
1,381
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonu geçiren hastaların klinik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılması
Giriş Amaç:Vezikoüreteral reflü (VUR), idrarın üreterovezikal bileşim yeri yetersizliğine bağlı olarak mesaneden üretere geriye kaçışını ifade eder. Pediatrik nefroloji ve çocuk cerrahi ünitelerinin en sık karşılaştıkları hastalıklardan birisidir. Tekrarlayan ÜSE tanısı alan çocukların ortalama %35'inde VUR vardır. Kanıtlanmış ÜSE geçiren her çocuk VUR açısından araştırılmalıdır. VUR doğumsal anomali, enfeksiyon, anatomik ve fonksiyonel nedenlerle ilişkili olarak gelişebilir. VUR'un toplumda görülme sıklığı yaklaşık %1'dir. VUR çocuklarda hipertansiyon, büyüme gelişme geriliği, böbrek yetersizliği gibi önemli morbidite ve mortalite nedenidir. ÜSE en sık VUR patolojisi ile ilişkilidir. Günümüzde VUR başlangıç tanısı için kullanılan ve altın standart olarak kabul edilen radyolojik tetkik ''voiding" sistoüretrogram ("VCUG") dir. Bu retrospektif çalışmanın amacı; tekrarlayan üriner sistem enfeksiyon olgularında klinik, laboratuvar ve görüntüleme yöntemlerinin değerlendirilmesi, vezikoüreteral reflü sıklığının görüntüleme yöntemleri ile belirlenmesi, tanı, tedavi ve takiplerinin yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma retrospektif olarak tasarlandı. Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü 0cak 2013- Aralık 2018 yılları arasında başvuran 19 yaş altı tekrarlayan ÜSE tanısıyla takipli 135 hasta belirlenmiş dışlama kriterleri çerçevesinde dahil edildi. Hastaların demografik bilgileri, yaş, ağırlık, cinsiyet, ek hastalık, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları, tedavi takip bilgileri alındı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 135 hastanın 98 'i (%72.6) kız, 37'si (%27.4) erkekti. Kız hastalar 7.5±4.4 yaş, erkek hastalar 5.2±4.4 yaşındaydı. Kültürde üreyen bakteri sıklığı incelendiğinde, E. Coli 71 (%72.4) kız olguda sıklığı anlamlı düzeyde yüksek bulundu (P<0.001). Voiding sonucunda VUR tespit edilen 60 (%44.4) hastada VUR tespit edilmeyenlere göre anemi görülme sıklığı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (P<0.006). Voidinge göre VUR(+) olan hastalarda DMSA ve MAG-3 ile yapılan görüntülemede tek taraflı patoloji sıklığı daha yüksek bulundu (P değerleri sırasıyla 0.003 ve 0.023). Sonuç: Çalışmamızda VUR tespit edilen 60 hastanın 43'ü kız (%71.6), 17'si (%28.3) erkekti.. Çalışmaya dahil edilen 135 hastaya DMSA sintigrafi yapıldı, 35 (%26.1) tek taraflı, 7 (%5.2) bilateral skar dokusu tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları retrospektif olarak incelendiğinde, DMSA sintigrafisinin tekrarlayan üriner sistem enfeksiyonu olan çocuklarda renal hasarı saptamada çok hassas bir tanı yöntemi olduğu saptandı. Renal skar açısından risk faktörü olan hastalarda VUR'un saptanması için VCUG yapılması gereklidir. Bu hasta grubunda DMSA sintigrafisinin ve VCUG'nin kullanımının yaygınlaşması tekrarlayan üriner enfeksiyonlu çocuklarda takip stratejilerinin geliştirilmesinde yeni yaklaşımlar ve algoritmalar ortaya çıkaracaktır.
Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğine başvuran obezite tanılı hastalarda PCSK1(Proprotein convertase subtilisin/kexin type 1) ve AGRP(Agouti related peptide) genlerinin ekspresyon düzeylerinin incelenmesi
Obezite çocuklarda bütün ülkelerde oldukça yaygın olarak görülen, çevresel ve genetik faktörlerin etkilediği multifaktöriyel bir hastalık olup erken mortalite, metabolik ve kardiyovasküler komplikasyonlar için bir risk faktörüdür. Obezitede genetik faktörlerin rolü komplekstir. İnsanlarda obezite sayısız genetik faktörün minimal katkıları ile poligenik tipte veya nadiren tek bir genin bozukluğuna bağlı olarak monogenik olabilmektedir. Monogenik yani tek genin neden olduğu obezite, genetik sendromlarla birlikte görülebileceği gibi tek başına da görülebilir. Poligenik obezite, obezitenin en yaygın görülen genetik versiyonu olup, multifaktöriyel kalıtım gösterir. Poligenik obezite genler, çevresel davranış ve hepsinin biribiriyle etkileşiminin bir sonucu olarak ortaya çıkar. PCSK1 geni prohormonları ve proneuropeptitleri aktif formuna dönüştüren endoproteaz olan PC 1/3'ü kodlayan bir gendir. PC 1/3 aktivitesi, gıda alımının, glukoz homeostazının ve enerji homeostazının düzenlenmesinde rol oynayan birçok peptid hormon öncülünün aktive edilmesi için gereklidir. PC 1/3 tarafından parçalanan POMC proteini, iştahın azalmasında rol oynar. İnsanlarda, aguti ile ilişkili peptid AGRP geni tarafından kodlanır ve iştahı arttırmada, metabolizma ve enerji tüketimini azaltmada görevlidir. Biz bu çalışmada PCSK1, AGRP genlerinin ekspresyon düzeylerini tespit edip, ekspresyon düzeyleri ile hastaların demografik, klinik özellikleri ve laboratuvar bulguları arasında herhangi bir ilişkinin olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Obezite tanılı ve 3 kuşak jenerasyondan birinde obez birey olan 40 hasta ve normal ağırlıklı 18 sağlıklı çocuk karşılaştırıldı. Total RNA hastaların periferik kanlarından izole edildi. cDNA sentezi yapıldı ve real time PCR (RT-PCR) aracılığıyla PCSK1 ve AGRP genlerinin ekspresyon düzeyi tespit edildi. PCSK1 ve AGRP ekspresyon düzeyleri obez ve konrol grup arasında karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı farklılık vardı. PCSK1 geni ekspresyon düzeyi ile vücut ağırlığı SDS, VKI SDS, boy SDS, bel çevresi, kalça çevresi, trigliserid, insülin, TSH, HOMA-IR ve delta kemik yaşı değerleri arasında anlamlı ilişki vardı. AGRP geni ekspresyon düzeyi ile VKI SDS, bel çevresi, kalça çevresi, insülin, TSH ve HOMA-IR değerleri arasında anlamlı ilişki vardı. Literatürde bildiğimiz kadarıyla obez hastalarda PCSK1 geni ekspresyon düzeyini inceleyen çalışma olmamakla birlikte bizim çalışmamızın sonuçları da PCSK1 geninin işlevinin bozulmasının obeziteye neden olabileceğini desteklemektedir. AGRP geni iştahın artmasını sağlamaktadır. Bizim çalışmamızda, AGRP ekspresyon düzeyi obez hastalarda azalmıştır. Bu sonuçlar obezite gelişiminde sadece iştahın etkili olmadığını buna ek olarak çevresel etmenlerinde etkili olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: çocuk, obezite, PCSK1 geni, AGRP geni
Sendromik olmayan obez hastalarda yeni nesil dizi analizi ile uridin difosfat glukronil transferaz 1A1 (UGT1A1) geninin araştırılması
Amaç: Obezite dünya genelinde artan prevelansı ve özellikle gelişmiş ülkelerde en önemli sağlık sorunlarından biridir. Bildiğimiz kadarıyla literatürde UGT1A1 geninin non sendromik obezlerde yeni nesil dizi analizi yöntemi ile değerlendirildiği çalışma yoktur. Bu çalışma ile Düzce Üniversitesi Hastanesi Çocuk Polikliniklerine obezite tanısıyla başvuran olgularda yeni nesil dizi analizi ile UGT1A1 genindeki değişimleri ortaya koymayı amaçladık. Materyel metod: Olguların hedeflenen moleküler genetik tanısı için ilk olarak rutin amaçlı istenilen tam kan örneklerinden geriye kalan atık kanlardan DNA izolasyon işlemi yapıldı ve hedefe yönelik yeni nesil dizi analizi yöntemiyle moleküler genetik analizi yapıldı Bulgular: Çalışmaya 45 obez (%76,3), 14 kontrol (%23,7) dahil edildi. UGT1A1 gen değişimi açısından Obez çocukların 28'inde (%62) genetik değişim varken kontrol grubunda genetik değişim 7'sinde (%50) idi (p>0.05). Kontrol grubunda sadece 2 varyasyon saptanmışken, obez grubunda bu varyasyona ek 7 varyasyon daha saptandı. Obezite başlangıç yaşının 2 yaş altında ve üstünde oluşmasına göre sınıflandırdığımızda ilk 2 yıl içinde (erken başlangıçlı) olan hastaların %38,9'unda, 2 yaş sonrası herhangi bir yaşta (geç başlangıçlı) obezite kliniği gelişen hastaların %77,8'inde UGT1A1 geninde varyasyon oluştuğunu gözlemledik. 2 yaş altında obezite gelişen çocuklarda hem total hem direk bilirubin seviyesinin anlamlı olarak daha düşük saptandı. Sonuç: Geç başlangıçlı grupta UGT1A1 geninde oluşmuş olan genetik değişimler lojistik regresyon analizi ile değerlendirildiğinde obezitenin geç yaşta olma riskini 3 kat (3,42 %95 CI, 0,15-5,11:p 0,000) oranında arttırdığını gösterdik. Ancak bilirubinin koruyucu etkisi göz önüne alındığında erken başlanıçlı obezitede bilirubinin daha düşük saptanması nedeniyle takiplerinin daha dikkatli yapılması gerekmektedir. Çalışmamız obezite başlangıç yaşı, UGT1A1 gen poliformizmi çeşitliği ve bilirubin seviyesinin yaş bağımlı değişimini gösteren ilk çalışmadır.
Tip 1 diyabetli adölesanların uyku ve yaşam kalitesi ile psikolojik sağlamlık düzeyleri arasındaki ilişki
Bu çalışma Tip 1 diyabetli adölesanların uyku ve yaşam kalitesi ile psikolojik sağlamlık düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Çalışma, Ekim 2018-Haziran 2019 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Merkezinde endokrin polikliniğine veya pediatri servisine başvuran, 13 ile 18 yaş arasındaki Tip 1 diyabetli adölesanlar üzerinde gerçekleştirilmiştir. Veriler, tip 1 diyabetli adölesanlara yönelik tanıtıcı bilgilerin bulunduğu Kişisel Bilgi Formu, Pittsburgh Uyku Kalite Indeksi, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği, Çocuk Ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği ile yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Kolmogorov Smirnov, Mann Whitney U, Kruskall Wallis H, Sperman's rho testleri kullanılmıştır. Tip 1 diyabetli adölesanların %55,6'sı (n=50) kız ve %50'si (n=45) 13-14 yaş grubundadır. Adölesanların %33,3'ü (n=30) yedi yıl ve üzeri süredir hastadır. Çalışmaya katılan adölesanların tamamının insülin uygulamasını kendi yaptığı, %45,6'sının (n=41) diyabetin günlük faaliyetlerini yapmaya iyi derecede izin verdiğini, yarıdan fazlasının gece altı ile sekiz saat arasında uyuduğu ve gece kan şekeri hiç veya bir kez bakanların çoğunlukta olduğu bulunmuştur. Tip 1 diyabetin adölesanlarda ilk iki yılda uyku bozukluğuna neden olduğu saptanmıştır. Diyabet dışında ek bir hastalığı bulunanların okul işlevselliği ve psikososyal sağlık toplam puanlarının kötü yönde etkilendiği belirlenmiştir. Uyku kalitesi iyi olanların ve tanı sırasında diyabet eğitimi alanların yaşam kaliteleri iyi, psikolojik sağlamlıklarının yüksek düzeyde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu konuda daha fazla çalışma yapılması önerilmektedir.
Astımlı hastalarda interlökin-4 (IL4) ve lökotrien C4 sentaz (LTC4s) genlerinin yeni nesil dizi analizi ile araştırılması
Giriş: Astım farklı uyaranlara karşı artmış havayolu duyarlılığı ve geri dönüşümlü havayolu obstrüksiyonu ile karakterize, genetik ve çevresel risk faktörlerinin birleşiminden kaynaklanan tekrarlayan kronik inflamatuar bir hastalıktır. Çocukluk çağı kronik hastalıklarının en sık görülenidir. Günümüze kadar sürekli olarak prevalansı, morbiditesi ve mortalitesi artan bir hastalık haline gelmiştir. Astım oluşumunda üç aşama sorumlu tutulmaktadır. Bunlar, artmış havayolu duyarlılığı, havayolu inflamasyonu ve geri dönüşümlü havayolu obstrüksiyonudur. Astım multifaktöryel bir hastalık olarak değerlendirilmektedir. Astımlı ebeveynlerin çocuklarında astım riski arttığı uzun zamandır bilinmektedir ve astım prediktivite indeksinin üç majör risk faktöründen biridir. Astım, basit Mendelian kalıtım sergilemeyen karmaşık genetik yapıya sahip bir hastalıktır. Astım genetiği ile ilgili günümüzde yapılan birçok çalışma mevcuttur, ama hala net olarak astım genetiği anlaşılamamıştır. Bildiğimiz kadarıyla literatürde IL-4 veya LTC4S geninin yeni nesil dizi analizi yöntemi ile değerlendirildiği çalışma yoktur. Biz bu çalışma ile astım tanısıyla takip edilen hastalarda yeni nesil dizi analizi ile IL-4 ve LTC4 genindeki değişimleri ortaya koymayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniğinde GINA kriterlerine göre astım tanısı konulup takip edilen 50 hasta üzerinde yapılmış prospektif bir çalışmadır. İlk olarak rutin amaçlı istenilen tam kan örneklerinden geriye kalan atık kanlardan DNA izolasyon işlemi yapıldı. İzole edilen DNA örneklerinden hedeflenen gen bölgeleri, bu bölgelere spesifik primerler kullanılarak çoğaltılıp saflaştırma işlemi uygulandıktan sonra hedefe yönelik yeni nesil dizi analizi yöntemiyle bu bölgelerdeki mutasyonlar saptandı. Ayrıca hastaların demografik, klinik ve laboratuvar verileri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 32'si (%64) erkek, 18'si (%36) kız olmak üzere toplam 50 hasta alındı. Hastaların yaşı ortalama 7,12±3,8 yıl (1-16 yıl), semptom başlama yaşı ise ortalama 2,73±3,2 yıl (3 ay-13 yıl) idi. Çalışmamıza dahil edilen 50 hastanın 31'inde (%62) mutasyon saptanmıştır. Astımlı olgu grubunda IL-4 geninde intron 1'de c.-33C>T, intron 3'de c.361-9C>A, ekzon 4'te c.23G>A ve intron 3'de c.360+18 C>A mutasyonları saptandı. LTC4S geninde intron 4'te c.312-16 T>C, intron 3'de c.230-12 T>C, intron 1'de c.59-10 C>A, intron 1'de c.-33 C>T ve intron 3'de c.361-9 C>A mutasyonları tanımlandı. Sonuçlar: Astıma en sık eşlik eden hastalık allerjik rinit ve alerjik konjonktivit olarak değerlendirildi. Astım tanısı koyarken MPV düşüklüğünün kriterlerden biri olabileceği kanaatindeyiz. Total IgE düzeylerinin astım tanısında önemli parametrelerden birisi olduğu çalışmamızda da görüldü. IL-4 geninde mutasyon taşıyıcı bireylerde akut ürtiker oluşma olasılığı, taşıyıcı olmayanlara göre 5,6 kat daha fazla olduğu görüldü. IL-4 geninde homozigot olarak mutasyon saptanan olguların kliniğinin heterozigot olanlara göre daha kötü olması IL-4 gen mutasyonlarının astım ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmamızda LTC4S geninde yüksek oranda gözlenen intron 4'te c.312-16 T>C genetik değişimi astımla ilişkilendirildi. Çalışmamızın astımın genetik alt yapısı ve farmakogenetik konusu üzerine yapılacak daha geniş ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını umuyoruz.
Febril konvülziyon geçiren hastalarda IL 2, IL 6 ve IL10 sitokin genlerinin yeni nesil dizi analizi ile araştırılması
Giriş: Febril Konvülziyon (FK) patogenezi tam olarak açıklanamamakla birlikte aile öyküsü ve genetik yatkınlık tüm çalışmalarda dikkat çekilen en önemli faktörlerdir. Aile öyküsündeki genetik mutasyonların patogenezdeki rolü ülkemizde ve dünyada yapılan çalışmalarda literatürle uyumlu ve ilgi çekicidir. Yapılan bazı çalışmalarda, ateşle seyreden febril nöbetler ile birlikte altta yatan genetik yatkınlık proinflamatuarların ve antiinflamatuarların düzenlenmesi için rol oynayan sitokinler olan interlökin (IL) 2, 6, 10 ve tümör nekroz faktörü (TNF) ile bağlantılı olduğu düşünülmüştür. Bu çalışmada yöremizde nedeni bilinmeyen febril konvüzyonlu hastalarda IL 2, IL 6 ve IL 10 sitokinleri kodlayan genlerdeki değişiklikler araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem : Ağustos 2018 ve Mayıs 2019 tarihleri arasında Çocuk Acil Servisine başvuran FK tanısıyla değerlendirilmiş 42 kişilik Hasta Grubu belirlenen kriterlere göre prospektif olarak çalışmaya alındı. Kontrol Grubu ise yine belirlenen kriterlere göre 12 kişilik Hasta Grubuyla benzer yaş aralığından seçilmek üzere çalışmaya eklendi. Hasta Grubunun genetik analizleri yanısıra hasta yakınları tarafından doldurulmak üzere 30 soruluk febril konvülziyon geçiren hastalarda anamnez anket formu dağıtıldı, elde edilen veriler çalışma bulgularına eklenerek hastaların cinsiyetleri, ilaç kullanımları, aile öyküleri, nöbet sayıları, nöbet tipleri, tam kan sayımları, C-reaktif protein değerleri ve EEG tetkik sonuçları çalışmada mukayese edildi. Kontrol Grubunun genetik analizleri yanısıra alınan kan tetkiklerinde tam kan sayımları ve serum reaktif protein değerleri FK geçiren hasta grubuyla karşılaştırıldı. Bulgular: Febril konvülziyon tanısı alan 42 hastanın 27'si erkek (%59,5), 15 tanesi ise kız (%40,5) dı. Erkek / kız oranı 1,47/1 olarak saptandı. Çalışmamızda Hasta Grubunda nöbet tipi baz alındığında 42 kişilik Hasta Grubundan 32 (%76,2) kişide basit tipte FK gözlenirken, 10 (%23,8) kişide komplike FK tanımına uyan nöbet türü gözlendi. Hasta Grubunda 24 (%57,1) kişinin 1. ve 2. dereceden akrabalık ilişkisi olan yakınlarında çocukluk döneminde febril konvülziyon öyküsü saptandı, 18 (%42,9) çocukta ise ailede febril konvülziyon geçirme öyküsü bulunmamaktaydı. Çalışmamızda 42 hastadan 31 (%73.8) hastada olmak üzere genetik varyasyon olduğu gözlendi, genetik varyasyon sayısı en çok IL 10 c.378+19T>C rs1554286 homozigot yönünde görüldü, Kontrol Grubunda ise 12 kişilik grubtan 8'inde (%66,6) benzer şekilde IL 10 c.378+19T >C rs1554286 homozigot genetik varyasyonu izlendi, ayrıca kontrol grubunun kalan 4 kişilik kısmında IL 10 c.378+19T > C rs1554286 heterozigot genetik varyasyonu saptandı. Sonuçlar: Çalışmamız IL 2, 6, 10 sitokin genlerinin Yeni Nesil Dizi Analizi ile eş zamanlı araştırıldığı ilk çalışmadır. Çalışmamızda bazı öne çıkan sonuçlar mevcuttur. Bu çalışmada febril nöbet sayısı azaldıkça IL 10 c.378+19T>C rs1554286 homozigot varyasyonu taşıyan Hasta Grubunda yığılmaların arttığı tespit edildi. Sözü edilen durum IL 10 c.378+19T>C rs1554286 homozigot varyasyonunun hastalığa karşı koruyucu etkisi olabileceğini ve nöbet sayısını azalttığını düşündürmektedir. Elde edilen analiz sonuçlarına göre, IL 2 sitokin geninde varyasyon taşıyan hastalarda, varyasyon taşımayanlara oranla 1,414 kat daha fazla febril konvülzyon olma riskine sahip olduğu gözlendi (OD:1,414; CI:1,161-1,721). Bir diğer elde edilen sonuca göre, IL 6 sitokin genlerinde varyasyon taşıma, EEG'de patolojik bulgu saptanma riskini artırırdığı, IL 10'da tespit edilen varyasyonun ise EEG bulgularında bozulma riskini azalttığı, koruyucu etkisi olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre IL 10 sitokin geninde varyasyon taşımanın, FK'lı hastalarda ilaca gereksinimi azalttığı bu anlamda koruyucu etkisi olduğu şeklinde yorumlanabilir
Antenatal faktörlerin yenidoğanda beyin gelişimi üzerine olası etkileri
Preterm doğum, neonatal mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerinden biridir. Bu nedenle, prematüre yenidoğanın postnatal sonuçlarını iyileştirmek için 34 gebelik haftasından önce doğum beklenen gebelere antenatal kortikosteroid (AKS) tedavisi uygulanmaktadır. Antenatal kortikosteroid uygulamasının prematüre bebeklerde respiratuvar distres sendromu, intraventriküler kanama, sepsis, nekrotizan enterokolit ve mortalite oranlarını azalttığına dair birçok çalışma yayınlanmıştır. Bunun karşın, AKS uygulamasının prematüre bebeklerin beyin gelişimi üzerinde olumsuz etkilerini gösteren çalışmalar da vardır. Bu nedenle çalışmamızda AKS tedavisine bağlı olası beyin hasarının göstergelerinden adrenomedullin, S100, aktivin A ve tau proteini düzeyleri çalışıldı. Fırat Üniversitesi Hastanesinde < 34 gebelik haftasında doğan prematüre bebeklerden adrenomedullin, aktivin A, S100, tau düzeylerini çalışmak için kan örnekleri alındı. Olgular antenatal steroide maruz kalanlar ve kalmayanlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Ayrıca, bu bebeklerin baş çevresi, kan şekerleri ile TSH ve T4 düzeyleri de karşılaştırıldı. Çalışmaya toplam 85 prematüre bebek alındı. Bu olgular %61.2'si (n = 52) erkek olup ortalama gebelik haftası 30.0 ± 2.7 hafta (23-33 hafta) idi. Çalışmaya alınan prematüre bebeklerin annelerinin %45'ine (n = 41) AKS uygulanmıştı. İki grup arasında adrenomedullin düzeyleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamasına (p < 0.05) karşın, antenatal stereoide maruz kalan bebeklerde aktivin A, S100 ve tau proteini düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlendi (p < 0.05). Ayrıca, antenatal steroide maruz kalan bebeklerde kan şekerleri daha düşük olmasına karşın baş çevresi ve tiroid fonksiyonları yönünden iki grup arasında herhangi bir farklılık bulunmadı. Sonuç olarak, AKS tedavisinin prematüre bebeklerin morbidite ve mortalitesini azalttığı bilinmesine karşın steroide maruz kalan bebeklerin nörogelişimsel yönden uzun dönem yakından izlenmesi gerekir.
