United States of America
583 theses under this subject heading
Kapitalizmin evriminin diyalektiği: Bir Veblen soyutlaması
Çalışma, Marx'ın yöntemini kullanmak suretiyle yani gerçek somuttan başlayarak soyutlama vasıtasıyla düşüncedeki somuta doğru ilerlemeye yönelik bir yöntem izlemeye çalışmıştır. Gerçek somut, burada bize kendisini sunduğu şekliyle Veblen'in kapitalizm soyutlamasıdır.Çalışmada Veblen'in kapitalizm soyutlamasının soyutlamasını yapma çabasında düşüncedeki somuta (yani zihnimizde yeniden inşa edilmiş ve kavranmış haliyle var olan bütüne) ilerlemeye yönelik bir yöntem izlerken kapitalizmin mekânı, Amerika Birleşik Devletleri; doğası, makine süreci; kurumları, aylak sınıf ve özel mülkiyet; aktörü ise finans kaptanı olmuştur. Veblen'in kapitalizm soyutlamasında kapitalizmin en belirgin özelliği, üretimin parasal bir olgu haline gelmesidir. Üretimin doğasının bu şekildeki gelişimi; iş adamlarının faaliyetlerini endüstriyel faaliyetlerden daha ziyade finansal faaliyetlere yöneltmesine yol açmıştır. Kapitalist sistemin gelişme sürecinde girişimciliğin geçirdiği bu değişim, girişimcinin sanayi kaptanlarından finans kaptanlarına dönüşmesi şeklinde olmuştur. Başka bir şekilde ifade edilirse; eski tip girişimci olan sanayi kaptanları, kapitalist gelişme süreci içerisinde yeni bir tip olan finansal girişimcilere dönüşmüştür. Modern kapitalizmde iş adamları, daha çok parasal işlevlerle uğraşarak reel üretim faaliyetlerini geri plana itmektedir. Veblen, genel olarak iş adamlarının kurumsal evrim sürecinde değişen bu yöndeki tutumlarının endüstrinin üretken olarak çalışmasını engellediğini ifade etmektedir. Aynı zamanda iş adamları bu tutum ve faaliyetleri sonucunda, üretim sürecinde gerçekleşebilecek teknik ilerlemelerin ortaya çıkmasını da engellemektedir. Çünkü dönemsel ticari hayatın çıkarının bir gerekliliği olarak, üretimin kâr amacı doğrultusunda kısıtlanması gerekmektedir. Özellikle yeni üst yapıyı kredi, borç ve hayali sermaye artırımlarını oluşturan finans sektörü; alt yapıyı ise, toplum temsil etmektedir. Bu bağlamda üst yapı, alt yapıyı belirlemektedir.
Soğuk Savaş dönemi sonrası Amerika Birleşik Devletleri Cumhuriyetçi başkanlarının dış politika perspektiflerinin realizm kuramı çerçevesinde değerlendirilmesi
Soğuk Savaş, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasındaki iki kutuplu dünya düzeninin hâkim olduğu dönemi kapsar. Soğuk Savaş döneminin 1990'lı yılların başlangıcında bitmesiyle beraber ABD'nin küresel bir hegemonya gücünü üstlendiği, tek kutuplu dünya düzenine geçiş yaşandı. Bunun en temel nedenleri; SSCB'nin dağılması ve siyasal egemenliğinin sona ermesi, yeni devletlerin kurulmasıyla beraber politik istikrarın korunması yönündeki girişimlerin artması, ABD'nin gelişmiş ülkelerle rekabet edebilecek konuma erişmesi, demokrasi geleneğini sürdürmesi ve küresel piyasa ekonomisinde rol oynamasıdır. Bu çalışma ABD'nin iki ana partisi olan Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ele almaktadır. Çalışmanın asıl amacı ise ABD'nin özellikle Soğuk Savaş sonrası uluslararası arenada benimsediği realist perspektifin Cumhuriyetçi başkanlar döneminde dış politikadaki yansımalarını açıklamaktır. Bu bağlamda, Cumhuriyetçi Parti'ye mensup başkanlardan Ronald Reagan, George H. W. Bush, George W. Bush ve Donald Trump'ın dış politika kararları incelenecektir. Çalışmada Cumhuriyetçi başkanların seçilmesinin temel sebepleri realist kurama dayandırılarak açıklanmaktadır. Tarihsel örnekler özellikle dış politikada Cumhuriyetçi başkanların Demokrat başkanlara kıyasla dış politikada daha aktif rol üstlendikleri ve daha radikal kararlar almaya meyilli olduklarını göstermiştir. Dolayısıyla çalışma ABD'nin dış politikada Cumhuriyetçi başkanlar döneminde Demokrat başkanlara kıyasla daha etkin olduğuna odaklanmaktadır. Anahtar Kelimeler: ABD, Başkanlık, Cumhuriyetçi Parti, Realizm, Soğuk Savaş.
Latin Amerika ve Ortadoğu'daki askeri darbelerin karşılaştırmalı bir incelemesi ve ABD'nin tutumu: Venezuela ve Mısır
Askeri rejimler; çoğu zaman kalıcı olmayan, güçsüz, iktidarın siyasal zayıflığından dolayı ortaya çıkan istikrarsız yönetim biçimleridir. Bu şekilde yönetilen hükümetlerin genellikle demokrasi geleneğinin zayıf olmasıyla beraber muhalefet partilerinin, derneklerin, baskı ve çıkar gruplarının da etkinliği asgari düzeydedir. Ordu, kendi çıkar ve menfaatine yönelik politikalar üreterek toplumu, devleti, medyayı güç kullanarak kontrol altına alır. Ortadoğu ve Latin Amerika coğrafyaları askeri darbelerin en sık yaşandığı bölgeler arasındadır. Bunun en temel sebepleri; gelişmiş ülkelerle rekabet edebilecek politik yapılara, güçlü ve istikrarlı kurumlara sahip olmamaları, demokrasi geleneğini sürdürememeleri ve küresel piyasa ekonomisinde geri planda kalan dünya devletlerini barındırmalarıdır. Bu çalışmada, Venezuela ve Mısır ülkelerinde birbirinden bağımsız bir şekilde gerçekleşen askeri darbe girişimleri sivil-asker ilişkileri çerçevesinde ele alınmaktadır. Çalışmanın asıl amacı Latin Amerika ve Ortadoğu bölgelerinin sahip oldukları doğal kaynaklar ve stratejik önemleri nedeniyle Venezuela ile Mısır'da yakın dönemlerde gerçekleşen askeri darbeleri açıklayarak benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koymaktır. İlaveten, gerçekleşen askeri darbelerde Amerika Birleşik Devletleri'nin sergilediği tutum ve varsa rolünün hangi boyutlarda olduğuna yer verilmektedir. Bu çalışmanın hipotezi, tarihsel süreç boyunca Mısır ordusunun üst kademesiyle devirdiği hükümet ve Müslüman Kardeşler arasında ideolojik ayrışmalar varken, Venezuela'da ordu komutası ve Maduro hükümeti Chavismo ideolojisi etrafında birleşmektedir. Ayrıca Mısır ve ABD ordusu arasında Enver Sedat dönemine kadar uzanan köklü ilişkilerin olması gerçekleşen darbenin başarılı olmasının önünü açan bir diğer etken olmuştur. Böylelikle darbe öncesi dönemdeki sivil-asker ilişkileriyle beraber ABD'nin bu tezin konusunu oluşturan Venezuela ve Mısır orduları ile ilişkileri de bu ülkelerdeki askeri darbelerin gidişatını etkilemiştir. Anahtar Kelimeler: Askeri Darbe, Mısır, Venezuela, Sivil-Asker İlişkileri, ABD, Chavismo
