Çukurova University
Discipline

Farmakoloji Anabilim Dalı

Çukurova University

251

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İzole kurbağa atriumunda Dopamin'e bağlı muhtemel etkilerin mekanizmasına yönelik bir çalışma

ÖZET Çalışmamızda spontan çalışan izole kurbağa atriumunda dopamin etkilerinin muhtemel mekanizması araştırıldı. Bu amaçla sağ ve sol atriumlar bütünlüğü bozulmadan uçlarından bağlanarak, ısısı 20°C de sabit tutulan ve kurbağa Ringer solüsyonu içeren izole organ banyosuna 0.15 g tansiyon altında asıldı. Spontan çalışan dokunun kontraksiyon boyundaki veya gücündeki değişmeler izotonik ve izometrik transducerler aracılığı ile bir poligrafa kaydedildi. Dopamin 'e bağlı pozitif inotrop etki propranolol tarafından güçlü ve doza bağımlı bir tarzda inhibe edildi; ancak dopamin antagonisti bir madde olan metoklopramid 'den anlamlı bir şekilde etkilenmedi. Preparatın dopamin veya adrenalin ile yarım saat ön inkübasyona maruz bırakılması işlemi, anılan iki agonist ilaca karşı doku duyarlığında bir değişikliğe neden olmadı. 30 dk aralar ile 3 kümü latif izoprenalin ( lO"*?, 10-e, 10"5 ve 10~4 M ) uygulanması cevaplarda giderek bir azalmaya yol açtı. Bundan sonra aynı dokuya uygulanan dopamin 'in etkilerinde de belirgin azalma gözlemlendi. Diğer yandan 3 kez kümülatif dopamin ( 10-7, 10-8, 10-5 ve 10-4 M ) uygulanması dokuda desensitizasyona neden o lmad ı. Bu bulgular spontan çalışan izole kurbağa atrium dokusunda dopamin 'in pozitif inotrop etkisinin 0 reseptörler aracılığı ile geliştiğini telkin etmektedir. 16

DopaminKalp atriumlarıKurbağalar+1
Cemil Göçmen
Çukurova University
1994
00
DoctorateOpen AccessEN

The

ABSTRACTThe Contribution of Serotonergic and Noradrenergic System to the Antidepressant-like Effect of Tramadol in the Unpredictable Chronic Mild Stress ModelTramadol is a centrally acting clinically effective analgesic which inhibitsnoradrenaline (NA) and serotonin (5-HT) reuptake. This study was planned toinvestigate the possible antidepressant-like effects of tramadol (20 mg/kg) in theunpredictable chronic mild stress (UCMS) model of depression in BALB/c miceand we also searched the participation of serotonergic and noradrenergic system.Desipramine was used like a positive control. Tramadol and desipramine reversedthe physical and behavioural abnormalities induced by the UCMS. Furthermore,the lesion of the dorsal raphe magnus (DRN) by 5, 7-dihydroxytryptamine (5,7-DHT) antagonized the antidepressant-like effects of tramadol and desipramine onthe coat state, in the splash test in stressed mice but not non-stressed mice.The results obtained by High Pressure Liquid Chromatography (HPLC)showed that level of the 5-HT and its metabolite 5-hydroxyindolacetic acid (5-HIAA) was reduced by the 5,7- DHT lesion in some brain regions. In contrast, thelevel of NA, Dopamine (DA), Homovanillic acid (HVA) and 3, 4dihydroxyphenylacetic acid (DOPAC) did not change by the 5, 7-DHT lesion.Moreover the UCMS regimen diminished the level of 5-HT, 5-HIAA, NA and DAin some brain regions.Furthermore, the contribution of the 5-HT1A receptors to theantidepressant-like effects of tramadol was searched by the 5-HT1A/1B receptorantagonist pindolol (10 mg/kg); we observed neither significant acceleration nordiminution by pindolol on the actions of desipramine and tramadol.In the last part, we measured the NA and its metabolite 3-methoxy-4-hydroxy-phenylglycol (MHPG) levels via HPLC in stressed mice. The chronictreatment with desipramine and/or tramadol significantly augmented MHPGand/or NA level in the locus coeruleus (LC), hypothalamus and hippocampus butnot in cerebellum. Moreover, desipramine and tramadol induced antidepressant-like effects in the UCMS model can be blocked by propranolol (non-selective β-adrenoreceptor antagonist, 5 mg/kg), ICI 118,551 (selective β2-adrenoreceptorantagonist, 2 mg/kg) and yohimbine (selective α2-adrenoreceptor antagonist, 2mg/kg).Taken together these results suggest that tramadol has an antidepressant-like effect in the UCMS model, which is mediated by both serotonergic andnoradrenergic system.Key Words: Unpredictable chronic mild stress, tramadol, serotonergic system,noradrenergic system, micexxvii

İpek Yalçın
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
DoctorateOpen AccessTR

İzole fare özofagus çizgili kasının karbakole verdiği cevablar üzerinde kadmiyumun etkisi

ÖZET izole Fare Özofagus Çizgili Kasının Karbakole Verdiği Cevaplar Üzerinde Kadmiyumun Etkisi Çalışmamızda izole fare özofagus çizgili kası üzerine karbakol uygulaması ile elde edilen kasılma cevaplarının, kadmiyum tarafından artırılmasında rol alan mekanizmalar araştırıldı. İzole fare özofagus dokusunun 1/3 alt ve üst kısmı uzaklaştırıldı, mukozası sıyrıldı ve 1-1.5 cm boyutlarında preparat hazırlandı. Doku 250 mg ön gerim altında, %95 O2 ve %5 CO2 ile gazlandırılmış Krebs solüsyonu içeren, sıcaklığı 37 °C olan, organ banyosuna asıldı. Kolinomimetik bir ilaç olan karbakol (2x10^ M) uygulandı ve boyutları gittikçe azalan kasdmalar elde edildi. İlk karbakol uygulamasından sonra ortama iki değerlikli bir metal ve kalsiyum kanal antagonisti olan kadmiyum (2x1 0"5 M) eklendikten sonra karbakol kasılma cevaplarının boyutunda artma saptandı. Kalsiyum kanal antagonisti ve iki değerlikli bir katyon olan nikel (4xl0"s M) karbakol kasılmalarını değiştirmedi. Presinaptik nikotinik reseptör blokörü hekzametonyum (3x1 0"4 M) karbakol kasılmalarını azalttı. Asetilkolinesteraz inhibitörü fizostigmin (5x1 0"7 M) kadmiyumlu ortamdaki karbakol kasılmalarının küçülmesine neden oldu. Postsinaptik nikotinik reseptör blokörü tubokürarin (10~7 M) hem karbakol kasılmalarını hem de kadmiyumlu ortamdaki karbakol kasılmalarını azalttı. Ancak tubokürarinli ve kadmiyumlu ortamdaki cevapların karbakol kontrol kasılmalarına göre artmış olduğu gözlendi. Voltaja duyarlı kalsiyum kanal antagonistleri verapamil (10"6 ve 10"5 M) ve nifedipin (10"6 ve 10"5 M) karbakol kontrol kasılmalarını ve kadmiyum kontrol kasılmalarını 10"5 M konsantrasyonda azalttı. Kalsiyum konsantrasyonu değiştirildiğinde 1.875 mM ve 1.25 mM'de karbakol kasılma cevapları değişmedi ancak 1.25 mM'de kadmiyumlu ortamdaki kasılmalar arttı. Kalsiyumsuz ve EGTA'ü (2xl0"3 ve 10"2 M) ortamda hem kontrol hem de kadmiyumlu ortamda elde edilen karbakol kasılmaları inhibe oldu. Kalsiyum konsantrasyonu 5 mM ve 7.5 mM iken kasılmalar azaldı. Sarkoplazmik retikulum Ca2+ ATPaz enzim inhibitörü siklopiyazonik asit (10"s M) karbakol kasılmalarını artırdı. Tiyol modülatörü olan glutatyon (10"3 M) ve 1-sistein (10"4 M ve 5x1 0"4 M) kadmiyumlu ortamdaki karbakol kasılmalarını azalttı. Tiyol okside edici ilaçlar etakrinik asit (10^ M) ve diamid (10~5 M) karbakol kasılmalarını artırdı. Kalmodulin antagonisti trifluoperazin (10~5 M) kasılma cevaplarını azalttı. Bu sonuçlar kadmiyumun, miyojenik etki göstererek, hücre dışı ve hücre içi kalsiyum konsantrasyonuyla etkileşerek, sarkoplazmik retikulum Ca2+ ATPaz'ı inhibe etmesi sonucu hücre içi kalsiyum konsantrasyonunu artırarak, tiyol gruplarına bağlanarak ya da tiyol depolarını boşaltarak ve kalsiyum gibi fonksiyon gösterip kalmoduline bağlanarak karbakol kasılmalarının artmasına neden olabileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Özofagus, karbakol, kadmiyum, çizgili kas XVI

