Ultrasonography
482 theses under this subject heading
Anormal uterin kanamalı hastalarda transvajinal ultrason ve histeroskopi bulgularının karşılaştırılması
Anormal uterin kanama tüm jinoloji nedenli hastane başvuruları arasında önemli bir yer tutmaktadır. Endometrial polipler ve submuköz leiomyomalar etiyolojide başlıca etkenlerden ikisidir. Tanıda kullanılan transvajinal ultrasonografi, ofis histeroskopi ve endometriyal örneklemenin etkinliklerinin karşılaştırılması, hasta değerlendirme stratejilerinin belirlenmesinde teorik alt yapı oluşturmaktadır. Çalışmamıza Eylül 2018 – Nisan 2022 Tarihleri arasında Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine farklı sebeplerden dolayı başvuru yapan 666 hasta içinden anormal uterin kanama nedeniyle başvuran 367 sayısı kadarı dahil edildi. Bu hastalarda öncelikle transvajinal ultrasonografi ve takiben ofis histereskopi yapılması koşulu arandı. Bu hastalardan mevcut olanların endometriyal örnekleme sonuçları da toplandı. Patoloji sonuçları altın standart kabul edilerek, transvajinal ultrasonografi ve ofis histeroskopi yöntemlerinin sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Ofis bulguları ile patoloji sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmemektedir (p=0,001; p<0,05).Ofis bulgularına göre olguların %9,0'unda (n=20) myom, %36,3'ünde (n=81) polip ve %54,7'sinde (n=122) istmosel/doğal saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %4,9'unda (n=11) myom, %86,13'inde (n=192) polip ve %9,0'unda (n=20) istmosel/doğal saptanmıştır.Ofis bulgularına göre myom saptanan 20 olgunun, patolojide sadece 6'sında myom saptanırken, 12'sinde polip ve 2'sinde istmosel/doğal saptanmıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanan 81 olgunun, patolojide sadece 73'ünde polip saptanırken, 2'sinde myom ve 6'sında istmosel/doğal saptanmıştır. Ofis bulgularına göre istmosel/doğal saptanan 122 olgunun, patolojide sadece 12'sinde istmosel/doğal saptanırken, 3'ünde myom ve 107'sinde polip saptanmıştır. Ofis bulguları sonucu ile patoloji sonucu myom görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmektedir (p=0,064; p>0,05); iki sonuç arasındaki uyum düzeyi 0,345 olarak saptanmıştır (Kappa uyum katsayısı: 0,345; p=0,001; p<0,05). Ofis bulgularına göre olguların %9,0'unda (n=20) myom saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %4,9'unda (n=11) myom saptanmıştır. Ofis bulgularına göre myom saptanan 20 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 6'sında myom saptanırken, 14'ünde myom saptanmamıştır. Ofis bulgularına göre myom saptanmayan 203 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 198'inde myom saptanmazken, 5'inde myom saptanmıştır. Buna göre testin duyarlılığı %30,00; özgüllüğü %97,54; pozitif kestirim değeri %54,55; negatif kestirim değeri %93,40 ve doğruluğu 91,48 olarak saptanmıştır. Ofis bulguları sonucu ile patoloji sonucu polip görülme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir uyum görülmemektedir (p=0,001; p<0,05); iki sonuç arasındaki uyum düzeyi 0,049 olarak saptanmıştır (Kappa uyum katsayısı: 0,049; p=0,224; p>0,05). Ofis bulgularına göre olguların %36,3'ünde (n=81) polip saptanırken, patoloji sonucunda göre olguların %86,1'inde (n=192) polip saptanmıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanan 81 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 73'ünde polip saptanırken, 8'inde polip saptanmamıştır. Ofis bulgularına göre polip saptanmayan 142 olgunun, patoloji sonucuna göre sadece 23'ünde polip saptanmazken, 119'unda polip saptanmıştır. Buna göre testin duyarlılığı %90,12; özgüllüğü %16,20; pozitif kestirim değeri %38,02; negatif kestirim değeri %74,19 ve doğruluğu 43,05 olarak saptanmıştır. Sonuçlar değerlendirildiğinde yöntemlerin patoloji ile uyumlulukları literatürdeki örneklere göre daha düşük çıkmıştır. Bunda kullanılan yöntemlerin pek çok farklı kişi ve cihaz ile uygulanması, ultrasonografi cihazlarının kalitesi, bazı yassı poliplerin atlanması, 3D, doppler veya salin infüzyon sonografi yöntemlerinin uygulanmamış olması gösterilebilir. Çalışmamız sonrasında benzer koşullara sahip eğitim öğretim kliniklerinde anormal uterin kanamanın değerlendirilmesinde yöntemlere bütüncül olarak yaklaşılması gerekliliği çıkarımında bulunmaktayız. Anahtar Kelimeler: Anormal Uterin Kanama, Histeroskopi, Transvajinal Ultrasonografi
Tiroid hastalığı dışı sebeplerle başvuran hastaların tiroid fonksiyon testlerinin incelenmesi
Tiroid hastalıkları polikliniğimizde çok sık karşılaşılan hastalıklardandır ve bunlardan sıklıkla tiroid nodülleri ile karşılaşılır. Bir hastanın tiroid durumu hakkında karar verebilmek için şikayetlerini, fizik muayene bulgularını ve tiroid fonksiyon testlerini hep birlikte değerlendirmek gerekir. Klinik pratikte TSH ölçümü ile sT4 düzeyine bakılması önerilmektedir. İlk değerlendirme sonrasında tiroid fonksiyon durumuna göre anti tiroid peroksidaz, anti tiroglobulin ve TSH reseptör antikor düzeyi bakılarak otoimmün tiroid hastalıklarının varlığı araştırılmalıdır. Gerekli hastalarda tiroid ultrasonografisi tiroid sintigrafisi, I-131 uptake testleri tanı aşamasında yol gösterici olabilmektedir. Genel itibariyle poliklinik çalışma şartları yüzünden hasta tiroidinin muayene edilememesi veya muayene edilse bile nodülün ele gelmeme ihtimalinden ötürü, tiroid bezi hastalığına sahip kişilerde tiroid ultrasonografi sonucu önemlidir. Ultrasonografide saptanan nodülün bulgularına göre gerektiğinde tiroid İİAB ile değerlendirilmelidir. Bu çalışmada amacımız polikliniğimize Temmuz 2013-Temmuz 2022 yılları arasında tiroid dışı sebeple başvuran ve bilinen hiçbir tiroid hastalığı bulunmayan hastalarda tiroid fonksiyon testlerinin ve tiroid ultrasonografi patolojilerinin incelenmesidir. Özellikle nodüler tiroid hastalıklarının görülme sıklığını tespit etmek, nodülün sayı ve lokalizasyon özelliklerinin otoantikor, yaş, cinsiyet, İİAB sonucu ile karşılaştırmaktı. Bu amaçla önceden tiroid hastalığı olmayan, tiroid dışı sebeple polikliniğimize başvuran, kortizol benzeri ilaç kullanmayan, 18 yaşını geçmiş ve tiroid USG de patolojik bulgusu olan ardışık 124 hasta retrospektif analiz edilmiştir. Hastaların %76,61'i (n:95) kadın, %81,45'i (n:101) 30-70 yaş aralığındadır.Tiroid ultrasonografide multinodüler guatr %44,35 (n:55), tek nodül içeren tiroid %23,38(n:30), hashimato tiroiditi %21,77 (n:27),Tiroid nodülü ve hashimato tiroiditi birlikteliği %8,06 (n:10), Graves hastalığı %2,42 (n:3) olarak bulundu. Nodüler tiroid patolojisine sahip hastaların %76'sı kadındı. Tek nodüllü tiroid patolojilerinin %53.3'ü solda, multinodüler guatrın %54.5'inde en büyük nodül sağda bulunuyordu. Nodüler tiroid patolojilerinin %66.6'sı ötiroidi, %13'ü hipotiroidi, %10.7 subklinik hipotiroidi, %9.5 subklinik hipertiroidiydi; ayrıca nodüler tiroid hastalarında tanı anında hipertiroidiye rastlanmadı. En büyük nodülü solda olan multinodüler guatr hastalarında ötiroidi ve hipotiroidi oranı diğer nodüler patolojilere göre daha fazla bulundu. Hashimato tiroiditi için ortalama tanı yaşı kadınlarda daha düşük saptandı. Hashimato tiroiditi hastalarının %27 sine nodül eşlik ediyordu. Hashimato tiroiditi olan hasta sayısı 27 olup bunların içinden sadece ANTİ TG yüksek olan %11.5(n:3) ; sadece ANTİ TPO yüksek olan %22.9(n:6), her ikisinin yüksek olduğu %65.6(n:18) hasta gözlendi.Hashimato tiroiditi için ANTİ TPO pozitifliği daha anlamlı bulundu.Tek tiroid nodülü olup sol dominant olan hastalarda ANTİ TPO pozitifliği, sağda olma durumuna göre daha yüksek oranda görüldü.Tiroid nodüllerinin otoantikorlarla ilişkisi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç var.TSH ile ANTİ TPO ve ANTİ TG arası ilişki incelendi. ANTİ TG negatif olan hastalarda, TSH düzeyi yüksek olduğu zaman ANTİ TPO pozitiflik oranı anlamlı yüksek, TSH normal olduğu zaman ANTİ TPO negatiflik oranı anlamlı yüksek bulundu. Tersi durumda ANTİ TG ile TSH arası ilişki saptanmadı. Tiroid otoantikorları genelde otoimmün tiroidit durumlarında yüksek saptanır, çalışmamızda nodüler tiroid hastalıklarının bir kısmında da yüksek saptanmış olup bunların bir kısmında da tarama testi olarak kullandığımız TSH düzeyide normal bulunmuştur. Çalışmamızda TSH düzeyini düşük, normal ve yüksek olarak ayırdıktan sonra her bir grup için ayrı ayrı ultrasonografigrupları ile yaş grupları(18-29, 30-70, 70+) arasında ilişkiye bakıldı ve anlamlı bir ilişki saptanmadı; aynı TSH grupları cinsiyet ile tiroid ultrasonografi bulguları ile de kıyaslandı ve aralarında anlamlı fark saptanmadı.
