Risk factors

775 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessEN

Prolonged grief and posttraumatic growth following the loss of a relative from COVID-19: Role of pandemic grief risk factors, ruminations, and perceived social support

The present study explored COVID-19-caused bereavement outcomes of individuals. Correspondingly, the predictor roles of pandemic grief risk factors (PGRF), intrusive rumination, deliberate rumination, perceived social support and its subfactors (i.e., support from family, friends, and significant other) on prolonged grief (PG) symptoms and posttraumatic growth (PTG) were investigated. The potential buffering role of perceived social support on PTG was also investigated. The sample consisted of 144 bereaved people living in Turkey who had lost their loved ones due to COVID-19, reached through purposive and snowball sampling methods on social media. Data collections tools were the Demographic Information Form, the Pandemic Grief Risk Factors (PGRF) Inventory, the Event-Related Rumination Inventory, the Multidimensional Scale of Perceived Social Support, the Prolonged Grief Disorder-13, and the Post Traumatic Growth Inventory. First, a confirmatory factor analysis was performed for the Turkish-adapted PGRF inventory. The obtained data were then analyzed by performing hierarchical regression analyses and moderated mediation analyses. Findings indicated the predictor role of traumatic perception of loss, PGRF, and friends support on PG symptoms, the predictor role of age and deliberate rumination on PTG, and finally, the moderator role of family support on PTG. Within the framework of the literature, findings were discussed.

Perceived social supportCOVID 19Pandemics+7
Meyra Çakar
TOBB Economics and Technology University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Metabolik sendromda preptin düzeyinin kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisi

Metabolik sendrom başlangıçta insülin direnci varlığı ile meydana gelen bunu takiben obezite, diyabet, lipid profili bozukluğu olan dislipidemi ve çeşitli kardiyovasküler rahatsızlıkların metabolik bozukluklarını bir çatı altında birleştiren bir endokrin bozukluktur. Dünya üzerinde ciddi bir problem olarak karşımıza çıkan metabolik sendromda, görülme sıklığının nedeni deneklerin bireysel özellikleri ve hayat tarzları ile araştırmanın yapıldığı zaman aralığı ileri sürülmüştür. Metabolik sendromlu kişilerde görülen subklinik kardiyovasküler hastalıkların varlığının da kardiyovasküler hastalık riskinin artmasında etkili olduğu ileri sürülmüştür. Dünyada hızlıca yayılan diyabet ve metabolik sendrom, araştırmacıları bu hastalıkların tanı, tedavi ve patogenezinde görev alan ayıraçlar hususunda araştırmaya yönlendirmiştir. Bu araştırmaların sonucunda da kardiyovasküler hastalıkların önüne geçilebileceği umut edilmektedir. Çalışmamızdaki amacımız yakın zamanda keşfedilen yeni bir peptid olan preptinin metabolik sendromla olan ilişkisini incelemek ve buna bağlı olarak kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisini değerlendirebilmektir. Çalışmaya 58 metabolik sendrom hastası deney grubu ve 30 sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Metabolik sendromlu hastalarda preptin, yaş, bel çevresi, kalça çevresi, sistolik kan basıncı, diastolik kan basıncı, glukoz, insülin, LDL, HDL, total kolesterol, TG, HOMA, HbA1c, VKİ, QUICKI, SCORE risk değerlendirmesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,005, p=0,000, p=0,000 p=0,008, p=0,000, p=0,033, p=0,000, p=0,043, p=0,000, p=0,000, p=0,000). Metabolik sendrom hasta grubuna uygulanan korelasyon analizinde Preptin düzeyi ile bel çevresi, sistolik kan basıncı, HOMA ve VKİ arasında pozitif korelasyon tespit edildi (sırasıyla r=0,324 p<0,005, r=0,293 p<0,05, r=0,332 p<0,05, r=0,308 p<0,05). Metabolik sendrom hasta grubu VKİ ve SCORE risk yönünden 4 farklı alt grup altında preptin seviyesi ile ilişkisi değerlendirildi. VKİ ve SCORE risk arttıkça preptin seviyelerinde de artış olduğu gözlemlendi. Sonuç olarak metabolik sendromlu hastalarda yükselen düzeyleri nedeniyle, preptinin kardiyovasküler risk faktörlerini belirlemede yardımcı olabilecek olan bir peptit olabileceği öngörülmüştür. Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Preptin, Kardiyovasküler risk, İnsülin direnci, Hiperlipidemi, HOMA.

HiperlipidemilerKardiyovasküler hastalıklarKardiyovasküler sistem+4
Tuba Gökkuş Çelik
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran bireylerde bel ağrısı sıklığı, etkileyen faktörler ve bel ağrısının revizeoswestry bel ağrısı engellilik anketi ile değerlendirilmesi

Ağrı, gerçek veya potansiyel doku hasarını işaret eden, vücudun herhangi bir yerinde başlayabilen, karmaşık bir multidisipliner deneyimdir. Ağrı; kişisel yaşantılarına, duygusal durumlarına ve çevresel etkilerine göre şekillenir. DSÖ, bel ağrısının , her yaş grubunda görülen ve tıbbi hizmetlere başvuruyu gerektiren yaygın bir hastalık olduğunu belirtmiştir. Gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalara bakıldığında YBBA prevalansının %59-80 arasında değiştiği görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde yaşam boyu bel ağrısı sıklığı %70 'in üzerindedir. Çalışmamızda Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran erişkinlerde bel ağrısı prevalansı ve olası katkıda bulunan faktörler araştırıldı. Katılımcılara hazırlanan anketin yanı sıra ODİ skalası uygulandı. Çalışmamıza 01.05.2022-01.10.2022 tarihleri arasında polikliniğe herhangi bir neden ile başvuran 18-65 yaş aralığındaki 108'i erkek, 191'i kadın toplam 299 kişi katılmıştır. Çalışmamız da YBBA prevalansı %78,6 (n=235) olarak bulundu. Yaşamı boyunca bir veya daha fazla BA şikayeti olanların yaş ortalaması 38,57±11,54 idi. YBBA prevalansı; kadınlarda %84,8 (n=162), erkeklerde %67,6 (n=73) olarak bulunmuştur. Çalışmamıza katılanların VAS ağrı skalası ort. puanı 2,93±2,77 olarak bulunmuştur. VAS ağrı skalası ile meslek grupları kıyaslandığında hastane personeli ve hemşire/ebe grubunun ağrı skalası puanı diğer mesleklere göre daha yüksek bulunmuştur. Kadın cinsiyette ODİ skoru ortalaması 23,09±16,91 iken, erkeklerde 17,3±15,61'dir. ODİ skoru toplam puanı ile VKİ değerleri arasında pozitif yönlü istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bireyi ve toplumu hem psiko-sosyal hem de maddi açıdan kötü etkileyen BA tedavisinde, risk faktörlerini belirlemek. BA oluşmadan yada akut olan BA kronikleşmeden risk faktörlerine yönelik gerekli koruyucu önlemleri almak. Mevcut riskler konusunda bireyleri bilgilendirmek ile bel ağrısı sıklığının önemli ölçüde azaltılabileceğini düşünmekteyiz.

Aile hekimliğiAnketlerAğrı+5
Nuriye Sedef
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

