Respiration
147 theses under this subject heading
Investigation of the effect of acupressure applied to patients with atrial fi̇brillation on some vital findings and oxygen saturation
INVESTİGATİON OF THE EFFECT OF ACUPRESSURE APPLİED TO PATİENTS WİTH ATRİAL FİBRİLLATİON ON SOME VİTAL FİNDİNGS AND OXYGEN SATURATİON Atrial Fibrillation (AF) affects 1-2% of the population. This study was carried out to determine the effect of acupressure on some vital signs and oxygen saturation in patients with AFThe study was designed as a placebo-controlled experimental study. After the approval of ethics committee, verbally informed consent was obtained from the individuals complying with research limitations in coronary intensive care unit and the research was completed with 69 individuals consisted of 23 in control, 23 in placebo and 23 in experimental group. The data were collected by the researcher using face to face interview method. The control group included in the study did not undergo any procedure, while the patients in the placebo group had been indicated to wear the wristband for pressure on the Shenmen (HT7) point and for the acupressure treatment; however, the wristband was worn directly on the wrist without observing the Shenmen(HT7) point, also loosely and inversely, and no pressure was applied. In the experimental group, after the acupressure wristband was worn in a way to ensure correct and sufficient pressure on the Shenmen (HT7) point, acupress performed twice in the same day. Blood pressure, heart rate, respiration and saturation values of all patients were recorded before and after the procedure via the monitor. All data were obtained with the help of devices and no manual measurement was made. Kruskal Wallis Analysis Of Variance, Fisher Chi-Square Test, All Pairvise Comparisons (Post Hoc) and Wilcoxon Tests were used to evaluate the data. The decrease in heart rate and saturation value of experimental group were found significant (p <0.05). Acupressin did not have any effect on blood pressure and respiration in all study groups. Acupressin applied to patients with AF decreased heart rate and increased oxygen sturation. According to this result, repeated acupressin may be recommended in addition to pharmacological treatment to reduce heart rate and increase oxygen saturation in AF. Keywords: Acupressure; Blood Pressure; Pulse; Respiration; Oxygen Saturation.
Akciğer kanserli hastalarda ikili görev performansı ve solunum kas enduransının değerlendirilmesi
Kanser ve kanser tedavilerinin sonucunda, ciddi semptom ve yan etkiler ortaya çıkmaktadır. Çalışmamızda amacımız, akciğer kanserli hastalarda ikili görev performansı, solunum kas kuvveti ve enduransı, interkostal kas oksijenizasyonu, yorgunluğu, kognitif durumu, dispne ve fiziksel aktivite seviyelerini değerlendirmektir. Çalışmaya 25 akciğer kanserli hasta (64.00 yıl (58.50-64.00)) ve 25 kontrol grubu birey (60.00 yıl (55.00-63.00)) dahil edildi. Bireylerin değerlendirmesinde solunum kas kuvveti testi, solunum kas enduransı testi ve ikili görev performansı testi uygulandı. Kas oksijenizasyonu yakın kızılötesi spektroskopi (NIRS) cihazı ile değerlendirildi. Kognitif durum Montreal Bilişsel Değerlendirme (MOBİD) Ölçeği, fiziksel aktivite seviyesi Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ), yorgunluk şiddeti Yorgunluk Şiddet Ölçeği, dispne Modifiye Medical Research Council (MMRC) Dispne Skalası ve yaşam kalitesi Avrupa Kanser Araştırmaları ve Tedavileri Organizasyonu (EORTC) QLQ-C30 Anketi ile değerlendirildi. Çalışmamızın sonucunda akciğer kanserli bireylerin solunum kas kuvvet ile endurası değerleri ve ikili görevin bilişsel parametresi kontrol grubu bireylere göre düşüktü (p<0,05). Kas oksijenizasyonu değerlerinden test boyunca total hemoglobin değişimi arasında anlamlı fark vardı (p<0,05). Akciğer kanserli bireylerin MMRC dispne skalası puanları daha yüksekti (p<0,001). MOBİD, yorgunluk şiddet ölçeği skorları ve IPAQ toplam puanı arasında fark yoktu (p>0,05). IPAQ yürüme puanı ve QLQ-C30 anketinin semptom skorlarında kontrol grubu lehine anlamlı fark vardı (p<0,05). Akciğer kanserli bireylerin bilişsel görev performansları, solunum kas kuvvetleri ile enduransları, yaşam kaliteleri ve dispne seviyeleri olumsuz etkilenmiştir. Akciğer kanserli bireylerin rehabilitasyonunda bu parametrelerin rehabilitasyon programına eklenmesi akılda tutulmalıdır.
Bel ağrılı hastalarda solunum tipinin derin spinal stabilizatör kas kalınlıkları üzerine etkisinin incelenmesi
Diyafragma, Transversus Abdominis (TrA) ve pelvik tabanı oluşturan kaslar hem lumbal stabilizasyonda hem de solunum fonksiyonunda görev alan kaslardır. Bu kasların tonik aktivitesi ile stabilite korunurken transversus abdominis ve diyafragma solunumda koordine bir şekilde hareket eder. Bel ağrısıile bu stabilite kaslarının zayıf nöromüsküler kontrolü potansiyel olarak solunumu olumsuz yönde etkileyebilir. Bu çalışmanın amacı bel ağrılı bireylerde solunum paterninin derin stabilizatör kas kalınlıkları üzerine etkisini incelemekti. Çalışmaya 51 bel ağrılı ve 51 sağlıklı birey dahil edildi. Katılımcıların solunum paterni Solunum Hareketinin Manuel Değerlendirilmesi yöntemi ile, TrA ve lumbal multifidus (MF) kas kalınlıkları ultrason ile değerlendirildi. Bel ağrılı bireylerin ağrı seviyeleri Vizüel Analog Skala (VAS) ile, özür seviyeleri Oswestry Özür İndeksi (OÖİ) ile değerlendirildi. Bel ağrılı grubun %62,7'si torasik solunum %37,3'ü diyafragmatik solunum yaparken, sağlıklı grubun %66,7'si diyafragmatik solunum, %33,3'ü torasik solunum yapmaktaydı. Gruplar arasında solunum paterni yönünden anlamlı fark vardı (p=0.003). Bel ağrılı grubun daha çok torasik solunum, sağlıklı grubun ise daha çok diyafragmatik solunum yaptığı görüldü. Torasik solunum yapan bel ağrılı bireylerin TrA ve lumbal MF kas kalınlık değişimleri daha düşüktü (p=0.003, p=0.002 p=0.006 p=0.013) Diyafragmatik solunum yapan bel ağrılı bireylerin ise sağ TrA kalınlık değişimi (%) daha düşüktü (p=0.023).Bel ağrılı gruptaki bireylerin solunum paternleri ile VAS değerleri (cm) arasında anlamlı bir fark bulundu (p=0.015). Torasik solunum yapan bireylerin VAS değerleri daha yüksekti. Bel ağrılı grupta torasik solunum ve diyafragmatik solunum yapanlar arasında OÖİ skorları ve ağrı süreleri açısından anlamlı bir fark bulunamadı (p=0.391, p=0.328). Çalışmanın sonucunda solunum paterninin derin stabilizatör kasların kas kalınlıklarını etkilediği görüldü. Bel ağrılı grupta torasik solunum yapanların diyafragmatik solunum yapanlara göre TrA ve lumbal MF kaslarının kas kalınlıkları azalmaktadır.