Temporomandibular eklem internal düzensizliklerinin tedavisinde başvurulan artrosentez+PRP uygulamasında ultrason rehberliği etkinliğinin MRG ve klinik bulguların sonuçlarına göre araştırılması
Bu çalışmada, temporomandibular eklem internal düzensizliklerinin tedavisinde başvurulan artrosentez ve trombositten zengin plazma (PRP)'nin kombine uygulamasında ultrason rehberliği etkinliğinin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve klinik bulguların sonuçlarına göre araştırılması amaçlanmıştır. Bu araştırma, prospektif, randomize ve kontrollü bir çalışma olarak planlanmıştır. Çalışmaya Ekim 2023 - Mart 2024 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, 42 hasta dahil edilmiştir. Hastalar, iki eşit gruba ayrılmış: ultrason grubuna ultrason rehberliğinde, kontrol grubuna ise konvansiyonel yöntemle artrosentez ve PRP uygulamaları birlikte yapılmıştır. Artrosentez uygulamasında Tip II tek ponksiyonlu artrosentez (TPA) tercih edilmiştir. Hastalarda klinik olarak, görsel analog skala (VAS), maksimum ağız açıklığı (MAA), ipsilateral, kontralateral ve protruziv hareket ölçümleri yapılmış ayrıca artrosentez ve PRP uygulamalarının işlem süreleri ayrı ayrı kaydedilmiştir. Radyolojik değerlendirmede ise diskin formu, diskin posizyonu, kondil-disk uyumu, eklem efüzyonu, kapsüler genişlik, eklem yüzeylerinde dejenerasyon, kondil başının tipi ve kondildeki kemik iliği ödemi değerlendirilmiştir. Klinik değerlendirmeler pre-operatif, 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda gerçekleştirilmiş; tedavi sonuçları ayrıca 3. ayda MRG ile değerlendirilmiştir. Yapılan ölçümlerin istatiksel analizinde SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Ultrason rehberliğinde yapılan Tip II TPA ve PRP'nin kombine uygulamasında, VAS, MAA, ipsilateral, kontralateral ve protrüziv hareket ölçümleri açısından pre-operatif durum ile 3. ay sonunda anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Ancak, ultrason rehberliğinde yapılan uygulamalarda MAA, ipsilateral, kontralateral ve protruziv hareketlerde daha hızlı sonuç alındığı gözlemlenmiştir. Tip II TPA ve PRP uygulama süreleri karşılaştırıldığında, ultrason rehberliğinde yapılan işlemlerin sürelerinin daha uzun olduğu bulunmuştur (p<0,05). Radyolojik değerlendirmede, her iki grupta da diskin formu, kondil-disk uyumu, kondil başının şekli ve kondil başının dejenerasyonun değişmediği, eklem efüzyonu ve kapsüler genişliğin benzer şekilde azaldığı, kondildeki kemik iliği ödeminin benzer şekilde değişim gösterdiği saptanmıştır (p>0,05). Sonuç olarak, ultrason rehberliğinde yapılan Tip II TPA ve PRP'nin kombine uygulamasında hastalarda daha erken klinik iyileşme gözlemlenmiş, ancak 3 aylık takip sonunda her iki yöntem de benzer sonuçlar elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: artrosentez, manyetik rezonans görüntüleme, ultrasonografi, temporomandibular eklem hastalıkları
Orta ve ağır inme hastalarında optik sinir kılıf çapının ultrasonografik ölçümü büyük damar oklüzyonunu gösterebilir mi?
Amaç: Bu çalışmanın amacı orta ve ağır iskemik inme hastalarında ultrasonografi ile ölçülen optik sinir kılıf çapının (OSKÇ), büyük damar oklüzyonunu öngörmedeki etkinliğini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Tek merkezli, prospektif ve gözlemsel nitelikte olan bu çalışma Mart 2023 ile Haziran 2023 tarihleri arasında Samsun Üniversitesi Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne semptom başlangıcının ilk 24 saatinde olan inme semptomlarıyla başvuran hastalar ve sağlıklı gönüllüler üzerinde gerçekleştirildi. Bilinen göz patolojisi olan, kafa içi basınç artışı öyküsü olan ve Ulusal Sağlık Enstitüleri İnme Ölçeği skoru (NIHSS) ≤5 olan hastalar çalışmadan dışlandı. Hastaların başvuru anındaki sağ ve sol OSKÇ'leri temel ultrasonografi eğitimi almış ve yeterli sayıda ultrasonografik OSKÇ ölçümü yapmış, deneyimli tek bir acil tıp asistanı tarafından yapıldı. Buna ek olarak hastaların sosyodemografik özellikleri, vital bulguları, başvuru semptomları, semptom süreleri, komorbid hastalıkları, Glaskow Koma Skalası (GKS), NIHSS skorları, Alberta İnme Programı Erken BT Skoru (ASPECTS), 3. aydaki modifiye Rankin Skalası (mRS) skorları ve tedavi sonlanımları kaydedildi. İskemik inmeli hastalardaki tüm bu parametreler büyük damar oklüzyonu olan ve olmayan gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 151 inme hastası (hasta grubu) ve 63 sağlıklı gönüllü (kontrol grubu) dahil edildi. İnme hastalarının 133'ü (%88,1) iskemik inme, 18'i (%11,9) ise hemorajik inme geçiriyordu. Hasta grubunun yaş ortalaması 70,44±12,83 yıl iken kontrol grubunun yaş ortalaması 67,68±16,11 idi. Hasta grubunun %45,7'si (n=69) kadın iken bu oran kontrol grubunda %46 (n=29) idi. Hasta ve kontrol grubu yaş ve cinsiyet açısından benzerdi (p=0,964 ve p=0,186; sırasıyla). İskemik inmeli hastaların %58,6'sında (n=78) büyük damar oklüzyonu vardı. Büyük damar oklüzyonu olan ve olmayan hastalar yaş, cinsiyet, ek hastalıklar ve başvuru anındaki vital bulgular açısından benzerdi (p>0,05). GKS ve ASPECT skorları büyük damar oklüzyonu olan hastalarda daha yüksek iken, NIHSS skoru ise büyük damar oklüzyonu olmayan hastalarda daha yüksekti (p<0,001, p=0,006 ve p<0,001; sırasıyla). 3. ay sonunda bakılan mRS skoruna göre büyük damar oklüzyonu olan hastaların %41'i (n=32) iyi klinik sonlanıma sahip iken büyük damar oklüzyonu olmayanlarda bu oran %81,8 (n=45) idi (p<0,001). Ölçülen median sağ OSKÇ değeri büyük damar oklüzyonu olan hastalarda 6,1 (4,5-7,3) mm iken büyük damar oklüzyonu olmayan hastalarda 5,7 (4,4-6,9) mm idi (p=0,002). Ölçülen median sol OSKÇ değeri büyük damar oklüzyonu olan hastalarda 5,9 (4,7-7,6) mm iken büyük damar oklüzyonu olmayan hastalarda 5,7 (4,7-6,7) mm idi (p=0,002). Çalışmamızda 6 mm ve üzerindeki sağ OSKÇ ölçüm değeri %51,28 sensitivite ve %78,18 spesifite ile büyük damar oklüzyonu için anlamlı bir gösterge idi (AUC=0,653, %95 CI=0,566-0,733, p=0,001). 5,5 mm ve üzerindeki sol OSKÇ ölçüm değeri %83,33 sensitivite ve %40 spesifite ile büyük damar oklüzyonu için anlamlı bir gösterge idi (AUC=0,647, %95 CI=0,560-0,728, p=0,002). Sonuç: Orta ve ağır inme hastalarında başvuru anında yatakbaşı ultrasonografi ile ölçülen OSKÇ düzeylerindeki yükseklik büyük damar oklüzyonunu için bir öngörücü parametre olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: acil servis, optik sinir kılıf çapı, akut inme, iskemik inme, hemorajik inme, ultrasonografi, kafa içi basınç artışı
Papiller tiroid kanserinde ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olan hastaların periyodik boyun ultrasonografi bulgularının değerlendirilmesi
Papiller tiroid kanseri (PTK), en sık görülen tiroid kanseri türüdür. Görüntüleme yöntemlerinin daha sık kullanılmasıyla PTK insidansı giderek artmaktadır. Her ne kadar diferansiye tiroid kanserli hastaların takibine yönelik Amerikan Tiroid Birliği rehberi ve Dinamik Risk Sınıflaması (DRS) ile önerilerde bulunulsa da, taramalarda boyun ultrasonografi değerlendirmesinin uygulama sıklığına dair bir konsesus bulunmamaktadır. Bu çalışma ile, DRS'ye göre ilk yıl tedavi cevabı indetermine yanıt olan PTK hastalarında aktif izlemde boyun ultrasonografinin lokorejyonel rekürrens veya hastalık nüksünü saptayabilme gücünün değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca, elde edilen veriler ile indetermine yanıt hastalar için ultrasonografik tarama sıklığının belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmamıza merkezimizde PTK tanısı alan, total veya totale yakın tiroidektomi operasyonu yapılan, en az üç yıl boyun ultrasonografi takibi bulanan, tüm ATA risk sınıflarından 477 hasta dahil edildi. Hastaların ilk tedavi yanıtı değerlendirmesi sonrasında üç yıl içerisinde yapılan ultrasonografi görüntüleme sonuçları retrospektif olarak kayıt edildi. Boyun ultrasonografisi lenf nodu bulguları, Avrupa