Science philosophy
58 theses under this subject heading
Bilimsel modellemenin aspektleri: İdealizasyon, soyutlama ve temsil üzerine felsefi bir analiz
Modelleme günümüzde bilim felsefesinin önemli meselelerinden biri olsa da, konuya ilişkin ilgi ancak 1960'ların sonlarına doğru zirveye ulaşmıştır. O zamana kadar pek çok bilim felsefecisi, daha ziyade bilimsel teorilerin yapısıyla ilgilenmektedir. Özellikle Viyana Çevresi pozitivistleri ve onların sadık takipçileri entelektüel enerjilerini fazlasıyla bilim teorilerin aksiyomatik bir şekilde yeniden inşasına harcamışlardır. Teorilere yönelik alınan bu olumlu tavır modelleri kaçınılmaz olarak bilim felsefesinin bir yan konusu haline getirmiştir. Öyle görünüyor ki, bu türden teori-merkezli tutum, bilimi karakterize etmek için artık geçerli bir yaklaşım değil. Mantıksal pozitivizmin baskın statüsü uzunca süredir eleştirilmektedir ve neredeyse bütün çağdaş bilim felsefecileri, modern bilim pratiğinin modellemeye dayandığı görüşüne katılmaktadırlar. Modellerin çeşitli türleri olmasına rağmen, matematiksel olanlar diğerlerinin arasında öne çıkmaktadır. Bu araştırmayı farklı aspektlere yönlendiren sebep matematiksel modellerin bilimdeki yaygınlığıdır. Bu tez, matematiksel bir modelin, daha spesifik söylemek gerekirse buzul çağlarının Milankovitch Modelinin, inşa ve uygulama süreçlerine ve ayrıca ilgilendiği fenomenleri açıklamadaki ve öndeyide bulunmadaki başarısına odaklanmaktadır. Bu vaka çalışması aynı zamanda matematiksel bir modelin bilimsel bir bulmacanın çözümünde nasıl çalıştığını da göstermektedir. Vaka çalışmasının amacının, yalnızca matematiksel bir modelin hedeflediği fenomeni nasıl başarılı bir şekilde açıklayıp öndeyide bulunduğunu göstermek olmadığını vurgulamak bu noktada önemli sayılabilir. Bununla beraber, bu tezde, Milankovitch'in modeline dayanarak, ortaya konulacak herhangi bir bilimsel temsil görüşünün idealizasyonu ve soyutlamayı hesaba katması gerektiğini savunuyorum. Ayrıca de-idealizasyonun, eğer mümkün ise, epistemik olarak verimli bir strateji olduğunu düşünmek için nedenler sunmaktayım. Bu nedenler ise idealizasyon ve soyutlama arasında yaptığım ayrımın temelini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, idealizasyon ve soyutlamanın tersine çevrilme süreçlerinin bir stratejiyi diğerinden ayırt etmek için yeterli nedenler temin edeceğini savunmaktayım.
Imre Lakatos'a göre bilimde nesnellik sorunu ve nesnellik anlayışı
17. yüzyıldan itibaren yeni bilimsel gelişmelerin ortaya çıkması, bilim felsefesi açısından bilimsel önermelerin metafizik önermelerden nasıl ayırt edileceği sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu sorun, 20. yüzyılda bilim olan ile bilim olmayan arasındaki ayrımın nasıl yapılacağı sorunu ile yer değiştirmiştir. Bu dönemde farklı bilimsel anlayışlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Yeni anlayışlardan ilki mantıkçı pozitivizmdir. Viyana Çevresi olarak da bilinen mantıkçı pozitivistler, her türlü metafizik önermenin anlamsız olduğunu ileri sürmektedirler. Onlara göre öncelikle yapılması gereken şey, bilim ile sahte bilimin ne olduğuna dair bir kriter getirmektir. Bu kriter, doğrulanabilirlik ilkesidir. Mantıkçı pozitivistlerin metafiziği yok saymaları, rasyonalistlerin onlara saldırmalarına aynı zamanda kendi iç çelişkileri sebebiyle onların bilim dünyasında etkilerinin azalmasına hatta çökmesine sebep olmuştur. Bir kuramın bilimsel olabilmesi için onun doğrulanabilirliğinin değil yanlışlanabilirliğinin ölçülmesinin gerekli olduğunu savunan Karl Popper'a göre ise bu kuramın bilimsel olabilmesi için onu oluşturan tutarlı önermelerin deneysel ve olgusal alanda yanlışlanabilir bir tekil durumu içermesi gerekmektedir. 1960'larda bu kriterin doğrulama ve yanlışlama ilkesinin etkisinin yitirmesine sebep olan bilim felsefecisinden biri de Paul Feyerabend'dir. O, bilimde tek bir yöntemin olmadığını ve bilimsel ilerlemeyi engellemeyen tek ilkenin Ne olsa gider ilkesi olduğunu savunur. Çağdaş bilim felsefecilerinden biri olan Thomas Kuhn, modern bilim anlayışını eleştirmiş, bilimin birikerek çoğalmadığını ve düz ilerlemediğini, bilimsel devrimler sonucunda ilerlediğini savunmuştur. Kuhn, paradigma kavramını ortaya atarak yeni bilim anlayışını bilim felsefesine kazandırmıştır. Popper ve Kuhn gibi çalışmalarını bilimsel bilgi alanında sürdüren bir diğer kişi de Imre Lakatos'tur. Ona göre bilimsel bilgi için rasyonel bir kriterin olmaması, doğa bilimlerini göreceleştirmiş aynı zamanda gelişmekte olan sosyal bilimler, ahlak ve politika alanlarını da göreceleştirerek tehlikeli sonuçlara sebep olmuştur. Bundan dolayı Lakatos, bilimsel bilginin bilimsel olmayandan ayırt edilmesi için bir kriter getirmenin önemli olduğunu savunur. O, bilim felsefesi için bilim tarihini ve bilim tarihi için de bilim felsefesini iyi bilmek gerektiğini söyler. Lakatos, bilimde kesin doğrulama ve kesin yanlışlamanın olmadığını söyler; aynı zamanda bilimin yanılabileceğini de ifade eder. O, bilimde kesin ve değişmez yöntemlerin olmayacağını savunur. Bu görüşü ile Feyerabend'i etkilemiştir. Bilimin rasyonel bir şekilde ilerlediğini savunan Lakatos; Popper ve Kuhn'a karşı olmakla birlikte daha çok onlar arasında bir sentez arayışında olmuştur. Lakatos, bilimsel gelişmenin rasyonel olarak değerlendirilmesi sorununu, bilimsel kuram dizisindeki ilerletici ve yozlaştırıcı sorun değişikliğine göre ele alır. O, bilimsel ilerlemenin araştırma programlarıyla olacağını ve bir araştırma programının hem ampirik hem de teorik gelişme göstermesiyle bilimin ilerleyeceğini savunur. Anahtar Kavramlar: Bilim Felsefesi, Imre Lakatos, Nesnellik
