Pneumonia
103 theses under this subject heading
Yoğun bakım hastalarında ventilatör ilişkili pnomoninin önlenmesinde kullanılan demetlerin pnomoni gelişiminin önlenmesi ve mortalite üzerine etkisinin değerlendirilmesi
ÖZETGiriş ve Amaç: Hastane enfeksiyonları arasında önemli yer tutan, mortalite vemorbiditesi yüksek olan ventilatör ilişkili pnömoni (VİP)'nin önlenmesine yönelik birçok önleme stratejileri geliştirilmiştir. Son yıllarda bu önlemlerin tek tek uygulanmasıyerine, VİP önleme demeti (bundle) oluşturularak uygulanması üzerinde durulmaktadır.Hastanemizde önemli bir sorun olan VİP'in azaltılmasına yönelik VİP önlemedemetinin VİP gelişimi ve mortalite üzerine etkisini araştırmak amacıyla bu çalışmaplanlandı.Gereç ve Yöntem: Mart 2011 ile Nisan 2012 tarihleri arasında ReanimasyonYoğun Bakım 1ve 2 ünitelerinde prospektif, vaka kontrol çalışması gerçekleştirildi. VİPtanısı, CDC önerileri doğrultusunda nosokomiyal PNÖM-1 kriterlerine göre kondu.Hastalar VİP gelişmesi yönünden ve VİP önleme demetlerini oluşturan parametrelereuyum yönünüden günlük olarak değerlendirildi. VİP önleme demeti; subglottikaspirasyonlu endotrakeal tüpün (SSD-ETT) kullanımı, kaf basınıcının ölçülmesi, yarıoturur pozisyon, klorheksidinli ağız bakımı, sedasyona günlük ara verilmesi, peptikülser proflaksisi, orogastrik kateterin nazogastrik katetere tercihi ve derin ven trombozuproflaksisi şeklinde oluşturuldu. Çalışma 2 dönemde gerçekleştirildi. İlk 6 aylıkdönemde SSD-ETT ve kaf basınç ölçerlerin olmaması nedeniyle kontrol grubu vakalarıağırlıklı bu dönemde çalışmaya dahil edildi ve bu iki parametre dışında kalanlara uyumyönünden hastalar izlendi. İkinici dönemde SSD-ETT ile entübe edilen hastalar vakagrubunu oluştururken standart endotrakeal tüple entübe edilen hastalar kontrol grubuna71dahil edildi. Vaka ve kontrol grupları VİP gelişimi, mortalite ve demete uyum yönündenizlendi.Bulgular: Vaka grubunda 37, çalışma grubunda 96 olmak üzere 133 hastaçalışmaya dahil edildi. Grupların yaş ortalamaları vaka ve kontrol grubunda sırasıyla60,3 ve 61,3, (p=0,7) geliş APACHE II skoru ortalamaları ise 29,3 ve 28,9 (p:0,7)olarak saptandı . Vaka grubunda kontrol grubuna göre VİP insidansında 1000 ventilatörgününde 41,86'dan 22,16'a gerileme (P<0,05) saptandı. Ortalama VİP gelişme günüvaka grubunda 17,33±21,09 olurken, kontrol grubunda 10,43±7,83 olduğu tespit edildi(p:0,04). Demetlere uyum oranı; kaf basınç ölçer için vaka ve kontrol grubundasırasıyla %50,1 ve %6,6, klorheksidinle ağız bakımında ise %37,4 ve 18,6 olaraksaptandı (p<0,05). Bu iki parametre dışında uyum oranlarında anlamlı fark tespitedilmedi (p>0,05). Her iki grupta da tüm demete tam uyum sağlanan hasta olmadı.Vaka ve kontrol grubu arasında 14. gün ve 30. gün mortaliteleri yönünden farksaptanmadı (p>0,05).Sonuç olarak; SSA-ETT kullanımının, kaf basınç ölçümünün ve klorheksidinliağız bakımının dahil edildiği ve SSD-ETT'nin tam kullanımının sağlandığı VİP önlemedemetleri VİP hızını azaltmada etkilidir. Ancak mortalite üzerine etkisi saptanmadı.Demetlere uyum oranları düşük olup artırılmasına yönelik çalışmalar yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Ventilator ilişkili pnömoni, VİP Önleme, VİP önlemedemetleri, subglottik sekresyon drenajı ve kaf basınç monitorizasyonu.
COVİD-19 pnömonisi geçiren olgularda uykusuzluk şiddeti ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi
Uykusuzluk genel olarak uykuya başlamada güçlük, yeterli zaman ya da fırsat olmasına karşın uykunun süresinde, bütünlüğünde ve kalitesinde yetersizlik ve gün içine yansıyan olumsuz sonuçları ile tanımlanır. Çalışmada COVID-19 pnömonisi geçiren olgularda uykusuzluk şiddeti ve uyku kalitesinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Mart 2020 - Ekim 2021 arasında COVID-19 pnömonisi geçiren, Bursa Uludağ Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Polikliniği'ne ayaktan başvuran, pandemi kliniklerinde ve pandemi yoğun bakım ünitelerinde yatarak tedavi görmüş 250 hasta retrospektif olarak değerlendirildi.Çalışma yapılırken Obstruktif Uyku Apnesi Sendromu(OSAS) açısından hastaların semptomları sorgulandı.OSAS tanısı ve genel olarak uyku ile ilişkili solunum bozuklukları tanısı olan hastalar çalışmaya alınmadı.Hastaların demografik özellikleri, sigara kullanımları, komorbid hastalıkları, uyku süreleri, tedavi şekilleri, pandemi klinik ve yoğun bakım ünitesinde yatış süreleri not edildi.Uyku kalitesi Pitssburgh Uyku Kalitesi ölçeği (PSQI) ile Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (ISI) ile değerlendirildi. Olgulara Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi uygulandığında, total ortalama skor 6 [0-18] olarak saptandı. Hastaların 164'ü (%65,6) 5 ve üzerinde skor alarak kötü uyku kalitesine sahip olduğu saptandı. Pandemi kliniğinde daha uzun süreyle yatan hastaların uyku kalitesinin istatistiki anlamlı olarak daha kötü olduğu saptanmıştır. İmmünsüpresif hastalığı olan COVID-19 olguları insomnia açısından değerlendirildiğinde, immünsüpresif hastalık varlığının şiddetli insomnia riskinde artış ile ilişkili, istatistiki anlamlı olduğu belirlendi (p=0,001). Yoğun bakım ünitesinde takip edilen olguların Uykusuzluk Şiddeti İndeksi(ISI) total skoru ortalama değeri 7,5 [0-28], ayaktan tedavi verilen hastaların 7 [0-27] saptanmış iken kliniklerde takip edilen hastalarınki 5 [0-28] olarak saptanmıştır (p=0,023). Özellikle COVID-19'u ağır geçiren, yoğun bakımda ve hastanede uzun süre yatan hastalar olmak üzere, COVID-19 pnömonisi geçiren tüm hastalar taburculuk sonrasında psikiyatrik durum ve uyku bozukluklarının ortaya çıkabileceği unutulmamalı ve bu açıdan değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: COVID-19, uyku bozukluğu, insomnia
Tedavi altında olan idiyopatik pulmoner fibrozis hastalarında KL-6 değeri ile GAP indeksi ve yaşam kalitesi arasında korelasyon
Giriş - Amaç: Bu çalışmanın amacı tedavi altında olan İPF'li hastalarda KL-6 değeri ile GAP indeksi ve hayat kalitesinin karşılaştırılmasıdır. Materyal - Metod: Bu çalışma, Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı polikliniğinde takip edilen ATS/ERS 2018 İPF rehberine göre İPF tanılı ve tedavi altında olan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların KL-6 düzeyleri bakıldı, solunum fonksiyon testleri yapıldı, GAP indeksleri hesaplandı, SGRQ anketi uygulandı. Bulgular: Çalışmaya 36 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 70,83 ± 7,68. Otuzaltı hastanın %83,3 (n: 30) erkek, %16,7 (n:6) kadın idi. Hastaların %25 (n: 9)'inde patolojik tanı mevcutken, %75 (n: 27) klinik ve radyolojik olarak tanısı konulmuştu. Hastaların %13,9 (n: 5) aktif sigara içici, %41,7 (n: 15) hiç sigara içmemiş, %44,4 (n: 16) eski içici olarak tespit edildi. Hastaların YRBT bulgularına bakıldığında %55,6 (n: 20) hastada tipik OİP paterni, %44,4 (n: 16) hastada olası OİP paterni tespit edilmiştir. Hastalarımızda ortalama KL-6 değeri 187,37 ± 167,13 olarak saptanmıştır. Hastaların GAP indeksi ortalama 3,57 ± 1,35 olarak saptanmıştır. KL-6 değeri ile istatiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır. Hastaların SGRQ skoru toplam puan 53,87 ± 15,00 olarak saptanmıştır, hastaların semptom skoru 45,14 [15,15 – 74,32], aktivite skoru, 78,50 ± 15,57, etki skoru 41,92 ± 16,87 şeklinde saptanmıştır. KL-6 değeri ile SGRQ skoru korelasyonuna bakıldığında toplam skor arasında korelasyon saptanmasa da semptom skoru ve aktivite skoru arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: İPF hastalarında GAP indeksi prognostik parametre olarak kullanmasına rağmen ve KL-6 prognostik biyobelirteç olarak gösterilse de çalışmamızda ikisi arasında ilişki bulunamamıştır. Bu çalışmanın önemli bir sonucu SGRQ anketindeki parametrelerle korelasyonun saptanmış olmasıdır. Hastaların KL-6 değerinin yüksek olması yaşam kalitesinin daha düşük olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Pulmoner Fibrozis, KL-6, SGRQ, GAP indeksi
Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğine tekrarlayan pnömoni nedeniyle yatışı yapılan çocuk olguların retrospektif değerlendirilmesi
Bursa Uludağ Üniversitesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalında 25 Mayıs 2017 ve 25 Mayıs 2022 tarihleri arasında tekrarlayan pnömoni nedeniyle yatışı yapılan 152 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Tekrarlayan pnömoni kriterleri ile uyumlu olan olguların yaş ortalaması 21,36 ± 16,61 ay ve %52'si erkek cinsiyetti. Olguların %44,7'sinde vücut ağırlığı <3 persentil altındaydı. Olguların %27,6'sında prematürite öyküsü ve %12,5'inde bronkopulmoner dizplazi (BPD) saptandı. Altta yatan hastalık olguların %92,7'sinde mevcut olup en sık %30,'unda nörolojik hastalık, %15,7'sinde konjenital kalp hastalığı (KKH) ve %12,5'inde gastroözefageal reflü (GÖR) mevcuttu. En sık başvuru yakınması %73 oranında öksürüktü. Hastalardan alınan kan örneklerinde %25,6'inde lökositoz ve %50'sinde CRP yüksekliği saptandı. Kan kültüründe %11,2'inde üremesi olup, %3,9'ünde Staphylococcus hominis saptanmıştı. Solunum PCR testi %32,2'sinde pozitif olup en sık etken %44,8 oranında Rinovirüs'tü. İnfiltrasyon bulgusu olguların %85,5'ünde göğüs grafisinde ve %79,2'sinde toraks bilgisayarlı tomografisinde (BT) saptandı. Yoğun bakım ünitesine (YBÜ) 24 olgu (%15,8) yatırıldı, %8,6'sı entübe edildi ve %9,2'si eksitus oldu. Birden fazla hastalık bulunan grupta boy uzunluğu ve vücut ağırlığı <3 persentil olan olguların sıklığının, birden fazla hastalığı olmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazla olduğu saptandı (p<0,05). Olguların semptom başlama yaşı ile tanı yaşı arasındaki korelasyona bakıldığında istatistiksel olarak anlamlılık göstermektedir (p<0,001). Altta yatan hastalık varlığı ile olguların geçirdikleri pnömoni atak sayısı arasındaki ilişkiye bakıldığında kistik fibrozis (KF) (p<0,001), aspirasyon sendromu (p=0,007) ve tüberkülozlu (TB) (p=0,003) olguların ortalama atak sayısı daha yüksek bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Tekrarlayan pnömoni, alta yatan hastalıklar, çocukluk dönemi.