Tiroid Derneği (ETA) Kılavuzu baz alınarak mikrokalsifikasyon varlığı, yuvarlaklık indeksi, vaskülarite tipi, hilum varlığı ve ekojenite değerlerine göre şüpheli, indetermine veya benign olarak sınıflandırıldı. Bu üç grubun tanım kriterlerine uymayan lezyonlar ise nonspesifik bulgular olarak tanımlandı. Remisyon sonrası biyokimyasal veya yapısal hastalık geliştiren hastalar nüks olarak kabul edildi. Ek olarak, tedavi yanıtı değerlendirildikten sonraki üç yıl içinde yapılan ultrasonografi görüntülemeleri için sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer (PPD), negatif prediktif değer (NPD) ve doğruluk hesaplandı. Sonuç olarak, tüm kohortun takip süresi ortanca 76 aydı (26-240). Tüm kohortun %24.5'inin ilk tedavi cevabı indetermine yanıt olarak saptandı. İndetermine yanıt grubunda boyun ultrasonografinin bölgesel hastalık nüksünü saptamada; sensitivite %100, spesifite %88.8, PPD %8.5, NPD %100, doğruluk %88.9 olarak hesaplandı. İlk sene tedavi yanıtı indetermine yanıt grubu olan üç hastada (%2.6) nüks görüldü. Bu hastalardan bir hastada ikinci yılda, iki hastada ise üçüncü yılda nüks saptandı. Bu bulgular değerlendirildiğinde, indetermine yanıt grubundaki hastaların ilk üç yıl boyunca, yılda birkez serum tiroglobulin, seum anti-tiroglobulin antikoru ve boyun ultrasonografi ile değerlendirilmesi, üçüncü yıl sonunda hastalık bulgusu saptanmayanlarda ise takibe yalnızca serum tiroglobulin ölçümü ile devam edilmesi önerilebilir. İndetermine yanıt grubunda yer alan hastaların USG ile takip sürelerinin belirlenmesi için verilerimizi destekleyecek çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir.
Acil servise baş ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda optik sinir kılıf çapı ölçümü
Acil serviste (AS) baş ağrısının yönetimindeki amaç hayatı tehdit eden patolojik baş ağrısı nedenlerini ayırt etmektir. Bu tez çalışmasının amacı, acil servise baş ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda yatak başı oküler ultrasonografi ile ölçülen OSKÇ değerlerinin, İKB artışına neden olan sekonder baş ağrısını ön görmedeki etkinliğini araştırmak ve sekonder baş ağrılarının yönetiminde kullanılabilirliğini değerlendirmektir. Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi Acil Servisi' ne baş ağrısı şikayeti ile başvuran ve sekonder baş ağrısı düşünülerek bilgisayarlı beyin tomografisi (BBT) çekilen ,18 yaş üzeri 106 hasta çalışmaya alındı. Hastaların tümüne yatak başı sonografik OSKÇ ölçümü yapıldı. Elde edilen verilerle OSKÇ ölçümlerinin BBT'de patolojik bulgu varlığını, sekonder baş ağrısını öngörmedeki ve hastane yatış gereksinimi göstermedeki değeri analiz edildi. Çalışmaya alınan 106 hastanın 47'si erkek, 59'u kadın olup hastaların yaş ortalaması 48,95'tir. Çalışmada en sık görülen sekonder baş ağrısı nedenleri hipertansif baş ağrısı (n:15), intrakraniyal kitle (n:10), subaraknoid kanamadır (n:8). BBT görüntüleme sonucu sekonder baş ağrısı tanısı alan hastaların OSKÇ değeri (0,51±0,05), primer baş ağrısı tanısı alan hastaların OSKÇ değerinden (0,41±0,04) daha yüksekti (p: 0,01). Baş ağrısı olan hastalarda OSKÇ ölçümünün BBT'de patolojik bulgu varlığını ön görmedeki tanısal değerini araştırmak için yapılan ROC eğrisi değerlendirmesinde; OSKÇ eşik değeri 0,51 olarak bulundu (sensitivite: %93,55 spesifite: %65,33). OSKÇ değerinin sekonder baş ağrısını ön görmedeki değerini araştırmak için yapılan ROC eğrisi değerlendirmesinde; en yüksek sensitivite ve spesifitede OSKÇ eşik değeri 0,51 olarak bulundu (sensitivite: %88,46 spesifite: %90,74). Baş ağrısı ile acil servise başvuran hastalarda OSKÇ değerinin hastane yatış gereksinimi göstermedeki değerini araştırmak için yapılan ROC eğrisi değerlendirmesinde OSKÇ eşik değeri 0,53 olarak bulundu (sensitivite: %93,10 spesifite: %64,47). Artmış İKB'nin saptanan en erken bulgulardan birinin optik sinirdeki genişleme olduğu bilinmektedir. Acil servise baş ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda sonografik OSKÇ ölçümü, İKB artışına neden olan sekonder baş ağrılarını öngörür ve hastaları nörogörüntülemeye yönlendirmede yardımcıdır.
Akut böbrek hasarı nedenı̇yle takı̇p edı̇len hastalarda ürı̇ner sı̇stem ultrasonografı̇sı̇nı̇n tanısal katkısının ı̇ncelenmesı
Bu çalışmada; acil serviste akut böbrek hasarı ile takip edilmiş ve üriner sistem sonografik incelemesi olan hastalarda retrospektif olarak akut böbrek hasarını ön görebilme, etyolojisini aydınlatabilme, hangi ABH vakalarında sonografik incelemenin daha anlamlı olabileceğini bulmak hedeflenmektedir. Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Erişkin Acil Servisine 01.01.2019 – 31.12.2021 tarihleri arasında başvuran 496 hastanın verileri analiz edildi. %61,3'ü (n=304) erkek, %38,7'si (n=192) kadındı. Olguların yaş aralığı 18 ile 97 yıl arasında değişmekte olup ortanca yaş 67 yıl (ÇAD:20) olarak saptandı. Tüm vakaların %71,8'i prerenal (n=356) akut böbrek hasarı, %15,9'u renal (n=79) akut böbrek hasarı, %12,3'ü postrenal (n=61) akut böbrek hasarı olarak değerlendirildi. Hastaların serum kreatinin değeri 1,00 mg/dL ile 12,24 mg/dL değerleri arasında olup, ortanca değeri 2,08 mg/dL (ÇAD:1,68) olarak gözlendi. KDIGO evrelemesine göre %45,8'i evre 1 (n=227), %33,5'i evre 2 (n=166), %20,8'i evre 3 (n=103) olarak görüldü. KDIGO evresi arttıkça; renal ekojenitenin normal sınırlar dışına çıktığı görülmektedir. Prerenal ABH olan vakalarda patolojik sonografik bulgu sıklığı azalmaktadır. Sonuç olarak KDIGO evresi arttıkça vakaların sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır, renal ve postrenal ABH düşünülen vakalarda sonografik inceleme ile elde edilen patolojik bulgu görülme sıklığı artmaktadır ve bu hasta grubuna sonografik inceleme yapılması önerilebileceği düşünülmektedir.
İkinci trimesterde sağlıklı ve kromozomal anomalili gebeliklerde fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, barsak, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-MOD histogram ve shear wave elastogram yöntemleri ile ı̇ncelenmesi
B-mod ultrasonografi Down Sendromu gibi fetal kromozom anomalilerin taramasında kullanılmaktadır. B-mod ultrasonografi taramasında hiperekojen barsak, geniş renal pelvis, nazal kemik hipoplazisi ve ense kalınlığında artış gibi yumuşak belirteçlerin varlığından yararlanılmaktadır. B-mod histogram, ilgilenilen dokunun B-mod ultrasonografisindeki siyah ve beyaz renk kodlarının ortalama değeri ve standart sapmasını hesaplamaktadır. Shear wave elastografi dokuların elastik özelliklerini ölçmede kullanılan yeni bir ultrasonografi yöntemidir. Bu çalışma, kromozomal anomalili ve sağlıklı gebeliklerde; fetal nazal kemik, ense katlantısı, böbrek, karaciğer, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının B-mod ultrasonografi histogramı ve shear wave elastografi yöntemleri ile incelenmesini amaçlamıştır. Araştırmada yer alan gönüllüler, öploid (n=35) ve anöploid (n=14) fetüsü olan 19-23 gebelik haftalarında, tekil gebelerden oluşmaktadır. Fetal barsak, böbrek, karaciğer, nazal kemik, ense katlantısı, plasenta ve maternal uterus kas tabakasının hem B-mod ultrasonografi hem de shear wave elastografi görüntüleri alınmıştır. Görüntüler araştırmacı tarafından yazılan ve kalibre edilen veri analizi dosyasında, histogramları çıkarılarak ve shear wave hızları hesaplanarak incelenmiştir. İstatistiksel analiz SPSS Programı ile yapılmıştır. Normal dağılan değişkenler Student's t-test ile normal dağılmayan değişkenler Mann Whitney-U testi kullanılarak analiz edilmiştir. Fetal nazal kemiğin shear wave hız ortalaması ile standart sapması anöploid fetüslerde anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Diğer dokuların shear wave hızı ile B-mod ultrasonografi histogramı arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak, anöploid fetüslerin nazal kemiklerinin öploid fetüslerden daha elastik olduğu bulunmuştur.