Uluslararası ilişkilerde küçük devlet yaklaşımı bağlamında Yugoslavya sonrası Sırbistan dış politikasının analizi
Uluslararası İlişkilerde yapılan çalışmalar daha çok büyük devletler arasındaki ilişkileri incelemiştir. Küçük devlet kavramı Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkmıştır. Dünyada birçok küçük devletin bağımsızlığını kazanması ile uluslararası ilişkilerde küçük devletler ön plana çıkmıştır. Ayrıca günümüz uluslararası sistemi büyük devletlerden ziyade küçük devletlerden oluştuğundan küçük devletlerin dış politikalarının analiz edilmesi önem kazanmaya başlamıştır. Küçük devletlerin sınırlı kaynakları nedeniyle büyük devletlerin ve uluslararası aktörlerin etkisi altında hareket edeceği öngörülmüştür. Küçük devletler, büyük devletlerle ya da diğer küçük devletlerle birlikte ortak dış politika ve güvenlik politikaları sergileyebilmektedir. Küçük devlet yaklaşımında inceleyeceğimiz Sırbistan, Soğuk Savaş'ın bitmesiyle çok partili hayata geçmiş, fakat komünist düzenin etkisi 1990'lar boyunca hissedilmiştir. Eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloseviç'in yönetiminin sona erdiği 2000 yılından itibaren köklü bir dönüşüm süreci içerisine girmiştir. Bu dönüşüm, ülkedeki siyasi dengeleri etkilemiştir. Bu bağlamda Sırbistan dış politikası küçük devlet yaklaşımı bakımından oldukça dikkat çekici bir çalışma alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma ile uluslararası ilişkiler disiplini içinde ele alınan küçük devletlerin tanımı incelenecek, tanımlamadaki çelişkiler ve farklılıklar ortaya konacak ve küçük devletlerin dış politika ve ittifak davranışları üzerine oluşan literatür incelenerek örnek ülke olarak analiz edilen Sırbistan'ın dış politikası özellikle AB, Rusya, ABD ve Çin ile ilişkileri çerçevesinde ele alınacaktır. Tezin ilk bölümünde, uluslararası ilişkilerde küçük devlet nedir, küçük devletlerin dış politikaları hangi etmenlerden oluşur sorusuna cevap aranacaktır. İkinci bölümde, örnek ülke olarak inceleyeceğimiz Sırbistan'ın tarihsel arka planının ortaya konulması amaçlanmıştır. Üçüncü bölümde ise Sırbistan dış politikasının ABD, AB, Rusya ve Çin ile ilişkileri çerçevesinde Yugoslavya sonrası ve yeni dönemde nasıl şekillendiği açıklanacaktır.
Arap Baharı sonrası Rusya'nın Suriye politikası
Rusya'nın Ortadoğu'ya ilgisi çok eskilere dayanmaktadır. Günümüze kadar bölgeyle bağlarını bir şekilde korumaya çalışmıştır. 2011 senesinde Ortadoğu'yu etkisi altına alan Arap Baharı, bölgede bulunan birden fazla ülkede değişimlere neden olmuştur. Bazı ülkelerde rejim değişiklikleri yaşanmış ve bazı ülkelerde ise liderler öldürülmüş ya da hapse atılmıştır. Bu olayların yaşandığı ülkelerden bir tanesi de Suriye olarak karşımıza çıkmaktadır. 2011 senesinde Suriye'de patlak veren olaylar neticesinde iç savaş çıkmıştır. Bölgeye eskiden beri ilgi duyan ve bölgede gücünü artırmak isteyen Rusya ise Arap Baharı'nı fırsat bilerek soruna Esad rejimi yanında dâhil olmuştur. Rusya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde Suriye'yi desteklemiş ve 2015 senesinde Esad'a yardım için Suriye'ye askeri müdahalede bulunmuştur. Rusya'nın olaylara müdahil olmasıyla birlikte Suriye'deki iç savaşın gidişatında değişiklikler meydana gelmiştir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde dış politika kavramına ağırlık verilirken, ikinci bölümde ise Soğuk Savaş sonrası Rusya'nın Ortadoğu bölgesine yönelik politikaları ele alınmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Arap Baharı sürecinde (2010-2022 arasında) Rusya'nın Suriye politikasını analiz etmektir.
Türkiye'de batılılaşma hareketlerinin piyano müzik eğitimine etkisi tarihsel bir yaklaşım
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinden itibaren başlayan ve Cumhuriyet ile ivme kazanan Batılılaşma hareketleri, Türkiye'nin sosyo-kültürel ve eğitimsel yapısında köklü değişimler yaratmış; bu dönüşümün en belirgin yansımalarından biri de müzik ve piyano eğitimi alanında görülmüştür. Bu araştırmanın amacı; Türkiye'de 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan ve günümüze kadar uzanan Batılılaşma hareketlerinin, piyano müzik eğitimi üzerindeki pedagojik ve kurumsal etkilerini tarihsel bir perspektifle incelemektir. Piyanonun, Tanzimat'tan Cumhuriyet devrimlerine, çok partili dönemden neo-liberal politikalara kadar uzanan sosyo-politik dönüşümlerle iç içe geçmiş köklü bir eğitim olgusu olarak ele alınması, araştırmanın önemini oluşturmaktadır. Nitel araştırma yaklaşımlarına dayalı tarihsel araştırma modelinde tasarlanan çalışmada, veri toplama ve analiz aracı olarak "doküman analizi" tekniği kullanılmıştır. Alanyazındaki resmî belgeler, akademik kitaplar, makaleler ve lisansüstü tezler incelenerek; piyano eğitiminin gelişimi 1839-1923, 1923-1950, 1950- 1980 ve 1980-2025 olmak üzere dört temel dönem üzerinden kronolojik ve tematik olarak sentezlenmiştir. Araştırma bulgularına göre; birinci dönemde; piyano, sarayda ve mekteplerde bir Batılılaşma sembolü olarak girmiş, geleneksel meşk sisteminden nota sistemine geçilmiştir. İkinci dönemde; Erken Cumhuriyet'in "Milli Musiki" hedefiyle çağdaş ulus inşasının stratejik ve ideolojik bir taşıyıcısı olmuştur. Üçüncü dönemde; popüler kültürün yükselişiyle birlikte piyano eğitimi, devlet eliyle akademik kurumlara çekilmiştir. Son dönemde ise; neo-liberalizm ve dijitalleşmenin etkisiyle piyano eğitimi, devlet tekelinden büyük ölçüde çıkarak informel ve küresel bir ağa entegre olmuştur. Sonuç olarak; Batılılaşmanın veya Türk modernleşmesinin önemli bir göstergesi olan piyano eğitimi; devletin "yukarıdan aşağıya" dikte ettiği ideolojik bir proje olarak başlamış, zamanla kurumsallaşmış ve süreçle teknoloji tabanlı, bireysel ve uluslararası akademik standartları yakalamış bir eğitim disiplinine evrilmiştir.