Kötülük probleminin ahlâkın evrenselliği ve Allah'ın varlığı ile ilişkisi
Çalışmamızın konusu, kötülük probleminin ahlakın evrenselliği ve Allah'ın varlığı ile ilişkisini ortaya koymaktır. Kötülüğün varlığı hem ahlakın evrenselliğinin hem de Allah'ın varlığının ispatı açısından son derece önem arzetmektedir: İçinde yaşadığımız dünyada kötülük dediğimiz bir olgu vardır. Ateist paradigma, ahlakî bir problem olan kötülükten hareket ederek Allah'ın varlığını inkâr gibi bir sonuca varmaktadırlar. Gerçekten böyle bir konu, bir kimseyi Allah'ın yokluğuna götürebilir mi? Kötülük gibi ahlakî bir problemden hareketle Allah'ın varlığını inkâr etmek veya ispat etmek önemli bir konudur. Bu problem, acaba teizmin temelini mi sarsmaktadır yoksa tam tersi teizmi temellendirmekte midir? Biz, çalışmamızda bu konuyu çözümlemeye ve kötülük probleminin ahlakın evrenselliğine ve Allah'ın varlığına delil olup olmadığını ortaya koymaya çalışacağız. Eğer kötülüğün varlığı, ahlakın evrenselliğine ve Allah'ın varlığına delil ise ahlakın evrenselliği ve Allah'ın varlığını ispatlamakta yeterli olup olmadığını da analiz edeceğiz. Çalışmamızda, ahlak ve evrensel ahlak kavramının tanımları, ahlak teorileri, kötülük kavramının tanımı. kötülüğün kısımları, kötülük problemine yaklaşımlar ve şâyet evrensel kötülük varsa bunun ahlakın evrenselliği ile Allah'ın varlığı açısından değeri ayrıntılı bir şekilde incelenecektir. Nitel yöntemin dökümantasyon tekniğine göre hazırladığımız bu çalışmamızda, evrensel kötülüğün varlığının ispatlanabileceğini dolayısıyla buradan hareketle Allah'ın varlığının kanıtlanabileceğini ortaya koymaya gayret ettik. Nitekim kötülük problemi iddiâlarının bazı açmazları bulunmaktadır. Gerek David Hume ve John Mackie gerekse Jean-Paul Sartre, Tanrı'sız âlemde kötülüğü de içeren ahlakî ilkelerin evrensel olmadığını ifâde etmektedirler. Buna rağmen ancak evrensel ahlakın varlığı dolayısıyla da Allah'ın varlığı kabul edildiğinde rasyonel zemin kazanabilecek kötülük kavramına dayanarak Allah'ın var olmadığını iddiâ etmektedirler. Evrensel ahlak ilkelerini kabul etmeyen bu filozofların kabul etmediği ilkeden hareketle Allah'ın varlığını inkâr etmeleri ve kendi ahlak anlayışlarını nesnel bir kritere dönüştürme çabaları, önermesel olarak ele alındığında "çelişmezlik"ilkesine aykırı bir durum arzetmektedir.
Saul Kripke'nin bilimsel özcülüğüne "Kantçı" bir eleştiri denemesi
Bu çalışmada Kripke'nin bilimsel özcülük görüşü kısmen deneyci, ancak daha çok Kantçı bir bakış açısıyla ele alınmış ve bu görüşün eleştirilmesi denenmiştir. Kripkeci bilimsel özcülük dil felsefesinde ilk örneği Mill'de görülmüş olan doğrudan gönderim görüşünün kipsel mantık bağlamında dünyalar arası ve katı bir gösterim şeklinde yeniden savunulmasına dayanır. Bu çalışmada Aristoteles'in form özcülüğünden ulaşılma yolu bakımından farklı, ancak ulaşılan/savunulan sonuç bakımından benzer olan Kripkeci özcülüğün konu insan kişileri olduğunda başarılı sayılabilecek iken, konu kişi olmayan tekiller ve doğal türler olduğunda sorunlu olduğu öne sürülmüştür. Kant'ın zorunluluk taşıyan tüm önermelerin a priori olduğu savına karşın Kripke'nin a posteriori önermelerin de zorunluluk ifade edebildikleri ve böylelikle empirik bilimlerin bu şekilde doğal türlerin özlerini keşf etmekte olduğu savının doğru olamayacağı savunulmuştur. Bu eleştiri denemesinin dayanak noktalarını Kant'ın nesne, nedensellik, deney, temsil ve görünüş kavramlarına transandental idealizm çerçevesinde kazandırdığı özgün anlamlar ve mümkün dünyalar semantiğinin bu anlamlara göre yorumlanması oluşturmaktadır.
Bilimin mahiyeti bağlamında Collins'in Felsefelerin Sosyolojisi
Yirminci yüzyılda bilimin mahiyetine ilişkin süregelen tartışmalarda felsefi çevrelerde birbirinden farklılaşan başlıca üç yaklaşım geliştirilmiştir. Genel olarak Pozitivist, İzafi ve Marksist geleneklere bağlanan bu yaklaşımlar, bilimin toplumsal boyutlarını soruşturan bilim sosyolojisi geleneklerinin de teşekkülünü sağlamışlardır. Bilimin mahiyetini tespit için bu yaklaşımların müktesebatının zemin olarak kullanılacağı bu çalışmada, bilimin mahiyetine ilişkin süregelen tartışmalara yeni soluklar katmaya namzet bir çerçeveye sahip olan çatışmacı bilim teorisi incelenecektir. Collins'in Felsefelerin Sosyolojisi isimli çalışması bu teorinin temel kavramlarını, Doğu ve Batı felsefi geleneklerine uygulanış biçimini ihtiva etmektedir. Ayrıca bu çalışmanın bağlamını teşkil eden bilimin mahiyetine ilişkin soruşturmalara da uygulanabilecek bir kapsayıcılığa sahip olan çatışmacı bilim teorisinin sunulduğu bu eserin müspet ve menfi yönleri, alternatif yaklaşımlarla mukayese edilerek sunulacaktır. Anahtar Kelimeler:Bilimin mahiyeti, bilim felsefesi, bilim sosyolojisi, bilim epistemolojisi, bilimin özerkliği, yerellik, çatışma teorisi, bilim teorisi, etkileşim merasimleri, tabakalaşma, kültürel sermaye, duygusal enerji, epistemik ağlar, makro yapı, mikro yapı.