İnşaat sektörü çalışanlarında ergonomik risk faktörlerinin değerlendirilmesi

İnşaat sektörü, Türkiye'de bulunan üretim sahalarını doğrudan ilgilendiren, ülkenin gelişmesine ve ülke ekonomisine kayda değer bir katkı sunan sektörlerden biridir. İnşaat sektörü, özellikle 20'nci yüzyıl boyunca ilerlemiş teknolojik gelişmelerden sonra ciddi manada değişikliğe uğramıştır. 100-150 yıl kadar önce yapılması mümkün görünmeyen veya yapımı çok zaman alan yüksek yapılar, havalimanları, pistler, barajlar, endüstriyel fabrikalar, tesisler yapılır hale gelmiştir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte üretilen makinaların ve inşaat araç gereç ve malzemelerinin inşaat sektöründe kullanımı sonucunda bu seviyeye ulaşılmıştır. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca hayatın ve bilimin her yönünde yaşanan muazzam teknolojik gelişmeler, inşaat işkolunda ihtiyaç duyulan araç gereç ve malzemelerin farklılaşmasına ve gelişmesine, farklı şekillerde kullanılmasına neden olmuştur. Bu gelişmeler kendileri ile beraber meslek hastalıklarını da ortaya çıkartmıştır. Gerek kimyasal gerek biyolojik gerekse fiziksel tehlikelerden kaynaklı birçok hastalık baş göstermiş ve insan sağlığını etkilemeye başlamıştır. Gelişen teknoloji ile beraber ülkemizdeki inşaat sektörü de ortaya çıkan ihtiyaçları giderecek derecede gelişmiş ve işkolu olarak inşaat ön plana çıkmaya başlamıştır. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli önemli projelere imza atılmasıyla beraber, inşaat sektörü, alt dallarıyla beraber ekonominin parlayan yıldızı haline gelmiştir. Bu gelişmeler doğrultusunda, inşaat sektöründe meslek hastalıkları, iş ve işçi sağlığı ile iş ve işçi güvenliği hususları daha da önemli hale gelmiştir. Türkiye'nin, sosyal ekonomik ve kültürel olarak bütünleşme gayreti bulunan Avrupa Birliği, inşaat sektöründe meslek hastalıkları ve güvenlik konularında önemli kriterlere sahiptir. Özellikle yurt dışı inşaat faaliyetlerinde Türk inşaat firmaları çok fazla yer almaya başladığı için Avrupa standartlarına uymak zorunda kalmışlardır. Bunun yanında Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girme çabalarının doğal sonucu olan uyum çalışmaları kapsamında, inşaat sektörümüzdeki iş ve işçi güvenliği olumlu şekilde etkilenmektedir. Sektörde faaliyet gösteren birçok işçi ve çalışan, kimyasal, fiziksel ve biyolojik etkilerden dolayı meslek hastalığına yakalanmaktadır. Bunun yanında iş esnasında ortaya çıkan tehlikeli durumlar sonucunda oluşan kazalarda yaralanmalar veya ölümler meydana gelmektedir. Yetersiz mevzuat, yetersiz denetim ve kontrol ile eğitim eksikliği gibi sebeplerden dolayı işçi sağlığı, iş ve işçi güvenliği hususlarında tatmin edici seviyeye ulaşılamadığında, bu durumdan ülke ekonomileri de olumsuz etkilenmektedir. İş ve işçi kazaları ile meslek hastalıkları sonucu, yetişmiş ve kaliteli işgücü kaybı yaşanmasından dolayı, güvenli çalışma koşullarının oluşturulması bakımından toplumsal duyarlılık, farkındalık ve bilinç de önem arz etmektedir. Bu çalışmada, ülkemizde inşaat sektöründe görülen meslek hastalıkları, işkolunun kendine has çalışma şartları, meydana gelen kaza ve olaylar araştırılmış, eksik olan hususlar tespit edilmiş ve alınması gereken önlemler ortaya konmuştur. Ayrıca inşaat sektöründe; kalıp işçiliği, duvar işçiliği, demir işçiliği gibi farklı aşamalarda, işe özgü belirlenen 21 farklı çalışma şekli üzerinde gözlemler gerçekleştirilmiş, REBA ve QEC yöntemleri ile değerlendirmeleri yapılmıştır. Bu değerlendirmeler sonucunda, inşaat sektöründe bina inşaatında çalışılan her dal için risk düzeyi yüksek olarak saptanmıştır. Bu sonuçlara göre inşaat sektöründeki tüm alanlarda, çalışan işçilerin kas iskelet sistemine zarar verildiği, el, kol, bilek, omuz, boyun, diz, bel ve sırt bölgelerinde sağlık sorunları meydana geldiği, uzun süre çalışan işçilerin tedavi görmek zorunda kaldığı anlaşılmıştır. Bu nedenle çalışma koşullarında belli değişiklikler ve iyileştirmeler yapılması, kullanılan malzemelerin uygun hale getirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

ErgonomiKaba inşaatKas-iskelet hastalıkları+7
Abdullah Oğuzhan Baştürk
Tarsus University · Institute of Graduate Studies
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerde görülen psikososyal risk faktörleri ve meslek hastalıkları

En önemli üretim faktörlerinden biri olan işgücü, çalışma esnasında pek çok risk unsuru ile karşılaşır. Bu riskler bir yandan kişilerin yaşam kalitesini tehdit ederken diğer yandan da üretimin aksamasına neden olur. Böylelikle genellikle yegane gelir kaynağı ücret geliri olan bu kişiler tüm yaşamlarını olumsuz yönde etkileyebilecek olan büyük bir sorunla karşılaşmış olurlar. Bu sebeple de işgücünün maruz kaldığı risklerin ekonomik, sosyal ve siyasal açıdan önemli sonuçlarının bulunduğu söylenebilecektir. Çalışma hayatı içerisinde yer alan risklerin farklı boyutları bulunmaktadır. Bu risklerin bir kısmı görünür nitelikte iken diğerlerinin fiziksel bir çıktısı olmadığından görünmesi ve tespit edilmesi zordur. Psikososyal riskler olarak da isimlendirilen bu riskler, kişileri psikolojik açıdan zorlamakta ve kişilerin yaşam kalitelerini düşürmektedir. Ayrıca bu riskler çalışanları demografik özelliklere, gelir durumuna, eğitim seviyesine ve buna benzer kişilik özelliklerine göre farklı seviyelerde etkilemektedir. Dolayısı ile fizyolojik risklerde olduğu gibi risk ve zarar tanımlamasının yapılması kolay olmamaktadır. Bu çalışmada Mersin ilinde özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin maruz kaldıkları psikososyal risk faktörleri incelenmiştir. Çalışmanın sonucunda tüm demografik özelliklere sahip olan çalışanların belirli bir oranda psikososyal risklere maruz kaldığı ve bu risklerin hem çalışma verimliliğini hem de özel yaşam kalitesini düşürdüğü sonucuna varılmıştır. Bu gibi olumsuzlukların önüne geçilmesi için alınabilecek çeşitli önlemler bulunmakta olup riskin fizyolojik çıktısının olmaması nedeniyle ikinci planda değerlendirilmemesi gerektiği kanaatine ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: İş Sağlığı ve Güvenliği, Risk, Psikososyal Riskler, Meslek Hastalığı, Öğretmen. Danışman: Prof. Dr. Funda KAHRAMAN

Meslek hastalıklarıPsikososyal özelliklerRisk faktörleri+3
Hacer Tüzel
Tarsus University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Tehlikeli atık bertaraf tesislerinde meslek hastalığı ve biyolojik faktörler açısından risk değerlendirmesi

Seçilen bir tehlikeli atık bertaraf/geri kazanım tesisinde atığın taşınmasından bertaraf aşamasına kadar ki süreçteki riskler belirlenerek bunların oluşabilme analizi yapılmış ve bunlara bağlı olarak hangi önleyici tedbirlerin alınması gerektiği belirlenmiştir. Yapılan araştırmalardan doğan veri analizlerinin tehlikeli atık sektöründeki biyolojik faktörden kaynaklı oluşmakta olan ve ileride oluşabilecek meslek hastalıkları incelenmiştir. Bu çalışmada, bir Tehlikeli Atık Bertaraf Tesisinde çalışanların atıkları aldıkları mesafelerden bertaraf süresine kadarki olan, maruziyet süreleri, vücutla teması, oluşan havanın solunması gibi etkiler incelenmiştir. Kullanılacak verilerin temin edileceği yer Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimi (OSGB) kayıtlarıdır. Tesiste uzun sürelerdir bulunan İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) Uzmanı kayıtları, doktor tarafından tutulan sağlık kontrol kayıtları ve atıkların cinsine göre oluşan ve oluşabilecek meslek hastalıkları araştırılmıştır. Biyolojik risklerden kaynaklı elde edilen veriler kapsamında 5*5 L TİPİ MATRİS kullanılmıştır. Genel riskler için ise 5*5 L TİPİ MATRİS ve FİNE KİNNEY kullanılmıştır ve metotlar yardımıyla karşılaştırma yapılarak bu riskler arasındaki farklar karşılaştırılmıştır. Seçilen bir tehlikeli atık bertaraf/geri kazanım tesisinde atığın taşınmasından bertaraf aşamasına kadar ki süreçteki riskler belirlenerek bunların oluşabilme analizi yapılacak ve bunlara bağlı olarak hangi önleyici tedbirlerin alınması gerektiği belirlenmiştir. Yapılan araştırmalardaki veri analizlerde tehlikeli atık sektöründeki biyolojik risk faktörlerin kaynakları ve ileride oluşabilecek meslek hastalıkları incelenmiştir. Anahtar

Atık arıtmaAtık bertaraf yöntemleriBiyolojik özellikler+7
Hatice Ölçücü Şensoy
Tarsus University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Kapalı alanlarda yüksek gürültü ve titreşime maruz kalan çalışanların kardiyovasküler parametrelerinin ölçülerek insan sağlığı üzerine etkilerinin incelenmesi