Konik ışınlı bilgisayarlı tomografide sert damak ölçümlerinin yaş ve cinsiyete göre değişimi ve solunum paterni ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi
Özgüven, Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografide Sert Damak Ölçümlerinin Yaş ve Cinsiyete Göre Değişimi ve Solunum Paterni ile Olan İlişkisinin Değerlendirilmesi, Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2023. Bu çalışmada sert damak boyutlarının, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntülerinde yaş, cinsiyet ve solunum paternine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi radyoloji arşivinden 18 yaş ve üzeri hastaların (182 kadın ve 182 erkek) 364 KIBT görüntüsü elde edilmiştir. Sert damak boyutları, koronal kesitte ölçümleri yapılarak, yaş, cinsiyet ve solunum paternine göre değerlendirilmiştir. Sert damağın koronal kesitte 4 farklı uzunluğu ve maksillopalatal ark açısı ölçülmüştür. Koronal kesitte bir tarafın palatal alveolar arkında mine ve kretin birleştiği noktadan diğer tarafın alveolar arkının aynı noktasına kadar olan çizginin uzunluğu palatal interalveolar uzunluk (PIU), koronal kesitte sert damağın orta hattından palatal interalveolar çizgiye uzanan dikey mesafenin uzunluğu palatal alveolar derinlik (PAD), koronal kesitte sağ ve sol bukkal alveolar kemik arasındaki mesafe alveolar genişlik (AG), koronal kesitte sert damak derinliğinin alveolar arası uzunluğa oranı palatal ark derinliği/palatal alveolar arası uzunluk (PAD/PIU), koronal kesitte sağ ve sol alveolar arktan sert damağın orta hattında birleşen uzunlukların oluşturduğu açıortay maksillopalatal ark açısı (MPAA), ImageJ programı kullanılarak, ekran görüntüsü üzerinden ölçülmüş ve istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Solunum paterni, hyoid üçgen metodolojisi kullanılarak, hyoidin KIBT üzerinde sagital kesitte konumu değerlendirilerek, hastaların hangi solunuma sahip olduğu (burun ya da ağız solunumu) belirlenmiş ve istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sert damak boyutları ile yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Sert damak boyutları ile cinsiyet arasında karşılaştırma yapıldığında ise sadece AG ölçümü istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05), diğer ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilmemiştir (p>0.05). AG boyutları erkeklerde kadınlara göre daha yüksek bulunmuştur. Sert damak boyutları ile solunum paternini değerlendirdiğimizde, PIU, PAD ve AG değişkenlerinin ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki bulunmuş olup (p<0,05), MPAA ve PAD/PIL değişkenleri ile anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Solunum paterni ile cinsiyet arasındaki değerlendirmemiz istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). Kadınlarda erkeklere göre daha çok ağız solunumu varlığı tespit edilmiştir. Solunum paterni ile yaş arasındaki değerlendirmemiz istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.397). Sert damak boyutları, ortodontik tedavi planlaması, ağız hastalıklarının erken tanısı, implant tedavisi, yarık damak onarımı ve obstrüktif uyku apne sendromu tedavisi gibi birçok tıbbi uygulama için kritik öneme sahiptir. Aynı zamanda adli tıpta da cinsiyet teşhisinde sert damak boyutları kullanılmaktadır. Sert damağın boyutları yaş, cinsiyet, etnik köken, solunum ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişiklik gösterir. Anahtar Kelimeler: sert damak, yaş, cinsiyet, solunum paterni, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi
Adölesan idiyopatik skolyozda schroth egzersizlerinin solunum fonksiyonları üzerine etkisi
Bu araştırma, adölesan idiyopatik skolyoz tanısı ile korse kullanan bireylerde, korse kullanımı ve Schroth egzersizlerinin bireylerin solunum fonksiyonları üzerindeki etkisini ortaya koymak amacıyla Formed Healthcare Skolyoz Korse ve Tedavi Merkezinde takipli 24 olgu ile gerçekleştirildi. Örneklem; Korse grubu ve Korse&Egzersiz grubu olmak üzere ikiye ayrıldı. Olgulara ait demografik ve klinik veriler araştırmacı fizyoterapist tarafından hazırlanan form ile, solunum parametrelerine ilişkin veriler ise spirometre ile literatürde tanımlanan protokoller dikkate alınarak tedavi öncesi ve Korse&Egzersiz tedavisinin 8. haftasında olmak üzere iki aşamada kaydedildi. Verilerin analizinde Statistical Package for Social Science (SPSS) Windows Version 22.0 kullanıldı. Elden edilen verilerin analizinde; Korse&Egzersiz grubunda tedavi sonrası FEV1 parametresinde, tüm olguların analizinde ise FVC parametresinde artış saptandı. Olguların analizinde Lomber Cobb açısı ve VKİ arasında pozitif korelasyon, tedavi sonrası korse giyme süresi ve FVC arasında negatif korelasyon; korse giyme süresi ve FEV1 parametresi arasında negatif korelasyon olduğu tespit edildi (p < 0,05). Elde edilen veriler sonucu; kısa dönemde Schroth egzersizlerinin FEV1 üzerine olumlu katkısnın olduğu ve kısa dönemde asimetrik korse kullanımının AİS'li olgularda solunum parametrelerini olumsuz etkilemediği saptandı.
İskeletsel maloklüzyonların uyku kalitesine etkisi
Uyku, vücudun dinlenip yenilenmesini sağlayan, ses ve ışık gibi uyaranlarla ortadan kalkabilen, bir hareketsizlik ve bilinçsizlik halidir. Solunum ve uyku kalitesi birbiriyle ilişki içerisindedir. Maloklüzyonlar havayolu boyutlarına etki edebilir ancak iskeletsel maloklüzyonların uyku kalitesine etkisi net olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın amacı, Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti kliniğine başvuran 7-13 yaş aralığındaki hastaların iskeletsel maloklüzyonlarının uyku kalitesine etkisini belirlemekti. Çalışmamıza dâhil edilen bireylerin iskeletsel sagittal sınıflamalarının belirlenmesi için SNA, SNB ve ANB değerleri, vertikal değerlendirme için GoGn-SN ve FMA değerleri saptandı. Hastaların uyku kalitelerinin ve davranışsal ve duygusal sorunlarının belirlenmesi için Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi (ÇUAA) ve davranışsal ve duygusal sorun anketinin ebeveynlerce doldurulması istendi. Alınan veriler sonucunda hastalar iskeletsel Sınıf I, Sınıf II ve Sınıf III şeklinde 3 gruba