Tumor necrosis factor-alpha
71 theses under this subject heading
Obstrüktif uyku apne sendromu hastalarında sürekli pozitif havayolu basıncı tedavisinin inflamasyona (periostin, TGF-beta, TNF-alfa, IL-6, CRP düzeylerine) ve spot idrarda mikroalbumin düzeyine etkisi
Amaç: OUAS hastalarında serum periostin, IL-6, TGF – beta, TNF-alfa, CRP ve spot idrarda mikroalbümin düzeylerini ilk tanı anında ve 3 aylık CPAP tedavi sonrasında karşılaştırarak CPAP tedavisinin inflamasyon parametrelerine etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 24 kontrol, 38 CPAP tedavisi almayan hafif-orta OUAS tanılı hasta ve 29 CPAP tedavisi başlanan ağır OUAS tanılı hasta olmak üzere toplam 91 kişi dahil edilmiştir. Başlangıç ve CPAP tedavisinin 3.ayında sonuçlar kaydedilmiştir. Veriler için uygun analizler SPSS 21.0 programı ile yapılmış ve p<0,05 olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hafif-orta OUAS ve ağır OUAS olan hastalar ile karşılaştırıldığında, normal PSG sonucuna sahip hastalar daha fazla sıklıkta kadındır. PSG sonucu normal olan hastaların SFT sonucu daha fazla sıklıkta normal, daha az sıklıkta obstrüktif / restriktiftir. OUAS olmayan hastalar ile karşılaştırıldığında, ağır OUAS hastalarının yaşı daha fazladır. Hafif-orta / ağır OUAS hastaları ile karşılaştırıldığında, PSG sonucu normal olan hastaların BKİ'si ve TNF alfa değeri daha düşüktür. Ağır OUAS hastalarının CPAP tedavisi öncesinde kaydedilen mikroalbümin/kreatinin, hs CRP, TGF – Beta 1, TNF alfa, IL-6 ve periostin değerleri ile 3 aylık CPAP tedavisi sonrasında kaydedilen aynı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber bir azalma olduğu gözlenmiştir. Sonuç: OUAS hastaları daha fazla sıklıkta erkekler, yaşlı ve obezlerden oluşmaktadır. OUAS hastalarının TNF – alfa değeri daha yüksektir. Diğer inflamasyon parametreleri sağlıklı katılımcılar ile karşılaştırıldığında, OUAS hastalarında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber daha fazladır. CPAP tedavisi sonrasında da anlamlı olmamakla beraber bu parametrelerin azaldığı gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Periostin, IL-6, TGF-Beta, TNF-Alfa, CRP, Spot İdrarda Mikroalbümin
Çölyak hastalarında periodontal durumun serum ve dişeti oluğu sıvısı tümör nekroz faktörü alfa (TNF-α) ve interlökin-6 (IL-6) seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Periodontal hastalıklar primer etyolojik faktörü mikrobiyal dental plak olan, enflamatuar hücre birikimi, bağ dokusu ve alveoler kemik yıkımıyla karakterize hastalıklardır. Çölyak hastalığı gastrointestinal sistemi tutan, patogenezinde genetik, immünolojik ve çevresel faktörlerin rol aldığı, otoimmun ve inflamatuar hastalıklardır. Her iki hastalığın immünopatogenezinde ortak noktalar ve benzerlikler olmakla birlikte serum TNF-α ve IL-6 gibi sitokin seviyelerinde artış tespit edilmiştir. Çalışmamızın amacı hem çölyaklı hem sistemik olarak sağlıklı bireylerin periodontitisli veya periodontal açıdan sağlıklı olma durumlarındaki serum ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) TNF-α ve IL-6 seviyelerini karşılaştırmaktır. Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Periodontoloji AD'na sistemik açıdan sağlıklı, periodontal kontrolleri için başvuran 42 sağlıklı birey (Periodontal sağlıklı 21 birey-SS, periodontitis teşhisi konulmuş-SP 21 birey); Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları A.D., Gastroenteroloji B.D'ndan periodontal muayene amacıyla yönlendirilen (En az 6 ay diyetine uymamış ve/veya yeni teşhis edilmiş, serolojik testleri pozitif) 42 çölyaklı birey (Periodontal değerlendirme sonrası periodontal sağlıklı teşhisi konulmuş-ÇS 21 birey, periodontitis teşhisi konulmuş-ÇP 21 birey) üzerinde yapıldı. Çalışmamızın sonuçlarında serum, DOS TNF-α değerleri ÇS grubunda SS grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. SP grubunda SS grubuna, ÇP grubunda ÇS grubuna göre serum, DOS TNF-α, IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001). SP grubunda ÇS grubuna göre serum, DOS TNF-α ve DOS IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001). ÇP grubunda serum, DOS TNF-α ve DOS IL-6 değerleri SP grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmemekle birlikte serum IL-6 değerleri istatistiksel olarak anlamlı derece yüksek bulunmuştur (p<0.001).
Oral yolla alınan capsaisinin yağ dokudaki adipokin ekspresyonu üzerine etkileri
Capsaicin, acı kırmızıbiberin etken maddesidir. Capsaicin alınımının hem lipolizi stimule ederek hem de lipogenezi engelleyerek yağ dokusunu azaltabileceği düşünülmektedir. Adipokinler hücreden hücreye sinyal taşıyıcı proteinlerdir ve yağ dokusundan salınırlar. Santral ve periferde görev almakla birlikte bu görevler santralde iştah ve enerji tüketimini düzenlemek iken periferde insülin duyarlılığı, oksidatif kapasite ve lipid alımını etkilemektir. Çalışmamızda, Capsaicinin sıçanlarda yağ dokusundaki bazı adipokinlerin ekspresyonu üzerine olabilecek etkilerinin immunohistokimyasal boyama yöntemi ile belirlenmesi amaçlandı. Deney grubu (n:10) % 0,04 oranında capsaicin içeren yem ile, kontrol grubu (n:10) ise standart sıçan yemi ile beslendi. Sıçanlar, 60 gün sonunda, canlı ağırlıkları tartılıp sırasıyla; deri altı, testiküler, visseral yağ dokusu ve kahverengi yağ dokusu örnekleri alındı. Tüm gruplara ait dokularda immunohistokimya yöntemi ile leptin, adiponektin, TNFα ve visfatin ekspresyonu yapıldı. Leptin için bakıldığında deney grubunda özellikle testiküler yağ doku (TY) ve visseral yağ dokuda (VY) kontrol grubuna oranla daha az boyanma görüldü. TNFα için, deney grubunda SY ve KY dokularında deney grubunun kontrol grubuna oranla daha yoğun boyandığı tespit edilirken, TY ve VY dokularında daha az boyanma görüldü. Adiponektin için, kontrol ve deney grupları arasında dikkate değer bir farklılık gözlenmemesine karşın sadece SY dokusunda deney grubunun daha fazla boyandığı tespit edildi. Visfatin için, KY dokusunda 2 grup arasında dikkate değer bir farklılık görünmezken, TY, VY ve SY dokularında deney grubunun kontrole oranla daha yoğun boyandığı görüldü. Sonuç olarak; Capsaicin, hem beyaz hem de kahverengi yağ dokusunu ve bu dokularda sentezlenen bazı adipokinleri (adiponektin, leptin, TNF- α ve visfatin) uyararak, ekspresyonlarında değişikliğe sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Capsaisin, Adipokin, Beyaz yağ dokusu, Kahverengi yağ dokusu
Major depresif bozukluk hastalarında tekrarlayıcı transkranyal manyetik stimulasyon (rTMS) tedavisi sonrası nörotrofik faktör ve serum nöroaktif steroid düzeylerindeki değişimin incelenmesi
Giriş: rTMS majör depresif bozuklukta tedavi edici etkinliği kanıtlanmış bir somatik tedavi yöntemidir. Nöroendokrinolojik, nörotrofik, immünolojik ve nörotransmitter sistemleri üzerinden etki gösterdiğine dair hipotezler mevcuttur. Depresyonda nöroaktif steroid düzeylerinde değişiklikler olduğu ve bu değişikliklerin antidepresan tedaviyle düzeldiği gösterilmiştir. Diğer yandan BDNF ve TNF-α ile IL-1β düzeylerinin rTMS tedavisinden etkilendiği ve bunun klinik iyileşme ile ilişkili olduğunu gösteren yayınlar mevcuttur. Çalışmamızda majör depresif bozukluk tanısı almış hastalarda monoterapi rTMS tedavisiyle nöroaktif steroid (allopregnanolone, progesteron, DHEA, DHEA-SO4, estradiol, testosteron), BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeylerindeki değişim, bunların klinik yanıtla ve dikkat başta olmak üzere bilişsel işlevler ile ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya DSM-5 kriterlerine göre majör depresif bozukluk tanısı almış 23 hasta, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından bu hastalarla benzer durumda 25 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Katılımcılara tarafımızca hazırlanan sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Dünya Sağlık Örgütü Engellilik Değerlendirme Çizelgesi (WHO-DAS-2) ölçeği, bilişsel işlevlerin değerlendirilmesi amacıyla İz Sürme Testi ve Sayı Menzili Testi verilmiştir. Hastaların depresyon düzeylerindeki değişiminin takibi amacıyla HDDÖ ve uyku kalitelerinin takibi amacıyla PUKİ ile haftalık ölçümler yapılmıştır. WHO-DAS-2 ve bilişsel testler ise rTMS tedavisine