Serum
103 theses under this subject heading
Helicobacter pylori enfeksiyonunda serum prolidaz enzim aktivitesi
Amaç: Helicobacter pylori enfeksiyonunun tanısında duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, kolay uygulanabilen, ucuz, hemen sonuç veren ve minimal invaziv olan ideal bir yöntem hala yoktur. Bu nedenle Helicobacter pylori enfeksiyonunu tahmin edebilecek invaziv olmayan yöntemler araştırılmaktadır. Yapılan çalışmalarda kollajen turnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada invaziv olmayan yöntemle hastaların atrofi, metaplazi, kronik inflamasyon ve Helicobacter pylori ile prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olup olmadığını ve Helicobacter pylori enfeksiyon tedavisi sonrasında değişiklik olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dispeptik yakınmaları nedeniyle üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan, ülser saptanmayan ve antrum ve korpustan biyopsi alınmış 146 hasta alındı. Hastalar Helicobacter pylori negatif ve pozitif olarak iki gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca patolojide atrofi ve intestinal metaplazi saptanan hastaların prolidaz enzim aktivitesi, atrofi ve intestinal metaplazi saptanmayan hastalarla karşılaştırıldı. Helicobacter pylori pozitif saptanan hastaların bizmut içeren 4'lü tedavi ile Helicobacter pylori eradike edildikten sonra tekrar serum prolidaz enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan 63'ünde Helicobacter pylori negatif, 83'ünde pozitif saptandı. Yaş, cinsiyet ve laboratuvar değerleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Serum prolidaz aktivitesi Helicobacter pylori pozitif grupta negatif gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (p=0,002) ve Helicobacter pylori enfeksiyonu şiddeti ile doğru orantılıydı (p<0,01). Prolidaz düzeyi eradikasyon tedavisi sonrası yükseldi ama istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Endoskopik biyopsi sonucunda histolojik incelemede atrofi saptanan hastalarda atrofi olmayanlara oranla serum prolidaz enzim aktivitesi istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Helicobacter pylori ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olduğu bulundu. Prolidazın Helicobacter pylori patogenezinde yer alabileceği düşünülmüştür. Patogenezin net olarak ortaya konması ile tedavide yeni moleküller üzerinde çalışılabilir. Ayrıca, prolidaz enzim aktivitesinin Helicobacter pylori enfeksiyonu ve komplikasyonlarını ön görmede invaziv olmayan bir belirteç olarak kullanılabileceği bulunmuş olup ileri çalışmalarda desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: Helicobacter pylori, Atrofi, Prolidaz, İnvaziv olmayan yöntem, İntestinal metaplazi
Akut pankreatitte serum prolidaz enzim aktivitesinin önemi
Akut PankreatitteSerum Prolidaz Enzim Aktivitesinin Önemi Amaç:Akut pankreatit tüm dünyada hastanede yatış gerektiren, mortalitesi şiddetli olan grupta %10-20'lere kadar yükselebilen en yaygın hastalıklardan birisidir.Akut pankreatithastalarının mortalite ve morbidite riski göz önüne alındığında hastaların prognozunun önceden tahmin edilebilmesioldukçaönemlidir.Yapılan çalışmalardainflamatuar vekollajenturnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada serum prolidaz enzim aktivitesininakut pankreatiti öngörmedekiönemini, akut pankreatit şiddet skorlamalarıylaarasındaki ilişkiyi,akut pankreatittanısındaki yerini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza akut pankreatit tanısı almış 84 hasta ve53 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların yatışı esnasında (0.saat) ve tedavileri sonrasında (yatışın 48. saatinde) serum prolidaz enzim aktiviteleri ve diğer laboratuvar değerlerine bakıldı. Hastaların Glaskow Koma Skoru, APACHE-2, Ranson, BISAP, EPIC,Balthazar, Atlanta skorlamalarıhesaplandı ve SIRS, organ yetmezliği bulguları not edildi.Skorlama sistemlerine göre hastalar hafif ve şiddetli olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri ve şiddet skorlamaları gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular:Çalışmaya alınan hastaların yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farkı yoktu (sırasıyla P=0,102 ve P= 0,858).Serum prolidaz enzim aktivitesi hastagrupta sağlıklı kontrol grubunagöre istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (P<0,001).Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatiti öngörmede kullanılıp kullanılamayacağına yönelik ROCcurve analizi yapıldı ve AUC=0,766 saptandı. Balthazar skoru şiddetli olan grupta serum prolidaz enzim aktivitesi hafif olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu(P=0,047). Diğer skorlama sistemlerinde grupların serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Hastaların 48. saat laktatdehidrogenaz değeri ile 48. saat serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptandı(r=0,355, P=0,001). Diğer laboratuvar değerleri ve skorlama sistemleriyle 0. ve 48. saat serum prolidaz enzim aktivite değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Sonuç:Akut pankreatit ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde birilişki olduğu saptandı. Ancak akut pankreatit şiddet skorlamalarıyla serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı derecede ilişki bulunamadı. Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatit tanısında yer alabileceği düşünüldü. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile akut pankreatit ilişkisine yönelik daha kapsamlı ve hasta sayısı daha fazla olan çalışmalar bu durumu daha net ortaya koyabilir. Böylelikle ilerleyen süreçte serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatitteki önemini aydınlatmak daha mümkün olacaktır. Anahtar kelimeler:Akut pankreatitte tanı, Balthazar skoru, Prolidaz.
Serum copeptin düzeylerinin unstabil angina pektoris (USAP)'de klinik rolü ve kısa dönem prognozda değerliliğinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı acil servis (AS)'te Unstabil Angina Pektoris (USAP) düşünülen hastalarda, copeptin düzeyi ve HEART skorlama sisteminin birlikte kullanılmasının klinik özellikleri öngörmedeki değerliliğinin saptanmasıdır. Bu çalışmaya, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi AS'ine Eylül 2020 – Mart 2021 tarihleri arasında kardiyak tipte göğüs ağrısı ile başvuran ve USAP düşünülen erişkin hastalar (n=65) ve hastane çalışanlarından oluşan sağlıklı kontroller (n=45) dahil edilmiştir. Olguların %81.5'i erkekti, yaş ortalaması 51.17 ± 14.77 yıldı. Çalışmaya alınan olguların ortalama HEART skorları 3.51 ± 1.71 idi (%32.3'ü düşük, %36.9'u orta, %30.8'i yüksek risk grubu). Olguların %83.1'i taburcu edilirken, %16.9'una yatış önerildi/sevk edildi, %3'ü opere edildi, %47.7'si kardiyoloji bölümüne konsülte edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; USAP grubunda erkek cinsiyet sıklığı, yaş ve başvuruda kaydedilen troponin değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlayken, başvuruda kaydedilen copeptin düzeyi anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.001). Başvuru copeptin düzeyinin sağlam olguları belirleme açısından 3.86 pmol/L kesim noktasında %57.8 sensitif, %95.4 spesifik olduğu, troponin düzeyinin ise USAP olgularını belirleme açısından 1.1 ng/mL kesim noktasında %64.6 sensitif, %80.0 spesifik olduğu belirlendi (p<0.001). HEART skoruna göre düşük riskli grupla karşılaştırıldığında orta ve yüksek riskli grupta yaş, başvuru (0. saat) ve 3. saat troponin düzeyi ve kronik hastalık sıklığı (Hipertansiyon ve Koroner Arter Hastalığı) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.05). HEART skoruna göre risk arttıkça taburcu edilme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta; kardiyolojiye konsültasyon, hastaneye yatış ve 1 ay içinde girişim/tedavi uygulanma sıklığı ise artmaktaydı (p<0.05). VIII Başvuru anında kaydedilen troponin ve copeptin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde (r= -0.288, p = 0.020), HEART skoru ile başvuru troponin düzeyi arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon ilişkisi saptandı (r= 0.396, p= 0.001). Copeptin düzeyi ile nihai sonuç ve HEART skoru arasında anlamlı ilişki saptanmadı. USAP olgularında sadece copeptin düzeyinin nihai sonucu öngörmede yeterli olmadığı, HEART skorunun ise bu açıdan klinik pratikte daha kullanışlı olabileceği belirlendi.