Yoğun bakım takibindeki pnömoni tanısı alan hastalarda diyastolik kalp yetmezliği parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Merkezimizde pnömoni tanısı ile yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların demografik verilerinin, biyokimyasal parametrelerinin, diyastolik kalp yetmezliği parametrelerinin diğer değişkenleri ile ilişkisini analiz edip bir merkezin deneyimi olarak sunmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma; 01.03.2019- 01.03.2020 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi 16 yataklı İç Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesinde yatmakta olan 18 yaş üstü 63 hasta (pnömoni tanısı bulunan hastalarda) üzerinde yapıldı. Sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu ShaphiroWilk testi ile test edilmiştir. Normal dağılmayan değişkenlerin iki grupta karşılaştırılmasında Mann whitney U testi kullanılmıştır. Sağkalım sürelerinin hesaplanmasında Kaplan Meier yöntemi kullanılmıştır. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların ortanca yaşı 70 olup %54'ü (35) erkek ve %46'sı (29) kadındı. Ek hastalık olarak çalışma grubunun %31,7'sinde hipertansiyon (HT), %25,4'ünde diyabetes mellitus (DM) %36,5'inde koroner arter hastalığı (KAH) saptandı. Sağ olan hastalar ile sol ventrikül diyastol sonu çapı (LVEDD) ve sol ventrikül sistol sonu çapı (LVESD) yüksekliği arasında anlamlı ilişki bulunamadı (p:0,215), (p:2,029). İnotrop tedavi almıyor olmak ile düşük SMARTCOP skoru arasında anlamlı ilişki bulundu (p:0,015). KAH olmayan hastalarda A' dalgası hızı yüksek E/A oranı ise düşük bulundu (p:0,027), (p:0,046), Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirme 2 skoru (APACHE2) ile LVEDD arasında negatif yönde zayıf bir korelasyon izlenmiştir (r: -0,295), (p:0,019). Ortalama sağkalım 1 aylık %54.8 olup 1 yıllık sağkalım %30,6 olarak tespit edildi. Sonuç: Genel sonuçlara bakıldığında hastalarda DM varlığı, brain natriüretik peptit (proBNP) düzeyi ve hastanede kalma süreleri ile diyastolik kalp yetmezliği parametreleri arasında ilişki bulunamadı. Hastaların yaşıyor olması ile E deselerasyon zamanı artması ve A dalgasının hızının artması arasında anlamlı ilişki bulundu. Diyastolik dolumun restriktif tipinde ve anormal relaksasyonda E deselerasyon zamanı kısaldığı için bu sürenin uzaması sağkalım ile ilişkili olarak değerlendirildi. Septal S' dalga hızının ve E/A oranının artması ile invaziv mekanik ventilasyon desteğine ihtiyaç olmaması arasında anlamlı ilişki tespit edildi. Hastalarda diyastolik kalp yetmezliği ile ekokardiyografi parametreleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Anahtar Kelimeler: Pnömoni, diyastolik kalp yetmezliği, ekokardiyografi, SMARTCOP skoru
Ağır COVİD-19 pnömonisi tanısı alan hastalarda sitokin adsorbsiyon kolonu uygulamasının klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi
Amaç: Çalışmamızda ağır Covid-19 pnömonisi tanısı alan hastalarda sitokin adsorbsiyon kolonu uygulamasının klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisi, ölüm ve kısa süreli sağkalım ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları 16 yataklı Covid-19 Yoğun Bakım Ünitesi'nde (YBÜ) 01.04.2020 ile 31.12.2020 tarihleri arasında, 18 yaş üstü, yaşam beklentisi 48 saatin üzerinde olan, PCR testi ile Covid-19 tanısı aldıktan sonra 24 saat içerisinde ağır Covid-19 pnömonisi nedeniyle yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastalar değerlendirilmiştir. Bu hastalar içerisinde akut böbrek yetmezliği olan ve bu nedenle sürekli renal replasman tedavisi (SRRT) alan hastalardan sitokin fırtınası gelişen ve sitokin adsorbsiyon kolonu (Cytosorb®) uygulaması yapılan 30 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk testi ile test edilmiştir. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. P< 0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Yaşam sürelerinin tahmini için Kaplan Meier yöntemi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların ortalama yaşı 58 (19 -84 ) olarak tespit edildi. Hastaların 23'ü (% 76,3) erkek olup 7 hasta (% 23,7) kadındı. Hastaların yoğun bakım ünitesinde ortalama yatış günü 18,62 ± 11,56 olarak hesaplanmıştır. APACHE 2 Skoru ortalama 19,5 ± 7,52, SOFA skoru ortalama 11,25 ± 3,15 olarak bulunmuştur. Hastaların pH değerleri incelendiğinde YBÜ'ye yatış anı ve yatışın 24. Saatindeki ölçümler arasından anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,008). Elektrolitler incelendiğinde YBÜ'ye yatış anı ve yatışın 24. saatindeki potasyum, magnezyum, fosfor ölçümleri arasında anlamlı ilişki izlenmiştir (p=0,008) (p=0,001) (p=0,014). Böbrek fonksiyonlarına bakıldığında üre ve kreatinin ölçümlerinin YBÜ'ye yatış anı ve yatışın 24. saatindeki değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,001) (p=0,001). Sonuç: Çalışmaya alınan hastaların hemodinamik parametreleri (kan basıncı, vazotropik inotrop skoru ) YBÜ'ye yatış ve 24. saatindeki düzeyleri kendi içinde kıyaslandığında anlamlı farklılık görülmemiştir. Etkin SRRT sonrası asidoz ve elektrolit imbalansı düzelmiş olup inflamatuar sitokinlerin vücuttan uzaklaştırılması sonrası akut faz reaktanlarında gerileme göze çarpmıştır. Hemogram parametrelerine bakıldığında lökosit ve trombosit düzeyleri antibiyotik tedavi ve inflamatuar yanıtın bastırılmasına sekonder olarak gerilemiştir Anahtar Kelimeler: Renal replasman tedavisi, COVİD-19, Cytosorb®, pnömoni
İnterstisyel akciğer hastalığı ile yönlendirilen hastaların romatolojik değerlendirme sonuçlarının retrospektif olarak incelenmesi
Çalışmamızın amacı interstisyel akciğer hastalığı (İAH) tespit edilerek etiyoloji araştırılması için romatolojiye yönlendirilen hastalarda; romatolojik hastalık ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (RH-İAH) ve otoimmün özelliklere sahip interstisyel pnömoni (İPAF) prevalansını araştırmak, sınıflandırmak ve ayırıcı tanıda klinik pratikte kullanılabilecek parametreleri belirlemektir. Çalışmada, 2010 - 2020 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğinde İAH tespit edilen ve etiyoloji araştırılması için Romatoloji Bilim Dalı polikliniğe yönlendirilen 226 hastanın demografik ve klinik özellikleri, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri, patoloji raporları, tanı ve tedavileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar; İAH etiyolojisine göre romatoloji dışı İAH, İPAF, RH-İAH olarak 3 ana gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %49,1'i (n=111) romatoloji dışı İAH, %20,8'i (n=47) İPAF, %30,1'i (n=68) RH-İAH olarak değerlendirildi. RH-İAH gurubunda; ilişkili hastalık olarak en sık %41,1 (n=28) Sjögren sendromu (SjS) görüldü. İPAF grubunun; %55'i kadın, yaş ortalaması 68,47±11,93 yıl bulundu. Hastaların %49'unda olağan interstisyel pnömoni (UİP) paterni görüldü. İPAF sınıflandırma kriterlerine göre; klinik bulgularda %25 eklem tutulumu, serolojik bulgularda %62 antinükleer antikor (ANA) pozitifliği, morfolojik bulgularda %21 nonspesifik interstisyel pnömoni (NSİP) paterni en sık görüldü. RH-İAH ve İPAF grubunu romatoloji dışı İAH grubundan ayırmada etkili beş bağımsız faktör belirlendi. Bunlar; komorbidite, cilt lezyonu, eklem tutulumu, tükürük bezi biyopsisi patoloji varlığı ve ANA pozitifliği idi. Bu etkenlerin romatolojik takip gerektiren, immünsüpresif tedavi adayı hastaları belirlemede klinik pratiğimize katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Çeşitli klinik örneklerden izole edilen hipervirülan ve klasik klebsiella pneumoniae izolatlarında virülans genleri ve karbapenem direnç genlerinin araştırılması