Avrupa merkezci bilim anlayışı
Geleceği iyileştirmenin yolu geçmişi doğru yorumlamaktan geçer. Tezimiz Avrupa merkezci bilim anlayışının yapay bir bilim anlayışı olduğunu hipotezini savunmaktadır. Bilim tarihi adına yapılmış olan çalışmalar kronolojik açıdan incelendiğinde özellikle Avrupa merkezci bir bilim anlayışı çerçevesinde bilimlerin tarihlerinin kurgulandığına şahit oluyoruz. Bilim tek bir milletin ya da medeniyetin ürünü olamayacak kadar geniş ve büyük bir birikime sahiptir. Bu disiplinin oluşmasında birçok kültürün ortak çabası söz konusudur. 19. yüzyılda pozitivist bir yaklaşımla tanımlanan bilimin dışında tarihte gerçekleştirilen faaliyetleri bilimin kapsamı dışına çıkarmak ne kadar doğru bir yaklaşımdır tartışılır. Çalışmamızın ilk bölümünde bilimin tanımına, sınıflandırılmasına ve Avrupa'da aydınlanma süreci ile başlayan bilim düşüncelerine değinilmiştir. İkinci bölümde oryantalizm ve oksidentalizm (Doğu ve Batı kavramlarına) düşüncelerine sonrasında Avrupa merkezci bilimin temellendirildiği ana argümanlara yer verilmiştir. Son bölümde ise bilim tarihinin içerisinde İslâm bilim tarihinin Avrupa merkezci bilim anlayışı açısından ne ifade ettiği konusu tarihsel ve düşünsel açıdan tekrar serimlenmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Bilim Tarihi, Oryantalizm, Bilim, Oksidentalizm
İslâm medeniyeti'nde 18. yüzyıla kadar ilimlerin sınıflandırılması eserlerinde matematiğin konumu
Bilim tarihinde 8. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar İslâm Medeniyeti'nin öncü bir role sahip olduğu görülmektedir. Antik medeniyetlerin mirasına sahip çıkılmış ve ayrıca bilime yeni alanlar ve gelişmeler ilave edilmiştir. İlimlerin sınıflandırılması meselesi İslâm bilim tarihindeki büyük atılımla zorunlu olarak değişikliklere uğramıştır. Tezimizin konusu ilimlerin tasnifi için kaleme alınmış İslâm Medeniyeti'ne ait eserlerde 18. yüzyıla kadar matematiğe nasıl bir konum ayırıldığı üzerinedir. Çalışmamızın ilk bölümünde İlk İslâm düşünürleri; Câbir Bin Hayyan, Kindî, Farabî, İhvân-ı Safâ, Âmirî ve Hârezmî'ye; ikinci bölümde; İbn Sinâ, İbnü'l Ekfânî, İbn Hazm, Gazzâlî ve İbn Haldun, Fahreddin er-Râzî, Nasîrüddin Tûsî, Kutbuddîn Şîrâzî gibi İslâm düşünürlerine ve son bölümde Osmanlı düşünürlerinden; Mehmed Şah Fenâri, Taşköprülüzâde Ahmed Efendi, Sadreddinzâde Mehmed Emin Efendi, Kâtip Çelebi ve Saçaklızâde Mehmed Efendi'nin ilimler tasnifine dair eserlerine ve bu eserlerde matematiğe olan yaklaşımları ele alınmıştır. Bu çalışmadaki amacımız İslam Medeniyeti'nde matematiğin konumunun diğer ilimlerin yanında yerini tespit edebilmektir.
Muhammed İkbal ve Seyyid Hüseyin Nasr'da din bilim ilişkisi
Din ve bilim insanlığın hayatı boyunca evreni anlamak için incelenen ve araştırılan alanlardan birisi olmuştur. Doğayı anlamak ve anlamlandırabilmek için bilime, dini ise kaidelerine uygun anlamak ve anlamlandırmak için vahiy kitapları temel alınarak açıklamalar yapılır. İnsanlığa gönderilen vahiyler evreni anlamlandırmak için belirli yargılar ortaya koyar. Ancak bu yargılar Ortaçağ döneminde dini amacının dışında araç olarak kullanan gruplar tarafından deforme edilmiştir. Dinin etkisinin azalmasıyla oluşan boşluk bilimle doldurulmuştur. Böylelikle aydınlanma dönemi başlamış ve akla verilen önem artmıştır. Aklın işlevsel süreci dinin vermiş olduğu ilahi mesajlar üzerine düşünmeler başlatsa da akıl genel olarak dini alandan kendisini soyutlamıştır. Bu çalışmada iki yakın coğrafyada yetişmiş olan düşünürlerin ele alınmasındaki amaç düşünürlerin yakın coğrafyalarda yaşıyor olmaları ve hayatlarından belirli evrelerin geçiyor olmasına rağmen ele almış oldukları konuları farklı açılardan çalışmış olmalıdır. Bu sebeple ortaya çıkmış olan görüşlerde farklılıklar olmuştur. Çünkü her düşünürün kendisine ait bir fikri yönelimi bulunmaktadır. İki düşünür de hem dinin vahiy kökenli oluşuna değinerek hem de bilimin akla önem vermesini daha ılımlı bir yaklaşımla izah etmişlerdir. Aynı zamanda düşünürlere göre bilimin akla önemi, aklın da vahiy kökenli oluşuna bağlanılmıştır. Doğa akıl ile bilinebilir fakat bu akıl ilahi bir akıl olmalıdır. Doğanın bilim konusunda akla verdiği yetki deneyle açıklama gerektirir. İki düşünür de modern bilim alanına eleştirel yaklaşımlarda bulundukları da dile getirilebilir. Böylelikle modern bilime hâkim olan iki düşünür de bilim konusunda İslam bilimini savunduklarını eserlerinde dile getirmişlerdir.
Bilim tarihinde Doğu-Batı karşılaşması: Lale Devri örneği
17. yüzyıl ile birlikte Osmanlı yenileşme faaliyetlerinin arttığı görülmektedir. Özellikle Lale Devri (1718-1730 arası) olarak adlandırılan on iki yıllık dönem, Osmanlı Devleti'nin Batı bilim ve tekniğini tanımaya başladığı sürecin ilk adımlarının atıldığı bir zaman dilimi olduğu için önemlidir. Literatürden faydalanılarak yapılan bu araştırma ile Osmanlı ve Batı biliminin gelişim sürecine yönelik bir bakış açısı elde etmek amaçlanmıştır.
