Serum

113 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Serum salusin b düzeyleri ile koroner yavaş akım ilişkisi

Koroner Yavaş Akım (KYA) mikrovasküler ve endotelyal disfonksiyon, yaygın ateroskleroz, inflamasyon, trombosit disfonksiyonu gibi durumlara bağlanmasına rağmen patofizyolojisi henüz netliğe kavuşmamıştır. Son çalışmalar Salusin-β'nın, aterosklerozun patofizyolojik süreçleri üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle Salusin-β'nın KYA ile potansiyel bir bağlantısı olup olmadığını araştırdık.Çalışmamıza KYA tanısı almış 39 olgu ile sağlıklı 40 olgu dahil edildi. Yavaş akım ve kontrol grubunun karekteristik özellikleri karşılaştırıldığında; yaş, vücut kitle indeksi, sistolik kan basıncı, diyabet, hiperlipidemi, sigara içme oranları düzeyleri benzer idi (Tüm p değerleri > 0.05).Erkek cinsiyet oranı, diyastolik kan basıncı, hipertansiyon bulunma oranları (Tüm p değerleri < 0.05), yüksek duyarlı C- reaktif protein (2.80 ± 1.6'e karşın 2.21±1.2 mg/dl, p=0.011) hem de Salüsin beta (1205 [ 330-2092 ]'e karşın 162 [29-676], pg/ml, p<0.001) değerleri yavaş akımlı grupta anlamlı olarak daha yüksek idi. Her iki grubun anjiografik görüntü kare sayısı (GKS) değerleri karşılaştırıldığında; Sol ön inen koroner arter GKS (27.8 ± 9'e karşın 19.7± 3.7, p<0.001), Sirkümfleks arter GKS (22.7 ± 10'e karşın 15.6± 3.2, p<0.001), Sağ koroner arter GKS (23 ± 7'e karşın 13 ± 3, p < 0.001) ve ortalama GKS (24.8 ± 5.4'e karşın 16.7± 3.7, p<0.001) yavaş akımlı grupta kontrol grubuna göre oldukça fazla idi. Serum salusin-β ile ortalama görüntü kare sayısı arasında iyi bir korelasyon vardı (R2=0.426; p>0.001). Tek ve çok değişkenli lojistik regresyon analizine alındığında sadece vücut kitle indeksi (Unstandartized Beta ± SE = 0.178 ± 0.08, p = 0.036) ve serum Salüsin beta düzeyleri (Unstandartized Beta ± SE = 0.006 ± 0.01, p <0 .001) KYA'nın öngördürücüsü olarak saptandı. ROC analizi yapıldığında 516 pg/ml'nin üzerindeki serum salüsün beta değerleri %79.5 duyarlılık ve % 85.7 özgüllük ile KYA'nın varlığını öngördürmekteydi. Sonuç olarak, serum salusin-β düzeyleri KYA'nın varlığı gösteren en önemli biyokimyasal belirteçlerden biridir. KYA'nın patofizyolojisinde serum salusin-β'nın gerçek bir rolü vardır.

AterosklerozEndotelyum-vaskülerKalp+6
Fatma Aydın
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yeni tanı almış hipertansif hastalarda serum salusin alfa (α) ve salusin beta (β) düzeylerinin saptanması

Giriş: Hipertansiyon, belirli bir süre takip sonucunda elde edilen kan basıncı sonuçlarının 140/90 mmhg düzeyinin üstünde olmasıdır. Salusin-α ve salusin-β; endojen, multifonksiyonel, biyoaktif, hipotansif ve bradikardik etkili peptidler olup temel olarak kardiyovasküler sistemi etkilemektedirler. Salusin α' nın ateroskleroz oluşumunda inhibitör olduğu ve salusin β' nın ise aterosklerozu indüklediği; salusin β' nın salusin α ile kıyaslandığında oldukça zayıf bir etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Amaç: Biz bu çalışmamızda yeni tanı almış hipertansif hastalarda dipper ve nondipper gruplarda kanda salusin α ve salusin β düzeylerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza AKBİ ile DHT ve NDHT olduğu tespit edilen ve ilk kez HT tanısı konan 88 hasta dahil edildi. Yaşları ortalama 46 olan hastaların 37'si erkek, 51'i kadındı. Hastaların 47'si NDHT, 41'i DHT grubunda idi. Rutin biyokimya, hemogram, salusin α ve salusin β değerlerinin incelenmesi amacıyla kan alındı. Transtorasik Ekokardiyografi (TTE) ve 24 saat ayaktan AKBİ yapıldı. Bulgular: Dipper ve nondipper hipertansiyon grubu hastalar arasında yaş, cinsiyet, sigara kullanımı, BKİ, Hemoglobin, TK, TG, HDL, LDL, Cr, TSH, Na, K, Ca ve AKŞ düzeyleri açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Non dipper hasta grubunda DHT grubuna göre kanda salusin α düzeyi anlamlı düşük bulundu (p=0.002), salusin β düzeyi ise anlamlı yüksek bulundu (p=0.001). Ekokardiyografik bulgular açısından değerlendirildiğinde; sol atrium çapı, aort kökü, diastolik ve sistolik çap, EF, E, A, E/A, DT, IVRZ, Septal E′-A′-S′, Lateral E′-A′-S′, E/Septal E′, E/Lateral E′ verileri açısından gruplar arasında anlamlı bir fark (p≥0.05) bulunmadı. Nondipper hipertansiyon grubu hastalarda DHT grubu hastalara göre septum (p=0.012), arka duvar kalınlığı (p=0.019) ve LV kitlesi (p=0.034) anlamlı olarak fazla saptandı. Tansiyon Holter sonucunda: Klinik SKB-DKB, 24 saat SKB-DKB, Gündüz SKB-DKB, Gece SKB-DKB değerleri NDHT grubunda DHT grubuna göre anlamlı olarak fazla saptandı (p<0.05). Klinik SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; 24 saat SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; gece SKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon, salusin β arasında pozitif korelasyon; gece DKB düzeyleri ile salusin α arasında negatif korelasyon (p<0.05) saptandı. Sonuç: Bu çalışmada NDHT grubunda DHT grubuna göre salusin β düzeylerinin daha yüksek olduğu; salusin α düzeylerinin ise daha düşük olduğu görüldü. Normalde olması gereken gece kan basıncı düşüşünün olmaması ve yüksek kan basıncına daha fazla maruz kalmanın bu peptidlerin düzeylerindeki değişiklikte rolü olduğunu düşünmekteyiz. Aynı zamanda hipertansiyon tanısı almış bireylerin salusin α düzeylerini arttırmaya ve salusin β düzeylerini düşürmeye yönelik geliştirilecek yeni tedavi stratejileri ile morbidite mortalite açısından tehlikeli olan NDHT şeklindeki KB profilinin DHT profiline çevrilebileceğini belki de bu peptidlerin hipertansiyonun tedavisinde kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

AterosklerozHipertansiyonKardiyovasküler sistem+3
Burçin Doğan
Tekirdağ Namık Kemal University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Serum irisin düzeyleri vekoroner kollateral gelişimi