Farklı serum potasyum düzeylerinin kronik böbrek hasarı progresyonuna etkisi
Giriş Böbrekler potasyum sekresyonu, reabsorbsiyonu ve atılımı regüle eden renal mekanizmalar aracılığıyla potasyum homeostazisinde önemli rol oynamaktadır. Kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda en sık görülen elektrolit bozukluğu hiperkalemidir. KBH'lı bireylerde çok az sayıda çalışmada hiperkalemi, hipokalemi veya farklı serum potasyum (sK) seviyeleri ile KBH progresyonu arasındaki zayıf bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı KBH hastalarında, farklı sK düzeylerinin hastalık progresyonu üzerindeki etkisinin gösterilmesidir. Gereç ve yöntem Bu çalışma en az bir yıl takip edilmiş, 1171 evre I-IV KBH hastası ile gerçekleştirildi. Hasta takiplerinin başında ve sonunda glomerular filtrasyon hızı (GFR) kaydedildi. Ek olarak hasta takipleri sırasındaki ortalama GFR değeri hesaplandı. GFR hesaplamasında CKD-EPI formülü kullanıldı. GFR seviyelerindeki farklılık saptanarak GFR'si azalan hastalar tespit edildi. sK seviyeleri gruplara ayrılarak analiz edildi: Grup 1; <3.5 mmol/l, Grup 2; 3.5-4.0 mmol/l, Grup 3; 4.0-4.5 mmol/1, Grup 4; 4.5-5.0 mmol/1, Grup 5; 5,0-5,5 mmol/1, Grup 6; > 5.5 mmol/1. sK≥5.0 mmol/l hiperkalemi, sK < 3.5 mmol/L hipokalemi olarak sınıflandırıldı. GFR azalmasını tahmin etmek için binary lojistik regresyon modeli kullanıldı. Bulgular Hastaların medyan yaşı 66 yıl idi. Hastaların %45,9'u (n = 537) erkek, %54,1'i (n = 634) kadındı. Ortalama sK seviyesi 4.6 ± 0.4 mmol/l'ydi. Hastaların %26,1'inde hiperkalemi varken, sadece %0,6'sında hipokalemi vardı. GFR seviyeleri hasta takipleri sırasında anlamlı derecede azalmıştı (p<0,001). sK düzeyi, hastaların son GFR'si ile negatif yönde koreleydi (r=0,016, p=0,016). GFR'si azalan hastalarda, azalmayan hastalara kıyasla sK (p=0,002), fosfor (p<0,001), üre (p<0,001), magnezyum (p=0,018) ve ürik asit (p=0,021) seviyesi daha yüksek, kalsiyum (p<0,001) ve albümin (p=0,002) seviyesi daha düşüktü. Ek olarak, GFR'si azalan hastalarda beta-bloker (p=0,012), kalsiyum kanal bloker (p=0,018) ve ACEi/ARB (p=0,020) kullanım sıklığı daha fazlaydı. GFR'si azalan hastalarda diyabet ve anemi sıklığı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002 ve p=0,037). GFR'si azalanlarda sK seviyesi 3,5-4,0 mmol/l olan hasta sayısı daha azken, 5,0-5,5 mmol/l olan hasta sayısı daha fazlaydı. Tek değişkenli analizlerde anlamlı ve ilişkili bulunan tüm değişkenler serum potasyum seviyeleri için binary lojistik regresyon analizde test edildi. Regresyon modelinde, hiperkalemi veya sK=3,5-4,0 mmol/l, sK=5,0-5,5 mmol/l, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB kullanımı GFR azalmayla ilişkili bulundu. sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,49; %95 GA; 1.03–1.97; p=0,030) ve hiperkalemi (OR 1.44; %95 GA 1.06–1.95; p=0,017) GFR azalmasıyla ilişkiliyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucuydu (OR 0,51; %95 GA 0,28–0,92; p=0.025). Oluşturulan regresyon modelinde albümin, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB, beta bloker, kalsiyum kanal blokerüne göre düzeltme yapıldığında, sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,21, %95 GA 1,04-1,45, p=0,036) ve hiperkalemi (OR 1,31, %95 GA 1,10-1,81, p=0,022) GFR azalmasında bağısız belirleyiciyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı bağımsız bir belirleyiciydi (OR 0,62, %95 GA 0,53-0,73, p=0,035). Sonuç Sonuç olara, hiperkalemi ve sK=5,0-5,5 mmol/l olması KBH hastalarında GFR azalması ile ilişkili bulundu. Tam tersine, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucu bulundu. Bu nedenle KBH hastalarının yönetiminde serum potasyum seviyeleri takip edilmelidir.
Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi
Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan
Determination the level of the kidney injury molecules-1 and cystatin c in patients with renal failure
A case-control design was employed in this investigation. According to the sickness prevalence and sample size method, 45 people with acute renal failure and 45 healthy individuals were included in this study (controls). Dialysis patients and control subjects with similar demographic characteristics had similar levels of urea nitrogen in their blood, and the levels of urea, creatinine, renal damage molecule-1, and cystatin C were examined. The demographic data (age and gender) of the patients and control participants did not differ statistically significantly, according to the statistical analysis of this study. The present study of patients found a very significant increase in the mean levels of serum urea and creatinine in patients with chronic renal failure (P < 0.001), in addition to a significantly higher level of serum KIM-1 in the CKD groups. Inpatient people are be in control groups (P < 0.001). In the diseased groups, the levels of cystatin C in the blood were significantly higher than in the control groups (healthy individuals) (P < 0.001). Keywords: Kidney injury molecule-1, Cystatin C, Renal failure, Serum creatinine, Blood urea
Samarra ilinde polikistik over sendromlu kadınların serumlarında omentin-1 ve adipcin ilişkisi
ÇalıĢmaya omentin-1 ve adipicin düzeylerinin değerlendirilmesi dahil edilmiĢ olup, çalıĢma yaĢları (20-40) yıl arasında değiĢen 90 kan örneği, polikistik sendrom ile enfekte 60 örnek ve sağlıklı kadınlar için 40 kan örneğinden oluĢan bir grup ve PCOS örnekleri 1/3/2021 ile 1/7/2021 tarihleri arasında bir köprü olan samarra general hospital/ salah al-din governorate'den toplanmıĢtır. Mevcut araĢtırmanın bulgularına göre, PKOS hastalarının kan serumundaki omentin-1 ve adipsin konsantrasyonları sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti. Kan serumundaki FSH, LH ve prolaktin seviyeleri PCOS grubunda sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek, bu hormonların seviyeleri ise anlamlı derecede düĢüktü. Kolesterol veya T.G seviyeleri açısından PCOS grubu ile sağlıklı grup arasında anlamlı bir fark yoktu, ancak HDL-C seviyeleri önemli ölçüde düĢerken, LDL-C ve VLDL seviyeleri önemli ölçüde yükseldi.