başlamadan önce, tedavinin dördüncü ve sekizinci haftasında yapılmıştır. Çalışmamızda tüm hastalardan rTMS tedavisinden önce, rTMS tedavisinin haftada 5 gün uygulandığı dördüncü hafta sonunda ve haftada bir uygulanan idame tedavisiyle birlikte tedavi bittiğinde sekizinci hafta sonunda alınan periferik kanda, allopregnanolon (ALLO), DHEA, progesteron, DHEA-S, estradiol, testosteron, BDNF, TNF-α ve IL-1β düzeyleri çalışılmıştır. Kadınlar için periferik kan alımı, nöroaktif steroidler menstrual döngüden etkilendiği için bazal standardizasyon sağlamak amacıyla folliküler evrede gerçekleştirilmiştir. Tüm katılımcılardan sabah saat 8.00-09.00 arasında kan alınmıştır. Kontrol grubunda söz konusu kriterlere uyum sağlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızın sonuçlarına göre dördüncü hafta tedavi bittiğinde 23 hastadan 6 tanesinde (%26) HDDÖ skoru 7 puanın altına inmiş yani resmiyona ulaşmışken 15 tanesinde (%65) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani yanıt gözlenmiştir. Sekizinci hafta sonrası rTMS tedavisi idame dahil tamamen bittiğinde 16 hastanın (%69,5) HDDÖ puanının 7'nin altında olduğu yani remisyona ulaştığı görülmekle birlikte 20 tanesinde (%87) ise HDDÖ puanı %50 azalmış yani tedaviden yanıt alınmıştır. Bununla birlikte monoterapi rTMS tedavisiyle BDNF ve allopregnanolon düzeylerindeki artışın yanında TNF-α, IL-1ß, DHEA ve DHEA-S seviyelerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı olarak bulunmuştur. Dikkat başta olmak üzere yürütücü işlevler ile ilgili fikir veren testler olan İz Sürme testi ve Sayı Menzili testi puanları da tedaviyle birlikte olumlu yönde değişmiştir. Özellikle BDNF düzeyleri ile Sayı Menzili testi arasında hem dördüncü haftanın sonunda hem de sekizinci haftanın sonunda olumlu yönde, orta derecede anlamlı bir korelasyon saptanmıştır. rTMS tedavisi öncesi hasta ve sağlıklı kontrol gruplarının serum BDNF düzeylerinin karşılaştırılması sonucunda hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Bunun yanında rTMS tedavisiyle birlikte hasta grubunda serum BDNF düzeyindeki artış hem dördüncü hafta sonunda (p<0,001) hem de sekizinci hafta sonunda anlamlı olarak bulunmuştur (p<0,001). Bununla birlikte hem TNF-α hem de IL-1ß düzeylerinin sekizinci hafta sonunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür (p<0,001). TNF- α düzeyi hem dördüncü hafta sonunda tedavi öncesine göre anlamlı şekilde azalmış (p=0,023) hem de dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar yapılan idame rTMS tedavisi sürecinde de istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmaya devam etmiştir (p=0,024). IL-1ß düzeyi ise ilk dört hafta tedavi süresince azalmış fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamakla birlikte dördüncü haftadan sekizinci haftaya kadar olan tedavi sürecinde azalmaya devam etmiş ve bu süreçteki azalma oranı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p = 0,002). rTMS tedavisiyle sayı menzili testi puanlarındaki değişime bakıldığında tedavi öncesi ve birinci ay sonunda yani haftada 5 seans 4 hafta rTMS tedavisi bitiminde sayı menzili testindeki artış oranının istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. (p<0,001) Birinci ay sonu ile ikinci ay sonundaki puanlar karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamamıştır. İz Sürme testlerindeki değişimin rTMS tedavisi ile ilişkisine bakıldığında iz sürme A testi için tedavi öncesi ve birinci ayın sonu ile birinci ay ve ikinci ayın sonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemekle (p = 0,484) birlikte tedavi öncesi ile tedavinin bitimi yani ikinci ayın sonu karşılaştırıldığında burada istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir fark olduğu görülmüştür. (p = 0,009) İz sürme A testi için hata durumu arasında anlamlı fark gözlenmiştir (p = 0,012). İz sürme B testi için ise hem tedavi öncesi ile dördüncü hafta sonundaki değerler, hem de dördüncü hafta ile sekizinci hafta arasındaki değerler istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklı bulunmuştur. (p<0,001) Hata sayılarındaki değişim için de anlamlı bir ilişki görülmüştür. (p= 0,027) Sonuç: Çalışmamızda rTMS'nin MDB hastalarında etkili olduğu görülmüştür. Bu etki; nöroaktif steroidlerdeki değişime bağlanarak nöroendokrin etkiyle ilişkilendirilebileceği gibi rTMS tedavisiyle serum BDNF düzeyinin de istatistiksel olarak artması nörotrofin hipotezini de desteklemektedir. Diğer yandan TNF- α ve IL1β düzeylerindeki değişim mevcut antidepresan etkide immünolojik bir değişimin de katkısı olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bununla birlikte mevcut biyobelirteçlerdeki değişimin bilişsel işlevlerle ilişkilendirilmesi rTMS'nin bilişsel fonksiyonlar üzerinde etkili olabileceğini daha geniş alanda ölçüm yapan bilişsel ölçeklerle benzer çalışmaların yapılmasının bu konunun netlik kazanmasına katkı sağlayacağı söylenebilir. Anahtar kelimeler: BDNF, Bilişsel İşlevler, IL-1ß, Nöroaktif Steroidler, rTMS, TNF- α
Momordica charantia'nın gastrit üzerine etkisi
Amaç: Gastrit çeşitli etiyolojilere bağlı olarak gelişebilen, tedavi edilmediği takdirde uzun dönemde ciddi komplikasyonlar ile ilişkili olabilen kronik bir sağlık problemidir. Patoloji ve hastalığın seyrine göre, farklı sınıflama tanımlamaları bulunmasına karşın en yaygın şekilde akut ve kronik gastrit olarak sınıflandırılır. Akut gastrit, genellikle uyarıcı gıdalar, ilaçlar, kimyasal korozif maddeler, bakteriyel enfeksiyonlar ve stres reaksiyonu gibi etkenler tarafından tetiklenirken, kronik gastrit çok daha kompleks etiyoloji ve mekanizmalara sahiptir ve genellikle multifaktöriyeldir.Gastrik mukoza da oluşan enflamasyona yanıt olarak açığa çıkan Serbest Oksijen radikalleri tarafından hasar oluşturulur. Yükselen konsantrasyonları hücreler tarafından algılanarak, vücuttaki anti oksidan mekanizmaların devreye girmesine neden olur. Takip ve tedavi çeşitli medikal seçenekler farklı mekanizmalar üzerinden etki göstermektedir. Yine bazı tedaviler sonrasında nüks oranları oldukça yüksek olup, uzun dönem geleneksel tedavilerin kullanımında çeşitli patolojilere yatkınlık oluşabileceğinden bilim insanlarının bu alanda yeni substrat arayışları devam etmektedir. Literatürde çeşitli medikal alanlarda, doğru seçilen fitoteropatik ajanların uzun dönem kullanımında daha düşük risk profilleri olup, altın standart tedaviye yakın sonuçları olduğu bilinmektedir. Bu amaçla M.Charantia çeşitli biyolojik özellikleri ile araştırmacıların dikkatini çekmiştir. (Immünstimülan, Anti-Enflamatuvar, Anti- Oksidan, Kardiyoprotektif, Hipoglisemik ve Serbest Radikal Çöpçüsü) Yapılan çalışmalarda, M.Charantia'nın pektin polisakkaritlerinin jel yapısı oluşturarak ön planda mukoprotektif ve antioksidan mekanizmalar üzerinden enflamasyonu baskılayan anti-gastrik bir ajan olduğu düşünülmektedir. Burada oluşturulan deneysel modelde, M.Charantia'nın gastrit tedavisindeki etkinliği Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile histopatolojik incelemeler ile detaylı olarak değerlendirilerek altın standart Proton Pompa Inhibitörü tedavisine alternatif olabileceği düşünülmektedir. xv Gereç ve Yöntem: Ağırlıkları 200-250 gr arasında değişen yaklaşık olarak aynı yaşta, Sprague Dawley (SD) cinsi 25 adet erkek sıçan 2 haftalık süre boyunca uygun akklimizasyon sonrası, gerekli ölçümler yapılarak, raslantısal olarak kontrol ve çalışma gruplarına dağıtıldı. Tüm gruplar deney modelleri oluşturulmadan 24 saatlik süre ile aç bırakılarak, su ulaşımına kısıtlama getirilmedi. Deney hayvanlarının bakımlarına ilişkin yürürlülükteki uygulamalara özen gösterildi. 24 saatlik açlığı takiben, %80'lik Etanol (C2H5OH) 5ml/kg intragastrik yoldan oral gavaj yardımı ile verilerek literatüre uygun olarak yaklaşık 4 saat sonra model oluşturuldu. (5) Grup 1 Sham, Grup 2 Etanol (5ml/kg), Grup 3 Momordica Charantia (30 mg/kg), Grup 4 Proton Pompa Inhibitörü (Omeprazol 20 mg/kg), Grup 5 Bitkisel Kapsül Bileşiği (1 Kapsül- Zeytin Yaprağı Ekstresi 250 mg, Kudret Narı Ekstresi 200 mg , Garcinia Cambogia ( Garsiniya) Ekstresi 150 mg, Tarçın 100 mg, L-Karnitin 50 mg, Krom 100 μg) olmak üzere toplamda beş adet grup oluşturuldu. Tedavi süresi daha önceki çalışmalar ile uyumlu olarak 14 gün olarak belirlenerek, uygulanan her tedavi yöntemi sıçanlara benzer şekilde oral gavaj yardımı ile verildi.