Koroner kollateral arter (KKA) gelişiminin en önemli belirleyicileri koroner damarda total tıkanma (KTO) veya ciddi darlık, diabetes mellitus, inflamatuar maddeler ve hücre düzeyleri ile bazı büyüme faktörleri olarak belirlenmiştir. Son çalışmalar irisinin, aterosklerozun patofizyolojik süreçleri üzerinde etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle irisin ile KKA arasında olası bir bağlantı olup olmadığını araştırdık. Çalışmamıza koroner arter hastalığı tanısı almış ve en az bir koroner arterinde %90 ve üstü darlık olan hastalar ardışık olarak dahil edildi. İyi ve kötü kollateral grubunun özellikleri karşılaştırıldığında; yaş, cinsiyet oranı, vücut kitle indeksi (VKİ), diyabet, hiperlipidemi, hipertansiyon, sigara içme ve aile öyküsü oranları, açlık kan şekeri (AKŞ), total kolesterol, trigliserid, yüksek (YYL)-kolesterol ve düşük yoğunluklu (DYL)-kolesterol, kreatinin ve serum CRP düzeyleri benzer idi (Tüm değerler için p>0.05). Serum irisin düzeyleri de iyi kollateral ve kötü kollateral grubu arasında fark göstermedi. (17585[882-37741]pg/ml ve (17504 [813-47683] pg/ml, p=0.772). İki grup ararsında SVEF yüzdeleri de benzerdi (p>0.05). İyi kollateral grubunda 3 damar (p=0.045)ve KTO (p<0.01) oranları daha yüksekti. Serum irisin düzeyleri AKŞ (r=-0.199; p=0.066) ve trigliserid düzeyleri(r=-0.282; p=0.009) ile negatif yönlü korelasyonlu idi. Yaş, VKİ, TK, trigliserid, DYL-kolesterol, YYl-Kolesterol, kreatinin, CRP ve SVEF ile korelasyonu yoktu (Hepsi için p>0.05). Serum irisin düzeyleri diyabet olanlarda(=41) (14485[813-29398] pg/ml) olmayanlara göre (n=45; 19724[865-47683]pg/ml daha düşüktü(p=0.002). KTO olanlarda (n=54; 18756[813-47683] pg/ml) ise olmayanlara göre (n=32;15906 [865-37741] pg/ml) daha yüksekti (p=0.038).Stepwise lineer regresyon analizinde bizim çalışmamızdaki serum irisin düzeylerini etkileyen ana faktör diyabetin (%R2 = 35.6, p=0.001) ve KTO (%R2 = 20.1, p=0.042) varlığı olarak bulundu. Sonuç olarak, serum irisin düzeyleri KTO gelişimi ile ilişkili ve diyabetiklerde düşük düzeyde olan biyokimyasal belirteçlerden biridir. KKA gelişim patofizyolojisinde serum irisin düzeylerinin bir rolü yoktur. Anahtar kelimeler: Ateroskleroz, Koroner kollateral gelişim, İrisin

AterosklerozKollateral dolaşımKoroner arter hastalığı+3
Beysim Mert
Tekirdağ Namık Kemal University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Multiple skleroz hastalarının serum d vitamini ve kalsiyum düzeylerinin sağlıklı bireylerle karşılaştırılması ve beslenme durumlarının değerlendirilmesi

Multiple Skleroz (MS), Merkezi Sinir Sistemi (MSS)'nin kronik ve inflamatuar bir hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı, MS'li ve sağlıklı bireyleri, serum kalsiyum (Ca) ve D vitamini düzeyi, beslenme durumu ve bazı biyokimyasal parametreler açısından karşılaştırmaktır. Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi MS Polikliniği'ne başvuran 19-65 yaş arası MS'li 196 birey ve sağlıklı 196 birey olmak üzere toplam 392 birey araştırma kapsamına alınmıştır. Tüm bireylerin genel özellikleri, sağlık durumu, beslenme alışkanlıkları, besin tüketimleri, besin tüketim sıklıkları ve fiziksel aktivite durumları anket formu ile belirlenmiştir. Bireylerin serum Ca, D vitamini ve diğer biyokimyasal değerleri analiz edilmiştir. MS'li bireylerin serum Ca (kadın ve erkekler için sırasıyla, 9,24±0,9 mg/dL, 9,29±0,49 mg/dL) ve D vitamini (sırasıyla; 8,55±5,48 ng/mL ve 9,85±4,35 ng/mL) değerleri sağlıklı bireylerden anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. MS'li kadın ve erkeklerde günlük enerji (MS'li kadın ve erkekler için sırasıyla; 1616,65±613,43 kkal ve 1890,67±741,15 kkal), karbonhidrat (CHO) (sırasıyla; 188,10±85,03 g ve 212,93±99,36 g), yağ (sırasıyla; 71,13±30,41 g ve 81,18±38,53 g) ve protein (sırasıyla; 52,94±22,29 g ve 74,07±38,18 g) alımının sağlıklı kadın ve erkeklerdekinden (enerji, CHO, yağ ve protein için sırasıyla; 2024,46±577,12 kkal ve 2550,17±649,61 kkal, 62,76±21,63 g ve 86,84±28,01 g, 90,80±31,61 g ve 113,32±34,30 g, 62,76±21,63 g ve 86,84±28,01 g) anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edilmiştir. MS'li bireylerin düzenli fiziksel aktivite yapma oranı sağlıklı bireylerden daha düşüktür (p<0,001). Toplam enerji harcaması MS'li bireylerde 1870,0±182,8 kkal ve sağlıklı bireylerde 1941,6±190,5 kkal'dir. Bu araştırmada, MS'li bireylerin biyokimyasal parametrelerinin (alkalen fosfataz (ALP) (kadın ve erkekler için sırasıyla; 73,67±36,98 U/L ve 77,77±23,71 U/L), C-reaktif protein (CRP) (sırasıyla; 0,31±0,50 mg/L ve 0,41±0,70 mg/L)), antropometrik ölçümlerinin (sırasıyla; vücut ağırlığı 67,89±13,44 kg ve 77,93±12,75 kg, bel çevresi 91,11±15,66 cm ve 95,62±12,10 cm, kalça çevresi 106,04±10,47 cm ve 104,31±8,65 cm), fiziksel aktivite düzeylerinin ve beslenme durumlarının sağlıklı bireylerden farklı olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, beslenme durumunun takibi ve iyileştirilmesi MS'li bireylerin tedavi sürecine dahil edilmelidir.

BeslenmeBeslenme durumuFiziksel aktivite+5
Gülşen Delikanlı Akbay
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum ve foliküler sıvıdaki koenzim q10, myoinositol, asta ksantin ve l-arginin değerlerinin ICSI+ET ve gebelik sonuçları ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, serum ve oosit toplanması sırasında elde edilen folikül sıvısında Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin değerlerinin oosit maturasyonu, fertilizasyon ve gebelik sonuçları üzerine etkilerini değerlendirmeyi, ayrıca eş zamanlı olarak serum ve foliküler sıvıdaki seviyeler ve diğer parametreler arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu değerlendirmede anlamlı sonuçlar elde edilirse, yardımcı üreme tekniğinin başarısını önceden tahmin etmekte kullanılabilecek ekonomik ve kolay ulaşılabilir uygun bir test bulunabilecek, tedavinin sağlıklı bir gebelikle sonuçlanmasında başarı oranları artırılabilecektir. Gereç ve Yöntem: Ekim 2021 - Ekim 2022 tarihleri arasında kliniğimizde IVF protokolüne alınan 60 hastanın Gün-3 ile OPU günü alınan serumlarında ve toplanan folliküler sıvılarında Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin değerleri çalışıldı. Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin ve L-Arginin seviyelerinin oosit maturasyonu, fertilizasyon ve gebelik sonuçları ile ilişkisi istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar: Matür oosit ve fertilize olan oosit sayıları ile serumdan ve folikülden bakılan Koenzim Q10, Myoinositol, Asta ksantin ve L-arginin değerleri arasında korelasyon saptanmamıştır ( p<0.05). Toplam gonadotropin dozları ile toplanan oosit, matür oosit ve fertilize oosit sayıları arasında negatif koralasyon izlenmiştir ( p<0.05). Folliküler fazın 3. Günü alınan serumda, oosit toplama günü serumda ve folikülden bakılan Koenzim Q1O, Myoinositol ve L-arginin değerleri gebe kalan ve gebe kalmayanlar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır ( p<0.05). Folliküler fazın 3. Günü serumda bakılan Asta ksantin değeri ≤ 0,3035 olduğunda gebelik olasılığı daha yüksek bulunmuştur. Folliküler fazın 3. Günü alınan serumda, oosit toplama günü serumda ve folikülden bakılan Koenzim Q1O, Asta ksantin ve L-arginin değerlerinde klinik gebelik ve biyokimyasal gebelik geçirenler arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır ( p<0.05). Oosit toplama günü serumda bakılan Myoinositol değeri ≥ 1,6555 olduğunda biyokimyasal gebelik olasılığı daha yüksek bulunmuştur. XIV Sonuç: Araştırma hipotezimizin daha güçlü sonuçları için daha geniş hasta popülasyonları ile çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Folikül sıvısı, Serum, İnfertilite, İVF, Koenzim Q10, Myoinositol, Asta Ksantin, L-Arginin