Çeşitli Klinik Örneklerden İzole Edilen Hipervirülan ve Klasik Klebsiella pneumoniae İzolatlarında Virülans Genleri ve Karbapenem Direnç Genlerinin Araştırılması Klebsiella pneumoniae hastane kökenli ve toplum kökenli enfeksiyonlara sebep olabilen ve antibiyotiklere karşı kazandığı dirençle bilinen küresel bir patojendir. Hipervirülan K. pneumoniae (hvKp) diye tanımlanan ve klasik K. pneumoniae (cKp) izolatlarından daha öldürücü olan patotip, sağlıklı genç erişkinlerde karaciğer apsesi, endoftalmi, pnömoni gibi birçok toplum kökenli enfeksiyonlara sebep olmaktadır. HvKp‟yi tanımlamak için klinik ya da mikrobiyolojik net kriterler bulunmamaktadır. Hipermukoviskoziteyi gösteren string testi, kültür plaklarında üreyen kolonilerin öze yardımıyla yukarı doğru çekilmesi ve uzama miktarının ölçülmesiyle yapılır ve hvKp‟yi tanımlamak için en sık kullanılan mikrobiyolojik testtir. Çalışmamızda farklı klinik örneklerden üretilen 100 K. pneumoniae izolatı string testine göre hvKp ve cKp olarak gruplandırılmıştır. Tüm izolatlarda 6 virülans geni (fimH-1, rmpA, magA, aerobaktin, K1, K2) ve karbapenem dirençli izolatlarda 5 karbapenem direnç geni (OXA-48, KPC, IMP, VIM, NDM-1) varlığı araştırılmıştır. İzolatların %45‟i hvKp, %55‟i cKp olarak tanımlanmıştır. İzolatların %94‟ünde fimH-1 geni, %37‟sinde aerobaktin geni, %34‟ünde magA ve K1 geni, %5‟inde rmpA geni, %3‟ünde K2 geni bulunmuştur. HvKp izolatlarının %68,9‟unda, cKp izolatlarının %10,9‟unda aerobaktin geni pozitif saptanmıştır ve hvKp izolatlarında cKp izolatlarına oranla yüksek aerobaktin geni varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). MagA geni ve K1 serotipi hvKp izolatlarının %28,9‟unda, cKp izolatlarının %38,2‟sinde bulunmuştur. CKp izolatlarında magA geni oranı yüksek görülse de bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. (p>0,05). FimH-1 geni hvKp izolatlarının %93,3‟ünde, cKp izolatlarının %94,5‟inde pozitif bulunmuştur. Negatif gen sayısı az olduğu için iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. RmpA geni hvKp izolatlarının %8,9‟unda, cKp izolatlarının %1,8‟inde pozitif saptanmıştır. K2 geni hvKp izolatlarının %4,4‟ünde, cKp izolatlarının %1,8‟inde pozitif saptanmıştır. Bu genler için hvKp ve cKp grupları 13 arasındaki fark, sayılar az olduğu için istatistiksel olarak değerlendirilememiştir. HvKp ve cKp izolatları arasında antibiyotik duyarlılıkları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen seftriakson, sefuroksim, seftazidim, amikasin, sefoksitin, ertapenem, sefuroksim aksetil ve imipenem hvKp izolatlarında daha etkili bulunmuştur. Siprofloksasin ve trimetoprim sülfametoksazol ise hvKp izolatlarında cKp izolatlarına göre daha etkili saptanmıştır ve fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). CKp grubunda gentamisin, amoksisilin, piperasilin-tazobaktam istatistiksel olarak anlamlı olmasa da hvKp grubundan daha etkili bulunmuştur (p>0,05). Karbapenem dirençli izolatların %65,7‟si cKp, %34,3‟ü hvKp olarak saptanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da hvKp izolatları karbapenemlere daha duyarlı bulunmuştur. Karbapenem dirençli izolatlarda en sık rastlanan gen OXA-48 olmuştur. KPC geni 5 izolatta tespit edilirken IMP, VIM ve NDM-1 izolatların hiçbirisinde saptanmamıştır. OXA-48 pozitif örneklerin %69‟u cKp, %31‟i hvKp izolatlarına ait bulunmuştur. KPC pozitif izolatların tümünün hvKp grubundan olduğu saptanmıştır. String testinin ve virülans faktörlerinin hipervirülansı göstermek için tek başına yeterli olmayacağı, hipervirülansı göstermek için hipervirülan enfeksiyonların klinik özelliklerini taşıyan olgularda birden fazla virülans faktörü kombinasyonunun gösterilmesi gerektiği kanısına varılmıştır.
Pediatri yoğun bakım ünitelerinde ventilatöre ilişkin pnömoninin (VİP) önlenmesinde ağız bakımının önemi
Araştırmamız çocuk yoğun bakım ünitesinde mekanik ventilatöre bağlı hastalarda gelişebilen ventilatör ilişkili pnömonin önlenmesinde kapsamlı ağız bakımı/ hijyeninin önemini değerlendirmek amacıyla yarı deneysel olarak yapıldı. Araştırmanın örneklemini İstanbul Medeniyet Üniversitesi Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesine Temmuz 2018-Mart 2019 tarihleri arasında en az 48 saat mekanik ventilatöre bağlı olan, 0-18 yaş arası pnömoni öyküsü olmayan 112 çocuk hasta oluşturdu. Araştırmada 33 çocuk hastada VİP gelişti. Araştırmada elde edilen bulguların değerlendirilmesinde SPSS v21 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanıldı. Değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk testi ile değerlendirildi. Normal dağılım varsayımı sağlamadığı görülen değişkenlerin analizi Mann Whitney U testi ile yapıldı. p<0,05 değerleri istatistiksel olarak önemli kabul edildi. Sonuçlardan elde edilen verilere göre küçük yaş grubu çocuk hastalarda VİP insidansı daha yüksek bulundu. VİP gelişimi en çok akciğer hastalığı ile başvuran hastalarda görüldü (%32,9). PRISM skoru, enteral beslenmeye başlama zamanı, mortalite, başvuruda enfeksiyon varlığı açısından VİP gelişen ve VİP gelişmeyen hastalarda benzer görüldü. Antibiyotik kullanımının VİP gelişen ve VİP gelişmeyen hastalarda benzer oranda olduğu görüldü. En çok kullanılan antibiyotiğin seftriakson olduğu saptandı. VİP gelişen hastalarda yoğun bakımda yatış süresi, hastanede kalış süresi ve ventilatörde kalış süresinin VİP gelişmeyen gruba göre daha yüksek olduğu saptandı. VİP gelişen hastalarda oral mukoza değerlendirme puanının yüksek olduğu görüldü. VİP gelişen hastalarda en yüksek oranda görülen mikroorganizma Klebsiella pneumoniae'dır. VİP insidansı 2018 yılı ocak-şubat-mart aylarında 6,3/1000 ventilatör gününden 2019 yılı Ocak-Şubat-Mart aylarında 0/1000 ventilatör gününe düştüğü saptandı. Hemşirelere ağız bakım uygulamaları hakkında eğitim verilmesi, ağız bakım protokolünün oluşturulması ile hastaya verilen bakım kalitesini arttırmıştır.Etkin ve kapsamlı ağız bakımı vermek VİP gelişme riskini yüksek oranda önlemektedir. Anahtar kelimeler: mekanik ventilatör, ventilatör ilişkili pnömoni, ağız bakımı, VİP insidansı.