Politik teoloji kavramı üzerinden Amerika Birleşik Devletleri'nin tarihsel sürecine dair genel bir inceleme
Din ve siyaset kavramlarının her ne kadar modern devlet anlayışı sonucunda ayrı kaldığı öne sürülse bile bu durumun imkânsızlığı, politik teoloji kavramı üzerinden siyasi alanda dinin dönüşümü ile ifade edilmektedir. Politik teoloji bağlamında dinin araç haline getirilmesi, politika içerisinde kutsal olanın yerini değiştirmede büyük rol oynamıştır. Kutsal olana atfedilen yücelik zamanla kendini iktidara bırakarak, iktidarın eylemlerini sorgulanamaz bir şekilde meşru zemine oturtmuştur. Böylece modern devlet anlayışında yer alan kavramlar, içi boşaltılmış ve sekülerleştirilmiş teolojik kavramlar olarak yerini almaktadır. Dinin tamamen yok olmadığı siyasi alanda ortaya çıkan kavramlar, politik teoloji bağlamında din ve siyasetin karşılıklı olarak ifade edilişinde farklı formlara dönüşerek, toplumsal ve siyasi değişimlere sebebiyet veren hareketlerin dini barındıran ideolojiler haline gelmesine yardımcı olmaktadır. Dinin toplumların geleneksel teolojik yapısı ile dönüşümü sonrası sivil din, dini milliyetçilik gibi kavramlar o toplumun özelliklerini barındırarak ortaya çıkmıştır. Böylece, politik teoloji üzerinden ele alınan bu kavramlar hem siyasi altyapının hem de toplumun yönlendirilmesinde etkili olmuştur. Farklı formlarda da olsa kendini belli ettiği güncel siyaseti analiz etmede bize yardımcı olmaktadır. Din ve siyasetin politik teoloji açısından dönüşümünü ABD'nin tarihsel sürecinde ve ABD başkanlarının söylem ve politik kararlarında görmek mümkündür. Özellikle kilise ve devlet arasında ortaya çıkan çatışmaların Anayasal Dönem'le beraber dinin hangi formlarda kendini gösterdiği politik teoloji açısından önem arz etmektedir. Tanrı'nın kutsallığı ve dokunulmazlığı zamanla iktidara atfedilerek ona kutsallık ve meşruiyet alanı sağlamaktadır. Yapılan bu çalışmada, ABD tarihi, politik teoloji bağlamında incelenerek dinin siyaset üzerindeki dönüşümü açıklanmıştır. Dönemsel olarak değerlendirilen din, toplumda yer alan geleneksel teolojik kavramlarla etkileşim halinde varlığını korumaya devam etmiştir. Böylece politik teoloji bu dönüşümü ve etkileşimi analiz etmede bizlere yardımcı olmaktadır. ABD başkanlarının açılış konuşmalarında ve aldıkları politik kararlarda politik teoloji bağlamında dinin siyaset üzerindeki etkileşimi, dini motiflerin ve kutsala yapılan atıfların kullanımı bu çalışmada analiz edilmiştir. Böylelikle, başkanların söylemlerinde yer alan dini argümanların hem ulusu hem de siyasi yapıyı yönlendirmede etkili olduğu birçok konuşma örnekleriyle ele alınmıştır.
Türkiye'nin ABD ile ilişkilerin neoklasik realizm perspektifinden analizi (2009-2020)
Bu çalışma Türkiye'nin ABD ile olan ilişkilerini Obama ve Trump dönemlerinde Türkiye'nin perspektifinden ele almayı amaçlamaktadır. Bu amacı gerçekleştirirken ise teorik olarak neoklasik realizm kullanılmıştır. Neoklasik realizmin çalışmanın teorik perspektifi olarak seçilmesindeki temel motivasyon ise devletlerin dış politikalarını incelerken iç unsurları da sürece dahil etmesidir. Ayrıca devletlerin sistemik baskı ve teşviklerin dışında politika üretmesi durumunun da neoklasik realizm tarafından açıklanabiliyor olmasından ötürü bu teorik yaklaşım benimsenmiştir. Bahsi geçen dönemler ele alınırken Türkiye'nin maruz kaldığı bağımsız değişkenler ve sistemik baskılar ele alınacaktır. Ayrıca sistemin fırsat ve imkanları da göz önünde bulundurulacaktır. Bu sistemik şartlar ve ABD tarafından gelen bağımsız değişkenlerin Türkiye'deki karar alıcılar ve onları etkileyen diğer ara değişkenlerin algılarını nasıl şekillendirdiğinin ortaya konulması önemlidir. Çalışma genel hatları itibarıyla Türkiye-ABD ilişkilerinde Obama ve Trump dönemlerinde ortaya çıkmış kırılmaları ele almıştır. Bunu yaparken ise neoklasik realizmin önem verdiği bir husus olan ara değişken olarak karar alıcılar ve karar alıcıları etkileyen diğer ara değişkenlerin algılarını sürece dahil etmiştir. ABD'nin Türkiye'ye yönelik sistemik baskılarını Türkiye'nin ara değişkenler nezdinde nasıl algıladığı ve bu algılar doğrultusunda bağımlı değişkeni nasıl etkilediğini açıklamaya çalışmıştır. Türkiye'nin bölgede ABD ile politik olarak ayrışmasının temel sebebi ise Türkiye'nin güvenlik kaygılarının ABD tarafından görmezden gelinmesi suretiyle ikili ilişkilerde yaşanan krizlerin Türkiye'deki ara değişkenlerin algılarına olumsuz yansıması olarak görülmektedir.