ArjininFertilizasyon-in vitroFoliküler sıvı+5
Yusuf Ziya Kızıldemir
Harran University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide kanseri tanısında yeni bir prediktif faktör olarak serum laminin düzeyi

Mide kanseri, bölgemizde ve ülkemizde sık görülen malignitelerden biridir. Hastaların %50'sine yakını tanı anında, metastatik hastalığa sahip olup; bu durum küratif tedaviyi engellemektedir. Erken tanı için serumda kanser belirteci olarak kullanılabilecek biyomarkerlar gerekmektedir. Bu çalışmada, mide kanseri hastalarında laminin düzeyinin tümör evresi ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi araştırıldı. Mide kanseri grubu olarak 80 hasta ve kontrol grubu olarak 40 hasta çalışmaya alındı. Her iki gruptaki kişilerden kan örneği alındı. Alınan bu kan örneklerindeki laminin düzeyi ELISA yöntemi ile ölçüldü. Çalışmamız sonucunda mide kanseri hastaları ve sağlıklı donörler arasında ortanca laminin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı(p<0.0001). İleri seviyedeki T evresi (T3 ve T4) (p<0.001), lenf nodu metastazı (p<0.001) ve ileri TNM evresi (evre III veya IV), (p<0.001) olan hastalarda serum laminin düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Yüksek preoperatif serum laminin seviyeleri metastaz varlığı ile korele idi. Serum laminin konsantrasyonu, mide kanseri yüksek riskine sahip olan kişileri tanımlamak için kullanılabilir. Bu nedenle, laminin molekülünün yeni özellikleri araştırılmalıdır ve daha çok hasta grubu ile geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Mide kanseri, Laminin.

LamininMide neoplazmlarıMide neoplazmları+3
Tolga Kalaycı
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Basit indigesyonlu sığırlarda serum metilmalonik asit ve b12 vitamini düzeylerinin tanısal önemi

Basit indigesyonlu sığırlarda metilmalonik asit ve B12 vitamininin tanısal açıdan öneminin ortaya konulması amaçlanmıştır. Bu amaçla 10 sağlıklı (kontrol grubu) ve 40 basit indigesyonlu olmak üzere toplam 50 farklı ırk ve yaşta sığır kullanıldı. Sığırların indigesyonlu oldukları anamnez, klinik muayenesi ve rumen içerik muayenesi ile tespit edildi. Her sığırdan MMA ve B12 vitamin düzeylerini saptamak için kan serum örnekleri ve rumen içerikleri alındı. İştahsızlık, kilo kaybı, süt veriminde düşüş ve ön mide atonisi olan indigesyonlu grupta sağlıklı kontrol grubuna göre metilmalonik asit arttığı (P<0.05) belirlendi. Vitamin B12 düzeyi indigesyon grubunda kontrol grubuna göre azaldığı tespit edildi, fakat bu azalma istatistiki olarak (P>0.05) anlamlı bulunmadı. Hem indigesyonlu grupta hem de kontrol grubunda MMA ve Vitamin B12 arasında negatif bir korelasyon olduğu saptandı. Sonuç olarak; indigesyonlu sığırlarda Metilmalonik asit ve Vitamin B12 düzeylerinin belirlenmesi tanısal açıdan önemli olduğu belirlendi.

DispepsiHayvan beslemeMetilmalonik asit+4
Vedat Baldaz
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Wilson hastalarında serum değişken ve göreceli değişken bakır düzeylerinin klinik parametreler ve multiparametrik karaciğer MRI bulgularıyla karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada Wilson Hastalarının izleminde serum değişken bakır (EC) ve göreceli değişken bakır (REC) düzeylerinin; 24 saatlik idrarda bakır düzeyi ile korelasyonunun incelenmesi ve karaciğerdeki fibroz ve steatozun derecesini gösteren güncel teknoloji olan Multiparametrik Karaciğer MRI ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gastroenteroloji ve Nöroloji polikliniğine başvuran ve Wilson Hastalığı tanısı ile izlenen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu, Gastroenteroloji polikliniğinde dispepsi tanısı ile izlenen hastalardan oluşturulmuştur. Tüm katılımcılar ile yüz yüze görüşülerek karaciğer hastalığının, ek hastalıklarının ve ilaç kullanım öyküsü öğrenildi. Elektronik sistemdeki laboratuvar, radyolojik görüntüleme ve karaciğer biyopsi sonuçları incelendi. Tüm katılımcılardan EC ve serum total bakır düzeyi için tek seferlik 10 cc kan örneği alındı. Wilson hastalarına rutinde istenen multiparametrik karaciğer MR görüntülemesi yapıldı ve hastalardan 24 saatlik idrarda bakır atılımının tespiti için idrar toplandı. Hastaların daha önce karaciğer biyopsisi mevcutsa biyopsileri yeniden incelendi. EC ve serum total bakır düzeyi indüktif olarak eşleştirilmiş plazma kütle spektrometrisi (ICP-MS) yöntemi, 24 saatlik idrar bakır düzeyi ise atomik absorpsiyon spektrometri yöntemi kullanılarak ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya 43 kontrol ve 38 Wilson hastası dahil edildi. Wilson hastalarının %97'sinde hepatik tutulum mevcuttu. Çalışmaya dahil edilen 35 Wilson hastasına karaciğer multiparametrik MRI uygulanmıştır. Hastaların ortanca karaciğer parankim sertliği 2,45 (1,71-6,2) kPa olup normal sınırlardaydı. MR-PDFF tekniğine göre hastaların %62'sinin karaciğerde yağlanma yoktu. Karaciğer parankim sertliği; yaş (r=0,514; p=0,002), AST (r=0,445; p=0,007), GGT (r=0,549; p=0,001), ALP (r=0,365; p=0,031), INR (r=0,404; p=0,016), kreatinin (r=0,344; p=0,043), FIB-4 skoru (r=0,694; p<0,0001) ile pozitif korelasyon gösterirken; beyaz küre sayısı (r=-0,49; p=0,003), trombosit sayısı (r=-0,607; p<0,0001) ile negatif korelasyon göstermiştir. MR-PDFF yağ oranı ile serum trigliserid düzeyi arasında pozitif korelasyon mevcuttu (r=0,532; p=0,013). Serum bakır testleri ile 24 saatlik idrarda bakır atılımı arasında korelasyon bulunamamıştır. EC ile seruloplazmin (p=0,348; r=0,032) dışındaki hiçbir klinik veya laboratuvar parametre arasında korelasyon saptanmadı. REC ise ALP (r=0,338; p=0,003) ve GGT (r=0,36; p=0,001) ile pozitif korelasyon, trombosit sayısı (r=-0,507; p<0,0001) ile negatif korelasyon göstermiştir. Serum EC düzeyi MR-PDFF yağ oranı (r=0,534; p=0,005) ve T1 süresi (r=0,371; p=0,028) ile pozitif korelasyon göstermiştir. REC oranı ile T2* değeri arasında negatif korelasyon mevcuttu (r=-0,422; ve p=0,012). Sonuç: Wilson hastalığının rutin klinik izleminde halen kullanılmakta olan ve vücut bakır dengesinin en önemli göstergesi olduğu kabul edilen 24 saatlik idrar bakır atılımı ile yerine kullanılma potansiyeli olan EC ve REC ölçümleri arasında korelasyon olmadığı saptanmıştır. Karaciğerdeki fibrozis, yağ ve demir birikimini gösterebilen mulitparametrik MR sonuçlarıyla korelasyon gösteren klinik parametreler, EC ve REC'in Wilson hastalığının izlemlerindeki yeri gelecekte yapılacak çalışmalarda araştırmalıdır. Anahtar Kelimeler: Wilson hastalığı, Serum değişken bakır, Serum göreceli değişken bakır, Multiparametrik karaciğer MRI.