ayrıldı. Gruplar arasındaki sosyodemografik veriler ve ÇUAA skorları farkı istatistiksel olarak değerlendirildi. Her bir iskeletsel sagittal grupta ayrı ayrı; ÇUAA skoruyla vertikal yükseklik, SNA ve SNB arasındaki ilişki belirlendi. Her bir analiz cinsiyet ayrımı yapılmadan ve cinsiyet etkisi incelenerek yaş ve sosyoekonomik düzey göz önünde bulundurularak tekrar edildi. Çalışmamızda, artmış vertikal yüksekliğin ve mandibulanın ön kafa kaidesine göre geride olmasının uyku kalitesini kötü etkilediği ancak yaş, cinsiyet, sosyoekonomik düzey ve iskeletsel sagittal sınıflamanın uyku kalitesinde etkili olmadığı sonucuna ulaşıldı. Davranışsal ve duygusal sorun varlığının uyku kalitesini kötü etkilediği ve bu ilişkinin en fazla Sınıf II bireylerde gözlendiği saptandı. Çalışmamızdan aldığımız verilerde literatüre göre havayolu boyutunu azaltan iskeletsel maloklüzyonlarda uyku kalitesinin olumsuz etkilendiğini saptadık. Bu sebeple iskeletsel maloklüzyonların uyku kalitesine etki edebilecek bir faktör olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
Videolaringoskopi uygulanan hastalarda başarısızlığı etkileyen parametrelerin belirlenmesi
Videolaringoskopi (VL) zor hava yolu öngörülen hastaların yönetiminde sık kullanılan yöntemlerden biridir. Preoperatif hava yolu değerlendirme testleri ile zor hava yolu öngörüsünde bulunulan hastalarda endotrakeal entübasyon başarısını artırdığı görülmüştür. Bu testlerde, zor direkt laringoskopi için birtakım parametreler belirlenmiştir. VL başarısızlığını öngörmek için ise, risk faktörleri henüz netleşmiş değildir. Bu çalışma ile, klinik uygulamada VL başarısızlığını etkileyen parametreleri belirlemek amaçlanmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra prospektif, gözlemsel olarak Şubat 2018-Mart 2020 tarihleri arasında, genel anestezi altında cerrahi geçirecek olan hastalar izlendi, VL uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastanın yaşı, vücut ağırlığı, boyu, cinsiyeti gibi antropometrik bilgileri; ağız açıklığı, tiromental mesafe, modifiye Mallampati skorlaması, boyun hareket açıklığı, üst dudak ısırma testi gibi zor hava yolu prediktif değerleri; zor entübasyon öyküsü ve yapılan ameliyat kayıt altına alındı. Videolaringoskopi kullanım sebebi, kullanılan bleyd tipi, entübasyonun başarılı olup olmadığı, başarısız ise kullanılan alternatif yöntem, entübasyonu yapan uygulayıcının deneyimi kaydedildi; tüm bu parametrelerin VL başarısına etkisi değerlendirildi. Şubat 2018-Mart 2020 tarihleri arasında videolaringoskopi uygulanmış olan 1159 hasta vardı. Hastaların %98,5'inde videolaringoskopi ile entübasyon başarılı iken, %1,5'inde (n:17) videolaringoskopi ile entübasyon yapılamamıştı. Pediatrik hastalarda başarısız VL oranı daha fazlaydı (p=0,033). VL'nin başarılı ve başarısız olduğu hastalarda ağız açıklığı, mallampati skorlaması, tiromental mesafe, boyun hareketi kısıtlılığı, üst dudak ısırma testi, bilinen zor entübasyon öyküsü olması ve eşlik eden sendromik hastalıklar açısından fark saptandı. Başarısızlıkta en etkili parametreler ağız açıklığının 2 cm altında olması (odds oranı:14,49), boyun hareketi kısıtlılığı (odds oranı:6,25) ve üst dudak ısırma testinin sınıf ≥ 2 olması (odds oranı:5,84) olarak saptandı. Cormack-Lehane (CL) dereceleri, entübasyon deneme sayısı ve daha deneyimli uygulayıcı tarafından işlem yapılma oranı arttıkça videolaringoskopi başarısızlık oranı da artmıştı. Videolaringoskopinin, direkt laringoskopi ile CL 3. ve 4. derece olarak sınıflanan hastaların glottik görünümlerini yüksek oranda CL 1. ve 2. derece olarak iyileştirdiği tespit edildi. Kullanılan bleydler arasında Storz C-MAC D bleyd en yüksek başarı oranına sahipken; pediatrik bleyd çeşitleri arasında Miller bleydin, pediatrik Storz C-MAC D bleyde kıyasla daha başarısız olduğu gözlendi. Pediatrik hastalarda ise VL'nin başarısız olduğu grupta düşük vücut ağırlığı ve kısa tiromental mesafe istatistiksel olarak anlamlı fark görülen parametrelerdi. Videolaringoskopi başarısızlığına neden olan parametreler literatürde net olarak tanımlanmış değildir. Çalışmamızda ağız açıklığının <2 cm olması, boyun hareketlerinin kısıtlı olması ve üst dudak ısırma testinin sınıf ≥2 olmasının videolaringoskopi başarısızlığını predikte eden en güçlü faktörler olduğu bulundu. Zor hava yolu öngörülen hastalarda, özellikle bu üç bulgu varlığında, videolaringoskopinin de başarısız olabileceği göz önünde bulundurularak alternatif hava yolu teknikleri ve uyanık yöntemlerin kullanımı düşünülmelidir.
Preeklamptik gebede havayolunun değerlendirilmesi
Obstetrik hastalar; normal popülasyona göre zor havayolu insidansı açısından daha fazla risk altındadır. Preeklampsi gibi gebeliğe hipertansiyonun eşlik ettiği durumlarda bu risk daha da artmaktadır. Zor veya başarısız ventilasyon ve entübasyon durumunda; maternal ve fetal yaşamı tehlikeye atan olaylarla karşılaşılabilir. Zor havayolu beklentisi olan bu hasta grubunda operasyon öncesi havayolu muayenesinin detaylı yapılması büyük önem taşır. Bu çalışmada; preeklampsi tanısı alan (n:20) ve dahili hastalığı olmayan normal gebelerde (n:20), sezaryen sırasında ve postoperatif 48. saatlerinde; zor havayolu muayenesinde kullanılan Mallampati Sınıflaması, Tiromental Mesafe, Boyun Çevresi ve ultrason (USG) yardımıyla Cilt-Hiyoid Mesafesi, Cilt-Epiglot Mesafesi ve Dil kökünün anterior ölçümünü ve aynı zamanda Optik Sinir Kılıf Çapını (OKSÇ) karşılaştırmayı amaçladık. Bu vaka kontrol ve prospektif olarak planlanan çalışmaya; ASA II-III grubu, tekli gebeliğe sahip, 40 hasta dahil edilmiştir. Çalışma 4 yıllık tecrübesi olan anestezi asistanı ile yapılmıştır. Çalışmamızın neticesinde; hem preeklamptik gebe grubu hem de normal gebe grubunda; OSKÇ, Mallampati Skoru ve cilt-epiglot Mesafesi postoperatif 48. Saatte, intraoperatif ölçüme göre anlamlı olarak azalmış ancak iki grup arasında korelasyon gösterilememiştir. Ama preeklamptik gebeler incelendiğinde cilt-hiyoid mesafesi, normal gebelere göre daha yüksek bulunmuştur. Bu sonuçları daha derinlemesine değerlendirmek için, yeterli hasta sayısına sahip, ileri klinik deneyim ve çalışmalara ihtiyaç vardır.
