Diagnosis-differential

128 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Glikozaminoglikan tayini için moleküler baskılanmış kromatografik kolon dolgu materyali geliştirilmesi

Hücrelerarası alanın en yaygın moleküllerinden olan proteoglikanların temel yapısında, 'core protein'e (çekirdek protein) kovalan olarak bağlanmış bir ya da daha fazla glikozaminoglikan (GAG) zinciri bulunmaktadır. İdrarla eksrete edilen GAG düzeyleri, lizozomal depo hastalıklarının, özellikle de mukopolisakkaridozların tayin ve izleminde kullanılırlar. Son yıllarda ise idrar GAG tayininin değişik hastalıklarda (kronik böbrek rahatsızlıkları, renal fibroz, glomerüler filtrasyon sorunları, mesane taşı, meme ve akciğer kanserleri, hipertansiyon ve diabet, vb.) bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösteren çalışmalar yayımlanmıştır. Bu gelişmelere karşılık, GAG yapısının yüksek polaritesi ve mikroheterojenitesi idrar GAG analizlerinin oldukça zor olmasına yol açmaktadır. Bu nedenle GAG analizi için yeni, spesifik ve kolay uygulanabilir yöntemler geliştirilmesine gereksinim bulunmaktadır. Bu çalışmada, biyolojik olarak tayinleri büyük öneme sahip Glikozaminoglikan türlerinden Heparan sülfat, kondroitin sülfat ve dermatan sülfat tayini ve ayırımı için kromatografik kolon materyali geliştirildi. Öncelikle bu üç Glikozaminoglikan kimyasal olarak parçalanmış elde edilen fragmanlar kütle spektrometresinde, Multiple Reaction Monitoring(MRM) ve Surface Induced Reaction(SIR) ile incelendi. Bu analizler ile elde edilen fragmanların bir kütüphanesi oluşturuldu. Bu ölçümlere göre polimerler karakterize edilmiştir. Moleküler baskılanmış polimer materyalleri de sadece bu üç moleküle karşı seçicilik gösteren, glikozamioglikanların negatif yüklü sülfat gruplarına non-iyonik ilgi gösteren akrilamid monomerinden elde edildi. Bu polimeri elde edebilmek için presipitasyon polimerizasyon tekniğinde termal polimerizasyon ile hazırlanmış moleküler baskılama tekniği kullanıldı. Bu teknikle elde edilen polimerler, çelik HPLC kolonu içerisine doldurulmuş, sonrasında yıkanarak içerisinde baskılanmış, Glikozaminoglikanlar uzaklaştırılmış sonrasında ise bu baskılanmış polimerler örnek uygulamasından sonra, tutma kapasitelerine bağlı olarak karakterize edildiler. Ölçümlerde kolon elüsyon zamanı her onbeş dakikada bir toplanan fraksiyonlara göre yapılmış ve farklı baskılanmış kolonlara göre farklı zamanlar bulunmuştur. Farklı zamanlara göre pompa sisteminde elüsyon uygulanarak örnek uygulaması yapılmış ve karakterizasyonu buna göre gerçekleştirildi. Standart grafiklerin oluşturulmasında 1000ng/mL'nin altındaki düzeylerde seri dilüsyon ile standart grafikleri oluşturulmuştur. İdrar örneklerinde ise ölçümdeki doğruluk gücünü artırmak için idrara 500ng/mL miktarıda her bir glikozaminoglikandan eklenmiştir. Baskılanmamış kör polimer ile yapılan çalışmalarda ise glikozaminoglikanlara seçimlilik gösterilmemiştir. Gerçekleştirilen bu çalışma, idrar ile atılan GAG'ların seçimli bir şekilde ayrılması ve böylelikle daha doğru, daha hızlı ve daha ekonomik tayini için moleküler damgalama yöntemiyle kromatografik kolon dolgu materyali geliştirilmesi hipotezine dayanmış ve başarılı bir şekilde bu hipotez kanıtlanmıştır. Bu yeni metodolojik yaklaşımla hazırlanan GAG seçimli polimerle, analiz edilen idrar örneklerinde GAG molekülleri kromatografik olarak daha doğru ve daha hızlı ve ekonomik bir şekilde ayrıştırılacaktır. Böylelikle idrar GAG analizinde yeni ve kolay bir yöntem geliştirildi ve bu polimer GAG ile ilişkili hastalıkların izlenmesindeki eksikliği/kısıtlılıkları gidererek GAG tayini çalışmalarında kromatografik kolon dolgu materyali olarak rutinde kullanılabilecektir.

GlikozaminoglikanlarHeparinKondroitin+5
Zihni Onur Uygun
Ege University · Institute of Health Sciences
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuklarda kronik öksürük nedenlerinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız EÜTF Çocuk Solunum ve Allerji Polikliniği'ne 2011-2014 yıllarında kronik öksürük nedeni ile başvuran ve takip edilen olguların, kronik öksürük etyolojilerini değerlendirmek ve kronik öksürük tedavisine katkıda bulunmaktır. Materyal ve Metod: Bu çalışma Ocak 2011 - Aralık 2014 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastanesi, Çocuk Solunum ve Allerji Polikliniğine kronik öksürük yakınması ile başvuran 18 yaş altı çocuklar üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Hastaların dosyalarından ayrıntılı anamnezleri, öksürük süreleri, öksürük karakterleri, spesifik öksürük semptom ve fizik muayene bulguları, öksürüğü tetikleyici faktör varlığı, aile özellikleri, öz-soy geçmiş, laboratuvar tetkik ve sonuçları, görüntüleme yöntemleri ve tedavileri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 201 hasta dahil edildi. Hastaların yaşları 6 ay ile 17 yaş arasında değişmekte olup ortalaması 6,28±3,80 yaş olarak saptandı. Hastaların 125'i (%62,2) erkek, 76'sı (%37,8) kız olarak saptandı. Olgularımızın 21'i (%10,4) 0-2 yaş arasında, 78'i (%38,8) 2-6 yaş arasında, 102'si (%50,7) ise 6 yaşından büyük olarak saptandı. Cinsiyet ile yaş grupları arasında istatistiksel olarak bir fark saptanmadı (p=0,166). Hastaların başvuru sırasında ortalama öksürük süresi 9,21±5,96 hafta arasında değişmekteydi (4-24 hafta). Hastaların öksürük süreleri bakımından yaş grupları arasında istatistiksel olarak bir fark saptanmadı (p=0,173). Toplam 201 hastanın 66'sında (%32,8) Üst Havayolu Öksürük Sendromu, 55'inde (%27,4) Astım/Astım Benzeri Semptom, 30'unda (%14,9) Persistan Bakteriyel Bronşit ve 10'unda (%5,0) Gastroözefageal Reflü Hastalığı en sık görülen tanılar olarak saptandı. Çalışmaya alınan 201 hastanın almış oldukları tanılar yaş gruplarına göre sınıflandırıldığında 0-2 yaş grubunda en sık görülen tanı 7 (%33,3) hasta ile GÖRH, 2-6 yaş grubunda 23 (%29,5) hasta ile Astım/Astım Benzeri Semptom, 6 yaş üzerindeki grupta ise 49 (%48) hasta ile Üst Havayolu Öksürük Sendromu olarak tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda kronik öksürük nedenleri literatürde yer alan hem yabancı hem de ülkemizde yapılan çalışmalar ile karşılaştırıldığında, benzerlikler olduğu kadar bazı önemli farklılıklar da içermektedir. Bizim çalışmamızda kronik öksürüğün en sık nedeni 0-2 yaş grubunda GÖRH, 2-6 yaş grubunda Astım/Astım Benzeri Semptom, >6 yaş grubunda ise ÜHÖS olarak saptanmıştır. Bunun nedeni hem olgu sayımızın az olması, hem de polikliniğimizin solunum ve alerji polikliniği olup, seçilmiş vakaların polikliniğimize yönlendirilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle çocuklarda kronik öksürüğün etiyolojisine yönelik hem çok sayıda, hem de daha fazla olgu içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Çocuk, kronik öksürük, tanı, tedavi

Retrospektif çalışmalarTedaviTeşhis+3
Recep Deviren
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidin kapsüllü folliküler paternli tümörlerinde EZH1 ekspresyonunun ve kapsül özelliklerinin ayırıcı tanıya katkısının araştırılması