17. yüzyılda Avrupa ve Osmanlı'da felsefe ve bilim açısından insan ve evren tasavvurları
17. yüzyıl Avrupa'sında düşünürler felsefe ve bilim alanında insan temelli bir sisteme yönelip, bu yaklaşımlar doğrultusunda modern felsefe ve bilimin temellerini atmışlardır. Felsefe ve bilimde atılan bu adımlarla evren ve kozmolojideki genel görüşler değişip yerine yeni bir sistem inşa edilmiştir. Osmanlı'da ise 17. yüzyıla kadar olan dönemde felsefe ve bilim alanlarında öncü bir role sahipken, 17. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı'nın yaşadığı siyasi ve toplumsal sorunlardan dolayı duraklama dönemine girmiştir. Dönemin durumu göz önüne alındığında felsefe ve bilim alanında çalışmalar bulunsa da geçmiş dönemlere göre azalma söz konusudur. Ayrıca medreselerde din ile felsefe- bilim çatışmasının meydana gelmesi gelişme açısından diğer bir olumsuz koşulu oluşturmaktadır. Tezimizin konusu bu dönemde felsefe ve bilim alanında Batı ve Osmanlı düşünürlerinin insan ve evren konularını düşünce ve eserlerinde nasıl konumlandığının tespitine dair fikir vermektir. Tezimizin ilk bölümünde 17. yüzyıl Batı filozofları ve bilim adamları Francis Bacon, Thomas Hobbes, René Descartes, Gottfriend Leibniz, ve Benedict Spinoza isimlerini insan ve evren tasavvurları başlığı altında incelerken devamında bilim alanını astronomi, matematik, fizik, biyoloji ve tıp başlıkları altında değerlendirilmiştir. İkinci bölümde ise, 17. yüzyıl Osmanlı felsefesinde İbn-i Haldunculuğun konumuna ve medreselerde felsefe ile bilime verilen öneme değinilmiştir. Kınalızâde Ali Efendi, Sadreddinzâde Mehmet Emin Şirvâni, Melayê Cizîrî, Mir Dâmâd ve Molla Sadrâ'nın insan ve evren görüşlerine yer verilmiştir. Bilim kısmında ise, astronomi, matematik, fizik ve tıp alanları insan ve evren tasavvurları bağlamında ele alınarak, Osmanlı ile Batı dünyasını felsefe ve bilim bağlamında bir karşılaştırması sunulmaya çalışılmıştır.
Blaise Pascal'da kesinlik problemi
Blaise Pascal, bize kalan dağınık, tamamlanmamış ve çelişkili görünen pasajları sebebiyle sıklıkla göz ardı edilmiş ve yeterince anlaşılmamış bir filozoftur. Bu tez çalışması, Pascal felsefesinin doğa bilimi, geometrik yöntem, felsefe ve teoloji alanlarındaki metinlerinin kesinlik problemi ekseninde ve bir kronoloji dâhilinde okunmasıyla daha doğru tasnif edileceği, çoğu çelişkinin uzlaştırılacağı ve nihayetinde daha bütünlüklü bir yapı ortaya konulacağını iddia etmektedir. Bu bağlamda ilk bölümde, Pascal üzerinde doğrudan etkisi olan Hristiyan teolojisi, Montaigne kuşkuculuğu ve Descartes felsefesi kesinlik problemi ekseninde incelenmiştir. Tez çalışmasının ikinci bölümünde, Aristoteles fiziğinden arta kalan boşluk (vakum) tartışmasının Pascal'a gelene dek geçirdiği dönüşümler ele alınmış ve bu tartışamaların metafizik dizgelerle ilgisi değerlendirilmiştir. Pascal'ın boşluk deneyleri aracılığıyla bilimsel yönteme yaptığı katkıları incelediğimiz çalışmanın devamında, Pascal'ın bilim felsefesi alanında da Karl Popper yanlışlamacılığı ile Duhem-Quine tezini öncelediği tespit edilmiştir. Buradan Descartes ile Pascal'ın doğa bilimleri yaklaşımlarını kıyaslamaya geçilmiş ve Pascal'a yönelik pozitivist nitelendirmesi değerlendirilerek onun tam anlamıyla bir pozitivist olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Pascal'ın deneye dayalı doğa bilimlerinden akıl yürütmeye dayalı geometrik yönteme geçişinin sebeplerini sonsuzluk problemi üzerinden ele aldığımız sonraki başlıkta, geometrik zihin ve sezgisel zihin ayrımından hareketle Pascal epistemolojisinde kalbin önemine değinilmiştir. Pascal'da kalbin ilahi ve dünyevi yönleri, Hristiyanlıktaki Düşüş miti üzerinden ele alınmış ve bu dünyevi yönün akıl ile uyumu, Pascal'ın "Bahis Argümanı" aracılığıyla tartışılmıştır. Son olarak Pascal'ın nihai kesinlik olarak gördüğü imanın, Tanrısal inayet ile olan ilişkisi, Hristiyan teolojisi ekseninde değerlendirilmiştir.
Kâtip Çelebi ve Galileo Galilei'nin din, bilim ve felsefe anlayışlarının karşılaştırılması
Çalışmamız XV-XVI. yüzyıllar arasında farklı coğrafyalarda yaşamış olan önemli iki bilim insanı Kâtip Çelebi ve Galileo Galilei özelinde din, bilim ve felsefe alanındaki görüşlerini disiplinler arası bir perspektifle ele alan karşılaştırılmalı bir incelemedir. "Kâtip Çelebi ve Galileo Galilei'nin Din, Bilim ve Felsefe Anlayışlarının Karşılaştırılması" başlıklı bu tezimizin amacı, Kâtip Çelebi ve Galileo Galilei'nin din, bilim ve felsefe anlayışlarının karşılaştırılması yapılarak çalışmayı, karşılaştırılmalı literatüre kazandırmaktır. Araştırma, Orta Çağ'da gerek İslâm gerekse Batı dünyasında din, bilim ve felsefe düşüncesinin dini otorite ve düşüncelerden beslendiği, etkilendiği ve etkilediği, bu doğrultuda din, bilim ve felsefe alanlarına açıklama getirildiği anlaşılmıştır. Bu çerçevede Kâtip Çelebi ve Galileo Galilei, bulundukları dönem içerisinde din, bilim ve felsefe hakkında kendi düşünce ve çalışmalarını biçimlendirdiği anlaşılmıştır. Araştırmada, dinin, dini düşüncenin, dini otoriterlerin, bilimin, bilimsel ve felsefi bakışın aynı zamanda siyasi gücün önemli birçok alanda etkisi ve etkinliği anlaşılmıştır. Böylelikle dine ait olduğu varsayılan veya din diye kabul edilen bağnazlıkların ve taassubun, ilerlemeyi ve yenilikleri geciktirdiğine dair çıkarımlar elde edilmiştir. Eleştirel bakışın ve düşüncenin önemi, boş inanç ve kabullerin nelere mal olduğu, bilgi ve bilimin değerinin önemi gibi bulgular ortaya çıkmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde, İslâm ve Batı düşüncesinde din, bilim ve felsefe kavramlarının ne anlama geldiği ve işlevinin ne olduğu hakkında karşılaştırılma yapılarak ele alınmıştır. İkinci bölümde ise Kâtip Çelebi ve Galileo Galilei'nin yaşadıkları dönem, ilmi kimlikleri ve din, bilim ve felsefe anlayışları karşılaştırılmalı olarak yer verilmiştir. Çalışmada, betimlemeli tarama modeli ve nitel araştırma yöntemlerinden doküman inceleme ve içerik analizi kullanılmıştır. Böylece Kâtip Çelebi ve Galilei Galileo'nun hem dönemlerinin hem de iki bilim insanının din, bilim ve felsefe kavramları hakkındaki düşüncelerine tümevarımsal bir metotla ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Kâtip Çelebi, Galileo Galilei, Din, Bilim ve Felsefe