Olcay Ergürhan Kıroğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Alkol bağımlı farelerden izole edilen korpus kavernozum düz kasında nitrerjik gevşemelerin araştırılması

ÖZETAlkol Ba ımlı Farelerden zole Edilen Korpus Kavernozum DokusundakiNitrerjik Gev emelerin Ara tırılmasıKronik etanol inhalasyonu yapılan farelerden izole edilen korpus kavernozumdokusunda kronik alkol alımının nitrerjik gev emeler üzerindeki etkisi ara tırıldı.Farelere kronik etanol uygulaması 7 ve 14 gün süresince inhalasyon yoluyla yapıldı.Kontrol grubu ve kronik etanol grubuna ait farelerden izole edilen korpus kavernozumpreparatı 200 mg tansiyon altında, %95 O2 ve %5 CO2 ile gazlandırılmı Krebssolüsyonu içeren, sıcaklı ı 370C olan, 15 ml'lik organ banyolarına asıldı. Dokularfenilefrin (5x10-6 M) ile kastırılarak plato fazı olu turulduktan sonra ardı ık olarakelektriksel saha stimülasyonu (ESS; 8 Hz, 30 V, 0.5 msn, 15 sn), ekzojen nitrik oksid(NO; 10-4M) ve asetilkolin (10-7 M) gev emeleri elde edildi. Etanole 7 gün maruz kalangrubun ESS, ekzojen NO ve asetilkolin gev eme cevapları ile kontrol grubunun ESS,ekzojen NO ve asetilkolin gev eme cevapları arasında anlamlı bir fark bulunmadı.Ancak, 14 gün süresince etanol uygulanan grubun asetilkolin gev emelerinde anlamlıbir azalma gözlendi. Kontrol ve 14 gün süresince etanol inhalasyon yapılan gruba aitdokularda, nitrik oksit sentaz inhibitörü olan L-nitroarjinin (10-4 M) ESS ve asetilkolingev emelerini anlamlı olarak azalttı; ekzojen NO gev emesini de i tirmedi. L-nitroarjinin'in ESS ve asetilkolin gev emeleri üzerindeki inhibitör etkisi, L-arjinin (10-4M) ile geri döndü. Ayrıca, guanilat siklaz inhibitörü ODQ (10-4 M) ESS, ekzojen NO veasetilkolin gev emelerini inhibe etti. Kontrol ve14 gün süresince etanol inhalasyonuyapılan gruptan elde edilen korpus kavernozum dokularının endotelyumu elektronmikroskobu ile histolojik olarak incelendi; alkol grubunda endotelyum hasarı tespitedildi.Sonuç olarak, 14 gün süresince inhalasyon yoluyla kronik etanole maruzbırakılan farelerden izole edilen korpus kavernozum dokusunda ESS ve ekzojen NOgev emelerinde de i me olmaksızın asetilkolin gev emelerinde azalma gözlenmesi vehistolojik incelemelerde endotelyumda hasar tespit edilmesi, kronik etanolünendotelyum hasarına ba lı olarak NO salıverilmesini azaltması sonucu erektildisfonksiyona neden olabilece ini dü ündürmektedir.Anahtar sözcükler: Fare, korpus kavernozum, kronik etanol, nitrerjik gev eme, nitrikoksid

Fatma Aydınoğlu
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Statin uygulanan farelerin aorta ve korpus kavernozum dokulurında rho-kinaz enziminin ekspresyonu ve aktivitesinin incelenmesi

Bu çalısmada, bir HMG-KoA redüktaz inhibitörü olan rosuvastatinin (30 mg/kg/gün, 30 gün boyunca) kronik olarak uygulamasının fare torasik aorta ve korpus kavernozum (CC) dokularında Rho-kinaz enzim ekspresyonu ve aktivasyonu üzerine olası etkileri hem Western blot analizleri hem de izole organ banyosu deneyleri ile incelendi. 30 günlük uygulama sonrasında rosuvastatin verilen farelerin serum total kolesterol düzeyleri, rosuvastatin verilmeyen farelere göre anlamlı olarak düsüktü. Rosuvastatin verilen farelerden izole edilen aortta bir 1 adrenoseptör agonisti olan fenilefrine verilen kasılma yanıtları degismezken, bu grupta KCl yanıtlarının azaldıgı görüldü. Bu farelerin CC'larında rosuvastatin uygulaması fenilefrine ait EC50 degerini arttırdı. Rosuvastatin alan gruptan izole edilen hem aorta hem CC dokularında Rho-kinaz enziminin selektif inhibitörü olan Y- 27632'ye verilen gevseme yanıtları kontrole göre anlamlı bir sekilde arttı. Bununla birlikte rosuvastatin alan farelerin torasik aorta ve CC dokularında Rho-kinaz enzim ekspresyonu veya aktivasyon düzeyleri kontrole göre farklı degildi. Çalısmamızın sonuçları, farelerde rosuvastatin uygulamasıyla HMG-KoA redüktaz enziminin kronik inhibisyonunun bu hayvanlardan izole edilen korpus kavernozum dokusunda, fenilefrine verilen kasılma yanıtlarında bir baskılanmaya ve torasik aortasında KCl'ye verilen kasılma yanıtlarında bir azalmaya neden oldugunu ve bu uygulamanın her iki dokuda Rho-kinaz enziminin selektif inhibitörü olan Y-27632'ye verilen gevseme yanıtlarını arttırdıgını göstermektedir.