Akut KOAH alevlenmesi ile acil servise başvuran hastalarda serum copeptin ve galectin 3 düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Acil servislerde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) akut alevlenmelerinin tanı, ayırıcı tanısı ve şiddetini anlamada kullanılabilecek biyokimyasal parametrelerin azlığı önemli klinik sorunlardan biridir. Bu çalışma ile KOAH akut alevlenme ile acil servislere başvuran hastalarda hastalığın tanısı ve şiddetini belirlemede Copeptin ve Galektin-3'ün belirleyici bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 01/11/2018 - 30/06/2019 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil polikliniğine KOAH alevlenme ile başvuran 85 hasta dahil edildi. Hastalar GOLD sınıflandırmasına göre sınıflandırıldı. 4 hasta grubu ve 1 kontrol grubu olmak üzere toplam 5 grup oluşturuldu. Gruplardan alınan venöz kan örneklerinden Copeptin ve Galectin-3 düzeyleri ölçüldü. Veriler SPSS versiyon 20.0 kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Copeptin düzeyleri GOLD 1, GOLD 2, GOLD 3 ve GOLD 4 hasta gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Kontrol grubunda anlamlı fark saptanmadı (p=0,667). Galektin-3 düzeyleri GOLD 1, GOLD 2, GOLD 3, GOLD 4 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Kontrol grubunda anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). C Reaktif Protein ve WBC değerleri, GOLD 4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). GOLD 1 grubunda ve kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). PH düzeyleri GOLD3 ve GOLD 4 gruplarında istatiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p<0,001). PCO2 düzeyi GOLD 4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,001). PCO2 düzeyi GOLD 1 ve kontrol gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Sonuç: Akut KOAH alevlemesi acil servislere sık başvuran, yüksek mortalite ve morbiditeye sahip olan bir hastalıktır. Acil servise başvuran Akut KOAH alevlenmesi olan hastalarda hastalığın şiddetini erken tanımlamak, hastalığın prognozunu iyileştirmektedir. Çalışmamız bildiğimiz kadarıyla literatürde Copeptin ve Galectin-3 düzeylerini akut KOAH alevlenmesi olan hastalarda beraber değerlendiren ilk çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, bu hasta grubuna acil servislerde tanı koymak ve hastalığın şiddetini belirlemek için geçen süre kısaltılabilir. Hastalara istenen gereksiz tetkik sayısı azaltılarak tedavi maliyeti düşürülebilir. Erken hastane yatışları gerçekleştirilerek tedavileri hızlı bir şekilde başlanabilir. Bu sayede hastaların acil servislerde kalma süreleri azaltılabilir ve uygunsuz taburculukların önüne geçilebilir. Akut KOAH alevlemesi olan hastalara yaklaşımda çalışmamız ve yapılacak benzeri çalışmaların sonuçlarına göre mevcut tanı ve tedavi kılavuzları yeniden düzenlenebilir. Bu konuda daha ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KOAH, Copeptin, Galectin -3, Akut KOAH alevlenmesi
Diyabetik hastalarda serum lipit, selenyum düzeyi ve glutatyon peroksidaz aktivitesinin değerlendirilmesi
Diyabetes Mellitus insülin direnci veya insülin yokluğu ile giden, hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır. Diyabetes Mellitus'ta gelişen komplikasyonlar insülin eksikliği, insülin direnci, ileri glikasyon son ürünleri, artmış reaktif oksijen türleri gibi nedenlere bağlı gelişebilmektedir. Glutatyon Peroksidaz ve bu enzimin integral bir parçası olan Selenyum elementi, organizmayı serbest radikallerin oksidatif hasarından korumak için önemli görevleri vardır. Glutatyon Peroksidaz aktivitesinin ve Selenyum düzeylerinin Diyabetes Mellitus'ta gelişen komplikasyonlar ve dislipidemi arasında ilişki olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Çalışmada amacımız diyabetik hastalarda serum lipit, Selenyum düzeyi ve Glutatyon Peroksidaz aktivitesinin ilişkisini değerlendirip, kontrol ile karşılaştırmaktır. Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 73 Diyabetes Mellitus hastası ve 74 sağlıklı birey olmak üzere toplam 147 olgunun dahil edildiği çalışmada; her iki grup için aile öyküsü, sigara alışkanlıkları, boy, kilo, bel çevresi, diyastolik ve sistolik kan basınçları da kaydedilmiştir. Vücut kütle indeksi ölçümü yapılmıştır. Biyokimya, hemogram, Selenyum ve Glutatyon Peroksidaz için kan alınmış, alınan kanlar uygun koşullarda saklanıp eş zamanlı olarak çalışıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. Hasta grubundaki lökosit, nötrofil ve monosit değerleri laboratuvar referans değerleri ortalamasında olmasına karşın kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Biyokimyasal parametreler ve lipit profilinden total kolesterol, düşük yoğunluklu kolesterol ve trigliserit değerleri her iki grupta anlamlı bir fark bulunmadı. Yüksek yoğunluklu kolesterol ise hasta grupta anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Glukoz değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu ve hasta grubunda HbA1c değeri ortalaması beklenen hedefin üzerinde idi. Hasta grubun sigara içme durumu kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı değerlendirildi. Glutatyon peroksidaz ve Selenyum değerleri hasta grupta anlamlı düşük saptandı. Glutatyon Peroksidaz ve Selenyum arasında korelasyon tespit edilmedi. Sonuçta diyabetli hastalarda artan oksidatif stres artışına bağlı fazla kullanım nedeniyle serum selenyum ve glutatyon peroksidaz aktivitesi düşüklüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Glutatyon Peroksidaz, Selenyum, Lipoprotein
Psöriazis hastalarında serum kemerin düzeylerinin incelenmesi
Psöriazis hastalığı, dünya nüfusunun % 2-4'ünü etkileyen yaygın inflamatuar bir otoimmün deri hastalığıdır. Kemerin, Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGFβ1), FMS ile ilişkili Tirozin kinaz 3 ligandı (FLT3-Ligand), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF α) ve İnterlökin1 β (IL1 β ) gibi adipositokinler dahil olmak üzere T hücre infiltrasyonu, interlökinler ve sitokinler psöriazis hastalığının patogenezinde rol oynarlar. Bu tez çalışmasında psöriazis hastalığının patojenezini göz önünde bulundurarak, psöriazis hastalarında serum kemerin gibi adipositokin düzeyleri, biyokimyasal parametreleri ile birlikte, vücut kitle indeksi ve Psöriasis Alan Şiddetli İndeksi (PAŞİ) değerlerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmaya Türkiye'de Gaziantep Şehrinde Temmuz 2016-Nisan 2017 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran 37 psöriazis hastası ve 43 sağlıklı kontrol (toplam 80 birey ) alındı. Serum Kemerin, TGFβ1, FLT3-Ligand, TNF α ve IL1 β seviyeleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak araştırıldı. Ayrıca serum C-reaktif protein (CRP), total, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, açlık glikoz ve beyaz küre düzeyleri değerlendirildi. Psöriazis hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesi PAŞİ skoru ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre serum kemerin , TGFβ1, FLT3-Ligant, IL1 β ve TNF α seviyeleri psöriazis hastalığı olanlarda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, (sırasıyla, p <0.01, p <0.05, p <0.01, p <0.01ve p <0.01 ). PAŞİ skoru ile serum kemerin düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardı (r = 0.695 ** p <0.01). Kontrol grubunun serum total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserid düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p <0.01, p<0.01 ve p <0.05). Beyaz küre seviyeleri, hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (9.03 ± 3.31'e karşı 6.71 ± 1.65) (p <0.01). CRP, PAŞİ skoru ve serum kemerin seviyesi ile pozitif yönde ilişkili ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r = 0.425 ** p <0.01), (r = .515 ** p <0.01). Bu çalışmanın sonucuna göre, psöriazisli hastalarda serum kemerin düzeylerinin yüksek bulunması psöriazis hastalığında inflamatuar bir süreç oluştuğunu göstermektedir ve TGFβ1, FLT3-Ligand, IL1β ve TNF α gibi belirteçlerin psöriazis hastalığının şiddetinin belirlenmesinde yararlı olabileceği söylenebilir.