Başkanlık sistemlerinde ve parlamenter sistemlerde dış politika anlayışı ve işleyişi: ABD ve Türkiye(1982 Anayasası) örneği
Türkiye'nin uluslararası konumu, dünyanın en sorunlu bölgeleri olan balkanlar, Orta Asya ve Ortadoğu'nun tam merkezi konumundadır. Diğer tarafta Batı ve İslam ile eski doğu bloğu ve batı bloğunun arasında kritik bir bölgededir. Her medeniyetten harmanlanan bir kültürü içinde barındıran Türkiye'nin bu özelliği hem avantaj hem de dezavantaj yaratmaktadır. Kültürel zenginliğin olması ülkenin dış politikasının kapsamını genişletirken, aynı özellik iç politikada dış etkilere imkân sağlamaktadır. Bu farklı kültür ve değerlerin parlamenter sistemin siyasi mücadelesinde birbirlerinden kopup ayrışmasına sebep olmaktadır. Bu ayrışmalar sistem içinde var olan rekabetten dolayı birbirinin önüne geçmek için karşıt bir politika izleyerek aradaki uçurumu daha da açmaya sebep olmaktadır. İç politika bu hale gelirken dış politika doğal olarak göz ardı edilir ve kritik bir bölgede olan bir ülkenin böyle bir lüksü olmamaktadır. Bu çalışmada Türkiye'nin dünyanın en kritik coğrafyasında bulunmasının getirdiği külfetleri taşımakta zorlandığını ortaya koyulmaktadır. Çoğu hükümet sistemiyle alakalı aynı sorunları yaşamasına rağmen bir türlü çözüm üretilememiştir. Bir asırdır bu kısır döngü durmadan denendi ve başarı sağlanamadığı ortaya koyulmaktadır. Özellikle dış politika üzerinden ABD başkanlık sistemini ve Türkiye parlamenter sisteminin dış politikasını karşılaştırıp hangi sistemde uygulanan dış politika daha etkin? Sorusuna cevap bulmaya çalışılmaktadır. Bununla beraber Türkiye'nin bu sorunlu bölgelere yakın olmasının dış politikasında daha hızlı karar alması gerektiği kanaatine varıldığından, başkanlık sisteminin hızlı karar mekanizmasına sahip olmasından dolayı Türkiye için gerekli olduğu kanaatine varılmaktadır. Anahtar kelimeler: Başkanlık Sistemi, Parlamenter Sistem, Dış Politika, Türkiye, Amerika, Karar Mekanizması
Anayasa yapım sürecinde toplumun etkisi
Anayasalar, yönetimlerin güçlerini keyfi kullanmalarını önlemek adına en üst hukuk normu olarak görülen belgelerdir. Ancak anayasalar, içerikleri ve kullanım alanları açısından sadece hukuki değil, siyasi ve toplumsal özellikler de taşımaktadır. Anayasaların toplumsal bir sözleşme olması, anayasa yapım süreçlerinde de toplumun aktif olarak katılımını gerektirmektedir. Anayasa yapım süreçlerini inceleyen bu çalışma da üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; tarihi süreçte anayasa yapım süreçleri incelenmiştir. İlk yazılı anayasa olan ABD'nin anayasa yapım süreci, tarihi olaylarla birlikte değerlendirilerek ele alınmıştır. Ardından ABD'de başlayan anayasa yapım sürecinin Avrupa'ya yayılması incelenmiş ve dünyadaki anayasa yapım süreçleri değerlendirilmiştir. Bir sonraki kısımda ise, Avrupa'da başlayan bu anayasa yapım geleneğinin Türkiye üzerindeki etkileri incelenip; tarih boyunca hem Osmanlı Devleti'nde hem de Türkiye'de yaşanan anayasa yapım süreçleri, öncesi ve sonrasında yaşanan olaylar dikkate alınarak değerlendirilmiştir. İkinci bölümde; Eski Anayasacılık Anlayışından itibaren dünyadaki anayasa yapım süreçlerindeki değişimler incelenmiştir. Demokratik ve katılımın yoğun olduğu bir anayasa yapım sürecinin hangi demokratik yönetim biçimlerinde daha aktif gerçekleştiği, anayasa yapım süreci aşamaları ve katılımlı anayasa yapım süreçleri üzerinde yapılan olumlu ve olumsuz değerlendirmelerden bahsedilmiştir. Üçüncü bölümde; günümüzde yapılmış olan ve katılımın yoğun olduğu anayasa yapım süreçleri incelenmiştir. Bu bağlamda Güney Afrika Cumhuriyeti ve İzlanda'nın anayasa yapım süreçleri ve bu ülkeleri bu sürece yönelten etmenler değerlendirilmiştir.
İttifak parametreleri çerçevesinde Türkiye-ABD ilişkileri'nin Obama ve Trump dönemleri bağlamında karşılaştırmalı bir analizi
Soğuk Savaş'ın başlarından itibaren bir ittifak içerisinde bulunan Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerde özellikle 2009 yılından sonraki dönemde birçok sorun yaşanmıştır. Yoğunlukla Barack H. Obama ve Donald J. Trump'ın Başkan olduğu 2009 – 2017 yılları arasında yaşanan bu sorunlar, iki devlet arasındaki ittifak ilişkisinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Çalışmanın temel çıkış noktası ise Neoklasik Realist yaklaşım çerçevesinde Türkiye ile ABD arasındaki ittifak ilişkisinde Obama ve Trump Dönemleri'nde yaşanan sorunların, ilişkinin ittifak boyutuna zarar verip vermediğidir. Bu bağlamda Neoklasik Realist yaklaşım çerçevesinde Başkan Obama ve Trump Dönemleri'nde Türkiye ile ABD ilişkilerinde uluslararası sistemin yanı sıra liderlerin algıları, stratejik kültür, devlet – toplum ilişkileri ve bürokrasinin etkili olup olmadıkları, etkiliyseler bu etkinin ne derece olduğu araştırılacaktır. Çalışmada ayrıca Obama ve Trump Dönemleri'nde iki devlet ilişkilerinde öne çıkan bazı problemler de ele alınacak ve sonrasında bu hipotezin doğru olup olmadığına yönelik içerik analizlerine yer verilecektir. Üç bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde Neoklasik Realist yaklaşım çerçevesinde bir şablon oluşturulacak ve sonraki bölümlerde Obama ve Trump dönemlerindeki belirleyici olaylar ele alınarak bu şablon ile ilgili dönemler irdelenecektir.
Perception of gender discrimination in HRM practices and occupational turnover intention of women in STEM occupations: Evidence from Turkey, Jordan and USA
Women made significant progress in science, technology, engineering and mathematics (STEM) fields. However, the gender gap in STEM workforce still exists. One reason that contributes to the formation of this gap is the withdrawal of women from these fields due to the discriminatory practices they are exposed to in the workplace. Gender discrimination in the workplace has many dimensions and reasons that can be examined at the individual, organizational and national levels. At the organizational level, discrimination against women occurs to a large extent through human resource management (HRM) practices that lead to various negative consequences and encourage women to leave their entire careers . In other words, discrimination perceived by female employees through HR practices is a common phenomenon in daily practice for many businesses. On the other hand, the perception of discrimination against women varies from culture to culture. It is possible to expect that different national cultural acceptances and codes will determine what behavior or practice women perceive as discriminatory. In this study, firstly, an answer is sought to the question of whether there is a relationship between the gender discrimination in HRM practices perceived by women and their occupational turnover intention. The second question of the study is whether that perceived level of discrimination and the relationship between this perception and intention to leave a career vary across different cultural contexts. In this study, the interaction between women's perceived gender discrimination in HRM practices and their occupational turnover intention was discussed and investigated within the framework of social cognitive career theory (SCCT). According to the SCCT, the aforementioned relationship may also be affected by women's beliefs about their self-efficacy and ability to overcome barriers in the workplace. Hence, the third problem of this study is about how general self-efficacy, one of the basic concepts of SCCT, plays a role in the relationship between the two core variables. Guided by career development, gender discrimination and national culture literature, this study uses quantitative analysis, drawing on comparable questionnaires targeting women in STEM occupations from three counties (USA, Turkey, Jordan). Results revealed that gender discrimination has a significant positive impact on occupational turnover intention in all samples except in Jordan, while general self-efficacy has a significant moderating effect in this relationship only in the US sample. Further, perceptions of gender discrimination and the impact size of perceived gender discrimination on occupational turnover intention significantly differ among different cultural groups. This study contributes to the research field by adding a cross-cultural perspective to the phenomenon and consequences of gender discrimination in STEM professions. On the other hand, research findings are important in explaining the results of HRM practices, the effects of discriminatory practices against women, and how these effects differ between cultures. The study reveals results that will contribute to both theoretical and practical literature, especially in terms of understanding and improving the HR practices of multinational companies and the applicability of SCCT in workplace conditions.
