Pneumonia

124 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aile hekimliği polikliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri hastaların pnömokok, influenza, COVID-19 aşılanma oranları ve etkileyen faktörlerin incelenmesi

Çalışmamız Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri erişkinlerin pnömokok, influenza ve Covid-19 aşıları ile aşılanma oranlarını tespit etmek ve aşılanmayı etkileyen faktörleri incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmamızın katılımcıları Mayıs-Ekim 2021 tarihleri arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri gönüllü erişkinlerdir. (n=200) Çalışmamız tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Veriler literatür araştırması sonucu kendi tarafımızca hazırlanan anket ile toplanmıştır. Araştırmada verilerin analizinde, SPSS 24.0 programı ile frekans ve yüzde analizlerine ek olarak ortalama, standart sapma, ki-kare testinden faydalanılmıştır. Çalışmamızda son 1 yıl içinde influenza aşılanma oranı %24,5, son 5 yıl içinde pnömokok aşılanma oranı%42,0 ve Covid-19 aşılanma oranı %86,0 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda kronik hastalığa sahip olmanın influenza aşısı ile aşılanmayı arttıran faktör olduğu görülmüştür (p<0.05). Katılımcıların %80,0 'inin sürekli ilaç kullanmasını gerektiren en az bir kronik hastalığının olduğu belirlenmiştir. Pnömokok aşısı ile aşılanmayı etkileyen faktörler ise aylık gelir düzeyi ve düzenli aile hekimine gitme alışkanlığıdır(p<0.05). Çalışmada kişilerin %50,5 inin aile hekimine düzenli gitmediği görülmüştür. %91,5'inin aile hekimine ilaç yazdırmak için gittiği, %41,5'inin muayene olmak için ve %6,5 'in koruyucu sağlık hizmeti almak için gittiği görülmüştür. Çalışmada katılımcıların aşıları çoğunlukla basın-yayın organları aracılığıyla ve sosyal çevreden öğrendikleri görülmüştür. İnfluenza ve pnömokok aşılarını yaptırmayan katılımcıların çoğunluğu ihtiyaç hissetmediği için, doktor önermediği için ve aşıdan haberdar olmadığı için yaptırmamıştı. Covid-19 aşısı yaptırmayan bireylerin ise aşının yan etkilerinden korktuğu ve aşıyı güvenli bulmadıkları için yaptırmadıkları görüldü. Sonuç olarak; kişilerin aşılar hakkındaki farkındalığını arttırmak için aşılar hakkındaki önyargıları ve korkuları üzerine sağlık çalışanları ve medya birlikte hareket ederek kişilerin doğru bilgiye ulaşmaları sağlanmalıdır. Covid-19 Pandemisiyle mücadele ettiğimiz bu dönemde aşıların önemi bir kez daha anlaşılmıştır. Halk, aşı programlarının önemi konusunda yeterince bilgilendirilirse, koruyucu sağlık hizmetlerinin aşılama hedeflerine daha kolay erişilecektir.

Aile hekimliğiAşılamaAşılar+6
Aslıhan Çelik Dönmez
Tekirdağ Namık Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ventilatör ilişkili pnömoni önleme paketi çalışmasına uyumun arttırılmasının ventilatör ilişkili pnömoni üzerine etkisi

Giriş: Ventilatör İlişkili Pnömoni (VİP), yoğun bakım ünitesine yatan hastalarda Mekanik Ventilatör (MV) desteğine başlandıktan sonra gelişen ve önlenebilen nazokomiyal bir pnömonidir. VİP hastanede uzayan yatış nedeni ile yüksek mortalite ve maliyet nedenidir. Bazı uygulamalar ile VİP'in önlenebildiği gösterilmiştir. Ancak ülkemizde hala VİP insidansı yüksektir. Bu çalışmamızda sağlık personelinin VİP Önlem Paketine (VÖP) eğitimler ile uyumun arttırılmasının VİP insidansı, mekanik ventilasyon süresi, yoğun bakım yatış süresi ve mortalite üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal metod: Çalışmamız, prospektif vaka kontrol çalışması olup Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (VYYÜ) Tıp Fakültesi Etik Kurul'unun onamı alındıktan sonra başlatıldı. Çalışma, VYYÜ Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesinde (AYBÜ) Kasım 2017 - Haziran 2018 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya MV desteği alan hastalardan dahil edilme kriterlerine uygun 68 hasta alındı. Kontrol grubu olarak AYBÜ'de Ocak 2016-Haziran 2017 tarihleri arasında VÖP paketi uygulanan 100 hasta alındı. VİP tanısı konulmasında Centers for Disease Control (CDC) kriterleri kullanıldı. Her iki grupta önlem paketine uyum, VİP gelişme sıklığı, yatış süreleri, mortalite oranları trakeostomi işlem gün ortalaması, VİP geliştiği gün sayısı hasta grupları arasında istatiksel olarak olarak karşılatırıldı. Bulgular: Hastaların demografik verileri, hasta yatış tanıları ve VİP gelişen hastalarda kültürde üreme olan mikroorganizmalar açısından benzerdi ve istatistiksel olarak fark yoktu. VİP önlem paketimizde yer alan dört parametreye (SSD-ETT'lere, %0,12'lik klorheksidinli ağız bakımı, peptik ülser profilaksisi ve DVT proflaksisi) ortalama uyum; tam olarak sağlandığından bu parametrelerin etkisi ayrı ayrı değerlendirilemedi. VİP önlem paketi parametrelerinden yatak başını 300-450'de tutma uygulamasına uyum VÖP grubunda ortalama % 100 Kontrol grubundaki uyum ortalama % 90.67 (% 85-100) olarak bulundu. Bu uygulama ile VİP gelişmesi arasındaki ilişki gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0.036). ETT kaf basıncının 20-25 cmH2O arasında tutulması parametresine uyum VÖP grubundaki hastalarda % 97.96 iken, kontrol grubundaki hastalarda ise % 93.13 olarak saptandı. Bu uygulama ile VİP gelişmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0.01). Çalışmamızda 12 hastada VİP (%17,6) gelişti. VİP'li hastalar kontrol grubundaki 9 (%9) vaka ile karşılaştırıldığında MV'ye bağlı geçen gün sayısı ortlama 44,83 ± 0,84 / 82,22 ± 55,43 lik bir oran tespit edilmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi. VİP gelişen hastalarda oran artmasına rağmen mortalite oranları bakımından istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ancak VİP gelişmeyen hastalarda mortalite oranları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldı (P<0,05). VÖP grubunda trakeostomi işleminin uygulama gün ortalaması 11,64 ± SD iken kontrol grubunda 21,86± SD tespit edildi. Gruplar arasındaki bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu. VİP'in Mekanik ventilasyon desteğinin kaçıncı gününde geliştiği incelendiğinde (30,25± SD /26,11± SD) guruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı. Her iki grupta erken gelişen (MV desteğinden sonra ilk 4 günde) VİP atağı saptanmadı. Tüm VİP ataklarının MV desteğininin 5. gününden sonra geliştiği saptandı. VİP hızları açısından bakıldığında 1000 ventilatör gününde, VÖP grubunda VİP hızı 13,1 iken, K grubunda ise 4,39 olarak saptandı. Bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,96). Sonuç: VÖP uygulanması kliniğimizde VİP insidansını azaltmadı. Yoğun bakım ünütelerinde VÖP uygulamasının VİP insidansını azaltması için bu paketin tüm parametrelerine kesin uyum sağlanması gerektiğini saptadık.

MortalitePnömoniVentilatörler-mekanik+4
Mehmet Zeki Çakan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stres parametreleri ve serum immunglobülin düzeylerinin değerlendirilmesi

Bu çalışma enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stres parametreleri [total oksidan seviyesi (TOS), nitrik oksit (NO), malondialdehit (MDA), sialik asit (SA), total antioksidan seviyesi (TAS), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), katalaz (CAT), oksidatif stres indeksi (OSI)] ve immunglobülin [immunglobülin A (IgA), immunglobülin G (IgG), immunglobülin M (IgM)] düzeylerinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Bu çalışmanın hayvan materyalini Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı kliniklerine getirilen, 2-6 aylık, farklı ırk ve cinsiyetlerde, hayvan sahibinden alınan anamnez bilgileri ve yapılan klinik muayeneler neticesinde "enzootik pnömoni" teşhisi konulan 80 adet buzağı ile kontrol grubu olarak aynı yaş grubunda, farklı ırk ve cinsiyetlere sahip, klinik muayeneleri sonucunda herhangi bir hastalığı bulunmayan 10 adet sağlıklı buzağı oluşturdu. Klinik muayeneleri yapılan bu buzağıların klinik bulguları kayıt altına alındı. Hematolojik ve biyokimyasal ölçümler amacıyla bu buzağılardan kan örnekleri elde edildi. Hematolojik parametrelerden RBC, Hct, MCV ve THR değerleri enzootik pnömonili buzağılarda kontrol grubu buzağılara göre düşük tespit edildi. Enzootik pnömonili buzağılarda Hb, WBC, MCH ve MCHC değerlerinin ise kontrol grubu buzağılara göre yüksek olduğu gözlendi. Ancak, hematolojik parametrelerdeki bu değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Biyokimyasal analizler sonucunda oksidatif stres parametrelerinden TOS, NO, MDA, SA, OSI düzeyleri enzootik pnömonili hayvanlarda kontrol grubu hayvanlara göre yüksek tespit edildi. Bu parametrelerden NO ve OSI düzeylerinde gözlenen artışlar anlamlı değilken, MDA, SA ve TOS düzeylerindeki artışların istatistiksel olarak önemli olduğu gözlendi. Çalışmada ölçümü yapılan diğer oksidatif stres parametrelerinden TAS, SOD, GPx ve CAT düzeyleri enzootik pnömonili buzağılarda, kontrol grubu buzağılara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük tespit edildi. İmmunglobülinlerden IgA, IgG ve IgM seviyeleri ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, enzootik pnömonili buzağılarda kontrol grubu buzağılara göre düşük tespit edildi. Sonuç olarak, enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stresin önemli ölçülerde geliştiği ve hastalığın oluşumunda katkısının olabileceği, hastalığın ortaya çıkmasında ise immunglobülin seviyelerindeki azalmanın önemli etkilerinin olabileceği kanısına varıldı. Ayrıca enzootik pnömonili buzağılarda oksidatif stresin ortadan kaldırılması amacıyla antioksidan uygulamalarının yapılmasının ve buzağıların bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesinin hastalığın oluşma riskini azaltabileceği düşünülmektedir.