Tiroidin folliküler paternli tümörleri; folliküler adenom, folliküler karsinom, papiller karsinomun folliküler ve enkapsüle varyantları, hurthle hücreli adenom ve hurhtle hücreli karsinomdur. Bu antitelerin tanıları histopatolojik inceleme ile mümkündür, tedavi ve prognozları ise farklılık gösterir. Histopatolojik tanıda bazen teknik sebepler bazen de gözlemciler arası farklılıklar zorluk yaratabilir. Bu sebepten bu antitelerin ayırımlarını daha objektif bir temele oturtacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Enhancer of zeste homolog 1 geni (EZH-1), histon H3 trimetilasyonunda görev alan polycomb kompleksinin subuniti olarak görev yapar ve hücre proliferasyonunda etkili olur. EZH-1 mutasyonlarının malign tümörlere kıyasla benign tiroid tümörlerinde daha çok izlendiğine dair çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmalar referans alınarak folliküler paternli tiroid tümörlerinde EZH1 ekspresyonu hem immünohistokimyasal hem de real time PCR yöntemi ile araştırılacak bu ekspresyonun klinik ve histopatolojik verilerle ilişkisi değerlendirilecek ve sonucuna göre günlük pratikte kullanım imkanlar ve ayırıcı tanıya katkısı araştırılacaktır. Çalışmanın bir diğer amacı da bu tümörlerin kapsüllerinin nitelik ve nicelik özelliklerinin yine ayırıcı tanıya katkısının araştırılmasıdır.

Gen ifadesiMutasyonTeşhis+5
Fadime Eda Gökalp Satıcı
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadın pelvik kitlelerinin benign-malign ayırımında difüzyon ağırlıklı MRG bulgularının farklı `b' değerleri kullanılarak değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, jinekolojik pelvik kitle ön tanısı almış kadın hastalarda kitlelerin farklı `b' değerleri kullanarak difüzyon ağırlıklı MRG bulgularının tanıya katkısını araştırmaktır.Çalışmaya Ekim 2009 ile Kasım 2010'da, Radyoloji Anabilim Dalı MR Ünitesi'ne pelvik kitle ön tanısıyla pelvik MR tetkiki istenen 15?82 (ort: 43) yaş aralığında 167 malign ve benign lezyon içeren 154 olgu dahil edildi. Bu hastalardan DAG ile sırasıyla b250, b500, b750, b1000 gradient değerlerinde difüzyon ağırlıklı EPI görüntüler alındı. Pelvik kitle saptanan olgularda lezyonlardan ADC değerleri ölçüldü.Malign lezyon saptanan 47 olgunun ortalama ADC değerleri (b250, b500, b750, b1000) (1.19x10?3, 1.12x10?3, 1.05x10?3, 0.94x10?3 sn/mm2), benign lezyon saptanan 120 olgunun ortalama ADC değerlerinden (b250, b500, b750, b1000) (2.17x10?3, 2.04x10?3, 1.97x10?3, 1.94x10?3 sn/mm2) düşük ölçüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05).Çalışmamız farklı b değerlerinde planlanmış olup tüm değerlerde malign ve benign kitleler arasında anlamlı istatistiksel farklar bulundu. Ancak b 500 altı değerlerde görüntü rezolüsyonu azaldığını ve lezyonların saptanmasının güçleştiğini saptadık. Pelvik bölge değerlendirmelerinde b 500 ile b 1000 arası değerlerin kullanılmasının daha uygun olacağının kanaatindeyiz.Sonuç olarak DAG'ın, konvansiyonel görüntüleme yöntemlerine eklenerek rutin kullanıma girmesinin pelvik kitlelerin malign ve benign ayırıcı tanısında önemli katkılar sağlayacağını düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Manyetik rezonans görüntüleme (MRG), difüzyon ağırlıklı görüntüleme (DAG), ADC, pelvik kitle.

Biyobelirteçler-tümörDifüzyon manyetik rezonans görüntülemeKadın ürogenital hastalıkları+6
Veysel Burulday
İnönü University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Santral yerleşimli akciğer kanserlerinin distaldeki atelektaziden ayırtedilmesinde fırst-pass perfüzyon bilgisayarlı tomografinin yeri

Bu çalışmada first-pass perfüzyon BT parametreleri kullanılarak, santral akciğer kanserleri ile distaldeki postobstrüktif atelektazinin ayırtedilebilmesi amaçlanmıştır.Çalışmamız, distalinde postobstrüktif pnömoni veya atelektazi ile uyumlu konsolidasyon bulunan santral yerleşimli akciğer tümörlü radyoterapi uygulanmamış 18'i erkek, 2'si kadın toplam 20 olgu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Olgularda önce scout ve standart kontrastsız görüntüler alınarak daha sonraki dinamik görüntüleme, kitle ve konsolidasyon alanlarını kapsayacak şekilde kesit pozisyonu belirlendikten sonra perfüzyon protokolüne uygun dinamik görüntüleme uygulanmıştır. Kontrastlı dinamik BT görüntüleri kullanılarak santraldeki kitlenin mümkün olduğunca periferinden kaçınılarak 3 farklı lokalizasyona ROI yerleştirilmiştir. Ayrıca distal atelektazi alanının da periferinde 3 farklı lokalizasyona ROI yerleştirilmiştir. ROI yerleştirilen lokalizasyonlarda BV, BF, TTP ve MTT perfüzyon parametreleri otomatik olarak hesaplanmıştır. Olgularda first-pass BV ve BF parametreleri santral kitlelerde düşük, distal atelektazi alanlarında yüksek bulunmuştur.Kitle ve konsolidasyonlarda ölçülen ortalama perfüzyon parametreleri sırasıyla BV:7.69±4.28, BF: 48.87±25.54, TTP: 27.94±7.32, MTT: 9.56±3.47 ve BV: 11.83±5.34, BF: 78.75±39.41, TTP: 29.72±6.05, MTT: 11.44±4.93 şeklindeydi.Çalışmamızda elde edilen veriler doğrultusunda first-pass perfüzyon BT'nin santral yerleşimli akciğer kanseri ile distalindeki konsolidasyondan ayırtedilmesinde bir fonksiyonel görüntüleme yöntemi olarak kullanılabileceği, böylece radyoterapi uygulanacak hastalarda hedef alanın daraltılmasında yararlı olacağı kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Perfüzyon Bilgisayarlı Tomografi (BT); First-pass; Postobstrüktif konsolidasyon; Santral akciğer kanseri

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAtelektazi+4
Mehmet Fatih Erbay
İnönü University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit ve ankilozan spondilit hastalıkları ile B ve C viral hepatiti ilişkisi

Amaç: RA ve AS hastalıkları ile HBV ve HCV virüslerinin etiyopatogenez, birliktelik, ayırıcı tanı ve tedavi aşamasında ilişkilerini incelemek.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya; 101 RA, 117 AS hastası dahil edildi. RA için 113, AS için 94 olgudan oluşan iki ayrı kontrol grubu oluşturuldu. Hasta kayıtları hepatit serolojisi yönünden retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastaların demografik özellikleri, hastalık süreleri, aldıkları tedavi protokolleri kayıt edildi. Hastalık aktivitesi yönünden akut faz reaktanları (ESR ve CRP) ve RF değerlerine bakıldı. Karaciğer enzimlerinden serum AST ve ALT değerlerine bakıldı. Tüm hastalar HBs Ag, HBs Ab, Anti-HCV yönünden tarandı. HBs Ag pozitif hasta kayıtlarında; HBe Ag, HBe Ab, HBc Ag, HBc Ab, HBV-DNA sonuçlarına bakıldı. Anti-HCV pozitif hasta kayıtlarında, HCV-RNA sonuçlarına bakıldı. Her parametredeki pozitiflik oranı RA, AS ve kontrol grupları ile kıyaslandı.Bulgular: RA ve AS'li hastalarda ortalama yaş sırasıyla 51.9 ± 12.6 ve 38.4 ± 11.1 yıldı. RA grubunda HBs Ag pozitifliği %1.9 (2/101) idi. HBs Ag veya HBs Ab pozitifliği yönünden; RA grubu, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. HBs Ag veya HBs Ab'nin birindeki pozitiflik HBV virüsü ile karşılaşma olarak değerlendirildi. HBs Ag veya HBs Ab'nin birindeki pozitiflik % 37.6 (38/101) idi. RA grubu, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.RA grubunda anti-HCV pozitifliği %0.9 (1/101) idi. Anti-HCV pozitifliği yönünden; RA grubu, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.AS hasta grubunda HBs Ag pozitifliği %6 (7/117) idi. HBs Ag veya HBs Ab pozitifliği yönünden; AS grubu, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. HBs Ag veya HBs Ab'nin birindeki pozitiflik %46.1 (54/117) idi. AS grubu, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.AS grubunda anti-HCV pozitifliği %0.8 (1/117) idi. Anti-HCV pozitifliği yönünden; AS grubu, kontrol grubu ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.Sonuç: RA ve AS hastalıkları etiyopatogenez, ayırıcı tanı, birliktelik ve de tedavi protokolünün belirlenmesi açısından HBV ve HCV virüsleri ile sıkı ilişki içindedir. Yaptığımız çalışmada bu ilişkinin aydınlatılmasını amaçladık. Bu konuda yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Artrit-romatoidEtyopatogenezHepatit B+4
Tuba Tülay Koca
İnönü University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