BakırHepatolentiküler dejenerasyonKaraciğer+4
Bekir Mert Durukan
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Tüp mide ameliyatı geçiren bireylerde beslenme durumu, serum nesfatin düzeyi ve glikoz regülasyonunun incelenmesi

Oh-I ve arkadaşları tarafından 2006 yılında keşfedilen Nesfatin-1'in glikoz regülasyonunda önemli etkilere sahip olan anorektik bir protein olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı tüp mide ameliyatı geçiren bireylerin beslenme durumlarının ve serum nesfatin düzeylerinin saptanması ve serum nesfatin ve glikoz seviyeleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmaya, 19-64 yaş arası, beden kütle indeksi 30'dan büyük, tip 2 diyabeti olmayan, tüp mide bariyatrik ameliyatı geçirmiş 40 gönülü birey (31 kadın, 9 erkek) katılmıştır. Bireylere genel demografik özelliklerinin ve beslenme durum ve alışkanlıklarının belirlenmesi amacıyla ameliyat öncesinde ve ameliyattan bir ay sonrasında yüz yüze görüşme tekniği ile anket uygulanmıştır. Bireylerden ameliyattan önce ve ameliyattan bir ay sonra olmak üzere iki kez antropometrik ölçümleri (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, bel ve kalça çevresi, boyun çevresi, beden kütle indeksi, bazal metabolik hızı, vücut yağ yüzdesi), 24 saatlik geriye dönük besin tüketim kayıtları alınmış ve kan örnekleri toplanmıştır. Bireylerin ameliyat sonrasındaki 1. ayda ameliyat öncesine göre vücut ağırlığı, beden kütle indeksi ve vücut yağ oranı değerleri azalmıştır (p<0,001). Bireylerin ameliyat sonrası serum nesfatin-1 düzeyleri (74,6±40,11 pg/ml) ameliyat öncesi serum nesfatin-1 düzeylerine (108,3±58,34 pg/ml) göre azalmıştır (p<0,05). Bireylerin serum nesfatin-1 düzeyleri ile antropometrik ölçümleri arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Bireylerin serum nesfatin-1 düzeyleri ile açlık kan glikozu ve plazma insülin seviyesi arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda nesfatin düzeylerinin ameliyat sonrası ağırlık kaybı ile düşüş gösterdiği saptanmıştır fakat ameliyattan bir ay sonrasında nesfatin düzeyi ile glikoz ve insülin seviyeleri arasında ilişki saptanmamıştır. Bariyatrik cerrahi ameliyatı geçiren bireylerde serum nesfatin düzeyleri ve glikoz regülasyonu arasındaki ilişkinin anlaşılabilmesi için daha uzun süreli ve daha fazla çalışmaya gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Bariyatrik cerrahi, Tip 2 diyabet, Beslenme, Nesfatin

BeslenmeBeslenme durumuDiabetes mellitus+6
Ayşegül Deliloğlu
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlı böbrek vericilerinde böbrek hacmi, serum ve idrar uromodulin düzeylerinin mevcut böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi

Uromodulin nefron kütlesinin ve tübüler fonksiyonun bir belirteci olarak bilinmektedir. Çalışmamızda canlı böbrek vericilerinde kalan böbreğin hacmi, serum uromodulin (Sumod) ve idrar uromodulin (Uumod) düzeylerinin mevcut böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmaya 100 canlı böbrek vericisi (Yaş ortalaması 52.46±10.38, 65 kadın) dahil edildi. Böbrek hacimleri nefrektomi öncesi çekilen abdomen bilgisayarlı tomografiler ve son poliklinik kontrolü sırasında yapılan abdomen manyetik rezonans görüntülemeler kullanılarak hesaplandı. Kan ve idrar uromodulin düzeyleri uromodulin insan ELISA kiti (Brno, Çekya; RD191163200R) ile ölçüldü. Ortalama izlem süresi 63.23±56.82 aydı. İzlem süresi boyunca 16 hastada kronik böbrek hastalığı (KBH) gelişti. Sumod ile glomeruler filtrasyon hızı (GFH) (r=0.29, P=0.006), kreatinin (r=-0.25, P=0.02) ve yaş (r=-0.36, P<0.001) arasında korelasyon bulundu. KBH gelişen 16 hastanın Sumod ortalaması gelişmeyenlere göre düşüktü (78.12±34.19 karşı 94.03±32.55 ng/ml, P=0.047). KBH hastalarında Uumod ile GFH arasında güçlü bir ilişki mevcuttu (r=0.64, P=0.007). Uumod'un izlem süresiyle paralel olarak değiştiği saptandı (r=0.28, P=0.006). Uumod ile proteinüri farkı arasında ilişki gösterildi (r=-0.32, P=0.002). Nefrektomi sonrası kalan böbreğin hacminin %22 arttığı tespit edildi. Hacimdeki artış, GFH (r=0.34, P=0.001) ve izlem süresiyle (r=0.37, P<0.001) koreleydi. Sumod, Uumod ve kalan böbreğin hacmi arasında ilişki bulunamadı. Çalışmamız canlı böbrek vericilerinde Sumod, Uumod ve kalan böbrek hacminin böbrek fonksiyonuyla ilişkili olduğunu, KBH gelişen vericilerde böbrek fonksiyonlarını Uumod'un daha iyi yansıttığını ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Uromodulin, Tamm-Horsfall proteini, böbrek hacmi, canlı böbrek vericisi, böbrek nakli

BöbrekBöbrek fonksiyon testleriBöbrek fonksiyon testleri+7
Arda Erdut
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Helicobacter pylori enfeksiyonunda serum prolidaz enzim aktivitesi

Amaç: Helicobacter pylori enfeksiyonunun tanısında duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, kolay uygulanabilen, ucuz, hemen sonuç veren ve minimal invaziv olan ideal bir yöntem hala yoktur. Bu nedenle Helicobacter pylori enfeksiyonunu tahmin edebilecek invaziv olmayan yöntemler araştırılmaktadır. Yapılan çalışmalarda kollajen turnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada invaziv olmayan yöntemle hastaların atrofi, metaplazi, kronik inflamasyon ve Helicobacter pylori ile prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olup olmadığını ve Helicobacter pylori enfeksiyon tedavisi sonrasında değişiklik olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dispeptik yakınmaları nedeniyle üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan, ülser saptanmayan ve antrum ve korpustan biyopsi alınmış 146 hasta alındı. Hastalar Helicobacter pylori negatif ve pozitif olarak iki gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca patolojide atrofi ve intestinal metaplazi saptanan hastaların prolidaz enzim aktivitesi, atrofi ve intestinal metaplazi saptanmayan hastalarla karşılaştırıldı. Helicobacter pylori pozitif saptanan hastaların bizmut içeren 4'lü tedavi ile Helicobacter pylori eradike edildikten sonra tekrar serum prolidaz enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan 63'ünde Helicobacter pylori negatif, 83'ünde pozitif saptandı. Yaş, cinsiyet ve laboratuvar değerleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Serum prolidaz aktivitesi Helicobacter pylori pozitif grupta negatif gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (p=0,002) ve Helicobacter pylori enfeksiyonu şiddeti ile doğru orantılıydı (p<0,01). Prolidaz düzeyi eradikasyon tedavisi sonrası yükseldi ama istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Endoskopik biyopsi sonucunda histolojik incelemede atrofi saptanan hastalarda atrofi olmayanlara oranla serum prolidaz enzim aktivitesi istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Helicobacter pylori ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olduğu bulundu. Prolidazın Helicobacter pylori patogenezinde yer alabileceği düşünülmüştür. Patogenezin net olarak ortaya konması ile tedavide yeni moleküller üzerinde çalışılabilir. Ayrıca, prolidaz enzim aktivitesinin Helicobacter pylori enfeksiyonu ve komplikasyonlarını ön görmede invaziv olmayan bir belirteç olarak kullanılabileceği bulunmuş olup ileri çalışmalarda desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: Helicobacter pylori, Atrofi, Prolidaz, İnvaziv olmayan yöntem, İntestinal metaplazi