Futbolda en sık uygulanan laktat toparlanma yöntemlerinin mevkilere göre araştırılması
Bu tez çalışması, futbolcuların antrenman ya da müsabaka sonrası kanlarında biriken ve onlara yorgunluk veren kan laktatının, kandan uzaklaştırılmasında, uygulanabilecek en uygun toparlanma yönteminin araştırılması ve futbolcunun mevkisinin bu toparlanma yöntemlerinin etkinliğinde rolü olup olmadığının tespiti için planlanmıştır. Kanda biriken laktat, sporcunun bir sonraki antremana ya da müsabakaya daha verimli hazırlanması için bir an evvel kandan uzaklaştırılmalıdır. Laktat toparlanması ve mevkisel etkileşiminin araştırılması için yapılan bu çalışmaya, profesyonel ya da profesyonelliğe aday, 12 defans, 12 orta saha ve 12 atak futbolcusu olmak üzere 36 sporcu katıldı ve sporculara; aktif toparlanma, pasif toparlanma ve masaj toparlanması yöntemleri uygulandı. Çalışma öncesi sporculara ısınma koşusu yaptırıldı ve daha sonra 800 metrelik parkurda, maksimal saha testine tabi tutuldular. Koşu boyunca futbolcunun kalp hızı polar (Polar RS 400, Finlandiya) saat ile takip edildi. Test sonrası 3 dakika dinlenen sporcuların orta parmak kapiller kanından alınan kan örneğinden Lactate Scout Analyzer (Made in Germany) ile kan laktatı değerlendirildi. Daha sonra her sporcu aktif toparlanma, pasif toparlanma ve masaj toparlanması yöntemlerinden birisi ile dinlendirildi ve kan analizleri tekrarlanıp kaydedildi. Her sporcu en az 48 saat sonra aynı saha testi sonrası diğer toparlanma yöntemi ile değerlendirildi ve kaydedildi. Toparlanma yöntemleri aynı kişi tarafından uygulandı ve kayıt altına alındı. Elde edilen bulgulara göre, her üç toparlanma yönteminin de laktat eliminasyonunda etkili olduğu, en etkili yöntemin aktif toparlanma, en az etkili yöntemin ise pasif toparlanma olduğu bulundu. Uygulanan toparlanma yöntemlerinin etkinliğinde futbolcunun mevkisinin bir etkinliği olmadığı saptandı (p>0,05). Anahtar Sözcükler: Futbol, kan laktatı, laktat toparlanması, laktik asit.
Hashimoto tiroiditli hastalarda serum fetuin-a ve osteoprotegerin düzeyi ile ateroskleroz arasındaki ilişki
Hashimoto tiroiditi otoimmün tiroid hastalığıdır. Ateroskleroz, dünyada en sık görülen ölüm nedenidir ve ciddi morbiditeye neden olur. Aterosklerozda arterlerin subintima tabakasında lipidler, karbonhidratlar, fibröz doku, kalsiyum gibi maddelerin lokal birikimlerinin oluşturduğu patolojik bir durum söz konusudur. Hipotiroidi hastalarında LDL kolesterol absorbsiyonun artması, endotel disfonksiyonu, hiperkoagulabilite, diastolik hipertansiyon gibi klasik risk faktörlerinin ateroskleroz riskini arttırabileceği üzerinde durulmasına rağmen artmış riskin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda, aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar için yeni risk faktörleri tanımlanmaktadır. Bunlar; fetüin-A, osteoprotegerin (OPG), vasküler endotelial growht faktör (VEGF), fibroblast growht faktör-23 (FGF-23) ve interlökin-6 (IL-6) dır. Biz bu çalışmamızda hashimoto tiroiditi tanılı hastalarda serum fetüin-A, OPG, VEGF, FGF-23, İL-6 düzey tesbiti ile KİMK, brakial arter dilatasyon ölçümü yaparak sağlıklı populasyona göre ateroskleroz ile ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Kontrol grubunun medyan yaşı 30.42+9,6 hasta grubunun medyan yaşı ise 31.85+7.13 saptandı. Her iki grupta da 10 erkek 30 kadın çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında FMD-sonra ölçümleri FMD-önce ölçümlerine göre anlamlı derecede yüksek olup bu fark kontrol grubunda daha belirgindi (p=0,001,p=0,001). KİMK, hashimoto hastalarında kontrol grubuna göre daha fazla saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,033). Fetüin-A (p=0,37), OPG (p=0,33), FGF-23 (p=0,35), IL-6 (p=0,69) düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. VEGF istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,024). Hashimoto hastalarında; fetuin-A, osteoprotegerin, FGF-23 ve interlökin-6 düzeylerini sağlıklı populasyona göre farklı bulamadık Dolayısıyla ölçümü yapılmış olan bu parametreleri ateroskleroz ile ilişkilendirmek mümkün olsa da elimizdeki veriler halen yeterli değildir ve daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır
Hiperlipidemili çocuklarda serum arginaz aktivitesinin kan lipitleri ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışma hiperlipidemili çocuk hastalarda, esansiyel olarak bulunan arginin amino asidini üre ve ornitine çeviren, hidrolitik bir enzim olan arginazın aktivitesini incelemek ve kan lipitleri ile ilişkisini irdelemek amacıyla planlandı. Hiperlipidemi, plazma lipitlerinin ve aterojenik lipoproteinlerin çeşitli nedenlerden dolayı yükselmesiyle oluşan bir durumdur. Materyal-Metod: Çalışma grubu yaşları 0-18 arasında olan 41 hiperlipidemili hasta ve 50 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Çalışmaya dahil edilen çocuklardan alınan serum örneklerinde arginaz enzim aktivitesi tiyosemikarbazid diasetil monoksim üre (TDMU) yöntemi ile ölçüldü. Tanısı önceden pediatri kliniği tarafından konulan hasta grubunun ve sağlıklı grubun trigliserit, LDL-K, HDL-K ve total kolesterol düzeyleri ölçüldü ve klinik tanıyla teyit edildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında arginaz enzim aktivitesi incelendiğinde farklı olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı (p=0,777). Sonuç: Bu çalışmada hiperlipidemili hastaların arginaz enzim aktivitesinin lipit seviyeleri ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığı sonucuna varıldı.