Araştırma Malatya İlinde bulunan bir döküm fabrikasında yapılan ölçümler ve çalışanlarda uygulanan testler ile gerçekleştirilmiştir. Kapalı alan olarak, yüksek gürültü ve titreşim maruziyetinin en fazla olduğu çalışma ortamlarından birisi olan döküm fabrikası seçilmiştir. Söz konusu bu döküm fabrikasında kişiler günlük 8 saat çalışmaktadır. Çalışanlar haftalık 6 gün 48 saat ağır çalışma koşulları altında gürültü ve titreşime maruz kalmaktadır. Bu tez çalışmasında iş sağlığı ve güvenliği yönetmeliklerine göre, çalışanların gürültü ve titreşim maruziyetlerinin kardiyovasküler etkileri araştırılmıştır. Bu çalışmada döküm fabrikasının farklı bölümlerinde ses ve titreşim ölçümleri yapılmıştır. Bu ölçümlerin sayısal sonuçları analiz edilmek üzere bilgisayar ortamına aktarılmıştır. Ayrıca tüm çalışanlara kapsayıcı bir anket uygulaması yapılmıştır. Bunlar ile birlikte gürültü ve titreşimin kardiyovasküler etkilerini görebilmek için maruziyetten en çok etkilenen 5 gönüllü çalışana kombine EKG ve tansiyon holteri 24 saat süre ile takılmıştır. Çalışma ve istirahat zamanlarındaki EKG ve tansiyon kayıtları alınmıştır. Daha sonra, kardiyolog doktor tarafından 5 gönüllü çalışanın ekolarına bakılmıştır. Daha önceki kayıtlarla birlikte eko sonuçları değerlendirilerek raporlandırılmıştır. Fabrikada elde edilen ölçüm sonuçları, anketlerden elde edilen veriler, holter verileri ve kardiyolog değerlendirme sonuçları incelenerek ve iş sağlığı ve güvenliği yönetmeliğide dikkate alınarak maruziyet düzeyleri belirlenmiştir. En sonunda ise, maruziyet önleyici ve düzeltici önlemler tespit edilmiştir.

FabrikalarGürültü kirliliğiGürültü-mesleki+7
Abdulvahap Sevgi
Tarsus University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Kuaförlerde kozmetik ürün kullanımına bağlı rahatsızlıkların ve risk faktörlerinin kozmetovijilans sistemi açısından incelenmesi: Mersin örneği

Kuaförler kapalı ortamlarda, ayakta ve yoğun bir iş temposu ile çalışırlar. Mesleki olarak sağlık sorunları yaşadıkları bilinse de kuaförlerin bu sağlık sorunlarının kozmetik ürün kullanımına bağlı rahatsızlıklar olup olmadığını yönünde belirsizlikler mevcuttur. Bu rahatsızlıkların tanımı veya teşhisini koymak için nitel ve nicel destekleyici kanıtların sunulması gerekir. Bu tez çalışmasının amacı, Mersin'de faaliyetlerini sürdüren kadın-erkek kuaför meslek çalışanlarına yönelik yapılan anket çalışması verilerinin kozmetovijilans tanımının gereği olarak kuaförlerin çalışma koşulları ve kozmetik ürüne bağlı sağlık sorunları arasındaki ilişkilerin analizlerini gerçekleştirmektir. Tanımlayıcı tipteki bu araştırmanın evrenini; Mersin Berberler ve Kuaförler Esnaf ve Sanatkarlar Odasına (MERBEK) kayıtlı kadın-erkek kuaför meslek çalışanları oluşturmuştur. Araştırmada veriler çevrimiçi anket tekniği yöntemi ile toplanarak 387 anket formu analiz edilmiştir. Elde edilen veriler bulgular bölümünde; değişkenlerin frekans ve yüzde dağılımları, örneklem gruplarının ortalamaları arasındaki farklılıkların test edilmesi için bağımsız örneklemler t-Testi, Ki Kare Testi ve ANOVA'dan yararlanılmış; değişkenler arasındaki ilişkiler Korelasyon analiziyle incelenmiş, bağımsız değişkenin bağımlı değişken üzerindeki etkisini incelemek üzere Regresyon analizinden, birbiriyle ilişkili çok sayıdaki değişkenin anlamlı bir şekilde bir araya getirilerek daha az sayıda faktöre boyutlanmasını sağlamak amacıyla Faktör Analizinden yararlanılmıştır. Bu analizler sonucunda kuaför çalışanlarının; İş sağlığı ve Güvenliği (İSG) ve kozmetovijilans sistemi ile ilgili bilgi düzeylerine yönelik bulgular elde edilmiştir. Sonuç olarak, kadın-erkek kuaförlerin birçoğunun kozmetik ürün kullanımı hakkında bilgi sahibi oldukları, nadiren de olsa istenmeyen etkilerle karşılaştıklarında ise doktora başvurdukları, sağlık sorunlarında kalıcı bir etki olmadan iyileşme görüldüğü kanaatine varılmıştır. Çalışmada tespit edilen en önemli özellik, İSG eğitimi alma durumu ve kozmetovijilans sistemi hakkında bilgilenme düzeyleri arttıkça kozmetik ürünlerin zararlarından korunma eğiliminin arttığı yönündedir.Bu çalışma,kuaförlerin; periyodik sağlık muayenelerini düzenli olarak yapmalarını, risk değerlendirme çalışmalarının yapılması ve işyerleri için gerekli raporların hazırlanmasını sağlamayı, kuaför çalışanlarının kozmetik ürünlerin kullanımından dolayı maruz kaldıkları istenmeyen etki / ciddi istenmeyen etki vaka bildirimlerinin raporlanması ve kayıt altına alınması için yetkili kuruluşlara (TİTCK) başvurmaları teşvik etmeyi önermektedir.

Kozmetik sektörüKozmetiklerKozmetovijilans+6
Rifat Aytar
Tarsus University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Adli bilimlerin adli toksikoloji alanında yapılan çalışmalarında iş sağlığı ve güvenliği açısından risklerin belirlenmesi ve değerlendirilmesi

Adli bilimlerin alt dallarından biri olan adli toksikoloji; toksikoloji biliminin ve esaslarının hukuki alanlarda kullanılmasıyla davaların aydınlatılmasında önemli rol oynamaktadır. Yargıya intikal etmiş çoğu vakada canlı veya ölü şahıslardan alınan biyolojik materyaller ile delil niteliğinde olan diğer materyallerin toksikolojik analizlerinin yapılması soruşturmanın seyri açısından oldukça önem arz etmektedir. Soruşturmanın başından sonuna kadarki süreçte, birçok çalışan delil niteliğinde olan materyallerden ve toksikolojik analizlerin gerçekleştirildiği çalışma ortamından kaynaklanan biyolojik, kimyasal, fiziksel, psikososyal ve ergonomik risk etmenleri ile karşı karşıya kalmaktadır. Adli toksikoloji alanındaki risklerin iş sağlığı ve güvenliği açısından değerlendirildiği bir çalışmanın literatürde yer almaması, çok tehlikeli sınıfta yer alan adli toksikoloji laboratuvarlarına kılavuzluk edecek, iş sağlığı ve güvenliğinin önemini belirten ve alınması gereken önlemleri içeren bir kaynak oluşturmak yapılan bu tez çalışması ile hedeflenmiştir. Bu çalışmanın amacı; adli toksikoloji laboratuvarlarında iş sağlığı ve güvenliği açısından karşılaşılabilecek tehlikeleri belirlemek ve bu alanda çalışanların daha sağlıklı ve güvenli bir ortamda çalışabilmesi adına adli toksikoloji laboratuvarlarında yapılan çalışmalara özgü riskleri değerlendirmektir. Bu kapsamda Adana Adli Tıp Grup Başkanlığı Kimya İhtisas Dairesinde yer alan adli toksikoloji laboratuvarlarının Fine-Kinney yöntemiyle risk değerlendirmesi yapılmıştır. Ayrıca Adana ve Mersin illerinde adli toksikoloji alanındaki çalışmalara yaptığı iş ile katkı sağlayan otopsi teknikerleri, laborantlar, biyologlar, kimya teknikerleri, kimyagerler, kimya mühendisleri, doktorlar, evrak işleri sorumluları, temizlik personelleri gibi meslek gruplarından oluşan 60 kişi ile yarı yapılandırılmış soru formu kullanılarak yüz yüze görüşme yöntemiyle gönüllülük esasına uygun şekilde görüşülmüş, iş sağlığı ve güvenliği hakkındaki tutum, görüş ve önerileri alınmıştır. Anahtar kelimeler: İş sağlığı ve güvenliği, Adli toksikoloji, Risk değerlendirmesi