AtrofiGastrointestinal hastalıklarHelicobacter pylori+3
Osman Nuri Koyun
Hitit University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatitte serum prolidaz enzim aktivitesinin önemi

Akut PankreatitteSerum Prolidaz Enzim Aktivitesinin Önemi Amaç:Akut pankreatit tüm dünyada hastanede yatış gerektiren, mortalitesi şiddetli olan grupta %10-20'lere kadar yükselebilen en yaygın hastalıklardan birisidir.Akut pankreatithastalarının mortalite ve morbidite riski göz önüne alındığında hastaların prognozunun önceden tahmin edilebilmesioldukçaönemlidir.Yapılan çalışmalardainflamatuar vekollajenturnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada serum prolidaz enzim aktivitesininakut pankreatiti öngörmedekiönemini, akut pankreatit şiddet skorlamalarıylaarasındaki ilişkiyi,akut pankreatittanısındaki yerini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza akut pankreatit tanısı almış 84 hasta ve53 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların yatışı esnasında (0.saat) ve tedavileri sonrasında (yatışın 48. saatinde) serum prolidaz enzim aktiviteleri ve diğer laboratuvar değerlerine bakıldı. Hastaların Glaskow Koma Skoru, APACHE-2, Ranson, BISAP, EPIC,Balthazar, Atlanta skorlamalarıhesaplandı ve SIRS, organ yetmezliği bulguları not edildi.Skorlama sistemlerine göre hastalar hafif ve şiddetli olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri ve şiddet skorlamaları gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular:Çalışmaya alınan hastaların yaş ve cinsiyet açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farkı yoktu (sırasıyla P=0,102 ve P= 0,858).Serum prolidaz enzim aktivitesi hastagrupta sağlıklı kontrol grubunagöre istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (P<0,001).Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatiti öngörmede kullanılıp kullanılamayacağına yönelik ROCcurve analizi yapıldı ve AUC=0,766 saptandı. Balthazar skoru şiddetli olan grupta serum prolidaz enzim aktivitesi hafif olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu(P=0,047). Diğer skorlama sistemlerinde grupların serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Hastaların 48. saat laktatdehidrogenaz değeri ile 48. saat serum prolidaz enzim aktiviteleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptandı(r=0,355, P=0,001). Diğer laboratuvar değerleri ve skorlama sistemleriyle 0. ve 48. saat serum prolidaz enzim aktivite değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptanmadı. Sonuç:Akut pankreatit ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde birilişki olduğu saptandı. Ancak akut pankreatit şiddet skorlamalarıyla serum prolidaz enzim aktivitesi arasında istatiksel olarak anlamlı derecede ilişki bulunamadı. Serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatit tanısında yer alabileceği düşünüldü. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile akut pankreatit ilişkisine yönelik daha kapsamlı ve hasta sayısı daha fazla olan çalışmalar bu durumu daha net ortaya koyabilir. Böylelikle ilerleyen süreçte serum prolidaz enzim aktivitesinin akut pankreatitteki önemini aydınlatmak daha mümkün olacaktır. Anahtar kelimeler:Akut pankreatitte tanı, Balthazar skoru, Prolidaz.

EnzimlerPankreasPankreas hastalıkları+4
Okan Yılmaz
Hitit University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum copeptin düzeylerinin unstabil angina pektoris (USAP)'de klinik rolü ve kısa dönem prognozda değerliliğinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı acil servis (AS)'te Unstabil Angina Pektoris (USAP) düşünülen hastalarda, copeptin düzeyi ve HEART skorlama sisteminin birlikte kullanılmasının klinik özellikleri öngörmedeki değerliliğinin saptanmasıdır. Bu çalışmaya, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi AS'ine Eylül 2020 – Mart 2021 tarihleri arasında kardiyak tipte göğüs ağrısı ile başvuran ve USAP düşünülen erişkin hastalar (n=65) ve hastane çalışanlarından oluşan sağlıklı kontroller (n=45) dahil edilmiştir. Olguların %81.5'i erkekti, yaş ortalaması 51.17 ± 14.77 yıldı. Çalışmaya alınan olguların ortalama HEART skorları 3.51 ± 1.71 idi (%32.3'ü düşük, %36.9'u orta, %30.8'i yüksek risk grubu). Olguların %83.1'i taburcu edilirken, %16.9'una yatış önerildi/sevk edildi, %3'ü opere edildi, %47.7'si kardiyoloji bölümüne konsülte edildi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; USAP grubunda erkek cinsiyet sıklığı, yaş ve başvuruda kaydedilen troponin değerleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlayken, başvuruda kaydedilen copeptin düzeyi anlamlı düzeyde daha düşüktü (p<0.001). Başvuru copeptin düzeyinin sağlam olguları belirleme açısından 3.86 pmol/L kesim noktasında %57.8 sensitif, %95.4 spesifik olduğu, troponin düzeyinin ise USAP olgularını belirleme açısından 1.1 ng/mL kesim noktasında %64.6 sensitif, %80.0 spesifik olduğu belirlendi (p<0.001). HEART skoruna göre düşük riskli grupla karşılaştırıldığında orta ve yüksek riskli grupta yaş, başvuru (0. saat) ve 3. saat troponin düzeyi ve kronik hastalık sıklığı (Hipertansiyon ve Koroner Arter Hastalığı) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.05). HEART skoruna göre risk arttıkça taburcu edilme sıklığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmakta; kardiyolojiye konsültasyon, hastaneye yatış ve 1 ay içinde girişim/tedavi uygulanma sıklığı ise artmaktaydı (p<0.05). VIII Başvuru anında kaydedilen troponin ve copeptin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde negatif yönde (r= -0.288, p = 0.020), HEART skoru ile başvuru troponin düzeyi arasında pozitif yönde zayıf düzeyde korelasyon ilişkisi saptandı (r= 0.396, p= 0.001). Copeptin düzeyi ile nihai sonuç ve HEART skoru arasında anlamlı ilişki saptanmadı. USAP olgularında sadece copeptin düzeyinin nihai sonucu öngörmede yeterli olmadığı, HEART skorunun ise bu açıdan klinik pratikte daha kullanışlı olabileceği belirlendi.

Anjina pektorisCopeptinPrognoz+1
Kenan Yılmaz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Aralıklı açlık uygulamasının serum irisin ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) üzerine etkisi

Aralıklı Açlık Uygulamasının Serum İrisin ve Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF) Üzerine Etkisi Son yıllarda obezite ve birçok kronik hastalığın iyileşme sürecinde aralıklı açlık rejimlerine yönelim artmıştır. Bu rejimlerin metabolizma üzerine olan etkilerinin altında yatan mekanizmalara ilişkin anlayışımız sınırlıdır. Bu çalışmada aralıklı açlığın beyaz adipoz doku bejleşmesiyle ilişkili olan irisin ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) düzeylerine olan etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya; 20-50 yaş aralığında herhangi bir kronik hastalığı olmayan, BKİ değeri 19-30 arası, toplam 24 (13 erkek ve 11 kadın) gönüllü birey dahil edildi. Katılımcılar 20 gün boyunca günlük 16 saatlik aralıklı açlık uyguladı. Uygulama sonrası kişiler rutin beslenme düzenlerine geri döndü. Kişilerin aralıklı açlık öncesi (1. ölçüm), sonrası (2. ölçüm) ve uygulamadan 1 ay sonra (3. ölçüm) olmak üzere venöz kanları ve antropometrik ölçümleri alındı. Elde edilen serumlardan ELISA yöntemiyle VEGF ve irisin düzeyleri ölçüldü. Antropometrik veriler ve ELISA sonuçları SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Katılımcıların ağırlık değişimleri değerlendirildiğinde 1. ölçüm ile 2. ölçüm değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edilirken (p<0.05), 2. ölçüm ile 3. ölçüm arasında ise anlamlı düzeyde bir artma tespit edildi (p<0.05). VEGF düzeylerinde de 2. ölçüm ile 3. ölçüm arasında anlamlı düzeyde bir azalma tespit edildi (p<0.05). İrisin düzeylerinde ise 3.ölçümde 1. ölçüme kıyasla anlamlı bir artış tespit edildi (p<0.05). Aralıklı açlık ağırlık kaybında etkili bir yöntemdir. Aralıklı açlık sonrası kişilerin günlük yemek yeme zaman aralığının artması VEGF düzeylerini azaltmaktadır. Aralıklı açlığın kilo verme ve metabolizma üzerine olan olumlu etkileri beyaz adipoz dokunun bejleşmesi ile ilişkili olabilir.