İntrauterin gelişme geriliği ile komplike olmuş gebeliklerde maternal serumda oksidatif stres ve Ürotensin 2 seviyeleri
Amaç: Daha önce yapılan çalışmalarda intrauterin gelişme geriliği (İUGG) ile komplike olmuş gebeliklerde oksidatif dengenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Ürotensin 2 (U-II) peptidi ise yapılmış çalışmalarda etyolojisinde oksidatif ve immünolojik mekanizmaların rol oynadığı birçok hastalıkta rolü olduğu gösterilmiş bir peptiddir. Bu çalışmada İUGG olan gebelerde U-II ile oksidan/antioksidan sistem parametrelerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran İUGG tanısı alan 36 gebe ile İUGG tanısı almayan 36 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), tiyol-disülfid düzeyleri, U-II ölçümü ve OSİ hesaplanması Gaziantep Üniversitesi biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda İUGG bulunan grupla sağlıklı gebe kontrol grubu arasında total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stres indeksi (OSİ), nativ tiyol, total tiyol, disülfid, disülfid/nativ tiyol, disülfid/total tiyol, nativ tiyol/total tiyol ve UII değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. İUGG bulunan grupta TOS ile total tiyol seviyeleri arasında pozitif yönde doğrusal bir ilişki (p=0.021, r= 0.384), kontrol grubunda da OSİ ile total tiyol değerleri arasında pozitif yönde doğrusal bir ilişki gözledik (p= 0.049, r= 0.330). Bulduğumuz bir diğer ilişki İUGG li grupta disülfid düzeyleriyle doğum yapılan gebelik haftaları arasında negatif yönde bir ilişkiydi (p= 0.027, r= 0.369). Sonuç: Sonuç olarak, idiopatik İUGG ile komplike olmuş gebelerin serumlarında ölçülen oksidan/antioksidan sistem parametreleri ve UT-II düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında herhangi anlamlı bir fark bulamadık. IUGG' de oksidatif stresin rolünü araştırmak üzere plasental, maternal ve fetal oksidatif stresin birlikte değerlendirildiği daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İntrauterin gelişme geriliği, oksidatif stres, tiyol-disülfid, ürotensin 2.
Vitiligoda serum il-6, il-12, il-17, il-23 düzeylerinin incelenmesi
Vitiligo sık rastlanan ve melanosit kaybı ile ortaya çıkan depigmente maküllerle karakterize bir deri hastalığıdır. Etyopatogenezde otoimmün, nöral, ve sitotoksik teoriler öne sürülmüş olsa bile, hastalığın nedeni bilinmemektedir. Önceki çalışmalarda vitiligonun serum interlökin düzeyleriyle ilişkisi gösterilmiştir.Çalışmamızda, vitiligolu hasta ve kontrol grubu arasında IL-6, IL-12, IL-17, IL-23 düzeyleri araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran 30 vitiligolu hasta ile kendilerinde ve ailelerinde vitiligo bulunmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrol gruplarında ELISA yöntemiyle serum IL-6, IL-12, IL-17, L-23 düzeyleri belirlendi. Vitiligolu hastalar ile sağlıklı kontroller arasında serum IL-6, IL-12, IL-17 arasında anlamlı fark tespit edilmedi ancak serum IL-23 düzeyi vitiligo grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,000). Anogenital tutulum ile vücut yüzey tutulum alanı, yaş, IL-6, IL-12, IL-17, IL-23 ve dermatolojik yaşam kalite indexi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. . Yüzey tutulum alanı ile serum interlökin düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Dikkat çeken önemli bir bulgu ise, günümüze kadar yapılan çalışmalarda, henüz literatürde böylesi bir anlamlı ilişkinin bulunamamasıdır. Yüzey tutulum alanı ile yaş, IL-6, IL-12, Il-17 ve IL-23, dermatolojik yaşam kalite indexi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, literatürde günümüze kadar aynı çalışmada IL-6, IL-12, Il-17 ve IL-23 birlikte çalışılmamıştır. Bizim araştırmamızda, tüm interlökinlerle olmasa bile, bazı interlökinlerle vitiligo hastaları arasında anlamlı ilişki olabileceğini gösterdik. Anahtar Kelimeler: Vitiligo, interlökin, IL-6, IL12, IL-17, IL-23
Hiperemezis gravidarum hastalarında serum 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2-deoksiguanosin seviyelerinin araştırılması
Amaç:Bu çalışmamızın amacı hiperemesiz gravidarum (HG) tanısı alan gebelerin maternal serumundan 25-hidroksi vitamin D(25-OH-VitD)ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin(8-OHdG) düzeylerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve yöntem: Çalışmada, HG tanısı olan gebelerle sağlıklı birinci trimester gebeler arasında maternal serumundan25-OH-VitD ve8-OHdG düzeyleri karşılaştırıldı. Çalışmada 8/11/2017 ile 8/09/2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 36 HG ile herhangi bir medikal problemi olmayan 36 sağlıklı birinci trimesterdeki gebe kullanıldı. İstatistiksel analizler Mann Whitney-U testi, Shaphiro Wilk testi ve Kikare testi kullanılarak gerçekleştirildi. P değeri < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında HG tanısı olan hasta grubundan alınan maternal serumlarda bakılan 25-OH VitD düzeyleridüşük ve 8-OHdG düzeyleri yüksek bulunmuştur. Sonuç: Maternal serumda bakılan 25-OH VitD ve8-OHdG düzeyleri ile HG arasında bir ilişki olabileceği anlaşılmaktadır. Gebelerde D vitamini eksikliği ve yetersizliği sık görülen bir durumdur. 8-OHdG düzeyleri ile HG hastalarda yüksek oranda olabileceği bu sebeple normal gebelere göre daha fazla oksidatif stresemaruz kaldıkları düşünelebilir ancak daha fazla veri için maternal serum dışında; fetal kordon kanı, maternal idrar numuneler kullanılarak yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Hiperemesiz gravidarum, 25-hidroksi vitamin D, 8-Hidroksi-2-Deoksiguanozin
Hemodiyaliz hastalarında serum kemik belirteçlerinin biyolojik varyasyonu ve referans değişim değeri