Halil Mahir Kaplan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel akut ağrı modelinde tramadol - agmatin etkileşmesi ve olası mekanizmalarının araştırılması

Santral analjezik etkili bir ilaç olan tramadol'ün etkilerini kısmen opiaterjik, noradrenerjik ve serotonerjik mekanizmalarla gösterdiği kabul edilmektedir. Bu alanda devam eden çalışmalar, tramadol'ün etkisinde henüz aydınlatılmamış başka mekanizmaların da olabileceğine işaret etmektedir. Fakat bu mekanizmalar tam olarak henüz belirlenememiştir. Diğer taraftan, beyinde yeni bir nörotransmiter olarak saptanan agmatin adlı biyojenik aminin nöropatik ağrıda antiallodinik ve antihiperaljezik etkiler gösterdiği ve morfin analjezini artırdığı bildirilmektedir.Bu çalışmanın amacı, farelerde akut analjeziyi ölçmek için kullanılan yöntemlerden biri olan tail flick testi kullanılarak agmatin ve agmatin-tramadol kombinasyonunun olası antinosiseptif etkilerini ve etki mekanizmalarını araştırmaktır. Bu amaçla nitrerjik sistemin katkısını araştırmak için L-arjinin ve L-NAME gibi nitrik oksid modülatörleri ve glutamat-NMDA reseptörlerinin katkısını incelemek için de NMDA reseptör blokörü MK-801 kullanılmıştır.Tüm deneylerde Balb/c erkek fareler kullanıldı. Antinosiseptif etki tail flick testi kullanılarak belirlendi. İlaçlar 30 dakikalık aralıklarla uygulandı. Son ilaç uygulanmasından 30 dakika sonra tail flick testi yapıldı. Tail flick latensileri (TFL) saniye olarak kaydedildi ve sonuçlar anlamlılıklarına göre değerlendirildi. Sonuçların istatistiksel analizi tek yönlü ANOVA, post-hoc Student Newman-Keuls testi kullanılarak yapıldı.Tramadol ve agmatin, kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında farelerin TFL yanıtlarını anlamlı bir şekilde artırdı. Agmatin tramadol'ün antinosiseptif etkisinde bir artışa neden oldu. L-arjinin ve L-NAME, agmatinin TFL yanıtlarında değişikliğe neden olmadı. Öte yandan agmatin + tramadol kombinasyonunun antinosiseptif etkisi L-arjinin tarafından azaltılırken L-NAME tarafından artırıldı. MK-801, ne agmatin ve tramadol'ün tek kullanıldıklarında ne de agmatin + tramadol kombinasyonunun etkilerini değiştirmedi.Bu sonuçlardan elde edilen bilgilere göre, akut ağrıda tek başına yeterli analjezik etkisi olmayan agmatin, tramadol'ün antinosiseptif etkisini artırmaktadır ve bu etkide nitrerjik sistemin veya NMDA reseptörlerinin aracılık etmediği söylenebilir. Ayrıca, agmatine-tramadol ve/veya agmatin-tramadol-L-NAME kombinasyonları gelecekte ağrının tıbbi tedavisi için etkili bir terapötik yaklaşım olarak önerilebilir.

Soner Mete
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

İzole fare mide fundusunda etanole bağlı gevşemelerin mekanizmasının araştırılması

Bu çalışmada her iki cinsten (Swiss albino) fare kullanıldı. Fareler servikal dislokasyon ile öldürüldükten sonra longitudinal insizyon suretiyle gastrik fundal stripler hazırlandı ve içinde Tyrode solusyonu olan organ banyosuna 0.5 g tansiyon altında asıldı. Banyo ortamı 37 oC'de sabit tutuldu ve %95 O2 ve %5 CO2 ile gazlandırıldı. Deneysel veriler izometrik transdusır ile kaydedildi.Etanol(164 mM) izole fare mide fundus şeritlerinde tekrarlanabilir gevşemelere neden oldu. Bu gevşemeler L-tipi Ca2+ kanal blokörü verapamil (10-5,10-4 ,5x10-4 M), ryanodin reseptör (intraselüler kalsiyum kanal) blokörü rutenyum red (10-5, 5x10-5 ,10-4 M), adrenerjik nöron blokörü guanetedin (10-6,10-5 ve 10-4 M), kolinerjik muskarinik reseptör blokörü atropin (10-6, 10-5, 10-4 M), fosfolipaz C inhibitörü neomisin (10-5 ,10-4 ,5x10-4 M), siklooksijenaz inhibitörü indometazin (10-6, 5x10-6,10-5 M), nitrik oksid (NO) sentaz inhibitörü Nw-nitro-L-arginin (10-5, 10-4 ,5x10-4 M) ve K+ kanal blokörü tetraetilamonyum (5x10-5, 10-4, 5x10-4 M) tarafından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaltıldı. Fosfolipaz A2 inhibitörü manoalid (10-6) bu gevşemelerde anlamlı olmayan bir azalmaya neden oldu. Bunun yanı sıra, Na+- K+ ATPaz blokörü uvabain (10-5, 5x10-5,10-4 M) ve Ca2+- ATPaz blokörü siklopiazonik asit (10-6 ,5x10-6 ,10-5 M) bu gevşemeleri etkilemedi.Deneysel bulgular, izole fare mide fundus şeritlerinde etanol (164 mM) ile oluşturulan gevşemelerde Ca2+'un adrenerjik nöron ve kolinerjik muskarinik reseptörlerin, buna ek olarak fosfopliaz C ve araşidonik asit ? siklooksijenaz yolaklarının ayrıca nitrik oksid ve potasyum kanallarının rolü olabileceğini telkin etmektedir. Buna karşılık, deneysel bulgular Na+- K+ ATPaz ve Ca2+- ATPaz'ın etanole bağlı bu gevşemelerde rollerinin olmadığını telkin etmektedir.Anahtar sözcükler: Etanol, fare mide fundusu, farmakolojik etki, gevşemeİzole Fare Mide Fundusunda Etanole Bağlı Gevşemelerin Etki Mekanizmasının AraştırılmasıBu çalışmada her iki cinsten (Swiss albino) fare kullanıldı. Fareler servikal dislokasyon ile öldürüldükten sonra longitudinal insizyon suretiyle gastrik fundal stripler hazırlandı ve içinde Tyrode solusyonu olan organ banyosuna 0.5 g tansiyon altında asıldı. Banyo ortamı 37 oC'de sabit tutuldu ve %95 O2 ve %5 CO2 ile gazlandırıldı. Deneysel veriler izometrik transdusır ile kaydedildi.Etanol(164 mM) izole fare mide fundus şeritlerinde tekrarlanabilir gevşemelere neden oldu. Bu gevşemeler L-tipi Ca2+ kanal blokörü verapamil (10-5,10-4 ,5x10-4 M), ryanodin reseptör (intraselüler kalsiyum kanal) blokörü rutenyum red (10-5, 5x10-5 ,10-4 M), adrenerjik nöron blokörü guanetedin (10-6,10-5 ve 10-4 M), kolinerjik muskarinik reseptör blokörü atropin (10-6, 10-5, 10-4 M), fosfolipaz C inhibitörü neomisin (10-5 ,10-4 ,5x10-4 M), siklooksijenaz inhibitörü indometazin (10-6, 5x10-6,10-5 M), nitrik oksid (NO) sentaz inhibitörü Nw-nitro-L-arginin (10-5, 10-4 ,5x10-4 M) ve K+ kanal blokörü tetraetilamonyum (5x10-5, 10-4, 5x10-4 M) tarafından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azaltıldı. Fosfolipaz A2 inhibitörü manoalid (10-6) bu gevşemelerde anlamlı olmayan bir azalmaya neden oldu. Bunun yanı sıra, Na+- K+ ATPaz blokörü uvabain (10-5, 5x10-5,10-4 M) ve Ca2+- ATPaz blokörü siklopiazonik asit (10-6 ,5x10-6 ,10-5 M) bu gevşemeleri etkilemedi.Deneysel bulgular, izole fare mide fundus şeritlerinde etanol (164 mM) ile oluşturulan gevşemelerde Ca2+'un adrenerjik nöron ve kolinerjik muskarinik reseptörlerin, buna ek olarak fosfopliaz C ve araşidonik asit ? siklooksijenaz yolaklarının ayrıca nitrik oksid ve potasyum kanallarının rolü olabileceğini telkin etmektedir. Buna karşılık, deneysel bulgular Na+- K+ ATPaz ve Ca2+- ATPaz'ın etanole bağlı bu gevşemelerde rollerinin olmadığını telkin etmektedir.Anahtar sözcükler: Etanol, fare mide fundusu, farmakolojik etki, gevşeme