Adipoz dokuAçlıkOruç+3
Safiye Beyza Dursun
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Elektif sezaryen'de lateral pozisyonda düşük doz lokal anestezikle spinal ve düşük konsantrasyonda lokal anestezik solüsyonla epidural anestezi kombinasyonunun kullanımının hipotansiyona etkisi

Bu çalışmada elektif sezaryene alınan gebelerde 1 ml %0.5 izobarik levobupivakain ile yapılan spinal enjeksiyonun ardından 15 ml % 0.25 levobupivakain?in epidural olarak uygulanmasının sol lateral pozisyonda yapılması ve supin pozisyona alınmadan 15 dakika bu pozisyonda bekletilmesinin hipotansiyon insidansını ve şiddetini ve buna bağlı bulantı-kusmayı azaltıp azaltmayacağını belirlemeyi amaçladık. Etik kurul ve hasta onayları alındıktan sonra yaşları 18?40 arası, ASA 1-2 risk grubundaki 60 gebe çalışmaya dahil edildi. Araştırmaya katılan 60 olgu enjekte edilecek ilaçlara göre rasgele 2 gruba ayrıldı. Grup 1?e 1 ml %0.5 izobarik levobupivakain intratekal + 15 ml %0,25 levobupivakain içinde 75 mcg fentanil olduğu halde epidural aralığa verildi ve Grup 2?ye intratekal 2 ml %0.5 izobarik levobupivakain verildi. Ameliyat süresince hemodinamik veriler, duyusal blok seviyesi, efedrin kullanımı ve yan etkiler kaydedildi. Gruplar karşılaştırıldığında hemodinamik parametreler Grup 1?de daha stabil seyretti ve daha az efedrin ihtiyacı oldu. Her iki grupta görülen duyusal blok ve diğer yan etkiler açısından anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak Grup 1?de; hemodinamik verilerin daha stabil seyretmesi ve daha kontrol edilebilir bir anestezi sağladığı için kombine spinal epidural tekniğinin ve intratekal daha düşük doz lokal anesteziğin epidural lokal anestezik kombinasyonlarıyla desteklenmesinin ve sol lateral pozisyonda 15 dakika kadar beklenmesinin uygun bir seçenek olduğu kanısına varıldı. Anahtar kelimeler: Spinal anestezi, Kombine spinal-epidural, Sezaryen, Levobupivakain, İzobarik

Anestezi-epiduralAnestezi-spinalLevobupivakain+2
Eray Mandollu
Gaziantep University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı serum potasyum düzeylerinin kronik böbrek hasarı progresyonuna etkisi

Giriş Böbrekler potasyum sekresyonu, reabsorbsiyonu ve atılımı regüle eden renal mekanizmalar aracılığıyla potasyum homeostazisinde önemli rol oynamaktadır. Kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hastalarda en sık görülen elektrolit bozukluğu hiperkalemidir. KBH'lı bireylerde çok az sayıda çalışmada hiperkalemi, hipokalemi veya farklı serum potasyum (sK) seviyeleri ile KBH progresyonu arasındaki zayıf bir ilişki olduğu ileri sürülmektedir. Bu çalışmanın amacı KBH hastalarında, farklı sK düzeylerinin hastalık progresyonu üzerindeki etkisinin gösterilmesidir. Gereç ve yöntem Bu çalışma en az bir yıl takip edilmiş, 1171 evre I-IV KBH hastası ile gerçekleştirildi. Hasta takiplerinin başında ve sonunda glomerular filtrasyon hızı (GFR) kaydedildi. Ek olarak hasta takipleri sırasındaki ortalama GFR değeri hesaplandı. GFR hesaplamasında CKD-EPI formülü kullanıldı. GFR seviyelerindeki farklılık saptanarak GFR'si azalan hastalar tespit edildi. sK seviyeleri gruplara ayrılarak analiz edildi: Grup 1; <3.5 mmol/l, Grup 2; 3.5-4.0 mmol/l, Grup 3; 4.0-4.5 mmol/1, Grup 4; 4.5-5.0 mmol/1, Grup 5; 5,0-5,5 mmol/1, Grup 6; > 5.5 mmol/1. sK≥5.0 mmol/l hiperkalemi, sK < 3.5 mmol/L hipokalemi olarak sınıflandırıldı. GFR azalmasını tahmin etmek için binary lojistik regresyon modeli kullanıldı. Bulgular Hastaların medyan yaşı 66 yıl idi. Hastaların %45,9'u (n = 537) erkek, %54,1'i (n = 634) kadındı. Ortalama sK seviyesi 4.6 ± 0.4 mmol/l'ydi. Hastaların %26,1'inde hiperkalemi varken, sadece %0,6'sında hipokalemi vardı. GFR seviyeleri hasta takipleri sırasında anlamlı derecede azalmıştı (p<0,001). sK düzeyi, hastaların son GFR'si ile negatif yönde koreleydi (r=0,016, p=0,016). GFR'si azalan hastalarda, azalmayan hastalara kıyasla sK (p=0,002), fosfor (p<0,001), üre (p<0,001), magnezyum (p=0,018) ve ürik asit (p=0,021) seviyesi daha yüksek, kalsiyum (p<0,001) ve albümin (p=0,002) seviyesi daha düşüktü. Ek olarak, GFR'si azalan hastalarda beta-bloker (p=0,012), kalsiyum kanal bloker (p=0,018) ve ACEi/ARB (p=0,020) kullanım sıklığı daha fazlaydı. GFR'si azalan hastalarda diyabet ve anemi sıklığı daha fazlaydı (sırasıyla p=0,002 ve p=0,037). GFR'si azalanlarda sK seviyesi 3,5-4,0 mmol/l olan hasta sayısı daha azken, 5,0-5,5 mmol/l olan hasta sayısı daha fazlaydı. Tek değişkenli analizlerde anlamlı ve ilişkili bulunan tüm değişkenler serum potasyum seviyeleri için binary lojistik regresyon analizde test edildi. Regresyon modelinde, hiperkalemi veya sK=3,5-4,0 mmol/l, sK=5,0-5,5 mmol/l, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB kullanımı GFR azalmayla ilişkili bulundu. sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,49; %95 GA; 1.03–1.97; p=0,030) ve hiperkalemi (OR 1.44; %95 GA 1.06–1.95; p=0,017) GFR azalmasıyla ilişkiliyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucuydu (OR 0,51; %95 GA 0,28–0,92; p=0.025). Oluşturulan regresyon modelinde albümin, kalsiyum, üre seviyesi, ACEi/ARB, beta bloker, kalsiyum kanal blokerüne göre düzeltme yapıldığında, sK=5,0-5,5 mmol/l (OR 1,21, %95 GA 1,04-1,45, p=0,036) ve hiperkalemi (OR 1,31, %95 GA 1,10-1,81, p=0,022) GFR azalmasında bağısız belirleyiciyken, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı bağımsız bir belirleyiciydi (OR 0,62, %95 GA 0,53-0,73, p=0,035). Sonuç Sonuç olara, hiperkalemi ve sK=5,0-5,5 mmol/l olması KBH hastalarında GFR azalması ile ilişkili bulundu. Tam tersine, sK=3,5-4,0 mmol/l GFR azalmasına karşı koruyucu bulundu. Bu nedenle KBH hastalarının yönetiminde serum potasyum seviyeleri takip edilmelidir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
İvo Gökmen
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi

Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan

ENDOKANEndotelyumKardiyovasküler hastalıklar+6
Nıjat Khanmammadov
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Master'sOpen AccessEN

Determination the level of the kidney injury molecules-1 and cystatin c in patients with renal failure