Transatlantik güvenlik mimarisi bağlamında Türkiye'nin karar alma mekanizmalarının analizi; 1 Mart Tezkeresi örneği
İkinci Dünya Savaşı sonrasında iki zıt ideolojiye sahip olan Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasındaki mücadele sonucu başlayan Soğuk Savaş, iki büyük savunma örgütünün doğuşuna sahne olmuştur. SSCB öncülüğünde 1955 yılında kurulan Varşova Paktı'nın aksine, ABD öncülüğünde 1949 yılında kurulan NATO Soğuk Savaş'tan galip çıkarak, varlığını Soğuk Savaş sonrasında da sürdürmeye devam etmiştir. Birçok Batı Avrupalı devletin ve Türkiye'nin de içinde yer aldığı NATO, Soğuk Savaş sonrası dönemde yeni tehdit algılamaları çerçevesinde yeni roller edinerek, savunma örgütünden güvenlik örgütüne dönüşmüştür.Soğuk Savaş'ın ardından ABD'ye bağımlılığı azalan ve ekonomik gücünü, dış politika ve güvenlik alanıyla bütünleştirip, uluslararası sistemde daha etkin olmayı hedefleyen AB üyeleri, Soğuk Savaş döneminde NATO'nun Avrupa ayağının güçlendirilmesi amacıyla kurulan Batı Avrupa Birliği'ni AGSP'ye dönüştürmüş, böylelikle Avrupa'da ayrı bir güvenlik yapılanmasına gidilmiştir.Bu yapılanma NATO'nun kurucusu ve lideri olan ABD'yi endişeye sevk etmiştir. Özellikle 11 Eylül 2001'de Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a yapılan saldırıların ardından ulusal güvenlik stratejisini değiştiren ABD'nin, NATO'yu kendi çıkarları doğrultusunda kullanma girişimi, AB üyesi bazı devletlerin tepkisiyle karşılanmış ve Irak Savaşı'yla NATO içerisindeki çatlak derinleşmeye başlamıştır.Irak Savaş'ında Türkiye, savaşa karşı AB'nin öncü güçleri Fransa ve Almanya yanında yer almıştır. Bu tezde, ABD dış politikasını dönüşüme zorlayan transatlantik çatlağın, 1 Mart Tezkeresi özelinde Türk dış politikası karar alma sürecine etkisi ortaya konulacaktır.Bu tezin yazımında entelektüel birikimiyle yol gösteren değerli danışmanım Doç. Dr. Hüsamettin İnaç'a, tez yazım sürecinde desteğini esirgemeyen arkadaşım Serdar Ülbayi'ye ve yaşamım boyunca, sevgi ve fedakârlıkla birlikte emek veren babam Yusuf Güngör'e ve annem Saniye Güngör'e sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.Anahtar Kelimeler: Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikaları, Karar alma, NATO, Soğuk savaş, Tezkere.
Bir kamu yönetimi sorunsalı olarak kriz yönetimi: Türkiye-ABD karşılaştırması
Hızla değişen dünya gündemi ile sıklığı ve çeşitliliği sürekli artan krizler sadece özel sektörü değil kamu sektörü ve hükümetleri de etkili ve gerçekçi kriz yönetimi sistemleri geliştirmeye mecbur etmektedir. Özellikle vatandaşın devletten ve kamu kurumlarından beklentilerinin son derece artmış olması, hizmetlerin aksamaması ve vatandaşın gözünde hükümetin imajının korunması açısından krizlerin iyi yönetilmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda insan faktörü hem kamu hizmetlerinin üreticisi kamu personeli hem de vatandaş anlamında kriz yönetiminin en önemli bileşeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmada, kamu sektörü için etkili ve iyi işleyen kriz yönetimi sistemlerine sahip olmanın gerekliliğinin altı çizilirken bu sistem içerisinde insan faktörünün önemi gözden geçirilmiştir. Yaşanmış pek çok kriz vakası hükümetlerin ve ilgili kamu kurumlarının bu krizlerin yönetiminde gösterdikleri performansın vatandaşın devlete duyduğu güveni etkilediğini ortaya koymuştur. Öte yandan özellikle büyük çaplı felaketlerden kaynaklanan krizlerde devletin her bir vatandaşın beklentilerini karşılayacak şekilde kriz müdahalesi ve telafisini gerçekleştirmesi mümkün olamamaktadır. Bu yüzden sade vatandaşın gerek kriz öncesi gerekse kriz sonrası dönemde ulusal kriz yönetimi sisteminin bir parçası olması ve kendi kendine yetebilmeyi öğrenmesi faydalı bir çözüm yolu olacaktır.
Dördüncü kuşak finansal kriz modeli: 1975–2011 Amerika Birleşik Devletleri uygulaması
Son iki yüzyıl, dünya çapında sermaye hareketlerinin önemli boyutlarda iki kez artışına tanıklık etti. Bunlardan ilki, 1860'lardan Birinci Dünya Savaşı'na değin geçen dönemde yaşandı. 1. Dünya Savaşıyla ekonomik ilişkiler neredeyse durma noktasına geldi. 1973'te Bretton Woods sisteminin yıkılmasıyla da ikinci büyük sermaye akımı başladı. Bu ikinci artış da, 1980'lerde Latin Amerika ülkelerinin tecrübe ettiği borç krizi ve 1990'larda Meksika, güney doğu Asya, Rusya ve Brezilya'da yaşanan krizlerle kesintiye uğradı. 20. yüzyılın son yirmi yılında yaşanan bu krizlerin ardındaki mekanizmayı açıklamak amacıyla bir dizi kriz modeli geliştirildi. Bunların sonuncusu olan dördüncü kuşak finansal kriz modelinin teorik temelini kuran Krugman, finansal piyasalardaki genel bir fiyatı ve hanehalklarıyla firmaların özsermayelerini de içeren bir modelin sadece döviz krizlerini değil, genel anlamda finansal krizleri açıklayabileceğini ileri sürdü. Tezin teorik çatısı belli varsayımlar altında davranışsal denklemlerle kuruldu. Ekonomideki genel üretim ve döviz kuru eksenlerinde şekillerle ve bu değişkenlere göre türevlerin alınmasıyla matematiksel olarak kısa ve uzun dönem dengelerinde bir finansal krizin oluşumu ele alındı. Bu teorik yaklaşımın gerçek hayatta bir finansal krizi açıklayıp–açıklayamayacağını belirlemek için 1975–2011 yıllarına ilişkin verilerle ABD ekonomisi incelendi. Kullanılan logit yönteminin sonuçları güçlü bir şekilde tezin teorik modelini doğruladı: Ekonomik bireylerin GSYH'ya oranla özsermayelerinin (servetin) artması kırılgan ve spekülatif sermaye piyasası ortamında finansal krize karşı koruyucu bir zırh işlevini görürken, bu bireylere reel ekonomik güçleriyle orantısız şekilde çok ucuz ve kolay şartlarda bol kredi sağlanması da olası bir krizin dâvetçisi olmaktadır. Anahtar Kelimeler: Uluslararası Sermaye Hareketleri, Sermaye Piyasalarının Liberalleşmesi, Mundell–Fleming Modeli, Döviz Krizleri, Finansal Krizler, Logit Analizi
Emperyalizm ve terörizm ilişkileri; Orta Amerika ve Güney Amerika örneği
Emperyalizm, bir ulusun diğeri tarafından ekonomik ve bazen askeri kontrolünün meşruiyetini destekleyen ideolojik bir terim iken, sömürgecilik, emperyalizm ideolojisinden gelen ve esas olarak bir grup insanın yeni bir ülkeye yerleşmesiyle ilgili bir uygulama biçimidir. Bugün sömürgecilik sona ermiş gibi görünse de, Amerika gibi Batılı uluslar, diğer ulusların kalıcı ekonomik sömürüsü yoluyla zenginliklerini ve güçlerini artıran emperyal eylemlere katıldıkça, emperyalizm hala devam etmektedir. Terör, şiddet içeren ve bu özelliğiyle siyasetin en korkunç yöntemidir. Terör, planlama, uygulama ve sonuçları itibariyle insanlık tarihinde acılara, afetlere ve gözyaşına neden olmuştur. Tüm bu olumsuz sonuçlara rağmen terör günümüzde emperyalist devletler tarafından bir siyaset biçimi olarak aktif olarak kullanılmaktadır. Bölgesel ve küresel hegemonya kurmak isteyen emperyalist güçler, terörizmi açık ya da örtülü olarak kullanmakta ve desteklemektedir. Bu doğrultuda çalışmanın temel amacı; Orta Amerika ve Güney Amerika ülkelerinin günümüzde yaşamış oldukları iç çatışmalar ve terör faaliyetlerinin, bölgedeki egemen güçler tarafından nasıl kullanıldığını ülke örnekleri üzerinden incelemektir. Çalışmada Peru, Şili, Meksika, Kolombiya ve Venezuela ülkelerinde faaliyette bulunan terör örgütleri incelenmiştir. Elde edilen bulgular, emperyal güçlerin politikaları sonucunda, hedef ülkelerde istikrarsızlaşmaların olduğu görülmüştür.