Derya Kaya
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Bakır ve endojen tiyollerin yenidoğan ile erişkin sıçan mesanesindeki purinerjik etkilerinin deneysel olarak incelenmesi

Çalışmamızda, izole yenidoğan ve erişkin sıçan mesane dokusunda, bakır ve endojen tiyollerin, purinerjik etkileri, tüm mesane tekniği ile araştırıldı. Bu amaçla yapılan deneysel çalışmalarda, izole yenidoğan sıçan tüm mesane dokusunda, tiyol yapısında bir madde olan L-sistein (1 mM), bazal spontan kasılma cevaplarını anlamlı bir şekilde artırırken, izole erişkin tüm mesane dokusunda ise herhangi bir değişikliğe sebep olmadı. Ayrıca bakır (1) bağlayıcı bir ajan ola neokuprin (NK) uygulaması da yenidoğan sıçan tüm mesane dokusunda, bazal spontan kasılma cevaplarının anlamlı bir şekilde artmasına sebep olurken, erişkin tüm mesanesinde ise, bazal tonus üzerinde belirgin bir tonik kasılmaya neden oldu.İzole yenidoğan sıçan tüm mesane dokusunda, 1mM L-sistein veya 50 µM NK ile artan spontan kasılma cevaplarının amplitüdü ve eğri altında kalan alanı (EAA), ortama 1 µM nifedipin, 200 µM diamid, 50 µM ATP, veya 30 µM NS1619 eklenmesi ile anlamlı bir şekilde azaldı. L-sistein veya NK varlığında azalan spontan kasılmaların sayısı ise bu maddeler varlığında geri döndü. P2X reseptör antagonisti olan süramin (100 ve 200 µM) ise L-sistein veya NK ile artan spontan kasılma cevaplarının amplitüdü ve EAA'sını, doza bağımlı bir şekilde azalttı. Fakat L-sistein varlığında oluşan, frekans üzerindeki anlamlı azalmayı geri çevirmedi. Bununla birlikte yenidoğan sıçan mesanesinden elde edilen dokularda, ortama 100 µM L-nitroarginin (L-NA) ilave edilmesi, L-sistein veya NK ile artan spontan kasılma cevaplarının amplitüdü, EAA'sı ve frekansı üzerinde anlamlı bir etkiye sebep olmadı.İzole erişkin sıçan tüm mesane dokusunda ise, diamid uygulaması (200 µM), tonik kasılma cevabına sebep oldu ve bu tonik kasılma cevabı 1 mM L-sistein varlığında anlamlı bir şekilde azaldı. Ayrıca NK varlığında elde edilen tonik kasılmalar, ortama 1 µM nifedipin, 50 µM ATP, 100 µM süramin veya 30 µM NS1619 ilave edilmesi ile anlamlı bir şekilde azaldı. Bununla birlikte ortama 100 µM L-NA eklenmesi NK ile oluşan tonik kasılmalar üzerinde anlamlı bir etkiye sebep olmadı.Bu bulgular, çalışmamızda, izole yenidoğan sıçan tüm mesane dokusunda L-sistein'in spontan aktiviteyi artırıcı etkisinde, purinerjik yolağın ve Ca2+ ile aktive edilen K+ kanallarının bir rolü olabileceğini ve tiyollerin yenidoğan mesane fonksiyonunda önemli bir role sahip olabileceğini göstermektedir. Ayrıca yenidoğan da NK'ye bağlı fazik aktivite ile erişkindeki tonik aktivitenin de aynı şekilde purinerjik yolakla ilgili olduğunu ve bakır(1)'in bu etkide önemli bir rolü olabileceğini göstermektedir.Anahtar sözcükler: ATP, Bakır, Mesane, Purinerjik sistem

Hacer Sinem Büyüknacar Göktürk
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçanlarda siklofosfamid ile oluşturulan sistit üzerinde yeni bir antioksidan olan Silimarin'in etkisi

Silimarin, deve dikeni bitkisinden elde edilen bir flavonoid karışımıdır. Antioksidan, antiinflamatuvar özelliklere sahiptir. Siklofosfamid mesane hiperaktivitesi ile karakterize hemorajik sistite neden olmaktadır. Çalışmada 92 adet Wistar Albino türü erişkin dişi sıçan kullanıldı. Çalışmada, sıçanlarda intraperitoneal siklofosfamid enjeksiyonunu takiben 72 saat sonra oluşan hemorajik sistitte, 7 gün ağızdan intragastik kanül ile verilen silimarin'in etkisi araştırıldı. 56 sıçana i.p siklofosfamid uygulandı. Uygulamadan 72 saat sonra mesane fonksiyonları; 1. izole tüm mesane preparatlarında, 2. izole mesane striplerinde ve 3. üretan anestezisi altında devam eden serum fizyolojik solüsyonu infüzyonu ile yapılan sistometrogram ölçümleri ile değerlendirildi. Siklofosfamid muamelesi izole tüm mesane ve mesane striplerinde oluşan spontan kasılmaları kontrole göre önemli ölçüde arttırdı. Diğer yandan kolinerjik reseptör agonisti karbokol ile oluşturulan kasılmalar ile elektriksel saha stimülasyonu ile oluşturulan nörojenik kasılmalar, kontrole göre anlamlı görülmedi. Siklofosfamid enjeksiyonu anestezi altındaki sıçanlarda yapılan sistometrogram ölçümlerinde idrar yapma aralıklarını anlamlı derecede kısalttı ve mesane basıncını ise anlamlı olarak arttırdı. Siklofosfamid uygulanan sıçanlarda izole tüm mesane preparatlarında ve izole mesane striplerinde sponton kasılmaların amplitüdü, eğri altında kalan alanları ve frekansları silimarin ile anlamlı olarak azaldı. Aynı şekilde silimarin uygulaması anestezi altındaki sıçanların sistometrogram ölçümlerinde idrar yapma aralıklarını anlamlı olarak uzattı, mesane kasılma basınçlarını ise azalttı. Silimarin uygulanan sıçanların mesanelerinin histopatolojik incelenmesinde kısmi düzelme görüldü. Silimarin'in bu etkisi, güçlü anti-inflamatuvar ve antioksidan etki özelliğine bağlı olabilir. Silimarin, bu özellikleri nedeni ile siklofosfamid ile oluşan mesane hiperaktivitesi tedavisinde yeni bir stratejik hedef olabilir.