İki dil testinin (tedil ve todil) tipik ve atipik dil gelişimi gösteren çocuklarda ayırt ediciliğinin incelenmesi

Bu çalışmada Türkiye'de kullanılan iki farklı dil gelişimi testi için veri tabanlı ayırt etme ölçüt puanı belirlenmesi ve bu testlerin tekdilli ve ikidilli normal gelişim gösteren ve tek dilli dil bozukluğu olan gruplarda ayırt etme düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Türkçe Erken Dil Gelişimi Testi (TEDİL: n=1431) ve Türkçe Okul Çağı Dil Gelişimi Testi (TODİL: n=1252) testleri için toplam 2683 çocuktan toplanan veri kullanılmıştır. Veri tabanlı ölçüt puanını belirlemeye yönelik yapılan analiz sonucunda TEDİL ve TODİL alt testleri ve bileşke puanları için ölçüt tanı puanı olarak -1.00 SS yani 85 standart puan belirlenmiş ve çalışmanın analizleri bu puan temel alınarak gerçekleştirilmiştir. Diğer yandan, bir ölçme aracının tanısal doğruluğu incelenirken sadece duyarlılık ve özgüllük değerlerine başvurmanın yanlış sonuçlar verebileceği bilinmektedir. Bunu gidermek için daha nesnel sonuçlar verebilen pozitif veya negatif olasılık oranlarının asgari düzeyde olması ve duyarlılık ve özgüllük arasındaki farkın minimum düzeyde tutulması gibi unsurlar da göz önünde bulundurulmalıdır. Bu amaçla bu çalışmada tek bir ölçüte göre karar verilmemiş; birden fazla ölçütün birarada bulunması göz önünde bulundurulmuştur. Çalışmada elde edilen bulgulara göre, öncelikle TEDİL ve TODİL testleri dil ve konuşma bozuklukları alanında kullanılacak ölçme araçları için gerekli asgari psikometrik niteliklere sahip ve tanısal doğruluk değerleri açısından incelenmeye uygun nitelikte bulunmuştur. Belirlenen veri tabanlı ölçüt puanla incelenen TEDİL ve TODİL'in farklı dil bozuklukları alt gruplarının yüksek derecelerde ayırt edicilik oranlarına sahip olduğu belirlenmiştir. Bu iki testin, normal dil gelişimi gösterdiği düşünülen ikidilli popülasyonlarda özgüllük değerlerine bakıldığında ise her iki testin de beklenenin oldukça altında bir özgüllüğe sahip olduğu ortaya koyulmuştur. Diğer deyişle, bu bulgulara göre TEDİL ve TODİL testleri normal gelişim gösteren birinci dili Türkçe olmayan ikidilli bireyleri doğru olarak ayırt etmede mevcut bulgulara göre beklendik düzeyin altındadır.

Dil gelişimiKonuşmaKonuşma bozuklukları+5
Orhan Selçuk Güven
Anadolu University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut divertikülit ile akut epiploik apandajit'in ayırıcı tanısında laboratuvar parametrelerinin önemi

Amaç: Akut divertikülit ile primer epiploik apandajitin ayırıcı tanısında klinisyenlerlerin kullandığı laboratuvar parametrelerinin etkinliğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 01.01.2013-01.01.2022 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim Araştırma Hastanesi'ne başvuran, epiploik apandajit (EA) veya divertikülit (AD) tanısı almış toplam 184 hasta retrospektif olarak tarandı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, başvuru anındaki serum beyaz kan hücresi (WBC), nötrofil (NE), lenfosit (LY), hemoglobin (Hb), platelet (Plt), ortalama platelet hacmi (MPV), albümin (Alb), kreatin kinaz (CK), C-Reaktif Protein (CRP) değerleri, bu değerlerin birbirleri ile oranları, lezyon lokalizasyonları, bilinen kronik hastalıkları, yatış gereklilikleri, yatış süreleri, komplikasyon varlığı, girişim gereklilikleri, rekürrens durumu ve kolonoskopi sonuçları tarandı. İki grubun, klinik ve laboratuvar bulguları birbirleri ile karşılaştırıldı. Çoklu değişken analizinde anlamlılığını koruyan 3 değer 2 puan olarak belirlendi. İki farklı değerlendirme kriteri ortaya konuldu. Ramcho indeksi (RI) kriterlerin AD ile pozitif anlamlılığına göre RI = (Yaş x NE x CRP) / (LY x Hb x Alb x CK) x 100 olarak belirlendi. Ramcho skoru (RS

ApandisitApendiksDivertikülit+5
Fatih Şahin
Hitit University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek üstü bezinde adenom-metastaz ayırıcı tanısında Difüzyon Tensor Görüntülemenin etkinliği

Amaç:Adrenal glandlardaki kitlesel lezyonların değerlendirilmesinde Manyetik RezonansGörüntüleme (MRG), multiplanar görüntüleme yapabilmesi, doku karakterizasyonunumümkün kılabilmesi, yüksek doku kontrastı sağlaması nedeniyle değerlidir. MRG ile adrenalglandlardaki lezyonların içeriği gösterilebildiğinden hastalıkların ayırıcı tanısı yapılabilir.Son dönemlerde konvansiyonel MRG'ye ek olarak geliştirilen Diffüzyon AğırlıklıGörüntüleme (DAG) ve Diffüzyon Tensor Görüntüleme (DTG), beyin tümörlerinin ayırıcıtanısındaki etkinliği üzerinde en fazla araştırma yapılan konular arasında gelmektedir. DTGnin, çeşitli abdominal lezyonların değerlendirilmesinde de diagnostik teknik olarakkullanılabileceği yönünde araştırmalar vardır. Bu teknikte yerel su diffüzyonu her vokselinkendisine atanan bir tensörü tarafından tanımlanır. Diffüzyon tensorün geometrik yapısıkemik, kas, beyin ak maddesi gibi farklı dokuların yapılarının tespitini niceliksel olarakmümkün kılar. Apparent diffusion coefficient (ADC) değerinin benign lezyonlardan malignlezyonları ayırd etmede anlamlı olduğuna yönelik yayınlar mevcuttur. Ancak DTG'ninadrenal gland lezyonlarının ayırıcı tanısına yönelik literatürde bir araştırma bulunmamaktadır.Bu nedenle biz çalışmamızda bu tetkikin ayırıcı tanıdaki etkinliğini araştırmayı amaçladık.Gereç ve Yöntem:Çalışmamızda, adrenal glandda lezyonu olduğu düşünülen ve MRG çekimi için yönlendirilenolgular çalışmaya dahil edildi. Yaşları 18-80 arası değişen (ortalama 59), 27'si erkek, 6'sıkadın, toplam 33 hastadaki 33 adrenal kitlesi MRG ve DTG ile prospektif olarakdeğerlendirildi. Çalışma grubu 19 adenom, 14 metastaz kesin tanısı alan hastalardanoluşmaktaydı. 3 Tesla MRG cihazı ile abdominal MRG'ye ek olarak 6 dakika süren DifüzyonTensör Görüntüleme (DTG) sekansı ek olarak uygulandı. Bu işlem Radyoloji bölülümüzde 3Tesla MRG sisteminde, yüzeyel vücut sarmalı kullanılarak yapıldı. Toplam görüntülemesüresi yaklaşık olarak 25-30 dakika sürdü. Herbir olguya klinik bilgileri bizde saklı kalmaküzere bir numerik bir kod verildi. Elde edilen veriler özel bir yazılım ile incelenerek renkkodlu FA (Fraksiyone Anizotropi) ve ADC (Appearent Diffusion Coefficient) haritalarıoluşturuldu. Bu haritalardan FA ve ADC değerleri istatistiksel olarak hesaplandı ve budeğerlerin ayırıcı tanıya katkısı değerlendirildi.Y. IŞIK, 2010 65Bulgular:Adenomlardan ölçülen medyan ADC değeri 1.44 iken, metastazlardan ölçülen medyan ADCdeğeri 1.29 bulunmuştur. Metastazdan ölçülen ADC değerleri, adenom ile karşılaştırıldığındaistatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.008).Adrenal gland yerleşimli adenomlardan ölçülen medyan FA değeri 0.52 iken, metastazlardanölçülen medyan FA değeri 0.35 bulunmuştur. Metastazdan ölçülen FA değerleri, adenom ilekarşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşük bulunmuştur (p<0.008).Sonuç:Bu çalışma 3 Tesla MRG sistemi ile adrenal glanda yönelik DTG'nin yapılabileceğinigöstermiştir. Adrenal adenomlardan metastazların ayrımında ADC ölçümleri istatistikselolarak anlamlı bulunmazken, FA değerleri adrenal metastazlarda adenomlarla kıyaslandığındaistatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde düşük bulunmuştur.