İngiltere, ABD ve Siyonizm üçgeni: El Nakba'ya giden yol
Tanrı tarafından Filistin topraklarının kendilerine vaat edildiğine inanan Yahudiler, tarihsel süreçte dünyanın dört bir tarafına dağılmasına rağmen Siyon dedikleri kutsal Filistin topraklarına dönmekten asla vazgeçmemişlerdir. 19. yy'da Avrupa başta olmak üzere dünyada artan Anti-Semitizm hareketi Yahudilerin Filistin'e dönmek için örgütlü bir çerçevede hareket etmesinin önünü açtı. Theodor Herzl öncülüğünde kurulan Dünya Siyonist Teşkilatı, Osmanlı Devleti'nden beklediği desteği alamayınca Filistin'de Yahudi devletini kurma gayesini güçlü, emperyalist bir devletin himayesine girerek sağlamaya çalıştığı görülmektedir. Nitekim Hindistan sömürge yollarının güvenliğini sağlamaya çalışan İngiltere ile Filistin'de emperyalist çıkarlara hizmet edeceğini beyan eden Siyonistler arasında iş birliği sağlandı. Balfour Bildirisi ile nüfusunun yüzde doksanı Müslüman olan Filistin'de İngilizler tarafından Yahudilere yurt vaat edildi. Ayrıca Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Filistin'de başlayan İngiliz manda yönetimi döneminde Yahudilerin devlet kurması için gerekli olan siyasi, ekonomik, askeri ve sosyal örgütlenmelerin de önü açıldı. Arapların bu duruma tepki göstermesi ile günümüze kadar sürecek Arap-Yahudi çatışmaları böylelikle başlamış oldu. İkinci Dünya Savaşı ile beraber Siyonizm ile İngiltere arasında çıkar çatışmalarının ortaya çıkması Siyonistleri ABD'ye yöneltmiştir. Amerikan Yahudi lobilerinin baskısı sayesinde Amerikan Kongre'si ve yönetiminin desteği alınmış ve Birleşmiş Milletlere taşınan Filistin sorununda Yahudilerin lehine sonuç alınması sağlanmıştır. Neticede 1948 yılında önce İngilizlerin daha sonra ABD'nin desteği ile İslam coğrafyasının içinde ve Müslümanların kutsal kabul ettiği Filistin topraklarında Siyonistler tarafından İsrail Devleti resmen kuruldu. Filistinli Müslümanlar, 1948 yılını İsrail Devleti'nin kurulmasından ve devamında yaşanan Arap-İsrail Savaşı'nın doğurduğu sonuçlardan ötürü El Nakba (Felaket) diyerek anar.
Examining the legitimacy of the sanctions imposed on Zimbabwe regarding international law
The use of sanctions is not a new phenomenon in the discipline of International relations. However, with the disappearance of the Cold War, Western countries increasingly started to adopt sanctions as the means to attain their foreign policy interests. The main objective of this research is to examine the sanctions imposed on Zimbabwe by the European Union (EU) and the United States of America (USA) in the context of international law. The USA crafted its first batch of sanctions on Zimbabwe in 2001 through the Zimbabwe Democracy and Economic Recovery Act (ZIDERA) and the Presidential Executive Order, which derives its legal basis from the USA statutory instrument (International Economic Emergency Powers Act (IEEPA) in 2003. On the other hand, the EU introduced sanctions on Zimbabwe utilising the Cotonou Agreement as its legal basis. In addition, the EU used the Treaty of European Union, which advocates for the Common Foreign and Security Policy (CFSP). Therefore, the focus of this research lies on highlighting the legitimacy of such sanctions on Zimbabwe, which is a member of the United Nations (UN), and yet the UN did not take any sanction measures to address such grievances as laid down by the EU and the USA. The thesis argued that unilateral sanctions imposed on Zimbabwe are illegitimate based on the principle of non-interference in the internal affairs of another state, equality of sovereign states and the International Law Commission on the Responsibility of States for Internationally Wrongful Act. The sanctions are negatively affecting Zimbabwe to carry out its duties and obligations as a sovereign state. On the same note, International Law Commission drafts are regarded as non-binding in international law.