AntioksidanlarMesaneSiklofosfamid+3
Nadire Eser
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

İzole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında "shear stress" etkisi ile indüklenen NOS inhibitörlerine duyarlı ve duyarsız NO aktivitesinde Kaveolin-1' in modülatör rolü

Bu çalışmada izole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında shear stress ile indüklenen eNOS inhibitörlerine duyarlı ve duyarsız NO aktivitesinde kaveolin-1' in olası modülatör rolü araştırıldı.Mezenterik damar yatağının basıncı kümülatif fenilefrin uygulamalarıyla konsantrasyona bağımlı şekilde arttırıldı, dokuların bir kaveol deplesanı olan Metil-ß-siklodekstrin (MßCD) ile ön muamelesi fenilefrine bağlı basınç artışlarını kontrole göre güçlendirdi. Bu dokularda elektron mikroskopu ile yapılan ölçümlerde kaveol sayısının kontrole göre azaldığı gözlenirken, mikroelisa yöntemiyle yapılan incelemelerde nitrik oksid sentaz (NOS) miktarının arttığı gözlendi. ?1 adrenoseptör agonisti fenilefrin, NOS inhibitörleri Nw-nitro-L-arjinin (L-NA) ve Nw-nitro-L-arjinin metil ester (L-NAME) varlığında veya endotel yokluğunda perfüzyon basıncını kontrole göre daha güçlü bir şekilde arttırdı. MßCD ile ön muamele edilmiş dokularda L-NA veya L-NAME varlığında kasılmaları, sadece MßCD ile muamele edilenlerle karşılaştırıldığında, daha büyüktü. Endotelyumsuz dokuların MßCD ile ön muamelesi ise bu kasılmaları azalttı.MßCD ile ön muamele edilmiş dokularda, tek doz fenilefrinle oluşturulan submaksimal basınç üzerinde NOS inhibitörleri ve onların varlığında hidroksikobalamin (HK) nin birlikte uygulamasına bağlı gelişen ilave artışların, MßCD uygulanmamış olanlara göre anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü.Bu bulgular, 1) izole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında, fenilefrinle oluşturulan vazokonstriksiyona bağlı olarak sentez ve salınımı uyarılan NO' nun NOS inhibisyonuna duyarlı ve duyarsız olmak üzere iki ayrı bileşeninin olduğunu, 2) bu bileşenlerin, damar yatağının kasılma ve buna bağlı gelişen basınç artışlarının modülasyonunda önemli bir role sahip olabileceğini, 3) bu modulasyonun kolesterolden zengin membran kaveollerini de içerdiğini, 4) bu yapıların bir kolesterol deplesanı olan bu MßCD tarafından bütünlüğünün bozulmasının fenilefrine bağlı basınç artışlarını güçlendirdiğini, 5) basınç artışlarındaki bu büyümenin kaveolle birlikte, bu yapıda yerleşik, NOS enzim düzeylerindeki azalmadan kaynaklanabileceğini ve 6) kaveol düzeylerindeki bu azalmanın NOS inhibisyonuna hem duyarlı hem de duyarsız NO etkisine paralel olduğunu telkin etmektedir.

EndotelyumKaveolinNitrik oksit+2
Özlem Yorulmaz Özü
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Sigara dumanı maruziyetine bağlı damar hasarının moleküler temeli ve yeni tedavi yaklaşımı: Alfa-linolenik asit

Sigara dumanı maruziyeti damar hasarına neden olmaktadır. Ve bu hasarın mekanizması moleküler düzeyde yeterince aydınlatılmamıştır. Bundan dolayı şimdiki çalışmada farelerde antiinflamatuar etkisi olduğu bilinen ve doğal olarak gıdalarda bulunan alfa-linolenik asid'in sigara dumanı maruziyeti ile oluşan damar hasarını önleyip önleyemeyeceğini araştırmayı planladık. Bu amaçla fareler çeşitli gruplara ayrıldı: Kontrol (duman varlığında ve yokluğunda), alfa-linolenik asit (duman varlığında ve yokluğunda) grupları oluşturuldu. Bu gruplara ayrı ayrı 2 ay boyunca (haftada 5 gün) sigara dumanı ve ilgili ajanlar uygulandı. 2 ay sonunda uygulama yapılan fareler servikal dislokasyon ile öldürülerek torasik aortları izole edildi. İzole edilen torasik aortların bir bölümü endotel fonksiyonlarını değerlendirmek için organ banyosuna asıldı. Daha sonra dokular fenilefrin ile kastırılıp asetilkolin ile gevşetildi. Alfa-linolenik asit uygulaması asetilkolin gevşemelerini artırdı. Duman uygulaması gevşeme yanıtlarını azaltırken duman ile birlikte Alfa-linolenik asit uygulaması bu azalmayı geri çevirdi. Düz kas fonksiyonlarını değerlerlendirmek için ise KCl ile kastırıldıktan sonra papaverine verdiği gevşeme yanıtları ölçüldü. Sigara dumanı, alfa-linolenik asit ve indometazin uygulaması papaverin ile oluşturulan gevşeme yanıtlarını değiştirmedi. Torasik aortların bir bölümü de nitrik oksid sentaz, fosfolipaz A2 ve siklooksijenaz enzimlerinin düzeyleri belirlemek için kullanıldı. Sigara dumanı siklooksijenaz-2 ve fosfolipaz A2 enziminin miktarında artışa neden oldu. Alfa-linolenik asit bu artışı azalttı. Sigara dumanı endotelyal nitrik oksit sentaz enziminin miktarında azalmaya neden oldu ancak bu azalma anlamlı bulunmadı. Çalışmamız, sigara kullanımı ve duman maruziyeti kardiyovasküler hastalıklar için risk faktörü olduğu ve alfa-linolenik asit içerikli besin kullanımının bu hastalıkların riskini azaltabileceğini göstermiştir.

AortFarelerFosfolipazlar A+7
Halil Mahir Kaplan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Farelerde oluşturulan deneysel nöropatik ağrıya karşı tramadol ve agmatinin etkilerinde nitrerjik sistemin rolü