İdiopatik skolyozu olan genç bireylerde 3 boyutlu skolyoz egzersizlerinin ağrı, hareket korkusu ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, idiyopatik skolyozlu genç bireylerde, 3 boyutlu bir skolyoz egzersiz yöntemi olan Schroth yönteminin ağrı, hareket korkusu ve yaşam kalitesi üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamıza 14'ü kadın, 6'sı erkek olmak üzere yaşları 10-24 arası değişen, idiyopatik skolyoz teşhisi almış 20 birey katılmıştır. Bireylere 6 hafta boyunca haftada 3 kez 1 saat 3 boyutlu egzersiz programı uygulandı. Haftanın geri kalan günlerinde aynı egzersiz programı günde en az yarım saat olmak üzere ev programı olarak verilip, bireyler takip edildi. Bireylerin sübjektif ağrı şiddeti Görsel Analog Skalası ile (Visual Analog Scale – VAS), basınç ağrı eşiği algometre ile, postürleri New York Postür Skalası ile, solunum fonksiyonları (FEV1, FVC, VC) spirometre ile, hareket korkusu Tampa Kinezyofobi Ölçeği'nin Türkçe versiyonu ile, vücut farkındalığı Vücut Farkındalığı Anketi'nin Türkçe versiyonu ile ve yaşam kalitesi SRS-22 Ölçeği'nin Türkçe versiyonu ile değerlendirildi. Ölçümler egzersiz programı öncesi ve 6 haftalık egzersiz programı sonrası yapıldı. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde; ağrı, basınç ağrı eşiği, solunum fonksiyonları ve yaşam kalitesi parametreleri açısından program öncesi ile sonrası arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu (p<0,05), postür, hareket korkusu ve vücut farkındalığı parametreleri açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadığı belirlendi (p>0.05). Çalışma sonuçlarına göre, idiyopatik skolyozu olan genç bireylerde Schroth egzersiz terapisinin ağrı, solunum fonksiyonları ve yaşam kalitesi üzerine olumlu etkileri olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Schroth, idiyopatik skolyoz, ağrı, hareket korkusu, solunum, yaşam kalitesi, vücut farkındalığı
Kronik boyun ağrılı bireylerde manuel tedavinin solunum parametreleri, ağrı, postür ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, kronik boyun ağrılı bireylerde manuel tedavinin solunum parametreleri, ağrı, postür ve yaşam kalitesi üzerine etkisini araştırmaktır. Kronik boyun ağrılı 46 hasta blok randomizasyon yöntemi ile Servikal Mobilizasyon+Egzersiz Grubu (SM+E G, n=15, yaş:32,06±2,79), Torakal ve Servikal Mobilizasyon+Egzersiz Grubu (TM+SM+E G, n=16, yaş 31,86±2,98) ve Egzersiz Grubu (E G, n=15, yaş:32,73±3,23) olarak üç gruba ayrılmıştır. Manuel tedavide Maitland mobilizasyon yöntemleri uygulanmış; egzersiz programında stabilizasyon egzersizleri, boyun ve skapulo-torasik kuvvetlendirme egzersizleri kullanılmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalar haftada 2 seans, 6 hafta süre ile tedaviye alınmış; tedavi öncesi ve sonrasında değerlendirilmiştir. Ağrı şiddeti Görsel Analog Skalası (VAS) ile, servikal hareket açıklığı universal gonyometre ile, boyun derin fleksör kas enduransı (DFK) basınçlı Biyofeedback ile, postür (başın anterior tilti) fotoğraflama yöntemi ile değerlendirilmiştir. Yaşam kalitesi ve özür için Kısa-form 36 (SF-36) ve Boyun Özürlülük İndeksi (BÖİ) kullanılmıştır. Torakal ekspansiyon mezura ile, solunum fonksiyonları spirometre ile ölçülmüştür. Maksimum inspiratuvar (MIP) ve ekspiratuvar basınç (MEP), ağız basınç ölçüm cihazı ile değerlendirilmiştir. Tedavi sonrası Egzersiz Grubu hariç, her iki manuel tedavi grubunda solunum fonksiyonlarının geliştiği; aksillar ekspansiyonun ise hiçbir grupta gelişmediği görülmüştür. Üç grupta, solunum parametreleri dışındaki tüm parametrelerde anlamlı düzeyde gelişmeler olmuştur. TM+SM+E Grubu'nun, MIP, MEP, solunum fonksiyonları, subkostal ekspansiyon, aktivite ağrısı, boyun sol lateral fleksiyon ve sağ rotasyonu, anterior tilt, DFK enduransı, BÖİ, SF-36 açısından en etkili yöntem olduğu görülmüştür (p<0.05). TM+SM+E ile SM+E Grubu'nun, istirahat ağrısı, MIP ve subkostal ekspansiyonu geliştirme açısından benzer olduğu bulunmuştur (p>0.05). SM+E Grubu'nun, solunum fonksiyonları, MIP, subkostal ekspansiyon, istirahat ve aktivite ağrısı, sağ rotasyon ve sol lateral fleksiyon, anterior tilt ve DFK enduransı açısından E Grubu'ndan daha etkili olduğu; DFK kuvveti, MEP, BÖİ ve SF-36 açısından ise E Grubu ile benzer etkiye sahip olduğu gözlenmiştir (p>0.05). Çalışmamızda, kronik boyun ağrılı hastalarda her üç tedavinin de bazı yararları olduğu; ancak özellikle torakal bölgeyi de içeren manuel tedavinin, solunum fonksiyonları başta olmak üzere en etkili yöntem olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kronik boyun ağrısı, manuel tedavi, solunum fonksiyonları, yaşam kalitesi
Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) yayılım paterni ve ALS hastalarında solunum yetmezliği gelişimini öngördürebilecek bulguların saptanması
AMAÇ: Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) 'da solunum komplikasyonları hastalığın prognozunda oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, ALS yayılım paterninin değerlendirilmesi ve solunum yetmezliği gelişimini öngörebilecek elektrofizyolojik bulguları tespit etmektir. GEREÇ ve YÖNTEM: Awaji Elektrodiagnostik kriterlerine göre, kesin veya olası ALS tanısı alan ancak solunum yetmezliği olmayan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 2-4 aylık aralıklarla kontrollere çağırıldı. Tüm hastalara nörolojik muayene, sinir iletim çalışmaları, iğne elektromiyografisi (EMG) ve tek nefeste sayı sayma testi yapıldı. Üst ekstremitede median ve ulnar sinir sensorial ve motor iletim çalısması; alt ekstremite fibuler ve posterior tibial sinir motor, sural sinir sensoryal iletim çalışmaları yapıldı. Ayrıca bilateral frenik sinir iletim çalışması yapıldı. İğne EMG ile bilateral alt ekstremite ve üst ekstremitelerde en az 3 kasın, abdominal kasların, paraspinal kasların, interkostal ve kranial kasların aktivitesi kaydedildi. Buna ek olarak tüm hastaların dosyalarından solunum fonksiyon testleri, yutma elektromiyografileri, arter kan gazı analizleri teker teker not edilerek değerlendirildi. Hastalar solunum tutulumu gelişene kadar takip edildi. BULGULAR: Takip süresi olarak belirlenen 18 ayın sonunda 30 hastanın 26'sında solunum sıkıntısı gelişti. Nörolojik muayene ve diğer tetkikler, takiplerde ortalama 3- 4'er kez yapıldı. Hastaların sosyodemografik ve klinik verilerinin literatürle uyumlu olduğu görüldü. Hastalık progresyonu ile birlikte tüm segmentlerde klinik olarak üst motor nöron (ÜMN) ve alt motor nöron (AMN) bulgularının birlikteliğinin ön plana geçtiği, EMG tetkiklerinde ise benzer şekilde tüm segmentlerde nörojenik değişiklerin arttığı kaydedildi. Yine hastalık progresyonu ile birlikte ALSFRS-R skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş olduğu görüldü. Takiplerde solunum yetmezliği gelişen hastaların yarısında en son nörojenik EMG bulguları kayıtlanan kasın sternokleidomastoid (SCM) olduğu görüldü. Buna ek olarak SCM ve rektus abdominis kaslarının solunum eforuna katılımından hemen sonra hastalarda solunum sıkıntısının geliştiği gözlendi. Frenik sinir latansında uzama ve diyafram birleşik kas aksiyon potansiyeli amplitüdündeki ufalmanın solunum yetmezliği ile doğrudan ilişkili olduğu saptandı. Solunum yetmezliği gelişimine rağmen hastaların büyük kısmının arteriyel kan gazı analizleri normaldi. Solunum yetmezliği gelişen hastaların büyük kısmı fasiyal ve bulber kaslardaki güçsüzlük nedeniyle efektif solunum fonksiyon testi (SFT) yapamadı. Yapabilenlerin ise hastalık ilerleyişi ve solunum yetmezliği ile orantılı şekilde FVC değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gözlendi. SONUÇ: ALS ile ilgili birçok çalışma olmasına rağmen, solunum yetmezliği gelişiminin erken tespiti için güvenilir bir test yoktur. Bizim çalışmamızda olgu sayısı yeterli olmamakla beraber, SCM kasında saptanan nörojenik EMG bulguları ile SCM ve rectus abdominis gibi yardımcı solunum kaslarının solunuma eforuna katılımının solunum yetmezliği gelişimi için öngörücü olabileceği saptandı. Solunum yetmezliği gelişimine rağmen hastaların büyük kısmının arteriyel kan gazı analizlerinin normal olması nedeniyle solunum yetmezliği gelişimi takibindeki yerinin kısıtlı olduğu düşünüldü. Yine solunum yetmezliği gelişen hastaların büyük kısmı efektif SFT ve tek nefeste sayı sayma testini yapamadığı için bu testlerin hastalık ilerledikçe kullanımının kısıtlandığı görüldü. Frenik sinir iletim çalışmalarının solunum yetmezliği ile doğrudan ilişkili olduğu fakat erken dönemde iyi bir belirteç olmadığı saptandı. Sonuç olarak iğne EMG'de belirli kaslarda nörojenik değişikliklerin görülmesi ve yardımcı solunum kaslarının solunum eforuna katılımının gösterilmesi solunum yetmezliği gelişimini öngörmek amacıyla elektrofizyolojik bir belirteç olarak kullanılabilir. Olgu sayısı artırılarak ve daha uzun süreli takipler tasarlanarak yapılacak çalışmaya ihtiyaç vardır.