COVID-19 pnömonisi ile hastaneye başvuran hastalarda karaciğer fonksiyon testlerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: 2019 sonbaharında ortaya çıkan bir SARS-CoV-2 hibrit virüs infeksiyonu olan COVID-19 salgını şiddetli akut alt solunum yolu infeksiyonuna neden olarak mortal seyretmektedir. Bu çalışmada yeni ortaya çıkan bu hibrit virüsün tanı anında karaciğer testlerinde oluşturabileceği anormallikleri incelemeyi amaçladık. Hasta ve Yöntemler: Retrospektif tasarımlı çalışmamıza COVID-19 infeksiyonunun ilk dalgasında Şubat 2020-Nisan 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve COVID-19 infeksiyonu şüphesi ile toraks BT çekilerek COVID-19 pnömonisi tanısı alan, bilinen karaciğer hastalığı, hepatotoksik ilaç kullanımı ya da COVID-19 infeksiyonu dışında mortaliteye yol açabilecek komorbid hastalığı olmayan ardışık 100 hastayı çalışmaya aldık. Bu hastalarda karaciğer enzim anormallik sıklığını belirledikten sonra yaşayanlarla hastanede ölenleri 2 guruba ayırdık ve guruplar arasındaki farklılıkları araştırdık. Bulgular: Hastaların 59'u (%59) erkekti. Yaş median 59, (range 16-88) yıldı. Hastaneye başvuru sonrası 83 (%83) hasta yaşamına devam ederken, 17'si (%17) hastanede öldü. Yaşayanların 47'si (%56.6) hastanede ölenlerin ise 10'u (%58.8) erkekti. Median yaş yaşayanlarda 57 yıl (range 16-85), hastanede ölenlerde 70 y (range 48-88)'dı. Hastaların %33'ünde AST, %2'sinde ALT, %3.7'sinde ALP, %46.2'sinde GGT yüksekti. Yaşayanlarla hastanede ölenler arasında univaryet analizde yaş (p=0.003), AST (p<0.001), ALT (p=0.016), GGT (p=0.006), albümin (p=0.001), INR (p=0.024), Crp (p<0.001), ve ferritini (p<0.001) anlamlı olarak farklı saptadık. Multivaryet analizde ise sadece ferritin anlamlıydı (Rölatif Risk (%95 Güven Aralığında 1.003 (1.000-1.005, p=0.037)). Korelasyon testlerinde yaşayanlarda AST; ALT (r=0.593, p<0.001), ferritin (r=0.585, p<0.001) ve crp (r=0.528, p<0.001) ile iyi derecede, CK ile orta derecede ilişkiliydi (r=0.410, p<0.001). Hastanede ölenlerde AST; ALT ile çok iyi derecede (r=0.905, p<0.001), lökositle iyi derecede (r=0.673, p=0.003), CK (r=0.341) ve trombosit (r=0.345) ile zayıf bağıntı gösterirken albümin ile orta derecede ters bağıntılıydı (r=-0.448). Sonuçlar: COVID-19 infeksiyonunda başlangıçta AST ve GGT'nin yükseldiğini fakat mortalite ile ilişkili olmadıklarını belirledik. Bu iki enzim yüksekliğinin karaciğer yağlanması ile ilişkili olabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle hepatosteatoz gelişiminin patoloji temelli çalışmalarla aydınlatılması gerektiğini düşünüyoruz.
Molecular and epidemiological study of Streptococcus pneumonia in Thi-Qar province
Between 3/5/2022 and 28/8/2022,100 samples of sputum were taken from patients with respiratory tract infections (ages 15 to 80) of both sexes who were seen at various hospitals in the Dhi-Qar Governorate of Iraq including the Chest and Respiratory Hospital and the Respiratory Disease Centers dispersed throughout the governorate. Only 88 bacterial isolates could be isolated and identified from these samples. Thirty bacterial isolates (34.1%) were found to belong to Streptocoocus spp., 36 (40.90%) to Staphylococcus spp., nine (10.23%) to Pseudomonas spp., and thirteen (14.7%) to Klebsiella spp., due to the findings of identification based on morphological and cultural features. Then, using biochemical assays, the API 20 STEP system, and blood hemolysis patterns, Streptococcal isolates were further identified as species. Full identification revealed that only 20 (66.7%) of the thirty isolates of Streptococcus were Streptococcus pneumoniae. There was no statistically significant difference in the percentage of S. pneumoniae isolates detected in males (65%) versus females (35%). For the twenty S. pneumoniae isolates, antibiotic susceptibility was investigated. Results revealed that these isolates had various patterns of antibiotic sensitivity. Erythromycin (100%), azithromycin (85.0%), and clindamycin (80.0%) had the highest rates of resistance, while ceftriaxone (70.0%), cefotaxime (65.0%), chloramphenicol (65.0%), tetracycline (60.0%), and penicillin (45.0%) had moderate rates of resistance. Other antibiotics had relatively lower rates of resistance. The findings of this investigation demonstrated that S. pneumoniae isolates were remarkably responsive to Imipenem (100%) and Vancomycin (100%). The final diagnosis required the presence of the genes LytA, Ply, and CpsA, which are believed to be specific for the identification of S. pneumoniae using Polymerase Chain Reaction (PCR) technology, in all 20 isolates. All of the S. pneumoniae isolates tested positive for the LytA gene and the Ply gene, each of which had a band size of 480 and 420 base pairs, respectively. The results of this work agree 100% with the results of a study done in Iran by (Hajia et al. 2013), and a study that was conducted in Spain showed that the sensitivity for detection of the LytA and Ply in S. pneumoniae isolates was 100%. Both of these studies were conducted in Spain. The result that was reported in Iran was 84.74%, while the result that was published in the United Kingdom was (97.5%). The result that was found in this study is higher than both of those figures. In addition to being useful in diagnosis, the LytA gene also carries the coding for the enzyme autolysin, also known as LytA. This enzyme dissolves the peptidoglycan backbone of bacterial cells, which ultimately results in bacterial autolysis. LytA is the enzyme that is responsible for the autolytic action that is distinctive of pneumococcus. It is positioned in the cell envelope and is engaged in a range of other physiological cell processes. In light of research, LytA may be responsible for facilitating the release of intracellular toxins such as pneumolysin (Ply) and producing pro-inflammatory cell wall fragments. Both of these factors may contribute to the pathogenesis of pneumococcal disease. In addition, the CpsA gene can be found in all S. pneumoniae strains that have been isolated. Therefore, the conclusion that can be drawn from these findings is that CpsA is present in this bacterium. This gene was picked for molecular identification since it is known to operate as a housekeeping gene. Furthermore, the positive isolates for PCR confirmation were completely consistent with the nigrosin stain test results. These results correlate with the results obtained via, who pointed out that all clinical isolates of S. pnumoniae contained this gene in their samples. The invasiveness of particular isolates is related to the level of expression of the CpsA gene, which is the first gene in the pneumococcal capsule operon.
Ventilatör ilişkili pnömonide presepsinin rolü
Giriş: Yoğun bakım ünitelerinde, akut solunum yetmezliği tedavisinde mekanik ventilasyon önemli bir yere sahiptir. Mekanik ventilasyonun en korkulan komplikasyonlarından birisi olan ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) yatış sürelerini ve maliyeti arttırması yanısıra, morbidite ve mortalite için de önemli bir risk faktörüdür. Bu durum agresif tedavi gerektiren yüksek riskli VİP hastalarının erken tanımlanması ihtiyacını doğurur. Amaç: Bu çalışmanın amacı, yoğun bakımdaki VİP tanısı almış hastaların APACHE II skoru hesaplanarak, yeni bir biyomarkır olan Presepsin ile birlikte rutinde kritik hastaların takibinde bakılan WBC, CRP, PCT ve Laktat değerlerinin, hastaların erken tanısı ve mortalitelerine olan etkilerini değerlendirerek hastalığın prognozu hakkında öngörüde bulunmaktır. Materyal ve Metod: Bu çalışma prospektif olarak Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi etik kurul izni alındıktan sonra Kasım 2015-Temmuz 2016 tarihleri arasında Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Yoğun Bakım Kliniğinde ve Dahiliye Anabilim Dalı Yoğun Bakım Kliniğinde yapıldı. Çalışmamıza yoğun bakım ünitesinde 120 saatten fazla yatan 18 yaş ve üzeri VİP tanısı almış 60 hasta dahil edildi HIV enfeksiyonu olan, aktif tüberkülozu olan, immün supresif tedavi alan, postsplenektomili hastalar ve nötropenik hastalar ise çalışmaya dahil edilmedi. VİP tanısı konulan ilk gün içerisinde APACHE II skorunu oluşturan değişkenlerin en kötü değerleri alınarak APACHE II değeri hesaplandı ve kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 1. 3.ve 7. gününde Presepsin, WBC, CRP, PCT ve Laktat değerlerini bulmak için kan örnekleri alındı. Çalışmaya dahil edilen hastalar 28. Güne kadar takip edildi ve şifa, takibe devam veya exitus olarak kayıt edildi. Sonuç: VİP tanısı almış hastalarda Presepsinin diagnostik bir özelliğinin olmadığı, APACHE II değerlerinin ise bu hastalarda prognostik özelliklere sahip olduğunu ve artmış sonuçlarının mortalite ile ilişkili olduğu kanısına vardık. Anahtar Kelimeler: APACHE II, Presepsin, Ventilatör İlişkili Pnömoni, WBC, CRP, PCT, Laktat.