Yaşam kalitesini belirgin olarak düşüren nöropatik ağrının tedavisinde antikonvülsanlar, antidepresanlar, lokal anestezikler, NMDA antagonistleri, sodyum kanal blokörleri, narkotik analjezikler gibi çeşitli ilaçlar kullanılmakla birlikte alternatif tedaviler üzerine de yoğun olarak çalışılmaktadır. Üzerinde çalışılan ilaçlardan birisi olan tramadol?un, nöropatik ağrı semptomlarını azalttığı bildirilmiştir. Santral sinir sisteminde yeni bir nöromediyatör olarak bilinen agmatin?in ise deneysel akut ve kronik ağrı çalışmalarında antinosiseptif etkileri bildirilmiştir. Bu tez çalışmasında siyatik sinir parsiyel sıkı ligasyonu ile oluşturulan nöropatik ağrı modelinde tramadol ve agmatinin tek ve kombine kullanıldıklarında antiallodinik etkileri ile bu etkilerde nitrerjik sistemin rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada Balb/c türü erkek farelerde anestezi altında sağ siyatik sinir bağlanarak nöropati oluşturuldu. Naive, sham, NP kontrol ve NP + İlaç grupları oluşturuldu. Nöropatik ağrı, soğuk allodini (cold-plate) yöntemi ile siyatik sinir ligasyonundan iki hafta sonra test edildi. Tramadol ve agmatin?in antiallodinik etkileri incelendi. Bu etkilerde nitrerjik sistemin rolünü araştırmak üzere nitrik oksid prekürsörü L-arjinin (LA), nitrik oksid sentaz inhibitörleri L-NAME, L-NMMA ve 7-NI kullanıldı. Son olarak tramadol ve agmatin kombinasyonunun antiallodinik etkisi incelendi. Deneylerin sonuçlarına göre tramadol ve agmatin nöropati oluşturulan farelerde cold-plate latensini uzatarak antiallodinik etki oluşturdu. LA her iki ilacın antiallodinik etkisini değiştirmedi. Uygulanan üç NOS inhibitörü tramadol?un antiallodinik etkisini artırırken, agmatinin etkisini ise sadece L-NAME artırdı. Kombine uygulanan tramadol ve agmatin, tek başlarına göstermiş olduklarından daha yüksek bir antiallodinik etki gösterdiler. Bulgularımıza göre tramadol ve agmatin?in nöropatik ağrıda ümit veren bileşikler olduğu ve iki bileşiğin kombine kullanımının daha etkili olacağı söylenebilir. Bu maddelerin antiallodinik etkilerinde NOS inhibisyonunun rolü farklı derecelerdedir ve etkilerinde sadece NOS inhibisyonu değil, farklı mekanizmalar da rol oynayabilir.

AgmatineAnaljeziklerAğrı+5
Soner Mete
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Lavandula angustifolia uçucu yağı ve bor içeren nanoyapıların yeşil sentezi ve biyolojik aktivite potansiyellerinin değerlendirilmesi

Lavandula angustifolia (tıbbi lavanta), geleneksel tıpta uzun süredir kullanılan, aromatik ve terapötik etkileri güçlü bir bitkidir. Bor elementi ise, son yıllarda nanoteknoloji ve biyomedikal uygulamalarda artan bir öneme sahip olup; düşük toksisite, biyouyumluluk, antikanser ve antimikrobiyal özellikleriyle nanoyapıların sentezinde değerli bir ajan olarak kullanılmaktadır. Öte yandan, dünya genelinde en yaygın ve ölümcül kanser türlerinden biri olan kolorektal kanser, etkili ve hedefe yönelik tedavi yaklaşımlarına olan ihtiyacı artırmaktadır. Bu tez çalışmasında, Lavandula angustifolia uçucu yağı ve borik asit kullanılarak yeşil sentez yöntemiyle hidrotermal reaktör aracalığıyla bor bazlı nanoyapılar elde edilmiş; nanoyapılanın karakterizasyon analizleri ve hücre kültürü çalışmaları yapılmıştır. Sentezlenen nanoyapılar; Zeta (–48,2 mV), dinamik ışık saçılımı (DLS; ortalama partikül boyutu ~344nm), UV-Vis, XRD, FTIR, ve ICP-MS gibi çeşitli teknikler kullanılarak karakterize edilmiştir. Elde edilen bor-lavanta nanoyapılarının sitotoksik etkileri, HT-29 kolorektal adenokarsinom ve L929 sağlıklı fibrobl ast hücre hatlarında karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Nanoyapıların, doz-bağımlı bir etkiyle hücre canlılığını azalttığı belirlenmiş; MTT testi sonuçlarına göre HT-29 hücrelerinde LC₅₀ değeri 11 µM, LC₁₀₀ değeri 22 µM, L929 hücrelerinde LC₅₀ değeri 22 µM, LC₁₀₀ değeri ise 44 µM olarak hesaplanmıştır. Bu sonuçlar, sentezlenen nanoyapıların özellikle kanser hücrelerinde daha belirgin sitotoksik etki gösterdiğini ortaya koyarak hedeflenebilir antikanser ajan potansiyelini desteklemektedir.

Farmasötik nanoteknolojiGümüş nanopartiküllerLinalol+1
Zeynep Ataseven Şahin
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Üriner sistem enfeksiyonlarında antibiyotik duyarlılıklarının ve ilaç tercihlerinin akılcı ilaç kullanımı bakımından değerlendirilmesi

Bu çalışma, üriner sistem enfeksiyonlarında (ÜSE) antibiyotik duyarlılıklarını ve ilaç tercihlerinin akılcı ilaç kullanımı açısından değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Antibiyotik direncinin artışı, uygun tedavi protokollerinin belirlenmesini zorlaştırmaktadır. Araştırmamız kapsamında, Yozgat Şehir Hastanesi'nde yatan hastalara ait retrospektif veriler incelenmiş, hastaların demografik özellikleri, klinik bulguları ve idrar kültürü sonuçları analiz edilmiştir. ÜSE'ye neden olan mikroorganizmaların dağılımı ve antibiyogram testleri değerlendirilerek antibiyotik direnç oranları belirlenmiştir. Bunun yanı sıra, rastgele seçilen hastalara ait antibiyogram sonuçları baz alınarak yazılan reçeteler, akılcı antibiyotik kullanımı açısından incelenmiştir. Elde edilen bulgular, E. coli'nin en yaygın etken olduğunu ve birçok antibiyotiğe karşı yüksek direnç gösterdiğini ortaya koymuştur. E. coli suşlarına yönelik antibiyotik reçeteleme uygunluğu %65,2 olarak belirlenmiştir. Siprofloksasin (%56,8) ve piperasilin/tazobaktam (%53,5) gibi geniş spektrumlu antibiyotiklerde orta seviyede direnç gözlemlenmiş olup, bu durumun meropenem kullanımını (%22,8) artırdığı düşünülmektedir. Ancak, meropenem (%32,9) ve seftriakson (%56,8) gibi sık kullanılan ajanlarda yüksek direnç oranları saptanmıştır. Buna karşın, amikasin (%15,7 direnç, %83,7 duyarlılık) ve nitrofurantoin (%36,6 direnç, %63,4 duyarlılık) daha uygun seçenekler olarak öne çıkmaktadır. Gram-pozitif enfeksiyonlarda linezolid (%98,7), tigesiklin (%95,9) ve vankomisin (%95,1) yüksek duyarlılık göstermektedir. Çalışma, yüksek direnç oranlarına rağmen klindamisin, sefoksitin ve ampisilinin hala reçetelendiğini ortaya koymaktadır. Ampirik antibiyotik seçiminde duyarlılık testlerinin dikkate alınması, dar spektrumlu ajanların tercih edilmesi ve hastane bazlı direnç izlem çalışmalarının sürdürülmesi kritik öneme sahiptir. Sonuç olarak, bu çalışma, ÜSE tedavisinde akılcı ilaç kullanımının önemini vurgulamakta ve antibiyotik direnciyle mücadelede kanıta dayalı yaklaşımların gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Akılcı ilaç kullanımıAntibiyogramAntibiyotik duyarlılığı+2
Mehtap Şahin
Yozgat Bozok University · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Kuersetin'in fare nöroblastoma hücre dizinindeki (NB2A) nöroprotektif etkinliğinin araştırılması