Adli bilimlerAdli toksikolojiAdli tıp+4
Feyza Ünel
Tarsus University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Üniversite öğrencilerinin kanser risk faktörlerine yönelik farkındalıklarının belirlenmesi

Önemli bir sağlık ve toplum problemi olan kanser, görülme sıklığı ve ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Bu ölümcül hastalığın kontrol altına alınabilmesi için risk faktörlerinin bilinmesi gereklidir. Bu araştırmanın amacı, sağlıkla ilgili bölümlerde okuyan üniversite öğrencilerinin kanser risk faktörleri hakkındaki bilgi ve farkındalık düzeylerinin belirlenmesidir. Araştırma sağlıkla ilgili bölümleri okuyan öğrencilerle yapılmıştır. Araştırma SANKO Üniversitesinde yürütülmüştür. Sanko Üniversitesinin 2016-2017 eğitim öğretim yılı itibari ile tüm bölümleriyle mevcut öğrenci sayısı 957'dir. Araştırmanın örneklemini 454 öğrenci oluşturmuştur. Bu çalışmada öğrencilere sosyodemografik veriler ve kanser risk faktörlerine ilişkin bilgi ve tutum düzeylerini ölçen formlar verilmiştir. Çalışmaya katılan üniversite öğrencilerinin yaş ortalaması 20,4±2,18 olup yaşları 17-30 arasında değişmektedir. Öğrencilerin % 74,8'i kadın, % 25,8 'i erkektir. Öğrencilerin yaklaşık dörtte birinin (%24,2) ailesinde kanser hikâyesi olduğu saptanmıştır. Öğrencilerin %15,4'ü sigara %17'si ise alkol kullandıklarını belirtmişlerdir. Öğrenciler egzersiz yapmak, bol meyve sebze tüketmek ve günde 2-3 litre su tüketmeyi anlamlı bir şekilde risk faktörleri arasında görmemektedir. Alkol kullanımını, sigara kullanımını, çevre kirliliği, dengesiz ve sağlıksız beslenme, baz istasyonları, genetik faktörler, kalitesiz ürünler, sanayileşme, hava kirliliği, kozmetikler, gıda katkı maddeleri, tarım ilaçları, madde kullanımı, radyasyon, zor yaşam koşulları ve nargile içmeyi alışkanlık haline getirmek seçeneklerini öğrencilerin %88,1-%96,7'si kanser risk faktörü olarak görmektedir. Çalışmamızda ülkemizde yapılmış çalışmalara göre üniversite öğrencilerinin günlük sigara ve alkol kullanma oranından daha düşük olduğu saptanmıştır. Sağlık bölümü okuyan öğrencilerin üniversiteyi bitirip meslek edindiklerinde sağlığın idamesi ve geliştirilmesinde rehber kişiler olacağı düşünülmektedir, müfredatlarında kanser ve kanser risk faktörleri konusuna yer verilmesi önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Kanser, Risk Faktörleri, Farkındalık, Üniversite Öğrencileri

FarkındalıkNeoplazmlarRisk faktörleri+2
Neslihan Poyraz
Sanko University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Bir aile sağlığı merkezi bölgesinde yaşayan yaşlılarda düşme riskinin belirlenmesi

Bu araştırma, 65 yaş ve üstü bireylerde düşme riskinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Kesitsel olarak yapılan bu çalışma, Gaziantep İli Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı 60. Yıl Aile Sağlık Merkezi'nde Mayıs-Aralık 2018 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini 60. Yıl Aile Sağlık Merkezi'ne kayıtlı 65 yaş ve üzeri 1050 kişi oluşturmuştur. Örneklemi ise evreni bilinenden örneklem hesaplama yöntemine göre belirlenen 290 birey oluşturmuştur. Evrenden örneklem seçiminde basit-rastgele örneklem yöntemi kullanılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak Tanıtıcı Bilgi Formu ve DENN Düşme Risk Değerlendirme Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin istatiksel analizi SPSS 23.0 istatistik paket programında, t testi, varyans analizi kullanılarak ve sayı, yüzdelik ve ortalama değerleri hesaplanarak yapılmıştır. Yaşlıların %15.9'unun düşme riski az %20.7'sinin düşme riski orta ve %63.4'nün üstü düşme riski yüksek olarak hesaplanmıştır. Bireylerin DENN Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalaması 11.5±5.5 olarak belirlenmiştir. Yaşları 65-74 arası olan grubun DENN Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği puan ortalaması 75- 84 yaş arası ve 85 ve üzeri yaş grubunda yer alan bireylerden daha düşük olup 10.4±5.3'dir (p<0.05). Kadınların risk puan ortalaması erkeklerden daha yüksek olup 12.2±5.2'dir (p<0.05). Bekar olan bireylerin risk puan ortalaması evli olanlardan daha yüksek olup 14.0±5.7'dir (p<0.05). Geliri giderinden az olan bireylerin risk puan ortalaması geliri giderinden çok olanlara göre daha yüksek olup 12.1±5.7'dir (p<0.05). Sosyal güvencesi olmayan bireylerin risk puan ortalaması sosyal güvencesi olanlardan daha yüksek olup 14.0±5.8'dir (p<0.05). Eşiyle birlikte yaşayan bireylerin risk puan ortalaması yalnız yaşayan bireylere ve diğer aile üyeleri ile yaşayan bireylere göre daha düşük olup 10.0±5.2'dır (p<0.05). Yaşlı bireylerin eğitim durumuna göre DENN Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği puan ortalamaları karşılaştırıldığında, bireylerin eğitim durumuna göre puan ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Çalışma sonucuna göre yaşlı bireylerin büyük bir çoğunluğu düşme açısından riskli grupta yer almaktadır. Bireylerin eğitim durumu dışında çalışma kapsamında bakılan diğer tüm sosyo-demografik özellikleri düşme riskini etkilemektedir.

Aile sağlığı merkeziDüşme kazalarıGeriatri+6
İbrahim Karademir
Sanko University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetli bireylerin diyabetik ayak risk düzeyleri ve risk faktörlerinin incelenmesi

Bu araştırmada, diyabetli bireylerin diyabetik ayak risk düzeyleri ile risk faktörlerinin incelenmesi amaçlandı. Tanımlayıcı ve analitik tasarımda planlanan çalışmaya; Gaziantep Dr. Ersin Arslan Eğitim ve Araştırma Hastanesi diyabet eğitim polikliniğine başvuran 278 diyabetli birey katıldı. Araştırma için gerekli etik kurul onayı, kurum izni ve hasta onamları alındı. Veriler, Eylül 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Tanıtıcı Özellikler Formu, Diyabetik Ayak Muayene Formu, Diyabetik Ayak Bilgi Ölçeği (DABÖ), Ayak Bakım Davranışı Ölçeği (ABDÖ) ve Diyabetik Ayak Bakımı Öz Etkililik Ölçeği (DABÖÖ) formları kullanılarak toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde, SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Verilerin analizinde sayı yüzde dağılımı, ki kare, Kolmogorov Simirnov, t, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testi, tek yönlü varyans analizi; ile Spearman korelasyon testleri kullanıldı. Çalışmaya katılan diyabetli bireylerin diyabet süresinin (yıl) 13,26±6,33, HbA1c ortalamasının (%) 10,21±2,07, %51,8'inin erkek, %90,6'sının Tip 2 DM olduğu bulundu. Bu çalışmada diyabetli bireylerin %36,3'ünün diyabetik ayak gelişme risk düzeylerinin orta ve yüksek risk düzeyinde olduğu tespit edildi. Erkek cinsiyet, 65 yaş ve üzeri olma, eğitim durumu, yerleşim yeri, alkol, ayak muayenesi olma durumu, ayak bakım eğitimi, ödem, ısı, nöropati, deformite, ampütasyon ve ülser öyküsü, hipertansiyon, periferal arter hastalığı, uygunsuz ayakkabı kullanımı risk faktörü açısından istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Belirlenen risk faktörleri için sıralı regresyon analizi yapıldı. Bu analiz sonucunda ayak bileği-kol indeksi (β=-3,26), ısı (sağ) (β=2,38), ülser öyküsü(β=-2,35), sistolik kan basıncı (β=-1,37), ayakkabı uygunluğu (β=-0,72), diyabet süresi (β=0,06) değişkenlerinin diyabetik ayak yara gelişiminde yüksek etkiye sahip olduğu belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda diyabetli bireylerin organ kaybı yaşamaması için belirlenen risk faktörleri açısından ayak muayenesinin düzenli olarak yapılması, yüksek riskli diyabetik ayağın belirlenerek sıkı takibe alınması önemlidir.