AdenomlarAdrenal bez neoplazmlarıAdrenal bezler+7
Yüksel Işık
Yeditepe University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

'Carotid body' paraganglioma ve 'carotid body' paragangliomayı taklit eden lezyonların ayırıcı tanısı

Baş ve boyun paragangliomaları, karotis bifurkasyon gibi yüksek morbidite ve mortalite risklerine neden olabilen kritik anatomik bölgelerde bulunur. Güncel literatürde boyun kitlelerinin radyolojik özellikleri ve vasküler anomaliler hakkında çok sayıda makale bulunurken, CBP'yi taklit eden lezyonlarla ilgili yayınlar çoğunlukla olgu sunumu şeklindedir. Bu kritik anatomik bölgeden kaynaklanan CBP ve diğer lezyonların ayırıcı tanısına objektif kriterlerle katkıda bulunmayı hedefliyoruz. CBP-TEL grubunda 3 VP, 1 TPK, 1 TKM, 1 ET, 1 VM, 1 AS, 1 CoP, 1 TD-YCR tanımladık. Demografik özellikler, semptomlar, bulgular, USG ve MR özellikleri, eşlik eden lenfadenopati sayısı, intraoperatif kan kaybı, operasyon süresi ve hastanede kalış süresi bakımından CBP ve CBP-TEL grubunu karşılaştırdık. Preoperatif CBP sınıflaması için ICA temas derecesi ile ilişkili MR sınıflandırmasını kullandık(TipI <180°, 180° 270°). İki grup arasında ağrı, kulak çınlaması, Fontaine bulgusu ve üfürüm açısından istatistiksel olarak önemli farklılık bulunurken salınımda, pulsasyon açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. USG'de ekojenite ve MR'da intensite özelliklerinde, Lyre işareti, tuz-biber görünümü, ICA'nın arkaya yer değiştirmesi, ECA'nın öne yer değiştirmesi, CCA temasının varlığı, eşlik eden lenfadenopati sayısı, intraoperatif kan kaybı, iki grup arasında istatistiksel anlamlı farklılık vardır. 'MR ortalama hacim- ICA temas derecesine göre sınıflandırma', 'CCA temas varlığı-ICA temas derecesine göre sınıflandırma' ve 'MR ortalama hacim-CCA temas varlığı' açısından korelasyon analizi yapıldı ve CBP-TEL grubunda korelasyon yokken, CBP grubunda istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı. CCA temasının nedenlerini ve karotid arterlerin itilme özelliklerini; CBP ve LM-CBP'nin doğal büyüme paterni hipotezi ile açıkladık. Bu bulgular sonucunda özellikle radyolojik özellikler ve semptomlardan hastanede kalış süresine kadar olan veriler bize CBP tanısı koymada objektif kriterler sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: Carotid Body, Paraganglioma, Radyoloji, Lateral Boyun Kitleler

BoyunKafa ve boyun neoplazmlarıKarotis cismi+4
Saliha Kuşoğlu Atalay
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep ili' ndeki hemofagositik lenfohistiyositosis tanılı hastaların klinik seyir, laboratuvar bulguları ve tedavi cevaplarının değerlendirilmesi

Amaç: Ocak 2009-Haziran 2013 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji kliniği tarafından takip edilen hemofagositik lenfohistiositoz (HLH) tanılı hastaların demografik verileri, klinik ve laboratuar bulguları, tedavi seçenekleri, tedavinin laboratuar bulguları üzerine etkileri, etiyolojiden sorumlu faktörler ve tahmini yaşam sürelerini araştırmak. Gereç ve yöntemler: Primer hemofagositik sendromlu 20, sekonder hemofagositik sendromlu 18 hasta olmak üzere toplam 38 hasta çalışmaya dahil edildi. HLH tanısı Histiocyte Society?nin tanımladığı tanı kriterlerine göre konuldu. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastanemiz Biyokimya ve Mikrobiyoloji laboratuarında tam kan sayımı, eritrosit sedimantasyon hızı, CRP, AST, ALT, albumin, total bilirubin, direk bilirubin, elektrolitler, LDH, TG, fibrinojen, ferritin, kültür ve serolojik tetkikler yapıldı. Mutasyon analiz çalışmaları hastanemiz Genetik ve Tıbbı Biyoloji laboratuarları ve Fransa Pasteur laboratuarlarında çalışıldı. İstatistiksel analizler için SPSS for Windows version 11,5 paket programı kullanıldı ve p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olguların tanı sırasındaki yaşları 3-168 ay arasında idi. Akrabalık ve kardeş ölümünün primer HLH? da daha fazla olduğu saptandı. En sık görülen bulgular ateş, splenomegali, hiperferritinemi ve hemofagositoz varlığı idi. Primer HLH hastalarında saptanan mutasyonlar sırası ile PRF1 (%30), STX11 (%15), Munc13-4 (%5) idi. Primer HLH hastaların %35 `inde SSS tutulumu saptandı, 5?i exitus oldu. Hipofibrinojenemi primer HLH tanılı hastaların 14?ünde (%70) saptanırken sekonder HLH tanılı hastaların 7? sinde (%38,8) saptandı (p:0,05). Primer HLH hastaların 10? unda hiperbilirubinemi saptandı. Tanı anındaki ortalama total bilirubin düzeyi 3±0,6 mg/dl (0,3-7,5), ortalama direk bilirubin düzeyi 2,3±0,5 mg/dl (0-6,4) bulundu. 10 hastanın 7? si exitus oldu. 18 sekonder HLH hastasında hiperbilirubinemi saptanmazken tanı anındaki ortalama total bilirubin düzeyi 0,4±0,08 mg/dl (0,1-1,6) bulundu. Primer hemofagositik sendromlu hastalarda total ve direk bilirubin değerleri anlamlı olarak sekonder hemofagositik sendromlu hastalardan daha yüksek olduğu saptandı (p:0,006, p:0,044). C-reaktif protein değerleri iki grup arasında karşılaştırıldığında sekonder hemofagositik sendromlu hastalarda primer hemofagositik sendromlu hastalardan daha yüksek olduğu saptandı (p:0,017). Primer grupta tahmini ömür ortalama 619±134 gün, %40 sağkalım saptanırken sekonder grupta ise tahmini ömür ortalama 1084±87 gün ve %88,9 sağkalım saptandı. Sonuç: Primer hemofagositik sendromlu hastalarda total bilirubin ve direk bilirübin değerlerinin istatistiksel olarak sekonder HLH? dan daha yüksek olduğu saptandı. Bilirubin değerlerinin mortalite ile ilişkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Tahmini yaşam süresi ve sağkalım oranı sekonder HLH hastalarında daha yüksek idi.