Adölesan futbolculara uygulanan motor imgeleme ve hareketin gözlemlenmesi temelli pliometrik eğitimin vastus lateralis ve biseps femoris kas mimarisi üzerindeki etkileri
Alt ekstremite kas-tendon yaralanmaları adölesan futbolcularda en sık görülen yaralanmalardır. Pliometrik eğitim (PE) ile kas fonksiyonunun geliştiği bilinse de nörobilim temelli PE'nin kasın makroskobik yapısı üzerindeki etkileri belirsizdir. Bu araştırmanın primer amacı, motor imgeleme ve hareketin gözlemlenmesi (Mİ+HG) temelli PE'nin vastus lateralis (VL) ve biseps femoris uzun başı (BFub) kaslarının penasyon açısı (PA), kas kalınlığı (KK) ve lif uzunluğu (LU) üzerindeki etkilerini incelemekti. İkincil amaç, eğitimin tek adım sıçrama performansı üzerindeki etkilerini değerlendirmekti. Otuz altı sağlıklı adölesan futbolcu (yaş: 13,91±1,05 yıl; boy uzunluğu: 162,22±10,20 cm; vücut ağırlığı: 52,09±8,33 kg) rastgele PE (n=17) ya da kontrol (n=19) grubuna atandı. Her iki gruptaki sporcular rutin antrenman programlarına devam etti. PE grubundaki sporcular ayrıca 8 hafta süresince, haftada 3 seans eğitim aldı. Eğitim 10 farklı egzersizden ve toplamda 3480 sıçrama aktivitesinden oluştu. Sporcular hazırlanan videoları izledi ve sıçradıklarını düşündü. Kas görüntüleri Soundcam mobil ultrason probu kullanılarak alındı ve daha sonra MicroDicom (V 2022.2 Bulgaristan) yazılımıyla analiz edildi. Her iki taraf sıçrama performansını değerlendirmek için tek adım sıçrama testi kullanıldı. Çıktılar başlangıçta, 4, 8 ve 12. haftalarda değerlendirildi. Kontrol grubundaki sporcuların kas mimarisi parametrelerinde sekiz hafta boyunca anlamlı değişiklik yoktu (p>0.05). VL PA eğitim grubunda dominant (ortalama fark =2,40±3,45°; p=0,01) ve nondominant tarafta (ortalama fark=3,32±3,75°; p=0,01) dördüncü haftada daha yüksekti. Benzer olarak, dominant (ortalama fark=0,15±0,19 cm; p=0,03) ve nondominant taraf (ortalama fark=0,24±0,23; p=0.01) VL KK'de anlamlı artış vardı. Dominant taraf BFub KK dışında (ortalama fark=0,21±0,31 cm; p=0,03), VL LU ve diğer BFub kas mimari parametrelerinde her iki tarafta da değişiklik yoktu (p>0,05). Nondominant taraf VL KK ile dominant taraf BFub KK'deki artışlar 4. ve 8. haftanın sonunda kontrol grubuna kıyasla eğitim grubunda daha yüksekti (p<0,05). Her iki taraf sıçrama performansı PE grubunda başlangıca kıyasla 4. ve 8. haftalarda önemli ölçüde daha iyiydi (ortalama fark=16.71±11.76 - 22.88±12.19 aralığında; p<0,01). Kontrol grubundaki sporcuların nondominant taraf sıçrama performansı 8. haftanın sonunda önemli miktarda artış gösterdi (ortalama fark=10,12±12,82; p=0,03). Eğitim grubundaki sporcuların kas mimarisi ve sıçrama performası takip süresince anlamlı değişim göstermedi (p>0,05). Bu araştırma, Mİ+HG temelli PE'nin kas mimarisini geliştirdiğine yönelik ilk kanıtları sunar. Gelecek araştırmaların yaralanmaya sahip sporcularda ve nörogörüntüleme araçları kullanılarak yürütülmesi önerilmektedir.
Farklı yutma eğitimlerinin suprahyoid kas aktivasyonu ve orofasiyal kas kalınlığına etkisinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, sağlıklı bireylerde eforlu yutma (EY) ve masako manevrasının (MM) suprahyoid kas aktivasyonu ve kuvveti, dil basıncı ve orofasiyal kas kalınlığı üzerindeki etkilerini araştırmak ve bu egzersiz eğitimlerini karşılaştırmaktı. Dahil edilme kriterlerini (18-30 yaş aralığında olmak, Türkçe Yeme Değerlendirme Anketinden 3 puandan az puan almış olmak) karşılayan otuz yedi gönüllü EY (n=12), MM (n=13) ve kontrol grubu (n=12) olmak üzere basit randomizasyon yöntemi ile 3 gruba ayrıldı. Deneysel tipte planlanan bu çalışmada EY ve MM eğitim grubundaki katılımcılar 6 haftalık yutma eğitimini tamamladı. Her iki eğitim grubundaki katılımcılar her bir seansta toplam 120 yutma egzersizi gerçekleştirirken, kontrol grubundaki katılımcılar herhangi bir yutma eğitimine katılmadı. Katılımcılar çalışmanın başında ve 6 haftalık çalışma protokolünün tamamlanmasından sonra olmak üzere iki kere değerlendirildi. Suprahyoid kas aktivasyonu yüzeyel elektromiyografi ile, suprahyoid kas kuvveti dijital dinamometre ile, dil basıncı IOPI (Iowa Oral pressure Instrument) cihazı ile, orofasiyal kas kalınlığı ultrasonografi ile değerlendirildi. Her iki yutma eğitiminin de suprahyoid kas aktivasyonunu değiştirmediği (p>0,05), suprahyoid kas kuvvetini artırdığı (p1=0,0001, p2=0,014), dil basıncını artırdığı (p1=0,0001, p2=0,0001), MM eğitiminin değerlendirilen tüm orofasiyal kasların kalınlığını (p<0,05) EY eğitiminin ise dil, mhylohyoid (sağ ve sol) ve digastrik kas (sağ) kalınlığını artırdığı (p<0,05), kontrol grubunda ise tüm değerlendirme parametrelerinde değişim olmadığı (p>0,05) bulundu. Ayrıca EY ve MM eğitimlerinin değerlendirilen parametreleri geliştirmek açısından birbirleri ile benzer olduğu (p>0,05) saptandı. Bu çalışmanın sonuçları EY ve MM eğitimlerinin suprahyoid ve dil kas kuvvet ve kalınlığını geliştirmek açısından etkili olduğunu göstermiştir. Suprahyoid kasların ve dilin yutma güvenliği ve etkinliği açısından önemli olduğu düşünüldüğünde her iki eğitimin de özellikle kas kuvvet ve kütle kaybıyla başvuran yutma bozukluğuna sahip bireylerde, umut vaad edebileceğini düşündürmektedir.
Geriatrik hastalarda sarkopeni, kırılganlık ve geriatrik sendromların düşme sıklığını öngörmedeki rolü
Düşmeler; yaralanma, sakatlık ve ölüme yol açan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Düşmeler multifaktöryel nedenlere bağlı gelişir, düşme risk faktörlerini değerlendirmek ve tanımlamak, geri döndürülebilir risk faktörlerine odaklanmak yaşanacak düşmeleri engelleyebilir. Bu çalışmanın amacı toplumda yaşayan geriatrik bireylerde kapsamlı geriatrik değerlendirme, denge ve kas ultrason parametreleri ışığında düşme sıklığını ve düşme riskini predikte edecek faktörleri ortaya koymaktır. Çalışmamızda HÜTF Hastanesi Geriatri Polikliniğine başvuran daha önce geriatri polikliniğinde birinci ölçümleri tamamlanmış olan 64 hasta kontrole gelmiştir. Hastaların indeks çalışma esnasında, denge ve kas ultrason ölçümleri yapılmıştır. İndeks çalışma sonrasında kontrole kadar geçen süre ortalama ± SS; 30,4 (±6,0) ay bulunmuştur. Düşme insidansı %42,1 olduğu görülmüştür. Düşen hastaların düşmeyenlere göre malnutrisyon, kırılganlık ve sarkopeni açısından daha riskli durumda olduğu, düşen hastaların denge testlerinde ön ve arka stabilite limitlerinin daha düşük olduğu, takipte rektus femoris kas kalınlıklarının anlamlı derecede azaldığı, düşmeyen hastaların ise external oblik kas kalınlıklarının anlamlı derecede arttığı saptanmıştır. Regresyon analizinde düşme riskinin denge testindeki ön ve arka stabilite limitleri ve kas ultrasonunda ölçülen gastroknemius pennasyon açısı ile ilişkili olduğu görülmüştür. Yaş ve cinsiyet etkisinden bağımsız olarak ön ve arka stabilite limitlerinin artışının düşme riskini azalttığı, gastroknemius pennat açıdaki artışın ise düşme riskini arttırdığını saptadık. Denge bozukluğu düşme riskini arttırdığı için klinikte dengeyi değerlendirmek için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bulgularımız, klinisyenlerin düşme riskini belirlemek ve düşmeleri önlemek için denge testleri yapması gerektiğini düşündürmektedir. Ayrıca, özellikle alt ekstremite ve karın kaslarının kalınlığını ölçmek ve izlemek için kas ultrasonunun kullanılması, düşme riski taşıyan bireyleri belirlemeye ve önleyici önlemler alınmasına yardımcı olabilir.