Diabetes mellitusDiabetik ayakRisk değerlendirmesi+1
Neşe Koçakgöl
Sanko University · Institute of Graduate Studies
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Hematoloji hastalarında oral mukozit riskinin değerlendirilmesi

Bu araştırma kemoterapi alan hematolojik tanılı bireylerin oral mukozit riskini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Servisi ve Ayaktan Kemoterapi Ünitesine başvuran 97 birey oluşturmuştur. Araştırma Ekim 2021 – Mayıs 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veri toplama formu olarak 'Tanıtıcı Bilgi Formu' ve 'Hematoloji Hastalarında Oral Mukozit Risk Değerlendirme Ölçeği' kullanılmıştır. Veriler Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi, Spearman sıra korelasyon katsayıları ile değerlendirilmiştir. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre; meslek grubunu diğer olarak belirten, çürük dişi olan, ağzında daha önce sık yara oluşan, ek ilaç kullanan, oral mukozayı korumak için herhangi bir solüsyon uygulayanların oral mukozit gelişmesi açısından riskli grupta olduğu belirlenmiştir. Ayrıca nötropenik olan, diş fırçasını uzun süre değiştirmeyen, kemoterapinin ilerleyen günlerinde değerlendirilen hastaların da riskli olduğu saptanmıştır. Bu doğrultuda hastaların risk durumlarının ve etki eden faktörlerin belirlenerek gerekli önlemlerin alınması önerilebilir.

Ağız hastalıklarıAğız sağlığıHastalar+5
Hilal Benzer
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Lösemi ve lenfoma hastalarının düşme riskinin belirlenmesinde iki farklı ölçeğin karşılaştırılması

Bu araştırma, lösemi ve lenfoma hastalarının düşme riskini İtaki Düşme Riski Ölçeği ve Delmarva Vakfı Tarafından Geliştirilen Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği ile değerlendirerek, elde edilen verileri karşılaştırmak ve uygun önerilerde bulunmak amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan çalışmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Servisinde yatan lösemi ve lenfoma tanısı alan 84 hasta oluşturmuştur. Mart 2021 – Aralık 2021 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş olan bu çalışmanın verileri Tanıtıcı Bilgi Formu, İtaki Düşme Riski Ölçeği ve Delmarva Vakfı Tarafından Geliştirilen Düşme Riski Değerlendirme Ölçeği ile toplanmıştır. Veriler Ki-kare, Fisher exact, Shapiro Wilk, Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri ile değerlendirilmiştir, p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Yardımsız düşme korkusu yaşama durumunda; İtaki Düşme Riski Ölçeğinin duyarlılığının daha yüksek olduğu, ancak her iki düşme riski ölçeğine göre, cinsiyet, medeni durum, psikiyatrik tanı varlığı, hastalık evresi ve refakatçi varlığı ile ölçek puanları arasında bir ilişki olmadığı, yaş, yorgunluk ve ağrı puanları arttıkça düşme riskinin arttığı, yardımsız düşme korkusu yaşama durumunun da düşme riskini arttırdığı belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda; özellikle eğitim durumu düşük, yardımsız düşme korkusu yaşayan, tedavi ve bakımında ekipman kullanılan, riskli ilaç verilen, yorgunluk ve ağrı puanları yüksek olan hastaların düşme riski açısından periyodik aralıklarla değerlendirilmesi, lösemi ve lenfoma hastalarına özel ve etkinliği kanıtlanmış düşme riski ölçeklerinin geliştirilerek bu hasta gruplarına uygulanması önerilebilir.

Düşme kazalarıKanser hastalarıLenfoma+3
Erdem Açıkel
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendine zarar verme davranışı gösteren ergenlerin 5 yıllık takip çalışması

Kendine zarar verme davranışı, bilinçli bir ölüm arzusu olmaksızın kişinin kendi vücudunda çeşitli derecelerde doku hasarına neden olan kasıtlı ve amaçlı eylemler olarak tanımlanmaktadır. Bu davranış genellikle ergenlik döneminde başlamakta ve yetişkinlik döneminde de devam edebilmektedir. Çalışmanın amacı, ergenlik döneminde başlayan kendine zarar verme davranışının seyrinin incelenmesine katkıda bulunmaktır. Bu amaçla erken ergenlik döneminde KZVD nedeniyle polikliniğe başvurmuş olan 51 genç ve onlarla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilen KZVD'si olmayan 57 genç 5 yıl sonra değerlendirilerek KZVD'nin devam etmesiyle ilişkili risk faktörleri saptanmaya çalışılmıştır. Çalışmaya alınan gençler klinik görüşmeye ek olarak Sosyodemografik Veri Formu, KZVD Tarama Anket Formu, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Beden Tutum Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, İlişki Ölçekleri Anketi Ergen Formu, Kısa Semptom Envanteri, Ergenlikte Kimlik Gelişimi Değerlendirme Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirilmiştir. KZVD gösteren gruba ek olarak Ottawa Kendine Zarar Verme Envanteri uygulanmıştır. Ergenlik döneminde KZVD bulunan grubun kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha fazla parçalanmış ailede yetiştiği, ruhsal/fiziksel hastalık öyküsüne sahip olduğu, duygudurum düzenleme ve stres yönetiminde güçlük yaşadığı, kendilerini daha az beden bütünlüğüne sahip ve daha az sağlıklı algıladığı, daha fazla kimlik sorunu yaşadığı ve daha yüksek psikiyatrik patolojiye sahip olduğu saptanmıştır. 5 yıl sonra KZVD'nin devam etmesini yordayan etken kimlik dağılması olarak saptanmıştır.

ErgenlerHasta takibiKendine zarar verme davranışı+4
Nazlı Merve Korkmaz
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tütün ürünü kullanan bireylerin sigara bırakma polikliniğine başvuru durumlarının kardiyovasküler hastalık risk farkındalıkları ile ilişkisi

Günümüzde dünyada 1 milyar kişi tütün ürünü kullanmaktadır ve tüm ölümlerin %12'si tütün kullanımı ile ilişkilendirilmektedir. Dünyada ölümlerin %32'si kardiyovasküler hastalıklar nedeniyledir; kardiyovasküler hastalık kaynaklı ölümlerin ise %30 kadarı sigaradan kaynaklanmaktadır ve aralarında kuvvetli bir doz bağımlı ilişki bulunmaktadır. Sigarayı bırakanların %62,4'ü bir sağlık problemi sebebiyle bıraktığını ifade etmiştir. Sağlığı koruma isteğinin sigara bırakmada en önemli motivasyon kaynağı olduğu anlaşılmaktadır. Tütün ürünü kullanan ve hiç sigara bırakma polikliniği başvurusu olmayan kişiler ile sigara bırakma polikliniğine başvurusu olan kişilerin kardiyovasküler hastalıklar açısından risk farkındalıkları arasında farklılık olup olmadığını ortaya koymak amacıyla planladığımız bu çalışma tanımlayıcı kesitsel tipte olup araştırmaya Hacettepe Üniversitesi Aile hekimliği polikliniklerine ve sigara bırakma polikliniğine 05.04.2023-22.06.2023 tarihleri arasında başvuran 18 yaş ve üstü ve tütün ürünü kullanan 183 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara kardiyo-vasküler hastalık risk farkındalığı değerlendirme (KHFRD) ölçeği anket formunda uygulanmıştır. Elde edilen veriler çalışma hipotezimizle uyumlu olmuştur. Çalışma grubu olan sigara bırakma polikliniğine başvuran grubun, kontrol grubu olan tütün ürünü kullanan ancak hiç sigara bırakma poliklinik başvurusu olmayan gruba göre anlamlı düzeyde kardiyovasküler hastalık risk farkındalık düzeyinin yüksek olduğu görülmüştür. KHRFD ölçek toplam puanı ortalaması çalışma grubunda 41,57 (±4,46), kontrol grubunda 37,65 (±7,40) idi ve aralarındaki fark anlamlı olarak saptanmıştır. (p<0,001). Bu çalışmadan elde edilen bulgular, bireylerin belirli kişisel KVH risk faktörleri hakkında bilgilendirilmesinin, koruyucu sağlık davranışlarının benimsenmesini kolaylaştırabileceği fikrini desteklemektedir.

