanlaşması ve kitleselleşmesi problemi, düşüncesizlik, politik yargı koyma yetisinin sönümlenmesi ve en önemlisi kamusal politik uyum ve ortak anlayış tesis etmeyi sağlayan 'ortakduyu'nun ortadan kalkması olarak gördüğü çağdaş sorunlara çözüm yolları ararken Kantçı 'refleksif yargı', 'genişletilmiş zihniyet' gibi kavramlara başvurur. Bu başvuruda, geliştirdiği politika kavramının özgünlüğüyle Arendt yüzünü Kant'ın özel olarak politika teorisini ortaya koyduğu çalışmaları yerine Yargıgücünün Eleştirisi eserinin, güzel, hoş ve estetik beğeni üzerine düşüncelerini ortaya koyduğu bölümüne dönerek buradan kendi politika teorisi için kavramsal araçlar temin etmeye çalışır. Habermas'ın Kant ve modern rasyonel projeyle olan temasının ise entelektüel kariyeri boyunca değişen görüşleriyle paralel olarak dönüştüğü ama bu dönüşümlere rağmen bir devamlılık sergilediği görülür. Başka bir ifadeyle, teorik yaklaşımları erken, olgunluk ve geç dönemlerde olmak üzere ortaya koyduğu tezlerde farklılıklar gösterse de düşünürün modern Aydınlanma ideali ile Kantçı rasyonalist tezlere yönelik teveccühü istikrarlı biçimde devam eder. Habermas modern dönemde araçsal aklın yaygınlık kazanarak neden olduğu patolojilerin varlığını kabul etse de bu patolojileri aşma imkanını iletişimsel normatif boyutuyla yine akılda görür. Bu tutum, düşünürün modern rasyonel projenin özgürleştirici potansiyeline olan inancının bir yansımasıdır. Bu nedenle Habermas politika, hukuk, demokratik yurttaşlık, meşru ulusal, uluslararası ve kozmopolit hukuk üzerine farklı dönemlerde geliştirdiği düşüncelerini önemli oranda Kantçı rasyonel tezlerle olan çok yönlü bir ilişki içinde temellendirir. Sonuç olarak Kantçı rasyonel yaklaşım dönüştürülmek veya yeniden yapılandırılmakla iki önemli çağdaş politika düşünürü için önemli başvuru kaynağı sunar.