Metabolik sağlıklı ve sağlıksız obez çocuklarda sonografi bulguları ve FGF 21 düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Obezite ve bağlı olumsuz metabolik profiller, yetişkinlerde kardiyovasküler komplikasyon riskini artırır. Çocukluk çağında bile karotis intima media kalınlığı (CIMK) artışı ile erken dönemde başlayabilmektedir. Ancak tüm obez bireylerde kardiyovasküler hastalık riskinde artış olmamaktadır. Farklı metabolik sağlık durumlarını erken dönemde ayırt etmek önemli olsa da, çocukluk çağında biyobelirteçlerin bu konudaki değeriyle ilgili veriler sınırlıdır. Son yıllarda obezite, insülin direnci ve aterosklerozun patofizyolojisini ortaya koymak adına birçok yeni molekül üzerine çalışmalar devam etmektedir. Bunlardan biri de Fibroblast Growth Faktör 21 (FGF 21)'dir. Biz de metabolik sağlıklı obez (MHO) ve metabolik sağlıksız obez (MUO) çocuklarda FGF 21 düzeylerini karşılaştırarak, bu düzeylerin CIMK ve diğer kardiyovasküler risk faktörleriyle ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif klinik çalışma, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'nde Mart 2024- Eylül 2024 tarihleri arasında yapıldı. Çalışmaya 7-18 yaş arasındaki 64 obez (31 MHO ve 33 MUO) ve 32 sağlıklı çocuk katıldı. VKİ SD > + 2 SDS olan hastalarda, HDL >40 mg/dl, trigliserit ≤150 mg/dl, kan basıncı (sistolik ve diyastolik) ≤ 90 persantil, açlık glukozu < 100 mg/dl kriterlerinin tümünü sağlayan obez hastalar MHO, kriterlerden bir veya daha fazlasını karşılamayan hastalar ise MUO olarak tanımlandı. Açlık glukoz, açlık insülin, lipid düzeyleri, AST, ALT ve FGF 21 düzeyleri için kan alındı. Plazma Aterojenik İndeks (PAİ) ve HOMA IR hesaplandı. Tüm çocukların CIMK ölçümleri yüksek çözünürlüklü B-mod Doppler ultrasonografi (USG) ile yapıldı. Hesaplamalarda istatistik anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı ve analizler için SPSS (IBM SPSS for Windows, ver.26) istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Grupların yaş ortalaması, cinsiyet ve puberte dağılımlarında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Ağırlık, ağırlık SDS, VKİ, VKİ SDS, bel çevresi, kalça çevresi, bel/kalça çevresi açısından en yüksek ortalama MUO grubuna aitti. Sağ, sol ve ort. CIMK değerleri incelendiğinde, tüm ölçümlerde MUO grubuyla MHO ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark varken MHO ile kontrol grubu arasında istatistiksel fark saptanmadı. PAİ açısından MUO grubunda diğer iki grup arasında anlamlı fark saptanmış olup MHO ile kontrol grubu arasında istatistiksel fark saptanmadı. FGF 21 düzeylerine bakıldığında MUO grubu en yüksek ortalamaya sahipti. FGF 21 ile ağırlık, ağırlık SDS, VKİ, VKİ SDS, bel ve kalça ölçümü gibi antropometrik ölçümler ile açlık insülin, HOMA IR arasında pozitif korelasyon ilişkisi saptandı. Tartışma-Sonuç: MUO artmış CIMK ve kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkilidir. PAİ MUO, NAYKH ve subklinik aterosklerozu öngörmede bir belirteç olarak kullanılabilir. MUO' da FGF 21 düzeyleri MHO ve obez olmayan sağlıklı popülasyona göre daha yüksektir. FGF 21 MUO'yu tespit etmek için biyobelirteç olarak kullanılabilir.
Anormal menstruel kanamalı adolesan kız çocuklarında kanama bozukluğu hastalıklarının araştırılması
Menstruel siklus uzunluğu ortalama 21-35 gündür ve menstruel kanama süresi 2-7 gündür. Normal menstruel kanama her siklusta 30-40 ml. ya da günde 3-6 ped kadardır. Anormal uterin kanama (AUB); gebe olmayan bir kadında menstruel volüm, sıklık veya süresinde herhangi bir anormalliği ifade eder. AUB adolesan kızlarda oldukça yaygın bir şikayettir. Ağır menstruel kanama (HMB), kanama süresinin 7 günden daha uzun olmasına veya bir siklusta meydana gelen kanamanın 80 ml'den fazla olmasına denir. Ağır menstruel kanama tarifleyen adolesan kızlarda %20'ye varan oranlarda alta yatan kanama bozukluğu saptanmıştır. Çalışmamızda anormal uterin kanama şikayetiyle başvuran adolesan kızlarda kanama bozukluğu hastalıklarını araştırmayı amaçladık. Çalışma anormal uterin kanama şikayetiyle çocuk hematoloji polikliniğine başvuran hastalara yönelik prospektif olarak yapılmıştır. Sikluslar arası uzunluk, mentruasyon süresi, kanama miktarına yönelik detaylı hikaye alınmış ve anemiye yönelik bulugular saptanmıştır. Kolay morarma, epistaksis ve dişeti kanamasının yanında kanama bozukluğuna yönelik aile hikayesi sorgulanmıştır. Kronik inflamatuar barsak hastalığı, kronik karaciğer veya böbrek hastalığı olan hastalar çalışma dışında tutulmuştur. Tam kan sayımı, periferik yayma, kan grubu, serum transaminazları, üre, kreatinin, ferritin, B12, template yöntemiyle KZ, PT, aPTT, INR, fibrinojen, vWF:Ag. vWF:RCo, FVIII, FVII, FXI, FVIII, platelet agregasyon testleri yapılmıştır. Endokrinolojik bozuklukları saptayabilmek amaçlı serbest testesteron, 17-OH progesteron, LH, FSH, östradiol, TSH, sT4 labratuvar tetkikleri gönderilmiştir. Çalışma Ocak 2018-Ocak 2021 yılları arasında anormal uterin kanama şikâyetiyle başvuran 97 hastadan çalışmayı tamamlayabilen 90 hasta ile yapılmıştır. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 14±1,8 yıl olarak saptanmıştır. Hastaların %15,6'sında (n=14) altta yatan bir kanama bozukluğu olduğu (%5,5 vWH, %5,5 faktör eksikliği, %3,3 trombosit fonksiyon bozukluğu, % 1,1 İTP) gösterilmiştir. %12,2 (n=11) hastada endokrin bozukluk %26,6 (n=24) hastada eklem hipermobilitesi saptanmıştır. Hastaların %55,6'sı (n=50) herhangi bir tanı almamıştır. Faktör eksikliklerini kendi içinde incelemek gerekirse; 2 hastada FXI eksikliği 1 hastada FV eksikliği, 1 hastada FVII, 1 hastada hipofibrinojenemi saptanmıştır. Trombosit fonksiyon bozukluklarını kendi içinde incelemek gerekirse 2 hastada Bernard-Soulier sendromu, 1 hastada Glanzman trombastenisi saptanmıştır. Anormal utein kanama adolesanın yaşam kalitesini etkilemektedir ve ergen sağlığı sağlığı açısından araştırılmayı hak etmektedir. Bu çalışmada anormal uterin kanama ile başvuran bireyin altta yatan bir kanama bozukluğuna hastalığına sahip olabileceği vurgulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Anormal uterin kanama, menoraji, kanama bozukluğu, von Willebrand hastalığı, trombosit fonksiyon bozukluğu, eklem hipermobilitesi
Diyabetik ketoasidoz'da tiamin düzeyi ve olası metabolik etkiler
Tiamin glukoz metabolizmasında önemli bir kofaktördür. Bu çalışma ile diyabetik ketoasidoz (DKA) ile başvuran çocuklarda tiamin düzeyini ve olası tiamin eksikliğinin diyabetik ketoasidoz kliniği üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Aralık 2018 – Mart 2020 tarihleri arasında DKA tanısı alan 32'si kız (%65,3) 49 çocuk hasta alındı. DKA tedavi süresi, DKA tedavisi öncesi ve sonrası serum laktat, piruvat ve tiamin düzeyi ve başvuruda Glasgow koma skoru (GKS), kan gazı, ortalama eritrosit hacmi (MCV), Hemoglobin A1c düzeyleri değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 11,1±5,5 (min=23ay-maks=17yıl) yıldı. Hastaların 30'u (%61,2) yeni tanı tip1 diyabetli iken 19'u (%38,8) eski tanılı idi. Hastaların diyabetli olma süre ortalaması 4,5±2,7 yıldı. Hastaların DKA derecesi değerlendirildiğinde 6'sı (%12,2) hafif, 13'ü (%26,5) orta ve 30'u (%61,2) ise ağırdı. Hastaların DKA tedavisi öncesi tiamin düzeyi normal saptanırken tedavi sonrası anlamlı olarak düşük olduğu saptandı. (p<0,001). Tedavi öncesi tiamin düzeyi ile hem tedavi öncesi hem de tedavi sonrası piruvat/laktat oranı arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu gözlendi. (p değerleri sırasıyla 0,014 ve 0,001). Tedavi sonrası tiamin ile tedavi sonrası piruvat/laktat oranı arasında negatif yönde anlamlı bir korelasyon görüldü. Sonuç olarak başvuruda tiamin düzeyleri normal olsada DKA tedavisi ile tiamin düzeylerinin anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür. Böylelikle tiaminin DKA tedavi sürecinde tüketildiği ortaya konmuştur. Tiamin düzeylerindeki bu azalmanın DKA şiddeti ile bir ilişkisi tesbit edilemesede beyin ödemi ve ensefalopati seyrine olsası etkileri için daha fazla çalışmalar yapılmalıdır. Bu çalışma ile tiaiminin piruvat/laktat oranına etkisi bir kez daha ortaya konulmuştur. Anahtar kelimeler: Diyabetik Ketoasidoz, Tiamin, Çocuk
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde hipokalsemi olgularının değerlendirilmesi
Neonatal hipokalsemi, yenidoğan döneminde sık karşılaşılan elektrolit bozukluklarından biridir. Çoğu olguda asemptomatik seyretmekle birlikte, semptom verdiğinde genellikle nonspesifik bulgularla kendini gösterir. Klinik açıdan en dikkat edilmesi gereken bulgusu konvülsiyonlardır. Ancak konvülsiyon görülse bile, uygun ve zamanında müdahaleyle nöromotor prognoz genellikle iyidir. Bu nedenle hipokalseminin erken tanınması ve gerekirse tedavi edilmesi; olası komplikasyonların önlenmesi ve sekelsiz iyileşme sürecinin sağlanması açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, 1 Ocak 2019-31 Aralık 2023 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip edilen 2667 yenidoğanın verileri retrospektif olarak incelenmiş; hipokalsemi sıklığı, ilişkili risk faktörleri, laboratuvar bulguları ve tedavi özellikleri değerlendirilmiştir. Hipokalsemi tanısı alan 169 bebek, hasta grubunu; geri kalanlar ise kontrol grubunu oluşturmuştur. Bebekler gebelik haftasına göre <1800 g preterm, ≥1800 g preterm ve term olmak üzere sınıflandırılmıştır. Kliniğimizde, doğum ağırlığı 1800 g'ın altında olan bebeklere rutin olarak total parenteral nütrisyon (TPN) desteği verilmesi nedeniyle, preterm grup ayrıca ayrıntılı incelenmiştir. Hipokalsemi gelişimiyle ilişkili olabilecek demografik, klinik ve laboratuvar parametrelerin belirlenmesi ve erken tanı açısından yol gösterici olabilecek risk faktörlerinin ortaya konması amaçlanmıştır. Tüm grupta hipokalsemi sıklığı %6,3 olarak saptanmıştır. Hipokalsemik bebeklerin gebelik haftası ve doğum ağırlığı ortalamalarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Hipokalsemik grubun büyük kısmının termlerden oluştuğu (%76,3) ve bu grupta hipokalsemi oranının %11 olduğu bulunmuştur. Ayrıca, gebelik haftasına göre büyük (LGA) doğum ile erkek cinsiyet oranı da hipokalsemik grupta anlamlı düzeyde fazladır. Total parenteral nütrisyon desteğinin hipokalsemiye karşı koruyucu etkisi olduğu gösterilmiştir. Anne yaşı hipokalsemik grupta daha yüksek bulunmuş, ancak ileri anne yaşı açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Hiperfosfatemi, hipomagnezemi, hipoalbüminemi, alkalen fosfataz (ALP) yüksekliği, hipoglisemi ve D vitamini yetersizliği ile eksikliği hipokalsemik grupta anlamlı düzeyde daha sık gözlenmiştir. Klinik tanıların dağılımı incelendiğinde, hipokalsemik grupta yenidoğanın geçici takipnesi (TTN), asfiksi, konvülsiyon ve pnömotoraks oranları daha yüksek; respiratuvar distres sendromu (RDS), sepsis ve indirekt hiperbilirubinemi (İHB) oranları ise daha düşük bulunmuştur. Hipokalseminin genellikle geç neonatal dönemde ortaya çıktığı (%63,3), büyük ölçüde kısa süreli (%71,9) ve oral (%62,7) tedaviyle düzeldiği, tedavi sonrası kalsiyum düzeylerinin normale döndüğü görülmüştür. Neonatal hipokalsemi gelişimini etkileyebilecek olası risk faktörlerini belirlemek amacıyla lojistik regresyon analizleri uygulanmıştır. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, preterm doğum, erkek cinsiyet, asfiksi öyküsü, konvülsiyon ve pnömotoraks, hipokalsemi gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Buna karşın, RDS varlığı, sepsis gelişmesi ve TPN desteği hipokalsemiye karşı koruyucu etkide bulunmuştur. Elde edilen bulgular, neonatal hipokalseminin etiyopatogenezinin çok yönlü olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda, bazı beklenmedik sonuçlara ulaşılmış olsa da, erken tanı ve önleme stratejileri açısından önemli parametreler belirlenmiştir. Bu bulgular, daha geniş örneklemli ileri çalışmalar için yol gösterici niteliktedir.
Çocukluk çağında kronik karın ağrısı nedeniyle endoskopi yapılan hastaların değerlendirilmesi
Kronik karın ağrısı (KKA), çocukluk çağında sık karşılaşılan ve yaşam kalitesini olumsuz etkileyen önemli bir semptomdur. Okul çağındaki çocukların %10–15'inde görülebilen bu durumun ayırıcı tanısı, fonksiyonel ve organik nedenleri kapsayan geniş bir yelpazeye sahiptir. Önceki yıllarda KKA'nın büyük oranda fonksiyonel kökenli olduğu düşünülürken, tanı yöntemlerindeki gelişmelerle birlikte organik nedenler günümüzde daha sık saptanabilmektedir. Bu çalışmada, 2014–2024 yılları arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji Polikliniği'ne KKA şikâyetiyle başvuran ve endoskopi uygulanan 4–17 yaş arası çocuk hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Toplam 507 hasta incelendi; dışlama kriterleri sonrasında 364 hasta analize dahil edildi. Hastaların %65,9'u kız, ortalama yaş 13,04 ± 3,87 yıl idi. Endoskopide yalnızca 35 hastada (%9,6) normal bulgu saptanırken, 338 hastada (%92,9) en az bir organik neden tespit edildi. En sık organik patolojiler gastrit (%83), duodenit (%35,7), Helicobacter pylori enfeksiyonu (%32,6) ve çölyak hastalığı (%17) idi. Endoskopi öncesi laboratuvar ve klinik bulguları fonksiyonel karın ağrısı ile uyumlu olan 119 hastanın tamamında da en az bir organik lezyon saptandı.Çalışma bulguları, kronik karın ağrısıyla başvuran çocuk hastalarda endoskopinin tanısal süreçte önemli katkılar sunduğunu, özellikle alarm semptomları bulunan olgularda tanının netleştirilmesine yardımcı olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle endoskopi, çocukluk çağında KKA etyolojisinin belirlenmesinde değerli bir tanı aracı olarak öne çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kronik Karın Ağrısı, Endoskopi, Organik Neden, Fonksiyonel Karın Ağrısı
Yüksek akım nazal kanül oksijenizasyon (YANKO) ile takip edilen hastalarda ROX indeksinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Çocuk yoğun bakım ünitelerine (ÇYBÜ) yatırılan hastalar çeşitli oranlarda solunum destek tedavisine ihtiyaç duymaktadır. Solunum destek tedavisi olarak, invaziv ve non-invaziv tedavi yöntemleri kullanılmaktadır. Non-invaziv mekanik ventilasyon yöntemleri, invaziv yöntemlere göre daha az komplikasyon riski taşımaktadır. Günümüzde yeni bir oksijen verme yöntemi olarak tasarlanan ancak oksijen vermek dışında birçok ek özelliği nedeniyle, non-invaziv ventilasyon yöntemi olarak da değerlendirilebilen "Yüksek akım nazal kanül oksijenizasyon (YANKO)" tedavisinin kullanıma girmesi ile bu tedavinin akut solunum desteğinde etkinliğini araştıran çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada hastanemiz çocuk yoğun bakım ünitesinde YANKO tedavisi uygulanmış hastalarda tedaviye başladıktan sonraki 2. saat, 6. saat, 12. saat, 18. saat ve 24. saatlerde alınan arteryel kan gazından ROX indeksinin etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde 01.01.2019-01.01.2021 tarihleri arasında yatırılarak tedavi edilen ve YANKO tedavisi uygulanmış çalışma kriterlerine uyan 84 hasta dahil edildi. Çalışmada hastaların demografik özellikleri, ÇYBÜ'sine yatış tanıları, hastanede yatış süresi, eşlik eden kronik hastalık varlığı, Pediatric Risk Of Mortality Score (PRISM-2), YANKO tedavi süresi, yatış, 2. saat, 6. saat, 12. saat, 18. saat ve 24. saat arteriyel kan gazları değerleri, tedavi süresi içinde komplikasyon gelişip gelişmediği ve mortalite varlığı kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %38,1'i kız, %61,9'u erkek olup yaşları ortanca 50,14 (1,3- 98,6) ay idi. Çalışmaya alınan hastaların çocuk yoğun bakıma yatış nedeni 28 hastada (%33,3) pnömoni, 19 hastada (%22,6) astım/bronşiolit, 9 hastada (%10,7) sepsis, 6 hastada (%7,1) kalp yetmezliği, 19 hastada (%22,6) ekstübasyon sonrası stridor/solunum sıkıntısı ve 3 hastada da ise (%3,6) diğer nedenlerdi. 25 hastada (%29,7) altta yatan kronik hastalık öyküsü vardı ve en sık nöromotor hastalık 7 hastada (%8,3) eşlik etmekteydi. Rezervuarlı maske ile oksijen tedavisi sonrası YANKO tedavisi başlanan hastaların 12'si (%14,2) tedaviden fayda görmeyip entübe edilmişti. Genel olarak YANKO tedavisi 66 (%78,5) hastada başarılı olarak değerlendirilirken, 18 (%21,4) hastada başarısız olarak değerlendirildi. Hastaların yoğun bakımda yatış süreleri ortalama 14,5 (2-94) gün idi. Tedavisi sürecinde 3 hastada (%3,57) komplikasyon görülürken, 2 hastada pnömotoraks ve 1 hastada batın distansiyonu görülmüştür. Yüksek akım nazal kanül oksijenizasyon tedavisinin başarılı olduğu hastalar ve başarısız olduğu hastalar karşılaştırıldığında; hastaların cinsiyeti, yaşı, yatış nedeni, YANKO tedavi endikasyonu ve altta yatan kronik bir hastalığının olup olmaması açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Yüksek akım nazal kanül oksijenizasyon tedavisi, solunum sıkıntısı ve yetmezliği olan çocuklarda kullanılabilecek önemli bir tedavi yöntemidir. Yüksek akım nazal kanül oksijenizasyon tedavisi hakkında tedavi etkinliği, güvenliği ve kullanım endikasyonları açısından yapılan çalışmalar henüz sayısal olarak ve bilimsel kanıt düzeyi açısından yeterli değildir. Yüksek akım nazal kanül oksijenizasyon tedavisinin etkinliğini ve komplikasyonlarını değerlendirmek için değişik hasta gruplarında çok merkezli randomize kontrollü çalışmaların yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.