Karpal tünel sendromu olan hastalarda klinik, elektronöromyografik ve ultrasonografik bulguların vücut kitle indeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Karpal Tünel Sendromu Olan Hastalarda Klinik, Elektronöromyografik ve Ultrasonografik Bulguların Vücut Kitle İndeksi ile İlişkisinin Değerlendirilmesi Giriş: Karpal tünel sendromu; median sinirin el bilek hizasında karpal tünelin içinde tuzaklanması olup, en sık görülen mononöropati ve tuzak nöropatidir. Etiyolojisi büyük oranda idiopatik olmakla birlikte obezitenin KTS insidansını arttırdığı bilinmektedir. Günümüzde KTS tanısı koymak ve evrelemek için kullanılan yöntem elektrofizyolojik çalışmalardır. Çalışmanın amacı; vücut kitle indeksi ile KTS semptomları ve hastaların fonksiyonelliği arasındaki ilişkiyi ve de KTS tanı ve evrelemesinde ultrasonografinin yerini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine başvuran, AAPMR (American Academy of Physical Medicine and Rehabilitation) kriterlerine göre elektrofizyolojik yöntemlerle KTS tanısı alan 98 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, dominant eli, semptomatik eli, semptom süresi ve çalışmaya dahil edilen eli kaydedildi. Ayrıntılı boy ve kilo ölçümleri yapıldı. Ağrının şiddeti VAS (Vizüel Analog Skala), semptom şiddeti ve fonksiyonel durum BKTSA (Boston Karpal Tünel Sendromu Anketi) ölçekleri ile değerlendirildi. Ultrasonografik olarak median sinir transvers kesit alanı (TKA) ölçüldü. Bulgular: 98 hasta vücut kitle indeksleri hesaplanarak Dünya Sağlık Örgütü'nün obezite sınıflandırmasına göre normal, pre-obez ve obez olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Çalışmamızda hastaların VAS, BKTSA semptom şiddeti skoru ve ultrasonografik median sinir TKA ölçümleri arasında anlamlı fark gözlenmezken BKTSA fonksiyonel durum skoru vücut kitle indeksi artışı ile orantılı bulundu. Çalışmaya dahil edilen 98 hasta EMG bulguları değerlendirilerek hafif, orta ve ağır şiddette olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Bu 3 grup birbiriyle karşılaştırıldığında hastalık evresi ile VAS, BKTSA semptom şiddeti ve fonksiyonel durum skoru ve ultrasonografik median sinir TKA ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlendi. Sonuç: Vücut kitle indeksi ile KTS hastalık evresi ve hastaların klinik durumu arasında anlamlı fark görülmemekle birlikte hastalık evresi ve ultrasonografik değerlendirme açısından bakıldığında anlamlı fark gözlenmiş olup KTS tanı ve evrelemesinde ultrasonografinin yeri olabileceği ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Karpal tünel sendromu, obezite, ultrasonografi
Alt ekstremite tendinopatilerinde uygulanan ekstrakorpereal şok dalga tedavisinin kas kuvveti, esnekliği ve mimari özelliklerine olan etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı, alt ekstremite tendinopatilerinde tendon ve kasa uygulanan ekstrakorpereal şok dalga tedavisinin ilgili kasın mimari özelliklerine, kas kuvveti ve esnekliğine olan etkisini araştırmaktı. Çalışmaya hamstring, kuadriseps veya gastrokinemius kaslarından tendinopati tanısı almış 20 birey katıldı. Değerlendirmeler, ekstrakorpereal şok dalga tedavisi uygulaması öncesinde, ilk uygulamanın hemen sonrasında ve tedavi bitiminde olmak üzere üç defa yapıldı. Kas kalınlığı, pennasyon açısı ve lif uzunluğu radyoloji uzmanı tarafından ultrasonografi ile değerlendirildi. Kas kuvveti, dijital dinamometre; kas esnekliği ise mezura ile değerlendirildi. Olgular, EŞDT uygulamasına ek olarak standart fizyoterapiprogramına alındı. EŞDT uygulaması tek seansta kas kuvvetinde azalma (p=0.0001), kas esnekliğinde azalma (p=0,0003), kas kalınlığında artış meydana getirdi (p=0,0001). Tek seans EŞDT uygulaması sonucunda kas kuvetindeki değişiklik ile kas kalınlığı değişikliği arasındaki ilişki anlamlıydı (r:-0,609, p=0,004). İzole olarak her bir kasa uygulanan tedavi etkinliği değerlendirildiğinde hamstring grubunda; kas kuvveti (p=0,015) ve esnekliğinde (p=0,029) artış bulundu, kas kalınlığında bir değişiklik bulunmadı. Kuadrisepste, kas kuvvetinde artış (p=0,0001) ve esnekliğinde (p=0,001) azalma bulundu. Gastrokinemiusta ise kas kuvvetinde artma (p=0,039), pennasyon açısında artma (p=0,039) ve kas kalınlığında azalma (p=0,018) bulundu. Özellikle tek seanslık EŞDT uygulaması, kuvveti ve esnekliğini azaltırken, gastrokinemius için lif uzunluğunu, pennasyon açısını ve kas kalınlığını arttırmakta; hamstring ve kuadriseps için kas kalınlığını arttırmaktadır. Kas fonksiyonundaki bu hızlı değişiklik, EŞDT uygulaması sonrası kasın yüklenmesini etkileyebilir. Uygulama öncesi ve sonrası kas dokusunu koruyucu fizyoterapi yaklaşımlarının planlanması gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Tendinopati, Ekstrakorpereal şok dalga tedavisi, Kas mimarisi
Extracorporeal shock wave lithotripsy (ESWL) operasyonlarında ultrasonografi eşliğinde erektör spina düzlem bloğu ve intramüsküler nonsteroid anti inflamatuar ilaç (NSAID) uygulama yöntemlerinin intraoperatif analjezi ve hasta memnuniyeti üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada Extracorporeal Shock Wave Lithotripsy (ESWL) operasyonlarında ultrasonografi eşliğinde erektör spina düzlem bloğu(ESPB) ve intramüsküler nonsteroid anti inflamatuar ilaç (NSAII) uygulaması yöntemlerinin intraoperatif analjezi, hemodinamik parametreler ve hasta memnuniyeti üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 31.10.2022-26.04.2023 tarihlerinde, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Üroloji Kliniğinin Taş Kırma Ünitesinde 3 gruptan oluşan toplam 90 olguyla yapıldı. 1. Gruba ultrasonografi eşliğinde erektör spina düzlem bloğu (ESPB), 2. Gruba intramüsküler nonsteroid anti inflamatuar ilaç (NSAII) uygulama öncesinde verildi. 3.gruba ise herhangi bir analjezik verilmeyip doğrudan ESWL işlemine alındı. ESWL işlemi sırasında hastaların ağrı değerlendirmesini yapmak için VAS (vizüel analog skala ) kullanıldı. ESWL işlemi süresince her 5 dakikada bir hemodinamik parametreler (noninvaziv sistolik-diastolik ve ortalama arter basıncı, kalp atım hızı, oksijen saturasyonu) kaydedildi. İşlem boyunca yan etkiler ( bradikardi, hipertansiyon, bulantı, kusma, hipotansiyon, deliryum, aritmi, sersemlik, kaşıntı, baş dönmesi, bulanık veya çift görme) kaydedildi. İşlem sonrası hastaların analjezik ihtiyacı ve hasta memnuniyeti değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 90 olgunun tüm verileri analiz edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, ASA skoru, BKI ölçümü, sigara kullanım öyküsü, hasta memnuniyeti, ESWL süresi, KAH, OAB ve SpO2 değerlerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir. VAS ölçümleri değerlendirildiğinde ilk 25 dakikada ESPB grubundaki olguların 25.dk intraoperatif VAS ölçümleri, NSAII ve kontrol grubundakilerden anlamlı olarak daha düşüktü. Kontrol grubundaki olguların başlangıçta postoperatif analjezik ihtiyacının olma oranı, ESP ve NSAII grubundakilerden anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,016; p<0,05). Hasta memnuniyeti gruplara göre incelendiğinde; kontrol grubunun memnuniyet düzeyi ESP ve NSAII gruplarına göre anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,018; p<0,05). Yan etki değerlendirmesinde gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Sonuç: Elde edilen veriler ve hasta memnuniyeti değerlendirildiğinde böbrek taşı tedavisinde ESWL işlemi sırasında oluşan ağrının giderilmesinde ESPB'nin etkili bir işlem olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Analjezi, ESWL, Böbrek taşı, ESPB