Belirti ve semptomlarGaziantepHistiyositoz-langerhans hücresiz+6
Seval Özen
Gaziantep University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Radyodiagnostik radyoloji fiziğinde kalite yönetim metotları

Hastaneler, klinikler ve diğer sağlık kurumlarında gerek teşhis gerek tedavi amaçlı kullanılan tıbbi cihazların son teknoloji ürünü olup, bu cihazların seçimi, doğru kullanımı, yönetimi ve en önemlisi bakımı ve kalibrasyonu artık göz ardı edilmemesi gereken önemli bir konu haline gelmiştir. Kalibrasyon, belirlenmiş koşullar altında, doğruluğu bilinen bir ölçüm standardını veya sistemini kullanarak diğer bir cihazın doğruluğunun ölçülmesi, sapmalarının belirlenmesi ve doküman haline getirilmesi için kullanılan ölçümler dizisidir. Kalibrasyon bilinci oluşmuş kurumlar, kalibrasyonun önemini iyi bildiklerinden, hatalı ölçüm yapan bir cihazın teşhis sürecini olumsuz yönde etkilemesi sebebi ile sağlık gibi geri dönüşü zor olan bir sektörde nelere mal olacağını bildikleri için kalibrasyon yaptırma noktasında hassas davranmaktadır. Kritik noktalarda karar verebilmek ve limit aşımlarını belirlemek için kullandığımız ölçüm cihazlarının doğruluğundan emin olmak adına kalibrasyona ihtiyaç duyulmaktadır. Biz bu çalışmamızda toplam beş röntgen cihazıyla kalibrasyon işlemi yaptık. Cihazlarda kV, HVL değerlerini ölçmeye çalıştık. Yaptığımız ölçmeler sonucunda tüm cihazların normal standartlar çerçevesinde ölçüm yaptığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Radyodiagnostik Radyoloji Fiziği, Kalite, Kalibrasyon

KalibrasyonKaliteKalite yönetimi+4
Azzem Özçelik
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Crohn hastalığında MR enterografinin rolü

Bu çalışmada, inflamatuvar barsak hastalıklarından olan Crohn Hastalığının, tanısında ve takibinde MR enterografinin etkinliğinin belirlenmesi amaçlandı. Kasım 2013 ile Nisan 2014 tarihleri arasında Crohn Hastalığı öntanısı almış veya Crohn Hastalığı tanısı ile takip edilen 24'ü erkek, 18'i kadın, toplam 42 olgu MR enterografi tetkiki yapılmak üzere çalışmaya dahil edildi. 12 saatlik açlık sonrası işleme gelen hastalara bifazik oral kontrast madde verilerek barsak distansiyonu sağlandı. Barsak peristaltizminin yaratacağı artefaktları minimuma indirebilmek amacıyla hastalara İV olarak hyosine-n-butyl bromide (Buscopan, Boehringer Ilgelheim) uygulandı. Supin pozisyonda MR cihazına alınan hastalara ilk olarak koronal T2 SSh-TSE (single shot turbo spin echo), koronal T1 SPIR (Spectral Presaturation Inversion Recovery), koronal T1 IP (in phase), aksiyel T1 IP ve aksiyel T1 SPIR sekansları alınıp 10 mg İV kontrast madde bolus şeklinde uygulandı. Kontrast madde verildikten 40 sn sonra koronal T1 SPIR, koronal T1 IP, aksiyel T1 IP ve aksiyel T1 SPIR sekansları alındı. Ardından MR enterografi tetkikinde tutulum gösteren barsak segmentlerindeki aktif enflamasyonun primer ve sekonder bulguları ile kontrastlanma paternleri değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen 42 hastanın 19'unda, toplam 26 barsak segmentinde Crohn Hastalığı ile uyumlu bulgular tespit edildi. Bunlardan 2'si (%7,6) jejunum tutulumu, 2'si (%7,6) nonterminal ileum tutulumu, 16'sı (%61,5) terminal ileum tutulumu, 5'i (%19,2) çıkan kolon tutulumu ve 1'i (%3,8) sigmoid kolon tutulumuydu. Tutulan barsak segmentlerinin tamamında aktif evre bulguları mevcuttu. Bu olguların 13'ünde (%68,4) toplam 18 (%69,2) barsak segmentinde kronik evre bulguları izlenmiş olup tamamında aktivasyon ile uyumlu bulgular tespit edildi. MR enterografi tetkiki, Crohn Hastalığının tanısı ve özellikle de takibinde kullanılabilecek, mevcut hastalığın aktivitesi hakkında değerli bilgiler veren, iyonizan radyasyon içermeyen, noninvaziv ve günümüzde giderek yaygınlaşan önemli bir görüntüleme yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Chron Hastalığı, MR Enterografi, İnflamatuvar Barsak Hastalığı

Crohn hastalığıManyetik rezonans görüntülemeTeşhis+2
Ali Burak Binboğa
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal sitolojilerde tanısal doğruluk açısından thin prep manuel tarama ve thin prep görüntüleme sisteminin karşılaştırılması

III. ÖZET SERVİKAL SİTOLOJİLERDE TANISAL DOĞRULUK AÇISINDAN THİN PREP MANUEL TARAMA VE THİN PREP GÖRÜNTÜLEME SİSTEMİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Dr. Özge Dilara ÇOLAKKADIOĞLU Uzmanlık Tezi, Patoloji Anabilim Dalı Tez Yöneticisi: Prof. Dr. Suna ERKILIÇ 2014, 83 Sayfa Serviks karsinomları kadınlarda en yaygın görülen malignitelerden biridir. Pap Test servikal kanser taramasında kullanılan ve çok yaygın olan bir prosedürdür. Basit, güvenilir ve maliyet etkin bir yöntem olması nedeniyle servikal lezyonların değerlendirilmesinde ilk sırada yer alır. Bu çalışmada servikovajinal yaymalarda yaygın kullanılan Thin Prep manuel (TPM) tarama yöntemi ve son yıllarda kullanımı artmış yeni bir metod olan Thin Prep Görüntüleme Sisteminin (TGS) tanısal doğruluk açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Manuel tarama ile önceden taranmış 1300 yayma, TGS ile yeniden incelenmiştir. Sonuçlar bunlardan doku tanısı olan 290 olgunun histolojik tanıları ve manuel tarama sonuçları ile karşılaştırılmıştır. TGS ile TPM arasında sensitivite açısından belirgin farklılık bulunmuş olup (TGS: 94.1, TPM: 62.7), spesifite açısından belirgin farklılık bulunmamıştır (TGS: 99.5, TPM: 99.1). TGS servikovajinal yaymalarda yararlı bir metoddur. Dezavantajları olmasına rağmen bu yönteme uyum sağlandığı zaman avantajları fazladır. Anahtar Kelimeler: Servikal sitoloji, Thin Prep, Görüntüleme Sistemi

KarsinomaKliniksel laboratuvar teknikleriNeoplazmlar+4
Özge Dilara Çolakkadıoğlu
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroidde nodülü olan hastalarda preoperatif muayene ve laboratuvar bulgularının patolojik tanı ile korelasyonu

Tiroid nodülleri tüm dünyada ve ülkemizde yaygın olarak görülmektedir. Tiroid nodüllerinin büyük çoğunluğu benigndir, %5'inden azı ise maligndir. Tiroid nodüllerinde malignite riski düşük olmasına rağmen, tiroid kanserinin erken tanısı sağ kalım oranını artırabilir. Tiroid nodüllerine klinik yaklaşımda rutin olarak kullanılan tiroid fonksiyon testleri, ultrasonografi ve sintigrafi ile önemli bilgiler elde edilmekle birlikte; benign ve malign lezyonların ayrımı kesin olarak yapılamamaktadır. İnce iğne aspirasyon biopsisi (İİAB) diğer tanı yöntemleri ile birlikte değerlendirildiğinde; tiroid nodüllerinin patolojisi hakkında daha doğru bilgiler verdiği için tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Eylül 2012 ile Nisan 2014 tarihleri arasında, tiroid bezinde nodül olan ve ameliyat kararı alınan 100 hastanın dosyası retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastaların fizik muayene, laboratuvar, ultrasonografi bulguları ve İİAB sonuçları ile postoperatif patoloji sonuçları karşılaştırıldı. Bu yöntemlerin benign/malign ayırımındaki duyarlılığı ve özgüllüğünü değerlendirildi. Hastaların fizik muayenede saptanan nodül boyutlarıyla malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup nodül boyutu arttıkça malignite oranında azalma gözlendi (p=0.034). Ultrasonografi ile saptanan nodül boyutu ve malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup nodül boyutu arttıkça malignite oranında düşme görüldü (p=0.019). İİAB sonuçlarıyla postoperatif patoloji sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0.001). Buna göre İİAB'nin spesifitesi (özgüllüğü) %82,8 olarak, İİAB'nin sensivitesi (duyarlılığı) ise %25,4 olarak tespit edildi. İİAB yüksek sensivite (%65-98) ve spesifiteye (%72-100) sahip olup, çalışmamızda İİAB'nin sensivitesinin düşük tespit edilmesi; İİAB sonuçlarının diğer yöntemlerle birlikte değerlendirildiğinde tanı ve tedavi yönetimi konusunda daha doğru karar verilmesini sağlayacağı sonucuna varıldı.