COVID-19 pnömonisi nedeniyle yatarak tedavi alan hastalarda uzun dönem semptom varlığı ve COVID-19'a bağlı komplikasyonların değerlendirilmesi
SARS-CoV-2 enfeksiyonu (COVID-19), dünya çapında ciddi anlamda mortalite ve morbiditeye sebep olmuş bir pandemidir. Ağır enfeksiyondan sonra hastalığın bazı semptomları uzun süre devam edebilmekte ve yeni komplikasyonlar gelişebilmektedir. Bu çalışma, orta ve ağır COVID-19 enfeksiyonu tanısı ile hastanede yatmış olan hastaların taburculuktan sonraki altı ay içindeki şikayetlerini, hastalıkları ve bununla risk faktörlerini belirlemeyi amaçlamaktadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi pandemi servisine COVID-19 tanısı ile 01.03.2020 ve 31.08.2022 tarihleri arasında interne edilmiş olan hastalar tarandı. Çalışmaya 5993 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar verileri, vücut kitle indeksleri, yatış döneminde aldıkları tedaviler, oksijen desteği ihtiyaçları, hastanede yatış süreleri, radyolojik olarak akciğer tutulumları, bazı komorbiditeleri kaydedildi. Bu hastalar telefon ile görüşülerek taburculuktan sonraki altı ay içinde var olan semptomları için sorgulandı. Hastaların özellikleri ile semptomları arasındaki risk katsayıları lineer regresyon analizi ile belirlendi. Tüm hastalardan yazılı onam alındı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi Etik Kurulu'ndan onay alındı. Hastaların yaklaşık dörtte birinde post-COVID semptom mevcuttu. Bu hastalarda en sık görülen semptom halsizlik ve yorgunluktu. En sık gözlenen komorbidite arteriyel hipertansiyondu. Tip II diyabetes mellitus, arteriyel hipertansiyon, intersitisiyel akciğer hastalığı malign hastalık, COVID 19 akciğer tutulumunun, hastalık döneminde yüksek serum C- reaktif proteinin ve sigara içiyor olmanın; yapılan hemen hemen tüm analizlerde ciddi risk faktörleri olduğu gösterilirken normal vücut kitle indeksine sahip olmanın koruyucu bir faktör olduğu görüldü. Gelecekte bir benzerinin görülme riski olan bu pandeminin uzun dönem semptomlarının ve bu semptomların risk faktörlerinin araştırılması için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Türkiye'de aşılanmanın COVID-19 kaynaklı zatürre vakalarına etkisinin matematiksel modellerle incelenmesi
Bu çalışmada, geliştirilen bir SEIR tipi bölmeli hastalık modeli ile COVID-19 salgınında hastalığın zatürreye evrimi üzerinde aşılamanın etkisi araştırılmıştır. Geliştirilen model için denge noktaları belirlenmiş, kararlılığı incelenmiş ve temel üreme sayısı hesaplanmıştır. Modelin nümerik çözümlerine ulaşmak için T.C. Sağlık Bakanlığı'nın internet sitesinden elde edilen verilerle, her biri 62 gün olan iki dönem esas alınmıştır. Böylece bu iki dönem kıyaslanılarak aşı etkililiği incelenmiştir. Ardından, nümerik çözümlerin grafikleri oluşturul- muş ve gerçek verilerle uyumlulukları irdelenmiştir. Daha sonra model, genel kesirli türev içeren bir modele dönüştürülerek kesirli modelin denge noktaları ile temel üreme sayısı belirlenmiş ve kararlık incelemesi yapılmıştır. Son olarak bu modelin nümerik çözümleri, aynı veriler kullanılarak, Caputo, Caputo-Fabrizio ve Atangana-Baleanu kesirli türevleri için ayrı ayrı elde edilmiş ve farklı kesirli mertebeler için çözümler birbirleriyle karşılaştırılmıştır.
Güncellenen yeni ulusal sürveyans yaklaşımı ile ventilatör ilişkili olay olgularının, ventilatör ilişkili pnömoni açısından değerlendirilmesi
Ventilatör ilişkili pnömoni (VİP), solunum yetmezliği ile ventilatör desteği alan hastalarda mortalite, morbidite ve sağlık hizmetinde maliyette artışa yol açan sık bir komplikasyondur. VİP tanısı koymak problemlidir, çünkü ideal bir tanı kriteri yoktur. Sağlık hizmetiyle ilişkili infeksiyonların sürveyansında kullanılan olgu tanımları, "Centers for Disease Control and Prevention (CDC)–Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri" tarafından 2013 yılında güncellenmiştir. Bu güncellemelerin en önemlilerinden biri ventilatörle ilişkili pnömoni (VİP) tanımı ile ilgili yenilikleri kapsamaktadır. Daha önce "National Healthcare Safety Network (NHSN)" nozokomiyal pnömoni tanı kriterlerinde yer alan değişkenlik ve görecelilik nedeniyle oldukça heterojen bulgularla bildirimi yapılan VİP olgularıyla ilgili olarak; akciğer radyolojisi tanı kriteri olmaktan çıkartılmış, düzeylerinde anlamlı artışla tanımlanan oksijenlenme bozukluğu tanıda belirleyici hale gelmiştir. Olgu tanımlarında ise "Ventilatörle İlişkili Olay (VİO)" başlığı altında; "Ventilatörle İlişkili Durum (VİD)", "İnfeksiyona Bağlı Ventilatörle İlişkili Komplikasyon (İVİK)", "olası VİP (OVİP)" ve "yüksek olası VİP (YOVİP)" gibi farklı klinik kategorilerin tanımlanmasıyla yeni bir sürveyans algoritması oluşturulmuştur. Ülkemizde 2017'den itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada, Aydın Devlet Hastanesi Anestezi-Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitelerinde (ARS1, ARS2, ARS3) yeni algoritmaya göre saptanan ventilatör ilişkili olay tanılı olgular retrospektif olarak incelenerek, bunların arasından ventilatör ilişkili pnömoni tanısını karşılayan olgu sayısı araştırılıp, güncellenen yeni kriterlerin infeksiyon oranları üzerine etkisi değerlendirilmiştir. Toplanan veriler SPSS 18.0 programı kullanılarak çözümlenerek istatistiksel analizleri yapılmıştır. Çalışmanın sonucu olarak şunları söyleyebiliriz; teorik olarak sistemin oynanamaması için geliştirilmiş yeni kriterler, "Positive End-Exituspiratory Pressure (PEEP)–Pozitif Son Ekspirasyon Basıncı", "Fraction Of İnspired Oxygen (FiO2)–Solunan Havadaki Oksijen Oranı" veya her ikisinin manipülasyonuna yatkın olması sebebi ile düşündürücüdür. Ventilatör İlişkili Olay (VİO) tespitini önlemek için ünitelerin FiO2 veya PEEP'i daha küçük artışlarla ayarlaması mümkündür. PEEP ve FiO2'de artış ve azalmaların sağlanmasına yönelik herhangi bir skorlama, scala ya da algoritma bulunmamaktır. Bundan dolayı yalnızca VİP'e odaklanmayıp, oksijenasyon değişikliklerine neden olan komplikasyonların belirlenmesi ile birlikte PEEP ve FiO2'nin ayarlanmasının önemi vurgulanmalıdır.
Gram-negative bacteria and antimicrobial resistance rates isolated from the lower respiratory tract of intensive care patients depending on mechanical ventilator: Five-year retrospective analysis
Gram-Negative Bacteria and Antimicrobial Resistance Rates Isolated from the Lower Respiratory Tract of Intensive Care Patients Depending on Mechanical Ventilator: Five-Year Retrospective Analysis Aim: The aim of the study is to demonstrate the importance of an active surveillance program in recognizing multiple drug resistance outbreaks in intensive care units, review of antimicrobial use to prevent the emergence of antibiotic resistant strains. Materials and Methods: Selection of cases and collection of data; between January 2015-December 2019 Celal Bayar University, Faculty of Medicine, Department of Medical Microbiology, Bacteriology Laboratory Lower respiratory tract samples of ventilator dependent patients hospitalized in intensive care units were analyzed retrospectively. Isolated gram negative bacteria species were included in the study. Results: 1294 grams of negative bacteria growth was detected from respiratory samples. Acinetobacter baumannii is the most common gram negative bacteria, second common bacteria is Pseudomonas aeruginosa and the third one is Klebsiella pneumoniae. In our study, Tigesiklin is effective for Acinetobacter baumannii with a resistance rate of 12.09% and is one of the best options for MDR microorganisms. The resistance rate of colistin was found to be 0.84% in our study. Colistin has been an indispensable agent in the treatment of Acinetobacter baumannii. No colistin resistant isolate detected for Pseudomonas aeruginosa. Amikacin Low resistance rate (18.26%) High efficacy of cephalosporins were found. Conclusions: In conclusion, this study demonstrates the importance of an active surveillance program in recognizing multiple drug resistance outbreaks in intensive care units, and the importance of reviewing antimicrobial use to prevent the emergence of antibiotic resistant strains and maintaining the therapeutic option available for the maintenance of such infections. The approach to MDR bacterial infections should be regulated in the light of current surveillance data. Thus, both cost-effective and targeted treatment are planned. Key words: gram negative, ventilator-associated pneumonia, resistance
İnhaler kortikosteroid kullanan kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı hastalarda pnömoni gelişiminde eozinofilinin rolü