Amaç: Biyolojik varyasyon (BV), vücuttaki homeostatik süreçlerle düzenlenen bileşenlerdeki varyasyonu tanımlar. Sağlıklı bireylerde analitlerin BV'si ile ilgili kapsamlı bir literatür bulunmaktadır. Bununla birlikte, kronik böbrek yetmezliği gibi süregelen patolojik durumu olan hastalarda, analitlerin BV'si sağlıklı bireyler ile aynı olmayabilir. Bu çalışma ile hemodiyalize giren hastalarda serum kemik belirteçlerinin birey içi BV (CVI), bireyler arası BV (CVG), bireysellik indeksi (II) ve referans değişim değerlerinin (RCV) hesaplanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 30 stabil hemodiyaliz hastasının (15 kadın ve 15 erkek) her birinden bir hafta arayla toplam beş serum örneği alınmıştır. Bu hastaların serum Alkalen Fosfataz (ALP), Asit Fosfataz (ACP), Osteokalsin (OC), β-CrossLaps (CTX), Kalsiyum (Ca+2), Fosfat (P), Paratiroid hormon (PTH) ve D vitamini düzeyleri analiz edilmiştir. Varyasyonları hesaplamak için ANOVA testleri kullanılmıştır. Bulgular: ALP, ACP, OC, CTX, Ca+2, P, PTH ve D vitamini için CVI sırasıyla %10,9, %5,6, %15,1, %1, %0,6, %1,1, %45,7, %2,4 olarak bulunmuştur. ALP, OC ve D vitamini için II < 0,6 olarak hesaplanmıştır. Yüksek bireysellik gösterdiği tespit edilen bu analitlerin RCV'si sırasıyla %32, %45, %10 olarak hesaplanmıştır. ACP, CTX, Ca+2, P ve PTH için RCV sırasyla %20, %3, %1,8, %3,2 ve %127 olarak hesaplanmıştır. Bu analitlerin II > 0,6 olarak bulunmuştur. Sonuç: Hemodiyaliz hastalarının renal osteodistrofi durumlarının öngörülebilmesi için RCV kavramının kullanılması, laboratuvar raporlamalarında optimizasyon sağlayarak klinik karar için değerli bir araç olabilir. Anahtar Sözcükler: Biyolojik Varyasyon, Referans Değişim Değeri, Bireysellik İndeksi, Analitik Kalite Spesifikasyonu, Serum Kemik Belirteçleri, Hemodiyaliz.
Fruktozla beslenen ratlarda stevia rebaudiana'nın serum irisin ve glukagon benzeri peptit 1 (GLP1) düzeyleri üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı, fruktozla beslenen ratlarda Stevia rebaudiana'nın serum irisin ve glukagon benzeri peptid 1 (GLP-1) düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması ve stevianın karaciğer, böbrek ve beyin dokularına olan etkisinin histopatolojik olarak değerlendirilmesidir. Bu amaçla 42 adet erkek Sprague Dawley rat kullanılmıştır. Gruplar, K; kontrol, S-6; 6 mg/kg stevya, S-12; 12 mg/kg stevya, F; %20 fruktoz, F-6; %20 fruktoz + 6 mg/kg stevya, F-12; %20 fruktoz + 12 mg/kg stevya şeklinde oluşturulmuştur. 16 haftalık denemenin sonunda serum örneklerinde glukoz, total protein, albümin, ALT, AST, LDH, üre, ürik asit, kreatin, total kolesterol, trigliserit, HDL, LDL ve irisin ile GLP-1 düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca tüm deney gruplarındaki ratların karaciğer, böbrek ve beyin dokusu hemotoksilen-eosin ile boyanarak, bu dokularda hasar olup olmadığı araştırılmıştır. Serum glukoz düzeylerinin K grubuna göre, F, F-6 ve F-12 gruplarında yükseldiği, S-6 ve S-12 gruplarında düştüğü ve gruplar arasındaki bu farkın istatistiksel olarak önemli olduğu görülmüştür (P<0,05). Serum irisin ve GLP-1 seviyelerinde gözlenen farklılıkların anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. Yalnızca stevya verilen ratların karaciğer dokularında hafif bir steatoz gözlenmiştir. Fruktoz ve stevyanın birlikte verildiği ratların karaciğer dokusunda ise daha şiddetli steatoz görülmüştür. Fazla miktarda stevya kullanımının karaciğere zararlı olacağı görüldüğü için stevyayı kabul edilebilir miktarlarda tüketmeye özen gösterilmelidir. Ayrıca metabolik sendroma yatkın bireylerin stevya kullanırken daha dikkatli olmaları gerektiği sonucuna varılmıştır.
Büyüme ve gelişimin farklı evrelerindeki bireylerin serum ve diş eti oluğu sıvısındaki hormonal değişimlerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; lateral sefalometrik radyografiler üzerinde belirlenen servikal vertebraların maturasyonel safhaları ile büyüme hormonu (GH), insülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1), insülin benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein-3 (IGFBP-3) büyüme belirteçlerinin serum ve diş eti oluğu sıvısındaki miktarları arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmamıza 7-17 yaş arası henüz ortodontik tedavisi başlamamış 45 kadın, 40 erkek toplam 85 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Tedavisine başlanacak olan hastalardan ilk materyal randevusunda rutin olarak toplanan lateral sefalometrik ve panoramik röntgenlerin alındığı gün içerisinde, kan ve diş eti oluğu sıvısı örnekleri alınmıştır. Dijital olarak elde edilen radyografilerde "Modifiye Baccetti Yöntemi" kullanılarak servikal vertebralar üzerinde hastaların kemik yaşları aynı araştırmacı tarafından belirlenmiştir. Hastalardan elde edilen kan ve Ddiş eti oluğu sıvısı numunlerinde GH, IGF-1 ve IGFBP-3 belirteçleri rutin biyokimyasal yöntemlerle ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizleri Kolmogorov-Smirnov testi, Kruskall-Wallis testi ve Mann Whitney U testi kullanılarak yapılmıştır. Analizler sonucunda her iki cinsiyet için pubertenin farklı evrelerinde serum ve diş eti oluğu sıvısı GH, IGF-1 ve IGFBP-3 düzeyleri arasında istatistiksel olarak önemli bir farklılık bulunmamıştır. Ortalama hormon seviyeleri pubertal atılım döneminde puberte öncesi ve puberte sonrası dönemlerden daha yüksek değerlere ulaşmıştır. Erkek bireylerde DOS GH değerleri serum GH değerlerini desteklemiştir. Her iki cinsiyet için elde edilen DOS IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerlerini destekler nitelikte bulunmuştur. Serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri; büyüme ve gelişimin düzeyinin, pubertal büyüme atılımının tespiti ve evrelerin değerlendirilmesinde değerli bir indikatör olarak kullanılabilir. Çalışma verilerimize göre kadın ve erkek bireylerde pubertenin farklı evrelerinde ölçülen DOS IGF-1 ve IGFBP-3 değerleri serum IGF-1 ve IGFBP-3 değerlerini desteklemektedir. Bulgularımızın bir sonucu olarak büyüme mediatörlerinin tespitinde kan almaya göre daha pratik ve non-invaziv bir yöntem olan DOS kullanımı seruma alternatif bir yöntem olarak büyüme gelişim tespiti amacıyla kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Büyüme hormonu, insülin benzeri büyüme faktörü-1, insülin benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein-3, puberte, servikal vertebra.