BronkopnömoniBuzağılarHayvan hastalıkları+5
Mustafa Özbek
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Respiratuar sinsityal virus ile doğal enfekte kuzu pnömonilerinde indüklenebilir nitrik oksit sentetaz, CD3 ve CD8 immun-ekspresyonlarının araştırılması

Respiratorik Sinsityal Virus (RSV), Paramyxoviridae familyasının Pneumovirus genusuna dahil bir RNA virusudur. Sunulan bu çalışmanın amacı, RSV ile doğal enfekte kuzu akciğer dokularında indüklenebilir nitrik oksit sentetaz (iNOS), CD3 (Pan T hücre) ve CD8 (sitotoksik T hücre) ekspresyonlarını immunohistokimya (IHC) metodu ile değerlendirmektir. Bu amaçla, mezbahanede kesilen kuzulardan, 100 adet pnömonili ve 10 adet kontrol akciğer doku örnekleri makroskobik olarak incelendikten sonra alındı ve %10'luk tamponlu formaldehitte tespit edildi. Rutin doku takibinden geçirilen dokular, histopatolojik incelemeler için Hematoksilen & Eozin (H&E) ile boyandı. Doku kesitleri ayrıca immünohistokimyasal incelemeler için poliklonal antikorlar kullanılarak Streptavidin-peroksidaz (ABC) prosedürüne göre boyandı. İmmunohistokimyasal incelemeler sonucunda onsekiz (18) dokuda RSV pozitif olarak tespit edildi. Daha sonra bu pozitif vakalar iNOS, CD3 ve CD8 immun-ekspresyonları açısından değerlendirildi. Bu vakaların tamamında iNOS ekspresyonunda kontrole göre artış belirlenirken, ondört (14) vakada CD3+ T lenfositlerin sayısında artış tespit edildi. CD8+ T lenfositler ise beş (5) vakada belirlendi. Sonuç olarak, RSV ile pozitif vakalarda iNOS immun-ekspresyonunda artış olması ve vakaların çoğunda CD3+ T lenfositlerin sayısında artış tespit edilmesi, RSV ile doğal enfekte kuzu pnömonilerinde meydana gelen immun yanıtta, iNOS ve CD3+ T lenfositlerin önemli rol aldıklarını gösterdi. Anahtar Kelimeler: CD3, CD8, iNOS, İmmunohistokimya,RSV,Kuzu.

Hayvan hastalıklarıKoyunlarKuzular+4
Ceyhun Aydemir
Van Yüzüncü Yıl Üniversity · Institute of Health Sciences
2019
00
Pharmacy SpecialtyOpen AccessTR

Toplum kökenli pnömoni tanısı ile yatan hastaların tanı ve tedavilerinin kılavuzlara uygunluğunun değerlendirilmesi ve klinik eczacı yaklaşımları

Toplum kökenli pnömoni (TKP), mortalite ve morbiditesi yüksek seyreden, hayatı tehdit edici bir hastalıktır. TKP tanısı ile hastaneye yatırılan hastalarda hastalık etiyolojisinin belirlenmesi, ampirik tedavi yaklaşımlarında kılavuzlara uygunluğu belirlemek için çok önemlidir. Bu çalışmada, TKP tanısıyla tedavi edilen hastalarda tanı ve ampirik antibiyotik tedavisinin kılavuz yaklaşımlarına uygunluğunun incelenmesi ve uygunluğun hasta sonuçları üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi ve klinik eczacının bu konudaki rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. TKP nedeniyle Hacettepe Üniversitesi Hastanelerine yatırılan, 18 yaş ve üzeri hastalar retrospektif ve prospektif olmak üzere 2 aşamada değerlendirilmiştir. Çalışmada lokal TKP tanı ve tedavi kılavuzu ve uluslararası geçerliliği olan kılavuzlara uygunluk değerlendirilmiştir. Çalışmaya 423'ü retrospektif, 328'i prospektif dönemde olmak üzere 751 hasta dahil edilmiştir. En sık saptanan bakteriyel patojen H. influenzae (%55,9) olmuştur. TKP ile takip edilen hastaların ampirik tedavilerinin %26,4-36,3'ü uluslararası kılavuzlara uygun olarak değerlendirilmiştir. Prospektif dönemde tedavi yaklaşımlarında uluslararası kılavuzlara uygunluk azalırken, lokal kılavuza uygunluk anlamlı ölçüde artmıştır (p<0,001). Kılavuzlara uygunluk oranı özellikle ağır seyirli hastalarda önemli ölçüde azalmıştır. Kılavuzlara uygun tedavi verilmeyen hastalarda 30 günlük mortalite oranı ve uzun yatış süresine sahip hasta sayısının daha fazla olduğu saptanmıştır. Prospektif dönemde retrospektif döneme göre tedavi süresi anlamlı ölçüde kısalmış (p<0,001), florokinolon tedavi tercihi azalmış (%22,9'a karşı %2,7) ve oral tedaviye geçiş oranı artmıştır (p<0,001). Mortaliteyi azaltmak ve hastanede kalış süresini kısaltmak için kılavuzlara uyumun iyileştirilmesi gerekmektedir. TKP yönetiminin iyileştirilmesi, kılavuzlarda yer alan önerileri uygulamaya yönelik sürekli ve kapsamlı girişimlerle sağlanabilir. Anahtar Kelimeler: Toplum kökenli pnömoni, kılavuzlara uygunluk, antimikrobiyal tedavi

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarEczacılar+4
Pınar Bakır Ekinci
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı toplum kökenli pnömonilerinde toll-like reseptör 2 ve toll-like reseptör 4'ün bir biyobelirteç olarak tanıda ve prognozdaki yerinin belirlenmesi

Pnömoni çocuk ölümlerinin en önemli nedenlerinden biri olup hala tanıda ve ciddiyeti belirlemede kullanılabilecek hızlı ve doğru sonuç verebilecek testlerin yetersizliği pnömoni hastalarının takibindeki en önemli problemlerdendir. Hafif ve ağır pnömoni ayrımında bu zamana kadar serum prokalsitonin ve C-reaktif protein gibi klasik biyobelirteçler sıkça kullanılmış olup değerlendirilen belirteçlerden bir diğeri de toll-like reseptörlerdir(TLR). TLR-2 ve TLR-4'ün pnömonideki yerinin araştırılması bu zamana kadar hayvan ve erişkin insan çalışmaları ile sınırlı olup bu çalışmanın amacı toplum kökenli pnömoni (TKP) tanısı alan çocuk hastalarda TLR-2, TLR-4, interlökin (IL)-1β, IL-4, IL-6, IL-10, interferon (IFN)-α ve tümör nekrozis faktör (TNF)-α belirteçlerinin tanıda ve prognozdaki yerini belirlemektir. Bu çalışmada 43'ü yatan hasta ve 24'ü ayaktan hasta olmak üzere 67 toplum kökenli pnömoni tanılı çocuk hasta ve 22 sağlıklı çocuk katılımcının serum ve tükürük örneklerinde TLR-2, TLR-4, IL-1β, IL-4, IL-6, Il-10, IFN-α ve TNF-α seviyeleri değerlendirilmiştir. Toplum kökenli pnömoni tanısıyla izlenen hastaların tanı anında alınan tükürük örneklerinde TLR-2'nin 1.16 2^-(∆∆Ct) ve TLR-4'ün 1.28 2^-(∆∆Ct) eşik değer ile pnömoni olan ve olmayan hastaları ayırdığı gösterilmiştir. Tükürük TLR-2 ve TLR-4 testlerinin sensitivitesi sırasıyla 0.80 ve 0.86 olarak tespit edilmiştir. Ayrıca Yeni Koronavirüs Hastalığı (COVID-19) pnömonisi olan hastalarda yapılan serum çalışmasında TLR-2, TLR-4, IL-1β, IL-4, IL-6, Il-10, IFN-α ve TNF-α düzeylerinin diğer viral pnömonilere göre anlamlı olarak azaldığı görülmüştür(her biri için p<0,05). COVID-19 pnömonisi olan hastalardan elde edilen serum örneklerinde kontrol grubuna göre IL-6 ve IFN-α değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşüklük saptanmıştır(her biri için p<0,05). Viral pnömonisi olan hastaların tükürük örnekleri ve kontrol grubunun tükürük örnekleri karşılaştırıldığında TLR-2, TLR-4, IL-10,TNF-α sitokinlerinin viral pnömonilerde kontrol grubuna göre ekspresyonlarının anlamlı olarak daha fazla olduğu görülmüştür (her biri için p<0,05). Yapılan tükürük analizinde TLR-2 ve TLR-4'ün pnömoni tanısında anlamlı belirteçler olduğu saptanmıştır. Aynı zamanda çalışmamızda, özellikle çocuk hastalar söz konusu olduğunda, hastaneye yatış gerektiren TKP'si olan çocuk hastalardan serum örneği elde etmenin zorluğu göz önünde bulundurulduğunda tükürük gibi kolay ve acısız temin edilebilecek bir materyalin tanıda, özellikle çocuk hastalar söz konusu olduğunda kullanılmasının önemi ortaya konmuştur.