Ultrasonografi eşliğinde erektör spina kasının farklı torakal seviyelerde ve farklı pozisyonlarda cilde olan uzaklığının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: USG'nin kullanımının artmasıyla beraber periferik sinir blokları yaygınlaşmaya başlamıştır. USG kullanımıyla interfasiyal plan bloklarından ESP bloğunun uygulanmasıda gündeme gelmiştir. Fasiyal plan blokları hem anestezik amaçlı hem de akut ve kronik ağrının tedavisinde kullanılmaktadır. ESPB; torakotomi, meme cerrahisi, kardiyak cerrahi, vertebra cerrahisi, kolesistektomi, inguinal herni onarımı, kalça cerrahisi gibi kronik omuz ağrısından kalça ameliyatına kadar çeşitli endikasyonlarda analjezi için başarıyla uygulanmıştır. ESPB farklı pozisyonlarda(oturur-lateral ve pron) ve farklı torakal seviyelerde yapılabilmektedir. Çalışmamızda Erektör Spina Plan blok uygulanacak hastalarda blok kalitesini artırmak için farklı torakal vertebral seviyelerde (T1-T2,T5-T6,T11-T12) ve farklı pozisyonlarda (lateral-oturur ve pron) ultrasonografi eşliğinde erektör spina kasının cilde olan mesafesinin en ideal ölçümünü hesaplamayı amaçladık. Metot: Bu çalışma, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalında prospektif olarak yapıldı. Bu çalışma için Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Araştırmalar Etik Kurul (06.09.2021 Tarih ve 21.15.13 Nolu Karar ) onay kararı alınmıştır. Üst-orta ve alt torakal bölgeyi ilgilendiren her hasta çalışmaya dahil edildi. 18-65 yaş arası ASA I-II 40 kadın ve 40 erkek olmak üzere toplam 80 hasta çalışmaya katıldı. Hastalar ilk olarak elleri göbek bölgesinde bağlanıp dik oturur pozisyonda sağ tarafları, ikinci olarak lateral dekübit pozisyonda sol taraflarının üzerine yatarak elleri yanlarında sağ tarafları, üçüncü olarak pron pozisyonda elleri yanlarına uzatılarak başları sola çevirilip sağ tarafları ultrason eşliğinde muayene edildi. Lateral, dik oturur ve pron pozisyonlarda olmak üzere ilgili vertebraların (T1-T2, T5-T6, T11-T12) spinöz proçesleri belirlenip transvers proçes görünene kadar 3 cm laterale hareket ettirilip transvers proçes tespit edilince prob 90 derece çevrilir, sonra USG nin yüksek frekanslı 10-15 mmhz lineer probu sagittal konuma alınarak sırasıyla subkutanöz doku, rhomboid, trapezius, erektör spina kasları USG ekranında belirlendi. Erektör spina kası ve ilgili vertebraya bağlı transvers proçes belirlendikten sonra en net görüntü sağlanıp USG freezlenerek ekranın üst orta noktasından vertebral proçese kadar olan mesafe ölçülerek kayıt altına alındı. Böylece bu farklı ölçümler kendi içlerinde kıyaslandı. XI Bulgular: Yaş arttıkça erektör spina kasının cilde olan uzaklığı arasında zayıf bir ilişki bulunmuştur. BMI artışı ile erektör spina kasının cilde olan uzaklığı arasında güçlü bir ilişki vardır (p=0,001;p<0,01). T1-T2,T5-T6,T11-T12 de duruş pozisyonu pron olan olguların ciltle olan uzaklığı, duruş pozisyonu oturur ve lateral olan olgulara göre anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,001; p=0,001; p<0,01). Oturur-lateral ve pron pozisyonda torakal seviyesi T5-T6 olan olguların ciltle olan uzaklığı, torakal seviyesi T1-T2 ve T11-T12 olan olgulara göre anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,001; p=0,001; p<0,01). Aynı şekilde Torakal seviyesi T1-T2 olan olguların ciltle olan uzaklığı, torakal seviyesi T11-T12 olan olgulara göre anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Sonuç: Erektör spina kasının ciltle olan uzaklığı yaş, kilo ve BMI ile alakalı olarak değişmektedir. Uygulanan torakal seviyenin farklılığına göre ve uygulama pozisyonunun farklılığına göre de ciltle olan mesafesi değişmektedir. Sonuç olarak bakacak olursak hastalar pron pozisyondayken erektör spina kası cilde daha yakın bulunmuştur. Seviyeler açısından bakacak olursak T5-T6 seviyesinde erektör spina kası cilde en yakın mesafede bulunmaktadır. T11-T12 seviyesinde ise erektör spina kası en uzak mesafede bulunuyor. Bunların neticesinde pron pozisyonunda ve T5-T6 torakal seviyesinden uygulanacak bir ESP bloğu daha kolay olacaktır. Anahtar kelimeler: Erektör spina plan blok, erektör spina kası, periferik sinir bloğu, interfasiyal plan blok.
Spinal anestezi altında alt batın cerrahilerinde ultrasonografi eşliğinde yapılan transversus abdominis plan blokta bupivakainin farklı konsantrasyonlarının karşılaştırılması: Randomize, çift-kör, kontrollü çalışma
Çalışmada, ultrasonografi eşliğinde yapılan transversus abdominis plan (TAP) bloğunda farklı konsantrasyonlarda kullanılan bupivakainin en etkin olan en düşük dozunun bulunması amaçlandı. Yöntem: Alt batın cerrahisi planlanan hastalar ameliyatlardan bir gün önce servislerinde görülerek uygulanacak anestezi yöntemleri ve çalışma hakkında bilgi verilip yazılı ve sözlü onamları alındı. Operasyon odasına alındıktan sonra hastalar standart şekilde monitörize edildi. Olguların tümüne 3 ml % 0,5 hiperbarik bupivakain ile spinal anestezi ve sonrasında da Ultrasonografi eşliğinde TAP blok yapıldı. Olgular periferik blok ve spinal anestezi işlemlerini yapan anestezistin dışında bir hekim tarafından randomize 20'şerli dört gruba (Grup: A, Grup: B, Grup C, Grup D) ayrıldı. Grup A için % 0,125'lik, Grup B için % 0,250'lik, Grup C için % 0,375'lik ve Grup D için % 0,5'lik konsantrasyonda 10 mL hazırladı. Ultrasonografi eşliğinde TAP blok yapıldı. Grupların vital bulguları, VAS skorları, hasta memnuniyet skalaları, Ramsey Sedasyon Skalaları, motor ve duyusal blok süreleri önceden belirlenmiş aralıklarla kaydedildi. Tüm gruplara VAS değeri 3'ün üzerine çıktığında konvansiyonel tedaviye uygun olarak 50 mg tramadol ve 10mg/kg parasetamol IV bolus yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen grupların tamamında demografik veriler, ASA risk sınıflaması, operasyon yeri ve süresi, hasta memnuniyeti, sedasyon düzeyleri, ilk analjezik ihtiyacı açısından fark bulunmadı. SAB, DAB ve OAB değerlerinin Grup D de diğer gruplardan daha düşük görüldü. Olguların VAS skorları ve ek analjezik ihtiyacı da Grup D'de diğer gruplarda göre anlamlı olarak düşük bulundu. Sonuç: Alt batın cerrahisinde US eşilğinde yapılan TAP blokta % 0,5'lik bupivakain uygulamasının en etkin analjeziyi sağladığı, kan basınçlarında düşüşe neden olsa da hemodinamiyi etkilemediği kanısındayız.