IgA vaskülitinde böbrek tutulumu riskinin belirlenmesinde homosistein ve antifosfolipit antikorlarının önemi
Amaç: IgA vasküliti, çocuklarda görülen en yaygın vaskülit olup cildi, eklemleri, gastrointestinal sistemi ve böbrekleri etkileyen multisistemik bir hastalıktır. IgA vaskülitli çocukların % 30-50'sinde prognozu belirleyen nefrit gelişimi görülür. IgA vasküliti tanısı ile takip edilen çocukların böbrek tutulumu riskinin belirlenmesinde demografik veriler, klinik ve laboratuvar bulgularının yanısıra homosistein ve antifosfolipit antikorlarının öneminin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Romatoloji Kliniğinde IgA vasküliti tanısı alan hastalar prospektif takip edilerek değerlendirilmiştir. En az 6 ay izlemi yapılabilen IgA vaskülitli çocukların klinik ve labaratuvar bulguları değerlendirmeye alınmıştır. Bulgular: IgA vasküliti tanısı alan 40 olgunun yaş ortalaması 8,9±3,3 yıl idi. Erkek cinsiyet ve yaş büyüklüğünün böbrek tutulumu ile ilişkisi olduğu görüldü. Ayrıca nötrofil/lenfosit oranı ile serum osmolaritesinin yüksek olmasının böbrek tutulumu açısından risk faktörü olduğu saptandı. Üstelik homosistein düzeyi yüksekliği ve B12 vitamin düzeyi düşüklüğünün böbrek tutulumu açısından izlenmesi gereken parametreler olduğu belirlendi. Sonuç: IgA vaskülitinde prognozu belirleyen renal tutulumu öngörmede demografik ve klinik bulguların yanısıra daha spesifik biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: IgA vasküliti, renal tutulum, homosistein, antifosfolipit antikorlar
Bispektral indeks monitorizasyonu ile ramsey sedayon skorlaması, michigan sedasyon skorlaması ve brüksel sedasyon skorlaması arasındaki korelasyonun değerlendilmesi
Giriş ve Amaç: Girişimsel sedasyon ve analjezi (GSA), Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları servisinde ağrılı işlemlerde sık tercih edilen bir uygulamadır. GSA uygulanan hastalarda sedasyon derinliği takip edilmelidir. Sedasyon derinliği klinik skalaların yanı sıra 'Bispectral Index' gibi digital Elektroensefalografi (EEG) monitorizasyonu ile de yapılabilmektedir. Çalışmamızda daha çok endoskopi ve kolonoskopi işlemi nedeniyle GSA uygulanan hastalarda sedasyon derinliğini takip etmede EEG monitörizasyonu (Bispectral Index™) (BİS) ile 'Ramsey Sedasyon Skalası (RSS)', Brüksel Sedasyon Skalası (BSS)' ve Mischigan Üniversitesi Sedasyon Skalası (MÜSS)'ı arasındaki korelsyonu belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Prospektif, analitik çalışmamıza, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastlıkları Servisi'ne 11.04.2021-30.07.2021 tarihleri arasında başvuran ardışık 33 hasta alındı. Olguların sosyodemografik verileri, GSA öncesi, işlem başlangıcı (girişim başlama anı) ve sonrasında 5, 10, 15, 20. dakikalardaki vital bulguları, Glasgow Koma Skalası (GKS), BIS, RSS, BSS ve MÜSS değerleri kayıt edildi. BIS ve RSS, BSS, MÜSS değerlerinin uyumluluğu değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 33 hastanın yaş ortalaması 8±9 kadın/erkek oranı 1.5 idi. En düşük ortalama BIS ölçümleri işlem başlangıcı (92±19) ve 5. dk'da (79±17) gelişti, sonrasında ise 10-15-20. dk'larda (79±16, 77±19 ve 79±17) olarak ölçüldü. Olguların bazal BIS ve RSS değerlerine bakıldığında aralarında anlamlı bir korelasyon yoktu ( p:0.446). Tüm zaman dilimlerindeki BIS ve RSS değerlerinin ortalamaları karşılaştırıldığında da aralarında korelasyon saptanmadı. BIS ve BSS, MÜSS değerlerine bakıldığında da aralarında anlamlı bir korelasyon yoktu (p:0.938, p:0.219). Fakat çalışmamızda RSS ve MÜSS arasında anlamlı korelasyon gözlendi (p:0.007). Sonuç: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları servisinde GSA uygulanan hastalarda BIS monitörizasyonu ile RSS, BSS, MÜSS arasında anlamlı korelasyon saptanmadı.
Akut eksüdatif tonsillitli çocuklarda klinik skorlama sistemlerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Akut eksüdatif tonsillit çocukluk çağında en sık görülen üst solunum yolu enfeksiyonlarından biridir. En sık bakteriyel nedeni Grup A β-hemolitik Streptokoktur (GABHS). Bu etkenin tanınması ve uygun tedavi edilmesi akut romatizmal ateş gibi komplikasyonların gelişimini önlemesi nedeniyle önemlidir. Bu çalışmada akut eksüdatif tonsillofarenjitli hastalarda kullanılan klinik skorlama sistemlerin karşılaştırılması ve kısıtlı imkânları olan yerlerde kullanılmasının faydalı olup olmadığını saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Acil Servisi'ne ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 2 - 16 yaş arası akut eksüdatif tonsillofarenjit saptanan toplam 207 çocuktan boğaz kültürü alındı ve hızlı strep testi bakıldı. Tüm hastalardan beyaz küre, Absolü Nötrofil Sayısı (ANS), C-Reaktif Protein (CRP), gönderildi. Ardından skorlama sistemlerinin verilerini ve ek bulguları içeren çalışma formu dolduruldu. Çalışmamıza dâhil edilen Modifiye Centor, Breese, Attia, Mıstık, Joachim ve Smeesters skorlama sistemleri uygulanarak GABHS ve GABHS dışı hastalar bu parametreler açısından birbiriyle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza dâhil edilen, boğaz kültürü yapılan 207 akut eksüdatif tonsillofarenjitli hastanın 32 (%15.4)'sinde GABHS üremiş olup, 175 (%84.6)'inde normal boğaz florası görülmüştür. Hastalarımızın yaş ortancası 7, yaş ortalaması 6.94 ±3.07, boğaz kültürü pozitif olanların 7.09 ±2.40, boğaz kültürü negatif olanların 6.91 ±3.19 olarak (p=0.348) saptandı. Hastalarımızın yaşları 2 ile 16 yaş arasında değişmekte olup 101 (%48.8)'i kız, 106 (%51.2)'sı erkeklerden oluşmaktadır. Akut eksudatif tonsillofarenjitli hastalar şikayet ve bulgularına göre değerlendirildiğinde en sık olarak %75.4' ünde boğaz ağrısı, %59.9'unda öksürük, %56.5' inde ağız kokusu, %51.7' sinde burun şikâyetlerinin (akıntı, tıkanıklık vb.) olduğu görüldü. Modifiye Centor, Breese, Attia, Mıstık, Joachim ve Smeesters skorlama sistemleri kendi puanlama önerilerine göre kıyaslandığında, skorlama sistemlerinin çalışmamızda GABHS saptamada istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı. Beyaz küre ortalama değerleri; GABHS pozitif olanlarda 15.620 hücre/mm3 (µl) (5.350-30.610) olup GABHS negatif olanlarda 11.779 hücre/mm3 (µl) (4.400-30.600)'dır (p<0.001). Absolü nötrofil sayısı (ANS); GABHS pozitif olanlarda 12.147 hücre/mm3 (µl) (1.700-25.300) iken, GABHS negatif olanlarda 8.133 hücre/mm3 (µl) (2000-26.300) idi (p<0.001). GABHS pozitif olanlar için ortalama CRP değeri 52.38 mg/l (2.7-171.80) iken, GABHS negatif olanlarda ortalama CRP değeri 43.21 mg/l (0.1-265) bulunmuştur (p=0.410). Çalışmamızda hızlı strep testinin duyarlılığı %82.7, özgüllüğü %97.3 PPV (pozitif prediktif değer) %88.9, NPV (negatif prediktif değer) %95.7 saptandı. LR+ (pozitif olasılık oranı) 30.6, LR- (negatif olasılık oranı) ise 0.17 olarak saptandı (p<0.001). Sonuç: Çalışmamızda, akut eksüdatif tonsillofarenjitli hastalarda klinik bulguların ve skorlama sistemlerinin düşük özgüllük ve duyarlılık düzeyleri nedeniyle GABHS tonsillofarenjitini saptamada yetersiz olduğu saptandı. Skorlama sistemlerindeki düşük riskin, GABHS negatif hastaları saptamada etkin olduğu görüldü. Bu nedenle, hızlı strep testinin olmadığı yerlerde, skorlama sistemleri GABHS negatif hastaları saptamada kullanılabilir. Hızlı antijen testleri gereksiz antibiyotik kullanımını azaltabilir ve kullanımının tüm sağlık kuruluşlarında yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut eksüdatif tonsillit, , Streptokok, Hızlı strep testi, Boğaz kültürü, Klinik skorlama sistemleri.
Geç neonatal sepsisin erken tanısında lökosit yüzey belirteç değişikliklerinin akan hücre ölçer (flow cytometry) ile değerlendirilmesi
Sepsis yenidoğan bebekler için önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir, bu nedenle tanı ve tedavisi acildir. Kan kültüründe bakteri üremesinin gösterilmesi ile kesin tanısı konulur. Fakat sepsis belirti ve bulgularının nonspesifik olması, kan kültür testlerinin sonuçlanması için en az 48-72 saate ihtiyaç duyulması ve yanlış negatif sonuçlanabilmesi tanıyı güçleştirmektedir. Daha hızlı ve kesin tanı koyabilmek için çeşitli laboratuvar yöntemleri geliştirme çabaları devam etmektedir. Bu çalışmada lökosit yüzey belirteç değişikliklerinin akan hücre ölçer (flow cytometry) ile değerlendirilmesinin geç neonatal sepsisin erken tanısında kullanılabilirliğini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışma Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Mart 2019 – Şubat 2020 tarihleri arasında yürütüldü. Çalışmaya hasta grubu olarak YYBÜ'nde izlenen geç sepsis tanısı alan yenidoğan bebekler alındı. Kontrol grubu olarak yenidoğan servisinde yatarak izlenen fakat enfeksiyon bulgusu olmayan bebekler alındı. Sepsis bulguları olan 22 bebek ve kontrol grubu olarak da 22 bebek çalışmaya dahil edildi. Yaşamın ilk 72 saatinden sonra sepsis tanısı düşünülen her hastadan sepsis incelemeleri için gereken rutin tetkikler yapıldı ve lökosit yüzey belirteçlerinin çalışılması amacıyla antibiyotik tedavisi başlanmadan önce kan örnekleri alındı. Sepsis grubunda ortalama gebelik haftası ve doğum ağırlığı sırasıyla 30,1±3,7 hafta ve 1535±713 gram ve yaş ortalamaları 13,7±8,6 gündü. Hastaların demografik özellikleri açısından, iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu. Sepsis ve kontrol grubundan lökosit yüzey belirteçleri CD64, CD63, CD62L, CD16, CD11b, HLA-DR'nin sepsis başlangıcındaki, bulundukları hücrelere göre lenfosit, monosit ve nötrofiller üzerindeki ekspresyonları değerlendirildi. Sepsis ve kontrol grubu arasında CD63, CD62L, CD11b, HLA-DR arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi ancak monosit ve nötrofiller üzerinde bulunan CD16 ve CD64 açısından anlamlı farklılık saptadık. Çalışmamızdaki cut-off, duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerleri sırasıyla; nötrofil CD64 için %53,9, %72, %91, %75, %55, monosit CD64 için %73,2, %68, %73, %71, %69, nötrofil CD16 için %81,1, %77, %64, %68 %73, monosit CD16 için %26,2, %68, %68,%69, %67 olarak tespit ettik. Çalışmamızın sonucunda lökosit yüzey belirteçlerinden nötrofil ve monositler üzerinde bulunan CD64 ve CD16'nın geç yenidoğan sepsisinin erken tanısında yararlı olabilecek testler olduğu sonucuna varıldı.
Henoch schönlein purpurası tanılı hastaların epidemiyolojik, laboratuvar ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi
Henoch Schölein Purpurası (HSP) çocukluk çağının en sık görülen küçük damar vaskülitidir. Başta cilt, eklem, gastrointestinal sistem ve üriner sistem olmak üzere tüm sistemleri tutabilir. Patogenezinde glikolize olmamış IgA1 rol almaktadır. Etyolojisi henüz net olarak bilinmemekle birlikte üst solunum yolu enfeksiyonları ve ilaçların hastalığı tetikleyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada HSP tanısı alan hastaların epidemiyolojik, klinik özellikleri, laboratuvar bulgularının incelenerek laboratuvar ve klinik bulgular arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 120 hasta dahil edildi. Bu hastalarda kız erkek oranı 1/1 idi. Hastaların yaş ortalaması 7.5±3.4 olup hastalığın en sık görüldüğü mevsim sonbahar (%32) olarak saptandı. Hastaların yarısında (%50) geçirilmiş üst solunum yolu enfeksiyonu ve %38.3'ünde β laktam grubu antibiyotik kullanım öyküsü saptandı. İncelenen 120 hastanın 106'sında (%88.3) ilk başvuru anında döküntü mevcuttu. Eklem tutulumu 77 hastada (%64.2) ve gastrointestinal sistem tutulumu 63 hastada (%52.5) saptandı. Renal tutulum 31 hastada (%25.8) saptandı. Yalnızca 1 hastada (%0.08) santral sinir sistemi tutulumu mevcuttu. Hastaların beyaz küre değerleri 5.000-37.000 arasında olup; 79 hastada (%73) CRP artışı, 84 hastada (%71.1) lökositoz ve 26 hastada (%22) trombositoz saptandı. C3-C4 düzeyi çalışılan 33 hastanın yalnızca 3'ünde (%10) yaşa göre düşüklük saptandı. Mikroskobik hematüri olan 16 kişi (%13.3) saptandı. Çalışmaya katılan 70 hastaya USG yapılmış olup bu hastaların 13'ünde (%10.8) mezenterik lenfadenit, 5'inde (%4.2) invajinasyon saptandı. . Çalışmaya dahil edilen 120 hastanın 91'i (%75.8) hastanede yatarak tedavi aldı. Tedavide en çok kullanılan steroid olmayan antiinflamatuvar ilaç ibuprofen (%72.6) idi. Kortikosteroid kullanma oranı ise % 39.1 olarak saptandı. Sonuç olarak, çalışmamıza dahil edilen hastaların tamamında HSP'nin kendini kendini sınırladığı saptandı. Tüm tedavilere rağmen nüks önlenememiştir ve %9.8 oranında nüks görüldü. Hastalığın akut dönem dışında olası komplikasyonlar ve gelişebilecek nüks nedeni ile uzun dönem takibi önemlidir.
Çocuk servislerinde çalışan hemşirelere çocuklarda ağrı yönetimine ilişkin verilen eğitimin etkisi
Bu araştırma, çocuk servislerinde çalışan hemşirelere çocuklarda ağrı yönetimine ilişkin verilen eğitimin etkisini belirlemek amacı ile yapılmıştır. Deneysel nitelikteki bu araştırmanın örneklemini Zonguldak ilinde bulunan hastanelerin çocuk birimlerinde çalışan 90 hemşire oluşturmuştur. Veriler; Kişisel Bilgi Formu ve Hemşirelerin Çocuklarda Ağrıya Yönelik Bilgi Düzeylerini Değerlendirme Formu ile toplanmıştır. Çocuk servislerinde çalışan hemşirelere verilen eğitim programı öncesi (birinci ölçüm), girişim ve kontrol gruplarındaki hemşirelerin bilgi puan ortalamaları arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0.265; p˃0.05¬). Ancak eğitim bitimindeki ikinci ölçümde (p=0.009; p<0.01) ve beş hafta sonraki üçüncü ölçümde (p=0.001; p<0.01) bilgi puan ortalamaları arasında girişim grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Girişim ve kontrol grubundaki hemşirelerin bilgi puan ortalamalarının zaman içindeki değişimleri incelendiğinde girişim grubunda yer alan hemşirelerin; ikinci ve üçüncü ölçüm bilgi puanlarının birinci ölçüm bilgi puanından yüksek olduğu ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0.007; p<0.01). Araştırma, çocuk servislerinde çalışan hemşirelerin çocuklarda ağrı değerlendirmesi bilgilerinin yeterli düzeyde olmadığı, bilgiyi alanda kullanmada yeterli olmadıkları, ağrı değerlendirme ile ilgili okulda eğitim almadıkları tespit edilmiştir. Bu sonuç doğrultusunda, çocuk servislerinde çalışan hemşirelere çocuklarda ağrı değerlendirmesi ile ilgili periyodik eğitimler yapılması, ağrı değerlendirmede kullanılan ölçekleri bilimsel literatür ışığında aktif kullanılabilir hale getirilmesi önerilebilir.