(6) Sıçanlar model oluşturulup, 14 gün boyunca farklı yöntemler ile tedavi edildikten sonra kanları alınarak, Ketamin Xylazine anestezisi ile sakrifiye edildikten sonra, sternum ve anüs arasından yapılan orta hat insizyonu ile Total Gastrektomi yapıldı. Dokudan alınan kesitler histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme için ayrılarak, kan, serum ve mide dokusu örnekleri ile birlikte laboratuvar koşullarında -80 derecede saklandı. Kan Parametreleri - Oksidatif Stress ve Enflamatuvar Sitokinler ve Markerlar ile gerekli histopatolojik boyamalar yapıldıktan sonra incelemeler gerçekleştirilerek, elde edilen tüm veriler istatistiksel analizler ile değerlendirildi. Bulgular: Yapılan incelemelerde, Gruplararası Biyokimya Parametrelerinden Hemogram sonuçlarında MONO (0 - 0,098 10*9 uL), GRA (0.1 - 5.4 10*9 uL), HGB (14-18 g/dL) ve MCHC (31 - 40 g/dL) değerleri istatistiksel olarak anlamlı folarak saptandı. (p<0,05) Grup-2 Etanol'de kanda GRANULOSİT (0.1- 5.4 10*9 uL) ölçümü medyan değerinin Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği'ne göre daha yüksek olduğu saptandı. Gruplar arasındaki Kan ve Doku Değerlerinde Biyokimya Parametreleri ve Enzime Bağlı İmmünosorbent Testi (ELİSA) Analizleri (TAS, HbA1c, TOS, IL1β, IL- 6 TNFα, TGF-β değerleri arasında anlamlı farklılık olduğu saptandı. (p<0,05) TOS, IL1β, IL-6 TNFα, TGF-β paremetreleri median değerlerinin en yüksek Grup-2 Etanol'de olduğu görüldü. TAS median değerinin ise Grup-1 Sham ve Grup-4 Proton xvi Pompa Inhibitörü ve Grup-2 Etanol'de yüksek olduğu saptandı. Hb1Ac parametresi median değerinin en düşük Grup-1 Sham ve Grup-3 M.Charantia'da olduğu saptandı. Histopatolojik bulgular değerlendirildiğinde, gruplar arasında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama, İntestinal Metaplazi parametreleri istatistiksel olarak anlamlı olarak saptandı. Grup-2 Etanol'de %80 oranında Ödem ve İntestinal Metaplazi gözüktüğü, %100 oranında Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olduğu görüldü. Grup-3 M.Charantia'da ise %80'inde Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrit Yaygınlığı, Erozyon/ İskemik Nekroz, Gastrit Aktivitesi, Kanama olmadığı saptandı. Grup-4 Proton Pompa İnhibitörü, Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül, Gastrit- Gastrik Ülser Şiddeti, Gastrik Aktivite ve H.Pylori varlığı saptanmadı. Grup-5 Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'de ise, %80 oranında Ödem, Kronik Enflamasyon/Lenfoid Folikül ve H.pylori varlığı saptanmış olup, %60 oranında ise Gastrit Aktivitesi ve Gastrik Kanama olduğu saptandı. Grup 5- Bitkisel Kapsül Bileşiği Kontrol'ün tamamında ise Intestinal Metaplazi görüldü. Sonuç: Yapılan bu çalışma ile M.Charantia'nın gastritte oluşan mukozal hasarı, özellikle mukoprotektif savunmayı güçlendirerek azalttığı ve ek olarak anti-oksidan mekanizmalar üzerinden de enflamasyon ve oksidatif stresi baskıladığı gösterilmiştir. Hastalığa spesifik seçilen farklı fitoteropatik tedavi ajanlarının, daha az yan etki, düşük risk profilleri ve düşük nüks oranlarıyla tek başına ya da geleneksel ilaçlarla kombinasyon halinde sinerjistik etki oluşturarak, gastrit ve gastrik ülserlerin tedavisinde ya da nüksün önlenmesinde Proton Pompa Inhibitörü tedavisine ek veya alternatif olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. H.pylori varlığında, H.Pylori eradikasyon tedavisi ile kombine edilerek kullanılması uygun olabilir. Kesin sonuçlar için daha geniş ölçekli araştırmalar ile birlikte insanlar üzerinde ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Dislipidemi nedeniyle pitavastatin kullananlarda pantoprazol tedavisinin inflamatuar belirteçler üzerindeki etkisinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Statinlerin kardiyovasküler risk faktörleri olan kişilerde, anti inflamatuar etkisinden dolayı dolaşımdaki proinflamatuar sitokin düzeylerini azalttığına dair kanıtlar mevcuttur. Statinlerin yeni üyesi olan pitavastatinin de diğer statin grubu ilaçlar gibi kolesterol düşürücü etkisinin yanında antiinflamatuar etkisini açıklayan kısıtlı çalışmalar mevcut ama hangi mekanizmaya bağlı etki gösterdiği ve proinflamatuar sitokinler üzerindeki etkileri hakkında net bilgi literatürde saptamadık. Proton pompa inhibitörlerinin de bazı çalışmalarda antiinflamatuar etkileri olduğu saptanmış fakat ilgili çalışmalar çelişkilidir. Çalışmamızda, son zamanlarda sıkça kullanılan pitavastatin , pantoprazol ile kombine kullanıldığında kolesterol düşürücü etkisi ve inflamasyon belirteçler üzerine etkisini değerlendirmek amaçlandı. Materyal ve Metot: Prospektif, gözlemsel kohort olarak yapılan çalışmamızda, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları polikliniğine gelen ve ESC kılavuzuna göre (LDL-K >190 mg/dl), primer koruma amacıyla pitavastatin tedavisi başlanan hastalar, pantoprazol kullanan ve kullanmayanlar olarak iki gruba ayrıldı. 3 ay süre ile izlenen hastalarda pitavastatin kullananlar birinci grup(Grup 1), pitavastatin ve pantoprazol birlikte kullananlar ikinci grubu (Grup 2) oluşturdu. Tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere iki grup hastalarda LDL-K, HDL-K, Trigliserit, Üre, Kreatinin, Glukoz, AST, ALT, GGT, ALP, LDH, CRP bakıldı ve inflamasyon belirteçleri (IL- 1 β, IL- 6, TNF- α) için kan alınarak -80 °C saklandı. Çalışma tamamlandıktan sonra bütün hastaların testleri yapılarak sonuçları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplara göre başlangıç frekanslarına bakıldığında her iki grupta demografik özellikler ve başlangıç laboratuvar değerlerde anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 ve grup 2 tedaviye başlandığı zamanla tedaviden 3 ay sonraki değerler karşılaştırıldığında Grup 1'de LDL kolesterol ve Trigliserit düzeylerinde anlamlı bir düşüş olduğu saptandı (Sırasıyla P<0.001, P: 0.02). Benzer şekilde grup 2'de LDL kolesterol ve Trigliserit de anlamlı düşüş saptandı (sırasıyla p<0.010, P:0.001), Grup 1 den farklı olarak grup 2'de IL-6 da oldukça anlamlı bir artış saptandı (P<0.001). 3 aylık takip sonunda her iki grupta IL-1 β, TNF-α seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış saptandı. Sadece grup 2'de IL-6 düzeyinde anlamlı düzeyde artış saptandı. Sonuç: Çalışmamızda, pitavastatin ile pantoprazol birlikte kullanıldığında proinflamatuar belirteçlerden IL-6 seviyesinin 3. ay sonunda anlamlı olarak yükseldiğini gözlemledik. Pitavastatinin LDL kolesterolü ve Trigliseriti anlamlı düşürdüğü halde proinflamatuar sitokin düzeyini düşürmediğini, tedaviye pantoprazol eklendiğinde inflamatuar etkinin arttığını saptadık. Daha kesin sonuçlara ulaşabilmek için prospektif büyük çaplı çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler; Dislipidemi; İnflamatuar belirteçler (IL-1 β, IL-6, TNF- α); Pitavastatin; Pantoprazol
Relationship between growth hormone and juvenile idiopathic arthritis in Iraqi patients
Children with JIA often have growth retardation and are undersized for their age. Growth hormone (GH) has been shown to be an effective and safe therapy option for these individuals. The goal of this study is to examine the link between kids' growth hormone and juvenile idiopathic arthritis. A study was designed included two groups of children less than 18 years, 65 children of them were patients with JIA and other 65 Childs were healthy control. In this work, nine parameters include age, GH, Hb, AST, ALT, Urea, Creatinine, ESR, WBC, and height were measured in both patient children with idiopathic juvenile arthritis and healthy control. Mean and standard deviation of age, GH, Hb, AST, ALT, Urea, WBC in patients were more than in control group, but creatinine, ESR, and Height in patients were less than in control group. Also, the results of this study showed a negative relationship between JIA represented by ESR level in patients and growth hormone represented by Height with predictive equation of linear relationship as (- 0.0486x + 15.349). The study concluded that there is a relationship between GH and JIA in children.