Aile hekimliğiDoktorlar-birinci basamakFarkındalık+5
Büşra Akarsu
Hacettepe University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HBV enfeksiyonu zemininde hepatosellüler karsinom gelişen olgularda prognostik risk faktörlerinin incelenmesi

HBV Enfeksiyonu Zemininde Hepatosellüler Karsinom Gelişen Olgularda Prognostik Risk Faktörlerinin İncelenmesi. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi. Ankara, 2023. Amaç: Hepatit b virüs (HBV) ilişkili hepatosellüler karsinom (HSK) olgularında sağkalıma etki eden faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Yöntem: Ocak 2010 ile Ocak 2021 tarihleri arasında merkezimize başvuran ve çalışmaya katılım kriterlerini karşılayan 114 hastaya ait bilgiler olarak toplandı. Sirotik hasta ve non-sirotik hasta gruplarına ait karşılaştırıldı. Log-rank ve Cox regresyon analizi ile sağkalıma etki eden faktörler tanımlandı. Bulgular: Tek değişkenli sağkalım analizinde; vücut kitle indeksi (VKI), AFP, bilirubin düzeyleri, AST, GGT, ALP, albümin, albümin/ALP oranı, nötrofil/lenfosit oranı (NLO), en uzun tümör çapı, hipertansiyon, infiltratif tümör, asit, tedavi tipi sağkalım ile ilişkili bulundu. 64 (%56,1) hastada siroz mevcuttu, azalmış sağkalım ile ilişkili bulundu. Çok değişkenli analizde, ALP, asit, en uzun tümör çapı, AFP ve albümin sağkalımı etkileyen bağımsız faktörlerdi. Sirotik ve non-sirotik hastalar karşılaştırıldı; albümin, lökosit, nötrofil, trombosit, albümin/ALP oranı ve hipertansiyon sirotik grubunda daha yüksek izlendi. VKI, non-sirotik grubunda sağkalıma etki etmekte, sirotik grupta ise sağkalıma etkisiz bulundu. Sirotik hasta grubunda ise AST/ALT, globülin NLO, nötrofil ve lökosit sağkalıma etki etmekte, non-sirotik hasta grubunda ise sağkalıma etkisiz bulundu. Sonuç: Karaciğer fonksiyon testleri, hemogram ilişkili parametreler, tümör yüküne ilişkilin bulgular, AFP, siroz ve komplikasyonlarının literatürle uyumlu şekilde sağkalıma etki ettiği görüldü. Non sirotik hasta grubunda VKI artışı ile sağkalımda artış izlendi, hipertansiyon sıklığı sirotik olgulara göre daha yüksek bulundu. HBV ilişkili HSK gelişen olguların ⁓%30-50'sinde siroz izlenmemesi göz önüne alındığında, non-sirotik hastalarda metabolik etkenlerin sağkalıma ilişkin etkileri için ileri araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Hepatit B virüs, Hepatosellüler karsinom, Sağkalım, Karaciğer sirozu

Hepatit BHepatit B virüsüKaraciğer hastalıkları+5
İbrahim Emir Tekin
Hacettepe University
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Dünya Sağlık Örgütü Afrika Bölgesi'nde bulunan ve dünya sağlık araştırması'na katılan düşük gelirli ülkelerde bulaşıcı olmayan hastalık görülme sıklıkları ve ilişkili faktörlerinin değerlendirilmesi

Bu araştırma düşük gelirli Sahra Altı Afrika ülkelerinde Bulaşıcı Olmayan Hastalıkların (BOH) dağılımı ve ilişkili faktörleri incelenmek için yapılmıştır. Çalışma kesitsel bir araştırma olup 2002-2004 yıllarında gerçekleştirilen Dünya Sağlık Araştırması (DSA) verisi kullanılarak Afrika Bölgesi'nde düşük gelirli ülke kategorisinde olan yedi ülke dahil edilerek tanımlayıcı istatistikler ve lojistik regresyon yöntemleriyle farklı BOH'lar ve ilişkili risk faktörleri analiz edilmiştir. Bölge genelinde yetersiz meyve-sebze tüketimi %65,1, yetersiz fiziksel aktivite %6,3, tütün kullanımı %12,7, alkollü içki tüketimi %22,7 ve katı yakıt kullanımı %92,8 olarak saptanmıştır. Angina pektoris prevalansı %19,1, astım %5,8, diyabet %1,0, depresyon %8,6, artrit %20,7 ve şizofreni %1,9 olarak bulunmuştur. Cinsiyet, yaş, öğrenim durumu, çalışma durumu, yerleşim yeri bölgesi, refah düzeyi indeksi, tütün kullanımı, alkollü içki tüketimi, yetersiz fiziksel aktivite, katı yakıt kullanımı ve algılanan sağlık durumu farklı BOH'lar ilişkili olarak bulunup olası risk faktörü olduğu saptanmıştır. Örneğin, artan yaş, yüksek öğrenim durumu, iyi refah düzeyi, alkollü içki tüketimi ve kötü algılanan sağlık durumunun diyabetle ilişkili bulunurken kadın cinsiyeti, artan yaş, çalışıyor olmak, kentsel bölgede yaşamak, refah düzeyi indeksinin düşük veya orta olması, alkollü içki tüketimi, katı yakıt kullanımı ve algılanan sağlık durumunun kötü veya orta olması artritle ilişkili faktörler olarak tespit edilmiştir. Bu çalışmada düşük gelirli Sahra Altı Afrika ülkelerinde 2002-2004 yıllarında BOH ve risk faktörlerinin yaygın olduğu saptanmıştır ve hastalık yükü anlamında büyük bir halk sağlık sorunu olduğu görülmüştür.

AfrikaDünya Sağlık ÖrgütüGelişmekte olan ülkeler+7
Muhammed B Jaıteh
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

COVID-19 salgını sırasında Türkiye'de zorunlu karantinaya veya izolasyona alınmış yetişkin bireylerde travma sonrası stres belirtileri, depresif belirtiler ve kaygı belirtileri açısından psiko-sosyal risk faktörleri ve koruyucu faktörlerin düzenleyici rolünün incelenmesi

Mevcut araştırmada temel amaç, bireylerin gösterdikleri travma sonrası stres belirtileri, depresif belirtiler ve kaygı belirtilerinin karantina/izolasyon yaşantısı üzerinden geçen süreçte gösterdiği değişimi gözlemlemek ve bu değişimi etkileyebileceği düşünülen koruyucu faktörleri ve risk faktörlerini incelemektir. Bu doğrultuda, öncelikle 2-Yönlü Sosyal Destek Ölçeği'nin Türkçe Formunun psikometrik özelliklerini incelemek adına 420 katılımcı (%34.3 erkek, %65.5 kadın) ile bir ön çalışma gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler ile gerçekleştirilen açımlayıcı faktör analizi sonucunda ölçeğin Alınan Sosyal Destek ve Verilen Sosyal Destek Ölçeği olmak üzere iki alt boyuttan oluştuğu, Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısının tüm ölçek için 95, Verilen Sosyal Destek Alt Boyutu için .91, Alınan Sosyal Destek Alt Boyutu için .94 olduğu, test-tekrar test güvenirlik katsayısının da .81 (p<.001) olduğu gözlenmiştir. Temel hipotezlerin test edildiği ana çalışma aşamasında 201 katılımcının (%57.7 kadın, %41.3 erkek) verisi analize dahil edilmiştir. Katılımcıların demografik verileri, salgına bağlı değişkenler ve karantina/izolasyon koşulları ile sonuç değişkenleri arasındaki ilişkiler Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Katsayısı yöntemi ile hesaplanmıştır. Araştırmanın temel hipotezlerini test edebilmek adına Hayes tarafından geliştirilen PROCESS eklentisi ile Düzenleyici Değişken Model 1 kullanılarak analizler gerçekleştirilmiştir. Bu analizlerin sonuçlarına göre, karantina/izolasyon üzerinden geçen süre ile travma sonrası stres belirtileri, kaygı belirtileri ve depresif belirtiler arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. Düzenleyici değişkenlerden ise sadece Belirsizliğe Tahammülsüzlük seviyesi yüksek olan bireylerde karantina/izolasyon üzerinden geçen süre arttıkça travma sonrası stres belirtilerinin anlamlı olarak azaldığı bulunmuştur (β=-.03, t(173) = -2.59, p=.010, [LLCI=-.058, ULCI=-.008]). Son olarak da araştırmanın alan yazına katkısı, klinik doğurguları, sınırlılıkları ile gelecekte düzenlenecek araştırmalar için öneriler sunulmuştur. Anahtar Sözcükler COVID-19 Salgını, karantina, izolasyon, verilen sosyal destek, risk faktörleri, koruyucu faktörler.