Çocuklarda metabolik sendrom ölçütleri ile Pentraksin-3 seviyelerinin ilişkisi
Giriş ve amaç: Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde fazla kilolu ve obez çocukların prevelansı giderek artmaktadır. Obezitenin komplikasyonu olan metabolik sendrom (MetS) çocukluk çağında hızlı bir artış göstermektedir. Obezitenin, dolaşımdaki pentraksin-3 (PTX-3) seviyeleri ile ilişkisini inceleyen birkaç çalışmada pozitif korelasyon varken, diğer çalışmalarda farklı bulgulara ulaşılmıştır. Bu çalışmada obez ve sağlıklı çocuklarda serum PTX-3 seviyelerinin tespiti ve MetS kriterleriyle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Materyal ve Methot: 105 çocuk ve adolesan çalışma populasyonu olarak kabul edildi. MetS tanısı modifiye Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) kriterlerine göre konuldu. Katılımcılar obez ve MetS olanlar (OM+), obez ama MetS olmayanlar (OM-) ve kontrol grubu olarak üçe ayrıldı.Hemogram, glukoz, insülin, kan lipidleri ve PTX-3 düzeylerine bakıldı. Karaciğer (KC) yağlanmasının tespiti için ultrasonografi yapıldı. PTX-3 düzeylerine göre de hastalar iki gruba ayrılarak MetS ve KC yağlanması araştırıldı. Bulgular: Çalışma populasyonu 37 hasta (17 erkek, 20 kız) OM+; 35 hasta (20 erkek, 15 kız) OM- ve 33 sağlıklı çocuktan (21 erkek, 12 kız) oluşuyordu. Çalışma populasyonumuzun %35,2'si modifiye DSÖ'ye göre MetS kriterlerini karşılarken , bu durum Uluslararası Diabet Kurumu (IDF) için %46,4, Ulusal Kolesterol Eğitim Paneli (NCEP-ATPIII) için ise % 29,3 idi. OM+ hastalarda daha yüksek açlık insulin (p<0,001), insulin direnci için homeostatik model değerlendirmesi (p<0,001), Trigliserid (p<0,001) ve daha düşük yüksek dansiteli lipoprotein (p=0,001) mevcuttu. PTX-3 açısından ise OM+ olan grupta hem OM- grubuna göre hem de kontrol grubuna göre belirgin şekilde anlamlı bulundu. (2607±3386, 662,1±812,4, 626,7±605,2 sırasıyla, p=0,002). PTX-3 seviyesine göre 2 grup oluşturulduğunda, Yüksek PTX 3 grubunda her üç major Mets tanı kriter grubuna göre daha fazla MetS sıklığı vardı. Ayrıca yüksek PTX-3 grubunda obezite ve MetS'den bağımsız olarak daha fazla KC yağlanması tespit edildi. Sonuç: Çocuk ve adölesan obezlerin MetS olanlarında PTX-3 yüksekliği mevcuttur. Çocuklarda MetS, yetişkin hayatta da önemli komplikasyonlara yol açabildiğinden, bu molekülün ölçümü obezite prognozunu kestirmede klinisyenlere katkıda bulunabilir.
Basit, komplike ve tekrarlayan febril konvülziyonlu çocuklarda oksidatif stres göstergesi olan tiyol / disülfit homeostazının karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Febril konvülziyonlar, çocukluk çağı konvülziyonlarının en sık nedenidir ve tekrarlayabilmektedir. Etiyopatogenezi ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Oksidanların arttığı veya antioksidanların yetersiz kaldığı durumlarda, organizmanın maruz kaldığı oksidatif stres sonucu, hücresel metabolizmada bozulma ve doku hasarı meydana geldiği, ateroskleroz, myokardiyal infarktüs, strok, kanser ve inflamuvar hastalıkların yanısıra epilepsinin patogenezinde de antioksidan/oksidan dengesindeki bozulmanın ve artan serbest radikal düzeylerinin rolü olduğunu gösteren çeşitli çalışmalar mevcuttur. Enzimatik olmayan antioksidanlar olarak tiyoller, redoks reaksiyonlarını tetikleyen ve oksidan maddeleri temizleyen önemli moleküllerdir. Erel ve Neşelioğlu'nun yakın zamanda geliştirdiği bir yöntemle; antioksidan durum ve oksidatif stres, çoğunlukla düşük moleküler ağırlıklı tiyollerin plazma konsantrasyonları ve disülfitlere oranları (total tiyol, nativ tiyol, disülfit, disülfit/total tiyol, disülfit/nativ tiyol, total tiyol/nativ tiyol) ölçülerek değerlendirilir. Çocukları içeren çalışmalarda avantajı, oksidatif stresin kandan bakılabiliyor olması ve çok az miktarda serum örneği ile kolay yapılabilen bir test olmasıdır. Biz bu çalışmada tiyol/disülfit homeostazındaki değişiklikleri değerlendirerek oksidatif stresin febril konvülziyon gelişimi ve komplike ya da tekrarlayan nöbetlerle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ekim 2018–Ekim 2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi çocuk acil servisine febril konvülziyon ile başvuran 6 ay-5 yaş arasında 45 hasta ve kontrol grubu olarak, ateş nedeniyle başvuran, febril konvülziyon öyküsü olmayan, 6ay-5yaş arası 45 hasta alındı. Tiyol/disülfit homeostaz parametreleri olarak; serum native tiyol, total tiyol ve disülfit seviyeleri, disulfit/ total tiyol, disulfit/nativ tiyol ve tiyol/total tiyol oranları, Erel & Neselioglu tarafından yeni geliştirilen otomatik ölçüm yöntemiyle çalışıldı. Bulgular: Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılık yoktu. Febril konvülziyonlu hastaların 20'sinde (%40,4) basit, 25'inde (%55,6) komplike febril konvülziyon öyküsü mevcuttu. Febril konvülziyonlu hastaların nativ tiyol düzeylerinin ortalaması 370,10 ± 58,5µmol/L (211,80-484,70µmol/L), kontrol grubunun ortalaması 404,72±47,16µmol/L (284,20-493,70µmol/L) idi ve febril konvülziyonlu grubun ortalaması anlamlı oranda düşüktü. Febril konvülziyonlu hastaların total tiyol düzeylerinin ortalaması 411,71 ± 60,47µmol/L (262,60-544,25µmol/L), kontrol grubunun ortalaması 448,57 ± 52,68µmol/L (326,20-544,96µmol/L) idi ve yine febril konvüziyon grubunda anlamlı oranda düşüktü. Febril konvülziyonlu hastaların disülfit düzeylerinin ortalaması 20,83 ± 5,76 (6,10-29,78µmol/L) iken, kontrol grubunun ortalaması 21,92±5,73 µmol/L (8,07-37,83 µmol/L) olarak saptandı, istatistiksel olarak anlamlı fark olmasa da febril konvülziyonlu grupta daha yüksekti. Febril konvülziyon geçiren hastaların disülfit/nativ tiyol oranlarının ortalaması 5,78±1,92µmol/L (21,52-11,99), kontrol grubunun ortalaması 5,43±1,33µmol/L (2,0-8,13µmol/L) idi. Febril konvülziyonlu hastaların disülfit/total tiyol oranlarının ortalaması ve nativ tiyol/total tiyol oranlarının ortalamasının da kontrol grubundan anlamlı oranda farklı olmadığı görüldü. Birden fazla nöbet geçiren hastaların anlamlı olmasa da antioksidan düzeylerinin ortalamasının düşük, oksidan düzeylerinin ortalamasının ise yüksek olduğu görüldü. Hastalarımızı, basit FK (n=20), komplike FK (n=25) olarak gruplandırıp tiyol/disülfit parametrelerini karşılaştrdığımızda istatiksel olarak anlamlı farklılık saptamadık; ancak komplike FK geçiren hastaların antioksidan parametrelerinin ortalamasının düşük, oksidan parametrelerin ortalamasının yüksek olduğunu gördük. Febril konvülziyonlu hastalarımızı, öyküsünde tekrarlayan febril konvülziyon olan ve ilk kez febril konvülziyon geçiren hastalar olarak gruplandırıp nativ tiyol, total tiyol, disülfit düzeyi ve disülfit/nativ tiyol, disülfit/total tiyol, nativ tiyol/total tiyol oranı karşılaştırıldığımızda istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Tartışma-Sonuç: Febril konvülziyon geçiren hastalarımızın antioksidan düzeylerinin kontrol grubuna göre anlamlı oranda düşük saptanması, bu hastalarda nöbeti tetikleyen faktörlerden birisinin, ateşli hastalık esnasında oluşan oksidatif stres karşısında, antioksidan kapasitelerinin yetersiz kalması olabileceği düşünüldü. Febril konvülziyon geçiren hasta grubunda nöbet esnasında oluşan oksidatif strese antioksidan sistemlerinin yetersiz kalmasında, aynı gün içerisinde geçirilen nöbet sayısının, daha önce geçirilmiş febril nöbet öyküsü olmasının, nöbet süresinin, ve nöbetlerin basit ya da komplike olmasının etkisi olmadığı görüldü. Basit, komplike ve tekrarlayan febril nöbetlerde oksidan/antioksidan dengesinin rolünü saptayabilmek için daha fazla sayıda hasta ile, daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Zonguldak ili 6-14 yaş arasındaki çocuklarda anemi prevalansı
Amaç: Anemi az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi, gelişmiş ülkelerde de en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Erken saptanıp uygun şekilde tedavi edilmezse, ciddi morbidite ve mortalite nedeni olabilir. Risk faktörlerinin belirlenip, gerekli önlemler alınarak, aneminin gelişiminin engellenmesi, çocuğun sağlıklı büyüme ve gelişmesinin devamlılığı açısından, anemi geliştikten sonra tedavi edilmesinden çok daha etkin bir yoldur. Çocuklarda anemi en sık demir ve diğer nutrisyonel maddelerin eksiklikleri ile ilgili olarak gelişmektedir. Her ülke için farklı yerleşim bölgeleri ve yaş gruplarına göre değişebilecek risk faktörlerinin belirlenip, önlem alınması, ülke genelinde yapılacak taramalarla mümkün olabilir. Çalışmamız ile Zonguldak ili okul çağı çocuklarında genel anemi prevalansı, nutrisyonel anemilerin prevalansı ve risk faktörlerini saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma kesitsel bir araştırma olup, 2019-2020 yılında aile hekimlerince rutin taramaları yapılan ve yaşları altı-on dört arasında değişen toplam 700 çocuk üzerinde yürütüldü. Zonguldak merkez ilçelerinde rastgele olarak seçilen aile sağlığı merkezlerindeki aile hekimlerine kayıtlı çocuklar araştırmaya dahil edildi. İl sağlık müdürlüğü ve aile sağlığı merkezi sorumlu hekimlerinden gerekli izinler alındı ve tarama sonuçlarına ulaşıldı. Anemi etyolojisi açısından çocukların aileleri arandı ve bilgi alındı. Bulgular: 700 hastanın 373'ü (%53,3) kız, 327'si (%46,7) erkekti. Yaş ortalamaları 10,56±2,53 (min: 6 yıl, max: 14 yıl) idi. Ortalama hemoglobin değeri 13,0±0,93 mg/dl (min: 10,2 mg/dl max: 16,6 mg/dl), ortalama eritrosit volümü (MCV) değeri 80,5±4,23 fL (min: 63,3 fL max: 95,3 fL), ortalama ferritin değeri 40,3±24,1 ng/mL (min: 2,5 ng/mL max: 199 ng/mL), ortalama vitamin B 12 değeri 349,1±138,9 pg/mL (min: 83,0 pg/mL max: 934 pg/mL) olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen 700 çocuktan 74'ünde (%10,5) anemi, 97'sinde (%13,8) demir eksikliği, 38'sinde (%5,4) demir eksikliği anemisi, 63'ünde (%9) vitamin B 12 eksikliği, 14'ünde (%2) ise vitamin B 12 eksikliği anemisi saptandı. Demir ve vitamin B 12 eksikliği bir arada 19 (%2,7), demir ve vitamin B 12 eksikliğine sekonder anemi 10 (%1,4) hastada saptandı. Kız çocuklarında anemi görülme sıklığı, erkek çocuklara göre anlamlı oranda yüksek bulundu. Özellikle 10-14 yaş grubu kızlarda anemi, demir eksikliği ve demir eksikliği anemisinin en yüksek oranda olduğu görüldü (%15.4,%19.5, %10.4); ancak tüm çocuklar 6-9 ve 10-14 yaş arası olarak gruplandırılarak karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. Vitamin B 12 eksikliği anemisinin ise 10 yaş üstünde anlamlı oranda yüksek olduğu görüldü. Çocuklar risk faktörleri açısından değerlendirildiğinde 10-14 yaş grubu kızlarda anemi ile ağır menstrüel kanama ve aile öyküsü, demir eksikliği ile ağır menstrüel kanama ve yetersiz beslenme, demir eksikliği anemisi ile ise yine ağır menstrüel kanama ve bunun yanısıra emilimi etkileyecek ilaç kullanımının anlamlı ilişkisi olduğu saptandı. Sonuçlar: Dünya Sağlık örgütü kriterlerine göre Zonguldak ilinde 6-14 yaş arasındaki çocuklarda %10,5 prevalansla anemi hafif düzeyde bir sağlık sorunu oluşturmaktadır. Ancak 10-14 yaş grubundaki anemi prevalansının 6-9 yaş grubundaki anemi prevalansına göre anlamlı oranda yüksek olması, bu yaş grubundaki çocukların anemi gelişimi açısından daha yüksek risk altında olduklarını göstermiştir. Bu durum okul öncesi dönemdeki çocuklar gibi, ergenlik dönemindeki çocukların da nutrisyonel eksiklikler ve anemi açısından yakın tarama ve takiplerinin yapılması ile ilgili ulusal programların oluşturulmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Okul çağı çocuklar, Anemi prevalansı, Demir eksikliği, Vitamin B 12 eksikliği
İdrar yolu enfeksiyonu olan çocuklarda voiding sistoüretrografi (VCUG) ve/veya dimerkaptosuksinik asit (DMSA) görüntülemelerinin retrospektif değerlendirilmesi
Üriner sistem enfeksiyonları çocuklarda böbrek parankimini tutarak akut pyelonefrit tablosuna ve bununla birlikte ilerleyen dönemlerde renal skara sebep olabilmektedir. Bu çalışmada idrar yolu enfeksiyonu ile başvuran hastalarda vezikoüretral reflü (VUR) ve renal skar sıklığının tespit edilmesi, birbirleri ile olan ilişkileri ve en uygun görüntüleme yönteminin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Acil Servisi'ne ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne 2013 Ocak 2019 Ocak tarihleri arasında idrar yolu enfeksiyonu ile başvuran veya dış merkezde tanı almış, voiding sistoüretrografi (VCUG) ve/veya dimerkaptosuksinik asit (DMSA) tetkiklerinden herhangi biri çekilmiş, 1 ay ile 18 yaş arasında toplam 226 hasta retrospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Hastaların hem DMSA hem de VCUG sonuçları değerlendirildiğinde, cinsiyet ve yaş grupları ile arasında ilişki olmadığı görüldü. Bunun dışında başvuru şikayetleri ile aralarındaki ilişkiye bakıldığında ateş şikayeti ile belirgin anlam olduğu ortaya çıktı. Hastaların kan tetkikleri ile VCUG ve DMSA sonuçları incelendiğinde ise CRP değeri her iki tetkikteki patolojik sonuçlar ile anlamlı olarak yüksek bulundu. İncelenen hastaların hem ultrason, hem VCUG hem de DMSA sonuçları karşılaştırıldığında ultrason sonuçları ile VUR arasında anlamlı ilişki bulunmazken, DMSA ile ultrason ve DMSA ile VUR arasında anlamlı ilişki bulundu. Ayrıca DMSA tetkiki ile renal skar saptanmayan hastalarda VUR ihtimalinin çok düşük olduğu görüldü. Yaptığımız çalışmada hem ultrasonun hem de DMSA tetkiklerinin VUR saptamada özgüllük ve duyarlılıklarının yetersiz olması nedeniyle VCUG yerine kullanılamayacağı fakat ultrason ve DMSA ile patoloji saptanmayan hastalarda gereksiz yere VCUG çekilmemesi gerektiği buna bağlı olarakta radyasyon maruziyeti, maliyet, ve aile tedirginliği gibi sonuçların önüne geçilebileceği sonucuna varılmıştır
Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Acil Polikliniği'ne başvuran çocuk travma hastalarının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Dünyada pediatrik travma bakımı konusunda büyük mesafeler kat edilmesine rağmen, hala çocukluk çağı mortalite ve morbiditesinin başlıca nedeni travmalardır. Çalışmamızda pediatrik yaş grubundaki travma olgularının yaş, cinsiyet, başvuru zamanı, travma mekanizması, yaralanan vücut bölgeleri, yatış, tedavi şekilleri ve taburculuk durumunu retrospektif olarak araştırdık. Materyal ve Metod: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Çocuk Acil Polikliniği'ne 2015-2020 tarihleri arasında başvuran çocuk travma hastalarının dosyaları retrospektif olarak analiz edildi. Bulgular: 8311 dosyadan 1098 olgu çalışmaya alındı. 745 (%67,9) erkek ve 353 (%32,1) kız olgu vardı (p<0,05). Olgular dört ayrı yaş grubu olarak değerlendirildiğinde; 0-3 yaşta 295 (%26,9), 4-8 yaşta 362 (%33), 9-13 yaşta 250 (%22,8) ve 14-18 yaşta 191 (%17,4) olgu mevcuttu. Başvurular mevsimlere göre değerlendirildiğinde sıklık sırasına göre yaz aylarında 416 (%37,9), ilkbaharda 323 (%29,4), sonbaharda 211 (%19,2) ve kış aylarında 148 (%13,5) hasta olduğu görüldü. Erkek olgularda yaralanma bölgelerinin dağılımına bakıldığında multiple yaralanmalar daha fazlaydı (p<0,040). Olguların 764 üne (%69,6) konsültasyon istendi. Mevsimlere göre yaralanma mekanizmaları değerlendiğinde yüksekten düşme sonbahar aylarında (p<0,002); bisikletten düşme yaz aylarında (p<0,001), ev içi kazalar kış aylarında (p<0,005), spor yaralanmaları (p<0,002) istatistiksel olarak anlamlı farklı bulundu. Tüm olgularda 0-1 mt arası düşmeler ve yaralanma bölgesi olarak kafa travmaları en sık başvuru nedeniydi. Tartışma: Yaralanma mekanizmasını en çok etkileyen faktörler, yaş ve cinsiyet olduğu görülmüştür. Travmaya erkek çocuklar kız çocuklardan daha çok maruz kalmakta ve travmanın sonuçları kız çocuklarında görülenden daha ağır olmaktadır. Olgular en sık plastik cerrahi konsültasyonündan sonra taburcu edilmiştir. nedeninin üçüncü basamak niteliğindeki hastanemizin penetran yaralanmalarda sekel ve iz kalmaması için tercih edilmesinden kaynakladığını düşündük. Sonuç: Güvenlik için çocukların bulunduğu çevrelerde ve evde gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. Ayrıca, devlet tarafından desteklenmiş, eğitim politikası üretenler ve sağlık profesyonellerince oluşturulan yaralanma korunma programları ile ebeveyn ve çocuklara verilecek sürekli sağlık eğitimi ve yasal düzenlemeler yaralanmanın kontrolünde etkin olacaktır.