Alt extremite derin venöz trombozlarda medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının elastografi değeri ile korelasyonu
Amaç: Bu çalışmamızda alt ekstremite, akut ve subakut evrede tespit edilen ve akım izlenmeyen derin venöz trombozlarda standart medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının trombüsün elastografi değeri ile korelasyonunu amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmaya aralık 2017 ve şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Radyoloji Ana Bilim Dalına başvuran Renkli Doppler US (RDUS) değerlendirmesinde alt ekstremitede akut ve subakut evrede (< 1 ay), akımın izlenmediği derin ven trombozu tanısı konmuş hastalar dahil edildi. Kronik DVT'si olan hastalar, akut ve subakut evrede olupta akımın izlendiği hastalar, medikal tedavinin verilemeyeceği aktif kanaması olan(gastrik/duedonal ülser,serebrovasküler kanama),son bir yıl içerisinde geçirilmiş hemorajik stroke öyküsü olan, gebe hastalar, kanama-pıhtılaşma profili bozukluğu olan ve hemofili hastalıkları olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya 75 sayıda hasta dahil edildi. İncelemelerde hastalara öncelikle alt ekstremite RDUS incelemesi yapıldı. RDUS incelemesinde, her iki ana iliak venden ayak seviyesine kadar alt ekstremite derin venöz sistemi DVT açısından değerlendirilerek, trombüs varlığı, varsa trombüs evresi ve anatomik lokalizasyonu raporlandı. Daha sonra alt ekstremitede derin venöz sistemde saptanan trombüsten, trombüsün en belirgin olduğu damardan ve en iyi izlendiği lokalizasyondan ARFI elastografi tekniği ile ölçümler yapıldı. Daha sonra hastalara standart medikal tedavi başlandı. Hastalara 1. ve 3. ay kontrollerde, tedavi öncesi tromboz saptanan segmentlerin uygulanan tedavilere yanıtlarının değerlendirilmesi için RDUS inceleme yapıldı. Rekanalizasyonun değerlendirilmesinde tromboze vendeki açıklık oranı tromboze ve kısmi-tam açık olacak şekilde iki grup olarak belirlendi. Bulgular: 1.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.49 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.21 m/sn ve standart sapma 0.54 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.24 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0.001) . 1.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %72.2 (%60-84) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 1.85 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %71.4, spesifisitesi: %72.7'dir. 3.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.46 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.52 m/sn ve standart sapma 0.48 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.74 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001) . 3.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %88 (%81-95) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 2.23 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %80, spesifisitesi: %80'dir. Sonuç: ARFI elastografi tekniğini kullanarak yaptığımız çalışmada elastografi değeri yüksek olan yani daha sert izlenen trombüslerin medikal tedaviye yanıtının daha az olduğunu tespit ettik. Çünkü trombüsün normal fizyolojik süreci sebebiyle trombüs içerisinde zamanla kollojen liflerinin artmasına bağlı daha dayanıklı hale geldiğinden medikal tedavi ile çözülme ihtimali azalmaktadır. Böylece tanı anında elastografi değerleri yüksek olan trombüslerin medikal tedaviye yanıtının az olacağı ön görülebilir. Ayrıca elastografi değerleri yüksek olan trombüslerde medikal tedavi ile açılma oranı az olacağından alternatif tedavi yöntemleride düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Derin ven trombüsü, ARFI elastografi, ultrason , medikal tedavi
İmplant destekli sabit protez ve geleneksel tip tam protez kullanan hastalarda masseter kas kalınlığının ultrason ile karşılaştırılması
Diş kaybı; stimulasyonun azalmasına bağlı kemik kaybının artması, nöromusküler kontrolün azalması ve kaslarda oluşan düzensizlikler, okluzyonda bozukluklar temporamandibular eklem bozuklukları, proprioseptif yeteneğin kaybı gibi fonksiyonel bozukluklara neden olmaktadır. Çalışmamızın amacı; geleneksel tam protez kullanan bireyler, implant destekli sabit protez kullanan bireyler ve doğal dentisyona sahip bireylerin masseter kas kalınlığının istirahat ve maksimum ısırma durumunda değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 40 kişilik kontrol grubu doğal dentisyona sahip bireylerden oluşurken; 20 si geleneksel tam protez kullanan total hasta grubu, 20 si implant destekli sabit protez kullanan implant hasta grubundan oluşturuldu. Her üç gruba ait ölçümler hem istirahat pozisyonunda hem de maksimum kasılma anında sağ ve sol masseter kas için ayrı ayrı yapılmıştır. Çalışmamızın bulgularına göre geleneksel total grubu hem istirahat hem de maksimum ısırmada masseter kas kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur(p<0,001). Ancak implant gurbu hastalarda hem istirahat hem de maksimum ısırma masseter kas kalınlığında kontrol grubu ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır(p>0,050). Ayrıca cinsiyete bağlı olarak yapılan hasta grupları içi karşılaştırmada kadın ile erkek arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunurken, yaşa bağlı olarak negatif bir korelasyon bulunmuştur.
Gerçek doğal siklus ile donma-çözme blastokist transferi yapılan hastalarda literatürde kullanılan farklı luteinizan hormon artışı tanımlarının transfer zamanlamasına etkisi
Genellikle luteinizan hormon (LH) artışının saptanması ile ovülasyon gününü belirlemek, üreme başarısını en üst düzeye çıkarmak için gerçek doğal siklus (g-DS) ile yapılan dondurulmuş embriyo transferinin (DET) zamanlamasında çok önemlidir. Ancak, LH artışının tanımı konusunda bir fikir birliği yoktur. Her ne kadar genel uygulama, LH artışı +6 gün sonra ısıtılmış blastokist transferini planlamak olsa da sadece üç retrospektif çalışma, g-DS DET'te, LH artışına göre kullanılan farklı zamanlamaların üreme sonuçlarına etkisi üzerine farklı sonuçlar yayınlamıştır. Bu kapsamda, mevcut literatürde yaygın olarak kullanılan farklı LH artışı tanımlarının ısıtılmış blastokist transferi zamanlaması üzerindeki etkisini belirlemek için g-DS DET sikluslarını veri tabanımızda inceledik. Buna ek olarak, LH artışının farklı tanımlarına göre g-DS DET sonrası devam eden gebelik oranlarını karşılaştırdık. Ocak 2017- Ekim 2021 tarihleri arasında, transfer öncesi kan alınması ve ultrason ile monitörize edilen ardışık 115 g-DS DET'ler çalışmaya dahil edildi. Foliküler kollaps için +5 gün olan referans transfer zamanlamamızın, LH artışının altı farklı tanımını kullanan siklusların yalnızca %5,2-%41,2'sinde LH artışı +6 güne denk geldiğini bulduk. Buna karşılık, referans zamanlamamızı, siklusların çoğunda (%46,1-%70,8) LH artışı +7 güne ve daha seyrek olarak +8 güne (%1,8-%38,3) ve +9 güne (%0- %10,4) denk geleceğini saptadık. Çalışmamızın önemli bir sonucu da LH artışının her farklı tanımı için, devam eden gebelik oranlarının LH artışı +6/+7/+8/+9 zamanlamalarına göre benzer olmasıydı, bu da implantasyon penceresinin yüksek derecede esnekliğini yansıtmaktadır.
Tonsillektomi ve adenotonsillektomi ameliyatı yapılacak çocuk hastalarda ağız açacağı yerleştirilmesinin ultrasonografik optik sinir kılıf çapı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Adenotonsillektomi, boğazı çevreleyen palatin ve adenoid tonsillerin eksize edildiği, pediatrik hasta grubunda en sık gerçekleştirilen cerrahi operasyonlardan biridir. Operasyonun gerçekleştirilebilmesi için uygulanan endotrakeal entübasyon ve Boyle- Davis ağız açacağı yerleştirilmesinin intrakranyal basıncı artırıcı etkisi bilinmektedir. Optik sinir kılıf çapı (OSKÇ) ve optik sinir kılıf çapı/ göz küresi transvers çapının (OSKÇ/ GKTÇ) ultrasonografik ölçümü, intrakranyal basınç artışının güvenli bir noninvazif göstergesi olarak görülmektedir. Bu çalışmada amacımız, adenotonsillektomi uygulanan hastalarda cerrahinin önceden belirlenmiş farklı zaman aralıklarında OSKÇ ve OSKÇ/ GKTÇ oranına etkisini değerlendirmektir. Etik kurul onamı alındıktan sonra, 15.05.2019 ile 21.10.2021 arasında adenotonsillektomi uygulanan 1-16 yaş arasında, ASA skorlaması 1-2 olan 120 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların, farklı zamanlarda ultrasonografik imajlar üzerinde yapılan OSKÇ/GTÇ ölçümleri ve eşzamanlı vital parametreleri kaydedildi. Zamana göre sol taraftaki OSKÇ, GKTÇ ve OSKÇ/GKTÇ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı değişim olup (sırasıyla p=0,012 p=0,003 ve p=0,007), söz konusu farka neden olan durum; T0'a göre T2'deki OSKÇ düzeylerinin daha yüksek olması (p=0,026) ve T2'ye göre T4'teki OSKÇ/GKTÇ düzeylerinin daha düşük olması idi (p=0,007). Bazale göre diğer izlem zamanlarında OSKÇ, GKTÇ ve OSKÇ/GKTÇ düzeylerinde meydana gelen yüzdesel değişim ile sırasıyla; olguların yaş, sıvı miktarı, vücut ağırlığı persentili, boy uzunluğu persentili, ağız açacağının kaldığı toplam süre ve entübasyon ile ağız açacağı arasında geçen süre arasında istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir korelasyon görülmemiştir (p>0,0041, p>0,0041). Sonuç olarak, pediatrik hastalarda OSKÇ ve OSKÇ/GKTÇ oranlarının sonografik ölçümünün, intrakranyal basınç artışı kliniği olan çocuklarda ya da intrakranyal basınç artışı riskinin mevcut olduğu ve intrakranyal basıncın monitörizasyonununun endike olduğu durumlarda güvenle kullanılabilecek, artmış intrakranyal basıncın tekrarlanabilir ve noninvaziv bir göstergesi olduğu kanısındayız.
Acil servisteki şok hastalarında yatak başı ultrasonografi aracılığıyla karotis doppler akım hızı ölçümü ile volüm değerlendirilmesi ve vena kava inferior çapı ölçümünün santral venöz basınç ile ilişkilendirilmesi
Şokun geri döndürülemez fazına gelmeden önce acil serviste erken tanınarak erken dönemde tedavisine başlanmasının mortalitenin azaltılması açısından önemi büyüktür. Erken dönem tedavilerin başlangıcı sıvı replasmanıdır. Volüm değerlendirmesi için birçok teknik kullanılmaktadır: Çalışmamızda hızlı, ulaşılabilir ve invazif olmayan bir teknik olan yatak başı USG ile şok hastalarında KDAH ölçümüyle volümün değerlendirilmesi; VKİKİ, VKİ çapı, CVP gibi parametrelerle korelasyonu ve bu ölçümlerin mortaliteyi öngörmede etkinliklerinin araştırılması amaçlandı. Prospektif ve gözlemsel olarak planan çalışma acil servisteki şok tablosundaki 51 hasta ile yapıldı. Yatak başı ultrasonografi ile KDAH, VKİ ölçümleri, VKİKİ hesaplaması ve CVP ölçümleri gerçekleştirildi. Hastalar herhangi bir sonlanıma (ölüm, taburculuk, sevk) ulaşana kadar takip edildi. Çalışmaya alınan hastaların %55'i erkek %45'i kadındı. Hastaların yaş ortalaması 67 yıl olarak hesaplandı. Hastaların özgeçmişinde %45'inde malignite saptandı. Hastaların %88'i septik şok tanısı aldı. Mortalite oranı % 57 olarak bulundu. KDAH ortalama değeri 4cm/sn olarak hesaplandı. KDAH, VKİK, CVP sonuçlarıyla hastalarının mortalitelerinin öngörülebileceği saptandı. CVP, VKİK, VKİ çapı, KDAH arasındaki korelasyonlar tespit edildi. Mortaliteyi öngörmede; KDAH için %72 sensitive ve %68 spesifite ile kesim değeri 50 cm/sn, CVP'nin %61 sensitivite ve %71 spesitife ile kesim değeri 1,5 mmH20, ve VKİKİ'nin %93 sensitivite ve %85 spesitife ile kesim değeri %54,5 olarak hesaplandı. Sonuç olarak KDAH, CVP ve VKİKİ parametrelerinin şok hastalarında volüm durumunun değerlendirilmesinde ve mortaliteyi öngörmede klinisyene fikir verebileceği görüşüne ulaşıldı.