Biyopsi-iğneCerrahi tedaviNeoplazmlar+7
Nihal Güngör Tunç
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinin değerlendirilmesinde us-elastografinin benign-malign ayrımına katkısı

Amaç: Tiroid nodüllerinin malign ve benign ayrımında ultrason-elastografinin (UE) ayırıcı tanıya katkısını değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Araştırmaya 82 olgudaki 87 tiroid nodülü dahil edildi. Olguların 58'i kadın, 24'ü erkek olup yaşları 11-87 yıl arasında (ortalama 47,3 yıl) idi. Olgular ultrason (US), renkli Doppler US (RDUS) ve UE ile değerlendirildi. Nodüllerin sayısı, boyutları, konturü, ekojenitesi, içyapısı, halo varlığı, mikrokalsifikasyon varlığı ve vaskülariteleri değerlendirilerek not edildi. US/RDUS bulguları kullanılarak yapılan sınıflandırmada, solid nodüller class 1'den (benign) class 5'e (malign) kadar 5 gruba; kistik-solid nodüller ise class 1'den (bening) class 4'e (malign) kadar 4 gruba ayrıldı. UE'de doku sertliği, elastisite derecelerine göre skor 1'den (en düşük sertlik) skor 5'e (en yüksek sertlik) kadar görsel olarak derecelendirildi. Daha sonra ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) yapılıp US bulguları ve UE skorları sitolojik tanı ile karşılaştırıldı. Bulgular: İİAB sonuçlarına göre nodüllerin 15'i malign, 72'si benigndi. US/RDUS değerlendirmesinde, soliter nodül, solid nodül ve nodülün AP çapının transvers çapından büyük olması ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Diger US/RDUS bulguları ile malignite arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Solid tiroid nodülleri için US sınıflamasının duyarlılığı %92, özgüllüğü %46 bulundu. UE'de skor 1, skor 2 ve skor 3 elastisiteler benign grup, skor 4 ve skor 5 elastisiteler malign grup kabul edilerek sitolojik tanıları ile karşılaştırıldı. Bu skorlama uygulandığında skor 4 ve skor 5'in oluşturduğu grup ile malignite arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. UE'nin duyarlılığı %46, özgüllüğü %76, negatif öngörü değeri %89, pozitif öngörü değeri %63, genel doğruluğu %86 bulundu. Sonuç: Tiroid nodüllerinde benign/malign ayrımında UE yararlı bir inceleme yöntemi olup iyonizan radyasyon içermemesi, noninvaziv, uygulanması kolay ve ucuz olması önemli üstünlükleridir. Kantitatif ölçümlerin yapılabildiği yeni UE yöntemleri ile yapılacak geniş seri çalışmalar UE'nin tanıdaki yerini daha da güçlendireceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Tiroid nodülü, ultrasonografi, elastografi

ElastografiNeoplazm evreleriNeoplazmlar+5
Hüseyin Kaya
Gaziantep University
2014
00
Master'sOpen AccessTR

DNA virüsü olan epstein barr virüs infeksiyonun tanısında monospot ve ELISA testlerinin karşılaştırılması

Amaç: Epstein-Barr Virus (EBV) Herpesviridae ailesine ait olan, dünya genelinde yaygın olarak görülen, orofarinks salgıları ile yakın temas, kan ve kontamine eşyalarla bulaşabilen bir DNA virüsüdür. EBV enfeksiyonları genel itibariyle çocukluk döneminde gelişmekte ve asemptomatik olarak seyretmektedir. Tanısı klinik, hematolojik ve serolojik bulgulara dayanmaktadır. Cytomegalovirus (CMV), Rubella, Toxoplasma gondii enfeksiyonları ve bazı hematolojik malignensiler EBV enfeksiyonlarıyla benzer klinik tablolara yol açabilir. Aynı zamanda bağışıklık sistemi baskılanmış olan hastalarda primer enfeksiyon çoğunlukla şiddetlidir ve ölümcül olabilir. Bu sebeplerden ötürü EBV tanısı son derece önemlidir. Bu çalışmada EBV tanısında kullanılan testlerden Paul-Bunnell Testi (Monospot test-Heterofil Antikor Testi) ve ELISA testinden elde edilen sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmada 2015 yılında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'inde EBV şüphesi olan 100 hastanın kan örneği incelemeye alınmıştır. Hastaların yaşları 1-76 arasında değişmekte olup bunlardan 54'ü erkek (%54), 46'sı (%46) ise kadındır. Çalışmada Paul-Bunnell testi ve ELISA testi kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Yapılan çalışmada monospot testi neticesinde 81 olgunun VCA IgG'si pozitif, 15 olgunun VCA IgM'si pozitif, 76 olgunun EBNA IgG'si pozitif, 26 olgunun ise Paul-Bunnell Heterofil Antikoru (PB-HA) pozitif saptanmıştır. Çalışmada kullanılan her iki test açısından cinsiyet ve yaşa göre gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Monospot test sonucunda VCA IgM'i pozitif olan 15 hastanın tamamının ve VCA IgG'si pozitif tespit edilen 81 hastanın tamamı ELISA yöntemi ile de pozitif bulunmuştur. Yine aynı şekilde monospot test ile negatif saptanan hastaların tamamı ELISA yöntemiyle de negatif bulunmuştur. Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular dikkate alındığında her iki testin sonuçlarının birbiriyle tamamen uyumlu olduğu ve EBV tanısındaki etkinliklerinin aynı olduğu görülmüştür.