Yüksek riskli bebeklerde taburculuk sonrası respiratuvar sinsisyal virus pasif profilaksi önerilerine uyumun değerlendirilmesi
Bebeklik ve erken çocukluk döneminde alt solunum yolu enfeksiyonlarının önemli nedeni olan respiratuar sinsisyal virus (RSV) ülkemizin de bulunduğu kuzey yarıküredeki ılıman iklim kuşağında kış mevsiminde riskli gruplarda ölümle sonuçlanabilen ağır enfeksiyonlar yaratmakta ancak halen geliştirilmiş etkin bir aşı ile korunulamamaktadır. Ülkemizde iki yaşından küçük hastane yatışına yol açan alt solunum yolu enfeksiyonlarında RSV sıklığı %30-38 olarak saptanmaktadır. Palivizumab prematüre, prematüreliğe bağlı kronik akciğer hastalığı ve konjenital kalp hastalığı olan bebeklerde RSV enfeksiyonunun şiddetini hastaneye yatırma gereksinimi azaltmada etkili ve güvenilir bir monoklonal antikordur ve bu bebeklere RSV mevsiminde aylık intramusküler uygulamalar önerilir. Yüksek riskli bebeklerin uygun aralıklarla uygun dozda ve zamanda aldıkları palivizumab profilaksisi ile RSV enfeksiyonu ile karşılaştıklarında hastalığı daha hafif atlattığı ve yoğun bakım yatış gereksinimin azaltabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle palivizumab profilaksi grubuna alınan bebeklerde profilaksi programına tam uyum önemlidir. Bu çalışmada Eylül 2013 Mart 2015 tarihleri arasında hastanemizde palivizumab profilaksi programına alınan olgular değerlendirildi. Çalışmaya katılım için ailelerinden bilgilendirilmiş onam alınan hastalar belli aralarla kontrola çağırıldı ve rutin kontrol ve gerekli takip ve aşılamaları yanında palivizumab profilaksileri yapıldı. Hastaların her kontrol önesi telefonla hatırlatmaları yapıldı. Çalışmaya alınan yüksek riskli bebeklerin profilaksi endikasyonu koyduran klinik tanılarına göre dağılımı prematüre bebekler % 20, prematüre ve bronkopulmoner displazili olan % 55,5 prematüre ve konjenital kalphastası olan % 7, siyonatik kalp hastalığı olan %14, asiyonotik kalp hastalığı olan % 3,5 idi. Planlanan dozların tamamını yaptırmak tam uyum olarak değerlendirildi. 200 hasta çalışmaya alındı çalışmaya alınan hastaların genel uyumu % 67.5 olarak diğer çalışmalardan daha yüksek bulundu. Profilaksi programına uyumun; gestasyonel yaş, profilaksi endikasyonu ve yenidoğan döneminde izlendiği merkez, aldığı solunum desteği gibi faktörlerden etkilenmediği görüldü. RSV Profilaksi programına alınan ailelerin broşür ve sözel olarak bilgilendirilmesi, bebeklerin uygulama zamanında sağlık kontrolü yapılması, telefonla randevunun hatırlatılması uyumun arttırılmasında önemlidir Çalışmamızda saptanan bu yüksek oranda bu faktörler önemli yer tutmaktadır.
Solunum egzersizleri ve auriküler vagus sinir uyarımının otonom sinir sistemi üzerine etkisi
Transkutanöz auriküler vagus sinir stimülasyonu direkt olarak vagal modülasyon sağlarken; solunum egzersizleri, arteriyel baroreseptörlerin uyarılmasıyla vagal modülasyon sağlamaktadır. Çalışmamızda benzer etkileri olan bu iki yöntemin karşılaştırılması amaçlanmıştır. 18-35 yaş arasındaki 88 sağlıklı gönüllü katılımcı, randomize bir şekilde solunum egzersizi (S Grubu) ve vagus uyarımı (V Grubu) olarak iki gruba ayrılmıştır. Solunum egzersizi grubuna, torakal ekspansiyon egzersizi yaptırılmıştır. Vagus uyarımı grubuna ise iki kulaktan, atım genişliği 300 mikrosaniye, frekansı 10 Hz, bifazik olarak 20 dk stimülasyon uygulanmıştır. Her iki gruba yapılan 10 seanslık uygulamadan önce ve sonra otonomik ölçümleri ve solunum fonksiyon testleri tamamlanmıştır. Otonomik ölçüm olarak kalp hızı, sistolik kan basıncı, diyastolik kan basıncı, RMSSD, PNN50, LF/HF, LF POWER, HF POWER değerlerine bakılırken; solunum fonksiyonları FEV1, FVC ve FEV1/FVC ile değerlendirilmiştir. Gruplar arası sonuçlarda, nabız değeri her iki grupta anlamlı olarak azalırken; S grubunda, V grubuna göre anlamlı üstünlük bulunmuştur. Kan basıncı değerlerinde her iki grupta istatiksel olarak anlamlı bir düşüş görülmüştür. RMSSD, PNN50 ve HF değerleri, V grubunda anlamlı olarak daha fazla artmışken; LF değeri ise S grubunda anlamlı olarak daha fazla azalmıştır. LF/HF değerine bakıldığı zaman S grubunda istatiksel olarak anlamlı düşüş bulunmuştur. Solunum fonksiyon testi sonuçlarında, FEV1 değeri her iki grupta da anlamlı olarak artmıştır. FVC değerinde her iki grupta anlamlı ancak S grubunun üstün olduğu bir artış görülmüştür. FEV1/FVC değerlerinde ise iki grupta da anlamlı bir fark olmamıştır. Tüm bunlar neticesinde vagus uyarımının parasempatik sistemi arttırmada solunum egzersizine göre; solunum egzersizlerinin de sempatik aktiviteyi azaltmada ve solunum fonksiyonlarını arttırmada vagus uyarımına göre anlamlı farklılık gösterdiği sonucuna varılmıştır.
Sağlıklı genç yetişkin bireylerde vagus sinir uyarımının ve derin solunum egzersiz yöntemlerinin otonom sinir sistemi ve kasın yapısal özelliklerine akut etkisi
Derin solunum egzersiz yöntemleri ve auriküler vagus sinir uyarımı (VSU), son yıllarda noninvaziv bir tedavi modalitesi olarak kullanımı giderek artmaktadır. Bu çalışmada, derin solunum egzersiz yöntemlerinin ve vagus sinir uyarımının vagal modülasyon ve kas gruplarının özellikleri üzerine etkisi incelenmiş ve bu iki yöntemin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Sağlıklı yetişkin bireyler tek seanslık VSU ve derin solunum egzersizleri uygulanmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Uyarım öncesi ve sonrası gerçekleştirilen nabız, tansiyon, algılanan stres ölçeği, e-motion faros ve myotonpro ölçümleri ile otonom sinir sistemi ve çeşitli kas gruplarının yapısal özellikleri üzerine akut etkisi incelenmiştir. Her iki grupta da tek seanslık uygulama sonucunda algılanan stres ölçeği, nabız ve tansiyon değerlerine ilişkin bulgularda anlamlı düşüş tespit edilmiştir. Ayrıca her iki grupta da otonomik ölçüm değerlerine ilişkin bulguların parasempatik sinir sisteminin lehine geliştiği belirlenmiştir. Kasın yapısal özelliklerine ait ölçümlerde her iki grupta incelenen kasların frekans, sertlik ve logaritmik azalma değerleri düşüş gösterirken, gevşemeye ilişkin bulgularda artış tespit edilmiştir. Gruplar arası yapılan karşılaştırmalı istatistiksel değerlendirme sonucunda RMSSD, PNN50 ve PNS indeks değerlerinde solunum grubunda diğer gruba göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenirken diğer parametreler açısından iki grup arasında herhangi bir anlamlı fark gözlenmemiştir. Elde ettiğimiz bulgular derin solunum egzersiz yöntemlerinin ve auriküler VSU'nun tek seanslık uygulamasının parasempatik sinir sistemine ilişkin değerleri artırabileceğini düşündürmüştür. MyotonPro cihazı ile yapılan ölçümlerde gruplar arası osilasyon frekansı ve sertlik değerlerinde nefes grubunda m.erector spinae'da, esneklik değerlerinde ise vagus grubunda m. biceps brachii'de anlamlı olarak daha fazla düşüş görülmüştür. Gevşeme değerlerinde ise nefes grubunda m.erector spinae ve m.gastrocnemius değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptanmıştır.