Toraks travmalı hastalarda CA-FAST ve NEXUS chest BT kriterlerinin kıyaslanması
Acil servislerde travma hastalarında hızlı tanı erken dönemde stabilizasyon için hayati bir rol oynamaktadır. Toraks travmalarında oluşan yaralanmaların tespitinde bilgisayarlı tomografi (BT) en önemli görüntüleme yöntemidir. NEXUS Toraks BT kriterleri, künt toraks travması ile gelen hastalarda hastanın kliniği, yaşı ve travma mekanizmasına göre toraks görüntüleme ihtiyacının olup olmadığına karar vermekte kullanılan bir dizi kriterden oluşur. CA-FAST (Chest Abdominal- Focused Assesment with Sonography for Travma) travma hastalarında karın ve toraksı ultrasonografi (USG) ile değerlendirmeye yarayan bir yöntemdir. Çalışmamızda künt toraks travması ile acil servise başvuran ve bilgisayarlı tomografi çekilen hastalarda NEXUS Toraks BT kriterlerini temel alınarak CA-FAST değerlendirmenin tanısal değerliliğinin saptanması amaçlandı. Çalışmamız 668 hastanın dâhil edildiği prospektif bir çalışmadır. En sık başvuru sebebi %46,4 ile motorlu taşıt kazalarıydı. Toraks BT görüntülemede en sık kaburga kırıkları (%14,7) ve sırasıyla vertebra kırıkları (%3,7), pnömotoraks (%2,7), akciğer kontüzyonu (%1,2), hemotoraks (%0,7) tespit edildi. CA-FAST değerlendirmede patolojik bulgu saptanan hastalarda kan basıncı ve oksijen satürasyonu düşük, nabız yüksekti. Toraks yaralanmaları için CA-FAST'in duyarlılığı %48,39 özgüllüğü %99,69 ve NPD %97,54 olarak bulundu. CA-FAST'in pnömotoraks için duyarlılığı %55,56 özgüllüğü %99,85 ve NPD %98,78; hemotoraks için duyarlılığı %75,0 özgüllüğü %99,70 ve NPD %99,85; akciğer kontüzyonu için duyarlılığı %25,0 özgüllüğü %100 ve NPD %99,1 olarak hesaplandı. CA-FAST değerlendirmede saptanan patolojik bulgu oranı servise yatışı yapılanlarda %3,4, yoğun bakım ünitesine yatışı yapılan ya da eksitus olan hastalarda ise %31,7 olarak saptandı. CA-FAST değerlendirmenin toraks travmalarında hastaneye yatış gerekliliğini öngörmede yararlı olabileceği sonucuna varıldı. CA-FAST değerlendirmenin, pnömotoraks, hemotoraks ve akciğer kontüzyonunu saptamada duyarlılığı düşük saptandı. Bu nedenle klinisyen toraks BT görüntüleme kararını verirken CA-FAST sonuçlarına ek olarak hastanın klinik durumunu da göz önünde bulundurmalıdır.
Fetal santral sinir sistemi anomalilerin prenatal tanısı, neonatal sonuçlarının, postnatal kısa ve uzun dönem sonuçlarının retrospektı̇f olarak ı̇ncelenmesı̇
Fetal anomalilerin en önemli gruplarından birisi santral sinir sistemi anomalileridir. Tez çalışmamızda, kliniğimizde prenatal dönemde SSS anomalisi tanısı almış olan gebeliklerin obstetrik ve neonatal sonuçlarını, yenidoğanların postnatal dönem ve uzun dönem sonuçları irdelemeyi amaçladık. Çalışmamıza prenatal dönemde tanı alan toplam 725 hasta dahil edilmiştir. NTD en sık SSS anomalisidir (%34.7), VM 2. sık anomalidir (%31.4). SSS anomalilerinin %26'sında SSS dışı ek anomaliler, %4.4'ünde kromozom anomalisi saptanmıştır. Fetal MR yapılan hastaların %90.2'sinin sonucu US ile uyumludur. VM en sık fetal MR endikasyonudur (%33.7). İzole VM'lerin %43'ünü hafif, %10'unu orta, %47'sini ciddi derece VM oluşturmaktadır. VM derecesi arttıkça canlı doğum oranının düştüğü, yenidoğanların ybü'ye yatma oranlarının, VP şant takılma ve total mortalite oranın arttığı, nörogelişimsel sonuçlarının, zeka ve okul durumlarının daha kötü seyretttiği görülmüştür. İzole spina bifidaların %16.5'i meningosel, %83.5'i meningomyeloseldir. Bütün spina bifidalı yenidoğanların ybü'ye yatışı olmuştur. Meningoselde VP şant ihtiyacı olmamışken; meningomyelosellerin %67.2'sine VP şant takılmıştır; alt motor, üriner ve anal sfinkter disfonksiyonu meningoselde yokken, meningomyeloselde %80-90 civarındadır; canlı doğum oranları, total mortalite, zeka ve okul başarısı ise benzerdir. KKA'ların %58.8'i uzun dönemde asemptomatik seyretmiş, %17.6'sında şiddetli nörogelişimsel gerilik ve ağır MR, %11.8'inde dikkat eksikliği, %5.9'unda epilepsi bulunmaktadır, %11'i özel eğitim almaktadır. KKA'ların %70'inde VM saptanmıştır; VM varlığı prognozu etkilememektedir. Sonuç olarak; fetal SSS anomalisi saptanan gebeliklere ayrıntılı US ve karyotip analizi yapılmalıdır. SSS anomalileri mortalite ve morbite ile seyreden ciddi patolojilerdir. VM derecesi prognozu belirleyen önemli bir kriterdir. Meningomyelosel yoğun bakım ünitesinde yatış, cerrahi müdahale, uzun süreli tedavi ve rehabilitasyon gerektirmekte olup, bunların tümü ailelere maddi ve manevi bir yük getirmektedir. KKA klinik sonuçları asemptomatik vakalardan, ağır nörogelişimsel engellilere kadar değişken ve öngörülemezdir. Doğum öncesi danışmanlıkta tüm bunlar dikkate alınmalıdır.
Preeklamptik gebede havayolunun değerlendirilmesi
Obstetrik hastalar; normal popülasyona göre zor havayolu insidansı açısından daha fazla risk altındadır. Preeklampsi gibi gebeliğe hipertansiyonun eşlik ettiği durumlarda bu risk daha da artmaktadır. Zor veya başarısız ventilasyon ve entübasyon durumunda; maternal ve fetal yaşamı tehlikeye atan olaylarla karşılaşılabilir. Zor havayolu beklentisi olan bu hasta grubunda operasyon öncesi havayolu muayenesinin detaylı yapılması büyük önem taşır. Bu çalışmada; preeklampsi tanısı alan (n:20) ve dahili hastalığı olmayan normal gebelerde (n:20), sezaryen sırasında ve postoperatif 48. saatlerinde; zor havayolu muayenesinde kullanılan Mallampati Sınıflaması, Tiromental Mesafe, Boyun Çevresi ve ultrason (USG) yardımıyla Cilt-Hiyoid Mesafesi, Cilt-Epiglot Mesafesi ve Dil kökünün anterior ölçümünü ve aynı zamanda Optik Sinir Kılıf Çapını (OKSÇ) karşılaştırmayı amaçladık. Bu vaka kontrol ve prospektif olarak planlanan çalışmaya; ASA II-III grubu, tekli gebeliğe sahip, 40 hasta dahil edilmiştir. Çalışma 4 yıllık tecrübesi olan anestezi asistanı ile yapılmıştır. Çalışmamızın neticesinde; hem preeklamptik gebe grubu hem de normal gebe grubunda; OSKÇ, Mallampati Skoru ve cilt-epiglot Mesafesi postoperatif 48. Saatte, intraoperatif ölçüme göre anlamlı olarak azalmış ancak iki grup arasında korelasyon gösterilememiştir. Ama preeklamptik gebeler incelendiğinde cilt-hiyoid mesafesi, normal gebelere göre daha yüksek bulunmuştur. Bu sonuçları daha derinlemesine değerlendirmek için, yeterli hasta sayısına sahip, ileri klinik deneyim ve çalışmalara ihtiyaç vardır.