Assessment of tumor necrosis factor-alpha gene polymorphisms and receiver operating characteristic (ROC) levels in rheumatoid arthritis patients
The promoter gene for tumour necrosis factor alpha (TNF-) can control plasma levels of TNF-, which are frequently observed in RA. A C850T (rs1799724) polymorphism in the promoter region of the TNF- gene was the primary goal of this study, which attempted to investigate the pathophysiology of RA. A total of 100 participants were included in the current study, who were split into two groups: 50 had been diagnosed with RA, while the other 50 appeared to be in good health. The participants' ages ranged from 18 to 70. (17-30 years). ELISA was also used to determine the level of TNF- in the body. Polymerase chain reaction (PCR) was used to amplify TNF- using particular published primers. The restriction enzyme Hind II was used to digest the PCR result. The present study found numerous significant differences between RA patients and healthy individuals. In comparison to controls, all patients exhibited higher BMIs (27.70± 5.07), waist-to-hip ratios (0.85± 0.04), and TNF- levels (23.19 ±3.95) than expected (P=<0.001). As a result of the increased body weight and subsequent insulin resistance, the current research suggests that TNF- may be involved in RA pathogenesis. While a polymorphism of the TNF- C850T (rs1799724) in the examined population did not influence the development of RA.
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunda proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri
Amaç: Psikiyatrik hastalıklar ve enflamasyon arasındaki ilişki şimdiye dek yapılan birçok çalışmada ortaya konmuştur. Şizofreni, Duygudurum Bozuklukları, Anksiyete Bozuklukları gibi birçok rahatsızlık yanında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nda da (DEHB) bu ilişkiye daha önce işaret edilmiştir. Ancak yaptığımız literatür taramalarında Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu'nun erişkin formu ile enflamasyon arasındaki ilişki üzerine yapılmış çalışmaya rastlamadık. Bu çalışmada Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (E-DEHB) hastalarında proenflamatuar ve antienflamatuar sitokin düzeyleri ve bir akut faz proteini ölçülmüş bu olası ilişkiye dair kanıt bulmaya çalışılmıştır. Yöntem: Çalışmada DSM-5'e göre E-DEHB tanısı konulan 39 erişkin DEHB hastası ve 33 sağlıklı kontrolün serum IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α ve hsCRP düzeyleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Labratuvarında ölçüldü. Bulgular: Hasta grubunda IL1-β değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük (p=0,006) saptanmıştır. Hiçbir sitokin düzeyi ve hsCRP düzeyi ile E-DEHB alt tipleri ve klinik değerlendirme ölçek skorları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tüm sitokin düzeylerinde tedavinin normalize edici etkisi izlendi. Sonuç: Literatürde DEHB ve enflamasyon ilişkisini araştıran oldukça az sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamız Erişkin DEHB ile enflamasyon ilişkisini araştıran ilk çalışmadır. Bu çalışmada E-DEHB hastalarında IL-1β kontrol grubuna oranla anlamlı düzeyde düşük tespit edilirken diğer incelenen sitokinler ve hsCRP için anlamlı fark tespit edilmemiştir. E-DEHB ve enflamasyon ilişkisini destekleyecek daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, IL-1β, IL-6, IL-13, IL-16, TNF-α, hsCRP
Psöriazis hastalarında serum kemerin düzeylerinin incelenmesi
Psöriazis hastalığı, dünya nüfusunun % 2-4'ünü etkileyen yaygın inflamatuar bir otoimmün deri hastalığıdır. Kemerin, Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGFβ1), FMS ile ilişkili Tirozin kinaz 3 ligandı (FLT3-Ligand), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF α) ve İnterlökin1 β (IL1 β ) gibi adipositokinler dahil olmak üzere T hücre infiltrasyonu, interlökinler ve sitokinler psöriazis hastalığının patogenezinde rol oynarlar. Bu tez çalışmasında psöriazis hastalığının patojenezini göz önünde bulundurarak, psöriazis hastalarında serum kemerin gibi adipositokin düzeyleri, biyokimyasal parametreleri ile birlikte, vücut kitle indeksi ve Psöriasis Alan Şiddetli İndeksi (PAŞİ) değerlerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmaya Türkiye'de Gaziantep Şehrinde Temmuz 2016-Nisan 2017 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran 37 psöriazis hastası ve 43 sağlıklı kontrol (toplam 80 birey ) alındı. Serum Kemerin, TGFβ1, FLT3-Ligand, TNF α ve IL1 β seviyeleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak araştırıldı. Ayrıca serum C-reaktif protein (CRP), total, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, açlık glikoz ve beyaz küre düzeyleri değerlendirildi. Psöriazis hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesi PAŞİ skoru ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre serum kemerin , TGFβ1, FLT3-Ligant, IL1 β ve TNF α seviyeleri psöriazis hastalığı olanlarda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, (sırasıyla, p <0.01, p <0.05, p <0.01, p <0.01ve p <0.01 ). PAŞİ skoru ile serum kemerin düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardı (r = 0.695 ** p <0.01). Kontrol grubunun serum total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserid düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p <0.01, p<0.01 ve p <0.05). Beyaz küre seviyeleri, hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (9.03 ± 3.31'e karşı 6.71 ± 1.65) (p <0.01). CRP, PAŞİ skoru ve serum kemerin seviyesi ile pozitif yönde ilişkili ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r = 0.425 ** p <0.01), (r = .515 ** p <0.01). Bu çalışmanın sonucuna göre, psöriazisli hastalarda serum kemerin düzeylerinin yüksek bulunması psöriazis hastalığında inflamatuar bir süreç oluştuğunu göstermektedir ve TGFβ1, FLT3-Ligand, IL1β ve TNF α gibi belirteçlerin psöriazis hastalığının şiddetinin belirlenmesinde yararlı olabileceği söylenebilir.
Astrositlerde amiloid beta uyarımlı enflamasyon modelinde fasudil uygulamasının etkileri
Alzheimer hastalığı bugüne kadar görülen en yaygın nörodejeneratif bozukluktur. Nöropatolojik özellikleri amiloid plak ve nörofibriller yumaklardır. Ancak enflamatuvar süreç Alzheimer hastalığının patogenezinde temel bir role sahiptir. Sitokinler, Alzheimer hastalığında enflamatuvar ve anti-enflamatuvar süreçlerde kilit rol oynamaktadır. Son zamanlarda, çok sayıda apoptoz düzenleyici faktör ve çoklu yollar belirlenmiş ve apoptotik hücre ölümü, Alzheimer hastalığında nöronal kayıp ile ilişkilendirilmiştir. Glial hücreler nöronlara kıyasla oksidatif strese karşı daha dirençli olsalar da, geniş oksidatif stresin glial hücrelerde de apoptotik hücre ölümüne neden olduğu görülmektedir. Rho/kinaz birçok santral sinir sistemi (SSS) hastalığında aşırı aktive olur ve inhibe edilmesinin enflamatuvar ve demiyelinizan hastalıklarda potansiyel tedavi edici ajan olabileceği düşünülmektedir. Fasudil bir rho/kinaz inhibitörüdür ve nöroprotektif etkilere sahiptir. Çalışmada astrosit hücre hattında amiloid beta uyarımlı enflamasyonda fasudil uygulamasının Alzheimer hastalığında farmakolojik bir yaklaşım olup olmayacağı hakkında mevcut literatüre katkı sağlanması amaçlandı. Hücreler kontrol ve amiloid beta olmak üzere iki gruba ayrıldı ve 24 saat süresince 5 μM amiloid beta ile inkübe edildi. Başka bir gruba tedavi amacıyla Rho-kinaz inhibitörü 2.5 μM fasudil eklendi. Hücrelerden izole edilen RNA örneklerinden cDNA sentezi yapıldı. Gerçek zamanlı PCR metodu ile gen ekspresyon analizleri yapıldı. Elde edilen sonuçlara göre amiloid beta uygulanan hücre kültürü örneklerinde TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-10, IL-12, Cas-3, Cas-8, Bax, Bcl-2 mRNA ekspresyon düzeylerinde kontrol grubuna göre 2-27 kat artış gözlendi. Fasudil tedavisi ise amiloid beta uyarımlı enflamatuvar ve bazı apoptotik genlerdeki artışı önemli derecede azalttı (p<0.001). Mikroskop incelemeleride fasudilin koruyucu etkisini gösterdi. Sonuç olarak, fasudil ile rho-kinaz inhibisyonu amiloid beta aracılı enflamasyonun baskılanmasında koruyucu etkinliği olan ve tedavide kullanılabilecek bir ajan olabileceği gösterildi. Ancak, ileriki çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varıldı. Anahtar Sözcükler: Alzheimer hastalığı, Amiloid beta, Fasudil, TNF-α, Cas-3, Cas-8
Romatoid Artrit (RA) ve Sistemik Lupus Eritematozus (SLE) hastalarında bor bileşenlerinin Treg ve Th17 hücre popülasyonuna olan etkisi
Amaç: Bor bileşenlerinin anti-inflamatuvar, immünmodülatör etkisi olduğu bilinmektedir. Pek çok hayvan ve insan araştırmaları Borik Asit (BA) ve Kalsiyum Fruktoborat (CaF)'ın otoimmünitede yardımcı T hücreler üzerinde etkisi olduğuna işaret etmektedir. Çalışmamızda Romatoid Artrit (RA) ve Sistemik Lupus Eritematozis (SLE) hastalarının periferik kan örneklerinden izole edilen mononükler hücrelerde BA ve CaF'ın Treg (CD4+Foxp3+) ve Th17 (CD4+Ror-γt+) hücre popülasyonuna olan etkisi ve ilişkili sitokinlerdeki değişiklikleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamıza yeni tanı SLE (n=5), RA (n=10) hastaları ve Sağlıklı bireyler (n=9) dahil edilmiştir. Gönüllüler üç gruba ayrıldı: SK (Sağlıklı Kontrol) Grubu, SLE Grubu, RA Grubu. Çalışmaya katılan tüm bireylerden gönüllü onam formu alındı ve kan örnekleri alınıp periferik kan mononükler hücre (PKMH)'ler izole edildi. İzole edilen hücreler kültür ortamında düşük doz (100 uM BA ve 250 uM CaF) ve yüksek doz (1000 uM BA ve 2500 uM CaF) olmak üzere BA ve CaF'ya maruz bırakıldı. 48 saat maruziyet sonrası flow sitometri ile Treg ve Th17 hücre popülasyonu incelendi. Kültür ortamındaki IL-2, IL-6, IL-17, IL-23, TNF-α ve TGF-β düzeyleri ELİSA yöntemi ile test edildi. Bulgular: Çalışmanın sonunda yüksek doz BA Treg popülasyonunu artırma eğilimindedir. BA sağlıklı bireylerde Th17 hücre popülasyonu azaltıcı etki gösterdi. Ancak hem BA hem CaF farklı dozlarda RA ve SLE Gruplarında Th17 popülasyonu artırıcı etki göstermiştir. Sağlıklı kontrollerde yüksek doz BA Treg/Th17 oranını artırmıştır ancak RA ve SLE grubunda aynı etkiyi gösteremediği bulundu. Farklı doz BA ve CaF uygulaması değişken düzeyde sitokin ağına etki etmiştir. Sonuçlar: BA ve CaF CD4+ T hücrelerde hem Foxp3 hem Ror-γt düzeylerine etki ederek otoimmün hastalıklarda Yardımcı T hücre farklılaşmasına ekti edebilmektedir. Bu alandaki ilk bulgularımız BA ve CaF'ın düşük dozlarda TNF-α düzeyini azaltmıştır ve bu sonuç onların otoimmün hastalıkların tedavisine olumlu katkı sağlayabileceğini göstermektedir.