Zor havayolu senaryosu oluşturulmuş hastalarda klasik®, fleksible® ve proseal® laringeal maskelerin karşılaştırılması
Çalışmamızın amacı; boyunluk takılarak zor hava yolu senaryosu oluşturulan hastalarda supraglottik hava yolu aygıtları olan klasik laringeal maske (LMA), proseal LMA ve fleksible LMA'nın havayolu sağlamadaki performanslarını karşılaştırmaktır. Etik kurul onayı ve hasta onamları alınan 18-80 yaş arası, Amerikan Anestezistler Derneği (ASA) I-III grubunda 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Randomize olarak hastalar 3 farklı gruba ayrıldı. Birinci gruba proseal laringeal maske (PLMA) (Grup I), ikinci gruba fleksible laringeal maske (FLMA) (Grup II) ve üçüncü gruba klasik laringeal maske (cLMA) hasta kilosuna uygun olarak, üretici firmanın önerileri doğrultusunda standart teknikle yerleştirildi. Zor entübasyon senaryosu boyunluk kullanılarak oluşturuldu. Yerleştirme öncesinde hastaların maksimum ağız açıklığı, tiromental mesafe, sternomental mesafe ve tiroid kıkırdak hizasından boyun çevresi ölçüldü. Gruplar arasında demografik veriler bakımından anlamlı bir farklılık yoktu. Yerleştirme süresi, girişim sayısı, yerleştirme kolaylığı, orofaringeal kaf kaçak basıncı, fiberoptik bronkoskop görüntü derecelendirilmesi ve komplikasyonlar her üç grup arasında da benzer bulundu (p>0,05). Her üç cihazın da ilk yerleştirme başarısı yüksekti. Sonuç olarak tüm laringeal maske türlerinin zor entübasyon şartlarında benzer klinik performanslara sahip oldukları ortaya konulmuştur. Birinci ve ikinci jenerasyon supraglottik havayolu araçlarının boyun immobilizasyonuna bağlı sınırlı servikal hareketi bulunan hastalarda ilk tercih bakımından birbirlerine üstünlükleri olmadığı sonucuna varılmıştır.
Maksimal direnç egzersizlerinde farklı solunum tiplerinin performans ve kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisi
Araştırmanın amacı, maksimal direnç egzersizi esnasında farklı solunum tiplerinin performans ve kardiyovasküler etkilerini belirleyerek, performans ve kardiyovasküler sistem açısından hangi nefes tipinin uygun olduğunu tespit etmektir. Araştırmaya direnç egzersizi yapan 12 (yaş 27.92±7.38 yıl, boy 174.08±5.60 cm, vücut ağırlığı 81.56±8.23 kg) katılımcı dâhil edilmiştir. Verilerin toplanması için kişisel bilgi formu, holter ve kan basıncı ölçüm cihazı kullanıldı. Borg Skalası uygulandı. Çalışma 4 hafta sürdü. 1. hafta; katılımcıların Bench-Press 1 TM'leri tespit edildi. 6 set, 4 TM (%90) set arası 5 dakika dinlenmeli Bench-Press antrenmanı 3 farklı solunum tipiyle haftada bir gün olmak üzere, 3 hafta uygulandı. 1. hafta katılımcılar ağırlığı kaldırırken nefes verdi, indirirken nefes aldı. 2. hafta ağırlığı kaldırırken nefes tuttu, indirirken nefes verdi ve aldı. 3. hafta ağırlığı kaldırırken nefes aldı, indirirken nefes verdi. Egzersizlerin 5 dakika öncesiyle sonrasını kapsayacak şekilde egzersiz esnasında katılımcıların kalp atım hızı değişkenleri holterle kaydedildi. Egzersiz öncesi, 3. set sonrası ve egzersiz sonrası katılımcıların kan basınçları ölçüldü. Verilerin betimleyici istatistikleri yapıldı. Solunum tipleri arasındaki farklılıkların önemliliğinin belirlenmesinde Friedman ve Wilcoxon işaretli sıralar testi, ilişkinin tespitinde Spearman korelasyon testi SPSS 25.0 programında uygulandı. Araştırmanın bulgularına göre; maksimal direnç egzersizlerinde farklı solunum tiplerinin; kardiyovasküler sistem parametrelerinden SDNN'yi (X^2=6.00, p≤0.05) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde etkilediği; pNN50, RMSSD, LF, HF, LF/HF, kalp atım sayısı, kalbin atım hızının yavaşlama kapasitesi ve kan basıncı parametrelerinde ise istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı görülmüştür (p>0.05). Performans parametreleri olan toplam ağırlık (X^2=13.86, p≤0.05) ve toplam set (X^2=13.07, p≤0.05) parametrelerini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde etkilediği tespit edilmiştir. Sonuç olarak; maksimal direnç egzersizleri esnasında ağırlığı kaldırırken nefes almanın performans ve kardiyovasküler sistem üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu belirlenmiştir.
Perkutan trakeotomi sonrası BIPAP ve ATC ile bileşik yapay solunum
Giriş ve amaç: Bu çalışmada, yoğun bakım hastalarında Griggs yöntemi ile perkutan trakeotomi açılması sonrasinda değişik sürelerdeki BIPAP ventilasyonuna ATC eklenmesi ile elde edilen bileşik ventilasyonun hemodinami, mekanik ventilasyon parametreleri ve alveolar gaz değişimi üzerine etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Solunum sıkıntısı olan 90 cerrahi ve medikal yoğun bakım hastası çalışmaya alındı. Traketomi gereksinimini geleneksel kararlara göre belirlendi. Elektif postoperatif hastalar veya kısa süreli mekanik ventilasyon ihtiyacı olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Ayrıca perkütan Griggs yöntemini uygulamanın kontrendike olduğu hastalar da dışlandı. Trakeotomi açılmasını takiben hastalar Drager Evita 4 ventilatör ile ventile edildi. BIPAP ventilasyon ile ilk bir saatlik stabilizasyon evresini takiben hastalar randomize iki gruba ayrıldı. Grup 1 (n=45) için 6 saat BIPAP ventilasyonu, grup 2 (n=45) için 12 saat BIPAP ventilasyonu uygulandı ve her iki gruba da 6'şar saat % 100 ATC eklendi. Ventilatör parametreleri; Pinsp< 30cmH2O, fmec ? 16/min, I: E oranı 1: 2, FiO2< 0.6, PEEP = 5 cmH2O, VT ? 8 mL? kg olacak şekilde ayarlandı. PaCO2 ve PaO2 değerleri sırasıyla 35-50 mmHg ve 70- 110 mmHg değerleri korunacak şekilde ayarlandı. Bütün değerler dört kademede kaydedildi; Z0: trakeotomi öncesi bir saat, Z1: trakeotomi açılması takiben bir saat sonra, Z2: BIPAP ventilasyonu sonu, Z3: BIPAP + ATC ventilasyonu sonu.Bulgular:Hastaların yaş ve APACHE II skoru ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Tüm hemodinamik veri ve arter kan gazı değerleri klinik olarak kabul edilebilir sınırlarda bulundu. BIPAP ventilasyonuna; erken evrede ATC eklenmesiyle Pinsp, PEEPi, VTinsp ve horovitz indeksi (P/F oranı) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış bulundu. (p <0.05).Sonuç: Solunum yetersizliğine sahip erişkin yoğun bakım hastalarında Griggs tekniği ile perkutan trakeotomi açılması sonrasında BIPAP ventilasyonuna erken evrede ATC eklenmesi horovitz indeksinde artış sağlamaktadır. Ancak bu klinik avantajın homojen alt gruplar ve diğer trakeotomi yöntemleri ile kanıtlanması gereklidir.