Akciğer hastalıklarıBiyobelirteçlerCOVID 19+7
Özlem Necipoğlu
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pnömonisi ile yoğun bakımda invaziv mekanik ventilatör tedavisi verilen hastalarda ventilasyon ilişkili sorunların sürveyansında ventilatör ilişkili olay (VİO) ve ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) tanımlarının karşılaştırılması

Akut respiratuar distres sendromu eşlik eden kritik COVİD-19 tanılı hastalarda uzamış invaziv mekanik ventilasyon uygulamaları nedeniyle ventilatör ilişkili pnömoni sık görülmektedir. VİP; tedavi başarısını önemli ölçüde etkileyen bir komplikasyondur. VİP için geçerli ve üzerinde uzlaşılmış bir tanı yöntemi yoktur, sıklıkla kullanılan VİP tanı kriterlerinin sensistivite ve spesifiteleri düşüktür. Yoğun bakımlarda VİP oranlarını saptamak ve VİP önleme stratejileri oluşturmak için çeşitli sürveyans kriterleri ve algoritmaları geliştirilmiştir. Bu çalışmanın amacı COVİD-19 pnömonili İMV tedavisi alan hastalarda gelişen mekanik ventilatör ilişkili komplikasyonların belirlenmesinde geleneksel ve yeni sürveyans tanımlarının etkinliğini karşılaştırmak, VİP ve VİO gelişen hastaların klinik özelliklerini belirleyerek VİP ve VİO'nun mortalite ve diğer klinik sonuçlarla ilişkisini araştırmaktır. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı Dahili COVİD-19 Yoğun Bakım ünitesinde kırk sekiz satten uzun invaziv mekanik ventilatör tedavisi alan 77 hastanın verileri bir yıllık çalışma süresince aktif VİP ve VİO sürveyansı yapılarak değerlendirildi. Hastaların 33'ünde (%42.8) geleneksel PNEU/VAP kriterlerine göre VİP saptandı. VİP insidansı 1000 ventilatör gününde 13.55 olarak bulundu. VİP gelişen hastaların İMV'de kalış süreleri ortanca 22 (10-48) gün olarak bulundu, VİP gelişmeyen hastalarda bu süre ortanca 12 (3-77) gün olarak daha kısa olduğu görüldü (p < 0.001). Hastaların 15'inde (%19.5) Ventilatör ilişkili olay (VİO) gelişti. VİO insidansı 1000 ventilatör gününde 6.16 olarak bulundu. VİO gelişen hastaların hastanede ve İMV'de kalış süreleri gelişmeyenlere göre anlamlı olarak daha uzun bulundu. VİP gelişen 33 hastanın 11'inde (%33) aynı zamanda VİO tanısı da saptandı. Araştırmamızda bulgular COVİD-19 hastalarında VİO tanımının VİP ile güçlü bir ilişkisi olmadığını göstermiştir. COVİD-19 pnömonili kritik hastalarda ventilatör ilişkili sekonder bakteriyel enfeksiyonları VİP daha yüksek oranda ve daha erken tanımaktadır. Anahtar kelimeler: COVİD-19, sürveyans, ventilatör ilişkili olay, pnömoni

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+3
Damla Karadeniz Güven
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Down sendromlu bireylerin klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi, 11 yıllık tecrübe

Down sendromu toplumda 800 canlı doğumda bir görülür ve zihinsel yetersizliğin en sık genetik sebebidir. Down sendromu vakalarının %96'sı klasik (regüler) Down sendromuyken, %3-4'ü translokasyon tipi ve %1-2'si mozaik tiptir. Vakaların <%1'i parsiyel trizomiye bağlı gelişmektedir. Regüler Down sendromu için bilinen en önemli risk faktörü ileri anne yaşıdır. Down sendromlu bireyler konjenital kalp hastalıkları, anal atrezi, konjenital hipotiroidi, Hashimoto tiroiditi, Graves hastalığı, çölyak hastalığı, tip 1 diyabet, atlantoaksiyal instabilite, eklem laksisitesi, beslenme problemleri, işitme kaybı, otitis media, uyku apnesi, görme problemleri, cilt problemleri, geçici anormal miyelopoez, akut miyeloid lösemi ve akut lenfoblastik lösemi için artmış risk altındadırlar. Bu çalışmada kliniğimize ilk başvurusu 01.01.2010-31.12.2020 tarihleri arasında olan 264 Down sendromlu birey incelemeye alınmış bireylerin; prenatal, natal, postnatal, medikal ve cerrahi tedavi öyküleri, demografik özellikleri ve klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları retrospektif şekilde değerlendirilmiştir. Down sendromlu bireylerin %97'sinin regüler tip %2,3'ünün translokasyon tipi %0,7'sinin ise mozaik tip Down sendromu olduğu saptanmıştır. Anne yaşı verisine ulaşılan bireylerin %48,8'inde anne yaşı 35 ve üzerindedir. Down sendromlu bireylerin %71,8'inde konjenital kalp hastalığı saptanmış olup en sık olarak sekundum ASD görülmüştür. Down sendromlu bireylerin %33,7'sinde aşikar veya subklinik hipotiroidi saptanmış olup aşikar hipotiroidi saptananların %82'sinin konjenital hipotiroidi olduğu gözlenmiştir. Down sendromlu bireylerin %14'ünde işitme kaybı olduğu, bunların %77,7'sinin iletim tipi işitme kaybı olduğu anlaşılmıştır. Down sendromlu bireylerin %12,6'sında otitis media geçirme öyküsü saptanmıştır. Polisomnografi yapılan Down sendromlu bireylerin %95,6'sında uyku apnesi saptanmıştır. Otitis media öyküsü ile uyku apnesi arasında bir korelasyon olduğu saptanmıştır. Down sendromlu bireylerin %12,5'inde tekrarlayan pnömoni öyküsü saptanmış olup bu durumun konjenital kalp hastalığı, yüksek konjenital kalp hastalığı sınıfı ve immünolojik parametre bozukluğu ile korelasyon göstermektedir. Down sendromlu bireylerin %6,1'inde geçici anormal miyelopoez , %1,2'sinde akut lenfoblastik lösemi ve %1,6'sında akut miyeloblastik lösemi görülmüştür.

Down sendromuHipotiroidizmKalp defektleri-konjenital+5
Dorukcan Alkan
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 10 yılda Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Cocuk Hastanesi'nde yatırılarak izlenen komplike pnömonili çocukların klinik, radyolojik, mikrobiyolojik özelliklerinin incelenmesi ve prognostik faktörlerin belirlenmesi

Hastanemizde son yıllarda literatürde görüldüğü gibi komplike pnömoni (parapnömonik plevral efüzyon, ampiyem, nekrotizan pnömoni, akciğer apsesi gibi durumların eşlik ettiği pnömoni) sıklığında artış görülmektedir ve bu durum çocuklarda artmış morbidite ve mortalite nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma son on yılda komplike pnömoni gelişen ve yatırılarak tedavi edilen çocuk hastaların demografik ve klinik özelliklerini incelemeyi; komplike pnömoni ile ilişkili olabilecek değişkenleri belirlemeyi; hastalığın prognozunu, hastanede yatış süresini tahmin etmede kullanılabilecek klinik ve laboratuvar parametreleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Çalışmadaki 204 hastada en az bir komplikasyon mevcuttu ( 160 (%48) parapnömonik efüzyon, 56 (%18) atelektazi, 37 (%12) nekrotizan pnömoni, 36 (%12) ampiyem, 19 (%6) akciğer absesi, 14 (%4) pnömotoraks), 99 hasta herhangi bir komplikasyon olmadan pnömoni tanısıyla yatırılarak tedavi edilmişti. Yaş ortalaması, kadın/erkek cinsiyet oranı, prematür doğum öyküsü, ortalama anne sütü alma süresi, okula/kreşe gitme durumu, influenza aşısı olma durumu, evde sigara içilme durumu, hastaneye başvurmadan önce geçirilen ateşli gün sayısı, hastaneye başvurmadan önce oral antibiyotik kullanma durumu ve ortalama antibiyotik kullanma süresi açısından karşılaştırıldığında komplike olan ve olmayan grupta istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi. Komplike pnömonili hastaların pnömokok aşısı ile aşılanma oranının daha düşük, hastaneye başvurmadan önceki semptom süresinin daha uzun, en yüksek ateş değerinin daha düşük, ibuprofen kullanma oranının daha yüksek, başvuruda göğüs ağrısının daha fazla, malnütrisyon oranının daha yüksek, başvuru tetkiklerinde anemi, trombositoz, hipoalbuminemi, eritrosit sedimentasyon hızı ve C-reaktif protein yüksekliği saptanma oranının daha yüksek olduğu görüldü. Komplike pnömonili hastalarda prognositk faktörleri belirlemek amacıyla çeşitli etkenlerin sonuç değişkeni olarak hastanede yatış süresi, antibiyotik tedavisi başlandıktan sonra ateşin düşme süresi, plevral sıvı drenaj süresi ve radyolojik bulguların düzelme süresine etkileri incelendi. Prematurite öyküsü, anne sütü alma süresi, okula/kreşe gitme durumu, influenza aşısı olma durumu, evde sigara içilme durumu ve/veya başvuru öncesi oral antibiyotik kullanım hastaneye yatırıldıktan sonra sonuç değişkenlerine etki etmediği saptanmıştır. Hastaların başvuru öncesinde ibuprofen alması, hastada malnütrisyon olması, başvuru anındaki tetkiklerinde anemi, trombositoz, hipoalbuminemi, hiponatremi, CRP yüksekliği olması, plevral sıvının ampiyem karakterinde olması, plevral sıvıda LDH'ın yüksek, glukozun düşük olması, plevral sıvı kültüründe mikroorganizma üretilmesi ve plevral sıvı PZR'da pnömokok DNA'sı izole edilmesi sonuç değişkenleri üzerinde etkili, iyileşme süresini uzatan faktörler olarak saptandı