Amaç: Bu çalışmada inhaler kortikosteroid kullanan, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) tanılı hastalarda gelişen pnömonide kan eozinofilinin rolünü araştırmayı amaçladık. Gereç yöntem: 01.01.2015 tarihi ile 22.06.2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'ne başvuran ve KOAH alevlenme nedeniyle göğüs hastalıkları servisine yatışı yapılan 40 yaş üstü, GOLD kriterlerine göre SFT'de post-bronkodilatör obstrüksiyonu olan, yatışında detaylı anamnezi alınan, kanda hemogram çalışılan, akciğer grafisi çekilen ve son 3 ayda kullandığı inhaler tedavileri bilinen 380 hasta dahil edildi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan hastaların akciğer radyografileri pnömoni varlığı açısından değerlendirildi ve hastalar İKS kullanıp kullanmamasına göre; inhale kortikosteroid kullanıp pnömoni gelişenler, inhale kortikosteroid kullanıp pnömoni gelişmeyenler, inhale kortikosteroid kullanmayıp pnömoni gelişenler ve inhale kortikosteroid kullanmayıp pnömoni gelişmeyenler olarak dört farklı gruba ayrıldı. Sonrasında bu gruplar kan eozinofil yüzdelik dilimleri (<%2, ≥%2-4 ve ≥%4) ve kan eozinofil sayıları (<150, ≥150-300 ve ≥300) açısından karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, sigara içme süresi ve sigara içme durumu, SFT parametreleri, kullanılan İKS etken maddeleri, ko-morbiditeleri ve daha önce solunum yetmezliğinin olup olmaması gibi pnömoni gelişimiyle ilişkili olabilecek veriler ve hastanede yatış süresi, kültürde üreme olup olmaması ve üreyen mikroorganizmalar açısından karşılaştırılmalar yapıldı. Bulgular: Dahil edilme kriterlerini karşılayan 380 hasta çalışmaya dahil edildi. %89,2'si erkek olan hastaların ortalama yaşları 66,9 olarak saptandı. Çalışmamızda KOAH hastalarının %23,4'ünün solunum yetmezliği nedeniyle oksijen tedavisi kullandığı, %28,9'unun aktif içici olduğu ve %72,6'sının en az bir komorbiditesinin olduğu görüldü. Takipleri süresince hastaların %45,3 'ünün en az bir defa pnömoni bağlı atakla başvurduğu ve bu pnömoninin -en sık sağ akciğer alt zon olmak üzere- %57'sinde tek zonu etkilediği görüldü. Eozinofil sayısının hastaların %85'inde mililitrede 300 hücreden, eozinofil yüzdesinin ise %79,7'sinde %2'den az olduğu saptanmasına karşın %80'nin İKS içeren tedavi rejimi kullandığı saptandı. Bu aşırı tedaviye rağmen İKS kullanımı ile pnömoni gelişimi arasında anlamlı bir ilişki olmadığını görüldü. İKS kullanan hastalarda daha sık ampirik antibiyoterapi değişikliğine gidildiği, bu hastalarda pnömoninin daha şiddetini olduğu ve İKS kullanımının hastane yatış süresini uzattığı saptandı. 65 yaşında büyük olmak, erkek cinsiyet, solid organ malignitesi ve eozinofil sayısının 150'den düşük olmasının KOAH hastalarında pnömonini gelişimi ile ilişkili olduğu ve bu hastalarda gelişen pnömoninin artmış mortalite neden olduğu görüldü. Sonuç: Hastaların eozinofil sayısı ve yüzdesinden bağımsız bir şekilde İKS kullandıkları, İKS kullanımı ile pnömoni gelişimi arasında anlamlı bir ilişki olmadığı, ancak İKS kullanan hastalarda pnömoni geliştiğinde daha uzun süre hastanede kaldıkları ve daha sık ampirik tedavi değişikliğine gidildiği, eozinofil sayı ve yüzdesi ile pnömoni gelişimi arasında ters orantı olduğu, bu ilişkinin eozinofil sayısı 150'nin altındayken daha belirgin hale geldiği görüldü. Günlük pratikte eozinofil sayısı 150'nin altında olan hastalarda İKS kullanımı açısından dikkatli değerlendirilmesi sonucuna varıldı.
Alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı alan çocuklarda D vitamini düzeyi
Pnömoni ve bronşiolit gibi akut alt solunum yolu enfeksiyonları 5 yaşından küçük çocuklarda dünya çapında önde gelen ölüm nedenidir ve bu yaş grubundaki çocukların hastaneye başvurularının en yaygın sebebidir. Alt solunum yolu enfeksiyonları gelişimi için risk faktörleri arasında düşük doğum ağırlığı, eksik bağışıklama, iç mekan hava kirliliği, kalabalık, düşük sosyoekonomik düzey, ebeveynin sigara içiciliği ve kronik hastalıklar yer almaktadır. Kalsiyum ve fosfor dengesi ile kemik metabolizmasındaki önemli rolü bilinen D vitamini aynı zamanda immün sistem regülasyonunda da görev almaktadır. Son yıllarda yapılan gözlemsel çalışmalar düşük D vitamini düzeylerinin alt solunum yolu enfeksiyonları dahil olmak üzere birçok farklı hastalık riskinin artmasına katkıda bulunabileceğini ileri sürmektedir. Bu çalışmamızın amacı alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı alan çocuk hastaların D vitamin düzeylerine bakılarak akut alt solunum yolu enfeksiyonları ile vitamin D düzeyi arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Sağlığı Poliklinikleri'nde ve Çocuk Acil Servisi'nde alt solunum yolu enfeksiyonu tanısı alan 19'u kız, 39'u erkek 53 hasta dahil edildi. Hastaların yaş aralığı 0,1 ila 17 yıl arasında değişmekte olup yaş ortalaması 4,4±4,6 yıl olarak bulundu. Çalışmamızda D vitamini düzeylerine göre hastalık şiddetinin dağılımına bakıldığında D vitamini seviyeleri normal olanlarda klinik şiddeti dağılımları % 33 hafif, % 37 orta ve % 30 ağır şeklinde idi. D vitamini seviyeleri yetmezlik düzeyinde olanlarda klinik şiddeti dağılımları % 60 hafif, % 20 orta ve % 20 ağır şeklinde idi. D vitamini seviyelerinde eksiklik olanlarda klinik şiddeti dağılımları % 18 hafif, % 36 orta ve % 46 ağır şeklinde idi. Sonuç olarak D vitamini düzeylerine göre akut alt solunum yolu enfeksiyonunun klinik şiddeti dağılımı karşılaştırıldığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. Hastalık şiddetine göre D vitamini düzeyleri karşılaştırıldığında hafif hasta olan grubun D vitamini ortalamasının daha yüksek olduğu tespit edildi. Elde edilen bu sonuçlara göre D vitamini takviyesinin hastalığın klinik şiddetini hafifletebileceği sonucuna varılmıştır.
Hastanede yatan toplumda gelişen pnömonili hastalarda sigaranın prognoz ve mortalite üzerine etkisi
Toplumda gelişen pnömoni (TGP), infeksiyonla ilişkili ölümlerin önde gelen nedenidir. Sigaranın TGP gelişimine etkisini araştıran çalışmalarda genellikle önemli bir risk faktörü olduğu ve mortalite riskini arttırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı "Pnömoni veri tabanı" kullanılarak hastanede yatan TGPli hastalarda sigaranın, prognoz ve mortalite üzerine olan etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamıza Kasım 2009 - Mayıs 2013 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniklerine TGP tanısı ile yatırılan 702 olgu alındı. TTD Solunum Sistemi İnfeksiyonları Çalışma Grubu tarafından hazırlanan Pnömoni Veri Tabanı kullanılarak hazırlanan hasta izlem formuna, olguların ilk yatış günü bilgileri, yatış sırasında ve taburcu olduğu günde kontrol bilgileri, 1 aylık tedavi sonuçları, toplam tedavi maliyetleri kaydedildi. Olguların 465'i (%66,2) erkek, 237'si (%33,8) kadındı. Yaş ortalaması 65 olarak saptandı. Olguların %37,2'si daha önce hiç sigara içmemiş, %11,1'i aktif sigara içicisi, %51,7'si daha önce sigarayı içmiş ve bırakmıştı. Olgularda en sık sırasıyla, öksürük, balgam, ateş, halsizlik semptomları olduğu saptandı. Sigarayı içmiş-bırakmış olanlarda balgamın, aktif sigara içicilerinde ise yan ağrısı, baş ağrısı ve GIS semptomlarının daha fazla olduğu görüldü. Eşlik eden ek hastalık olarak en sık KOAH, koroner arter hastalığı ve diabetes mellitus bulunmaktaydı. Sigara içmiş ve bırakmış olan grupta KOAH, koroner hastalığı ve akciğer kanseri oranının diğer gruplara göre anlamlı derecede fazla olduğu saptandı. %22,5 olguda inhaler steroid kullanımı, %15,4 olguda son 3 ay içinde hastaneye yatış öyküsü, %19,7 olguda son 3 ay içinde antibiyotik kullanımı, %7,1 olguda uzun süreli sistemik steroid kullanımı, %5,6 olguda son 3 ay içinde immunsüpresif tedavi kullanım öyküsü bulunmaktaydı. Olguların influenza aşısı yaptırma oranı %21,2, PPV ile aşılanma oranı ise %12,4 olarak saptandı. Her iki aşıyı da yaptırma oranı, sigara içmiş ve bırakmış olan grupta en fazlaydı. %72,9 olgunun akciğer grafisinde konsolidasyon, %40,7 olguda intertisyel/yama tarzı tutulum, %3,2 olguda kavite, %38,2 olguda bilateral tutulum, %35 olguda multilober tutulum, %20,7 olguda plevral effüzyon olduğu saptandı. Sigara kullanımı ile radyolojik bulgular arasında ilişki olmadığı görüldü. Olguların sigara içme durumuna göre laboratuar bulguları değerlendirildiğinde, aktif sigara içicilerinde AST, ALT değerlerinin daha yüksek, SO2 değerlerinin ise daha düşük olduğu saptandı. Ortalama CRP değeri 47,01±69,39 mg/L, PCT değeri 7,64±24,23 mcg/l olarak saptandı. CRP ve PCT düzeyleri ile sigara kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olmadığı görüldü. Pnömoni ağırlık indekslerinden PSI skorunun sigarayı içmiş ve bırakmış olanlarda daha yüksek olduğu saptanırken, CURB-65 indeksi ile sigara kullanımı arasında ilişki olmadığı görüldü. Olguların sigara içme durumunun, hastanede yatış süresi ve maliyet üzerine etkisinin olmadığı görüldü. 1 aylık tedavi sonuçları değerlendirildiğinde, tedavinin 3-5.günleri arasında beklenen farklı olarak aktif sigara içicilerinde tam iyileşmenin, hiç sigara içmemiş ve içmiş-bırakmış olanlarda kısmi iyileşmenin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla olduğu saptandı. Bu sonuç, aktif sigara içen grubun daha genç ve altta yatan hastalığı olmayan grup olmasıyla açıklanabilir. Çalışmamızda toplam mortalite oranı %8,5 olarak bulundu. İleri yaş, komorbid hastalık varlığı ve sigara kullanım öyküsü olması mortaliteyi etkileyen faktörler olarak saptandı. Sonuç olarak, sigara kullanımı TGP gelişiminde ve prognozunda belirleyici birçok faktörü olumsuz etkilediği; ileri yaş ve komorbid hastalık varlığının yanısıra mortaliteyi arttırdığı bulunmuştur.