Term sağlıklı tekil gebeliklerde doğum şeklinin umbilikal kord kanında ınterlökin-1 beta ve tümör nekroz faktör-alfa düzeylerine etkisinin araştırılması
Amaç: Doğum; fizyolojik, biyokimyasal, endokrinolojik ve immünolojik olayların aracılık ettiği karmaşık bir süreçtir. Yenidoğanın intestinal mikroflorasının oluşması için doğum şekli çok önemlidir. İntestinal mikrofloranın spesifik suşlarının anti-inflamatuar sitokinlerin üretimini uyardığı gösterilmiştir. Interlökin-1β, IL-6 ve TNF-α gibi proinflamatuvar sitokinler başta olmak üzere, preterm ve term doğumları sırasında sitokinlerin oldukça önemli rolü bulunmaktadır. Bu bilgilere dayanarak, bu çalışma doğum şeklinin umblikal kord kanında TNFα ve IL-1β düzeylerine etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Servisine normal spontan vajinal doğum ve sezaryen doğum için yatışı yapılan, 18 yaş üstü, sağlıklı, ek hastalığı olmayan, term 30 adet spontan vajinal doğum için yatışı yapılmış (kontrol grubu), 30 adet sezaryen doğum için yatışı yapılmış olan gebeler dahil edilmiştir. Kemolimünesans yöntem ile yenidoğan umblikal kord kanında TNFα ve IL-1β kan değerleri tespit edilmiştir. Ayrıca annenin kanında da hemogram, MPV ve platelet değerleri kaydedilmiştir. İki grup arasında değişkenlerin ortalaması bağımsız değişkenler t testi ile kategorik değişkenler ise Ki-Kare testi ile karşılaştırılmıştır. P değeri 0,05 'den küçük olan fark, anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Normal doğum yapan annelerin toplam gebelik gün sayısı ortalaması (p=0,003) ve yaşayan doğum sayısı (0,006) sezaryen doğum yapan annelerden daha fazla bulunmuştur. Parite sayısı ortalaması ise sezaryen doğum yapan annelerde daha fazla görülmektedir (p=0,009). Normal doğum yapan annelerde hemoglobin düzeyleri daha yüksek bulunmuştur (p=0,001). Normal doğumla doğan bebeklerde sezaryen doğan bebeklere göre TNF-alfa düzeyi belirgin olarak yüksek bulunurken (p=0,037), IL-1 beta değerleri arasında fark saptanmamıştır (p=0,802). Sonuçlar: Çalışma bulguları normal vajinal doğumun, bebeğin ve annenin immün sistemini harekete geçiren bir inflamasyon şekli olduğu görüşünü destekleyerek literatüre önemli bir katkı sağlamaktadır. Tüm bulguların literatür ile büyük ölçüde uyumlu görülmesi çalışmanın güçlü yönünü ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Spontan vajinal doğum, sezaryen doğum, TNF-alfa, IL-1 beta
Aktif akciğer tüberkülozunun erken tani ve prognozunda MIR-29a, MIR-144, MIR-146A ve MIR-155 ile IL-6, TNF-α, IFN-γ, IL-17 ve IL1-β'nin prediktif marker olarak değerlendirilmesi
Tüberküloz, hayatı tehdit eden en eski enfeksiyonlardan birisi olup, tüm dünyada hala mortalitenin en önemli sebepleri arasında yer almaktadır. Yaklaşık olarak dünya nüfusunun 1/4'nin M. tuberculosis ile enfekte olduğu her yıl 10 milyondan daha fazla kişide aktif tüberküloz geliştiği en az 1 milyon kişinin de tüberküloz sebebi ile hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Aktif tüberküloz gelişiminde; konağın immün yapısı, genetik faktörler, çevre şartları ve konak-patojen etkileşimi son derece önemli rol oynamaktadır. Günümüzde halen tüberkülozun moleküler patogenezi ve immünopatolojik olaylar tam olarak aydınlatılamamıştır. Ancak tüberküloza karşı koruyucu immunitede konağın immün yapısının son derece önemli rol oynadığı bilinmektedir ve bu süreç immün sistemin birçok komponentini içermektedir. İnsan ve hayvan modelli deneysel çalışmalarda MikroRNA'ların ve sitokinlerin mikobakteriyel enfeksiyonlarda ve enfeksiyonun seyrinde önemli rol oynadığı gösterilmiştir. MikroRNA'lar hücre farklılaşması, gelişim, apoptosis ve immün cevabı da içeren birçok biyolojik süreçte önemli rol oynamaktadır ve başta kanser olmak üzere, tüberküloz gibi yüksek morbidite ve mortalite gösteren enfeksiyonlarla ilişkisi gösterilmiştir. Sitokinler de hücresel seviyede immünolojik cevabı regüle eden, çeşitli hücre alt grublarını immünite ve inflamasyonda biraraya toplayan küçük moleküllerdir. Tüberküloz kontrolü ve tedavinin takibi için prediktif tanı yöntemlerinin geliştirilmesi son derece önemlidir. MikroRNA'lar ve sitokinler aktif tüberkülozun erken tanısında, tedavinin prognozunda ideal potansiyel biyomarker ve terapotik ajan olarak umut vadeden biyobelirteçlerdir. Bu araştırmada; Çukurova Üniversitesi Tropikal Hastalıkları Araştırma Merkezi Bölge Tüberküloz Laboratuvarına gönderilen, mikrobiyolojik olarak tüberküloz tanısı konmuş, tedavi almamış 50 hasta ve 50 sağlıklı birey dahil edildi. Her bir hastadan ve kontrol grubundan kan örnekleri alınarak plazma elde edildi ve immün cevapla ilişkili genlerin regülasyonunda rol oynadığı bilinen miR-29a miR-144, miR-155, miR146-a'nın ifade düzeylerindeki değişim yüksek kapasiteli real-time PCR cihazı ile, tüberküloza karşı koruyucu immünitede rol oynayan IL-6, TNF-α, IFN-γ, IL-17, IL1-β'nın seviyeleri ise Enzyme Linked-Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemiyle değerlendirildi. Aynı zamanda elde edilen sonuçların Receveir Operating Curve (ROC) Analizi ile duyarlılık ve özgüllük değerleri belirlendi. Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, plazmada miR-146a, miR-29a ve miRNA-144 ifade düzeyleri, TNF-α, IFN-γ, IL-17, IL1-β'nın ifade düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcut idi (p<0,005). ROC analizi sonucunda miR-29a, miR-144 ve miR-146a'nın iki grup arasında yeterli ayrım gücüne sahip olduğu bulundu. mikroRNA genleri ile sitokinler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon bulunamadı. Sonuç olarak, aktif akciğer tüberkülozlu hastaların plazma mikroRNA ve sitokin düzeylerindeki değişim, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında özellikle mikroRNA düzeylerindeki farklılıkların sitokin sekresyon düzeyleri ile korelasyonunun aktif tüberküloz tanısında ve prognozunda diagnostik biyomarker olarak önemli olduğu ve konağa ait bu biyobelirteçlerin tüberküloz immünpatogenezindeki rolünün daha iyi anlaşılması için yapılacak daha geniş sürveyans çalışmalarına katkı sağlayacağı sonucuna varıldı.