COVID 19Depresif belirtilerKarantina+7
Ayça Kapyapar
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akciğer kanseri ve sol meme radyoterapisinde kardiyak altyapı marjlarının oluşturulması ve tedavi planı optimizasyonu

Torasik ışınlamalarda koroner arterler (CA) istemsiz olarak radyasyona maruz kalır ve akabinde kardiyovasküler toksisiteler oluşabilir. Bunu önlemek için CA'nın güvenlik marjları (SM)'nı doğru bir şekilde oluşturmanın ve aldıkları dozları belirlemenin önemi son yıllarda anlaşılmıştır. Bu nedenle çalışmanın ilk kısmında; kanser olmayan hastalardan alınan elektrokardiyografi kapılı intravenöz kontrastlı bilgisayarlı tomografi (CT) çekilerek oluşturulan kardiyak CT'ler üzerinden, CA (sol koroner arter; LCA, sol anterior desendan arter; LAD, sirkumfleks arter; Cx, sağ koroner arter; RCA) bölümlere ayrılarak, çapları ve yer değiştirmeleri (d) ölçülmek suretiyle SM elde edilmiştir. Çalışmanın ikinci kısmında ise; hesaplanan bu SM kullanılarak önceden tedavileri yapılmış olan akciğer kanseri (LC) ve sol meme kanseri (LBC) hastalarının tedavi planlarına, LAD'ın konturu eklenerek optimizasyon (Op)'a dahil edilmesi sonucunda ortaya çıkan yeni tedavi planları (NTP), standart tedavi planları (STP) ile karşılaştırılmıştır. LCA, LAD1 ve RCA2'nın maksimum d radyal, Cx2 ve LAD2'nin maksimum d kranyokaudal yönde olurken, diğer kısımlarda bir genelleme yapılamamıştır. SM (mm), sagittal, transversal ve vertikal eksenlerde; nefes tutturularak oluşturulan planlama CT'lerde, LAD1 (üst bölüm) 10, 6, 4; LAD2 (orta bölüm) 2, 2, 5; LAD3 (alt bölüm) 4, 8, 6; internal hedef hacimli veya serbest nefeste oluşturulan planlama CT'lerde, LAD1 9, 5, 4; LAD2 2, 1, 4; LAD3 3, 7, 5 olarak bulunmuştur. NTP'de; hedeflerin ve diğer kritik organların aldıkları dozlarda anlamlı bir fark gözlenemezken, LC vakalarında; LAD V15 Gy, kalp ortalama doz, LBC vakalarında LAD V15 Gy, kalp V25 Gy, kalp V10 Gy anlamlı bir şekilde düşmüştür. Dolayısıyla, LAD'ın SM verilerek Op'a dahil edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıDoz-cevap ilişkisi-radyasyon+7
Eylem Dalgıç
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik obstruktif akciğer hastalığında hastalık şiddetinin ve torakal etkilenimin metabolik ve fonksiyonel belirteçleri

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) multisistemik bir hastalık olmakla birlikte torakal bölge ilişkili kas ve iskelet yapısında, metabolik değerlerde ve fonksiyonel kapasitede değişimler görülebilmektedir. Bu çalışmanın amacı, KOAH tanılı hastalarda hastalık şiddetine göre hastaların metabolik faktörleri, fonksiyonel kapasiteleri, torakal bölge etkilenimi ile ilgili kas iskelet sistemi, ağrı şiddeti ve KOAH ilişkili yaşam kalitesi ve depresyon durumlarını incelemekti. Çalışmaya KOAH tanısı almış, onkolojik veya osteoporotik tedavi almayan, omurga cerrahisi geçirmemiş yaşları 58,1±7,3 yıl olan 16 kadın ve 46 erkek olmak üzere 62 birey dahil edildi. KOAH semptomları KOAH Değerlendirme Testi ile (CAT), Modifiye Medical Research Council (mMRC) dispne skalası ile yapıldı ve hastaların alevlenme hikayeleri sorgulandı. Solunum fonksiyon testi spirometre ile, fonksiyonel kapasite 6 dakika yürüme testi (6 DYT) ve zamanlı kalk yürü testi ile, ağrı şiddeti Görsel Analog Skalası ile, nöropatik ağrı seviyesi Leeds Nöropatik Ağrı Skalası ile, yaşam kalitesi ve psikolojik durum değerlendirmesi sırasıyla St. George Solunum Anketi ve Beck depresyon ölçeği ile gerçekleştirildi. Torakal bölge etkilenimini incelemek için göğüs duvarı mobilitesi, kas kısalık testleri, solunum hareketinin manuel değerlendirmesi, Corbin Postür Analizi uygulandı. Metabolik belirteçleri incelemek için son altı aya ait yapılmış hematolojik parametreler kaydedildi. Hastalar Birleşik KOAH Evrelemesine göre A, B ve E; Global iniative for chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) hava akımı sınıflamasına göre ise, hafif ve orta şiddet olarak gruplandı. Hastalık şiddetinin artması ile hematolojik parametrelerden yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), C-reaktif protein (CRP) düzeylerinin arttığı, torakal etkilenim olarak aksiller ve torakal sirtometri farkının azaldığı, istirahette ve aktivite sırasındaki torakal ağrının arttığı, yaşam kalitesinin düştüğü ve depresyon durumunun arttığı bulundu (p<0,05). Lojistik Regresyon analizi ile GOLD hava akımı sınıflamasına göre hafif şiddet grubundan orta şiddet grubuna geçişi, CAT evrelemesindeki bir birim artışın yaklaşık 9 kat artırdığı, yaştaki bir birim artışının ise geçişi 1,2 kat artırdığı saptandı. Serum trigliserid seviyesindeki artış ve 6 DYT mesafesindeki azalmayla bu geçişin arttığı saptandı (R 2= 0,42). Hastalık şiddeti ile olumsuz etkilendiğini bulduğumuz torakal bölge ilişkili durumların, fonksiyonel egzersiz kapasitesindeki azalmaların ve metabolik durum değişikliklerinin değerlendirme aşamasında dikkat edilmesi gereken parametreler olduğunu vurguluyoruz. Anahtar Kelimeler: Akciğer Hastalığı, Kronik Obstüktif; Kardiyometabolik Risk faktörleri; Egzersiz kapasitesi; Toraks

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-obstrüktifGöğüs hastalıkları+4
Mustafa Çelik
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implant hastalıklar ile ilişkili risk faktörlerinin periodontal, protetik ve radyoljik olarak değerlendirilmesi

Dental implant tedavisinin popülaritesinin artmasıyla beraber peri-implant dokularda görülen hastalık prevalansında da artış görülmüştür. Bu hastalık durumlarının ortaya çıkmasını önlemek ve hastalıkla mücadeleye katkıda bulunmak amacıyla peri-implant hastalıklarla ilişkili olası risk faktörlerinin belirlenmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı implant tedavisi uygulanmış bireylerde mevcut klinik ve radyografik durumun değerlendirilmesi ile literatürde yer alan tüm olası risk faktörlerinin bireysel, protetik ve bölgesel tüm olası faktörleri bir arada olacak şekilde kapsamlı olarak incelenmesi, peri-implantitis gelişimi açısından önem taşıyanların saptanması ve yorumlanmasıdır. Çalışmamıza 30'u kadın, 20'si erkek olmak üzere toplam 50 hasta ve bu hastalara ait 249 implant dahil edildi. Bu implantlar implant çevresi dokularının sağlık durumuna göre; peri-implant sağlık (n = 33), peri-implant mukozitis (n = 137), peri-implantitis (n = 51) ve sert ve yumuşak doku yetersizliği olarak dört ayrı gruba ayrıldı. Her implanta ait periodontal, protetik ve radyolojik parametreler kaydedildi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda hastaların yaşı, implantların yerleştirildiği bölge, implant boyları ve tipleri, hastaların sigara kullanımı, periodontitis geçmişleri, periodontal teşhisleri, periodontitis evreleri, idame tedavisine katılıp katılmamaları ve ara yüz temizliği yapıp yapmamaları açısından teşhis grupları arasında anlamlı fark bulundu (p<0.05). Plak indeksi dışındaki tüm periodontal parametreler açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). İncelenen protetik parametrelerden ise; karşıt arktaki dişlerin protetik durumları, implant üstü protezlerin tutucu tipleri, bağlantı tipleri, protez temizlenebilirliği ve protezlerin basamak uyumları açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık gözlendi. Dijital radyografik değerlendirme ile elde edilen marjinal kemik kaybı miktarı ve protez kenarları ile kemik kreti arasındaki mesafe ölçümleri açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık gözlendi. Risk faktörü analizi modellemesi oluşturmak için, elimizdeki veri setine uygun çözümleme yöntemi olarak Genelleştirilmiş Kestirim Eşitliklerinin (GEE) yaklaşımı tercih edildi. Yapılan risk analizi modellemesinde implantların maksiller kemiğe yerleştirilmesinin mandibular kemiğe yerleştirilmesine göre % 17.3, implant üstü protezlerin hasta tarafından temizliğe izin vermemesinin, izin vermesine göre % 26.1 oranında peri-implantitis oluşumu için risk barındırdığı sonucuna varıldı. Bu sonuçlar değerlendirilirken çalışmamızda katılımcı sayısının azlığın ve implant sayılarının teşhis gruplarına dağılımındaki dengesizliğin sınırlayıcı faktörler olduğu göz önünden bulundurulmalıdır. Yapılan risk analizi sonucu daha bütünsel bir risk faktörü değerlendirmesi yapılabilmesi için daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Dental implantasyonDental implantlarPeriimplantitis+4
Berkin İnan
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Birinci basamakta izlenen erişkin obez bireylerde ve sağlıklı kişilerde fiziksel aktivite, kardiyovasküler risk, egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması

Çetin B, Birinci basamakta izlenen erişkin obez bireylerde ve sağlıklı kişilerde fiziksel aktivite, kardiyovasküler risk, egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması, Hacettepe Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı, Kardiopulmoner Rehabilitasyon Programı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Bu çalışma, birinci basamak sağlık kurumuna başvuran yetişkin obez bireylerin solunum kapasiteleri, fonksiyonel egzersiz kapasitesi, yaşam kalitelerinin ve fiziksel aktivite düzeylerinin artan vücut kitle indeksi (VKİ) sebebi ile sağlıklı normal kilolu kişilere göre ne derece etkilendiğini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya Tokat Erbaa İlçe Sağlık Müdürlüğü Obezite Birimi'ne başvuran VKİ ≥30 kg/m2 üzeri olan araştırmaya katılmaya gönüllü 18-65 yaş arası 41 obez birey (ortalama yaş 41,109,50 yıl) ve yaş ve cinsiyetleriyle uyumlu 41 sağlıklı normal kilolu kişi (ortalama yaş 38,399,32 yıl) alındı. Demografik özellikler ve laboratuvar değerleri kaydedildi. VKİ, bel çevresi ve kalça çevresi ölçüldü, bel-kalça oranı ve bel-boy oranı hesaplandı ve bioelektrik impedans analizleri yapıldı. Bireylerin fonksiyonel egzersiz kapasitesi altı dakika yürüme testi (6DYT), dispne algılaması Modifiye Medical Research Council Skalası (MMRC), solunum kapasitesi üç dakika solunum egzersiz testi, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi Şişmanlık ve Kilo Verme ile ilgili Yaşam Kalitesi Anketi (OWLQOL), fiziksel aktivite düzeyi GODİN Boş Zaman Egzersiz Anketi, kardiyovasküler riski, Sistemik Koroner Risk Tahmini SCORE Türkiye Ölçeği, Kardiyovasküler Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi (KARRIF-BD) Ölçeği, kiloya ilişkin psikolojik durum Kiloya İlişkin Kendini Damgalama Ölçeği (WSSQ) ile değerlendirildi. Obez bireylerin bel çevreleri, kalça çevreleri, bel/kalça ve bel/boy oranları anlamlı olarak yüksekti (p<0,05). Obez bireylerin 6DYT yürüme mesafeleri sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha düşükken, 6DYT işi anlamlı olarak artmıştı (p<0,05). Obez bireylerin MMRC skorları sağlıklı bireylerin MMRC skorlarına göre anlamlı olarak yüksekken (p<0,05), 3 dk solunum testi maksimal solunum kapasitesi (MSK) skorları ve dispne algılama indeksleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). Obez bireylerin KARRİF-BD ile değerlendirilen kardiyovasküler risk faktörleri bilgi düzeyi sağlıklı bireylerden anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Bireylerin fiziksel aktivite düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). Obez ve sağlıklı bireylerin yaşam kaliteleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark gözlendi (p<0,05). Bireylerin SCORE Türkiye Ölçeği'ne göre risk düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (p>0,05). Obez bireylerde kendini damgalama daha fazlaydı ve gruplar arasında vücut ağırlığına ilişkin tutumları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark gözlendi (p<0,05). Sonuç olarak; birinci basamak sağlık merkezine başvuran obez bireylerin nefes darlığı ve kardiyovasküler hastalık riski artmakta, egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesi azalmakta ve kendilerinde kilo ile ilgili olumsuz bir tutum gelişmektedir. Obez yetişkinlerde kardiyovasküler riski azaltmak ve komorbiditelerin gelişimini engellemek için, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının kazandırılması ve kilo kaybı açısından erken dönemde aile hekimleri tarafından bireylerin fizyoterapistlere yönlendirilmesi gerekmektedir.

Birinci basamak sağlık hizmetleriEgzersizEgzersiz testi+6
Banu Çetin
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Juvenil sistemik lupus eritematozus hastalarının beslenme durumları ile kardiyovasküler risk faktörleri ve serum adipokin düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Sistemik lupus eritematozus (SLE)'ta ateroskleroz, dislipidemi, diyabet, metabolik sendrom ve obezite gibi komplikasyonların önlenmesinde ve tedavisinde beslenmenin önemi büyüktür. Bu çalışma, SLE'li adölesanların beslenme durumları ve diyet örüntüleri ile kardiyovasküler risk faktörleri ve serum adipokin (leptin, adiponektin) düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Romatoloji ünitesinde SLE tanısı ile takip edilen 24 adölesan (vaka) ve 24 sağlıklı adölesan (kontrol) olmak üzere toplam 48 adölesan katılmıştır. Bireylere genel özelliklerini, sağlık durumlarını, besin tüketim sıklıklarını ve antropometrik ölçümlerini değerlendirmeye yönelik anket formu uygulanmış, serum adipokin düzeyleri ve diğer biyokimyasal bulgular (kan lipit profili, D vitamini, B12 ve B6 vitamini, homosistein) için kan örnekleri alınmıştır. KIDMED kalite indeksi uygulanmıştır. Çalışmanın başlangıcında hastalara verilen beslenme önerilerinin etkinliğini değerlendirmek amacıyla SLE'li bireyler 12 hafta boyunca izlenmiştir. SLE'li bireylerin bel çevresi, beden kütle indeksi (BKİ),toplam yağ yüzdesi (%) ve bel/boy oranı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek olarak bulunmuştur (p<0,05). Hastalık aktivitesi (SLEDAI) ile vücut ağırlığı, BKİ, toplam yağ yüzdesi ve bel çevresi arasında doğrusal bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Her iki grup arasında enerji ve makro besin ögeleri alımları açısından istatiksel olarak önemli bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Buna karşın vaka grubundaki bireylerin enerjinin karbonhidrat ve yağlardan gelen oranları kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Vaka grubundaki adölesanların %95,8'inde D vitamini yetersizliği (≤30ng/dL) saptanmış olup gruplar arasında önemli bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Ayrıca vaka grubundaki adölesanların HDL düzeyleri (50,3±13,2 mg/dL) kontrol grubuna (58,6±10,9 mg/dL) göre anlamlı düzeyde düşük, total kolestereol/HDL oranı ise daha yüksek bulunmuştur (vaka:3,2±0,8; kontrol:2,7±0,5 p<0,05). Adölesanların serum leptin ve adiponektin düzeyleri karşılaştırıldığında vaka grubunun leptin düzeyleri kontrol grubuna göre önemli oranda yüksek bulunmuştur (vaka:166,33±167,3pg/mL, kontrol: 52,8±59,4pg/mL)(p<0,05). Serum leptin düzeyleri serum trigliserit (r=0,535), LDL (r=0,324) ve toplam kolesterol (r=0,349) düzeyleri ile doğrusal yönlü bir korelasyon göstermektedir(p<0,05). Beslenme önerilerine uyumun değerlendirildiği araştırmanın ikinci aşamasında BKİ'de istatiksel olarak önemli (p<0,05) bir artış olmakla birlikte diyetle toplam yağ ve doymuş yağ alımında azalma (p<0,05), posa, C vitamini, potasyum, magnezyum, fosfor ve folat alımında artış olduğu saptanmıştır (p<0,05). Diyet kalite indeksi (KIDMED) puanlarında (başlangıç: 4,7±2,3, 12 hafta sonra: 5,5±2,4) da istatiksel olarak önemli olmayan bir artış olduğu saptanmıştır (p>0,05). Kan lipit düzeylerinde herhangi bir fark görülmezken, serum leptin düzeylerinde artış olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda SLE'li adolesanların beslenme durumları ve diyet örüntüleri ile kardiyovasküler risk faktörleri düzeyleri arasındaki önemli bir ilişki olduğu gösterilmiştir. SLE hastalarında ateroskleroz, dislipidemi, metabolik sendromve obezite gibi komplikasyonların önlenmesinde ve tedavisinde beslenme tedavisi ve eğitimi önemlidir.

AdipokinlerBeslenmeBeslenme durumu+4
Sine Yılmaz
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2019
00

Related subjects