Yenidoğanın geçici takipnesi ve pnömonisinin ayrımında vasküler ve inflamatuar parametrelerin değerlendirilmesi
Amaç Yenidoğan ünitelerinde yatan bebeklerde, en sık görülen solunum sıkıntısı nedenlerinin başında YGT ve pnömoni gelir. Başlangıçta bu iki hastalığın ayırıcı tanısı tam yapılamadığından çoğu kez solunum sıkıntısı bulguları olan bütün bebeklere pnömoni tedavisinde gecikme olmaması için antibiyotik tedavisi başlanmaktadır. Bu nedenle, ayırıcı tanı için kullanılacak yeni testlere gereksinim vardır. Bu çalışmada pnömoni ve YGT ayırıcı tanısında ET-1, PAF, CC16, SP-A, SP-D, NT-pro BNP belirteçlerinin kullanılabilirliğinin araştırılması planlanmıştır. Böylece hastalıklara yönelik erken tanı konulup uygun tedavi başlanabilecektir. Ayrıca bu bilgiler ışığında yeni tedavi yöntemleri geliştirilebilecektir. Gereç ve yöntem Bu çalışma, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Ünitesine ve Moris Şinasi Çocuk Hastanesi Yenidoğan Ünitesine 32 gebelik haftası ve üzerinde doğmuş olup solunum sıkıntısı nedeniyle yatırılan 50 yenidoğan ve 20 sağlıklı yenidoğanda gerçekleştirilmiştir. Bebeklerden hastaneye başvuru anından itibaren 0-6. saatlerde kan örnekleri alındı. ET-1, PAF, CC16, SP-A, SP-D, NT-pro BNP çalışılması için örnekler santrifüj edildi. Örnekler, çalışılacağı güne kadar -80 derecede saklandı. Bebeklerin yatış tanıları, klinik özellikleri ve izlemde aldıkları tanılar kaydedildi. Bulgular Çalışmaya alınan 70 bebeğin 25'i pnömoni, 25'i YGT tanısı aldı. 20 sağlıklı bebek kontrol grubunu oluşturdu. Bu iki grup arasında doğum haftası, doğum ağırlığı, cinsiyet, anneye gebelikte iv Mg uygulaması, gestasyonel diyabet, 1.derece akrabalarda astım veya atopi varlığı, gebelikte sigara kullanımı açısından anlamlı olarak fark bulunmadı. 24 saati geçen EMR sıklığı, takipne süresi, kan gazında solunumsal asidoz sıklığı, oksijen veriliş süresi, hastanede yatış süresi ve 5. dakika Apgar puanı arasında anlamlı fark bulundu. Plazma ET-1, PAF, CC16, SP-A ve SP-D düzeyleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. NT-pro BNP düzeyleri ise YGT tanılı bebeklerde, pnömoni ve kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Sonuç Çalışmamızda pnömoni ve YGT ayrımında plazma ET-1, PAF, CC16, SP-A ve SP-D düzeyleri yararlı bulunmamıştır. Kan NT-pro BNP düzeyleri ise YGT' li bebeklerde anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. YGT tanısında, NT-pro BNP düzeylerinin daha geniş hasta grubu ve 0-6. saatler arasında alınan kan örneklerindeki dizi çalışmalar ile klinik kullanımda yararlı olabileceği düşünülmüştür.
Hemşirelerin ventilatör ilişkili pnömoninin önlenmesinde kanıta dayalı uygulamalara ilişkin bilgi düzeyleri
Ventilatör ile ilişkili pnömoni (VİP), en az 48 saat süreyle invaziv mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda pulmoner parankim enfeksiyonu olarak tanımlanır ve Yoğun Bakım Ünitesinde en sık görülen enfeksiyonlardan biridir. Ventilatör ilişkili pnömoniyi önlemede hemşirelik bakımının önemli bir yeri vardır. Bu çalışma, Adana Şehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapmakta olan hemşirelerin ventilatör ilişkili pnömoninin önlenmesi hakkında bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla kesitsel olarak yapılmıştır. Çalışmaya 228 yoğun bakım hemşiresi katılmıştır. "Hemşire Tanıtım Formu" ve "Ventilatör İlişkili Pnömoninin Önlenmesinde Kanıta Dayalı Uygulamalara İlişkin Bilgileri Formu" kullanılmıştır. Çalışmada anket sonuçlarına ilişkin veriler; Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Ki kare testi uygulanarak değerlendirilmiştir. Çalışmada hemşirelerin %73,7'si kadın, %82,9'u lisans mezunu olup, yaş ortalaması 30,87±5,72'dir. Hemşirelerin ventilatör ilişkili pnömoniyi önlemeye ilişkin bilgi puanının 5,6±1,9 (min=0, max=9) olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin ventilatör ilişkili pnömoniyi önlemeye ilişkin bilgi sorularına en çok doğru cevabın 'hastaya pozisyon verme' (%82,5); en çok yanlış cevabın ise 'açık veya kapalı sistem tercihi' (%23,7) olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin cinsiyet, çalışma süresi, eğitim durumu, yaş, VİP hakkında eğitim alma, VİP hakkında makale okuma durumunun; hemşirelerin VİP önlemede bilgi düzeylerini etkilemediği saptanmıştır. Birimdeki yatak sayısı ile ventilatör ilişkili pnömoni önleme bilgi puanı arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir (t=3,22 ,p=0,002). Hemşirelerin 10 yatak ve daha az yataklı ünitelerde çalışmasının ventilatör ilişkili pnömoniyi engellemek için önemli bir gösterge olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak yoğun bakım ünitelerinde çalışan hemşirelerin bilgi düzeylerinin ortalama düzeyde olduğu, yatak sayısının azaldıkça bilgi düzeyinin arttığı söylenebilir. VİP önleme amacıyla kanıta dayalı çalışmaların arttırılması önerilir.