Çağdaş felsefede geliştirilen doğalcı zihin kuramlarının etik ve teolojik içerimleri
Bu çalışma, insanın mahiyeti problemini konu edinmektedir. Günümüzde bu konu, zihin felsefesi içerisinde zihin-beden problemi başlığında ele alınmakta ve "Zihin nedir?" sorusu etrafında tartışılmaktadır. Söz konusu bağlamda bu çalışma, zihnin ne olduğu sorusuna çağdaş felsefede verilen yanıtları incelemekte ve bu yanıtlara hâkim olan doğalcılıktan kaynaklanan problemlere dikkat çekmektedir. Ayrıca doğalcılıktan kaynaklanan problemlerin aşılmasında plastisite kavramına başvurarak ve Chomskyci bir doğalcılık önerisi sunarak doğalcılığı revize etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla, çalışmanın ilk kısmında, doğalcılığı ortaya çıkaran tarihsel süreçten; bilimcilik idealinden ve indirgemecilikten söz edilmektedir. Doğalcı yaklaşımın niteliklerini göstermek bakımından çağdaş felsefede geliştirilen altı zihin kuramı ele alınmaktadır. İkinci kısımda, çağdaş felsefede geliştirilen zihin kuramlarının doğalcı yapısının içerimlerinden söz edilmektedir. İçerimlerin etik ve teolojik bakımdan serimlenmesi neticesinde ortaya çıkan bazı problemler nedeniyle "Bir teist doğalcı olabilir mi?" sorusu cevap bekleyen bir soruya dönüşmektedir. Bu soru özelinde, bahsi geçen problemler özgür irade konusu etrafında tartışılmaktadır. Doğalcılığın indirgemeci ve belirlenimci nitelik arz eden biçimlerine alternatif bir bakış açısı olarak plastisite ve Chomskyci doğalcılık incelenmekte, doğalcılığa getirdikleri açılımlar serimlenmektedir. Böylece yeni bir doğalcılık önerisi sunulmaktadır. Bu öneriyle teizm ve doğalcılık arasında zorunlu bir çatışma olmadığı, indirgemeci ve belirlenimci olmayan bazı doğalcılık biçimleri olabileceği sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu sonucun, zihin çalışmalarına özgür irade konusu etrafında etik ve teolojik açıdan katkı sağlaması beklenmektedir.
Çağdaş rasyonalizmde bir portre: Gaston Bachelard
20. yy. başlarında gerçekleşen bilimsel devrim ve gelişmeler özellikle matematik ve fizikte yeni bir formda çağdaş rasyonalizmin ortaya çıkması rasyonalizmi derinlemesine etkilemiştir. Bu çalışmanın amacı, çağdaş rasyonalizm krizinin Gaston Bachelardcı tanısını değerlendirmek ve Bachelard rasyonalizm kavramını analiz etmek ve değerlendirmektir. Çalışma konusu çağdaş rasyonalizm krizini analiz etme, çağdaş dönemdeki rolünü ve önemini göstermek için Bachelard rasyonalizm kavramını klasik rasyonalizm kavramıyla karşılaştırmaktır. Bu çalışmada, rasyonalite kavramı, rasyonalist olarak tanınan filozoflarla empirist filozoflar arasında bir diyalog kurularak sunulacak ve Bachelard'ın "Çağdaş Rasyonalizm" kavramı analiz edilip eleştirilecek ve felsefesinde öne sürdüğü yeni düşünceler ve kavramlar açıklanacaktır. Bu Çağdaş Bachelardcı Rasyonalizm yeni metoda ve kavramlara, yani, psikanaliz, epistemolojik kırılma, epistemolojik engel, bilimsel diyalektiğe dayanmaktadır. Bachelardcı rasyonalizmin yenilenme doğasını göstermek için, karşılaştırmalı ve analitik bir yöntem izlenmiştir. Sonuç olarak, Bachelard'ın içine düştüğü bazı çelişkilere rağmen çalışma Bachelard'ın çağdaş dönemindeki felsefesinin önemini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Rasyonalizm, Bilimsel Devrimler, Bilimsel Psikanaliz, Epistemolojik Kırılma, Epistemolojik Engel, Bilimsel Diyalektik.
Nedensellik kavramı üzerine çağdaş felsefi yaklaşımlar
İnsan, doğa ile girdiği iletişimin doğal bir sonucu olarak çevresini tanımak, anlamak ve açıklamak ister. Bu uğurda kullandığı birçok bilgi türü vardır. Bunlardan bir tanesi de bilimsel bilgi türüdür. Bu bilgi türü deneye dayalı-kanıtlamalı bir yöntem kullanır. Bu yöntemin matematik ile birleşmesiyle birlikte birçok başarılı kuramın ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Bilimsel bilgi türünün doğa hakkındaki başarılı açıklamaları, diğer bilgi türlerinden farklılaşmasını sağlar. Fakat her bilimsel başarının arka planında yoğun tartışmaların ve cevap bekleyen soruların olduğunu kabul etmek gerekir. Bu tartışmalar sistematik bir bütün olarak düşünüldüğünde bilim felsefesinin dayanağını oluşturur. Bilim felsefesinin cevap aradığı sorular ve tartışmalar, bilimsel bilgi türünün ilerlemesine katkı sağlar. Bilim felsefesinin çözüm bulmaya çalıştığı birçok problem vardır. Bu problemlerden biri (belki de en önemlisi) de "nedensellik" problemidir. Bu problemi çözüme kavuşturmak için birçok düşünür, öneride bulunur. Bu çalışmada, problemin çağdaş düşünürler tarafından nasıl analiz edildiğine yer vereceğiz. Çalışmamızın giriş kısmında "nedensellik" probleminin tarihsel arka planına değineceğiz. Daha sonra problem için epistemolojik anlamda ilk ciddi eleştiriyi yapan İngiliz filozof David Hume'un düşüncelerine yer ayıracağız. Ardından ilgili literatürde düzenlilik teorisi, gereklilik teorisi ve eğilimsel nedensellik yaklaşımının konu ile ilgili çözümlemelerine yer vereceğiz. Sonuç bölümünde bu çözümlemeleri karşılaştırıp eğilimsel nedensellik yaklaşımının sunduğu avantajlara değineceğiz.