Lobicilik faaliyetlerinin siyasal etkinliği ve demokrasiye etkisi: ABD ve Türkiye örneği
Tarihsel süreçte lobicilik faaliyetleri, kendi bilgi dağarcıklarıyla bir araya gelen çıkar gruplarının yürüttükleri faaliyetler ile karar aşamasında etkili olan bir tür politika ağları mekanizmasıdır. Lobi faaliyetleri, amaçlanan isteklere erişmek için kullanılan taktik ve yöntemleri ifade eder. Dolayısıyla lobi faaliyetleri; hükümetlerin karar alma aşamasında doğrudan veya dolaylı etkili olan, demokratik örgütlerin içinde yer aldığı üst sistem/toplum/çevre, ekonomik, siyasal, hukuksal, kültürel bir bütünlüğü temsil etmektedir. Bütünlük oluşturan ve birbirleriyle ağlar ilişkisi olan bu yapılar, örgütsel başarıyı veya başarısızlığı doğurmaktadır. Lobicilik faaliyetlerinin siyasal alanda ve demokrasi üzerindeki etkinliği ülkelerin var olan siyasal sistemlerine göre değişkenlik göstermektedir. Lobiciler örgütlenmiş bir sosyal, siyasal, kültürel bir gücün parçası oldukları gibi gönüllü çalışan veya bu işten geçimlerini sağlayan kişiler olarak da tanımlanmaktadır. Siyasal alanda bireysel katılımının sağlandığı, hesap verebilirliğin ve etkinliğin ön planda tutulduğu faaliyetlerin izlenebilir olduğu ülkelerde lobicilik, yasal oluşumlar etrafında şekillenmiştir. Küreselleşmenin etkisi ile lobicilik faaliyetlerinin uygulama alanları da küresel boyuta taşınmıştır. Büyümeye devam eden bu oluşum çağımızda, ülkelerin siyasal alanlarına ve kamuoyuna yön veren bir niteliğe bürünürken, lobicilik faaliyetlerinde şeffaflığın önemini de beraberinde getirmektedir. Lobicilik faaliyetlerinin doğum yeri olan ABD'de lobicilik, "yönetim içinde yönetim" anlayışına dönüşen ve yasama sürecinin ayrılmaz bir parçası olan bir yapıdır. Lobiler, etkinlikleri sayesinde ABD başkanlık sistemi içinde yasal olarak yer edinmektedirler. Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemine geçişi lobicilik faaliyetlerinin uygulanabilirliği tartışma konusunu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye'de çeşitli kuruluşlar aracılığıyla lobicilik yapılsa da giriş niteliğinde olan bu uygulamaların izlenebilirliği yönünde eksiklikler yaşanmaktadır. Bu bağlamda örnek olarak ifade edilecek ülkeler eşliğinde lobicilik faaliyetlerinin stratejik hedeflerine yönelik kullandığı teknik ve yöntemlerin demokrasi üzerinde etkinliği incelenerek, Türkiye'de uygulanabilecek lobicilik yönünde önerilere yer verilecektir.
Amerika ve Türkiye'de kürtaj politikaları ve feminizm üzerine karşılaştırmalı bir analiz
Bu tez Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki kürtaj politikalarına ve her iki ülkedeki feminist hareketlerin kürtaj meselesini nasıl ele aldığına dair karşılaştırmalı bir inceleme sunmaktadır. Feminist teoride kürtaja dair temel yaklaşımlar açıklanmış, ABD ve Türkiye'de yasaklama, serbestleşme ve düzenlemelerin tarihi anlatılmış, feminist hareketlerin bu gelişmeler karşısında hangi yaklaşımları benimsediği incelenmiştir. ABD ve Türkiye kürtaj konusunda uzun yıllar tezat oluşturmuşlardır: Amerika'da kürtaj tartışmaları ülkenin en önemli gündemiyken, Türkiye'de kürtaj anti-natalist politikalar doğrultusunda serbestleşmiş ve uzun süre tartışma konusu olmamıştır. Fakat Türkiye'de nüfus trendinin değişmesiyle pro-natalist politikalar uygulanmaya ve kürtaj karşıtı bir tavır alınmaya başlanmış, bu noktadan itibaren iki devlet çok daha benzer bir manzara sunmaya başlamıştır. ABD'de geliştirilmiş kürtaj karşıtı söylemler ve kürtajı doğrudan yasaklamadan kısıtlamaya yönelik uygulamalar Türkiye'deki hükümetin kürtaj karşıtı politikaları için örnek teşkil etmektedir. Kürtaj konusundaki tartışmaları çoğunlukla hak söylemi domine etmektedir; fakat bazı feministler hak söyleminin maskülen olduğunu savunmaktadırlar. Bu nedenle hak söylemini reddetme ya da üreme hakları gibi feminist bir hak söylemi üretme yollarına gidilmiştir. Amerika'da ana akım feminizm olumsuz sonuçlara rağmen kişisel seçim hakkı söyleminde ısrar ermeye devam ederken beyaz olmayan ırklardan feministler bunu eleştirmekte ve üreme haklarını savunmaktadırlar. Türkiye'de ise kürtajı yasaklama girişimlerine verilen ilk tepkilerde kişisel seçim hakkı söylemi öne çıkmış olsa da örgütlü feminizm bunu eleştirmiştir. Kürtajı tartışmaya yeni başlayan Türkiye feminizmi daha çok üreme hakları ve hak söyleminin reddini tartışmıştır. Anahtar Kelimeler: Kürtaj, feminizm, nüfus politikaları, Amerika, Türkiye
Sosyal güvenlik sistemlerinin dünyadaki gelişimi, tasarruflar üzerindeki etkileri ve Türkiye'de durum
Geçtiğimiz son 15 yılda dünya genelinde, sosyal güvenlik sistemlerinin yeniden yapılandırılması konusu ağırlıklı olarak tartışılmaktadır. Tartışmaların temelini; demografik etkiler, işsizlik, değişen ekonomik ve siyasal koşullar nedeniyle gücünü kaybetmekte olan kamu emeklilik sistemlerinin iyileştirilmesi konusu oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkelere bakıldığında kamu emeklilik sistemleri yanında tamamlayıcı özel emeklilik programlarının ve vergi avantajlı bireysel gönüllü tasarruf planlarının yaygın olarak kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Ancak bunun yanısıra kamu emeklilik sistemlerinin de ağırlıklı olarak önemlerini korumaya devam ettikleri gözlenmektedir. Türkiye'de de bu kapsamda, "Sosyal Güvenlik Reformu" adı altında bir yeniden yapılanma söz konusudur. Bu kapsamda sermaye birikiminin ve finansal piyasalara fon akışının artması beklenmektedir. Çalışmamızın amacı, dünya genelinde sosyal güvenliğin finansmanı ve Türkiye'de sosyal güvenlik sisteminin durumunu izlemek ve Türkiye'de sosyal güvenliğin özel tasarruflar üzerindeki etkilerini araştırmaktır. İnceleme dönemi 1972-2003 arası olup, sonuca doğrusal regresyon ile ulaşılmıştır.Ülkemizde sosyal güvenlik kurumlan ile ilgili olarak elde edilebilen kesin veriler 1970 sonrasına rastlamaktadır. Bu nedenle günümüze dek oluşan özel tasarrufların nisbi olarak çok yüksek olmadığı görülmektedir. Yapılan tahmin sonuçlan sosyal sigorta primleri ve özel tasarruflar arasında olumlu ve anlamlı bir ilişki ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Sosyal güvenlik, özel tasarruflar, emeklilik fonları, dağıtım sistemi, fonlama sistemi, belirli katkı emeklilik planlan, belirli katkı emeklilik planlan.