DNAEnfeksiyonlarEnzime bağlı immünosorbent testi+5
Zaınab Sedeeq
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı lenfadenopati olgularının klinik laboratuvar ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada sık karşılaştığımız bir hastane başvuru nedeni olan lenfadenopati olgularını inceleyerek, olguların demografik, klinik, laboratuvar özelliklerini retrospektif olarak inceleyerek, lenfadenopatinin ayırıcı tanısında, enfeksiyöz/enfeksiyon dışı, benign/malign ayırımındakı yerini göstermeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine bir yıl içinde 01.01.2019-31.12.2019 tarihleri arasında başvuran ve lenfadenopati ön tanısı girilmiş, tetkik ve tedavi yapılmış 1ay-18yaş aralığında 404 olgu dahil edildi. Olguların elektronik dosya kayıtlarından hastaların yaşları, cinsiyetleri, öykü özellikleri, fizik muayene, tam kan sayımları, nötrofil/lenfosit oranları (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV), CRP, ESR, bakteriyal ve viral tanı için yapılan tetkikleri, görüntüleme sonuçları ve yapıldıysa biyopsi sonuçları kaydedildi. Verilerin analizinde IBM SPSS 23.0 programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken kategorik değişkenler için frekans dağılımı (sayı, yüzde), sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma, minimum, maksimum) kullanıldı. İki grup arasında fark olup olmadığını değerlendirmek için bağımsız örneklem t testinden, iki kategorik değişken arasındaki ilişkinin incelenmesinde ki-kare analizinden yararlanıldı. Bulgular: Lenfadenopati ön tanısı ile tetkik edilen 404 olgunun dosyası incelendi. Bir olguda brankiyal kleft kisti saptandı. Lenfadenopati tanısı alan 403 olgunun 256'sının (%63,5) erkek, 147'sinin (%36,5) kız olduğu görüldü. Yaşları 3 ay ile 17,5 yaş arasında değişiyordu, ortalaması 6,08±3,964 yıldı. Olguların 397'si(%98,5) benign, 6'sı(%1,5) malign, benign olguların kendi arasındaki sınıflandırmasında; 240 (%59,5) olgu enfeksiyöz LAP, 157'si (%39) enfeksiyon dışı LAP idi. Enfeksiyöz LAP grubu kendi içinde değerlendirildiğinde 240 olgunun 205'i(%50,9) spesifik etiyolojisi ayırt edilemeyen gruptaydı, 32(%7,9) olguda viral, 3(%0,7) olguda bakteriyel etiyoloji saptanabildi. Olguların 304'ü (%75,4) akut, 99'u (%24,6) kronikti. Benign grupta 299'u (%75,3) akut, 98'i (%24,7) kronik; malign grupta ise 5'i (%83,3) akut, 1'i (%16,7) kronik lenfadenopati olgusu idi. Bölgesel LAP olgularında en sık %69 oranla servikal bölge, yaygın LAP olgularında ise en sık %55,7 oranla servikal ve submandibuler bölge birlikteliği olduğu saptandı. 26 olguda EBV, 7 olguda CMV, 3 olguda kabakulak virüsü, 2 olguda AGBHS, 1 olguda parvovirus, 1 olguda mikoplazma, 1 olguda B.hensalae saptandı. 4 olguda TDT yapılsa da yalnız 1 olgu pozitifti. 208 olguda yapılan ultrason görüntülemede 194 olgu (%93,3) yağlı hilusları seçilen, 14 olgu (%6,7) yağlı hilusları seçilmeyen olarak değerlendirilmişti. 14 olgunun 5'i(%35,7) malign, 9'u(%64,3) benign LAP grubunda idi. Enfeksiyöz LAP olgularında ESR yüksekliği, nötrofili, trombositoz, NLO oranında yükseklik, enfeksiyon dışı LAP olgularına göre görülmesi istatiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. MPV değerinin demografik, klinik ve laboratuvar bulguları ile anlamlı ilişkisi saptanmadı. MPV'nin akut/kronik, bölgesel /yaygın, enfeksiyöz/enfeksiyon dışı, malign/benign LAP ayırıcı tanısında kullanılabileceğine dair istatistiksel anlamlı veri ortaya konulamadı. NLO yüksek olan LAP olgularında CRP ve ESR değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. NLO, enfeksiyöz LAP grubunda anlamlı şekilde yüksekti, antibiyotik kullanma ve 1 haftadan uzun süre antiyotik kullanma oranı NLO yüksek olan grupta istatistiksel anlamlı şekilde yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızda lenfadenopati olgularının erkek cinsiyette daha fazla olduğu gösterildi. Olgularımızda akut LAP, bening nedenli LAP, servikal ve submandibuler bölgesel LAP daha fazlaydı. Enfeksiyoz ve enfeksiyon dışı LAP ayırıcı tanısında ESR, trombositoz, nötrofili ve NLO'nun faydalı biyobelirteçler olduğu görüldü. Yüksek NLO değeri ile lökositoz, CRP yüksekliği, ESR yüksekliği, antibiyotik kullanma oranı ve süresi arasında istatiksel anlamlı ilişki bulundu. NLO, LAP ayırıcı tanısında enfeksiyöz ve enfeksiyon dışı grubu ayırmada bir belirteç olabilir. Malign/benign LAP ayırıcı tanısı için malign LAP olgularının da sayısının fazla olduğu daha geniş kapsamlı çalışmaların faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. MPV değerinin akut/kronik, bölgesel/yaygın, enfeksiyoz/enfeksiyon dışı, benign/malign LAP gruplarında farklı olmadığı, klinik ve laboratuvar bulgularla istatistiksel anlamlı ilişkisi olmadığı gösterildi. Anahtar Sözcükler: lenfadenopati, lenfadenit, LAP, benign LAP, malign LAP

DemografiLenfadenitRetrospektif çalışmalar+2
Araz Kazımov
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spinal stenoz cerrahisinde klasik laminektomi ve transspinöz split laminektomi yöntenlerinin klinik sonuçlarının karşılaştırılması

Lomber spinal stenoz cerrahisinde klasik laminektomi ve transspinöz split laminektomi yöntenlerinin klinik sonuçlarının karşılaştırılması

CerrahiLaminektomiLomber vertebra+3
Serkan Kitiş
Bezmialem Vakıf University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dinamik kontrastlı meme MRG ile tip 3 boyanma eğrisi saptanan kitle lezyonlarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserlerden biridir. Memekanseri taraması için mamografi temel yöntemidir, ancak spesifisitesi düşüktür. MemeMRG morfolojik ve kontrastlanma özellikleri ile kitlenin tanımlanmasında yükseksensitivite ve spesifisite gösterebilir. Bu çalışmada amacımız, dinamik kontrastlı memeMRG ile tip 3 boyanma eğrisi saptanan kitle lezyonlarının morfolojik özelliklerini vebenign-malign ayırımını değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2005-Kasım 2009 tarihleri arasında dinamik kontrastlımeme MRG yapılıp kontrastlanma özelliği tip 3 olan ve biyopsi yapılan hastalarretrospektif olarak değerlendirildi. Meme MRG incelemeleri standart bilateral memekoili kullanılarak General Electric (signa HDxt) marka 1.5 T MR cihazı ilegerçekleştirildi. Hastalar tanıları, kitlenin hangi memede görüldüğü, kadranı, kitleboyutu, şekil, sınır ve sinyal özelliklerine göre sınıflandırıldı. Çalışmaya neoadjuvankemoterapi alan hastalar dahil edilmedi. Dinamik serilerde zaman-sinyal eğrisi içinkitlenin nekrotik olmayan kısmından en az 3 farklı noktadan alınan ölçümler kullanıldı.

Dinamik analizManyetik rezonans görüntülemeMeme neoplazmları+3
Ayşe Bolat Üçbilek
Çukurova University
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Tanı testlerinin değerlendirilmesinde kullanılan standartlar ve analitik yöntemler

Bir tanı testinin doğruluk ölçütlerinin değerlendirilmesinde yansız tahmin ediciler tercih edilir. Ancak, testin doğruluk ölçütlerinin belirlenmesinde yanlılıklar ile karşılaşılabilir. Bu yanlılıklardan sıklıkla görülenleri; Doğrulama yanlılığı ve Kesin olmayan altın standart yanlılığıdır. Bu tezde bu yanlılıkların düzeltilmesinde kullanılan yaklaşımlar incelenmiş ve bu yaklaşımların sorun yaşadığı durumlarda alternatif olabilecek yaklaşımlar önerilmiştir.Doğrulama yanlılığı çalışmaya alınan tüm bireylere altın standart testin uygulanmaması sonucunda ortaya çıkar. Tanı testinin ikili ölçüm olması durumunda yanlılığın düzeltilmesinde; altın standart uygulanmayan bireylerin sonuçları eksik ölçüm olarak kabul edilirse, eksik ölçüm mekanizmasına göre, Begg&Greenes, Zhou sınırları, Lojistik Regresyon, Çoklu İmputasyon gibi yaklaşımlar kullanılır. Bu tezde bu yaklaşımlara Yapay Sinir Ağları yaklaşımı da alternatif olarak eklenmiş ve yaklaşımlar çeşitli karşılaştırma başlıkları altında üretilmiş ve gerçek veri setleri kullanılarak karşılaştırılmıştır.Kesin olmayan altın standart yanlılığı ise, altın standart olarak kabul edilen bir testin olmaması durumunda bu test yerine daha düşük sınıflama başarısı olan bir testin, kesin olmayan altın standart testinin, kullanılması ile ortaya çıkar. Yanlılığın düzeltilmesinde tanı testinin ölçüm ölçeğine göre Tutarsızlık Çözücü, Bileşke Referans Standardı, Zhou'nun Parametrik olmayan ROC eğrisi tahmini, Bayes yaklaşımı gibi yaklaşımlar kullanılır. Bu tezde bu yaklaşımlar ile bunlara alternatif olarak önerilen Gizli Sınıf Analizi yaklaşımı, üretilmiş ve gerçek veri setleri kullanılarak karşılaştırılmıştır.Üretilmiş veri seti ile yapılan tüm karşılaştırmalarda yaklaşımların sonuçlarını etkileyebilecek: değişen veri seti büyüklüğü, değişen hastalık prevelansı, değişen doğruluk ölçütü gibi durumlar göz önüne alınmıştır.Doğrulama yanlılığını düzeltmede; kesin tanı doğrulaması yapılmamış bireylerin rastgele seçilmiş olması durumunda Begg&Greenes yaklaşımı, rastgele olmaması durumunda ise Lojistik Regresyon ve Yapay Sinir Ağları yaklaşımlarının uygun yaklaşımlar olabileceği görülmüştür.Kesin olmayan altın standart yanlılığını düzeltmede; tanı testinin ikili ölçüm olması durumunda uygun prevelans aralığı ve yüksek doğruluk ölçütünde Gizli Sınıf Analizi; tanı testinin sıralı ölçüm olması durumunda yine uygun prevelans aralığı, yeterli sayıda kategori ve test varlığında Gizli Sınıf Analizi; tanı testinin sürekli ölçüm olması halinde ise küçük örneklem, düşük eğri altında kalan alan ve karıştırıcı etkili değişken varlığı dışındaki durumlarda Bayes yaklaşımı, bu yaklaşımın sorun yaşadığı durumlarda ise Gizli Sınıf Analizi önerilebilir yaklaşımlardır.