A case-control design was employed in this investigation. According to the sickness prevalence and sample size method, 45 people with acute renal failure and 45 healthy individuals were included in this study (controls). Dialysis patients and control subjects with similar demographic characteristics had similar levels of urea nitrogen in their blood, and the levels of urea, creatinine, renal damage molecule-1, and cystatin C were examined. The demographic data (age and gender) of the patients and control participants did not differ statistically significantly, according to the statistical analysis of this study. The present study of patients found a very significant increase in the mean levels of serum urea and creatinine in patients with chronic renal failure (P < 0.001), in addition to a significantly higher level of serum KIM-1 in the CKD groups. Inpatient people are be in control groups (P < 0.001). In the diseased groups, the levels of cystatin C in the blood were significantly higher than in the control groups (healthy individuals) (P < 0.001). Keywords: Kidney injury molecule-1, Cystatin C, Renal failure, Serum creatinine, Blood urea

Kidney failureSerumCystatins+1
Alı Husseın Alı Huseenı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Samarra ilinde polikistik over sendromlu kadınların serumlarında omentin-1 ve adipcin ilişkisi

ÇalıĢmaya omentin-1 ve adipicin düzeylerinin değerlendirilmesi dahil edilmiĢ olup, çalıĢma yaĢları (20-40) yıl arasında değiĢen 90 kan örneği, polikistik sendrom ile enfekte 60 örnek ve sağlıklı kadınlar için 40 kan örneğinden oluĢan bir grup ve PCOS örnekleri 1/3/2021 ile 1/7/2021 tarihleri arasında bir köprü olan samarra general hospital/ salah al-din governorate'den toplanmıĢtır. Mevcut araĢtırmanın bulgularına göre, PKOS hastalarının kan serumundaki omentin-1 ve adipsin konsantrasyonları sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti. Kan serumundaki FSH, LH ve prolaktin seviyeleri PCOS grubunda sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek, bu hormonların seviyeleri ise anlamlı derecede düĢüktü. Kolesterol veya T.G seviyeleri açısından PCOS grubu ile sağlıklı grup arasında anlamlı bir fark yoktu, ancak HDL-C seviyeleri önemli ölçüde düĢerken, LDL-C ve VLDL seviyeleri önemli ölçüde yükseldi.

AdipokinlerOmentin-1Polikistik over sendromu+1
Alı Hameed Abbas Al-sallamı
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Fen Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut KOAH alevlenmesi ile acil servise başvuran hastalarda serum copeptin ve galectin 3 düzeylerinin değerlendirilmesi

Amaç: Acil servislerde Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) akut alevlenmelerinin tanı, ayırıcı tanısı ve şiddetini anlamada kullanılabilecek biyokimyasal parametrelerin azlığı önemli klinik sorunlardan biridir. Bu çalışma ile KOAH akut alevlenme ile acil servislere başvuran hastalarda hastalığın tanısı ve şiddetini belirlemede Copeptin ve Galektin-3'ün belirleyici bir değeri olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 01/11/2018 - 30/06/2019 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Acil polikliniğine KOAH alevlenme ile başvuran 85 hasta dahil edildi. Hastalar GOLD sınıflandırmasına göre sınıflandırıldı. 4 hasta grubu ve 1 kontrol grubu olmak üzere toplam 5 grup oluşturuldu. Gruplardan alınan venöz kan örneklerinden Copeptin ve Galectin-3 düzeyleri ölçüldü. Veriler SPSS versiyon 20.0 kullanılarak değerlendirildi. P<0.05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Copeptin düzeyleri GOLD 1, GOLD 2, GOLD 3 ve GOLD 4 hasta gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Kontrol grubunda anlamlı fark saptanmadı (p=0,667). Galektin-3 düzeyleri GOLD 1, GOLD 2, GOLD 3, GOLD 4 gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,001). Kontrol grubunda anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). C Reaktif Protein ve WBC değerleri, GOLD 4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). GOLD 1 grubunda ve kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,001). PH düzeyleri GOLD3 ve GOLD 4 gruplarında istatiksel olarak anlamlı derecede düşük saptandı (p<0,001). PCO2 düzeyi GOLD 4 grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,001). PCO2 düzeyi GOLD 1 ve kontrol gruplarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,001). Sonuç: Akut KOAH alevlemesi acil servislere sık başvuran, yüksek mortalite ve morbiditeye sahip olan bir hastalıktır. Acil servise başvuran Akut KOAH alevlenmesi olan hastalarda hastalığın şiddetini erken tanımlamak, hastalığın prognozunu iyileştirmektedir. Çalışmamız bildiğimiz kadarıyla literatürde Copeptin ve Galectin-3 düzeylerini akut KOAH alevlenmesi olan hastalarda beraber değerlendiren ilk çalışma olma özelliğini taşımaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, bu hasta grubuna acil servislerde tanı koymak ve hastalığın şiddetini belirlemek için geçen süre kısaltılabilir. Hastalara istenen gereksiz tetkik sayısı azaltılarak tedavi maliyeti düşürülebilir. Erken hastane yatışları gerçekleştirilerek tedavileri hızlı bir şekilde başlanabilir. Bu sayede hastaların acil servislerde kalma süreleri azaltılabilir ve uygunsuz taburculukların önüne geçilebilir. Akut KOAH alevlemesi olan hastalara yaklaşımda çalışmamız ve yapılacak benzeri çalışmaların sonuçlarına göre mevcut tanı ve tedavi kılavuzları yeniden düzenlenebilir. Bu konuda daha ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KOAH, Copeptin, Galectin -3, Akut KOAH alevlenmesi

Acil servis-hastaneAcil tıpAkciğer hastalıkları+5
Nuray Kılıç
Yozgat Bozok University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda serum lipit, selenyum düzeyi ve glutatyon peroksidaz aktivitesinin değerlendirilmesi

Diyabetes Mellitus insülin direnci veya insülin yokluğu ile giden, hiperglisemi ile karakterize metabolik bir hastalıktır. Diyabetes Mellitus'ta gelişen komplikasyonlar insülin eksikliği, insülin direnci, ileri glikasyon son ürünleri, artmış reaktif oksijen türleri gibi nedenlere bağlı gelişebilmektedir. Glutatyon Peroksidaz ve bu enzimin integral bir parçası olan Selenyum elementi, organizmayı serbest radikallerin oksidatif hasarından korumak için önemli görevleri vardır. Glutatyon Peroksidaz aktivitesinin ve Selenyum düzeylerinin Diyabetes Mellitus'ta gelişen komplikasyonlar ve dislipidemi arasında ilişki olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Çalışmada amacımız diyabetik hastalarda serum lipit, Selenyum düzeyi ve Glutatyon Peroksidaz aktivitesinin ilişkisini değerlendirip, kontrol ile karşılaştırmaktır. Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran 73 Diyabetes Mellitus hastası ve 74 sağlıklı birey olmak üzere toplam 147 olgunun dahil edildiği çalışmada; her iki grup için aile öyküsü, sigara alışkanlıkları, boy, kilo, bel çevresi, diyastolik ve sistolik kan basınçları da kaydedilmiştir. Vücut kütle indeksi ölçümü yapılmıştır. Biyokimya, hemogram, Selenyum ve Glutatyon Peroksidaz için kan alınmış, alınan kanlar uygun koşullarda saklanıp eş zamanlı olarak çalışıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı fark yoktu. Hasta grubundaki lökosit, nötrofil ve monosit değerleri laboratuvar referans değerleri ortalamasında olmasına karşın kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu. Biyokimyasal parametreler ve lipit profilinden total kolesterol, düşük yoğunluklu kolesterol ve trigliserit değerleri her iki grupta anlamlı bir fark bulunmadı. Yüksek yoğunluklu kolesterol ise hasta grupta anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Glukoz değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulundu ve hasta grubunda HbA1c değeri ortalaması beklenen hedefin üzerinde idi. Hasta grubun sigara içme durumu kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı değerlendirildi. Glutatyon peroksidaz ve Selenyum değerleri hasta grupta anlamlı düşük saptandı. Glutatyon Peroksidaz ve Selenyum arasında korelasyon tespit edilmedi. Sonuçta diyabetli hastalarda artan oksidatif stres artışına bağlı fazla kullanım nedeniyle serum selenyum ve glutatyon peroksidaz aktivitesi düşüklüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Glutatyon Peroksidaz, Selenyum, Lipoprotein