AkciğerAkciğer hastalıklarıAmpiyem+5
Canan Caka
Hacettepe University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitelerinde sepsis ve ventilatör ilişkili pnömonide antibiyotik yönetim programının etkileri

Son yıllarda, antibiyotik direnç oranında önemli ölçüde arttığı, buna karşılık yeni geliştirilen antibiyotiklerin sayısında ciddi azalma olduğu görülmektedir. Diğer mikroorganizmalara nazaran bakterilerin hızlı direnç kazanması, bu etkenlerle ciddi enfeksiyon gelişen hastalarda "uygunsuz" tedavi sonucu morbiditenin, mortalitenin ve tedavi maliyetinin daha yüksek olması nedeniyle antibiyotik yönetimi son yıllarda oldukça popüler bir konu haline gelmiştir. Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi Erişkin ve Onkoloji Hastaneleri Yoğun Bakım Üniteleri'nde izlenmekte olan, sepsis/septik şok veya ventilatör ilişkili pnömoni (VİP) tanısı almış olan hastalarda yapılmıştır. Çalışmada antimikrobiyal tedavi yönetim uygulamasının etkileri araştırılmıştır. Hasta verileri, sadece yerel kılavuzların geliştirildiği ve uygulanmasının teşvik edildiği (2. dönem) ve her hastanın tedavi planına aktif müdahalenin yapıldığı (3. dönem) iki dönemde prospektif olarak toplanmış, veriler retrospektif hasta verileriyle karşılaştırılmıştır. Antimikrobiyal yönetim ilkelerinin uygulanmasının hasta izlemindeki etkileri, geliştirilen skorlama sistemlerine göre puanlama yapılarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda sepsis kolunda, SOFA skoru hesaplanma oranı (p<0,001), antibiyotik uygulamadan önce tam idrar tetkiki (p=0,001) ve idrar kültürü alınma oranları (p=0,003) müdahaleli 3. dönemde 1. ve 2. dönemlere göre anlamlı şekilde artmıştır. Tedavi öncesi iki set kan kültürü alınması 2. ve 3. dönemde, 1. döneme göre anlamlı olarak artmıştır (0,034). Antibiyotik öncesi CRP ve prokalsitonin bakılması 3. dönemde en yüksektir (p<0,001). Antibiyotiğin yerel kılavuza uygun doz (p=0,004) ve uygun infüzyon süresinde (p<0,001) verilme oranı yine 3. dönemde en yüksektir. VİP kolunda tanı anında SOFA skoru hesaplanması 3. dönemde sağlanmıştır (p=0,027). Antibiyotik öncesi solunum yolu örneklerinin kültürü ve Gram boyamasının yapılma oranında (p=0,028), antibiyoterapinin kılavuza uygun doz aralığında verilmesinde (p=0,021) 2. dönemde bir düşüş olmuş, 3. dönemde bu rakamlar artmıştır. Kalite skorlamasından alınan toplam puanlar hem sepsis hem de VİP kolunda artmıştır.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarPnömoni+4
Gamze Gürsoy
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pnömonisi olan çocuklarda klinik, laboratuvar bulgular ve prognostik faktörler

Çalışmamız toplum kökenli pnömoni (TKP) nedeni ile hastaneye yatışı yapılan hastalarda pnömoni oluşmasına neden olabilecek risk faktörlerini, bu hastaların klinik ve laboratuvar bulgularını, hastalık seyrinde etkili olan prognostik faktörleri, bu durumların hastaneye yatış maliyeti üzerindeki etkisini belirlemek ve bu konuda literatüre katkı sağlamak amacıyla yapılmıştır. Çalışmamıza 1 Mayıs 2019-1 Mayıs 2020 tarihleri arasında, 1 ay-18 yaş grubundaki TKP tanısı ile hastaneye yatışı yapılmış olan 170 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ortalama 56,2±51,9 ay, ortanca 38 ay (1 ay–214 ay) idi. Hastaların %52'si kız, %48'i erkekti. Hastaların %67'si en az bir komorbiditeye sahip olup; pnömoni en sık kronik akciğer hastalığı, nörolojik hastalık ve konjenital kalp hastalığı ile birliktelik gösteriyordu. En sık hastaneye başvuru şikayeti öksürük, ateş, hırıltı ve solunum sıkıntısıydı. Hastaların hastaneye başvuru sırasındaki fizik muayene bulgularında en sık çekilme (retraksiyon) ve takipne; laboratuvar değerlendirmesinde sırasıyla nötrofili, lenfopeni, anemi, lökositoz, hipoalbuminemi, trombositoz ve trombositopeni saptandı. Hastaneye yatış sonrası izlemde 131 hastanın (%77) oksijen ihtiyacı (maske veya nazal kanül ile [n=64], yüksek akımlı nazal kanül oksijen desteği [HFOT] ile [n=39], sürekli pozitif hava yolu basınç desteği [CPAP] ile [n=19] ve mekanik ventilatör ile [n=19]) mevcuttu. Solunum yolu viral paneli (SYVP) 109 hastadan istenmiş olup, %55'inde viral etken saptanmışken, kan kültürü 51 hastadan alınmış olup pozitiflik oranı %1,9'du. Hastaların 126'sında (%73,5) ağır pnömoni mevcuttu. SYVP'de viral etken saptananlarda ağır pnömoni oranı ve oksijen ihtiyacı daha fazlaydı. On dokuz hastada komplike pnömoni saptandı. Anemi ve hipoalbuminemi ile ağır pnömoni ve komplike pnömoni arasında anlamlı ilişki mevcuttu. Göğüs grafisinde lober pnömoni saptananlarda, multifokal ve interstisyel pnömoniye göre ağır pnömoni daha azdı. Multifokal tutulumda komplike pnömoni ve mekanik ventilatör ihtiyacı diğer tutulumlara (lober ve interstisyel) kıyasla artmıştı ve multifokal tutulumu olan hastalarda hastaneye yatış sonrası dirençli ateş mevcuttu. Hastaneye yatış sonrası ateşi 2 günden uzun süren hastalarda (n=39) komplike pnömoni, anemi, trombositopeni, C-reaktif protein (CRP) ve hipoalbuminemi anlamlı olarak fazlaydı. Hastaneye başvuru öncesi 3 günden uzun süren ateş (n=38) ile sadece hipoalbuminemi ilişkili bulundu (p=0,005). Hastaneye yatış öncesi son 5 gün içerisinde oral antibiyotik kullanım öyküsü olanlarda (n=71) komplike pnömoni ve hastaneye yatış öncesi 3 günden uzun süren ateş daha fazlaydı. Pnömoni geçirme sıklığı artmış olan veya evde oksijen desteği alan hastalarda ağır pnömoni oranının arttığı ancak trakeostomisi olan hastalarda ağır pnömoninin artmadığı saptandı. Hastaların %10'unda son 30 gün, %25,9'unda son 6 ay içerisinde pnömoni nedeni ile hastaneye yeniden yatışı mevcuttu, hastaların yaklaşık üçte birinde ise tekrarlayan pnömoni mevcuttu. Komorbidite ile ağır pnömoni arasında ilişki yokken, komorbidite varlığında tekrarlayan pnömoni daha fazlaydı. Teknolojik destek alan (trakeostomi, gastrostomi, kolostomi açılmış veya ventriküloperitoneal [VP] şant takılmış) hastalarda son 30 gün ve 6 ay içerisinde hastaneye yeniden yatış oranı artmıştı. Tekrarlayan pnömoni sırası ile yutma disfonksiyonu, kronik akciğer hastalığı, mental motor retardasyon, nörolojik hastalık, prematüre doğum öyküsü, nöromusküler hastalık ile ilişkili bulundu. Pnömoni nedeni ile hastanede yatış süresi ortanca 9 gün (3-56 gün) idi; oksijen alan, ağır pnömoni, komplike pnömoni ve komorbiditesi olan hastaların yatış süresi daha uzundu. Pnömoni nedeni ile hastanede yatış maliyeti ortanca 1896 TL (Türk Lirası) (161-21.030 TL) idi; komorbidite varlığında, komplike pnömoni ve tekrarlayan pnömonide yatış maliyeti artmıştı. Anahtar Kelimeler: Toplum Kökenli Pnömoni, Risk Faktörleri, Klinik Bulgular, Laboratuvar Bulgular, Maliyet

LaboratuvarlarMaliyetPnömoni+4
Büşra Köseoğlu
Hacettepe University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin acil servisine 2019 ve 2020 yıllarında dispne şikayeti ile başvuran hastaların verilerinin karşılaştırmalı analizi