Pron pozisyonda düşük ve yüksek akımlı anestezinin solunum mekanikleri üzerine olan etkileri
Amaç: Çalışmamızda pron pozisyonda yapılan cerrahi işlemlerde düşük akımlı anestezinin solunum mekanikleri üzerine olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Elektif şartlarda genel anestezi altında pron pozisyonda lomber vertebra cerrahisi uygulanacak 84 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar düşük akımlı anestezi ve yüksek akımlı anestezi grubu olarak ikiye ayrıldı. Hastaların demografik verileri, hemodinamik parametreleri değerlendirildi. Her iki grubun pron pozisyondaki havayolu tepe basıncı, havayolu plato basıncı ve kompliyans parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri, hemodinamik parametreleri açısından iki grup arasında fark tespit edilmedi. Düşük akım grubunda havayolu tepe basıncı ile havayolu plato basıncı artışı yüksek akım grubundan daha az artış gösterdi, kompliyans değerindeki azalma ise düşük akımlı grupta yüksek akımlı gruptan daha az azalma gösterdi. Sonuç: Pron pozisyonda gerçekleştirilen düşük akımlı anestezi uygulamaları, tepe ve ortalama hava yolu basınçlarında meydana gelen yükselmeyi ve kompliyansta meydana gelen düşmeyi anlamlı şekilde azaltmaktadır.
Pliometrik antrenmanların 14-16 yaş futbolcularda çabukluk, çeviklik ve solunum kas kuvveti üzerine etkisi
Bu araştırmada, pliometrik antrenmanların 14-16 yaş grubundaki futbolcuların çabukluk, çeviklik ve solunum kas kuvveti üzerindeki etkileri incelenmiştir. Araştırma, 24 amatör futbolcunun katılımıyla gerçekleştirilmiş ve katılımcılar deney ve kontrol grubu olmak üzere iki eşit gruba ayrılmıştır. Her iki grup, temel futbol antrenman programını uygularken, deney grubu bu programa ek olarak haftada 3 gün, 30 dakikalık pliometrik antrenman programını gerçekleştirmiştir. Araştırma kapsamında, futbolcuların boy ve kilo gibi temel antropometrik ölçümleri, çeviklik (İllinois Testi), solunum kas kuvveti, 30m ve 60m sürat testleri sonuçları değerlendirilmiştir. Çalışma ön test-son test modeliyle yapılandırılmış olup, elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 25.0 yazılımı ile analiz edilmiştir. Zaman (ön test ve son test) ve grup (deney ve kontrol) faktörlerinin etkilerini incelemek için iki yönlü tekrarlayan ölçümler ANOVA kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p < 0.05 olarak belirlenmiştir. Anlamlı bulunan durumlarda etki büyüklükleri Partial Eta Squared (η²) ile ifade edilmiştir. Sonuçlara göre, deney grubunda çeviklik, sürat ve solunum kas kuvveti değerlerinde belirgin iyileşmeler kaydedilmiştir. Kontrol grubu da bir miktar gelişme göstermiş olmakla birlikte, deney grubundaki artışlar daha yüksek düzeydedir. Ancak, gruplar arasındaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Bu durum, antrenman süresinin sınırlı oluşu ve örneklem büyüklüğünün etkisiyle ilişkilendirilmiştir. Bu çalışma, pliometrik antrenmanların genç futbolcuların performans gelişiminde etkili bir yöntem olabileceğini göstermektedir. Daha uzun süreli ve geniş katılımcı gruplarını içeren araştırmalar, pliometrik antrenmanların etkilerinin daha net bir şekilde ortaya konulmasına katkı sağlayabilir. Araştırmanın sonuçları, spor performansını optimize etmek için pliometrik antrenmanların etkili bir strateji olarak değerlendirilebileceğini işaret etmektedir.
Sporcuların ve üflemeli çalgı çalan müzisyenlerin bazı solunum parametrelerinin incelenmesi
Yapılan bu çalışmada üflemeli çalgı çalan müzisyenlerin ve farklı branşlar da spor yapan bireylerin bazı solunum parametrelerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda çalışmaya tamamı Hitit üniversitesi öğrencisi olacak şekilde; Spor Bilimleri Fakültesi ve Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Müzik Bölümü öğrencileri ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma 3 farklı grupta sınıflandırılmıştır. Çalışmaya yaş aralığı 18-35 olan Spor Bilimleri Fakültesinden aktif spor yapan 15 kız 5 erkek olmak üzere toplam 20 kişi, Müzik Bölümü yan flüt ve klarnet çalan 15 kız 5 erkek olmak üzere toplam 20 kişi ve kontrol grubu içinde sedanter 15 kız 5 erkek olmak üzere toplam 20 kişi olacak şekilde, 60 gönüllü öğrenci dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan katılımcıların tanımlayıcı bilgilerini elde etmek için cinsiyet, yaş, sigara kullanımı, alkol kullanımı, kronik/akut hastalığı, covid hastalığı ve aşı durumu gibi sorular sorulmuştur. Solunum fonksiyon testleri Spirometre (FEV1, FEV1/FVC, FVC, PEF Max.), maksimal inspiratuar (MIP) ve ekspiratuar basınç (MEP) Powerbreathe K5 cihazı, kullanılarak ölçümler alınmıştır. Çalışma sonunda elde edilen verilerin normal dağılıma sahip verilerden oluştuğu Shapiro-Wilk testi ile tespit edilmiştir. Yapılan analizlerde, çoklu grup karşılaştırmasında, oneway anova testi, ikili karşılaştırmalarda ise t-testi kullanılmıştır. Her üç grubun s-ındex, pıf ve volume değerlerinin karşılaştırılması sonucunda, en yüksek değerlerin spor yapan grupta olmasına karşın gruplarlar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık çıkmamıştır. Ayrıca elde edilen sonuçlara baktığımızda sigara ve alkol kullanımı, covid 19 geçirmiş ve covid aşısı olma durumlarınında solunum kas paremetrelerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık oluşturmadığı tespit edilmiştir (p> 0,05). Sonuç olarak hem spor yapmanın hemde üflemeli çalgı çalmanın kişilerin solunum kas parametlerini olumlu yönde etkilediğini bu bağlamda solunum kas kuvvetlerini geliştirecek solunum antrenmanlarına yer verilmesi konusunda öneride bulunabiliriz.