Diabetes mellitusGlütatyon peroksidazLipidler+3
Hakan Tunçer
Yozgat Bozok University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında serum kemerin düzeylerinin incelenmesi

Psöriazis hastalığı, dünya nüfusunun % 2-4'ünü etkileyen yaygın inflamatuar bir otoimmün deri hastalığıdır. Kemerin, Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGFβ1), FMS ile ilişkili Tirozin kinaz 3 ligandı (FLT3-Ligand), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF α) ve İnterlökin1 β (IL1 β ) gibi adipositokinler dahil olmak üzere T hücre infiltrasyonu, interlökinler ve sitokinler psöriazis hastalığının patogenezinde rol oynarlar. Bu tez çalışmasında psöriazis hastalığının patojenezini göz önünde bulundurarak, psöriazis hastalarında serum kemerin gibi adipositokin düzeyleri, biyokimyasal parametreleri ile birlikte, vücut kitle indeksi ve Psöriasis Alan Şiddetli İndeksi (PAŞİ) değerlerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmaya Türkiye'de Gaziantep Şehrinde Temmuz 2016-Nisan 2017 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran 37 psöriazis hastası ve 43 sağlıklı kontrol (toplam 80 birey ) alındı. Serum Kemerin, TGFβ1, FLT3-Ligand, TNF α ve IL1 β seviyeleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak araştırıldı. Ayrıca serum C-reaktif protein (CRP), total, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, açlık glikoz ve beyaz küre düzeyleri değerlendirildi. Psöriazis hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesi PAŞİ skoru ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre serum kemerin , TGFβ1, FLT3-Ligant, IL1 β ve TNF α seviyeleri psöriazis hastalığı olanlarda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, (sırasıyla, p <0.01, p <0.05, p <0.01, p <0.01ve p <0.01 ). PAŞİ skoru ile serum kemerin düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardı (r = 0.695 ** p <0.01). Kontrol grubunun serum total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserid düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p <0.01, p<0.01 ve p <0.05). Beyaz küre seviyeleri, hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (9.03 ± 3.31'e karşı 6.71 ± 1.65) (p <0.01). CRP, PAŞİ skoru ve serum kemerin seviyesi ile pozitif yönde ilişkili ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r = 0.425 ** p <0.01), (r = .515 ** p <0.01). Bu çalışmanın sonucuna göre, psöriazisli hastalarda serum kemerin düzeylerinin yüksek bulunması psöriazis hastalığında inflamatuar bir süreç oluştuğunu göstermektedir ve TGFβ1, FLT3-Ligand, IL1β ve TNF α gibi belirteçlerin psöriazis hastalığının şiddetinin belirlenmesinde yararlı olabileceği söylenebilir.

FosfotransferazlarKimerinPsoriyazis+5
Lara Adnan Salman Al Karkhı
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Futbolda en sık uygulanan laktat toparlanma yöntemlerinin mevkilere göre araştırılması

Bu tez çalışması, futbolcuların antrenman ya da müsabaka sonrası kanlarında biriken ve onlara yorgunluk veren kan laktatının, kandan uzaklaştırılmasında, uygulanabilecek en uygun toparlanma yönteminin araştırılması ve futbolcunun mevkisinin bu toparlanma yöntemlerinin etkinliğinde rolü olup olmadığının tespiti için planlanmıştır. Kanda biriken laktat, sporcunun bir sonraki antremana ya da müsabakaya daha verimli hazırlanması için bir an evvel kandan uzaklaştırılmalıdır. Laktat toparlanması ve mevkisel etkileşiminin araştırılması için yapılan bu çalışmaya, profesyonel ya da profesyonelliğe aday, 12 defans, 12 orta saha ve 12 atak futbolcusu olmak üzere 36 sporcu katıldı ve sporculara; aktif toparlanma, pasif toparlanma ve masaj toparlanması yöntemleri uygulandı. Çalışma öncesi sporculara ısınma koşusu yaptırıldı ve daha sonra 800 metrelik parkurda, maksimal saha testine tabi tutuldular. Koşu boyunca futbolcunun kalp hızı polar (Polar RS 400, Finlandiya) saat ile takip edildi. Test sonrası 3 dakika dinlenen sporcuların orta parmak kapiller kanından alınan kan örneğinden Lactate Scout Analyzer (Made in Germany) ile kan laktatı değerlendirildi. Daha sonra her sporcu aktif toparlanma, pasif toparlanma ve masaj toparlanması yöntemlerinden birisi ile dinlendirildi ve kan analizleri tekrarlanıp kaydedildi. Her sporcu en az 48 saat sonra aynı saha testi sonrası diğer toparlanma yöntemi ile değerlendirildi ve kaydedildi. Toparlanma yöntemleri aynı kişi tarafından uygulandı ve kayıt altına alındı. Elde edilen bulgulara göre, her üç toparlanma yönteminin de laktat eliminasyonunda etkili olduğu, en etkili yöntemin aktif toparlanma, en az etkili yöntemin ise pasif toparlanma olduğu bulundu. Uygulanan toparlanma yöntemlerinin etkinliğinde futbolcunun mevkisinin bir etkinliği olmadığı saptandı (p>0,05). Anahtar Sözcükler: Futbol, kan laktatı, laktat toparlanması, laktik asit.

FutbolLaktatlarLaktik asit+3
Mustafa Bozkurt
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hashimoto tiroiditli hastalarda serum fetuin-a ve osteoprotegerin düzeyi ile ateroskleroz arasındaki ilişki

Hashimoto tiroiditi otoimmün tiroid hastalığıdır. Ateroskleroz, dünyada en sık görülen ölüm nedenidir ve ciddi morbiditeye neden olur. Aterosklerozda arterlerin subintima tabakasında lipidler, karbonhidratlar, fibröz doku, kalsiyum gibi maddelerin lokal birikimlerinin oluşturduğu patolojik bir durum söz konusudur. Hipotiroidi hastalarında LDL kolesterol absorbsiyonun artması, endotel disfonksiyonu, hiperkoagulabilite, diastolik hipertansiyon gibi klasik risk faktörlerinin ateroskleroz riskini arttırabileceği üzerinde durulmasına rağmen artmış riskin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Son yıllarda, aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar için yeni risk faktörleri tanımlanmaktadır. Bunlar; fetüin-A, osteoprotegerin (OPG), vasküler endotelial growht faktör (VEGF), fibroblast growht faktör-23 (FGF-23) ve interlökin-6 (IL-6) dır. Biz bu çalışmamızda hashimoto tiroiditi tanılı hastalarda serum fetüin-A, OPG, VEGF, FGF-23, İL-6 düzey tesbiti ile KİMK, brakial arter dilatasyon ölçümü yaparak sağlıklı populasyona göre ateroskleroz ile ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Kontrol grubunun medyan yaşı 30.42+9,6 hasta grubunun medyan yaşı ise 31.85+7.13 saptandı. Her iki grupta da 10 erkek 30 kadın çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarında FMD-sonra ölçümleri FMD-önce ölçümlerine göre anlamlı derecede yüksek olup bu fark kontrol grubunda daha belirgindi (p=0,001,p=0,001). KİMK, hashimoto hastalarında kontrol grubuna göre daha fazla saptandı ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,033). Fetüin-A (p=0,37), OPG (p=0,33), FGF-23 (p=0,35), IL-6 (p=0,69) düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. VEGF istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,024). Hashimoto hastalarında; fetuin-A, osteoprotegerin, FGF-23 ve interlökin-6 düzeylerini sağlıklı populasyona göre farklı bulamadık Dolayısıyla ölçümü yapılmış olan bu parametreleri ateroskleroz ile ilişkilendirmek mümkün olsa da elimizdeki veriler halen yeterli değildir ve daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır

AterosklerozFetuin AHashimoto hastalığı+4
Hakan Yücel
Gaziantep University
2018
00

Related subjects