COVİD 19 pandemisinin annelerin emzirme durumuna etkisi
Bu çalışma COVID-19 pandemi sürecinin 0-24 aylık bebeği olan annelerin emzirme durumuna etkisini değerlendirmek amacı ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma Aralık 2021 ile Mayıs 2022 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi'nde anne destek Emzirme/Relaktasyon Polikliniği ve Anne Bebek Uyum Servisi'nde yapılmıştır. Araştırmanın yapıldığı tarihlerde belirtilen kliniklere başvuran ve araştırmayı kabul eden ve araştırma kriterlerine uyan 511 anne örneklemi oluşturmuştur. Araştırma verileri Tanımlayıcı Veri Formu ile toplanmıştır. Annelerin yaş ortalaması 28±4.7 (18-44) idi ve %51.66'sı sezaryen ile doğum yapmıştır. Annelerin yaklaşık yarısı %54.41'i üniversite mezunuydu. Pandemi döneminde annelerin %13.0'ünün emzirme ile ilgili sorun yaşadığı ve sorun yaşayan annelerin tamamının hastaneye gitmekte tereddüt ettiği tespit edilmiştir. Annelerin % 12.14'ünün gebelikte, %76.13'ünün doğum sonrasında COVID-19 geçirdiği, COVID-19 geçiren annelerin %69.70'inin emzirmeye devam etmediği; emzirmeye devam eden annelerin %28.79'unun emzirirken kaygı duyduğu saptanmıştır. Annelerin %57.6'sı COVID-19 sırasında emzirmenin nasıl olacağı ile ilgili bilgi almadığını ve %17.50'si karantina sonrasında emzirme ile ilgili sorun yaşadığını ifade etmiştir. COVID-19 sebebiyle hastanedeyken annelerin % 48.7'sinin bebeğini emzirdiği, % 41.0'ini sağılmış anne sütü ve mama ile ve %10.3'ünün ise sadece mama ile beslediği belirlenmiştir. Pandemi sürecinde annelerin emzirme danışmanlığına ihtiyacının olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Pandemi, Emzirme, Anne sütü
Yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki ebeveyn memnuniyetinin anne baba stresi ve farklı değişkenlere göre değerlendirilmesi
Araştırma, yeni doğan yoğun bakımda tedavi gören bebeklerin ebeveynlerinin sosyodemografik özelliklerinin ve anne baba stres düzeylerinin ebeveyn memnuniyet düzeyine etkisinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ilişki arayıcı tipte gerçekleştirilen araştırma Mayıs-Aralık 2021 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi ve Kadın Doğum ve Çocuk Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi'nde bebeği yatan 285 ebeveyn ile çevrimiçi anket ve uygulaması yoluyla gerçekleştirilmiştir. Veriler "Sosyo-demografik Veri Formu", "Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi Anne Baba Stres Ölçeği" ve "Yenidoğan Yoğun Bakım Ebeveyn Memnuniyet Ölçeği" ile toplanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22.0 istatistik paket programı kullanılmıştır. Anne-baba stres düzeylerinin yeni doğan yoğun bakım yatış sonrasında azaldığı, ebeveyn memnuniyetinin arttığı gözlemlenmiştir. Anne-baba stres düzeyinin aile tipi, çocuk sayısına, sigara kullanma durumuna göre farklılaştığı bulunmuştur. Ebeveyn memnuniyet düzeylerinin cinsiyet, medeni durum, sosyal güvence durumuna, kronik hastalık gibi değişkenlere göre farklılaşmazken, yaş grupları, eğitim durumu, ekonomik durum, çalışma durumu, aile tipi, doğum şekli gibi değişkenlere göre farklılaştığı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Yenidoğan yoğun bakım, Anne-baba stresi, Ebeveyn memnuniyeti
Akut pankreatit tanısıyla takip edilen çocukların retrospektif incelemesi
Akut pankreatit, farkındalığın ve laboratuvar ve radyolojik incelemelerin artmasıyla birlikte son yıllarda çocukluk çağında sıklığı artmakta olan inflamatuar bir hastalıktır. Yaptığımız çalışmada akut pankreatit tanısı alan çocuklarda demografik, etyolojik, klinik, laboratuvar, radyolojik bulgularının, hastalığın prognozunun değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastanemizde Ocak 2010- Nisan 2021 tarihleri arasında Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları servisine yatırılarak akut pankreatit tanısı konulmuş ve takiplerde akut rekürren ve kronik pankreatit tanısı almış toplamda 108 çocuk hasta incelendi. International Study Group of Pediatric Pancreatitis: In search for a cure (INSPPIRE) tarafından belirlenmiş olan 3 kriterden en az 2 kriteri sağlayan hastalarda akut pankreatit tanısı konuldu ve çalışmaya dahil edildi. Akut pankreatit tanısı almış olan 108 hastanın 54'ünü erkek, 54'ünü kız cinsiyet oluşturdu. Hastaların başlangıç yaşı 2-17 yaş, yaş ortalaması 9,96 ± 4,8 olarak raporlandı. Hastalarda etyolojisi idiyopatik olanlar %19,4 oranında ve sebebi belirli olanlarda hiperlipidemi %19,4 oranında görüldü. Hastalarda en sık başvuru şikayeti kusmaydı (%60,2). Laboratuvarda amilaz ve/veya lipaz düzeylerinde 3 kat ve üzeri artış olması tanı kriteriydi. Diğer laboratuvar parametrelerinde serum reaktif protein (CRP) düzeylerindeki artış anlamlı olarak değerlendirildi. Hastalarda yapılan radyoloji incelemelerde %94,4 hastada ultrasonografi, %38 hastada bilgisayarlı tomografi, %71,3 hastada magnetik rezonans kolanjiopankreatografi sonuçları pankreatit ile uyumlu olarak raporlandı. Akut pankreatit laboratuvar ve radyolojik görüntüleme imkanlarının artmasına rağmen çocukluk çağında önemli bir inflamatuar hastalık olmaya devam etmektedir. Hastalara mayi desteği ve destek tedavisi tedavide en önemli yaklaşımı oluşturmaktadır. Hastalığın erken tanı ve tedavisiyle hastalığa bağlı morbidite ve mortalite önlenebilmektedir.
Çölyak hastalarında kardiyak patolojiler
Çölyak hastalığı (ÇH), genetik olarak yatkın bireylerde buğday, arpa, çavdar gibi tahıl ürünlerinde bulunan glütene karşı duyarlılık sonucu gelişen, bağırsak mukozasında inflamatuar değişikliklere neden olan, glütensiz diyetle klinik düzelme gösteren otoimmün ve ailesel özellikli bir hastalıktır. Çölyak hastalığında kardiyovasküler komplikasyonlar morbidite ve mortalitenin nedenlerinden biri olarak bilinmektedir. Çölyak hastalığı olan bireylerde kardiyomiyopati, miyokardit, aritmiler ve erken ateroskleroz gibi belirli kardiyovasküler hastalıkların, hastalığı olmayan bireylere göre daha yaygın görüldüğü ve subklinik kardiyovasküler sistem tutulumunun miyokardit ve dilate kardiyomyopatiden daha sık izlendiği görülmüştür. Çalışmamızda çocuklarda ÇH'nin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza hasta grubu olarak Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji Polikliniğinde takipli ek kronik hastalığı olmayan çölyak hastaları, kontrol grubu olarak da Çocuk Kardiyoloji Polikliniğine masum üfürüm veya spor raporu için başvurmuş, ÇH ve ek kronik hastalığı olmayan yapılan fizik muayene ve ekokardiyografide (EKO) kardiyak patoloji saptanmayan hastalar dahil edildi. Tüm çocukların demografik, laboratuvar, elektrokardiyografi (EKG) ve EKO verileri kaydedildi. Çölyak hastaları ve kontrol grubunun demografik, laboratuvar, EKG ve EKO verileri karşılaştırıldı. Çalışmaya 55 çölyak hastası ve 52 kontrol grubu olmak üzere toplam 107 olgu dahil edildi. Hasta grubun yaşları 11(2-18) yıl, kontrol grubun yaşları 15(2-17) yıl idi. Hastaların tamamı endoskopi sonrası yapılan patolojik inceleme ile tanı almış olup ortalama takip süresi 3,7±2,9 yıldı. Çalışmamızda ÇH olan çocuklarda kontrol grubuna göre PR aralığı daha kısa, kalp hızı, diyastolik kan basıncı (DKB), PR dispersiyonu, QT dispersiyonu, QTc dispersiyonu ve P aks daha yüksek bulundu. Yine hasta grupta B12 vitamininin daha yüksek, D vitamininin ise daha düşük olduğu tespit edildi. Kontrol grubu EKO sonuçları normalken hasta grupta bir hastada mitral yetmezlik, bir hastada triküspit yetmezliği, bir hastada ince patent ductus arteriozus ve dört hastada mitral valve prolapsusu tespit edildi. Ayrıca hasta grupta diyastol sonu sol ventrikül çapı (LVIDd), sistol sonu sol ventrikül çapı (LVIDs), endsistolik volüm (ESV), enddiyastolik volüm (EDV) ve stroke volüm (SV) kontrol grubuna göre daha düşük bulundu. Diyete uyumlu grupta ise uyumsuz gruba göre DKB, düşük dansiteli lipoprotein (LDL) ve P aks'ın daha düşük olduğu tespit edildi. Çölyak hastalığı olan çocuklarda sağlıklı çocuklara göre kardiyovasküler patolojiler ve subklinik bulgular daha fazla görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Aritmi, çölyak hastalığı, EKG, kardiyovasküler tutulum
Ev kazaları nedeniyle çocuk acil servise başvuran 0-6 yaş grubu çocuğu olan annelerin ilk yardım özyeterliliği düzeylerinin belirlenmesi
Ev kazaları, evin içinde veya eve ait olan bahçe, garaj, samanlık, balkon gibi eve ait olan bölümlerde meydana gelen kazalardır. Ev kazaları ile özellikle 0-6 yaş grubu çocuklar daha çok karşı karşıya kalmaktadır. Bu araştırmada, çocuk acil servisine başvuran 0-6 yaş grubu çocuğu olan annelerin ilk yardım konusundaki öz yeterlilik düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Araştırma verileri Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi'nde 2022 yılında 01.06.2022- 31.12.2022 tarihleri arasında hastaneye ev kazası nedeni ile başvuran 0-6 yaş grubunda çocuğu olan 100 anne çalışmaya dahil edilmiştir. Verileri toplama formu olarak Ev Kazalarında İlk Yardım Öz Yeterlik Ölçeği" ve "Çocuk ve Aileye İlişkin Bilgi Formu" kullanılarak veriler toplanmıştır. Veriler bilgisayarda Statistical Packages of Social Sciences (SPSS) 22.0 istatistik paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırma grubunda bulunan annelerin ''İlk Yardım Öz Yetkililik Ölçeği''nden aldıkları toplam puanına ilişkin ortalamanın 41.85+10.61 olduğu ve bu değerin "kararsızım" (41.85/12=3.48) aralığına karşılık geldiği görülmektedir. Annelerin ilk yardım öz yeterlilikleri konusunda kararsız oldukları, istenilen düzeyde ilk yardım öz yeterlik düzeyine sahip olmadıkları bulunmuştur.0-6 yaş grubundaki çocukların %43'nün en az bir kez ev kazası geçirdiği tespit edilmiş olup, bu yaş grubundaki çocukların bakımında etkin rol alan annelere başta olmak üzere ebeveynlere ve diğer bakım verenlere ev kazalarını önleme ve özellikle ilk yardım eğitimlerinin verilmesi önerilmektedir.
Farklı sosyal değişkenlere göre gebelerin yenidoğanlarda hijyenik bakıma hazır oluş düzeylerinin belirlenmesi
Annelerin bebeklerine verdiği hijyenik bakımın niteliği, anneye ait pek çok sosyodemografik özelliğe göre farklılık gösterebilir. Bu araştırma gebelik döneminde farklı sosyal değişkenlere sahip anne adaylarının yenidoğanın hijyenik bakımına hazır oluş düzeylerinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri Zonguldak ilindeki Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Gebe Polikliniği'nde Haziran-Aralık 2022 tarihleri arasında örnekleme alınmayı kabul eden 200 gebeden toplanmıştır. Araştırma öncesi Etik Kurul, Kurum İzni ve Gebelerden Yazılı Gönüllü Onam alınmıştır. Veriler "Anne Adayı Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "Gebelerin Yenidoğanın Hijyenik Bakımına Hazır Oluş Ölçeği " ile toplanmıştır. Verilerin analizleri ortalama, standart sapma, frekans, yüzdelik, ANOVA ve bağımsız gruplar t testi ile yapılmıştır. Araştırmanın bulguları incelendiğinde, gebelerin yenidoğan hijyenik bakımına hazır oluş düzeyleri karşılaştırmasında en yüksek ortalamanın giysi ve bakım malzemeleri hijyeninde (5.95+1.58), en düşük ortalamanın kulak temizliğinde olduğu görülmüştür. Gebelerin Yenidoğanın Hijyenik Bakımına Hazır Oluş Ölçeği puan ortalamasının 44.72±14.58 olduğu belirlenmiş olup, bu durum gebelerin yeni doğan hijyenik bakımına hazır oluş düzeylerinin orta düzeyde olduğunu göstermektedir. Gebelerin yenidoğanın hijyenik bakımına hazır oluş düzeylerinin sosyal değişkenlere göre karşılaştırılmasında, 25-30 yaş aralığı ve 31 yaş üstü olan, ilde yaşayan, eğitim düzeyi üniversite ve üstü olan, çekirdek ailede yaşayan ve bir psikiyatrik rahatsızlığı olmayan gebelerin yenidoğan hijyenik bakıma hazır oluş düzeylerinin olumlu yönde olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Gebe, Yenidoğan, Hijyenik bakım, Hazır oluşluk
Alerjik rinit ve/veya astım tanıları ile başvurup solunumsal alerjenlere karşı deri prik testi yapılan hastaların değerlendirilmesi
Amaç: Ocak 2019-Ocak 2021 tarihleri arasında çocuk alerji polikliniğimizde alerjik rinit (AR) ve/veya astım tanılarından en az birini alan hastalarımızın klinik özellikleri, bulguları, semptomların mevsimselliği, özgeçmiş, aile öyküsü, yaşadığı bölgenin özellikleri ve alerjen maruziyet öyküsü, deri prik tetkikleri, kan eozinofili yüzdesi, nazal eozinofili, total IgE değerleri incelenerek bölgemizde yaşayan çocukların solunumsal alerjen duyarlılıkları ve bu duyarlılıklar ile AR, astım ve diğer alerjik hastalıkların tanısı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi, yaşanılan bölge ile alınan tanılar arasındaki ilişkiyi saptamak ve bu anlamda literatüre katkıda bulunmaktır. Yöntem: ZBEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Alerji Polikliniği'ne AR ve/veya astım şikayetleri ile Ocak 2019- Ocak 2021 tarihleri arasında başvuran ve solunumsal alerjenlere karşı deri prik testi yapılan 3 yaş-18 yaş arası 583 hasta çalışmaya alındı. Bu hastaların deri prik test değerlendirmelerine ek olarak yaş, cinsiyet, yaşadıkları bölge, aile öyküleri, özgeçmişindeki alerji sorgusu, şikayetlerinin başlangıç yaşı ve mevsimi, testin yapıldığı mevsim ve bunlara ek olarak bakılmış olanlarının spesifik ve kan total lgE değerleri, nazal ve kan eozinofil sonuçları da dosyalarından taranarak veri formumuza kaydedildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 7,8±3,6, 262 tanesi (%44,9) kız, 321 tanesi (%55,1)'i erkekti. Astım tanısı alanların şikayetlerinin başladığı ortalama yaş 4,8, AR tanısı alanların 5,9 idi, her iki tanıyı birlikte alanların ortalama yaşı 5 olarak saptandı. Büyük çoğunluğunun özgeçmişinde herhangi bir atopi öyküsü saptanmazken atopi öyküsü olan hastaların da en fazla AR, atopik dermatit ve astım eşlik ettiği görüldü. Kentsel bölgelerde yaşayanların oranı (%77.7) daha yüksekti. Şikayetlerin en fazla perrenial dönem, takiben kış aylarında arttığı saptandı. Hastaların %62'sinin birinci derece yakınlarında atopik hastalık öyküsü mevcuttu. Total lgE değerlerinin ortalaması 303,34 IU/ml idi. Phadiatop bakılan hastaların %42'si klas 0, %18'i klas 4'tü. Eozinofil yüzdelerinin %44.6'sı %5'in altında saptandı. En sık allerjen (%54,1) otlar ve tahıllar idi. Deri prik testi pozitifliğinin Phadiatop pozitifliği veya negatifliği ile ilişkisi saptanmadı, ancak ev tozu akarının, otlar ve tahılların, köpek ve kedi epitelinin pozitifliğinin, hem Phadiatop pozitifliği hem de negatifliği ile ilişkisi anlamlı idi. Total lgE değeri 100 IU/ml ve üzeri olan hastalarda anlamlı oranda yüksek Phadiatop pozitifliği saptandı. Total IgE değeri 500 IU/ml ve üzerinde olanlar ile astım tanısı alanlar arasında anlamlı ilişki mevcuttu. Hastalarımızda total lgE değeri ve kan eozinofil yüzdelerinin de ilişkisini değerlendirdiğimizde aralarında anlamlı bir ilişki saptandı. Sonuç: Alerjik hastalık kuşkusunda deri prick testi ile Phadiotopun birlikte değerlendirilmesi alerjik hastalıkların saptanma oranı arttıracaktır. deri prik tetkikinde solunumsal alerjenlere karşı duyarlanması saptanmayan hastaların büyük bir kısmında Phadiatop pozitif saptandı. Öte yandan; ev tozu akarı (Dp+Dfmite), otlar ve tahılları, köpek ve kedi epiteline karşı deri prik negatifliği ile Phadiatop negatifliği arasındaki ilişki yüksek derecede anlamlı saptandı. Bu durumda bu alerjenlere deri prik testi negatifse Phadiatop ile doğrulama gerekli görünmemektedir.?????? Çalışmamızda total IgE değeri 500 IU/ml ve üzerinde olanlar ile astım tanısı alanlar arasında istatistiksel olarak yüksek anlamlı bir ilişki mevcuttu, total IgE düzeyi astım tanı kriterleri arasında yer almamakta olup astım tanı kriterlerini karşılamayan hastalarda tanıyı destekleme amaçlı total IgE nin de değerlendirmeye alınmasını önermekteyiz. Hastaların çoğunun eozinofil yüzdesinin %5 değerinin altında olduğu görülmüştür. Eozinofil sayısının normal olması alerjik hastalıkları dışlamamaktadır. Hastaların şikayetlerinin en fazla perrenial dönemde ve bunu takiben kış mevsiminde görüldüğü saptandı. Bu dönemler viral hastalıkların ve solunum yolları hastalıklarının da fazla görüldüğü dönemler olmakla birlikte bu dönemde uygun semptomları olan hastalarda alerjik açıdan da değerlendirilme yapılması hastalıkların atlanmaması açısından anlamlı olacaktır. Hastaların büyük çoğunluğunun özgeçmişinde herhangi bir atopi öyküsü saptanmazken atopi öyküsü olan hastaların da en fazla alerjik rinit, atopik dermatit ve astım tanısı aldığı görüldü. Bu nedenle atopi öyküsü tariflemeyen ancak semptomları alerjik hastalık düşündüren durumlarda da alerjiye yönelik tetkiklerin yapılması önerilir.? Anahtar kelimeler: Astım, Alerjik Rinit, Deri Prik Test, Total lgE, Phadiatop
COVID-19 pandemisinin çocuk hasta popülasyonumuz üzerindeki etkileri
Amaç: Bu çalışmamızda Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları birimlerine başvuran 18 yaş altı pediatrik hastaların başvuru paternlerinde meydana gelen değişiklikleri COVID-19 pandemisi başlamadan önceki bir yıllık dönemle karşılaştırarak; bu bilgiler ışığında dünyadaki bu konudaki yapılan çalışma havuzuna katkı sunmak ve gelecekte de başka olabilecek pandemi durumlarında sağlık, sosyal ve ekonomik etkileri için daha erken önlem alınmasına yardımcı olmak amaçlanmıştır. Yöntem: Bu kesitsel tanımlayıcı çalışma Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nda yürütülmüştür. Çalışmaya 11 Mart 2019 ve 11 Mart 2021 tarihleri arasında, merkezimiz Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı'nın tüm birimlerine başvuran hastalar alınmıştır. Çalışmaya 0-18 yaş arası hastalar dahil edilmiş olup, kronik hastalıklar nedenli hala takibimizde olan 18 yaş üzeri hastalar çıkarılmıştır. Hastalar başvuru tarihlerine göre, pandemi öncesi grup 11 Mart 2019 ile 11 Mart 2020 arasında başvuranlar ve pandemi sonrası grup 12 Mart 2020 ile 11 Mart 2021 arasında başvuranlar olarak 2 grupta incelenmiştir. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, başvuru tanıları, hospitalize edilip edilmediği, hangi birime ve kaç gün süreyle hospitalize edildiği, hastalara yazılan reçeteler, hastalara çıkarılan ilaç muafiyet raporları ve içerikleri, hastaların başvurudaki provizyon türleri, hastaların tedavi türleri ve takip tipleri, bölümümüze gelen konsültasyonlar, bölümümüze sık başvuru nedenleri olan hastalıların ICD kodları hastanemizin Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) den çekilerek retrospektif arşiv taraması yapılmıştır. İstatistiksel değerlendirme IBM SPSS 20.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA) programı ile yapılmıştır. Sonuç: Çalışmaya pandemi öncesi dönemde başvuran 44218 ve pandemi sonrası dönemde başvuran 18646 hasta dahil edilmiştir. Hastalar başvurdukları birimlere göre incelendiğinde çocuk onkoloji ve çocuk gastroenteroloji birimlerine başvuran hasta oranında artış olurken, diğer birimlere başvuran hastalarda anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,001). Pandemi sonrası dönemde yatırılarak takip edilen hastalarda anlamlı artış saptanmıştır (p<0,001). Çocuk acile başvuran hastalardan, yoğun bakım takibi gerektiren hasta sayısında ve yoğun bakım yatış sürelerinde anlamlı fark gözlenmemiştir (p<0,001). Neonatoloji yoğun bakım yatışlarında ve yatış sürelerinde pandemi sonrasında anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,001). Çocuk hastaların sık başvuru nedenleri incelenmiş olup, bulaşıcı hastalıklar nedenli başvurularda anlamlı azalma gözlenmiştir. İdrar yolu enfeksiyonu nedenli başvuran ve servis yatış takibi yapılan hastalarda istatistiksel anlamlı artış gözlenmiştir (p<0,001). Gastroenterit dışı nedenli karın ağrısı ile başvuran hastalarda istatistiksel anlamlı artış saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Çalışmamızda COVID-19 pandemisinin tüm birimlere başvuruları azalttığı, pandemi önlemleri neticesinde çocukluk çağı bulaşıcı hastalıkları nedenli başvurularda azalma olduğu görülmüştür. Yoğun bakım takibi gerektiren veya daha uzun süreli yoğun bakım takibi gereken hastalarda artış olmaması, hastaların sağlık hizmeti aramada gecikmediğini göstermiştir. Anabilim Dalı'mızda pandemiden en az etkilenen bölümlerin çocuk gastroenteroloji ve çocuk onkoloji olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: COVID-19, Pandemi, Çocuk, Üçüncü Basamak Hastane
Serebral palsili hastalarda elektroensefalografi anormallikleri ve antiepileptik kullanım sıklığının değerlendirilmesi
Amaç: Serebral palsi (SP) ve epilepsi çocukluk çağının en yaygın iki nörolojik bozukluğudur. Bu çalışmada SP tanılı hastalarda epilepsi beraberliği, elektroensefalografi (EEG) anormallikleri ve antiepileptik ilaç (AEİ) kullanım sıklığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Nöroloji Polikliniği'ne Ocak 2015–Nisan 2021 tarihleri arasında SP tanısıyla başvuran, 2-18 yaş arasında çalışmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan 85 hasta dahil edildi. Bu hastalar SP tanılı 30 hasta (Grup 1) ve SP + epilepsi tanılı 55 hasta (Grup 2) olarak 2 gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik verileri ile fizik muayene bulguları, EEG anormallikleri ve beyin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) raporları hastane kayıtlarından elde edildi. Bulgular: Grup 1 ve Grup 2 arasında SP tipi, kaba motor fonksiyon sınıflama sistemi (KMFSS) seviyesi, EEG anormallikleri ve MRG bulguları yönünden; spastik tip SP tanılı hastalar arasında KMFSS seviyesi, prematürite, düşük doğum ağırlığı, doğum haftası, doğum kilosu, EEG anormallikleri ve MRG bulguları yönünden; AEİ kullanımıyla SP tipi, KMFSS seviyesi ve EEG anormallikleri yönünden anlamlı bir farklılık olduğu (p<0,05) saptandı. Sonuç: Prematürite ve düşük doğum ağırlığı SP ve epilepsi için risk faktörü olarak bulunmazken yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatış risk faktörü olarak bulundu. Çalışma hastaları içerisinde en sık SP alt tipi spastik kuadripleji (%42,7), en sık beyin MRG bulguları ise periventriküler lökomalazi (%24,7) ve neonatal hipoksik iskemik ensefalopati (%23,5) olarak bulundu. Hastaların %37,7'sinin EEG'sinde epileptiform anormallikler saptanması SP tanılı hastaların epilepsi tanısı olmasa bile EEG'sinde epileptik deşarjların olabileceğini göstermektedir. Epileptik ensefalopati KMFSS seviye 4-5 olan hastalarda yoğunlaşmıştı. Anahtar Kelimeler: Elektroensefalografi, Epilepsi, Kaba Motor Fonksiyon Sınıflama Sistemi, Serebral palsi
Koagülasyon bozukluğu ile takip edilen ve tedavi edilen 7- 12 yaş grubu olguların retrospektif incelenmesi
Koagülasyon bozuklukları, çoğunlukla ölüme sebep olan, ömür devam ettiği sürece tedavi ihtiyacı oluşturan ve topluma etki eden önemli bir sağlık sorunu olmaktadır. Koagülasyon bozuklukları içerisinde von Willebrand hastalığı, hemofili A ve hemofili B, %95-97'sini oluşturan çok fazla görülen kanama bozukluklarıdır. Tanımlayıcı olarak araştırma İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'ne bağlı Prof. Dr. Süleyman Yalçın Şehir Hastanesi kurumunda 2017-2022 tarihleri arasında koagülasyon bozukluğu ön tanısı ile takip ve tedavi edilen 7-12 yaş arası 100 çocuk oluşturmuştur. Bu çalışmanın amacı koagülasyon bozukluğu ön tanısı ile Çocuk Hematoloji-Onkoloji poliklinik/klinik başvurusu yapan 7-12 yaş grubu olguların restospektif incelenmesi ve verilerin değerlendirilmesidir. Çocuk Hematoloji-Onkoloji poliklinik/klinik başvurusu yapan ve koagülasyon bozukluğu ile hastanede yatan 7-12 yaş grubu çocukların %59'unun erkek, %55'inin acile başvurduğu ve %40'ının başvuru nedeninin purpura olduğu, %50'sinin 0 Rh+ kan grubu ve %32'sinin İdiyopatik trombositopenik purpura tanısı ile takip edildiği görülmektedir. Çocukların ortalama hastanede yatış süresi 7.38 3.612 olup en az beş gün en fazla 34 gün hastanede yattıkları ve hastanede yatış süresince %58'inde deri altı kanaması olduğu belirlendi. Çocukların %91'inde ailelerinde akraba evliliğinin olmadığı, %72'sinin aile öyküsünde koagülasyon bozukluğu olduğu ve ebeveynlerin %28'inin 0 Rh (+) kan grubuna sahip olduğu görüldü. Koagülasyon bozukluğu ile hastaneye başvuran 7-12 yaş grubu çocuklarda hastalık tanısı, başvuru şikâyeti, kanama bulgusu ve kan grubu değerleri anlamlı olarak görülmektedir.