AKSAN A, Hacettepe Üniversitesi Erişkin Acil Servise Dispne Şikayeti İle Başvuran Hastaların Verilerinin Yıllara Göre Karşılaştırmalı Analizi, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi, 2021. Nefes darlığı (dispne) niteliksel olarak yoğunluğu kişiden kişiye değişen, subjektif bir solunum güçlüğü ile karakterize bir durum veya deneyim olarak ifade edilir. Dispne acil servis başvurularının önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Dispne birçok farklı hastalık ve patojene bağlı olarak ortaya çıkabilir. Tek merkezli retrospektif gözlemsel bir çalışma olarak dizayn edilen bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi erişkin acil servisinde yapılmıştır. Ocak-Nisan 2019 ve Ocak-Nisan 2020 tarihlerinde acil servise dispne şikayeti ile başvuran hastaların verileri analiz edilmiştir. Hastalar vital bulguları, hastane kalış süreleri, komorbiditeleri ve sonlanımları açısından incelenmiştir. 2019 ile 2020 yılının benzer dönemleri bu özellikler açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 1159 hastanın 590'ı (%50,9) erkek, 569'u (%49,1) kadın idi. 2019 yılı için yaş ortancası 68 yıl (min – maks:18-98 yıl) iken 2020 yılı için 60 yıl (min – maks:19-98 yıl) bulundu. Vital parametreleri açısından karşılaştırılan hasta gruplarında 2019 yılında değerlendirilen hastaların vücut ısılarının ve solunum sayılarının 2020 yılına göre daha yüksek olduğu tespit edildi. 2019 yılında başvuran hastalarda KOAH, KKY, KAH, hipertansiyon ve akciğer dışı malignitesi oranlarının 2020 yılında başvuranlara göre daha yüksek olduğu saptandı. Hastalar aldıkları tanılar açısından değerlendirildiğinde 2019 yılında KOAH, bakteriyel pnömoni ve konjestif kalp yetmezliği tanılarının anlamlı olarak daha çok konulduğu görüldü Hastalar acil serviste kalış süreleri ve hastane yatış süreleri açısından karşılaştırıldı. 2019 yılında ortanca kalış süreleri sırasıyla 12 saat ve 13 gün iken 2020 yılında 7 saat ve 14 gün olarak bulundu. Acil serviste kalış süresi 2020 yılında 2019 yılına göre daha kısa olmakla birlikte hastane yatış süresi açısından herhangi bir farklılık tespit edilmedi. Mevcut bulgular çerçevesinde 2019 ve 2020 yılları arasındaki farklılıkların temel sebebinin Covid 19 salgını olabileceği düşünülmektedir. 2020 yılında başvuran hastaların yaş ortancaları ve komorbid hastalık sayıları daha düşük saptandı. 2020 yılında başvuran hasta grubunda vital bulgular 2019 yılına göre daha normal seviyelerde idi. 2019 ile 2020 yılları arasında viral pnömoni tanısı alan hastalar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark tespit edilmedi (2019: %15, 2020: %18,8). Fakat 2020 yılında viral pnömoni nedeniyle mortaliye oranının arttığı saptandı (2019: %10,6ve 2020: %35,9). Sonuçta COVID-19 pandemisine bağlı olarak 2020 yılında acil servise dispne yakınması ile başvuran hasta grubunda demografik ve komorbid hastalık özelliklerinde farklılıkların saptanmasına neden olduğu görülmektedir.

Acil servis-hastaneAcil tıpAkciğer hastalıkları+5
Ahmet Aksan
Hacettepe University
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yoğun bakım hemşirelerinin kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları ile ventilatör ilişkili pnömoniyi önleme bilgileri arasındaki ilişki

Bu araştırma; yoğun bakım hemşirelerinin kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutumları ile ventilatör ilişkili pnömoninin önlenmesinde kanıta dayalı uygulamalara ilişkin bilgileri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini; Kasım 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında bir kamu hastanesinin tüm YBÜ'de çalışan 130 hemşire oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçim yöntemine gidilmemiş olup, evrenden olasılıksız örneklem yöntemiyle çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden 121 hemşire örneklemi oluşturmuştur. Araştırmanın verileri "Hemşire Tanıtıcı Formu", "Ventilatör İlişkili Pnömoniyi Önleme ile İlgili Soru Formu" ve "Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için etik kurul onayı ve kurum izinleri alınmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; sayı, yüzde, standart sapma, ortalama, Mann-Whitney-U testi, Kruskal Wallis ve Pearson Korelasyon analizi kullanılmıştır. "Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği" puanının ventilatör ilişkili pnömoniyi önlemeye ilişkin bilgisini yordama düzeyi lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Tüm sonuçlar için p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmaya katılan hemşirelerin ventilatör ilişkili pnömoniyi önlemeye ilişkin bilgi puan ortalaması 4.09±2.04 olarak bulunmuş olup, düşük düzeyde olduğu saptanmıştır. Araştırmada hemşirelerin ventilatör ilişkili pnömoniyi önleme ile ilgili eğitim/bilgi alma durumu ile ventilatör ilişkili pnömoniyi önlemeye ilişkin bilgi puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0.005). Hemşirelerin "Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği"nden aldıkları toplam puan ortalaması 63.56±7.27 belirlenmiş olup, yüksek düzeyde olumlu olduğu saptanmıştır. Ölçeğin alt boyutları incelendiğinde ise; inanç alt boyutu puan ortalamaları 30.18±3.47, uygulama niyeti alt boyutu puan ortalamaları 16.05±2.33 ve duygular alt boyutu puan ortalamaları 17.32±2.61 ile olumlu olduğu tespit edilmiştir. Hemşirelerin ventilatör ilişkili pnömoniyi önlemeye ilişkin bilgi puanı ile "Kanıta Dayalı Hemşireliğe Yönelik Tutum Ölçeği" toplam puanı arasında pozitif yönde düşük düzeyde (r=0.225) anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Hemşirelerin kanıta dayalı hemşireliğe yönelik tutum puanının ventilatör ilişkili pnömoniyi önlemeye ilişkin bilgi puanını %5.2 oranında etkilediği ve kanıta dayalı hemşireliğe yönelik olumlu tutumların hemşirelerin ventilatör ilişkili pnömoniyi önleme bilgisini (β=1.058) 1.058 kat arttırdığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler; Ventilatör İlişkili Pnömoninin Önlenmesi; Kanıta Dayalı Uygulama; Kanıta Dayalı Hemşirelik, Kanıta Dayalı Rehber

HemşirelerHemşirelikHemşirelik araştırmaları+4
Ebru Kahraman Özdemir
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Endotrakeal tüp kaf basıncı kontrolünün mide içeriği mikroaspirasyonuna etkisi

Amaç: Endotrakeal tüp aracılığı ile mekanik ventilatör desteği alan yoğun bakım hastalarında pilot balon parmak palpasyonu, aralıklı ve sürekli endotrakeal tüp kaf basıncı kontrolünün derin trakeal aspiratlarda pepsin düzeyine bakılarak mide içeriği mikroaspirasyonuna etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma, tek kör randomize kontrollü deneysel bir araştırmadır. Araştırma, Mayıs - Ekim 2019 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Yoğun Bakım Ünitelerinde aynı düzey randomizasyon ile paralel üç grup üzerinde 135 yoğun bakım hastası ile gerçekleştirildi. Araştırmaya 18 yaşından büyük, araştırmaya katılmaya hasta/hasta yakınları tarafından gönüllü, en az 48 saat endotrakeal tüp aracılığı ile mekanik ventilatör desteği gereksinimi olan hastalar dahil edildi. Yarı oturur pozisyon verilmesi kontrendike olan, enteral beslenme kontrendikasyonu olan, 48 saatten uzun süredir mekanik ventilatörde olan, trakeostomisi olan, gastroözofagial reflü hastalığı olan, aspirasyon pnömonisi ya da şüphesi nedeniyle yoğun bakıma kabul edilen ve nazal endotrakeal entübasyon yapılan hastalar örneklemden dışlandı. Hastalardan entübasyon sonrası 48 saat boyunca 1889 derin trakeal aspirat örneği toplandı. Veriler sosyodemografik ve klinik özellikler formu, hasta izlem formu, entübasyon izlem parametrelerine ilişkin veri toplama formu, vital bulgular ve kan glikoz değerleri kayıt formu ile toplandı. Endotrakeal tüp kaf basıncının kontrolünde manometre ve akıllı kaf yöneticisi, örneklerin incelenmesinde ise mukus toplama kabı ve human pepsin ELISA kiti kullanıldı. Örnekler ELISA tekniği ile analiz edildi. Verilerin analizinde bağımsız iki örnek t testi, tek yönlü varyans analizi, Mann Whitney U testi ve Ki Kare analizi uygulandı. Bulgular: Hastaların yaş ortalamaları 64,11±17,21 yıl olup %33,3'ü kadındır. Hastaların hastanede kalış süresi ortalama 6,30±10,73 gün, yoğun bakımda kalış süresi 2,56±4,42 gündür. Tüm hastalarda mikroaspirasyon oranı %19,8 olarak bulundu. Pilot balon parmak palpasyon grubunda %22,2, aralıklı kontrol grubunda %20,0 ve sürekli kontrol grubunda ise mikroaspirasyon oranı %17,0 olarak belirlendi. Sürekli kontrol yapılması mide içeriği mikroaspirasyonunu oranını azaltırken gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,511). Tüm hastalarda ventilatör ilişkili pnömoni görülme oranı %4,2 olarak bulundu. Pilot balon parmak palpasyon grubunda %5,2, aralıklı kontrol grubunda %5,2 ve sürekli kontrol grubunda %2,2 oranında belirlendi. Sürekli kontrol yapılması ventilatör ilişkili pnömoni oranını azaltırken gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,897). Sonuçlar: Sürekli endotrakeal tüp kaf basıncı kontrolü uygulanması yoğun bakım hastalarında normal endotrakeal tüp kaf basıncını sağlarken, mide içeriği mikroaspirasyonu ve ventilatör ilişkili pnömoni görülme oranını da azalttı.