Hakim durumun fahiş fiyat yoluyla kötüye kullanılması
Tez konusu olan Hakim Durumun Fahiş Fiyat Yoluyla Kötüye Kullanılması büyük ölçüde Türk Rekabet Kurulu kararları çerçevesinde incelenmiştir. Konuya ışık tutmakta yardımcı olduğu ölçüde ABD ve AB uygulamalarına da yer verilmiştir. İncelemelerimizde genel olarak Hakim Durum ve Kötüye Kullanma konularına yer verilmemiş, özel olarak fahiş fiyat konusunun gerektirdiği ölçüde değinmekle yetinilmiştir. Böylece tezin sınırları, tez konusu ile sınırlı tutulmaya çalışılmıştır. Bu çerçevede fahiş fiyat incelemelerinin rekabet hukuku kapsamında soruşturulmasının hem ABD hem AB hem de Türk Hukuku'nda istisnai bir durum olduğu tespit edilmiştir. Rekabet Otoriteleri fahiş fiyata özellikle fiili veya yasal tekel, ya da doğal tekel hallerinde müdahale etmektedirler. Rekabet Otoriteleri fahişliğin tespitinin çok zor olduğunu kabul etmekle beraber EDT (ekonomik değer testi) denilen bir test ile sonuca ulaşmaya çalışmaktadırlar. EDT, iki aşamalı bir test olarak karşımıza çıkmaktadır. Birinci aşamada maliyetler ile fiyat karşılaştırılarak arada makul sayılamayacak bir fark olup olmadığını tespit etmektedirler. Ancak neyin makul olduğunu tespit etmekteki zorluklar daha fazla incelemeyi zorunlu kılmaktadır. EDT' nin ikinci aşamasında ise teşebbüsün fiyatları rakiplerle mukayese edilmektedir. Ancak teşebbüsün tekel durumunda olduğu düşünülecek olursa ilgili pazarda mukayese edebilecek bir rakip bulmak çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Bu durumda ise ekonomik ve hukuki çevresi birbiri ile benzer olan pazarlar araştırılmakta ve bu pazarlardaki benzer teşebbüslerle soruşturma konusu teşebbüs karşılaştırılmaktadır. Ancak hemen fark edileceği gibi ekonomik ve hukuki bakımdan birbirine benzeyen pazarlar bulmakta da ciddi sıkıntılar yaşanmakta, bu nedenle fahiş fiyatlar nedeniyle kötüye kullanma kararları çok zor verilebilmektedir. Rekabet Otoriteleri bu incelemeleri yaparken fahişlik tespit etseler bile bunun arızi bir durum olup olmadığını, teşebbüsün sistematik politikasının olup olmadığını da tespit etmek için fahiş fiyat uygulanan sürelerin ne kadar sürdüğünü araştırmaktadırlar. Çok kısa süreli yüksek fiyatlar kötüye kullanma olarak kabul edilmemektedir. İncelediğimiz kararlardan çıkan diğer bir sonuç ilgili piyasanın regüle bir piyasa olup olmamasıdır. Genellikle fiyatları regüle eden bir düzenleyici kurum varsa Rekabet Otoriteleri konunun çözümüne müdahil olmaktan kaçınmakta, çözümü sektörel düzenleyici kuruma bırakmaktadırlar. Yukarıda özetlediğimiz hususlar tüm ABD, AB ve Türk kararlarında aşağı yukarı aynı olmakla birlikte buna istisna teşkil eden tek bir karar bulunmaktadır. O da ceza ile sonuçlanan son Tüpraş kararıdır. Konuya müdahil olan bir düzenleyici kurul (EPDK) olmasına karşın Rekabet Kurulu %14-15 gibi bir yüksek fiyatın kriz döneminde 2,5 ay gibi kısa bir süre ile uygulanmasını kötüye kullanma saymıştır.
Amerika Birleşik Devletleri- Çin Halk Cumhuriyeti ilişkileri
Bu tezde, Amerika Birleşik Devletleri'yle (ABD) Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) arasındaki ilişkilerin gelişimi ele alınarak dış politika kavramı çerçevesinde değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu çerçevede Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında iki devlet arasındaki politik, ekonomik ve güvenlik boyutlu ilişkilerin incelenmesiyle bu ilişkilerdeki olumlu ve olumsuz gelişmelerin belirlenmesi; 11 Eylül 2001 tarihindeki terör saldırılarından sonra başlayan yeni süreçte ikili ilişkilerin değerlendirilmesi ve son olarak da bu ilişkilerin hem ABD hem de ÇHC dış politikası bağlamında incelenmesi bu tezin konusunu oluşturmaktadır. Tezde, hem ABD'nin hem de ÇHC'nin temel dış politika öncelikleri ve sorunları kapsamında iki devlet arasındaki ilişkilerin bilimsel analizi yapılmıştır. Bu bağlamda iki devlet arasındaki ilişkiler başlangıçta ÇHC'nin uyguladığı tek bir tarafa yaslanma politikasından dolayı rakiplik çerçevesinde gelişim göstermişse de 1970'lerde yumuşayarak yakınlaşma dönemine girmiş ve 1980'lerde de özellikle ÇHC'de ekonomik reformların gerçekleştirilmesi gibi olumlu gelişmelerle yakınlaşmadan iş birliği sürecine yönelmiştir. Fakat ÇHC'de gerçekleşen Tiananmen olayları, ikili ilişkilerin bozulmasına ve 1990'larda belirsizlik döneminin yaşanmasına neden olmuştur. 2000'lere gelinirken de ikili ilişkiler olumlu gelişmelerle tekrar canlanma dönemine girmiş ve 2010'larda ise ticaret savaşlarıyla daha rekabetçi bir hâle gelmiştir. Bu durum, hem ÇHC'nin yürüttüğü ekonomi politikasına hem de ABD'nin Asya-Pasifik'e ve özellikle de ÇHC'ye yönelik politikasına dayandırılabilir. Böylece ÇHC'nin yürüttüğü ekonomi politikasının etkisi, dünyanın ikinci büyük ekonomik gücü hâline gelerek ABD'ye rakip olmasına yol açmıştır. ABD'nin Asya-Pasifik'e ve özellikle de ÇHC'ye yönelik politikasıysa çıkarlarına ve hedeflerine uygun olarak inşa edilmiş ve yürütülmüştür. Anahtar Kelimeler: ABD, ÇHC, Asya-Pasifik, yakınlaşma, iş birliği, canlanma, ticaret savaşları.
Amerika Birleşik Devletleri-Irak ilişkileri (2003-2021)
Bu tezde, Amerika Birleşik Devletleri'yle Irak arasındaki ilişkilerin hem boyutu hem de 2003-2021 dönemindeki gelişimi incelenmiştir. Özellikle ikili ilişkilerin, ABD'nin Orta Doğu'daki hem rekabeti hem de çıkarları açısından değerlendirilmesinin yapılması bu tezin temel amacını; 2003 Irak-ABD Savaşı'nın nedenleriyle siyasi ve hukuki dayanaklarının tespit edilerek değerlendirilmesi, savaştan hemen sonra başlayan işgal döneminde iki devlet arasındaki politik, ekonomik ve askerî ilişkilerin incelenmesiyle bu ilişkilerdeki olumlu ve olumsuz gelişmelerin belirlenmesi ve son olarak da 15 Aralık 2011 tarihinde ABD askerlerinin geri çekilerek üsten son ABD bayrağının indirilmesiyle başlayan işgal sonrası dönemde yaşanan yeni süreçte ikili ilişkilerin değerlendirilmesi bu tezin konusunu oluşturmuştur. Tezde, ikili ilişkilerin egemen eşitliği ilkesi üzerine kurulduğu argümanı ileri sürülmekle birlikte bu ilişkilerin niteliği konusunda ABD'nin çıkarlarının korunması için bu ilişkilerin tüm boyutlarını kapsayan geniş bir çerçevede yürütüldüğü sonucuna ulaşılmıştır.