Serum örneklerinde anti-toxoplasma gondii antikor titrelerinin sıcaklık ve zamana bağlı değişimi
Amaç: Bu çalışmada, Toxoplasma gondii ile enfekte hastalardan alınan serum örneklerinde anti-T. gondii antikor titrelerinin sıcaklık ve zamana bağlı değişiminin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2017-Şubat 2018 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Parazitoloji Polikliniğimize başvuran T. gondii ile enfekte 18 yaş ve üstü gebe veya gebe olmayan beş gönüllü kadının beş farklı koşulda (oda, kargo paketi, buzdolabı, derin dondurucu, etüv) saklanan serum örneklerinde anti-T. gondii IgG antikor düzeyleri ELFA (Enzyme Linked Fluorescent Assay) testi ile çalışılmıştır. Bulgular: T. gondii ile enfekte beş gönüllü kadının oda sıcaklığı (20/25°C), kargo paketi (+4/+8°C), buzdolabı (+4°C), derin dondurucu (-16/-20°C) ve etüvde (+37°C) saklanan serum örnekleri 0, 24, 48. ve 72. saatlerde ELFA testi ile çalışıldığında anti-T. gondii IgG antikor titrelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişim bulunmamıştır (p>0,05). Sonuçlar: T. gondii ile enfekte hastalardan alınan serum örneklerinin, laboratuvara çalışılmak üzere 72 saate kadar farklı ortam sıcaklıklarında farklı sürelerde ulaştırılması durumlarında elde edilecek test sonuçlarının klinik olarak anlamlı düzeyde etkilenmediği saptanmıştır. Dolayısıyla, 72 saate kadar eldeki serum örneğiyle testin çalışılmasının yeterli olduğu, serum örneklerinin uygun koşullarda muhafaza edilmediği gerekçesiyle hastaların tekrar polikliniğimize davet edilerek invazif bir girişim olan kan örneği alınmasına gerek olmadığı sonucuna varılmıştır. Hasta sayısın arttırılması ve serum örneklerinin 72 saatten daha uzun süre saklanarak değerlendirilmesi ile daha geniş kapsamlı araştırma verilerine ulaşılabileceği kanaatine varılmıştır.
Kanda demir tayinine yönelik yeni bir biyosensör tasarımı
Demir bir çok proteinin ve enzimin yapısında bulunur, dokulara oksijen taşınmasında görev almakla birlikte, hücrelerin gelişmesinde ve farklılaşmasında kilit rol oynar, gerekli önlem alınıp tedavi edilmez ise ciddi sorunlara yol açabilir. Demir eksikliği WHO verilerine göre dünya nüfusunun %30'unu etkilemektedir. Demir fazlalığı demir eksikliği gibi tehlikeli bir tablodur. Bu nedenle kan/serum demir seviyesinin ölçümü tıbbi açıdan büyük önem taşımaktadır. Vücuttaki demir düzeyi ile ilgili ortaya çıkan hastalıkları teşhis etmek için, gerekli anahtar parametrelerin izlenmesinde sürekli, hızlı ve duyarlı sistemler tıbbi açıdan büyük önem taşımaktadır. Biyolojik bir tanıma elemanı ve uygun bir dönüştürücünün birleşmesinden meydana gelen biyosensörler; demir düzeyini saptamak için ihtiyaç duyulan sistemleri karşılayan araçlar arasındadır. Bu çalışmada serum demir düzeyinin ölçümü için, biyoaktif tabakaya immobilize edilmiş Yaban Turpu Peroksidaz (HRP) enziminden yararlanılarak voltametrik bir biyosensör geliştirilmesi amaçlanmıştır. Biyoaktif tabaka, altın elektrot üzerine HRP enzimi, Sığır Serum Albumini (BSA), jelatin ve glutaraldehit'in UV ışık yardımıyla immobilize edilmesiyle hazırlanmıştır. Serum içerisindeki ferrik demirin (Fe3+) transferrinden ayrılmasını sağlamak için, pH'sı 5,0 olan asetat tamponu tercih edildi. Daha sonra ferrik demiri (Fe3+), ferröz demir (Fe2+) haline indirgemek için hidroksilamin hidroklorür kullanıldı. İndirgenme sonucu oluşan ferröz demir (Fe2+) HRP enziminin katalizlediği tepkime ile ölçüldü. Biyoaktif tabakanın optimizasyonunda sığır BSA 30 mg, glutaraldehit %3 ve jelatin miktarı 67,5 mg olarak bulundu. Optimum çalışma koşullarının belirlenmesinde, pH 5,0 ve 200 mM asetat tamponu derişiminde H2O2 miktarı 50 mg/dL olarak saptanırken, tarama hızı 0,06 V/s ve sıcaklık 40 0C olarak belirlendi. Karekterizasyon çalışmalarında 25-200 µg/dL aralığında ferrik (Fe3+) demir için doğrusal sonuçların alındığı belirlendi. Tekrarlanabilirlik için 200 µg/dL ferrik (Fe3+) demir derişimi kullanılarak yapılan çalışmalarda (n=10) standart sapma (S.S) = ±14,35 ve % varyasyon katsayısı (V.K) = 7,296 olarak bulundu. Daha sonra hazırlanan enzim elektrotla biyolojik sıvıda (kan/serum) demir tayini yapıldı ve karşılaştırma çalışmasında r: 0,865 ve P˂0,05 pozitif korelasyon gözlendi. Bu sonuçlar geliştirilen biyosensörün serum demir analizlerinde güvenilir bir yöntem olduğunu ortaya koydu.