AspirasyonHemşirelikPnömoni+4
Özlem Soyer
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Bir çocuk hastanesi yoğun bakımında 2012 –2019'da ventilatör ilişkili pnömoniye dair risk faktörleri: Bir olgu-kontrol araştırması

Giriş: Ventilatör ilişkili pnömoniler, en sık görülen ikinci sağlık hizmeti ilişkili enfeksiyon olup, yoğun bakım ünitelerindeki ölümlerin en önemli sebeplerindendir. Amaç: Bu çalışmada, çocuk yoğun bakım ünitesinde yatan ve mekanik ventilatör altında takip edilen hastalarda ventilatör ilişkili pnömoni gelişiminde etkili risk faktörlerini belirlemek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Araştırma bir olgu-kontrol bir araştırmadır. Araştırmanın olgu ve kontrol grubunu, Dr. Behçet Uz Çocuk Hastanesi Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde 1 Ocak 2012 - 1 Aralık 2018 tarihi arasında yatan ve 48 saatten uzun süre mekanik ventilatör tedavisi altında takip edilen toplam 170 hasta oluşturmuştur. Olgu grubuna ventilatör ilişkili pnömoni tanısı konulan hastalar dahil edildi. Kontrol grubunu olgu ile aynı yaşta ve cinsiyette olan ve mekanik ventilatör altında izlenirken ventilator ilişkili pnömoni geliştirmemiş olan hastalar oluşturdu. Hastalara ait, yaş, tanı, cinsiyet, hastanın göçmen olup olmadığı, altta yatan hastalık varlığı, çocuk yoğun bakıma yatış endikasyonu, mekanik ventilatör günü, ventilatör ilişkili pnömoni gelişme süresi, PRİSM skoru, immünyetmezlik varlığı, hastada nasogastrik sonda takılması, total parenteral nutrisyon uygulanması, acil entübasyon, göğüs tüpü takılması, kan transfüzyonu yapılması, santral venöz kateter varlığı, enteral beslenme, eş zamanlı antibiyotik kullanımı, H2 reseptör antagonist ilaç uygulaması, kardiyopulmoner resustasyon yapılmasını içeren değişkenler ele alındı. Bulgular: Çalışmada olgu grubunda H2 antagonist kullanan hasta sıklığı, hiperglisemi görülme sıklığı, nazogastrik sonda kullanma sıklığı, kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0.001, p=0,005, p=0,026). Kontrol grubunda VİP gelişmeden önceki dönemde hastalara kardiyopulmoner resustasyon yapılma hikayesi olan hasta sıklığı istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0.002). Çoklu analiz sonuçlarına göre nazogastrik sonda takılması 6.5 kat (GA:1.49-28.84), H2 reseptör antagonisti kullanımı 4.17 kat (GA:2.023-8.626), hiperglisemi varlığı 2.18 kat (GA: 1.073- 4.432), mekanik ventilasyon süresinin 1 yıldan uzun sürmesi 4.29 kat (GA: 1.081-10.232), mekanik ventilasyon süresinin 3 ay ila 1 yıl arası olması 2.69 kat (GA: 1.011-7.133), PRİSM skorundaki 1 birim artış ventilator ilişkili pnömoni gelişme riskini % 8 artırmaktadır (GA:1.007-1.163). Sonuç: Çocuklarda ventilatör ilişkili pnömoni gelişmesinde çok çeşitli risk faktörleri rol oynar. Özellikle H2 reseptör antagonist kullanımı ve nazogastrik kullanımı ventilatör ilişkili pnömoni riskini artıran değiştirebilen faktörler olup, ventilatör ilişkili pnömoni önlem paketleri hazırlanırken bu iki durum gözönünde tutulmalıdır. Ayrıca hiperglisemi ventilatör ilişkili pnömoni gelişmesinin erken habercisi olabilir.

HastanelerPnömoniRisk faktörleri+5
İlker Devrim
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanseri nedeni ile radyoterapi uygulanan olgularda radyasyona bağlı radyolojik akciğer değişikliklerinin tanımlanması, klinik ve dozimetrik faktörler ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç Meme kanseri nedeni ile radyoterapi (RT) uygulanan olgularda akciğerde oluşan radyasyona bağlı değişikliklerin detaylıca tanımlanarak radyasyon pnömonisi/fibrozisi (RP/F) açısından derecelendirilmesi ve bu bulguların klinik ve tedavi özellikleri ile ilişkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda 2005-2013 yılları arasında meme kanseri nedeni ile RT uygulanan 76 olgu retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Onkolojik tedavileri tamamlandıktan sonra rutin takibe alınan olgular radyasyon pnömonisi (RP) açısından sorgulanmış ve takip döneminde elde olunan toraks bilgisayarlı tomografi (BT)'leri radyasyona bağlı radyolojik akciğer değişiklikleri açısından detaylıca incelenmiştir. Yetmiş altı olguya ait toplam 116 toraks BT'si mediasten penceresinde 350/50 Hounsfiel Unit (HU), parankim penceresinde ise 1200/-600, 800/-800, 1800/-600 HU'ları ile değerlendirilmiştir. Toraks BT'ler detaylıca buzlu cam, septal kalınlaşma, konsolidasyon/yamasal opasite değişikliği/alveoler infiltrasyon, subplevral hava kisti, hava bronkogramı, parankimal bant, traksiyon bronşiektazisi, plevral/subplevral kalınlaşma ve volüm kaybı bulguları açısından incelenmiştir. Radyolojik RP/F meme kanseri tanılı olgularda kullanılabilir bir sistem olan Nishioka sınıflama sistemine göre derecelendirilmiştir. Derece 0, RT alanında anlamlı değişiklik olmaması; Derece 1, RT alanında plevral kalınlaşma; Derece 2, RT alanının <%50'sinde pulmoner değişiklikler (plak benzeri, heterojen dansite gibi) ve Derece 3, RT alanının >%50'sinde pulmoner değişiklikler olarak sınıflandırılmıştır. İstatistiksel değerlendirmede tanımlayıcı analizler ve bağıntı analizleri IBM SPSS 22.0 programı ile yapılmış ve bağıntı analizleri için Spearman testi kullanılmıştır. Bağıntı katsayısı (rs) -1 ile +1 arasında olup p<0,05 istatistiksel anlamlı değer olarak kabul edilmiştir. Bulgular Ortanca yaşı 53 olan olguların %70'ine modifiye radikal mastektomi operasyonu uygulanmış, %58'i invaziv duktal karsinom histolojisinde, %93'ü evre II-III'dür. RT, tüm olgularda meme/göğüs duvarı ve bölgesel lenfatiklere uygulanmıştır. Ortanca takip süresi 49 ay olan olguların hiçbirinde oksijen veya steroid gerektiren klinik RP gözlenmemiştir. Toraks BT değerlendirmelerinde, tüm zaman aralıklarında en sık görülen radyolojik bulgu buzlu cam olup bunu plevral/subplevral kalınlaşma ve septal kalınlaşma takip etmektedir. Tek değişkenli analizde; RT sonrası 1-6 aylık dönemdeki toraks BT değerlendirmelerinde 53 yaşından büyük veya aromataz inhibitörü kullanan olgularda Nishioka RP/F derecesinin daha yüksek olduğu saptanmıştır (rs=0,42 ve rs=0,663; p=0,012 ve p=0,000). Doz volüm histogram (DVH) parametreleri ipsilateral akciğere ait olup akciğerdeki radyolojik radyasyon hasarıyla arasındaki ilişki değerlendirildiğinde; V5 için >%30 (rs=0,73 ve p=0,000) ve >%44 (rs=0,49 ve p=0,025); V20 için >%15 (rs=0,56 ve p=0,01), >%20 (rs=0,64 ve p=0,002), >%30 (rs=0,51 ve p=0,02) ve >%33 (rs=0,48 ve p=0,02); V40 için >%24 (rs=0,51 ve p=0,02) ve ortalama akciğer dozu (OAD) içinse >16 Gy (rs=0,51 ve p=0,02) olması ile 13-18 ay takip dönemindeki toraks BT Nishioka RP/F derecelerinin doğru orantılı olarak arttığı gözlenmiştir. Benzer olarak V5 için >%30 (rs=0,37 ve p=0,037) ve V20 için >%15 (rs=0,39 ve p=0,028) olması durumunda 18 ay sonrası takip dönemindeki toraks BT'lerinde Nishioka RP/F derecesi daha yüksek bulunmuştur. Sonuç Çalışmamızda 1-6 aylık takip dönemindeki değerlendirmelerde; klinik faktörlerden ileri yaş veya aromataz inhibitörü kullanımının Nishioka RP/F şiddetini arttırdığı saptanmıştır. DVH parametrelerinde ise; takip toraks BT incelemelerinde 13-18 aylık dönem için V5, V20, V40 ve OAD, 18 ay sonrası takip dönemi için ise V5 ve V20 değerleri Nishioka RP/F derecesiyle ilişkili bulunmuştur. Klinik pratikte kullandığımız bu DVH parametrelerinin geç dönemde (>12 ay) oluşan radyolojik akciğer hasarında yol gösterici oldukları saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Radyoterapi; radyasyon pnömonisi/fibrozisi; Nishioka sınıflama sistemi

AkciğerFibrozMeme neoplazmları+7
Uğur Yılmaz
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geç dönemde hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızlı moleküler biyolojik yöntemler ile saptanması