Güneş merkezli evren kuramının tarihsel gelişiminin incelenmesi
Astronominin teorik anlamda gelişmesi Antik Yunan ile başlamıştır. Karmaşık problemlerle ilgilenen Antik Yunan bilim adamları, astronomiyi geometri ile temellendirmişler, gökcisimlerinin hareketleri üzerine birçok önemli çalışmaya yer vermişlerdir. Bunlardan en önemli Aristoteles tarafından gerçekleştirilmiştir. Ancak Aristoteles evren teorisi matematiksel yönden eksik olmasından dolayı, Ptolemaios ile beraber Yer'in evrenin merkezinde olduğu görüşü matematiksel temel almasıyla kabul edilmiştir. Bu önemli evren sistem,16. ve 17. Yüzyıla kadar geçerliliğini sürdürmüş ancak temel problemlere cevap veremediğinden dolayı yeni bir sisteme ihtiyaç duyulmuştur. Copernicus'un Güneş Merkezli Evren kuramıyla birlikte astronomi yeni bir sistem ile karşılaşılmış, gökyüzünün detaylı incelenmesiyle birlikte Güneş Merkezli Evren sistemi geçerli olmuştur. Bu çalışmada eski uygarlıklardan itibaren Güneş Merkezli evren kuramının ortaya çıkışı ve gelişimi ele alınacaktır.
Ortaöğretim kimya ders kitaplarında atom teorilerinin sunumunun bilim tarihi ve felsefesi açısından incelenmesi ve öğretmen görüşleri
Bu çalışmanın amacı, kimya ders kitaplarında sunulan atom teorilerinin tarihi ve felsefesi boyutlarını araştırmak ve bu konuyla ilgili öğretmenlerin düşüncelerini öğrenmektir. Çalışmanın diğer bir amacı da ders kitaplarındaki atom teorileri verilirken alternatif teorilerin verilip verilmediğini araştırmak, atom teorilerini öğretmenler öğrencilerine sunarken teorilerin tarihi ve felsefi boyutları hakkındaki düşüncelerini öğrenmektir.Araştırma iki basamakta planlanmıştır. Çalışmanın ilk basamağında Türkiye'deki liselerde kullanılan kimya ders kitaplarının atom teorileri ile ilgili kısımları içerik analizi metoduna göre incelenmiştir. Kimya ders kitaplarındaki atom teorilerinin tarihi ve felsefi boyutlarının nasıl sunulduğunu tespit etmek amacıyla kontrol listeleri hazırlanmıştır. Bu kontrol listelerine göre kitaplar analiz edildi. Çalışmanın ikinci basamağında ise Ankara'da değişik ortaöğretim kurumlarında görev yapan beş kimya öğretmeni ile mülakat yapıldı. Mülakat sonuçları içerik analizi metodu ile analiz edildi.Çalışma sonunda elde edilen bulgular ışığında, kimya ders kitaplarında sunulan atom teorilerinin arzu edilen tarihi ve felsefi boyutlarını yeterince yansıtmadığı söylenebilir. Mülakatlardan elde edilen bilgilere göre, öğretmenlerin atom teorilerinin tarihi ve felsefi boyutlarının öğrenciler için gerekli olduğunu düşündükleri söylenebilir. Bazı öğretmenlere göre öğretim programları ve üniversite giriş sınavları nedeniyle bilim tarihi ve bilim felsefesini sunmak için yeterli zamanları yoktur.
Hibritleşme konusunun tarihi ve felsefi boyutunun kimya ders kitaplarında sunumu ve öğretmen görüşleri
Bu araştırmanın amacı, Kimya ders kitaplarının hibritleşme konusunu sunarken bilim tarihi ve bilim felsefesi boyutu içinde alternatif teorilerle bir bütün halinde sunulup sunulmadığının ve bu ders kitaplarından faydalanan öğretmenlerinde konunun sunumu sırasında bu boyutlara ne kadar önem verdiğinin yada önem verilmesinin gerekli olup olmadığı konusundaki düşüncelerini tespit etmektir.İki aşamalı olarak planlanan bu çalışmanın ilk aşamasında Türkiye'de ortaöğretim kurumlarında yaygın olarak kullanılan dört adet lise 3 kimya ders kitabında hibritleşme konusu üç farklı araştırmacı tarafından içerik analizi metodu ile incelenmiştir. Ders kitaplarında hibritleşme konusunun tarihi ve felsefi boyutunun nasıl sunulduğunu tespit etmek için kontrol listeleri hazırlanmış ve bu listeler kullanılarak ders kitapları değerlendirilmiştir. Çalışmanın ikinci aşamasında ise Ankara ilindeki Fen lisesi, Anadolu lisesi ve Anadolu öğretmen liselerinde görev yapan öğretmenlerden rasgele seçilmiş 21 öğretmen ile mülakat yapılmış, elde edilen veriler içerik analizi metodu ile analiz edilmiştir. Elde edilen veriler SPSS bilgisayar programında değerlendirilmiş ve bulgular tablolaştırılarak sunulmuştur.Çalışma sonunda elde edilen bulgular ışığında ortaöğretimde okutulmakta olan ders kitaplarının hibritleşme kavramının tarihsel ve felsefi boyutlarını yansıtmadığı bulunmuştur. Mülakatlardan elde edilen verilerden ise öğretmenlerin bazılarının hibritleşme kavramının tarihi ve felsefi boyutunun gerekliliği hakkında yeterince bilgiye sahip olmadığı, bu boyutların ortaöğretim düzeyinde anlatılmasının gerekli olmadığı düşüncesine hakim olduğu tespit edilmiştir.