Çalışmamızda Kuersetinin muhtemel olan nöroprotektif etkileri fare nöroblastoma hücre (Nb2a) dizin' üzerinde araştırıldı. Kuersetin, stok çözeltisi kullanmadan önce çözücü (DMSO, %0,2) içerisinde çözdürülüp medyum ile seyreltildi. Kuersetinin toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT) ve hücre canlılık ve proliferasyonu testi ile incelendi. NTT testinde; hücre kültürüne 25 µM konsantrasyonlarda klorpirifos (CPS) eklendi ve nörotoksisite oluşturuldu. Kuersetin 1, 3, 10, 30, 50 ve 100 μM konsantrasyonlarında eklenerek nörit inhibisyonuna etkisi incelendi. Kuersetinin sitotoksisitesini değerlendirmek için CellTiter-Glo® luminesans hücre canlılığı ölçüm yöntemi (Promega, Madison, WI) kullanıldı. Kuersetinin sitotoksisite ve hücre çoğalması üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amacıyla, fare kaynaklı nöroblastoma hücreleri (Nb2a) kuersetinin 1, 3, 10, 30, 50 ve 100 μM konsantrasyonları ile inkübe edilerek, kuersetin uygulanmayan kontrol grubu ve çözücü (DMSO, %0,2) ile karşılaştırıldı. Elde edilen sonuçların istatiksel analizleri yapıldı ve p<0,05 olan değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.

Özge Nurhan Gülsar
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Fare nöroblastoma (NB2A) hücre kültüründe, sevofluran ile ön ve ard koşullama yapılan hücrelerde oksijen-glukoz yoksunluğu/ reoksijenizasyon hasarı üzerine dexmedetomidin'in etkileri

Amaç Çalışmanın amacı, Dexmedetomidin (Dex)' in, sevoflurana (Sevo) maruz kalmış fare nöroblastoma hücrelerinde oksijen ve glikozdan yoksun (OGY) ve reoksijenlendirme hasar modelinde, hücre nörit büyümesini (NTT), hücre canlılığı (MTT), apopitozis (Anneksin V) ve inflamasyon (IL-1β, IL6, TGF Beta) üzerine etkileirni aratırmak. Yöntem Dex' nin farklı konsantrasyonlarının hücre canlılığı ve toksisitesi üzerine etkileri MTT ve NTT ile analiz edildi. Kontrol gruplar (K): hücreler normo-glukozlu (GN, positif kontrol) ve düşük glukozlu (GL, negative control) medyumda, normoksik koşullarda 3 saat tutuldu. Grup OGY+Sevo: Hücreler, oksijen ve glukozdan yoksun (OY+GL) medyumda 5% CO2, 1% O2 and 92% N2 and 4%Sevo içeren hipoksik ortamda 3 saat hipoksik çember içinde tutuldular. Grup PreDex: OGY+Sevo işlemi öncesi, hücreler Dex 3 and 10 µM ile 4 saat normoksik koşullarda tedavi edildiler. Grup PostDex: After the OGY+Sevo işlemi sonrası, hücreler Dex 3 ve 10 µM ile 4 saat tedavi edildiler. hours. İnflamatuar etkiler IL1β, IL6, and TGF-β spesifik antikorlar kullanılarak immunohistokimyasal değerlendirildi. Dex' in apopitotik etkileri, Annexin V ile değerlendirildi. Veriler Data one-way ANOVA ve Kruskal-Wallis ile değerlendirildi. Veriler mean±SD olarak verildi. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlılıktı. Bulgular Hipoksik koşullar öncesi dexmedetomidin verilmesi 0.5, 1, 3, ve 10 µM konsantrasyonlarda, hem düşük hem de normal glukoz medyumda, OY ve % 4 sevoflurana maruz kalmış hücrelerde, hücre canlılığını artırdı. (p<0.01) Hipoksi sonrası verilen dexmedetomidin de normal glukozlu medyumda yalnızca 3 ve 10 µM konsnatrasyonlarda ve düşük glukozlu medtumda 0.5 µM konsanatrasyonda hücre canlılığını artırdı. Pre-Dex grupta 3 ve 10 µM konsantrasyonlarda apopitotik hücre sayısı kontrol grundakine benzerdi. (p>0.05) Sonuç Nb2a hücrelerinde artan konsantrasyonda tek başına Dex uygulaması hücre canlılığı ve proliferasyonunu artırdı. Dexmedetomidin 0.5, 1, 3, and 10 µM konsnatrasyonlarda hem düşük hem de normal glucose medyumda OY ve 4% sevoflurana maruz kalmış hücrelerde hücre canlılığını artırdı. (p<0.01), fakat apopitotik hücre sayısını değiştirmedi. IL-1β immunoreaktivitesi, dexmedetomidinin artan konsantrasyonları ile düşerek kontrole yaklaştı. IL 6, kontrol grubuna benzerdi, TGF-ß, Dex konsantrasyonuna bağlı olarak istatistiksel anlamlı olarak arttı. Sevo ve OGY uygulaması sonrası Dex ile tedavi, hücre canlılığı ve proliferasyonunu değiştirmedi ve apopitotik hücre sayısını artırdı.

Tülün Öztürk
Manisa Celal Bayar University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperisin GLP-1 agonistik etkiye sahip midir? Fare nöroblastoma hücre dizininde (NB2a) nöroprotektif etkideki rolünün araştırılması

Amaç: Bu çalışmada fare nöroblastoma hücre kültüründe hiperisinin olası nörotoksik ve klorpirifos ile oluşturulan nörotoksisitedeki olası nöroprotektif etkilerinin nörit uzaması, hücre canlılığı ve apoptozise olan etkileri üzerinden değerlendirilmesi ve bu etkilerde olası GLP-1 reseptörü etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hiperisin ve GLP-1 reseptör antagonisti exendin 9-39'un toksik etkileri nörotoksisite tarama testi (NTT), apopitotik etkileri Annexin V yöntemi, hücre canlılık ve proliferasyonu luminoscan testi ile incelendi. Hiperisinin bu etkilerinde olası GLP-1 reseptörünün etkisi ise hiperisin ve GLP-1 reseptör antagonisti exendin 9-39 kombine uygulamaları ile değerlendirildi. Bulgular: Hiperisin yüksek konsantrasyonlarda (30 ve 100 μM) hücre canlılığını belirgin şekilde azaltmaktadır (p<0.001). Bu gruplara, 30 μM exendin 9-39 ilave edildiğinde, exendin 9-39'un istatistiksel anlamı olmasa da bu gruplarda hücre canlılığını arttırdığı gözlendi. Apopitoz analizlerinde ise, 30 ve 100 μM hiperisin toplam apoptoz miktarını artırmış, ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. NTT verilerine göre, fare nöroblastoma hücrelerinde, hiperisin uygulanan en düşük konsantrasyon olan 0,1 μM dozundan itibaren doza bağlı olarak artan nörotoksik etki göstererek nörit uzamasını inhibe etmiştir. Yüksek dozlarda (30 ve 100 μM) hiperisin uygulanan gruplara 30 μM exendin 9-39 ilavesi yapıldığında, exendin 9-39'un hiperisinin nörotoksik etkisini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde inhibe ettiği gözlendi (p<0.005). Klorpirifos ile oluşturulan nörit uzmasının inhibisyonu şeklindeki nörotoksisite üzerine ise hiperisinin herhangi bir etkinliği gösterilememiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada, hiperisinin fare nöroblastoma hücre kültüründeki yüksek konsantrasyonlarının hücre canlılığını belirgin şekilde azalttığı gösterilmiş olup, bu etkinin hiperisinin antikanser etkinliği ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. GLP-1 antagonisti exendin 9-39'un hücre canlılığındaki azalmayı geri çevirmesi ise, antikanser etkinlikte GLP-1'in katkısının olabileceğini düşündürmektedir. Hiperisinin hücre canlılığını değiştirmeyen düşük konsantrasyonlarında dahi nörit uzamasını inhibe etmesi ise, hiperisinin kendisine ait bir nörotoksik etkinliğinin olabileceği düşündürmektedir. Etken maddesi hiperisin olarak kabul edilen sarı kantaronun, depresyon, anksiyete gibi santral sinir sistemi hastalıklarında çok yaygın olarak kullanılması nedeniyle, yeni çalışmalara ihtiyaç olmakla beraber, dikkatli kullanımı önerilebilir. Anahtar kelimeler: Hiperisin, Exendin 9-39, NB2a, Nörotoksisite