Giriş ve Amaç: Hastaneye yatışı takip eden 5. günden sonra ortaya çıkan geç dönemde hastanede gelişen pnömonilere (HGP) genellikle çok ilaca dirençli bakteriler neden olmaktadır. Etkenlerin geç saptanması, uygun antibiyotiğin zamanında başlanamaması HGP prognozunu olumsuz olarak etkilemektedir. Son yıllarda enfeksiyon etkeni mikroorganizmaların hızlı moleküler yöntemlerle kısa sürede izole edilmesi, tedavinin daha erken ve etkin olarak başlanmasını sağlamaktadır. Bu durumun prognozu olumlu yönde etkileyeceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, HGP'de etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanması ve sonuçların konvansiyonel yöntemlerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Ocak 2014 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ile Anestezi ve Reanimasyon yoğun bakım ünitelerinde izlenen ve 2005 yılında yayınlanan ATS-IDSA kriterlerine göre HGP tanısı alan 62 hasta çalışmaya alınmıştır. HGP tanısı konulduğu anda hastalardan bronkoskopik (BAL, BASP) ve nonbronkoskopik (mini-BAL) yöntemlerle alt solunum yolu örnekleri alınmıştır. Alınan örnekler hem konvansiyonel yöntemler ve hem de hızlı moleküler yöntemlerle bakteriyolojik etkenler açısından incelenmiştir. Bulgular: Hasanede gelişen pnömoni tanısı alan 62 hasta (42 erkek, yaş ortalaması 69.7±15.6) alınmıştır. Hastaların %95.2'sinde ek hastalık olup, 33 hastaya invaziv mekanik vetilasyon (İMV), 28 hastaya İMV + noninvaziv mekanik ventilasyon (NİV) uygulanmıştır. Hastanede gelişen pnömoni tanısı anında 59 hastanın 39'inin akciğer grafisinde tek taraflı infiltrasyon, 20'sinde çift taraflı infiltrasyon saptanmıştır. Üç hastanın akciğer grafisinde ise tek taraflı infiltrasyon yanısıra plevral efüzyon uyumlu dansite artışı izlenmiştir. Konvansiyonel yöntem ile 62 hastanın 40'ında (%64.5) bakteriyel etken saptanırken, polimeraz zincir reaksiyon (PCR) ile 62 hastanın 57'sinde (%91.9) bakteriyel etken izole edilmiştir. Etken saptanması açısından konvansiyonel yöntem ile PCR yönteminin birbiriyle uyumlu olduğu gözlenmiştir (kappa:0.797). Ayrıca, PCR ile etken saptanma oranının anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p=0.0004). Her iki yöntem ile en sık Acinetobacter baumannii saptanmıştır. İzlemde 62 hastanın 45'inde (% 72.6) mortalite izlenmiştir. Sonuç: Geç dönemde ortaya çıkan HGP etkenlerinin saptanmasında konvansiyonel yöntemler ile PCR arasında uyumun iyi olduğu ve PCR ile daha fazla hastada etken saptanabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Bakteriyel etkenlerin hızlı moleküler yöntemlerle saptanmaya başlanmasının, hastanede gelişen pnömoni etkenlerinin hızla belirlenmesi sonucu, etkin bir şekilde tedavi edilmesinin yolunu açabileceği düşünülmüştür.

BakterilerBakteriyel enfeksiyonlarBakteriyel hastalıklar+6
Ahmet Uysal
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi göğüs hastalıkları yoğun bakım ünitesinde entübe halde takip edilen pnömonili hastalarda bronkoalveolar lavaj ve trakeal aspirat materyallerinin kültürlerinin ve gram boyamalarının kıyaslanması

Amaç. Pnömoni önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir ve her yıl dünya çapında milyonlarca insanı etkilemektedir. Pnömoniye sebep olan mikrobiyolojik etkenin saptanması uygun antibiyotik verilmesi, morbidite ve mortalite oranını düşürmek açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda ventilatör ilişkili pnömoni(VİP) sebebiyle takip edilen hastalarda mikrobiyolojik etkeni saptamaya yönelik endotrakeal aspirat yöntemiyle bronkoskopik bronkoalveolar lavaj yöntemini mukayese etmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem. Bu çalışma prospektif olarak 1 Mart 2022-1 Şubat 2023 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi göğüs hastalıkları yoğun bakım ünitesinde yatan VİP tanılı hasta grubu ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda anamnezleri, fizik muayene bulguları, yoğun bakım takipleri, radyolojileri ve laboratuvar tetkikleri ile klinik pulmoner enfeksiyon skoru incelenerek ventilatör ilişkili pnömoni düşünülmekte olan 31 hastaya yoğun bakım ünitemizde yatarken endotrakeal aspirasyon ile eş zamanlı bronkoalveolar lavaj yapılıp elde edilen örnekler en kısa sürede klinik mikrobiyoloji laboratuvarına iletilmiştir. Mikrobiyoloji laboratuvarında örneklerin gram boyamaları, ARB, mantar ve tüberküloz kültürleri ile bakteriyolojik kantitatif kültürleri ve antibiyogramları incelenip kaydedildi. Hastaların demografik verileri, örnekleme öncesi antibiyoterapi bilgileri, APACHE II, SAPS II, SOFA, PSI skorları ve 30 ile 90 günlük mortalite verileri kaydedildi. Araştırma sonucu elde edilen veriler bilgisayar ortamında SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 18.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular. İncelenen 31 hastadan, dahil edilme ve dışlama kriterlerini karşılayan 29 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların 20'si (%69,00) erkek, 9'u (%31,00) kadındı ve yaş ortalaması 68,24 ± 17,32 yıl olarak saptandı. Bu hastalarda belirlenen komorbiditelerden en sık %37,90 ile hipertansiyon, %27,60 ile kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve %24,10 ile diabetes mellitus idi. Hastaların ortalama SAPS II skoru 55,66 ± 18,30, APACHE II skoru 24,62 ± 7,09, SOFA skoru 7,14 ± 2,85 PSI skoru 144,14 ± 36,71 olarak hesaplandı. 30 günlük mortalite oranı %20,70 olarak, 90 günlük mortalite oranı %72,40 olarak saptandı. Radyolojik olarak pnömoni lokalizasyonu değerlendirilen hastaların %41,40'ında bilateral, 6 %41,40'ında sağ akciğer, %17,20'sinde sol akciğer olarak saptandı. ETA kültürüne göre anlamsız üreme olan hastaların 8'inde (%44,40) BAL kültürü üremesi anlamlı olarak tespit edildi ve ETA ve BAL kültür anlamlı-anlamsız üreme oranlarının dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,003). Sonuç. Çalışmamızda bronkoskopik BAL yönteminin pnömoni etkenini saptamasında endotrakeal aspirasyona üstün olduğu saptandı. ETA yönteminin invaziv olmaması, maliyetinin daha az olması ve özel uzmanlık getirmemesi gibi avantajlarına rağmen orofarengeal flora ile kontamine olabilmesi, etken mikroorganizmanın saptanamaması gibi dezavantajları mevcuttur. YBÜ'de VİP sebebiyle takip edilen hastalar da bronkoskopik BAL ile etkenin saptanıp uygun antibiyoterapi verilmesi mortalite ve morbiditeyi azaltmaya katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler. Bronkoalveolar lavaj, endotrakeal aspirasyon, vip, yoğun bakım

AspirasyonBronkoalveolar lavajBronkoalveolar lavaj sıvısı+5
Necmeddin Öğe
Necmettin Erbakan University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Pnömoni hastalarında ekstübasyondan hemen sonra başlanan pulmoner rehabilitasyon programının taburculuk süresi üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada pnömöni hastalarında ekstübasyondan sonra başlanan Pulmoner Rehabilitasyon (PR) programının taburculuk süresi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Mart 2022-Mart 2023 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesinde tedavi olan, 20 yetişkin pnömoni hastası alındı. Hastalar iki gruba rondomize edildi. Katılımcıların değerlendirmeleri tedavi öncesinde, 2.Haftada, 4.Haftada yapıldı ve Weaning Kriterleri Skalası, Full Outline of Unresponsiveness (Four) skoru, Confusion, Urea, Respiratory Rate, Blood Pressure (CURB-65) Skoru, Modifiye Borg Skalası(MBS), Kas Kuvveti Değerlendirme Testi (MRCS) Glaskow Koma Skalası (GKS), Mekik Yürüme Testi (Shuttle run) ve 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT) uygulandı. Bulgular: 1.gruptaki hastalarda bradipne oranları daha yüksek iken 2. Grupta Eupne oranı daha yüksektir. 2. Gruptaki hastalarda Nabız ölçümlerinin değişiminde istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). 1. gruptaki hastalarda Borg ölçümleri daha yüksek iken. 2.Grup hastalarında Borg azalış göstermiştir. Sonuç: Solunum egzersizlerinin, özellikle yoğun pulmoner rehabilitasyon programının taburculuk süresini kısalttığı ve tam iyilik hali sağladığı sonucuna varılmıştır.

EkstübasyonPnömoniPulmoner rehabilitasyon+1
Büşra Acar
Bahçeşehir University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran COVID-19 pnömoni enfeksiyonu olgularında faktör V leiden G1691A ve MTHFR A1298C gen polimorfizminin klinikle ilişkisinin araştırılması

Faktör V Leiden Mutasyonu trombofilinin en yaygın sebebi olarak kabul edilmektedir. Faktör V Leiden mutasyonu venöz tromboz riskini arttırmaktadır. Faktör V Leiden G1691A ve MTHFR A1298C gen polimorfizminin klinik ile ilgisinin araştırılması, bu genlerdeki polimorfizmin viral pnömonili hastalardaki dağılımı, klinik seyrini öngörme ve mortalite üzerine olan etkisini araştırdığımız çalışmanın sonuçları aşağıda verilmiştir: Hastalarımızın yaş ortalaması 53,4 idi ve %58'erkeklerden oluşmaktaydı. Yaş olarak yetişkin hastalar ile çalışmamızdaki gen poliformizmleri arasında istatistiksel anlamlılık yoktu. Vaka grubunda FVL G1691A GA oranı (%22,7) kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,05). 150 hastanın 108'inin (%72) tedavisine hastanede devam edilirken, bu hastaların (%72) 81'i serviste, 27'si ise YBÜ'nde tedavi görmüştür. Gruplar arasında lökosit sayısı, hemoglobin, nötrofil sayısı, lenfosit sayısı, trombosit, monosit, CDP, üre, kreatinin, D-dimer, ferritin, tromponin, fibrinojen, INR değeri açısında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). FVL G1691A-GA ve FVL G1691A-GG grupları arasında yatış yeri, yatış süresi ve sağ kalım açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). MTHFR A1298C-AA ve MTHFR A1298C-AC grupları arasında yatış/taburculuk oranı, yatış yeri ve sağ kalım açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken (p>0,05), MTHFR A1298C-AC grubunda yatış süresi MTHFR A1298C-AA grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). FVL G1691A ve MTHFR A1298C heterezigot olan ve olmayan gruplar D-dimer değerleri açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark mevcuttur (p=0,022). Pamukkale Üniversitesi Acil Tıp Anabilim dalında acil servise başvuran Covid pnömonili hastalarda FVL G1691A ve MTHFR A1298C gen polimorfizmin araştırılması ve bu durumun klinikle ilişkisini; elde ettiğimiz bulgularla güncel literatür verilerinden yararlanarak tartıştık. Çalışmamızda iki gende heterozigot olan hastalarda D-dimer oldukça yüksekti ve bu hastalarda yatış süresi uzundu.