Konjenital hipotiroidi ön tanısı ile değerlendirilmiş çocukların klinik özellikleri – tek merkez deneyimi
Bu çalışmada konjenital hipotiroidi ön tanısı ile değerlendirilmiş çocukların klinik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastanemiz çocuk endokrinoloji polikliniğine 2014-2020 yılları arasında ulusal yenidoğan tarama programı kapsamında konjenital hipotiroidi ön tanısı ile yönlendirilmiş 209'u (%52,6) kız ve ortanca yaşı 21 gün (3-88) olan 397 bebek çalışmaya alındı. Bu bebeklerin tarama verileri, başvuru özellikleri ve nihai tanıları geriye dönük olarak hastane kayıtlarından incelendi. Çalışmaya alınan 397 bebeğin 8'i (%2) izlemde olmak üzere toplam 187'sine (%47) konjenital hipotiroidi tanısı ile tedavi başlanmıştı. Tedavi başlanmış bebeklerde cinsiyet ve doğum şekli açısından fark yoktu (p>0,05). Bununla birlikte tedavi başlanmış bebeklerin tedavi başlanma yaşı, doğum ağırlıkları ve başvurudaki serbest T4 düzeyleri daha düşük idi (sırası ile p<0,001, p=0,045 ve p<0,001). Başvuru TSH düzeyleri daha yüksek idi (p<0,001). Kalıcı hipotiroidi tanısı almış bebeklerin %58,5'ine ilk 21 gün içinde; %82,5'ine ise ilk bir ay içinde tedavi başlanmıştı. Kalıcı ve geçici konjenital hipotiroidi tanılı bebekler arasında cinsiyet, doğum şekli, tedavi başlanma yaşı, doğum ağırlıkları, başvurudaki TSH düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Serbest T4 düzeyleri kalıcı konjenital hipotiroidilerde daha düşüktü (p= 0,044). Kalıcı hipotiroidi tanısı almış bebeklerin yaklaşık yarısında tedavinin doğum sonrası 21 günden sonra başlanılmış olması tarama sonrası bebeklerin değerlendirilme süreçlerinin gözden geçirilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Konjenital hipotiroidi, yenidoğan tarama programı, geçici hipotiroidi, kalıcı hipotiroidi
Akut alt solunum yolu enfeksiyonu tanısıyla yatan çocuklarda intravenöz sıvı tedavilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı; Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Servisi ve Çocuk Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi'nde akut alt solunum yolu hastalıkları tanısıyla yatarak takip ve tedavi edilmiş olan hastalara idame sıvı olarak verilen farklı konsantrasyonlardaki mayilerin; serum elektrolitleri, serum kan şekeri, böbrek fonksiyon testleri ve hemoglobin üzerine etkilerini göstermektir. Böylece idame sıvı tedavisinde, hangi mayinin daha uygun olacağının belirlenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya 1 Temmuz 2019 ile 30 Nisan 2023 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Servisi ve Çocuk Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi'nde alt solunum yolu hastalıkları tanılarıyla yatarak tedavi edilen; 29 gün- 18 yaş aralığında günlük sıvı ihtiyacının en az %80'i intravenöz olarak karşılanmış, tedavi süresince en az 24 saat hidrasyonu devam etmiş olan hastalar retrospektif olarak taranarak dahil edilmiştir. Hastalar kendi arasında; izotonik serum fizyolojik konsantrasyonunda %5 dekstrozlu mayi (%0.9 NaCl + %5 dekstroz), 1/2 mayi (%0.45 NaCl + %5 dekstroz) ve 1/3 mayi (%0.3 NaCl + %5 dekstroz) alanlar olarak 3 grupta sınıflandırılmıştır. Tüm hastaların mayisine 20 mEq/L olacak şekilde potasyum klorür eklenmiştir. Çalışma grubu, hidrasyon tedavisi öncesinde kan tetkikleri alınan ve ilk 48 saat içerisinde kontrol kan tetkikleri bulunan hastalardan oluşturulmuştur. Kontrol sodyum değeri 135 mEq/L'nin altında olan ve başlangıç sodyum düzeyine göre 3 birimden fazla düşüş gözlenen hastalar hiponatremi gelişen vakalar olarak değerlendirilmiştir. Kontrol sodyum değeri 145 mEq/L'nin üzerinde olan ve başlangıç sodyum düzeyine nazaran 3 birimden fazla artış gözlenen hastalar hipernatremi gelişen vakalar olarak değerlendirilmiştir. Çalışma grubuna; 28 gün ve altında olan yenidoğanlar, başlangıç serum sodyum düzeyi 130 mEq/L'nin altında veya 150 mEq/L'nin üstünde olan, başlangıç böbrek fonksiyon testlerinde bozukluk saptanan, bilinen böbrek hastalığı veya diyaliz ihtiyacı olan, diyabet tanısı almış ve kemoterapi almakta olan onkoloji hastaları dahil edilmemiştir. Çalışmanın istatistiksel analizleri SPSS 28.0 paket programında yapılmıştır. Bulgular: Çalışma grubundaki hastalarda yaşın artması ile %5 dekstrozlu serum fizyolojik kullanımının arttığı saptanmıştır. Bu sebeple kullanılan mayilerin gruplar arasında yaş açısından istatistiki verisinde anlamlı farklılık gözlenmiştir(p=0.002). 1/3 mayi alan grupta akut bronşiolit tanısı diğer gruplara nazaran daha çok yer almıştır (p=0.039). Her 3 grupta bulunan hastaların başlangıç sodyum değerleri (p=0.063), kontrol sodyum değerleri (p=0.965) ve sodyum değerlerinde ortalama değişim (p=0.093) açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır ve her grupta ortalama sodyum değerinin arttığı saptanmıştır. Bununla birlikte hidrasyon tedavisi sonrasında sodyum değerinde 3 birimden fazla değişikliğe (p= 0.200) veya 5 birimden fazla değişikliğe (p=0.235) neden olma açısından farklı derişimde mayi alan gruplar arasında belirgin farklılık gözlenmemiştir. Gruplar arasında, hipernatremi (p=0.507) veya hiponatremi (p=0.108) gelişme riski açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Gruplardaki hastaların başlangıç potasyum, üre, kreatinin, glukoz ve hemoglobin değerleri birbirine benzerdir. Hidrasyon tedavisi ardından alınan kan tetkiklerinde; kontrol üre (p=0.962), kreatinin (p=0.095), potasyum (p=0.144), hemoglobin (p=0.349) ve glukoz (p=0.682) değerlerinde gruplar arasında benzerlik saptanmıştır. Bu parametrelerin tedavi sonrası ortalama değişimleri de gruplar arasında paralellik göstermektedir. Tüm gruplarda tedavi sonrasında ortalama hemoglobin, kreatinin ve glukoz düzeylerinin düştüğü gözlenmiştir. Ayrıca, hipokalemi (p=0.767) veya hiperkalemi (p=0.075) gelişimi açısından gruplar arasında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız izotonik solüsyonların hipernatremiye sebep olmadığını göstermiş ve güvenli bir şekilde çocuk hastaların idame hidrasyon tedavisinde kullanılabileceğine dair veriler sunmuştur. Her üç grupta da ortalama sodyum değerlerinin tedavi sonrasında arttığı ve günlük sodyum ihtiyacının karşılandığı saptanmıştır. Farklı sodyum konsatrasyonu içeren mayilerin, plazma glukoz, üre, kreatinin ve hemoglobin düzeyine benzer etkide bulunduğu istatistiksel olarak saptanmıştır.
Pediyatrik yaş grubunda COVİD-19 enfeksiyonu ve ev içi bulaşı etkileyen faktörler
Giriş ve Amaç: COVID-19 pandemisi sırasında virüsün temel bulaş yolunun solunum parçacıklarıyla olduğu görülmüştür. Virüsün bulaş yollarına ve bulaştırıcılık özelliklerine bakıldığında hane içinde; temas süresi ve düzeyi, kapalı alan olması, ortak alanların kullanımı olması nedeniyle bulaşın yüksek olduğu bilinmektedir. Pandeminin ilan edilmesinden bu yana hane içi bulaş analizinin yapıldığı birçok çalışmada SARS-CoV-2 enfeksiyonunun çocuklarda asemptomatik veya hafif klinikte seyir eğiliminde olması nedenli çocukların bulaşta önemli rol oynamayacağı düşünüldüğü ve bu nedenle çalışmaların daha çok yetişkin yaş grubunu içerecek şekilde gerçekleştirildiği görülmüştür. Araştırmamızda COVID-19'un hane içi ikincil atak hızının hesaplanması, hane içi bulaşta etkili olan faktörlerin belirlenmesi, çocukların ev içi bulaştaki rolü, COVID- 19 temaslılarının duyarlılığı ve birincil vakanın bulaştırıcılığını etkileyen faktörler ile birlikte hane halkının uzun dönem takip verilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızın örneklemi Mart 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran ve COVID-19 tanısı alan bireyler arasından kartopu örnekleme yöntemiyle seçilen 119 hanede yaşayan 501 hane halkından oluşmaktadır, örneklem seçiminde hanede pozitif birey dışında en az bir kişinin daha bulunması ve hane halkında (ilk vaka dahil) en az bir kişinin 18 yaş altı olması şartı aranmıştır. Hane özelliklerinin, bireysel faktörlerin ve hane halkının davranışlarının hane içi bulaşa etkisi değerlendirilmiş, bununla birlikte hane halkı Mart 2023 tarihine dek takip edilmiş ve uzun dönem takip verileri incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 119 hanenin %63'ünde hane içi bulaş gözlenirken hanelerin %22,7'sinde tüm hane halkına bulaş olduğu saptanmıştır. Hanelerin ikincil atak hızı ortalaması %40,7 olarak bulunmuştur. İlk vakanın bulaştırıcılığını artıran faktörlerin; yetişkin yaş grubunda olması, kardiyovasküler, onkolojik veya vii nöromüsküler hastalığının olması, COVID-19 hastalığına ait semptomlardan öksürük, koku bozukluğu, halsizlik ve/veya yorgunluk hissine sahip olması, evde izolasyon kurallarına uymaması olduğu görülmüştür. Hane halkının duyarlığını artıran faktörlerin; infantil yaşta olması, ilk vaka ile eş veya çocuk bağı olması, sigara kullanmaması veya pasif sigara maruziyeti olmaması, D vitamini takviyesi almaması, endokrin ve metabolizma hastalığı olması, kronik ilaç kullanımı olması, ilk vaka ile yemek yemesi, aynı odada uyuması, aynı yatakta uyuması, ortak tuvalet kullanımı olarak belirlenmiştir. Yetişkin yaş grubunda olmanın ve sağlık çalışanı olmanın hem reenfeksiyon gelişme oranını ve hem de yeni dalgalarda COVID-19 hastalığı görülme oranını arttırdığı gösterilmiştir. Kadın cinsiyette olmanın, 12-64 yaş aralığında olmanın ve en az bir doz aşılı olmanın post COVID semptom görülme oranında artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. 65 yaş ve üzerinde olmanın, erkek cinsiyette olmanın ve komorbid hastalığa sahip olmanın fatalite oranında artış ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Tartışma-Sonuç: Hastalığın hane içi yayılmasını sağlayan faktörlerin bir kısmının önlenebilir olduğu görülmüştür. Enfeksiyon bulaşını en aza indirmek için vakalara en erken şekilde tanı konulmalı, koruyucu önlemlere vakit kaybetmeden başlanmalı ve her hane kendi özellikleriyle değerlendirilmeli, bulaş riskini arttıran bireysel ve konutsal koşulların varlığında daha sıkı önlemler alınmalıdır.