Pediatrik romatoloji hastalarındaTNF-alfa blokörü kullanımı öncesi tüberküloz enfeksiyonu tanısında interferon-gama salınım testlerinin tanısal değeri
Amaç: Mycobacterium tuberculosis ile latent olarak enfekte olan olguların erken tanısında uzun yıllardır tüberkülin deri testi (TDT) kullanılmaktadır. Son yıllarda İnterferon-gama (IFN – γ) temelli testler, latent tüberküloz enfeksiyonunun (LTBE) tanısında yeni bir tanı aracı olarak gündeme gelmiştir. Bu araştırmada jüvenil idiyopatik artrit, entezit ilişkili artrit, psöriatik artrit, otoimmün üveit ve Adenozin Deaminaz 2 enzim eksikliği tanısı almış standart tedavilere dirençli, Tümör Nekrozis Faktör-α (TNF-α) blokörü kullanım endikasyonu olan çocuk hastalarda LTBE tanısında, İnterferon-γ Salınım Testleri'nin (İGST) tanısal değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada 2017-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Romatoloji bilim dalında izlenen, standart tedavilere dirençli 99 çocuk hasta TNF-α blokörü kullanımı öncesi LTBE araştırılmak amacıyla retrospektif olarak incelendi. Hastaların demografik, klinik, radyolojik ve laboratuvar özellikleri ile TDT ve İGST sonuçları, İNH (izoniyazid) başlanma oranları araştırma föylerine kaydedildi. TDT ve İGST sonuçları ile demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri, romatolojik hastalık tanısı, TNF-α blokörü öncesinde kullandığı tedaviler ve akciğer grafi bulguları değerlendirildi. İGST ve TDT testlerinin birlikte uygulandığı 99 hastada her iki test sonucu arasındaki uyum değerlendirildi. TDT testi Mantoux yöntemi ile yapıldı. İGST testi için Quantiferon- TB Gold Plus cihazı kullanıldı. Veriler SPSS version 20.0 programı kullanılarak incelendi. Bulgular: Bu araştırmada incelenen 99 hastaya hem TDT hem İGST testi uygulandı. Doksandokuz hastanın 19'unun (%19,2) TDT sonucu 4'ünün (%4) İGST sonucu pozitif olarak saptandı.TDT sonucu pozitif (≥5 mm) ve İGST sonucu negatif olan 17 hasta (%17,2) saptandı. TDT sonucu negatif (<5 mm) ve İGST sonucu pozitif olan 2 (%2) hasta saptandı. TDT pozitif ve İGST pozitif hasta sayısı 2 (%2) olarak saptandı. Her iki testin uyumluluk oranı %12 olarak belirlendi. Her iki testin uyumu istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,110 , kappa=0,115). BCG aşılanma süreleri <5 yıl, 5-10 yıl arası, ≥10 yıl olarak katogerize edildi. BCG aşılanma süresi ile TDT arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,243). JİA tanılı hastalar ve non-JİA tanılı hastalar ile TDT pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,999). JİA tanılı hastalar ve non-JİA tanılı hastalar ile İGST pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,999). TDT ve İGST sonuçları ile cinsiyet, yaş, BCG aşılanması, TB temas öyküsü, romatolojik hastalık tanısı, akciğer grafi bulguları arasında ilişki ististiksel olarak saptanmadı.TNF-α blokörü kullanımı öncesi metotreksat kullanımı ile TDT ve İGST pozitifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı (p> 0,05). Sonuç: TNF-α blokörü kullanımı öncesi tüm hastaların latent tüberküloz enfeksiyonu açısından taranması gereklidir. Tarama için TDT ve İGST testleri kullanılabilir. Ancak BCG aşısı TDT sonucunu etkileyip BCG aşılılarda TDT'nin özgüllüğü ve güvenirliliği düşmektedir. Ayrıca anti-TNF tedavi gibi immünsüpresif durumlarda İGST'nin tercih edilmesinin daha doğru olduğu düşünülmektedir. Ancak bu kanıya varabilmek için, daha fazla olgunun değerlendirildiği çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: İnterferon-gama salınım testleri, tüberkülin deri testi, tüberküloz enfeksiyonu, tümör nekrozis faktör-α blokörü
Obstruktif uyku apnesinde inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda birçok sistemik hastalıkta olduğu gibi obstrüktif uyku apne sendromunda da inflamasyonun önemli rolü olduğunu gösteren çalışmalar yayınlanmıştır. Bu çalışmada tümör nekroz faktör alfa (TNF alfa), interlökin 6 (IL-6) ve serum serbest DNA (ccfDNA) konsantrasyonlarının hastalık şiddeti ve tedavi ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2017-2019 yılları arasında polisomnografisi yapılan ve apne hipopne indeksi (AHİ) 5'in üzerinde olan 52 katılımcı hasta, AHİ 5'in altında olan 10 katılımcı kontrol grubu olarak alınmıştır. Tüm katılımcıların ayrıntılı demografik ve klinik özellikleri ile PSG kayıt sonuçları kaydedildi. TNF alfa ve IL-6 düzeyleri ELISA bioassay yöntemi kullanılarak, ccfDNA ise DNA izolasyon kitleri kullanılarak ölçümleri kaydedildi. Hastalık şiddeti ve bazı klinik parametrelerle ile ilişkisi olup olmadığı araştırıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında, baktığımız inflamatuar belirteçler açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Ancak, ccfDNA ortalamaları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi (p= 0,71). Bu belirteçlerin hastalık şiddeti ile ilişkisi değerlendirildiğinde de hafif-orta ve ağır gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. IL-6 ve ccfDNA ortalamaları ağır grupta fazlaydı fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,47; p=0,58). Bakılan klinik özelliklerden Epworth skalası ve VKİ ile IL-6 arasında aynı yönlü zayıf derecede korelasyon saptandı. Yine bu belirteçler açısından NIMV kullanan ve kullanmayan hastalarda anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada, değerlendirilen inflamatuar belirteçler (TNF alfa, IL-6 ve ccfDNA) ile hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ancak, bu belirteçlerin bazılarının, bir kaç klinik özellikle zayıf korelasyon gösterdiği saptandı. İnflamatuar belirteçlerin obstrüktif uyku apnesi sendromunda rolünü ortaya koymada daha ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne, İnflamasyon, TNF alfa, IL-6, ccfDNA
Alerjik rinitli hastalarda topikal mometazonfuroat tedavisi öncesi ve sonrası makrofajların salgıladıkları sitokinlerin oranı
Bu çalışmada alerjik rinitli hastaların mometazon furoat nazal sprey (MFNS) tedavisi öncesi ve sonrası antijen sunan hücrelerden olan makrofajların salgıladıkları sitokin düzeylerinin nazal lavaj sıvılarında çalışılması planlandı. Celal Bayar Üniversitesi Alerji ve İmmunoloji polikliniğine gelen çalışmaya dahil edilme ve dışlama kriterlere uyan 21 AR tanısı alan hasta çalışmaya alındı. İlk muayenede ardışık hapşırık aksırık, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, gözde, burunda, damakta yanma-kaşıntı olmak üzere toplam 6 semptomu derecelendirmeleri istendi. Hastalardan tedavi öncesi nazal lavaj sıvıları alındı. Tedavi için hastalara sabahları her iki burun deliğine günde bir kez MFNS tedavisi verildi. 4 hafta MFNS tedavi sonrası hastaların semptom skor ortalamalarında istatistiksel olarak anlamlı derece fark saptandı (p<0.01). MFNS tedavisi sonrası hastalardan tekrar nazal lavaj örneği alındı. Tedavi öncesi ve sonrası nazal lavaj örneklerindeki TNF- α, IL-1 β, IL-4, IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23 sitokin düzeyi LUMINEX yöntemiyle, TGF- β düzeyi ise ELISA yöntemiyle çalışıldı. IL-1 β, IL4, IL-6 düzeylerinde MFNS tedavisi sonrası istatistiksel anlamda düşüş saptandı (IL-1 β : p< 0.001; IL-4: p=0,029, IL-6: p=0,005). TGF- β düzeyi ise tedavi sonrası sınırda anlamlılık göstererek düşüş saptandı(p=0,094). IL-10 düzeyi ise çalışmamızda tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gösteren tek sitokindir (p=0,005). MFNS tedavisi sonrası TNF- α sitokin oranı istatistiksel olarak anlamlı düşüş görüldü (p=0,002). Nazal lavajdaki IL-12 ve IL-23 düzeyleri; MFNS tedavisi öncesi de sonrası da ölçüm sınırlarının altında olduğu için ölçülemedi (IL-12:p= 0,317; IL-23:p=1). IL-13`ün nazal lavajdaki düzeyi ise MFNS tedavisi sonrası yüksek düzeyde istatistiksel anlamda düşüş saptandı (p<0,001). Sonuç olarak AR`li hastarda MFNS tedavisi sonrası anlamlı klinik düzelme görüldü. Ayrıca çalışmamızda MFNS tedavisinin nasal mukuzadaki sitokinler üzerindeki etkisi ile M1, M2a makrofaj subtiplerinin oranın azalmış ve M2c makrofaj subtipinin artmış olabileceğini gördük. Anahtar Kelimeler: Alerjik rinit, sitokin, TNF-α, TGF-β, IL-1-β, IL-4 IL-6, IL-10, IL-12, IL-13, IL-23, mometazon furoat, makrofaj)
Erektil disfonksiyon hastalarında TNF-A, IGF-1 ve PLR belirteçlerinin tanısal değeri
Amaç: IGF-1, TNF-Alfa ve PLR'nin erektil disfonksiyon ve penil doppler arası ilişkinin saptanması planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Eylül 2016-Aralık 2017 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji Polikliniğimize başvuran sertleşme güçlüğü şikayeti mevcut yaklaşık 101 hasta , anamnez, uluslar arası cinsel işlev indeksinin 15 soruluk formu (IIEF-15) ile değerlendirildi. Hemogram tetkiği ile Trombosit-Lenfosit Oranı hesaplanırken, TNF-Alfa ve IGF-1 düzeyleri Elisa kitler ile ölçüldü. Hastalarımızdan uyum gösteren 69 kişiye penil doppler ultrasonografi işlemi yapıldı. Bulgular: IGF-1 değerleri ile IIEF-15 anket skorlarına göre oluşturulan gruplar karşılaştırıldı.Yapılan analiz sonucu anlamlı idi (p<0,05). IGF-1 değerleri ile penil doppler ultrasonografi değerleri arasında da yapılan analiz sonucu anlamlılık saptandı (p<0,05). Hastalarımızın TNF-Alfa değerleri ile penil doppler ultrasonografi sonuçlarına göre oluşturulan gruplar arasında yapılan analizde anlamlılık saptanmadı (p=0, 186). IIEF-15 formuna göre oluşturulan gruplar ile TNF - Alfa değerleri arasında anlamlılık saptanmadı (p=0,624). Hastalarımızın PLR değerleri ile IIEF skorlarına göre erektil disfonksiyon şiddetleri ve penil doppler ultrasonografi değerleri arasında anlamlılık saptanmadı. Sonuçlar: Bizim çalışmamızda TNF-Alfa ve PLR değeri ile erektil fonksiyon arasında istatistiksel anlamlılık saptanmamasına rağmen IGF-1'in erektil disfonksiyon ile ilişkisinde istatistiksel anlamlılık saptanmıştır. Özellikle IGF-1 için penil doppler ultrasonografi sonuçları ile görülen korelasyon ilerleyen dönemde yeni çalışmalarla desteklendiğinde önemli bir kanıt sunulabilir.