BiyoistatistikROC eğrisiReferans standartları+4
İlker Ünal
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid folliküler neoplazi şüphesiyle operasyona alınan hastalarda preoperatif tanısal parametrelerle postoperatif sonuçların karşılaştırılması

Tiroid bezi hastalıklarının değerlendirmesinde İİAB çok önemli bir yere sahiptir. Folliküler neoplazi şüphesi, tiroid İİAB'sinin gri zonudur. İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan lezyonlar; folliküler adenom, adenomatöz hiperplazi, folliküler karsinom veya papiller karsinom folliküler varyantı temsil etmektedir. Bu çalışmanın amacı, İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastalarda preoperatif değerlendirme ile malign hastalık öngörüsünde yardımcı olabilecek parametrelerin değerlendirilmesidirÇÜTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda folliküler neoplazi şüphesi ile tiroidektomi uygulanan 152 hasta çalışmaya alındı. Hastalar demografik özellikleri, serum TSH düzeyleri, ultrasonografik olarak nodül sayısı, çapı, nodül sınır düzeni, intranodüler kalsifikasyon ve vaskularizasyon özellikleri, nodül etrafı periferik halo varlığı ile malignite görülme arasındaki ilişki açısından değerlendirildiHastaların 127'si kadın, 25'i erkekti. Yaş ortalaması 48,14 idi. Malign hastalık 28 hastada saptandı (%18,4). Nodül sınırının düzensiz olması, intranodüler kalsifikasyon ya da vaskülarizasyon artışı ve nodül etrafı periferik halo olmaması malign lezyonlar için anlamlı derecede yüksek oranda bulunmuştur.Tiroid İİAB sonucu folliküler neoplazi şüphesi olan hastaların yaklaşık % 20'sinde malign hastalık saptanmaktadır. Geriye kalan %80 hasta ise benign hastalık nedeni ile opere edilmektedir. Frozen inceleme kapsül invazyonunu değerlendiremediği için bu lezyonların ayırıcı tanısında yetersiz kalmaktadır. Malign hastalık öngörüsünde, kanıt değeri yüksek yardımcı tanı yöntemlerinin tespiti operasyon planı hatta operasyon endikasyonlarını değiştirebilir. Bu çalışmanın sonucunda, nodül sınırının düzensiz olması, nodülde kalsifikasyon varlığı, intranodüler vaskülarizasyonunun artması, periferik halo yokluğunda malign hastalık olasılığının arttığı tespit edilmiştir. Daha geniş çalışmalarla elde edilecek veriler ışığında oluşturulacak risk indeksi, folliküler neoplazi şüphesi olan tiroid nodüllerinin cerrahi yönetiminde fayda sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Folliküler neoplazi şüphesi, Tiroid İİAB

Biyopsi-iğneCerrahiCerrahi-kulak-burun-boğaz+5
Mevlüt Kunt
Çukurova University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Solunum kapılamalı florodeoksiglikoz-pozitron emisyon tomografisi-bilgisayarlı tomografi görüntülerinin akciğer lezyonlarında büyüklük, konum ve sınır belirlemedeki öneminin araştırılması

Akciğer kanseri tüm dünyada en çok görülen kanser türü olup her yıl tanı konulan tüm kanserlerin %12,3? ünü oluşturmaktadır. Bu yüksek insidans akciğer kanserinin kontrol altına alınmasında erken tanısal görüntüleme metotlarının önemini bir kere daha karşımıza çıkarmaktadır. FDG PET-BT hibrit görüntüleme diğer pek çok kanserde olduğu gibi akciğer kanserinde de tanı, evreleme ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesinin vazgeçilmez bir parçadır. Solunum hareketleri, PET-BT?nin tanısal performansına olumsuz etki eden en önemli faktörlerden birisidir. Bu nedenle bu çalışmada solunum kapılamalı (Respiratory gated, RG) FDG PET-BT görüntülemenin akciğer lezyonlarının büyüklük, konum belirleme ve lezyon karakterizasyonundaki tanısal önemini araştırmayı amaçlandık. Bu çalışma, Eylül 2012 -Haziran 2013 tarihleri arasında PET-BT çekimi için nükleer tıp servislerine başvuran akciğer kanseri veya şüpheli tanısı konan 7 hastayla, prospektif olarak değerlendirilmek üzere yapıldı. Solunum kapılamalı FDG PET-BT görüntüleme ile solunum hareketlerinin kontrol edilebildiği, lezyonun büyüklüğünün ve standart uptake değeri (SUVmax)? nin daha doğru hesaplandığı belirlendi. Ancak ülkemizde bu yöntemin yeni ve henüz yaygın kullanım alanı bulamadığı da tespit edildi. Sonuç olarak; RG FDG PET-BT tekniği akciğer lezyonlarının tanısında, niceliksel değerlendirmeyi geliştirebilen ve raporlamada klinisyenin güvenini arttıran, görüntülerdeki belirsiz bulguları azaltan ve akciğer lezyonlarının tespiti ve karakterizasyonunda (iyi huylu veya habis) toplam doğruluğu arttıran değerli bir klinik araçtır. Bu tekniğin faydalarının ilerde yapılacak çalışmalarda irdeleneceğini ve ülkemizde de rutinde kullanıma geçmesine yapılan çalışmanın katkı yapacağını ümit etmekteyiz. Anahtar Sözcükler: Akciğer kanseri, PET, FDG PET-BT, solunum kapılama, medikal görüntüleme.

Akciğer neoplazmlarıNeoplazmlarPozitron emisyon tomografi+3
Özgün Arman
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatosellüler karsinomlu hastalarda Mİ-RNA'nın önemi

Giriş ve Amaç: Hepatoselüler karsinomanın erken evrede saptanması prognoz ve hasta yönetimi açısından çok önemlidir. Hepatoselüler karsinomayı erken aşamada tespit edecek ideal bir marker henüz yoktur. MikroRNA-26, mikroRNA-192 ve mikroRNA-122 Hepatoselüler karsinoma'da anlamlı olabilecek yeni bir biyomarker olabilir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi, Şahinbey Hastanesinde 2014-2016 yıllarında yeni tanı konulan 42 hepatoselüler karsinoma hastalarının ve 45 kontrol grubu olarak aldığımız hepatosteatozu olan hastalarının serumunda real-time PCR metodu kullanılarak mikroRNA-26, mikro-192 ve mikroRNA-122 düzeyleri saptandı. Bulgular: Hepatoselüler karsinoma hastaların serum miR-26 değeri kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p<0,0001). Serum miR-122 değeri hepatosteatozu olan kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı düzeyde saptanmamıştır (p=0,181). MiRNA-192 real-time PCR yöntemiyle eksprese olmadı. Hasta grubunda MiR-26 ROC eğrisi altında kalan alana göre (AUC:0,748, %95 CI p<0,0001) cut-off değer belirlendi. Ayrıca hastaların miR-26 değerleri, Hepatoselüler karsinoma'da anlamlı olan diğer diagnostik, klinik ve prognostik verilerle karşılaştırıldı. Sonuç: Çalışmamızda farklı kliniklerde takip edilen farklı evrelerdeki hepatoselüler karsinoma hastalarının serumunda real-time PCR metodu ile miR-26'yı gösterdik ve bu değerleri hastaların diğer diagnostik, klinik, prognostik verileriyle karşılaştırıldı. MikroRNA'ların yakın dönemde yeni ve iyi biyomarkerlar olarak rutin kullanıma geçeceği düşünülmektedir. Ancak miR-26 tek başına hepatoselüler karsinomada tanı, prognoz ve surveyansı göstermede iyi bir biyomarker olmayabilir. Diğer tanısal, klinik, prognostik göstergelerle birlikte kullanılması daha anlamlı olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatoselüler Karsinom, mikroRNA-26, mikroRNA-192, mikroRNA-122.

Biyobelirteçler-tümörKarsinomaKarsinoma-hepatoselüler+5
Bünyamin Kaya
Gaziantep University
2016
00

Related subjects