Farklı dentofasiyal iskeletsel paterne sahip bireylerin havayolu değerlendirmeleri ile dil hacimlerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, farklı dentofasiyal iskeletsel paterne sahip bireylerin havayolu değerlendirmeleri ile havayolu ve dentofasiyal patern üzerinde etkisi olduğu bilinen dilin hacim ölçümünün konik ışınlı bilgisayarlı tomografi kullanılarak karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda 88 erişkin (n=39 erkek, n=49 kadın) hasta, vertikal yönlü olarak hipodiverjan (S-N/Go-Me <27°, S-Go/N-Me oranı > %69), normodiverjan (27°< S-N/Go-Me <37°, %61< S-Go/N-Me oranı < %69) ve hiperdiverjan (S-N/Go-Me >37°, S-Go/N-Me oranı < %61); sagital yönlü olarak ise sınıf I (1°< ANB <3°), sınıf II (ANB >3°) ve sınıf III (ANB <1°) olarak gruplara ayrılmıştır. Böylece vertikal büyüme paternindeki, sagital iskeletsel ilişkilerdeki farklılıkların orofaringeal (OP) ve nazofaringeal (NP) bölgelere etkisi incelenmiştir. Görüntülerin segmentasyonu için Mimics 18.0 programı kullanılmıştır. Bağımsız grupların karşılaştırılmasında Oneway ANOVA ve Tukey testleri, normal dağılım göstermeyen grupların karşılaştırmasında Kruskal Wallis test ve farklılığa neden olan grubun tespitinde Mann Whitney U test kullanılmıştır. Değerler arası korelasyon için Pearson ve Spearman's korelasyon analizleri kullanılmıştır. Anlamlılık p<0,01 ve p<0,05 düzeylerinde değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgulara göre vertikal yönlü değerlendirmelerde, hipodiverjan grubundaki bireylerin (n=28) NP havayolu hacimleri diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,01). Sagital yön değerlendirmesine göre de sınıf III hasta grubundaki bireyler (n=12) sınıf I (n=39) ve sınıf II (n=37) grubundakilerle karşılaştırıldığında, OP havayolu hacimleri istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0,01). OP vertikal, posterior havayolu boşluğu (PHB), minimum aksiyal alan (minax) ölçümlerinin OP havayolu hacmi hakkında bilgi verebileceği gözlenmiştir. En yüksek negatif korelasyon sınıf III hastaların dil hacmi ile OP havayolu hacmi arasında bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, hipodiverjan grubundaki ve sınıf III grubundaki bireylerin havayolu değerleri diğer gruplardan yüksek bulunmuştur. Dil hacmi ile OP havayolu hacmi negatif korelasyon içindedir. Vertikal büyüme paterninin ve sagital iskeletsel ilişkilerin havayolunu etkilediği gözlenmiştir.
Diş ve diş-kemik destekli hızlı üst çene genişletmesinin üst havayollarına etkilerinin üç boyutlu olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, diş destekli genişletme aygıtı (Hyrax) ile diş-kemik destekli genişletme aygıtının (Hibrit Hyrax) üst havayolları üzerindeki etkilerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) ile incelenmesi ve karşılaştırılmasıdır. Çalışmamıza Hyrax ve Hibrit Hyrax apareyleri ile hızlı üst çene genişletmesi yapılmış olan 33 bireyden alınan veriler dahil edil edilmiştir. Hyrax grubu yaş ortalaması 14 ± 2.2 yıl olan 17 bireyden (10 kız, 7 erkek), Hibrit Hyrax grubu ise yaş ortalaması 13,7 ± 2.3 olan 16 bireyden (8 kız, 8 erkek) oluşmuştur. Genişletme öncesi ve genişletmeden 3 ay sonra alınan KIBT görüntüleri üzerinde üst havayolu ölçümleri ve maksiller iskeletsel ölçümler yapılmıştır. Veriler istatiksel olarak değerlendirilimiştir. Genişletme sonrasında, Hyrax ve Hibrit Hyrax gruplarında maksiller transversal iskeletsel ölçümlerde anlamlı artışlar meydana gelirken (p<0.001), gruplar arasında fark gözlenmemiştir (p>0.05). Her iki grupta da nazal genişlikler, nazal kavite ve nazofarinks hacmi artmakla beraber, Hibrit Hyrax grubundaki hacim ve 1.premolar seviyesindeki nazal genişlik artışları daha fazla bulunmuştur (p<0.05). Benzer şekilde genişletme sonrasında oluşan maksiller sinüs hacim artışları da Hibrit Hyrax grubunda Hyrax grubuna göre daha fazla artış göstermiştir (p<0.05). Orofarinksteki hacimsel artışlar açısından gruplar arasında fark bulunmamıştır (p>0.05). Diş ve diş-kemik destekli maksiller genişletme sırasında üst havayolu boyutlarında belirgin artış meydana gelmektedir. Bununla birlikte, Hibrit Hyrax aygıtı nazal kavite hacmini ve anterior nazal kavite genişliğini arttırmakta daha etkilidir. Anahtar Kelimeler: Hızlı üst çene genişletmesi, Hyrax genişletme apareyi, Hibrit hyrax genişletme apareyi, Üst havayolu, Konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT)
Investigation of changes in flexibility and lung capacity among girls beginner synchronized swimming and free style swimming between ages of 6-9
The aim of the study was to investigate the effect of swimming on lung capacity and assess the effect of different dry land training in synchronized swimmers on flexibility in girls. The participants were either Synchronized swimmers (SG) (n=12) or Freestyle swimmers (FG) (n=12). The groups were separated according to their swimming style.The study included 24 beginner swimmers (24F;6-9ages)who continue to different swimming clubs in Istanbul, Turkey between January 2019 and April 2019 for three months from beginning evaluation. Pulmonary functions of all the swimmers were evaluated by spirometry, Forced Vital Capacity (FVC) and Forced Expiratuar Volume (FEV1). Flexibility were assessed by Sit and Reach test. In this study, IBM SPSS Statistics 22 for statistical analysis (SPSS IBM, Turkey) programs were used. There was no statistically significant difference between the values FVC and FEV1 of synchronized and freestyle swimmers before and after (p> 0.05). And also that showed no statistically significant changes between the groups in terms of the amount of increase seen in the last flexibility levels compared to the first flexibility levels (p> 0.05). But in both groups there was a significiant difference between the previous and the last evaluation. . As a result of this study if there will be a longer-term study with more participants, more meaningful results can be achieved. Key Words: Synchronized swimming, freestyle swimming, pulmonary function, FVC, FEV1, flexibility, sit and reach test, dry-land exercises.
Comparing the impacts of video-based and physiotherapist-led yoga practices on the respiratory capacities and sleep quality of sedentary individuals
Aiming to compare the impacts of video-based and physiotherapist-led yoga practices on the respiratory capacities and sleep quality, this research study hypothesizes that video-based yoga improves respiratory capacities and sleep quality. Sedentary women were randomly divided into three groups; video-based yoga (n=17), yoga (n=15) and exercise (n=16). The yoga group was assigned pranayama (respiration), asana (poses) and meditation and the exercise group, various exercises of respiration, strengthening, stabilization and flexibility with the supervision of a physiotherapist. Yoga exercises were also recorded in video and later used for the video-based yoga group. In the beginning and at the end of the study, which took a total of 6 weeks (2 days/week) and 12 sessions, respiration (spirometer, Cosmed, Pony Fx), sleep (Pittsburgh Sleep Quality Index), flexibility (goniometer, measuring tape), posture (New York Posture Rating Chart), pain (Pain Quality Assessment Scale), balance (Single Leg Stance Assessment), functional strength (5 squat test), fatigue (Fatigue Severity Scale) and quality of life (WHOQOL-BREF) were evaluated. The data was analyzed with SPSS 22.0. In-group evaluations revealed significant improvement in all data of the yoga group other than physical health, psychological health, social relations and environmental components of quality of life (p<0.05) and a statistically significant improvement in all data other than sleep quality and quality of life of video-based yoga and exercise groups were found (p<0.05). Intergroup comparisons revealed a significant improvement, favoring the video-based yoga groups with vital capacity values, regarding M. triceps brachii flexibility and respiration. As a result, significant improvement in sedentary women was detected in the vital capacities of video-based yoga group and in the sleep qualities and qualities of life of the yoga group. While improvements related to posture are observed in video-based yoga, yoga and exercise groups, the significant improvement in the shoulder and leg postures of those in the exercise group is noteworthy. Video-based yoga approach for sedentary women (30,44±9,61 years) is an easily accessible, economical and efficient method. Keywords: sedentary, video, yoga, respiration, women