Ankilozan spondilit hastalarında fetuina,İnterlökin-18, Endotelin-1 ve sICAM-1düzeyi ve anti-TNF-α tedaviler ile ilişkisi
Amaç: Ankilozan Spondilit (AS) hastalarında Fetuin-a (Fet-A), İnterlökin-18 (IL-18), Endotelin-1 (ET-1) ve Çözünebilir intersellüler adezyon molekülü-1 (sICAM-1) düzeylerinin sağlıklı kontrollerle farklı olup olmadığını araştırmak; yine Anti-Tümör Nekroz Faktör-α (Anti-TNF-α) tedavi alan ve almayan AS hastalarındaki Fet-A, İL-18, ET-1 ve sICAM-1 düzeylerini karşılaştırmaktır. Yöntem: Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı/Romatoloji polikliniğine başvuran 100 AS hastası ve 49 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hastaların klinik ve sosyodemografik verileri kaydedildi. Hasta ve kontrol grubunda Enzyme-linked İmmunosorbent Assay (ELİSA) yöntemi ile Fet-A, İL-18, ET-1 ve sICAM-1 düzeyleri araştırıldı. Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), Bath Ankilozan Spondilit Radyolojik İndeksi (BASRİ), Görsel Analog Ölçeği (VAS), Ankilozan Spondilit Yaşam Kalitesi Ölçeği (ASQoL), Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) skorları uygulandı. Bulgular: Hasta grupları ve kontrol grubu arasında yaş, cinsiyet ve hastalık süresi açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Anti-TNF-α tedavi almayan hasta grubunda, Anti-TNF-α alan ve kontrol grubuna göre ET-1, IL-18 ve s-ICAM-1 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Biyolojik tedavi almayan grubun Fet-A düzeyi, tedavi alan gruba göre anlamlı yüksekti. Hasta gruplarının klinik değerlendirme ve laboratuvar ölçümleri karşılaştırıldığında TNF-α blokajı yapılmayan grubun VAS, CRP, BASDAİ, BASFİ, ASQoL, HAQ düzeyleri Anti-TNF-α tedavi alan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Her iki grubun BASMİ ve BASRİ ölçümlerinde biyolojik tedavi almayan grubun ölçümleri daha yüksek olsa da istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. HLA-B27 pozitif ve negatif olan grupların klinik ve kan parametre özelliklerinin karşılaştırılmasında iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. Sonuç: Anti-TNF-α tedavi almayan hasta grubunda, tedavi alan ve kontrol grubuna göre ET-1, IL-18 ve sICAM-1 düzeylerinin anlamlı olarak yüksek bulunması bu sitokinlerin hem tanı koymada hem de hastalık izleminde kullanılabileceğini düşündürmektedir. HLA-B27 pozitif ve negatif olan hastalar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Cinsiyete göre gruplandırılan hastalarda da anlamlı farklılık gözlenmedi.
Sigara kullanımının periodontitisli hastalarda diş eti oluğu sıvısı sklerostin ve tümör nekroze edici faktör alfa (TNF-α) düzeylerine etkisi
Sigara, periodontal hastalıkların başlaması ve ilerlemesinde aktif olarak etkilidir ve etkisini lokal ve sistemik yollarla göstermektedir. Bu çalışmanın amacı; sklerostin ve TNF-a değerlerini dişeti oluğu sıvısı (DOS) örneklerinde ölçmek ve klinik periodontal parametreler ışığında, periodontitis ve sigara arasındaki ilişkinin patofizyolojisi ile ilgili yeni verilere ulaşmaktır. Çalışma grubuna, sistemik olarak sağlıklı, klinik ve radyografik olarak periodontitis tanısı konulmuş 36 birey (18 sigara içen, 18 sigara içmeyen) ve periodontal açıdan sağlıklı 36 birey (18 sigara içen, 18 sigara içmeyen) dahil edilmiştir. Hastalardan sondlama cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi (KAS), plak indeksi (Pİ), gingival indeks (GI) skorları kaydedildi ve DOS örnekleri alındı. DOS'daki sklerostin ve TNF-a düzeyleri Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA, Enzim bağlı immunosorbent yöntem) yöntemi ile belirlendi. Örneklerin istatistiksel analizinin yapılmasında Shaphiro Wilk testi, Mann Whitney U testi, Kruskall Wallis testi ve Ki kare testi kullanılmıştır. Çalışmamızda, periodontitisli bireylerin periodontal klinik indeks ortalamaları ve DOS'taki tnf-α miktarları periodontal olarak sağlıklı bireylerden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur. Sigara içen periodontitislilerin sigara içmeyen periodontitislilere göre TNF-α değerlerinin yüksek olduğu görülmüştür. Periodontitisli bireylerin DOS'taki sklerostin seviyelerinin ise sağlıklı bireylerden istatistiksel olarak anlamlı farklılıkları bulunamamıştır. Çalışmamıza göre, sigaranın DOS'ta bulunan tnf-α seviyesini arttırdığı sklerostin seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır.
Ankilozan spondilit hastalarında TNF- α geninde olası varyantların analizi ve klinik parametrelerle olan ilişkisi
Amaç: Ankilozan spondilitin toplumda sık görülmesi, tedavisinde Anti-TNF ilaçların kullanılması ve TNF-α'nın hastalık patogenezinde etkili olması nedeniyle, bu hastalarda TNF-α genlerinin (promoter bölgesinde yer alan -238, -308 nükleotit bölgeleri) analizini, olası gen varyantlarını saptamayı ve klinik parametrelerle olası ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı/ Romatoloji polikliniğine başvuran 121 AS ve 103 sağlıklı kan vericisi dahil edildi. Hastaların klinik ve demografik özellikleri sorgulanıp, kaydedildi. Hasta ve kontrol grubunda PCR-RFLP yöntemi ile TNF-α promoter bölgesinde yer alan -238 ve -308 gen polimorfizmi araştırıldı. Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite Skoru (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ), Bath Ankilozan Spondilit Radyolojik İndeksi (BASRİ), gece ve gündüz Vizüel Analog Skalası (VAS) ve Ankilozan Spondilit Yaşam Kalitesi Ölçeği (ASQoL) skorları hesaplanıp kaydedildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş bakımından anlamlı farklılık saptanmamış olup, cinsiyet ve yaş bakımından gruplar benzer dağılıyordu. Çalışma populasyonumuzdaki hasta ve kontrol grupları genotip ve allel farklılıkları açısından karşılaştırıldı. Yapılan istatistiksel analizde hasta ve kontrol grupları arasında genotip ve allel karşılaştırmasında, farklılık istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. Hasta grubundaki bireylerin TNF-α -238. bölgesi genotiplerinin klinik parametrelerle olan ilişkisi karşılaştırıldı. Genotip ile klinik parametreler arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta grubundaki bireylerin TNF-α -308. bölgesi genotiplerinin klinik parametrelerle olan ilişkisi karşılaştırıldı. Genotip ile klinik parametreler arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta grubundaki bireylerin cinsiyet dağılımlarına göre klinik parametreler ile olan ilişkisi incelendiğinde farklılık istatististiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç: Çalışmamızdaki hasta ve kontrol grupları genotip ve allel bakımından karşılaştırıldığında hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. AS hastalarında TNF-α -238 ve -308 promotor bölgesi genotiplerinin klinik parametrelerle arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, TNF-α geni, Polimorfizm