Acil servis-hastaneAcil tıpCOVID 19+7
Hilal Çıralıoğlu
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessEN

Investigation of the effectiveness of the rate of neurophil lymphocyt in the estimation of the prognosis of the disease in 65 years and older with community-acquired pneumoni̇a patients in emergency service

OBJECTIVE:Theaimofthisstudywastoevaluatetheprognosisofthediseasebylookingat the NLR levels of patients aged 65 and over. In addition, the NLR level in patients diagnosed with CAP was compared with other infection markers to have an idea about thedisease. MATERİALS AND METHODS: This study included patients aged 65 years and older who were admitted to the Emergency Department of the Atatürk Training and Research Hospitalof Ankara Yıldırım Beyazıt University between January 2016 and December 2017 with the diagnosis of community-acquired pneumonia. The study was performed with a retrospective observational method. The demographic data, vital signs, laboratory parameters and radiological examinations of the patients included in the study were examined via HBYS system. The dates of application, gender and presence of additional diseases were recorded in the follow-upforms.. RESULTS: A total of 628 patients with CAP were included in the study. 267 (42.5%) of the patientswerefemaleand361(57.5%)weremale.Themeanageoftheparticipantswas78(65- 98). While 14 (2.2%) of the patients diagnosed with CAP were receiving Invasive Mechanical Ventilatorsupport,29(4.6%)patientsreceivednoninvasivemechanicalventilatorsupport,and 9 (1.4%) patients received vasopressor support. While 305 (48.6%) of the patients diagnosed withCAPweretreatedasoutpatients,253(40.3%)wereinpatientintheChestDiseaseService and 70 (11.1%) patients received treatment in the Intensive Care Unit. Mortality rates of the patientswereexaminedand33(5.3%)patientsdiedinthefirst28days,and40(6.4%)patients died in six months. 28-day mortality risk has increased in patients with heart failure, cerebrovascular disease and active tumor. 28-day mortality rates were significantly increased inpatientswithConsciousnessDisorder,RespirationRateof29,SystolicBloodPressurebelow 90mmHg,Pulserateofmorethan124perminute,PaO2<60orSaO2<90.The28-day Mortality rates of patients with acidosis (ph<7.35), BUN value greater than 29, detected pleural effusion in radiological examinations and hyperglycaemia (Glucose> 249) were significantly increased. The 28-day mortality rate was 42.9%, 20.7% and 33.3% for IMV, NIMV and Vasopressor support, respectively. The relationship between the parameters showing the infection status and the 28-day mortality was investigated and the values of Procalcitonin (p: 0,039) and Lactate (p: 0,011) were found to be effective in showing the 28-day mortality. The NLR value is different between the patients who are dischargedand the patients admitted to the hospital. However, the difference between those in the Service and Intensive Care Unit is not significant. Although the area under the curve is significant in the ROC analysis for NLR to distinguish inpatients and discharged patients, NLR cannot be interpreted as a strong marker for this purpose. CONCLUSION:NLR level is not effective inpredicting the mortality of patients. In this study, PSI, PCT and Lactate were found to be more effective. On the other hand, there is adifference between the patients who were discharged and admitted to the hospital in terms of NLR value. We can use this value for safedischarge.

Emergency service-hospitalEmergency medicineGeriatrics+5
Benan Koyuncu Aydın
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt solunum yolu enfeksiyonu ile hastane yatışı yapılan, 2-5 yaş arası çocukların, anne sütü alımı açısından değerlendirilmesi

AMAÇ: Bu çalışmada, alt solunum yolu enfeksiyonuyla, hastane yatışı yapılan, 2-5 yaş arası çocukların, anne sütü alma açısından değerlendirilmesi ve anne sütünün alt solunum yolu enfeksiyonunda etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ ve YÖNTEM: 01.01.2016 ve 31.12.2021 tarihleri arasında, Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Hastalıkları polikliniklerine; pnömoni, bronşiolit tanılarıyla başvurup, hastaneye yatışı yapılan ve yatışı yapılmayıp, genel kontrol ya- da takip amacıyla polikliniğe başvuran, 2-5 yaş arası, randomize seçilen 908 olgunun dosyaları, retrospektif taranarak, anne sütü alma durumlarının karşılaştırılması amaçlandı. Olgulardan, elde edilen verilerin analizinde IBM SPSS Statistic 26 programı kullanıldı. Bu süreçte Ki-Kare, T-Testi, One-Way ANOVA ve Korelasyon testleri kullanıldı. BULGULAR: Olguların %41,9'u kız, %58,1'i erkektir. Araştırmaya dâhil edilen 2-5 yaş arası çocukların %22,4'ü 2 yaşında, %37,5'i, 3 yaşında, %27,3'ü 4 yaşında, %12,8'i 5 yaşındadır. Araştırılan olguların yaş ortalaması 3,30 ± 0,95'tir.18 aya kadar anne sütü alımı ve olguların hastane yatış durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı, zayıf düzeyde negatif korelasyon görülmüştür. (p<0,01 ). 18 aya kadar anne sütü alımı ve olguların hastane yatış süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı, çok zayıf düzeyde negatif korelasyon görülmüştür. (p<0,05). SONUÇ: Anne sütünün, pek çok faydası ve gerekliliğinin yanında, hastaneye yatış gerektiren alt solunum yolu enfeksiyonlarına karşı koruyucu olduğunu görülmüştür. Buna rağmen araştırmamızda elde edilen bilgilere göre toplam anne sütü alma süreleri ve ilk 6 ay sadece anne sütü alma oranları hedeflenen düzeylerin altındadır. Bu konuda gerekli bilgilendirme ve özendirme politikaları uygulanmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Anne sütüyle beslenme, pnömoni, bronşiolit, alt solunum yolu enfeksiyonu, Muğla

Anne sütüBebek beslenmesiBronşiyolit+6
Veli Can Yılmaz
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran ve hastaneye yatan toplum kaynaklı pnömonili hastaların sağaltımında pnömoni şiddet skorları ve inflamasyon markırlarının rolü var mıdır?

Toplum kökenli pnömoni (TKP) tanısı almış hastalarda mortalite riskinin tahmininde, yoğun bakım takibi ihtiyacının belirlenmesinde ve hastaneye yatışın kararlaştırılmasında CURB-65, CRB-65, CURB, SOAR, SMART-COP, PSI, A-DROP gibi pnömoni şiddet skorlama sistemleri, magnezyum (Mg) gibi hücresel iyonlar ve CRP, nötrofil, lenfosit, nötrofil sayısının lenfosit sayısına oranı olan NLR, platelet sayısının lenfosit sayısına oranı olan PLR gibi inflamasyon markırları günlük pratiğimizde kullanılmaktadır. Çalışmamızı planlarken, hastaneye yatan TKP'li olgularda yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takip ihtiyacı, 28 günlük mortalite ve hastane mortalitesi riskini belirlemek amacıyla CURB-65, CRB-65, CURB, SOAR, SMART-COP, PSI, A-DROP, CRP, NLR, PLR, Mg gibi parametrelerin bu ihtiyaç ve risklerin belirlenmesinde ve hastalarımızın sağaltımındaki sürece olan etkisini; ayrıca bunun literatür ile karşılaştırılmasını amaçladık.

Acil servis-hastaneAcil tıpBiyobelirteçler+7
Hasan Gökçen
Muğla Sıtkı Kocman University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVID-19 pnömoni sonrası 3. ay akciğer bulgularının bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma

COVID-19 pnömoni sonrası 3. ayda oluşan akciğer bulgularını bilgisayarlı tomografi (BT) ile değerlendirmek. 15 Mart 2019 – 31 Aralık 2021 tarihleri arasında hastanemize başvuran, COVID-19 enfeksiyonu nedeniyle tedavi edilen ve kontrol görüntülemesi yapılan olgular retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, altta yatan komorbidite, pnömoni şiddeti, semptom başlangıç zamanı, hastane yatışı ve yatış süresi bilgileri kaydedildi. Hastaların tanı anında ve ortalama 3 ay sonra çekilen toraks BT görüntüleri değerlendirildi. BT şiddet skorlaması her bir akciğer lobuna 0-5 aralığında (0 infiltrasyon yok; 1 %5> infiltrasyon; 2 %5-25 infiltrasyon; 3 %25-50 infiltrasyon; 4 %50-75 infiltrasyon; 5 %7550 yaş) (OR: 56,1 p=0,001) ve hastanede yatış süresinin (OR=1,3 p=0,03) rezidüel akciğer bulgularının oluşmasında bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Post-COVID 3. ayda toraks BT'de persistan anormallik oluşma riski ileri yaşta (>50 yaş) ve hastanede yatış süresinin uzaması durumunda yüksektir. Persistan toraks BT bulgularının ne kadarının gerçek fibrozisi yansıttığı uzun dönem takip sonucu ortaya konabilir.

Akciğer hastalıklarıCOVID 19Pnömoni+2
Muhammet Fırat Öztepe
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00

Related subjects