Acil serviste toplum kökenli pnömoni tanısı alan hastalarda pnömoni skorlama sistemlerinin prognostik değeri
Amaç: Yoğun ve kalabalık acil servislerde kısıtlı zamanda, pnömonili bir hastada, hastalık seyrinin ciddiyetini öngörebilmek oldukça önemlidir. Çalışmamızda, acil servise başvuran pnömonili hastalarda, pnömoni ağırlık skorlamalarını kullanarak, hastaların kısa dönem mortalitesinin ve prognozunun belirlemesinde, klinik pratikte acil serviste kullanılabilecek en kolay ve etkin skorlama sistemini tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Çukurova Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'nun 4 Eylül 2020 tarihli 103 sayılı toplantısında onay alındıktan sonra, Eylül 2020 – Ocak 2022 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı'nda prospektif olarak gerçekleştirildi. Acil serviste klinik, fizik muayene, radyolojik, laboratuvar özellikleri ile pnömoni tanısı alan, çalışma için onam veren 18 yaş üzeri hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen 90 hastanın verileri, acil servise başvuru anında alınarak yatış ve sonlanımları takip edilmiştir. Hastaların verileri, vital bulguları, özgeçmişi, ek hastalıkları, hastaya tanısı konulan pnömoninin tipi ve ağırlığı, laboratuar değerleri, mikrobiyolojik etken analizleri, direkt grafi ve bilgisayarlı tomografi görüntüleme bulguları, CURB – 65, Expanded CURB – 65, SCAP, PSI, SMART COP, SOFA, qSOFA, A – DROP skorları, yatış yapılan ünite, hasta sonlanımı, kısa dönem mortalite verileri (ilk 15/30 gün exitus olma durumu) kaydedildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 90 hastanın %42,2'si (n=38) kadın, %57,8'si (n=52) erkek olup, yaş ortalamaları 67,19±14,96 yıl olarak bulunmuştur. Tez çalışmamız etkin aşılamanın olmadığı pandemi dönemine denk gelmiş olup, hastalarımızın 75'i PCR pozitif, diğer 15 hasta PCR negatif çıksa da COVID-19 ekarte edilemez. Hastaların pnömoni alanının anatomik yerleşimine bakıldığında 83'ünde (%92,2) interstisyel pnömoni, 7'sinde lober bronkopnömoni olduğu görülmüştür. Klinik tablo incelendiğinde ise atipik pnömoni 84 (%93,3) hastada, tipik pnömoni 6 hastada izlenirken, pnömoni ağırlık durumuna göre ise 67 (%74,4) hastada ağır, 23 hastada hafif pnömoni saptanmıştır. Hastaların yatış verileri değerlendirildiğinde 46'sının (%51,1) servise, 44'ünün yoğun bakıma yatırıldığı görüldü. Hastaların ortalama yatış gün sayısı ise 12,23±8,05 olarak bulundu. Hastaların 14'ü (%15,6) ilk 24 saatte entübe edilmiş olup, bu hastaların 12'si (%85,7) COVID-19 PCR pozitiftir. İlk 24 saatte entübe edilen hastaların tümü ilk 30 günde exitus olduğu tespit edilmiştir. Tüm hastaların mortalite verileri incelendiğinde, çalışmamıza dahil edilen hastaların 44'ünün (%48,9) exitus olduğu görüldü. Hastaların kısa dönem mortalite verileri incelendiğinde ise, 34'ünün (%37,7) ilk 15 gün, 41'inin (%45,5) ilk 30 gün içerisinde, 3'ünün (%3,3) ise ilk 30 günden sonra hastane içi exitus olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 46 (%51,1)'sının ise şifa ile taburcu edildiği görülmüştür. Servis ve yoğun bakıma yatırılan hastaların skorlama puanları istatistiksel olarak analiz edildiğinde, hesapladığımız tüm skorlama sistemleri (CURB-65, Expanded CURB-65, PSI, SCAP, SMART-COP, SOFA, qSOFA, A-DROP) yüksek skorlar için yoğun bakıma, düşük skorlar için servise yatışı belirlemek açısından anlamlı bulunmuştur. Hastaların ROC analizlerine göre, 15 günlük mortalitede en yüksek sensitiviteye sahip skorlamanın qSOFA olduğu görülürken, en yüksek spesifiteye sahip skorlamaların ise SOFA ve A-DROP olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 30 günlük mortalite için ROC analizlerine bakıldığında, en yüksek sensitiviteye sahip skorlamanın yine qSOFA olduğu görülürken, en yüksek spesifiteye sahip skorlamaların ise, SOFA ile Expanded CURB-65 olduğu saptandı. Sonuç: Çalışmamızda ise acil servise başvuran pnömoni hastalarında, qSOFA'nın 1 puan ve üzerinde olmasının ilk 15 ve ilk 30 günlük mortaliteyi yüksek duyarlılıkla saptadığı görüldü. Bu yüzden laboratuvar parametrelerinden bağımsız, vital bulgular ile hesaplanan qSOFA skorunun, acil serviste hastaların kan sonuçlarını beklemeden mortaliteyi öngörmemiz ve yoğun bakım yatışına karar vermek açısından oldukça etkin olduğu düşünülmüştür. İlk 15 günlük mortalite için A-DROP skoru, SOFA skoru ile eşit olmak üzere yüksek spesifitede bulunmuş olup, A-DROP skorunun kalabalık acil servislerde daha kolay hesaplanır olduğu ve daha etkin kullanılabileceği sonucuna varıldı. Ayrıca COVID-19 pnömonili hastalarda 'ilk 24 saatte entübasyon ihtiyacının olması' mortalite açısından kötü prognostik faktör olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Pnömoni, Viral Pnömoni, COVID-19, Mortalite, Prognoz
Acil servise başvuran ve toplum kökenli pnömoni tanısı alan hastalarda 3 farklı pnömoni ağırlık indeksi ve proadrenomedüllin'in mortalite ile ilişkisi
ARKA PLAN: Toplum kökenli pnömoni (TKP) acil servislerde en sık görülen enfeksiyon hastalıklarından biridir. Tedavi başarısızlığı yüksek morbidite ve mortalite oranları ile ilişkilidir. Bu nedenle TKP hastalarında mortaliteyi tahmin etmede, ayaktan tedavi edilen hastaların güvenli yönetiminde, hastaneye yatırılmada veya yoğun bakım ünitesine (YBU) alınmasında çeşitli kurallar geliştirip kılavuzlar yayınlanmaktadır. Bu amaçla son yıllarda birçok yeni biyobelirteçde araştırılmakta olup proadrenomedüllin (Pro-ADM) bunların en önemlilerindendir. AMAÇ: Bu araştırmada acil serviste TKP tanısı alan hastalarda pnömoni ciddiyet indeksi (Pneumonia Severity Index [PSI]), CURB-65 (konfüzyon, üre, solunum sayısı, kan basıncı, <65 yaş) ve SOAR(sistolik kan basıncı, oksijen saturasyonu, yaş, solunum sayısı) indeksi hesaplandı.Yukarıda bahsi geçen 3 skorlama sisteminin ve Pro-ADM seviyesinin hastaneye ve yoğun bakıma yatışı ve aynı zamanda 28 günlük mortaliteyi öngörmedeki prognostik değerini araştırılmıştır. YÖNTEMLER: Bu çalışma prospektif, gözlemsel, tek merkezli, kesitsel bir çalışma olarak Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisi'nde yapıldı. Acil serviste TKP tanısı alan hastaların klinik skorları hesaplanmış, çalışmaya dâhil edilmesinde engel olmayan hastaların plazma Pro-ADM değerleri belirlenmiştir. Bu hastalar başvuru sonrası 28 günlük sürede mortalite açısından takip edilmişlerdir. BULGULAR: TKP tanılı toplam 90 hasta çalışmaya dâhil edilip 28 gün boyunca takip edildi. 28 günlük takip süresinin sonunda 20 (%22.2) hasta ölürken 70 (%77.8) hasta hayattaydı. Çalışmaya alınan hastalardan 57'si (%63.3) erkek, 33'ü (%36.7) kadındı. Yaşayan hastaların yaş ortalaması 68.3±10.4, ölenlerin yaş ortalaması 62.1±17.9 idi. Yaşayan 70 hastanın ortalama Pro-ADM değeri 45.7±21.2, ölen 20 hastanın ortalama Pro-ADM değeri 107.0±75.6 P <0.001 olarak bulunmuştur. Pro- ADM değeri ölenlerde, 28 günlük takip sonucu yaşayanlara göre daha yüksek olup mortalite ile ilişkili olduğu görülmüştür. Pro-ADM kesme değeri %75.0 sensitivite %21.4 spesifite ile 50 ng/mL bulunmuştur. SONUÇ: Bu çalışmanın sonucuna göre; acil serviste TKP tanısı alan hastalardan 28 günlük takip süreleri içerisinde ölmüş olan hastaların başvurudaki Pro-ADM seviyeleri anlamlı şekilde hayatta kalanlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Pro-ADM seviyesi TKP tanılı hastalarda 28 günlük mortaliteyi öngörmede güvenilir bir belirteç olarak kabul edilmiştir.
Hastanede Gelişen Pnömonide Klinik İnfeksiyon Skoru ve bazı infeksiyon belirteçlerinin tanı ve izlemdeki rolü
HGP, nozokomiyal infeksiyonlar içinde ikinci sıklıkta görülen infeksiyon olmakla birlikte, mortalitesi en yüksek olan infeksiyondur. Tanı konur konmaz uygun antibiyotik tedavisinin uygulanmaya başlanmasının mortalite üzerine etkili olduğu bilinmektedir. Ancak erken dönemde tedaviye yanıtın değerlendirilmesinde ve tedavinin devamı veya sonlandırılmasına karar verilmesi konusunda klinisyene yardımcı olabilecek bazı skorlama sistemleri ya da belirteçlerlere ihtiyaç duyulmaktadır.Araştırmamızda hastanede gelişen pnömonide "klinik pulmoner infeksiyon skoru" ile CRP ve PCT olmak üzere infeksiyon belirteçlerinin tedavi izlemi ve mortaliteye etkisini belirlemeyi ve KPİS-PCT ve CRP arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmaya 25 HGP tanılı hasta dahil edildi. İlk gün başlangıç KPİS ve CRP, PCT değerleri bakıldıktan sonra TTD Erişkinlerde Hastanede Gelişen Pnömoni Tanı Ve Tedavi Uzlaşı Raporu'nda önerilene uygun antibiyotik tedavisi başlandı. 3. gün takip KPİS değerine ve 4. gün takip CRP ile PCT değerlerine tekrar bakıldı. Hastalar tanı sonrası 1. ayda değerlendirilerek mortalite bilgisi alındı.Çalışmaya aldığımız 25 olgunun 14'ü (%56) kadın, 11'i (%44) erkek idi. Yaş ortalaması 65,6 ± 15,16 olarak bulundu. HGP gelişimine kadar geçen süre incelendiğinde ortalama 9,4±8,2 gün olarak saptandı. Yaş ile KPİS, CRP, PCT, HGP gelişim süresi, hastenede yatış süresi ve mortalitenin ilişkisi incelendiğinde hiçbir parametrede anlamlı bir değişiklik saptanmadı ancak yaşın artışı ile HGP gelişme zamanının korelasyon analizinde bu 2 parametre arasında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde ve (-) yönde korelasyon saptandı. Tüm olguların ateş, lökosit, PaO2/FiO2, sekresyonun niteliği, mikrobiyolojik üreme ve toplam KPİS'ten oluşan parametrelerinin takip değerlerinde başlangıca göre istatistiksel anlamlı değişiklik saptandı. KPİS değerine en fazla etkili olan parametre PaO2/FiO2 oranıydı. İnfeksiyon belirteçlerinden CRP ve PCT değerlerinde ise başlangıç ve takip değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastanede yatış süresi ve 1 aylık mortalite ile 6 KPİS parametresi, KPİS, CRP, PCT ve HGP gelişim süresi arasında anlamlı ilişki bulunmadı.Sonuç olarak, HGP tedavisinin izleminde klinik skorlama sistemi olan KPİS; CRP ve PCT gibi biyobelirteçlerden daha üstün bulunmuştur, ancak hiçbirinin mortalite üzerine etkisi saptanmamıştır. Daha kesin sonuçlar için, olgu sayısının daha yüksek olduğu çalışmalara ihtiyaç vardır.