Hepatit b virus ile ilişkili hepatosellüler karsinomada potansiyel biomarker olan mikrorna'ların serum ve dokuda araştırılması
Hepatosellüler karsinoma (Hepatocellular Carcinoma; HCC) primer karaciğer kanserin %90'ını oluşturur ve bütün dünyada en yaygın beşinci kanser ve kanserle ilişkili ölümün ikinci sebebidir. Hepatit B virus (HBV) enfeksiyonu HCC gelişimi için en önemli risk faktörlerinden biridir. mikroRNA'lar (miRNA'lar) tamamlayıcı mRNA'ların hem stabilitesini hem de translasyonunu etkileyerek transkripsiyon sonrası düzeyde gen ekspresyonunu düzenleyen 22 nükleotid uzunluğunda yüksek oranda korunmuş küçük kodlayıcı olmayan RNA'lardır. miRNA'lar düşük pH ve RNAaz'a direnç gibi koşullar altında önemli stabilite gösterdiğinden dolayı HCC'nin erken tespiti için yeni potansiyel biomarker olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu çalışmanın amacı HBV ile ilişkili hepatosellüler karsinomada potansiyel biomarker olan miRNA'ların serum ve dokuda araştırılmasıdır. Mart 2016-Aralık 2019 tarihleri arasında HBV ile ilişkili 35 HCC hastası, 35 kronik HBV hastası (KHB) ve 30 sağlıklı bireylerden alınan serum ve doku örneklerinde miR-21-5p, miR-122a-5p, miR-182-5p, miR-221-5p ve miR-223-5p'nin ekspresyon seviyeleri kantitatif real-time PCR testi (miScript SYBR® Green PCR Kit, Qiagen, Germany) ile analiz edilmiştir. Serum miR-21-5p, miR-122a-5p, miR-182-5p ve miR-221-5p ekspresyon seviyesi HCC'li hastalarda KHB'li hastalar ve kontrol grubuna göre upregüle iken serum miR-223-5p ekspresyon seviyesi HCC'li hastalarda KHB'li hastalar ve kontrol grubuna göre downregüle bulunmuştur. Doku miR-21-5p, miR-182-5p ve miR-221-5p ekspresyon seviyesi HCC'li hastalarda KHB'li hastalar ve kontrol grubuna göre upregüle iken doku miR-122a-5p ve miR-223-5p ekspresyon seviyesi downregüle olarak tespit edilmiştir. İstatiksel olarak anlamlı bulunan serum ekspresyon seviyelerinin HCC'li hastalarda kontrol grubuna göre ROC (Reciever Operator Characteristic Curve; ROC) analizi ile tanısal değerlendirilmesinde miR-21-5p'nin AUC (Area Under Curve; AUC) değeri 0.763, miR-122a-5p AUC değeri 0.819, miR-221-5p'nin AUC değeri 0.721 ve miR-223-5p'nin AUC değeri 0.801 olarak tespit edilmiştir. İstatiksel olarak anlamlı bulunan doku ekspresyon seviyelerinin HCC'li hastalarında kontrol grubuna göre ROC analizi ile tanısal değerlendirilmesinde miR-21-5p'nin AUC değeri 0.801, miR-122a-5p AUC değeri 0.629, miR-221-5p'nin AUC değeri 0.706 ve miR-223-5p'nin AUC değeri 0.560 bulunmuştur. Sonuç olarak, HCC'yi KHB ve sağlıklı bireylerden doğrulukla ayıran miR-21-5p, miR-122a-5p, miR-221-5p ve miR-223-5p'nin HCC'li hastaların erken tanısı ve prognozunda potansiyel biomarker olarak kullanılabileceği gösterilmiştir. Bu miRNA'ların serum ve doku ekspresyon seviyeleri KHB'nin siroz ve HCC'ye ilerlemesinin bir göstergesi olarak kullanılabilir.
Farklı çevre sıcaklıklarında yetiştirilen damızlık yumurtacı tavuk rasyonlarına lizin ve organık krom ilavesinin performans, yumurta verimi-kalitesi, kuluçka özellikleri, metabolik profil ile anaç ve civcivlerin savunma sistemine etkileri
Çalışmada, yüksek ve normal sıcaklık koşullarında yetiştirilen, rasyonlarına lizin ve krom-pikolinat ilave edilen yumurtacı dişi damızlıkların performans, kuluçka parametreleri ve bağışıklık sistemine etkisi incelenmiştir. Denemede 35 haftalık yaştaki Barred Rock (120 adet) damızlık dişiler ile Rhode Island Rock-1 (16 adet) damızlık horozlar kullanılmıştır. Rasyona, lizin gereksiniminin (%0.85) %20 fazlası olacak şekilde %1.02 lizin ve 800 ppb krom ihtiva edecek miktarlarda krom pikolinat eklenmiştir. Damızlık yumurtacılar altı hafta boyunca farklı çevre sıcaklıklarında (termal sıcaklık 22 ± 2 °C, 24 saat; yüksek sıcaklık 34 ± 2°C, 8 saat ve 22 ± 2 °C, 16 saat) deneme rasyonu ile serbest olarak beslenmiştir. Denemenin 6. haftasında kuluçkalık yumurtaların inkübasyonu neticesinde elde edilen civcivlerin bağışıklık gücü değerlendirilmiştir. Aynı zamanda yüksek ve normal sıcaklık uygulanan damızlık tavuklarda performans, yumurta kalitesi, yumurta biyokimyası, kuluçka sonuçları ve kan parametreleri ile elde edilen yumurtaların ve civcivlerin antioksidatif kapasitesine krom-pikolinat ve lizinin etkileri araştırılmıştır. Denemeden elde edilen bulgular, farklı çevre koşullarında damızlık yumurta tavuğu rasyonlarına ilave edilen organik krom ve lizinin CAA, yumurta verimi, yem tüketimi, yem değerlendirme katsayısı, yumurta kütlesi, yumurta sarı rengi, erken embriyo ölüm oranı, civciv ağırlığı, tavukta TAS, yumurta sarısında TAS ve kolesterol, civcivde TAS, TOS ve OSI değerlerini etkilediğini göstermiştir. Yüksek sıcaklıkta rasyona lizin ve krom-pikolinat ilavesinin bazı performans ve yumurta kalite parametrelerini, kuluçka özelliklerini, yumurta kolesterol düzeylerini, anaç ve civcivlerin antioksidan kapasitelerini olumlu yönde etkileyebildiği ortaya koyulmuştur.
Yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde tarhananın serum lipit profili üzerine etkisi
Fermente gıdalar ve içecekle tarih boyunca insan diyetinin önemli bir parçası olmuşlardır. İçeriklerinde bulunan çeşitli probiyotik mikroorganizmalar (laktik asit bakterileri, maya), anti-oksidan bileşikler anti-mikrobiyal bileşikler, diyetsel lif ve çeşitli biyoaktif bileşenlerle sağlık üzerine yararlı etkilere sahiplerdir. Tarhana geleneksel fermente bir Türk gıdasıdır. Bu çalışmada yüksek yağlı diyetle beslenen farelerde tarhananın vücut ağırlığı, epididimal yağ ağırlığı, lipit profili (total kolesterol,HDL kolesterol, LDL kolesterol, trigliserit) ve glukoz seviyesi üzerine etkisi incelenmiştir. BALB/c suşu erkek fareler; kontrol grubu (n=10), Yüksek yağlı diyet (YYD) (n=10) ve tarhana+YYD (n=10) olmak üzere 3 gruba ayrılmışlardır. Kontrol grubuna standart pelet yem, YYD grubuna %60 yağ içeriğine sahip yüksek yağlı yem, diğer gruba da yüksek yağlı yeme ilaveten oral gavajla 0.3ml tarhana verilerek 8 hafta süresince beslenmişlerdir. Deneyin sonucunda grupların vücut ağırlık kazanımları arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). Grupların epididimal yağ ağırlıkları arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Tarhana+ YYD grubunun YYD grubundan daha düşük epididimal yağ ağırlığına sahip olduğu görülmüştür. Grupların serum glukoz değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Tarhana +YYD grubunun glukoz değeri YYD grubundan anlamlı derecede düşük bulunmuştur. Grupların lipit profili arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Lipit profil sonuçlarında gruplar arasında en belirgin fark total kolesterol seviyesinde görülmüştür. Tarhana+YYD grubu YYD grubundan anlamlı derecede düşük total kolesterol seviyesine sahiptir. Sonuç olarak tarhananın epididimal yağ dokusu, serum lipit seviyeleri ve serum glukoz seviyeleri üzerine olan olumlu etkileri tarhananın diyete eklenmesi halinde başta koroner arter hastalığı ve diabetes mellitus olmak üzere birçok metabolik hastalıkta yararlı olabileceği kanaatine varıldı.