Genel kimya ders kitaplarında Kuantum Sayıları konusunun sunumu: Bilim tarihi ve felsefesi açısından bir inceleme
Bu çalışmada Türkiye?de kullanılan genel kimya ders kitapları ile lise 10. sınıf kimya ders kitabındaki ?Kuantum Sayıları? konusu bilim tarihi ve felsefesi açısından incelenmiştir. Ayrıca yerli (Türkçe) genel kimya ders kitapları ile yabancı genel kimya ders kitaplarında sunulan kuantum sayıları konusu bilim tarihi ve felsefesi kriterleri açısından karşılaştırılmıştır. İncelemede Niaz ve Fernandez (2007) tarafından belirlenen kriterler kullanılmıştır. Kuantum sayılarının bilim tarihi ve felsefesi boyutları ile ilgili bu kriterler: 1-Kuantum Hipotezinin Kökeni, 2- Kuantum Mekaniğinin Alternatif Yorumları, 3- Orbital ve Elektron Yoğunluğu Kavramları Arasındaki Fark, 4- Klasik Mekanik ve Kuantum Mekaniği Arasındaki Farklılaşma ve İkisinin Karşılaştırılması ve 5- Elektron Yoğunluğuna Dayalı Kuantum Sayılarına Giriş olmak üzere beş tanedir. Çalışmada kimya ders kitaplarında yer alan kuantum sayıları konusunun bilim tarihi ve felsefesi boyutları içerik çözümlemesine tabi tutularak değerlendirme yapılmıştır. Bu ders kitaplarının arasından rastgele seçilen 8 ders kitabı belirlenen kriterlere göre araştırmacı ve uzman tarafından bağımsız olarak incelenmiş ikisi arasındaki uyuma bakılarak araştırmanın güvenirliği sağlanmıştır. Geriye kalan 22 ders kitabı ise araştırmacı tarafından incelenmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular ışığında, lise 10. Sınıf kimya ders kitabı dâhil, ülkemizde kullanılan yerli ve çeviri genel kimya ders kitaplarının ?Kuantum Sayıları? konusunun bilim tarihi ve bilim felsefesi kriterleri bakımından yetersiz olduğu görülmüştür. Ayrıca yerli genel kimya ders kitaplarının kuantum sayıları konusunu bilim tarihi ve felsefesi ile birlikte sunmada yabancı genel kimya ders kitaplarının gerisinde kaldığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Bilim Tarihi, Bilim Felsefesi, Kimya Ders Kitabı, Kuantum Sayıları
Bilimin doğasının kavramsal değişim pedagojisi ve doğrudan yansıtıcı yaklaşım ile öğretilmesi: Işık ünitesi örneği
Bilimin doğasının anlaşılması fen eğitiminin temel amaçlarından biridir. Birçok öğretim uygulamasının bu amacı gerçekleştirmede yetersiz kaldığı veya sınırlı etkiye sahip olduğu, bilimin doğası öğretiminde yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğu bir gerçektir. Bu tezin amacı; bilimin doğası öğretiminde kavramsal değişim pedagojisi, doğrudan yansıtıcı yaklaşım ve Milli Eğitim Bakanlığı kitabının etkilerini irdelemektir. Çalışma 7. sınıf Işık ünitesinde, 66 öğrencinin katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Karma yöntem ile yürütülen çalışmanın verileri Bilimin Doğası Üzerine Görüşler Anketi, Işık Ünitesi Kavram Testi, Işık Ünitesi Başarı Testi, yarı yapılandırılmış mülakatlar ve yansıtıcı yazılar ile toplanmıştır. Bilimin doğası ile ilgili görüşler yeterli, değişken ve zayıf kategorisinde analiz edilmiştir. Kavramsal değişim ve akademik başarı ile ilgili verilerin analizinde Kruskall-Wallis ve Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi kullanılmıştır. Alternatif kavramlar ile ilgili verilerin analizinde ise frekans ve yüzde değerleri hesaplanmıştır. Bilimin doğasının kalıcı bir şekilde öğretilmesinde en etkili yolun kavramsal değişim pedagojisi olduğu tespit edilmiştir. İlköğretim öğrencilerinin bilimsel bilgilerin elde edilmesinde bilim insanlarının fiziksel olarak aktif olmalarını gerektiren noktalara ağırlık verdikleri, bilim insanları tarafından kullanılan zihinsel süreçleri ihmal ettikleri belirlenmiştir. Her üç uygulamanın da ışık ünitesindeki kavramsal değişime olumlu katkılar sağladığı fakat Milli Eğitim Bakanlığı kitabının etkilerinin kalıcı olmadığı belirlenmiştir. Milli Eğitim Bakanlığı kitabının birçok alternatif kavramın giderilmesinde etkili olmadığı tespit edilmiştir. Fen derslerinde bilimin doğası öğretimine yer vermenin akademik başarı üzerinde olumlu veya olumsuz etkisi olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Bilimin doğasının öğretiminde kavramsal değişim metinleri ve kavram panolarının bir arada kullanılması önerilmiştir.Anahtar Kelimeler: Bilimin Doğası, Kavramsal Değişim Metni, Kavramsal Değişim Pedagojisi, Doğrudan Yansıtıcı Yaklaşım, Işık
Bilimin toplumsal işlevi açısından bilim tarihinin yeniden inşası: John D. Bernal
Çağdaş bilim felsefesinde bilimin ne olduğuna ilişkin yürütülen tartışmalar 20. yüzyıl başlarına kadar hep bilimsel bilginin neliği, bilimsellik ölçütü ya da sınırkoyma sorunu üzerine yapılmış ve bilimin ne için olduğuna veya yapılması gerektiğine ilişkin olarak bir şeyler söylenmemiştir. Bu çalışma bu problemi ele almak amacındadır. Çalışmanın birinci bölümünde bilim felsefesinde Sınırkoyma sorunu bağlamında büyük düşünürlerden Popper, Kuhn, Feyerabend ve Lakatos'un düşünceleri ele alınmıştır. Bu bağlamda bilim ile sahte-bilim arasında çizilen sınıra ilişkin görüşler ortaya konulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde bilimin antik, orta ve modern çağdaki yeri ile 20. yüzyılda insanın ve toplumun yaşadığı sorunlarla ilişkisi John Desmond Bernal'in düşünceleri ile paralel olarak incelenmiştir. Bu bağlamda Bernal'in perspektifinden bilimin ne için yapılması gerektiği belirtilmek suretiyle anlamı değeri ve insan ile toplum için önemi ortaya konulmuştur. Sonuç olarak, yapılan çalışmada Bernal'in de öngördüğü gibi, bilimin insan ve toplum için yıkıcı değil yapıcı, onarıcı, kurtarıcı olması ve bilim ile insanın diğer değerleri arasındaki bağın hiçbir zaman koparılmaması gerektiği vurgulanmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Bilim, insan, ölçüt, sınırkoyma, toplum.