Febril konvülziyon geçiren çocuk hastalarda SCN1A gen mutasyonu değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Febril konvülziyonlar, çocukluk çağı konvülziyonlarının en sık nedenidir. Febril nöbetler, genellikle selim karakterde olup bazı olgularda nöbetlerin tekrarlama özelliği göstermesi ve nadir de olsa epileptik nöbete dönüşme riskleri taşıması nedeniyle, önem ve güncelliğini korumaktadır. Febril konvülziyon nedenleri hala tam olarak bilinmesede genetik predispozisyonun önemli rol oynadığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Literatürde febril konvülziyon ile ilgili yayınlara bakıldığında, çok büyük bir kısmının risk faktörleri, kalıtım özellikleri, epilepsi gelişimi ve tekrarlama riski üzerine olduğu görülmektedir. Bu nedenle rutin değerlendirmeler sırasında, dikkatli aile öyküsü ve aile ağacının çıkarılması bize febril konvülziyonla gelen hastanın ilerde epilepsi riski taşıyıp taşımadığı konusunda yardımcı olabileceği gibi ayrıca tanı, tedavi ve prognoz kararında da katkıda bulunabilecektir. Bu çalışmanın amacı; febril konvülziyon geçiren çocuklar ile febril konvülziyon geçirmemiş sağlıklı bireylerde SCN1A gen mutasyonunu saptayarak; febril konvülziyon ile SCN1A gen mutasyonu birlikteliğinin anlamlılığını araştırmaktır. Febril konvülziyon geçiren hastalarda ilgili gen mutasyonu olan hastaları teşhis ederek, hiç geçirmemiş olanlarda gen taraması yapılarak geçirebilme, tekrarlama ihtimalini belirleyerek gerekli önlemleri önceden alabilme olanağı sağlanabilir. Materyal-Metod: Kasım 2018 ile Kasım 2021 tarihleri arası Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları poliklinikleri ve Çocuk Acil Polikliniğine başvuran hastalardan 6 ay-5 yaş arasında febril konvülziyon geçiren veya daha önce geçirmiş olan 36 çocuk hasta çalışmaya alındı. Toplumdan fk yaş grubunu içermeyen, herhangi bir ek hastalığı olmayan, konvülziyon öyküsü olmayan, nörolojik semptomu olmayan 34 yetişkin kontrol grubu olarak belirlendi. Hastalardan genetik analiz için 1 tüp mor (EDTAlı) tüpe en az 2 ml olacak şekilde kan alındı. SCN1A gen tetkiki INTERGEN Genetik ve Nadir Hastalıklar Tanı Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde çalışıldı. Bulgular: Çalışma grubundaki 36 hastanın ilk FK geçirme yaşı 10 ay ile 57 ay arasında olup yaş ortalaması 22,3±11,55 idi. Çalışma grubunun çoğu (%69,4) erkek cinsiyetteydi. 10 hastanın (%27,8) ailesinde FK öyküsü mevcuttu. 2 hastanın (%5,6) ailesinde epilepsi öyküsü mevcuttu. Hastaların ebeveynlerinde akrabalık öyküsü yoktu. Febril konvülziyon geçiren hastaların ilk FK geçirdiklerindeki ateş ortalaması 38,35±0,61 0C olduğu saptandı. Basit FK geçiren olgular 25 kişi (%69,4) iken, komplike FK geçirenler 10 kişi (%27,8) ve febril status geçirenler 1 kişi (%2,8) olarak tespit edildi. Çalışmamızda FK rekürrens oranı %33,3 olarak saptandı. Ortalama nöbet süresi 2,97±4,12 dk olup minimum 1dk, maksimum 20 dk olarak belirlendi. 7 hastaya (%19,4) konvulsiyon sırasında antiepileptik uygulanma öyküsü mevcuttu. Antiepileptik uygulananların %100'ünde FK rekürrensi gözlendi. Nöbet sırasında antiepileptik uygulanması ve rekürrens arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki saptandı (p=0,040). SCN1A mutasyonu sadece 1 hastada (%2,7) saptandı. Hastada rekürrens gözlenmedi. Gen analizi sonucu; yüksek olasılıkla patojenik bir değişiklik c.3734G>A (p.R1245Q) (p.Arg1245Gln) (Heterozigot) olarak sonuçlandı. Ek olarak rs2298771 heterozigot polimorfizm (benign) tespit edildi. SCN1A rs2298771 polimorfizmi açısından FK geçiren 36 hastanın 8 tanesinde (%22,2) değişiklik tespit edilmediği, 1 tanesinde (%2,8) mutasyona ek heterozigot polimorfizm olduğu, 11 tanesinde (%30,6) homozigot polimorfizm olduğu, 14 tanesinde (%38,9) heterozigot polimorfizm olduğu ve 2 kişide (%5,6) de homozigot polimorfizme ek heterozigot benign değişiklik olduğu tespit edildi. Kontrol grubundaki 34 kişinin hiçbirinde SCN1A patojenik mutasyonu tespit edilmedi. 26 kişide bu gende (%76,4) herhangi bir polimorfizm saptanmazken, 2 kişide (%5,8) rs2298771 heterozigot polimorfizmi, 1 kişide rs2298771 homozigot polimorfizmi ve 5 kişide (%14,7) SCN1A geninde farklı polimorfizmler (rs6432860, rs7580482, rs3812719, rs10198801, rs67636132) tespit edildi. Gruplar arasında SCN1A rs2298771 polimorfizmi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,001). SCN1A polimorfizminin hasta grubunda klinik etkisine bakıldığında hasta grubunda cinsiyet, ilk FK yaşı, FK sırasında ateş derecesi, nöbet tipi, ailede FK öyküsü, ailede epilepsi öyküsü, çocuk nörolojisi başvurusu ve antiepileptik ilaç kullanımı ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (sırasıyla p=0,214; p=0,955; p=0,813; p=0,388; p=0,397; p=0,400, p=0,388, p=1). Sonuç: FK etiyopatogenezinde SCN1A gen mutasyonunu sadece 1 hastamızda saptadık ve FK ile SCN1A gen mutasyonu ilişkisi açısından anlamlı bir sonuca ulaşamadık. Ek olarak FK genetik temelinde rs2298771 polimorfizminin FK'ya yatkınlık oluşturabileceği sonucuna ulaştık. Fakat FK'nın multifaktöriyel bir etiyopatogenezinin olması, çalışmamızın kısıtlı sayıda hastada yapılması, lokal bir bölgede olması, hasta verilerinin bazılarında ailelerin FK zamanındaki bazı bilgileri net hatırlayamaması nedenli; elde edilen bulguların FK prognozuna ve tedavisine yönelik katkıların nasıl olacağı konusunda daha fazla çalışma ve daha çok sayıda hasta grubuna ihtiyaç vardır. Her ne kadar FS'lerin çoğu kendi kendini sınırlasa da, kötü prognozlu tekrarlayan FS, febril status epileptikus veya infantil FS'yi takip eden epileptik sendromların gelişimi için genetik yatkınlığın temellerinin tanımlanması, araştırmacılar için önemli bir gelecek hedefi temsil edecektir. Çalışmamız FK genetik geçiş, risk faktörleri ve tedavi konularında yeni çalışmalara ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Febril Konvülziyon, SCN1A geni, rs2298771, Polimorfizm
Çölyak hastalarında FGF-21 düzeylerinin büyüme ile ilişkisi
Fibroblast büyüme faktör-21 (FGF-21) malabsorbsiyon veya uzun dönem açlıkta büyüme hormonu direnci yaparak büyümeyi etkiler. Çölyak hastalığı (ÇH) malabsorbsiyon yaparak boy kısalığına neden olmaktadır. Bu çalışma ile FGF-21 düzeylerini ölçüp boy, vücut ağırlığı, İnsüline benzer büyüme faktör-1 (IGF-1), bazal büyüme hormonu (BH) düzeyleri ile ilişkisini araştırmayı planladık. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Hastahanesinde yeni tanı alan toplam 30 çölyak hastası dâhil edildi. Diyet programından önce boy, kilo ölçümleri ve sistemik muayeneleri yapılıp kayıt edildi. Kronik hastalığı ve çölyak diyet uyumsuzluğu olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bu hastalardan diyet öncesinde ve sonrasında FGF-21, BH, IGF-1 düzeyleri için 2 cc kan örneği alınıp 3500 devirde santrifüj edilip -80°C de saklanıp ELİSA yöntemi ile mikrobiyoloji laboratuvarında çalıştırıldı. Çalışmaya dâhil edilen 30 hastanın 16'sı (%53,3) kız 14'ü (%46,7) erkek, yaş ortalaması 9,3±3,8 (min=2-maks=16) saptandı. Çölyak diyeti sonrası FGF-21 değeri (p<0,001), BH değeri (p=0,022) anlamlı şekilde düşerken, boy değeri (p=0,02) ve BMI SDS (p=0,041) değeri anlamlı artış tespit edildi. Boy SDS değerlerinde anlamlı bir değişiklik saptanmadı. FGF-21 düzeyindeki değişim ile IGF-1 (p<0,001, r= -0,673) değişim arasında negatif ve trigliserit (p=0,38, r=0,381) düzeylerinde değişim arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki tespit edildi. FGF-21 düzeyi ile BMI, BMI SDS değeri, insülin, kolesterol ve BH düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmedi. Çölyak hastalarında FGF-21 ve bazal BH düzeylerinin yüksek oluşu, çölyak diyeti sonrası FGF-21'in düşüşü ile beraber bazal BH değerlerinin azalışı BH direnci lehine değerlendirildi. Her ne kadar FGF-21 düzeyleri ile BH düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olmasa da FGF-21 düzeyleri ile IGF-1 düzeyleri arasında güçlü negatif korelasyon FGF-21'in BH direnci etiyopatogenezinde rol almış olabileceğini düşündürüyor. Çölyak hastalığına bağlı gelişen boy kısalığı etiyolojisinde FGF-21'in rol üzerine çalışmalar yok denilecek kadar azdır. Bu konuda daha fazla hasta sayıları ile uzun dönemli ve daha ayrıntılı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Pediatrik akut rabdomiyoliz hastalarının başvuru özellikleri ve klinik seyri
Rabdomiyoliz, çocuklarda nadir görülen klinik bir tablodur. Pediatrik rabdomiyoliz, hızlı tedavi ile böbrek yetmezligi gibi potansiyel komplikasyonların önlenebildiği, pediatristlerin bilmesi gereken bir tanıdır. Travma, egzersiz, ilaçlar ve enfeksiyon gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir, ancak pediatrik popülasyonda enfeksiyon ve kalıtsal bozukluklar rabdomiyolizin en yaygın sebepleridir. Rabdomiyolizin patofizyolojisi karmaşıktır ve hala araştırılmaktadır, ancak kas yaralanması meydana geldiğinde ortaya çıkan kaskadı anlamak, doğru yönetim için çok önemlidir. Erken tanı, uygun hidrasyon ile akut böbrek yetmezliğini (ABY) önlemek için çok önemlidir. Akut pediatrik rabdomiyolizin nedenleri erişkin rabdomiyolizinden farklıdır ve çocuklarda akut böbrek yetmezliği riski, yetişkinlerde bildirilen riskten çok daha azdır. Çocuk yoğun bakım ünitemizde Ocak 2016-Ağustos 2021 tarihleri arasında tedavi gören ve 1000 IU/L kreatinin kinaz düzeyi olan hastaları belirlemek için geriye dönük bir inceleme yaptık. İki bin seksen hasta incelendi. Ortanca yaşı 6,5 olan iki yüz yirmi bir hasta (141 erkek ve 80 kadın) çalışmaya dahil edildi. Bizim çalışmamızda pediatrik rabdomiyolizin en sık nedenleri enfeksiyon (31,2) ve travma (36,2) olarak bulundu. Hastaların %24,4'ünde ABY geliştiği görüldü. %37,6 sına eşlik eden kronik hastalık mevcuttu, bu hastalarda en fazla epilepsi (n: 35) ve serebral palsi (n: 32) hastalığı olduğu görüldü. Hastaların %29.1 i ex, %70.9 u taburcu olarak sonlandı. Günümüzde çocukluk çağı rabdomiyoliz ile ilgili çalışmalar kısıtlı olup, bizim çalışmamızda da, erişkine göre ABY oranları çocuklarda daha düşük olarak görülmüştür. Literatür incelendiğinde önceki çalışmalardan farklı olarak, rabdomiyoliz ile takip edilen ilk çocuk COVİD vakası, distoni nedenli rabdomiyolizde kloralhidrat kullanımı değerlendirildi. Pediatrik rabdomiyolizi yönetmek için ortak görüş birliği şu an mevcut değildir, ancak bizim çalışmamız, klinisyenlere öykü alma, fizik muayene, tanı, akut yönetim, takip ve önleme konusunda yardımcı olacak genel bir yaklaşım sunmayı amaçlamaktadır. Anahtar kelimeler: pediatrik, rabdomiyoliz, kreatin, kinaz, böbrek yetmezliği
32 hafta altı prematüre yenidoğanlarda bronkopulmoner displazi gelişiminde rol alan aldosteron ve bazı sitokinlerin değerlendirilmesi
Bronkopulmoner displazi (BPD), aşırı erken doğan bebekler arasında en sık görülen solunum bozukluğudur. BPD'nin patogenezi, olgunlaşmamış bir akciğerin gelişimini etkileyen çoklu doğum öncesi ve sonrası mekanizmaları içermektedir. Bu mekanizmalar akciğerin yapısını, alveollerdeki kılcal gaz değişimini bozar ve BPD'ye yol açar. Neonatoloji, prematürelik nedeniyle ortaya çıkan problemlerde büyük ilerlemeler kaydetmesine rağmen BPD'yi önleme ve tedavi konusunda kısmen başarılı olmuştur. Her ne kadar antenatal glukokortikoidlerin, sürfaktan tedavisinin, koruyucu noninvaziv ventilasyonun, erken kafein tedavisinin, A vitamininin ve sıvı kısıtlamasının kullanımını destekleyen bazı kanıtlar olsa da mevcut stratejilerin hiçbirinin hastalığı tedavi etmede yeterli olmadığı görülmüştür. BPD etyoloji ve tedavisi ile ilgili hala aydınlatılması gereken bir konudur. BPD için yenilikçi yaklaşımlar ve daha etkili tedaviler arama ihtiyacı devam etmektedir. BPD uzun zamandır yapılan çalışmalara rağmen hala önlenmesi zor bir hastalıktır. Bu durum yeni tedavilere rehberlik etmek için erken öngörücü BPD biyobelirteçlerinin tanımlanma ihtiyacını doğurmaktadır. Bizim çalışmamızda bu ihtiyaca yönelik 32 hafta altında doğan yenidoğan bebeklerde bronkopulmoner displazi gelişiminde aldosteron, MMP9, claudin 4, claudin 18.1 ve HİF1 alfa gibi markerların rolü araştırılmıştır. Hastalarımızın kan, idrar ve bronkoalveoler lavaj sıvısında bu markerlar çalışılmıştır. Bu çalışmada ilk kez aldosteron ile bronkopulmoner displazi ilişkisi ele alınmıştır. Kontrol grubu ile hafif-orta-ağır BPD gruplarında kan, idrar ve bronkoalveolar lavaj sıvılarda çalışılan markerlarda gruplar arasında anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir ancak hala daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu olan çocuklarda pnömokok aşı cevap ile hafıza b hücre ve mannoz bağlayıcı lektin düzeylerinin değerlendirilmesi
ÖZET Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları tüm dünyada pediyatrik hastalarda önemli morbidite ve mortaliteye neden olur. Gelişmiş ülkelerde, bir yaşın altındaki çocukların % 25'ini ve 1-4 yaşındaki çocukların % 18'ini etkiler. Spesifik antikor eksikliği (SAD); solunum yolunun tekrarlayan bakteriyel enfeksiyonlarında 2 yaşın üzerindeki çocuklarda aranması gereken geçici bir primer B hücre immun yetmezliğidir. Mannoz bağlayıcı lektin (MBL) opsonizasyon ve kompleman aktivasyonu aracılığı ile doğal immuniteye katkıda bulunmaktadır. MBL eksikliği bazı enfeksiyöz ve otoimmün hastalıklarla ilişkili bulunmuştur. Bizim çalışmamızda tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu geçiren çocuklarda geçici bir primer immun yetmezlik olan spesifik antikor eksikliği, mannoz bağlayıcı lektin (MBL) ve hafıza B hücre (CD27) düzeyinin araştırılması planlandı. Çalışmaya 2-17 yaş arası 50 tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu olan çocuk ve 50 sağlıklı kontrol grubu katılmıştır. Çalışma grubunun tamamına, kontrol grubunda ise 5 olguya pnömokok aşısı yapılmıştır. Aşı öncesinde ve aşılamadan 4 hafta sonra serum pnömokok IgG düzeyi bakılmıştır. Ayrıca çalışma grubunda hafıza B hücre (CD27) ve hem çalışma hem de kontrol grubunda mannoz bağlayıcı lektin (MBL) düzeyi ölçülmüştür. Aşı öncesi pnömokok IgG, aşı sonrası pnömokok IgG, CD27 ve MBL düzeyleri çalışma ve kontrol grupları arasında ve kendi aralarında karşılaştırılmıştır. Çalışma grubunun aşı öncesi ve aşı sonrası serum pnömokok IgG düzeyleri arasında anlamlı farklılık izlenmiştir. Çalışma grubunda 50 hastanın 4 (%8)'ünde aşı öncesi ve aşı sonrası serum pnömokok IgG düzeyleri arasındaki fark <1,3mU/ml saptanmıştır. Çalışma grubunda SAD saptanan dört olgu MBL düzeyleri açısından değerlendirildiğinde kontrol grubu ile arasında anlamlı farklılık izlenmemiştir. CD27 düzeyleri açısından değerlendirildiğinde ortalama CD27 düzeyi %17,0 olarak saptanmış olup, çalışma grubundaki tüm olgular ile arasında anlamlı farklılık izlenmiştir. Daha geniş hasta grupları ile yapılacak gelecek çalışmalar, tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu olan çocuklarda, altta yatan immun yetmezliklerin saptanmasını ve bu hastalarda önleyici ve/veya tedavi edici müdahaleleri anlamamıza yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonu, spesifik antikor eksikliği, mannoz bağlayıcı lektin, hafıza B hücre
Çocukluk çağında akut astım atağında adropin, çözünebilir ctla-4, CD28, CD80 ve CD86 kostimülatuvar moleküllerinin plazma düzeylerinin değerlendirilmesi
Astım çocukluk çağı kronik hastalıklarının en sık görülenidir ve birçok hücre bileşeninin rol oynadığı kronik ve enflamatuar bir hava yolu hastalığıdır. CD28, CTLA-4 ve B7 kostimülatuar yolakları, astımda havayolu hipersensitivitesinin ve havayolu enflamasyonunun gelişiminde önemli bir role sahiptir. Bu yolaklar T-hücresi tepkilerinin ince ayarını, engellenmesini ve aktivasyonunu düzenleyen ikinci anahtar sinyalleri sağlar. Bu çalışmada, çocukluk çağı akut astım atağında adropin çözülebilir CTLA-4, sCD28, sCD80 ve sCD86 düzeylerinin çocuklardaki astım alevlenmesinin şiddetini tespit etmede tanı ve tedavi yaklaşımına yeni bir bakış açısı kazandırmak amaçlandı. Çalışmaya 6-18 yaş arası, 42 astımlı çocuk çalışma grubu ve 40 sağlıklı çocuk ise kontrol grubu olarak katılmıştır. Hasta grubu allerjik ve non-allerjik olarak iki gruba ayrılmıştır. Adropin, çözünebilir CTLA-4, sCD28, sCD80 ve sCD86 düzeyleri enzim-bağlantılı immunsorbent tahlilleri (ELISA) üç vizitte ölçülmüştür. Ölçümler hasta ve kontrol Grupları arasında ve kendi aralarında karşılaştırılmıştır. Eozinofil sayı (yüzdesi), serum total IgE ortalamaları, solunum fonksiyon testi (SFT) parametreleri çözünebilir kostimülatuvar moleküllerin plazma konsantrasyonları ışığında analiz edilmiştir. Değişkenler arasındaki ilişkinin yönünü ve derecesini ölçmek için korelasyon analizi yapılmıştır. Absolü eozinofil sayısı açısından Gruplar arasında istatistiksel fark incelendiğinde anlamlılık tespit edilmiş, yapılan post hoc analizlerde bu farkın Grup I'den kaynaklandığı bulunmuştur (p<0.05). Aynı durum eozinofil yüzdelerinin değerlendirilmesinde de görülmüştür. Tüm SFT parametreleri için Grup I ve Grup II açısından ayrı ayrı karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamıştır (p>0,05). Buna rağmen FEV1/FVC hariç diğer tüm SFT parametreleri ile Gruplar arasında, Grup III'ten kaynaklanan bir istatistiksel anlamlılık söz konusudur (p<0.05). Bütün Gruplardaki olguların CTLA-4, sCD28, sCD80 ve sCD86 ölçümleri arasında anlamlı bir farklılık göstermediği, yani farklı Gruplarda olmanın CTLA-4, sCD28, sCD80 ve sCD86 ölçümleri üzerinde istatistiksel fark yaratmadığı bulunmuştur (p>0.05). Buna rağmen ise, Grup ayrımı yapmaksızın araştırmada yer alan olguların farklı zamanlarda ölçülen ortalama plazma CTLA-4, sCD28, sCD80 ve sCD86 konsantrasyonları arasında 0.05 anlamlılık düzeyinde farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). İlk vizitteki akut astım atak olgularında sCD-28'in sCD-86 ile (r=0.679, p<0.01) ve sCD-80'in sCD-86 ile (r=0.822, p<0.01) güçlü, pozitif anlamlı bir ilişkisi bulunmuştur. Sonuç olarak; plazma sCTLA-4, sCD28, sCD86 ve sCD80 çocuklardaki astım alevlenmesinin ölçülmesi için potansiyel belirteçler olabilir. Bizim çalışmamız astımda T-hücre aktivasyonundaki kostimülatuvar moleküllerin rolüne bir bakış sağlamaktadır ve daha geniş hasta Gruplarıyla daha ileri yatay çalışmaların yapılmasını gerektiğini desteklemektedir. Ayrıca adropinin astım patogenezinde hangi noktada bulunduğuna dair ileri moleküler çalışmalar desteklenmelidir ve daha geniş hasta Gruplarıyla karıştırıcı faktörler kontrol altına alınarak araştırmalar planlanmalıdır. Bunun yanında adropinin yaş, cinsiyet, etnisite gibi farklılıklara göre referans aralıkları belirlenmelidir. Anahtar Kelimeler: Astım, Adropin, CTLA-4, CD28, CD80, CD86.