Hodgkin lenfoma hastalarında sitokin (tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), transforming growth faktör beta-1 (TGF-β1), interferon gamma (IFN-γ), interlökin-6 (IL-6) ve interlökin-10 (IL-10)) gen polimorfizmleri ile gen ekspresyonlarının etiopatogenezdeki rolünün ve klinik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Hodgkin Lenfoma (HL)'da Reed-Sternberg (RS) hücrelerinin sitokin salınımı yaparak hastalığın etiopatogenezinde ve klinik seyrinin oluşumunda rol oynadığı düşünülmektedir.Bu çalışmada; HL hastalarında beş sitokine ait [tümör nekrozis faktör alfa (TNF-α), transforming growth faktör beta-1 (TGF-β1), interferon gamma (IFN-γ), interlökin-6 (IL-6), ve interlökin-10 (IL-10)] gen polimorfizmleri ile gen ekspresyonlarının, hastalığın etiopatogenezindeki rolü, klinik parametreler ve prognozis ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi Hematoloji kliniğinde HL tanısı alan, tedavi ve takibi yapılan 70 hasta ve 70 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Hasta ve kontrol grubundan alınan periferik kandan DNA izolasyonu yapılarak Sequence Specific Primer polimeraz zincir reaksiyonu (PCR-SSP) yöntemi kullanılarak sitokin gen polimorfizmleri ile expresyon düzeyleri analiz edildi. Bulgular: TNF-α (-308) gen varyantı GA genotipi (yüksek ekspresyon), IFN-γ (+874) geni TTgenotipi (yüksek ekspresyon), IL6 (-174) GG genotipi (yüksek ekspresyon), TGF-β1 (T10/C10) TT varyant genotipi, TGF-β1 (C25/G25) GC genotipi, IL10 (-1082) gen varyantı GG genotipi, IL10 (-819) CC genotipi ile IL10 (-592) gen varyantı CC genotipi HL hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı [sırasıyla; OR= 0.3636, p= 0.0259; OR= 0.3164, p= 0.0349, OR= 0.4189, p = 0.0299, OR= 0.4329, p= 0.0257,OR= 0.4889, p<0.001, OR= 0.4189, p= 0.0299, OR= 0.3951, p= 0.0193, OR= 0.3951, p= 0.0193).IL6 (-174) G alleli (p=0.0302), TGF-β1 (T10/C10) T alleli (p=0.0224), IL10 (-1082) G alleli (p= 0.0232), IL10 (-819) C alleli (p= 0.0156), IL10 (-592) C alleli (p= 00156)]. HL hastalarında kontrol grubuna göre yüksek saptanırken; IL6 (-174) C alleli (p=0.0302), TGF-β1 (T10/C10) C alleli (p=0.0224), IL10 (-1082) A alleli (p= 0.0232), IL10 (-819) T alleli (p= 0.0156), IL10 (-592) A alleli (p= 0.0156) ekspresyonu düşük saptanmıştır. Haplotip analizinde; TGF-β1 (T/C10, C/G25) geni "TCGC, CCGG, TTGC" (orta seviyede artmış plazma TGF-β1 düzeyi) ve IL10 (-1082, -819, -592) geni "GCC GCC" (yüksek IL10 plazma düzeyi) haplotip varyantlarının kontrol grubuna göre HL hastalarında anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (sırasıyla; OR= 0.3406, p= 0.0161; OR= 0.4149, p= 0.0299).Çok değişkenli analizde; Kemik iliği tutulumu (p<0.001) ve IL6 (-174) gen polimorfizmi CC varyant genotipi (p= 0.02) taşıyıcılığı 5-yıllık PFS üzerinde kötü prognoz ile ilişkili bağımsız risk faktörü olarak saptandı. Çalışmanın sonuçları; TNF-α (-308) GA genotipi, IFN-γ (+874) TT genotipi, IL6 (-174) GG genotipi, TGF-β1 (T10/C10) TT genotipi, TGF-β1 (C25/G25) GC genotipi, IL10 (-1082) GG genotipi, IL10 (-819) CC genotipi, IL10 (-592) CC genotipi, TGF-β1 (T/C10, C/G25) geni "TCGC, CCGG, TTGC" ve IL10 (-1082, -819, -592) geni "GCC GCC" haplotipinin HL gelişiminde risk faktörü olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Sitokin gen polimorfizmi, Hodgkin lenfoma, prognostik faktörler
İnflamasyon ve OUAS (Obstrüktif uyku apne sendromu) arasındaki ilişkinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS); uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya parsiyel (hipopne) üst solunum yolu obstrüksiyonu epizotları ve sıklıkla kan O2 saturasyonunda düşmenin eşlik ettiği bir sendromdur. Günümüzde çok sayıda değişik tipte uyku bozukluğu tanımlanmıştır. Bunlardan ortalama %1- 5 oranında görülme sıklığı ile en önemli yeri Obstrüktif Uyku Apne Sendromu almaktadır. Apne ve hipopne peryodları sonucunda hiperkarbi ve hipoksemi oluşmakta, buna bağlı olarak intratorasik basınç dalgalanmaları, baroreseptör disfonksiyonu, oksidatif stres ve endotel disfonksiyonu gibi birçok organ ve sistemi etkileyen patolojiler oluşmaktadır. Obstrüktif Uyku Apne Sendromu patogenezinde üst solunum yolunda (ÜSY) lokal olarak artmış olan inflamasyonun rolü bilinmekle birlikte, spontan olarak devam etmesi gereken düzenli soluk alıp vermelerin değişik şiddette azalması ile ortaya çıkan hipoksi, asfiksi, hiperkapni ve solunumsal asidozun lokal ve sistemik inflamasyon gelişmesine yol açtığı öngörülmektedir. Obstrüktif Uyku Apne Sendromu tanısında kullanılan altın standart yöntem PSG (Polisomnografi)'dir. Radyolojik olarak lateral baş-boyun grafisi, kısıtlı olarak BT ve MRG kullanılabilmektedir. Ancak hastalığın tanı ve takibinde kullanılabilecek herhangi bir biyokimyasal belirteç henüz tanımlanmamıştır. Planladığımız bu çalışma ile inflamatuar belirteçlerin OUAS'ndaki yeri, hastalığın tanısını koymada önemli olup-olmayacağı, aynı özelliklere sahip OUAS'lu hastalar ve sağlıklı gönüllüler arasındaki inflamasyon açısından benzerlik ya da farklılıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Metot: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uyku Laboratuvarı'nda Aralık 2016 - Temmuz 2017 tarihleri arasında ilk kez tanı amaçlı PSG uygulanan erişkin yaş grubundaki 165 hasta değerlendirilmiştir. Bu grup içerisinde uyku laboratuvarında PSG ile değerlendirildiği halde OUAS tanısı almayan ve çalışma kriterlerine uygun olan hastalar kontrol grubu olarak değerlendirildi (AHİ 5-15 Hafif, AHİ 15-30 Orta, AHİ >30 Ağır OUAS olarak tanımlanmaktadır). Hastalar AHİ<5 (normal) Grup 1, AHİ 5-15 (hafif) ve AHİ 15-30 (orta) Grup 2 ve AHİ>30 (ağır) Grup 3 olarak 3 gruba ayrıldı. Çalışmayı tamamlayan 165 hasta [Grup 1 (n=56), Grup 2 (n=69), Grup 3 (n=40)] istatiksel değerlendirmeye alındı. Bütün hastaların ve kontrol grubunun IL-6, TNF-α, neopterin ve YKL-40 serum düzeylerine bakıldı. Bulgular: IL-6, neopterin, YKL-40 değerleri açısından gruplar arasında anlamlı düzeyde fark vardı. Ancak TNF-α serum düzeyleri bakımından gruplar arasında anlamlı düzeyde fark gözlenmedi. Ağır grupta ölçülen IL-6 ortanca değeri, normal ve hafif-orta gruplarında ölçülen değerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti. Ağır grupta ölçülen neopterin ortanca değeri, normal ve hafif-orta gruplarında ölçülen değerlerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti. Ağır grupta ölçülen YKL-40 ortalama değeri, normal grupta ölçülen değerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). Sonuç: OUAS birçok organ ve sistemi etkileyen, yaşam kalitesini bozan ve günlük performansı düşüren mortalite ve morbiditeyi arttıran sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada OUAS hastalarında (özellikle ağır grup) inflamasyon belirteçlerinden IL-6, YKL-40 ve Neopterin serum düzeylerinin yükseldiği görüldü. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Neopterin, YKL-40, IL-6, TNF-a, İnflamasyon
Yeni tanı alan mide CA hastalarında trimetilamin n-oksit (TMAO) düzeylerinin tanıdaki yeri ve klinikopatolojik özellikleri ile ilişkisinin araştırılması
Dünyada görülen beşinci en sık kanser mide kanseri olup, kansere bağlı ölümler sıralandığında üçüncü sırada yer almaktadır. Genellikle geç belirti gösterir ve spesifik semptomları yoktur. Erken evrede yakalandığında sağkalım oranları ciddi oranda artmakta olup, tanı koymada kullanılan tarama programları ve biyokimyasal tetkikler hastalığın sürveyansı için oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı, mide kanserinin tanısını hızlandırmaya katkı sağlamak için serum TMAO düzeyini belirlemektir. Çalışmaya 60 mide kanseri tanılı hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hasta grubundaki kişilerin hepsi yeni tanı almıştı, hastalara kemoterapi verilmemişti ve mide kanseri nedeniyle opere edilmemişti. Ayrıca TMAO düzeyini yükselttiği bilinen iskemik kalp hastalığı veya kronik böbrek yetmezliği olan kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Alınan kan örneklerinin serum kısmı ayrılarak serum örneklerinde TMAO düzeyi değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Gruplar arasında H-LPS (p=0,834), IL-1β (p=0,268), TNF-α (p=0,143) ve TMAO (p=0,331) düzeylerinde istatiksel açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi. Ancak hasta grupta IL-6 düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı.(p<0,001). Yapılan birçok çalışmada akciğer, prostat ve kolon kanserleri gibi birçok kanserde hastalarda TMAO seviyesinin yüksek düzeyde olduğu gösterilmiştir. Ancak bizim yaptığımız çalışmada mide kanseri hastalarında kontrol grubuna göre TMAO düzeyinde istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi. TMAO molekülünün kanser taramalarında biyobelirteç olarak kullanılması için yeni özelliklerinin araştırılması ve daha fazla sayıda hastanın dahil edildiği geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: IL-1 β, IL-6, Mide kanseri, TMAO, TNF-α