Çeviribilim felsefesine doğru: Bilim felsefesinden yaklaşımlarla çeviribilimin evrimi
Bu çalışma, çeviribilim ve bilim felsefesi arasındaki ilişkiyi inceleyerek çeviribilimin bilim felsefi bir bakış açısından gelişimini ele almaktadır. Çalışma, çeviribilimin tarihsel arka planını ve modern çeviribilimin yaklaşık yetmiş yıllık bir süre içinde nasıl evrildiğini vurgulamaktadır. Bilimsel görüşlerin, özellikle savaş sonrası dönemde, çeviribilimin ilerlemesine olan etkisini tartışmakta ve alanın şekillenmesinde araştırmacıların ve de düşünce ekollerinin rolünü vurgulamaktadır. Çalışmada bütünleşik bilim felsefesi yaklaşımının alternatif bir metodoloji olarak çeviribilime uygulanışı önerilmektedir. Bu yaklaşım, dört farklı bilim felsefecisinin görüşlerinden yola çıkarak çeviribilimin bilimsel ve felsefi boyutlarını bir arada ele almayı amaçlamaktadır. Çeviribilimin gelişiminin incelenmesi, çeviribilim kuramlarına genel bir bakış, bütünleşik bilim felsefesi metodolojisinden hareketle belli başlı çıkarımların elde edilmesi, bütünleşik bilim felsefesi metodolojisinin mevcut metodolojilerden nasıl ayrıldığının ortaya koyulması, çeviribilimin incelemeye tabii tutularak holistik bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiği şeklindeki hususlar mevcut çalışmada ele alınmaktadır. Holistik yaklaşım, çeviribilimin bilimsel ve bilim felsefi boyutlarını bir arada ele alarak çeviribilim felsefesine doğru bir adım atmayı ve daha bütüncül bir anlayışa ulaşmayı hedeflemektedir. Çalışmanın tartışma ve çıkarımları, çeviribilimin bütünleşik bilim felsefesi metodolojisi yaklaşımıyla bilimsel ilerlemesinin nasıl açıklanabileceğine odaklanmaktadır. Modern çeviribilimin evriminin, içsel faktörlerin yanı sıra dışsal faktörlerin de etkisiyle gerçekleştiği ayrıca tespit edilmektedir. Sonuç olarak, bütünleşik bilim felsefesi metodolojisi, modern çeviribilimin evriminin açıklanmasında önemli bir modeldir. Bu metodolojiye başvurmanın çeviribilim araştırmalarının daha bütüncül bir bakış açısıyla çoğulcu bir anlayışa ulaşmasına yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Bütünleşik bilim felsefesi metodolojisi, modern çeviribilim, bilim felsefesi, çeviribilim felsefesi, çeviribilim tarihi
Max Weber'i Frıedrıch Nıetzsche ile birlikte okumak: Sosyal bilimlerin "Metodoloji" sorunu
Alman sosyolojisinin kurucularından biri olan ve de metodolojik yazıları bugün bile sosyal bilimlerin temel çerçevesini belirleyen Max Weber'in entelektüel mirasını değerlendirmek, aslında sosyal bilimlerin kendini anlama biçimleri açısından karşılaştıkları meydan okumaları yeniden değerlendirmek anlamına gelir. Weber'i metodolojisinin belli kavramlarını Nietzsche'nin felsefesiyle birlikte yorumlamaya çalışan bu tez, sadece Weber'i daha iyi anlamayı değil aynı zamanda sosyolojinin geçmişine ve geleceğine ilişkin bir tanı[m]lamayı amaçlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Weber'in yaşamı ve yapıtı üzerindeki etkilerin araştırılması son kertede sosyal bilimlerin başlangıçlarının ve yönelişlerinin de araştırılması demektir –Nietzsche'nin Weber üzerindeki etkisi de bu şekilde görülmeli ve önemsenmelidir. Weber'in bilgi ve bilim anlayışının Nietzsche'ninkine ne şekilde benzediğini ("kurgu" ve "ideal-tip" kavramı); Weber'in insanlığın durumuna bakışının Nietzsche'ninkiyle ne kadar ilişkili olduğunu ("dünyanın büyüsünün bozulması" ve "nihilizm") ve her iki düşünür için de modern insanın ahlaki buyruklarının bilim açısından ne anlama geldiğini göstermeye çalıştım. Weber'in sosyal bilimlere karşı görüşü de aynı şekilde ele alınabilir çünkü bütün bu metodoloji yazılarının amacı da büyüsü bozulmuş bir dünyaya uygun düşecek bir metodoloji ve epistemoloji için kavramsal mıntıka temizliğidiydi. Bu anlamda Weber'in siyasetçi tarafı düşünüldüğünde belki de kendine özgü bir sosyal bilim yaratmayı en önemli siyasi eylemi olarak görmüş olabilirdir. Weber'in bu açıdan aldığı konumlanışın tam olarak ne olduğu, bu duruşunun Nietzsche etkisiyle ilişkisi, bu etkinin bugün sosyal bilimler için önemi ve de sonuçta vardığı noktanın ne kadar geçerli olduğu ayrıca tartışılması gereken konulardır. Weber kendi metodolojisini büyük ölçüde bilimin kendi sınırlarını bilerek korumasını sağlamak amacıyla geliştirdiğini söyleyebiliriz. Tezin birçok yerinde vurguladığımız gibi Weber'in ahlaki-siyasi ve epistemolojik hedefleri, Nietzsche'ninkiler gibi, derinden iç içe geçmiş görünmektedir. Weber bilime büyük bir önem verse de, savunduğu bu konum, aslında bilimin tüm yaşam-alanları üzerinde egemenlik kurmasını engelleyebilecek bir bilim anlayışına dayanır.
Bilimsel modellerin ontolojisi
Günümüz bilim felsefecileri modellerin bilimsel etkinliğin vazgeçilmez araçları oldukları konusunda hemfikirdirler. Çoğu bilim felsefecisinin uzlaştığı bir diğer nokta daha varsa, o da modellerin temsiller olduklarıdır. Geleneksel görüş, modellerin belli bir hedef sistemi doğrulukla temsil ettikleri için bize hedef sistem hakkında bilgi verdikleri yönündedir. Başka bir deyişle modellerin epistemik değeri, model ile hedef sistemin özellikleri arasındaki nesnel bir temsil ilişkisine dayanır. Öte yandan bazılarının fark ettiği üzere model sistem ile hedef sistem arasında her zaman doğrudan bir ilişkiden söz etmek mümkün değildir. Bilginler sıklıkla gerçek sistemler üzerinde değil, hipotetik sistemler üzerinde çalışırlar. Bu durumda modellerin ne türden varlıklar oldukları sorusu önemli bir problem olarak belirir. Modelleme pratiğini anlamlandırma çabasında son on ya da en fazla on beş yıl içerisinde ortaya çıkan bazı görüşler sanat eserleri ile bilimsel modeller arasında geçerli olan bazı benzerliklere dikkat çekerler. Bunlar arasında en dikkat çekici olanı, modellerin, sanat felsefecisi Kendall Walton'ın terime verdiği anlamda "kurgusal" olduklarıdır. Bu çalışma da modeller ile edebi eserler arasında çeşitli benzerlikler kurulabileceğine ilişkin bir düşüncenin ürünüdür. Ortaya konulan görüş temelde sanat felsefecisi ve metafizikçi Amie Thomasson'ın görüşlerine dayanmakta ve bilimsel modellerin insan yapımı nesneler, yapıntılar (artifact) olduklarını öne sürmektedir. Yapıntıcılık adını alan bu görüşe göre modeller belli problemleri çözmede bilginler tarafından kullanılan araçlardan ibarettir. Bu türden bir görüş, modelleri salt temsil amacıyla kullanılan nesneler olarak görmek yerine, bilginlerin belli amaçları gerçekleştirmede kullandıkları araçlar olarak kavrar. Böylelikle temsilci görüşleri ve hatta Waltoncı bilimsel modelleme izahını da içine alan daha kapsayıcı bir çerçeve sunar.