Çocukluk çağı pulmoner hipertansiyonu tanı ve izleminde kullanılan biyobelirteçler ve kayma geriliminin tedavi protokolleri ve prognoz ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu tez çalışması, pediatrik pulmoner hipertansiyon (PH) olgularının etyolojisini araştırmayı, prognozu öngörmeyi sağlayacak biyobelirteçleri ve görüntüleme yöntemlerini tanımlamayı, korelasyonlarını belirlemeyi ve verilen tedavi yanıtını ortaya koymayı amaçlamaktadır.Gereç ve Yöntem: Tez çalışmasının ilk aşamasında, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kardiyoloji Bilim Dalı tarafından, Ocak 2001 ve Mart 2012 tarihleri arasında tanı konulan 40 PH olgusu çalışmaya alınmıştır. İkinci aşamada, 40 PH olgusuna karşılık soldan sağa şantlı doğumsal kalp hastalığı (DKH) olan 18 olgu ve klinik ve ekokardiografik olarak kalp patolojisi saptanmayan 31 sağlıklı çocuk, kontrol grupları olarak alınmıştır.Bulgular: Ventriküler septal defekt başta olmak üzere DKH, pediatrik PH olgularındaki etiyolojik nedenlerin en sık görülenidir. Morarma ve çabuk yorulma, PH tanısı konulan çocuklarda başvuru sırasında en sık görülen klinik belirtilerdir. Tez çalışmasının ikinci aşamasında incelenen 40 PH olgusu için ilk ve son kateter anjiyografide kaydedilen hemodinamik parametreler arasında anlamlı bir farklılık bulunamadığı gibi klinik izlemin başında ve sonunda uygulanan vazoreaktivite testi sonuçları bakımından anlamlı bir fark yoktur. Son klinik kontrol sırasındaki MEF%25-%75 değeri anlamlı olarak düşüktür ve altı dakika yürüme mesafesi anlamlı olarak uzundur. Fonksiyonel sınıf ilerledikçe serum beyin natriüretik peptit (BNP), troponin ve CA-125 düzeyleri anlamlı olarak yükselirken altı dakika yürüme mesafesi anlamlı olarak kısalmaktadır. Altı dakika yürüme mesafesiyle BNP, CA-125 ve vWF arasında negatif ve anlamlı korelasyon belirlenmiştir. Kombine tedavi uygulanan 20 pediatrik PH olgusunun serum BNP, troponin, CA-125 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunurken altı dakika yürüme mesafesi anlamlı olarak kısalmıştır ve fonksiyonel sınıfı anlamlı olarak ileridir. Anti-koagülan ajan kullanan PH olgularının serum BNP değerleri anlamlı olarak yüksekken ortalama platelet sayısı anlamlı olarak düşüktür. Soldan sağa şantlı DKH ve sağlıklı kontrol olgularıyla karşılaştırıldığında, PH olgularının damar çapı, kan akım hızı ve kayma gerilimi değerleri anlamlı olarak yüksektir. Tez çalışmasının üçüncü aşamasında incelenen 40 PH olgusunun damar çapı ile hemoglobin arasında pozitif ve anlamlı korelasyon saptanmıştır. Ayrıca, kayma gerilimi ile hemoglobin, hematokrit, damar çapı ve kan akım hızı arasında pozitif ve anlamlı korelasyonlar belirlenmiştir.Tartışma: Klinik belirtilerdeki iyileşmeye ve tanısal testlerdeki olumlu sonuçlara rağmen pediatrik PH varlığında klinik tablo ilerleyici seyretmektedir. Beyin natriüretik peptit, CA-125, vWF ve ürik asit gibi biyobelirteçler altı dakika yürüme testi ve fonksiyonel sınıflandırma gibi klinik tabloyu yansıtan parametrelerle doğrudan ilişkilidir. Bu biyobelirteçler, hastalığın klinik takibinde kullanılabilecek basit, ucuz ve girişimsel olmayan parametrelerdir. Girişimsel olmayan bir değerlendirme yöntemi olan kayma gerilimi testi, pediatrik PH tanısını desteklemek veya doğrulamak amacıyla kullanılabileceği gibi tedavi edilen pediatrik PH olgularında klinik tablonun seyrini öngörmek ve PH için özgül ilaçların etkinliğini belirlemek için de bu testten yararlanılabilir.
Prematüre bebeklerde nekrotizan enterokolit ile plazma VEGF ve diğer sitokinlerin düzeyi arasındaki ilişki
Bu çalışmada nekrotizan enterokolit (NEK) tablosunun demografik ve klinik özellikleriyle serolojik belirteçlerini inceleyerek daha iyi anlaşılması amaçlandı. Bu çalışmada 1.2.2016 ile 1.2.2017 tarihleri arasında 32 hafta ve altında doğan, Fırat Üniversitesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde yatan 42 olgu prospektif olarak değerlendirildi. Olguların 24'ü NEK grubunda, 18'i kontrol grubunda yer aldı. Olguların postnatal 1, 7,14 ve 28. günlerinde rutin alınan kan örneklerinden 0.5 cc kan ayrılıp, santrifüj edilerek -80 derecede saklandı. Serum örneklerinden VEGF-A, VEGFR-2, EPO, HIF-1α, IGF-1 ve ANG-2 düzeyleri çalışıldı. Gruplar demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri açısından karşılaştırıldı. Hastaları değerlendirdiğimizde 16 hasta evre 1 (%66.6), 8 hasta (%33.3) evre 2-3 NEK olarak tespit edildi. VEGFR-2, EPO, VEGF-A düzeyleri 1. ve 7. günlerde kontrol grubunda her iki hasta grubundan, 14. ve 28. günlerde klasik NEK grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak saptandı (p<0.05). ANG-2 düzeyleri 7. günde erken NEK grubunda diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak saptandı (p<0.05). 14. ve 28. günlerde kontrol grubu düzeyleri klasik NEK grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak saptandı (p<0.05). HIF-1α düzeyleri 7. günde erken NEK grubunda diğer iki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak saptandı (p<0.05). 14. ve 28. günlerde ise klasik NEK grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak saptandı (p<0.05). IGF-1 düzeyleri 7. günde klasik NEK grubunda erken NEK grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak saptanırken, 14. günde düşük saptandı (p<0.05). 14. günde kontrol grubunun düzeyleri klasik NEK grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak saptanırken, 28. gündeki düşük saptandı (p<0.05). Çalışmamızda NEK grubunda esas patofizyolojik olayın intestinal hipoksi/iskemi ve buna bağlı tetiklenen enflamatuar yanıt ve intestinal dismotilite olduğu düşünülmüştür. Bu nedenle NEK spektrumunda yer alan çeşitli klinik tablolar için yeni bir fizyopatolojik sınıflandırmaya, evrelemeye ve tedavi yaklaşımına gereksinim vardır. Ayrıca çalışmamızda yer alan parametrelerin NEK tanı ve tedavisinde umut verici olmuştur. Bunun için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: NEK, prematüre, VEGF-A, VEGFR-2
Renal transplantasyon uygulanan çocuklarda büyümenin ve kemik hastalığının değerlendirilmesi
Bu çalısma RTX yapılan çocuklarda büyüme ve kemik metabolizması üzerine etkisi olanfaktörlerin ve kemik belirteçlerinin degerlendirilmesi amacıyla 5-21 yas arasındaki 33 hastave 32 kontrol olguda gerçeklestirildi.Hastalarda pre-RTX dönemde en sık KBH nedeni VUR ve beraberinde YE (%30) idi. Pre-RTX KBH süresi 51.2±31.6 ay iken, RTX yapılma yası 12.7±2.5 yıl olarak bulundu.Hastaların RTX döneminde yaklasık %40'ında VA'nın, yarısında ise boy uzunlugunun -2SDaltında (<3p) oldugu görüldü.Post-RTX izlem süresi ortalama 45.9±30.9 ay olup, bu dönemde hastaların %18'inin (n=6)sadece CsA, %61'inin (n=20) sadece takrolimus aldıgı belirlendi. Bu dönemde kümülatif CSdozlarının post-RTX geçen süre uzadıkça, giderek azaltılarak düsük doz gün asırı uygulamayageçilmesi nedeniyle göreceli olarak azaldıgı saptandı. Hastaların pre-RTX ve çalısma anıKMD z skorları arasında fark saptanmazken (p>0.05), her iki dönemde de KMD degerlerikontrol grubundan anlamlı düsüktü (p<0.001). Hastalarda post-RTX izlemde en düsük KMDskorlarının altıncı ayda saptandıgı, en iyi KMD skorlarına ise dördüncü yılda ulasıldıgıgörüldü. Bununla beraber, hastalarımızda pre-RTX ve post-RTX dönemde hiçbir olguda kırıksaptanmadı.Hastaların boy uzama hızlarının post-RTX ilk altı ayda en az oldugu, ikinci yıla dek giderekarttıgı ve besinci yıldan sonra ise en az düzeye indigi gözlendi. Post-RTX dönemde olguların%27'sinde (n=9) en az bir akut rejeksiyon (AR) atagı oldugu ve çalısma anına gelindigindeolguların %68'inde (n=22) graft disfonksiyonu oldugu görüldü.Çalısma anında hasta ve kontrol grubu arasında PTH ve 1,25 (OH)2 vitamin D açısından farksaptanmazken (p>0.05), 25 (OH) vitamin D'nin hasta grubunda daha yüksek oldugu görüldü(p<0.001) ve bunun hastalara verilen vitamin D destegiyle iliskili oldugu düsünüldüHastaların serum OPG düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (p<0.001) ve budurumun çogu hastada mevcut olan KBH sürecinin kemik üzerindeki olumsuz etkilerinikompanse etmeye yönelik oldugu düsünüldü. Hasta grubunun RANK-L düzeyi kontrolleregöre düsük olmakla beraber her iki grup arasında fark saptanmadı (p>0.05). Hasta grubundaFGF-23 düzeyi kontrol grubuna göre yüksekti ve arada sınırda istatistiksel fark saptandı(p=0.054).Çalısma anına gelindiginde olguların %12'sinde (n=4) boy SDS'sinin pozitif yönde degistigi,%24'ünde (n=8) ise halen -2.0'ın altında oldugu ve kontrollere göre hala anlamlı düsükoldugu görüldü (p<0.001). Hasta grubunda pre-RTX ortalama VK degeri post-RTX dönemeve kontrol grubuna göre anlamlı düsükken (her ikisi için de p<0.001), çalısma dönemindehasta ve kontrol grupları arasında VK açısından fark bulunmadı (p>0.05).Çalısmamızda OPG ile kümülatif CS dozları arasında pozitif ve KMD z skorları arasındanegatif korelasyon saptandı. Post-RTX ikinci yıldan itibaren kümülatif CS dozları ile ikinciyıl ve sonrasındaki KMD degerleri arasında negatif korelasyon saptandı. Post-RTX boy SDSdegerleri ile post-RTX tüm dönemlerdeki kümülatif CS tedavisi arasında güçlü negatifkorelasyon vardı. Dolayısıyla CS tedavisinin basarılı RTX'e ragmen belirgin büyüme gerilineyol açtıgı, OPG'nin ise özellikle KMD üzerinde belirleyici oldugu görüldü.Sonuç olarak bu konu ile ilgili daha genis hasta sayısını içeren çalısmalara ihtiyaç duyulsa da,hastalarımızda KBH tanısından itibaren erken dönemde RTX yapılmasının, post-RTXdönemde ise CS tedavisinin mümkün oldugunca düsük dozlarda tutulmasının büyüme vekemik metabolizması üzerinde koruyucu olacagı düsünüldü.
Valproik asit veya karbamazepin kullanan epilepsili çocuk hastalarda oksidatif stres ve karnitin düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Valproik asit ve karbamazepin değişik epilepsi tiplerinin tedavisinde yaygın olarak kullanılan antiepileptik ilaçlardır. Valproik asit veya karbamazepin kullanan bazı çocuk hastalarda oksidatif stres geliştiği ve antioksidan düzeylerinin azaldığı gösterilmiştir. Oksidatif stres; reaktif oksijen ürünlerinin aşırı birikmesi ya da antioksidanların yetersizliğine bağlı gelişir. Serbest oksijen radikalleri hücresel yapı ve fonksiyonlarının harabiyetine ve sonuçta hücre ölümüne yol açar. Artmış oksidatif stres ilaç yan etkilerinin oluşumuna katkıda bulunabilir. Valproik asit veya karbamazepin kullanımı sonucu oksidatif stresdeki artışın mekanizması henüz net anlaşılamamıştır. Özellikle Valproik asit de daha sık olmak üzere her iki ilacı kullanan hastalarda kan karnitin düzeyinde azalma saptanmıştır. L-karnitinin henüz mekanizması bilinmeyen antioksidan ve antiperoksidatif etkileri tanımlanmıştır.Bu çalışmada, valproik asit veya karbamazepin kullanan epilepsili çocuk hastalarda oksidatif stres gelişiminde kan karnitin düzeyindeki azalmanın rolünü ayrıca obezite ile oksidatif stres artışı arasında ilişkinin araştırılmasını amaçladık.Çalışmaya VPA kullanan 45 hasta, karbamazepin kullanan 25 hasta ve 30 sağlıklı çocuk olmak üzere 100 çocuk alındı. Serbest karnitin, TAS, tiyol, TOS ve OSI düzeyleri değerlendirildi.VPA kullanan hastaların tiyol düzeyi karbamazepin kullananlara ve kontrol grubuna göre daha düşük bulundu. Serbest karnitin düzeyi ile tiyol arasında ve ağırlık artışı ile tiyol arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı.
Sirotik ve nonsirotik portal hipertansiyonlu çocuklarda böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Son dönem kronik karaciğer hastalığı ve portal hipertansiyonlu olgularda görülen en önemli komplikasyonlardan biri böbrek işlev bozukluğudur. Böbrek yetmezliği, özellikle karaciğer nakli bekleyen kronik karaciğer hastalarında prognozu etkileyen önemli bir risk faktörü olduğundan, böbrek fonksiyonlarının doğru olarak değerlendirilmesi önemlidir. Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Pediatrik Gastroenteroloji Bilim Dalı'na başvuran, siroz tanısı ile izlenen 25, non sirotik portal hipertansiyon tanısı ile izlenen 9 ve 20 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 54 hasta alındı.Olgularda rutinde kullanılan böbrek fonksiyon testleri ile, serum sistatin C düzeyleri, idrar ß2 mikroglobulin, serum ve idrar NGAL, idrar KIM 1 ile serum ve idrar IL 18 değerleri incelendi. Hasta grubunda klinik evreleme MELD, Child Pugh Turcotte ve Baveno IV sınıflaması kullanılarak yapıldı. Rutin incelemelerde kullanılan serum BUN, kreatinin, sodyum düzeyi, idrar dansitesi, idrar pH ve fraksiyone sodyum atılımı gruplar arası farklılık göstermedi. Sistatin C hastaların tümünde normal aralıkta olmakla birlikte, her iki hasta grubunda sağlıklı kontrolden yüksek bulundu (p=0,031). Serum NGAL değeri gruplar arasında farklı değilken, idrar NGAL değeri sirozlu hastalarda kontrol grubuna göre yüksekti (p=0,043). İdrar KIM 1 değeri nonsirotik grupta, siroz ve kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0,0001). Sirozlu hastalarda, MELD, Child Pugh Turcotte ve Baveno IV evreleri arttıkça serum sodyum düzeylerinin ve idrar dansitesinin azaldığı, serum IL 18 düzeylerinin arttığı gözlendi. Bu korelasyonlar istatistiksel olarak anlamlıydı. Kolestaz ve tübülopati arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, bilirubin düzeyleri ?3 mg/dl olan sirozlu hastaların idrar ß2 mikroglobulin düzeyleri, bilirubin düzeyleri <3 mg/dl olan hastalara kıyasla anlamlı olarak yüksek saptandı. Kullanılan yeni belirteçlerin, kronik karaciğer ve portal hipertansiyonlu hastalarda, böbrek fonksiyonları ve hastalık evresi konusunda rutinde kullanılan testlere ek olarak farklı bilgiler verebileceği ancak daha fazla sayıda hasta ile test edilmeleri gerektiği düşünüldü.
Akut bronşiolit, larenjit / krup tanı - tedavisinde yapılan yanlışlıklar ve doğrudan maliyete etkisi
Bu çalışmanın amacı ayaktan izlenen bu olgu gruplarında tanı ve / veya tedavi amacıyla yapılan gereksiz ve / veya yanlış işlemleri saptamak ve doğrudan maliyete etkisini belirlemektir.2010-2011 yılları RSV mevsimi boyunca GÜTF Çocuk acil polikliniğe başvurarak, akut bronşiolit, larenjit/krup tanısı konulan hastalara çalışmanın amacına yönelik düzenlenen toplam 10 sorudan oluşan anket olguların aileleriyle yüz yüze görüşülerek uygulandı.Çalışmaya 251 akut bronşiolit, 199 akut larenjit / krup tanı grubundan olmak üzere toplam 450 olgu dahil edilmiştir. Akut bronşiolitli olguların %62.2'sinin (71 / 114), akut larenjit / kruplu olguların ise %88.5'inin (31 / 35) tanı aşamasında gereksiz yere tetkik edildiği saptanmıştır. Akut bronşiolitli olguların %51.4'üne, akut larenjit / kruplu olguların %26.6'sına kanıta dayalı olmayan tedavi verildiği tespit edilmiştir. Her iki tanı grubunda da hem tanı hem tedavi aşamasında pediatri uzmanlarının, pratisyen hekimler kadar çok gereksiz tetkik istediği ve kanıta dayalı olmayan tedavi reçete ettiği saptanmıştır. Herhangi bir gereksiz işlem yapılan olgularda, gereksiz işlem yapılmayanlara göre, olgu başına düşen toplam maliyetin, akut bronşiolitte 1.21 kat, akut larenjit / krupta 1.94 kat arttığı bulunmuştur.Ayaktan izlenen akut bronşiolit ve akut larenjit / kruplu olguların tanı ve tedavisinde gereksiz tetkik ve kanıta dayalı olmayan tedavi kullanımı sıktır. Bu gereksiz ve yanlış işlemler çocuklarda sık görülen iki solunum yolu hastalığının doğrudan maliyetini anlamlı şekilde artırmaktadır.
7-17 yaş arası migren ve gerilim tipi baş ağrısı tanısı olan hastalarda baş ağrısı ile vitamin D düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Baş ağrısı dünyada en yaygın şikayetlerden biri olup doktora en sık başvuru nedenleri arasındadır. Migren ve gerilim tipi baş ağrısı (GTBA) çocukluk ve adölesan çağında en sık görülen baş ağrısı tipleridir. Bu çalışmada migren ve GTBA tanısı alan hastaların klinik ve laboratuvar özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma Mayıs 2017-Eylül 2017 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yapıldı. Çocuk Nöroloji Polikliniğine başvuran, 7-17 yaş arası, Uluslararası Baş Ağrısı Bozukluklarının Sınıflandırması (ICHD)-3 beta kriterlerine göre migren tanısı alan 100 hasta ve GTBA tanısı alan 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu olarak Genel Pediatri Polikliniğine başvuran 100 sağlıklı çocuk alındı. Çalışma gruplarının hemoglobin, hematokrit, MCV, MCHC, MCH, RDW, serum demir, demir bağlama kapasitesi, ferritin, vitamin B12 ve vitamin D düzeyleri belirlendi. Migren ve GTBA hasta grupları arasında baş ağrısı atak sıklığı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta grupları arasında ağrının şekli, şiddeti ve süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p<0.05). Migren tanılı hastalarda günlük bedensel aktivitelerle baş ağrısında artış GTBA'lı hastalara göre daha yüksekti. Stres, içsel sıkıntı, açlık, uykusuzluk ve zihinsel çalışma gibi baş ağrısı tetikleyici faktörler hem migrenlilerde hem de GTBA'lılarda en sık nedenler olarak tespit edildi. Ayrıca migrenli hastalarda uykusuzluk, soğuk hava ve sigaralı ortamda bulunma gibi faktörlerin GTBA'lı hastalara göre daha fazla baş ağrısını tetiklediği görüldü (p<0.05). Migrenli hastalarda hastalık süresi ile baş ağrısı atak sıklığı artıkça ferritin (sırasıyla p=0.021, p=0.003) ve vitamin D düzeyinde (sırasıyla p=0.004, p=0.002) azalma saptandı. Baş ağrısı şiddeti artıkça serum demiri (p=0.010) ve transferrin saturasyonunda (p=0.009) azalma saptandı. Ayrıca baş ağrısı atak süresi artıkça vitamin D düzeyinde azalma (p=0.034) saptandı. Gerilim tipi baş ağrısı olan hastalarda hastalık süresi uzadıkça MCHC (P=0.021) ve ferritin (p=0.012) değerlerinde azalma saptandı. Baş ağrısı atak sıklığı artıkça Hb (p=0.011) ve Hct (p=0.016) değerlerinde azalma görülürken, baş ağrısı şiddeti ve atak süresi ile Hb, Hct, MCV, MCHC, MCH, RDW, serum demir, TDBK, transferrin saturasyonu, ferritin, vitamin B12 ve vitamin D değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Migren hastalarında kranial manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) %48'i normal, %52'sinde ise bening değişiklikler saptandı. Benzer şekilde GTBA hastalarında kranial MRG'nin %46.7'si normal, %53.3'ünde bening değişiklikler saptandı. Sonuç olarak, migren ve GTBA patogenezi henüz tam olarak anlaşılamasa da, bu çalışmada serum demir, ferritin ve vitamin D düzeylerindeki düşüklüğün baş ağrısı sıklığı ve şiddeti ile ilişkili olabileceği vurgulanmak istendi. Bu konuyla ilgili geniş popülasyonu içeren kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Migren, gerilim tipi baş ağrısı, demir eksikliği anemisi, vitamin B12, vitamin D.