Furkan Öztekin
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Fare mide fundusunda karamel boyasının moleküler etki mekanizmaları ve zerdeçal ile olan etkileşmeleri

Bu çalışmada, amonyum sülfit karamel boyası (E150d)'nın izole fare mide fundusu üzerindeki etkileri araştırıldı. Buna ilave olarak, Ayurvedik drog olan zerdeçal (Curcuma longa)'ın E150d ile olan etkileşmeleri kalitatif ve kantitatif olarak analiz edildi. Bütün deneylerde erkek fareler (Swiss albino) kullanıldı. Fareler servikal dislokasyon ile öldürüldükten sonra gastrik fundus izole edilerek içinde Tyrode solüsyonu bulunan, 37 oC'de muhafaza edilen ve %95 O2+%5CO2 ile havalandırılan ortamlarda muhafaza edildi. Kalitatif deneysel çalışmalarda gastrik fundus şeritleri longitudinal olarak hazırlandı ve organ banyosuna 0.35g tansiyon altında asıldı. Deneysel veriler izometrik transducer ile kaydedildi. Karbamilkolin klorür (Karbakol; 50 µM) ile önkastırma yapılan izole fare mide fundus şeritlerinde Karamel boyası olan E150d (14 mg/ml) bariz tekrarlanabilir gevşemelere neden oldu. Ayurvedik drog zerdeçal (Curcuma longa; 10 µl/ml), E150d ile indüklenen gevşeme cevaplarında istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir artışa neden oldu. E150d (14 mg/ml)'ye bağlı gevşeme cevapları nitrik oksid sentaz inhibitörü olan Nw-nitro-L-arginin (L-NOARG; 10 µM) tarafından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe edildi. Zerdeçal (10 µl/ml), L-NOARG'ın oluşturduğu inhibisyonu tersine çevirerek E150d'ye bağlı gevşeme yanıtlarında istatistiksel olarak anlamlı bir artışa neden oldu. Na+/K+-ATPaz blokörü uvabain (10 µM) ise, E150d (14mg/ml) gevşemelerinde hafif bir azalmaya neden olurken, zerdeçal (10 µl/ml) uvabain varlığındaki gevşeme cevabını anlamlı olmayan bir şekilde artırdı. Bununla birlikte, E150d (14 mg/ml) ile indüklenen gevşeme cevapları potasyum kanal blokörü tetraetilamonyum (TEA; 50 µM) tarafından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe edildi ve zerdeçal (10 µl/ml) bu inhibisyonu istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir şekilde tersine çevirdi. Fakat L-tipi kalsiyum kanal blokörü verapamil (10 µM) veya ryanodin reseptör (intraselüler kalsiyum kanal) blokörü rutenyum kırmızısı (10 µM), E150d (14 mg/ml)'ye bağlı olan gevşeme cevaplarında istatistiksel olarak anlamlı etki oluşturmadılar. Buna benzer şekilde, zerdeçal da verapamil veya rutenyum kırmızısı varlığındaki E150d gevşemeleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etki oluşturmadı. Kantitatif deneysel çalışmalarda, ELISA (Enzyme Linked Immunosorbent Assay) yöntemi kullanıldı. Çalışılan izole fare mide fundus dokuları ayrı guruplar halinde kontrol, zerdeçal (10 µl/ml), E150d (14mg/ml) ve zerdeçal(10µl/ml)+E150d(14mg/ml) içeren ve 37 oC'de muhafaza edilen Tyrode solüsyonlarında 40 dk inkübe edildikten sonra bu guruplarda ayrı ayrı olarak SOD, COX enzim aktiviteleri ve nitrit konsantrasyonları kantitatif olarak ELISA yöntemi ile ölçüldü. ELISA metodunun prensibi özgül antijen-antikor reaksiyonuna dayanır. Zerdeçal (10µl/ml) tek başına kullanıldığında, izole fare mide fundus dokusundaki süperoksid dismutaz (SOD) aktivitesinde kontrol gurubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik oluşturmadı. Bunun zıttında, E150d (14mg/ml) ilgili dokudaki SOD aktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı olan çok belirgin bir artışa neden oldu. E150d (14mg/ml)'nin SOD aktivitesinde oluşturduğu bu artış zerdeçal (10µl/ml) tarafından tamamen ortadan kaldırıldı. Diğer taraftan zerdeçal, (10µl/ml) tek başına uygulandığında izole fare gastrik fundusundaki nitrit seviyesi üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik oluşturmadı. E150d (14mg/ml) ise ilgili dokuda nitrit konsantrasyonunda belirgin bir azalmaya neden olmakla birlikte bu azalma istatistiksel olarak anlamlı değildi. Zerdeçal (10µl/ml), karamel boyasının nitrit konsantrasyonunu azaltıcı etkisini ortadan kaldıramadı. İzole fare mide fundus dokusundaki COX enzim aktivitesi üzerinde ise, zerdeçal (10µl/ml), E150d (14mg/ml) veya zerdeçal (10µl/ml)+E150d (14mg/ml) istatistiksel olarak anlamlı bir etki oluşturmadı. Sonuç olarak, deneysel veriler izole fare mide fundus şeritlerinde E150d ile indüklenen gevşeme yanıtlarında nitrerjik sistemin ve potasyum kanallarının rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca E150d'nin ilgili dokuda süperoksid anyonlarını artırmak suretiyle SOD aktivitesini artırdığını, Ayurvedik drog zerdeçalın E150d ile antioksidan olarak etkileştiğini ve E150d'ye bağlı zararlı oksidatif stresin zerdeçal ile tedavi edilebileceğini telkin etmektedir.

Amonyum sülfatFarelerGastrik fundus+4
Ece Hallaçeli
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan nöroblastoma hücre hattında (SH-SY5Y) amiloid beta ile oluşturulan nöroinflamasyon modelinde pirfenidonun etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada insan nöroblastoma hücre kültüründe amiloid beta ile nöroinflamasyon oluşturularak pirfenidonun olası nöroprotektif ve anti-inflamatuvar etkilerinin hücre canlılığı, apopitozis ve inflamatuvar sitokinler üzerinden değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Pirfenidonun hücre canlılığı ve proliferasyonu üzerine etkileri luminoscan testi, apopitotik etkileri Annexin V yöntemi, antiinflamatuvar etkileri immunositokimya yöntemi ile incelendi. Çalışmada 3,10,30,100 M pirfenidon, 20 M amiloid beta, 10 M pirfenidon + 20 M amiloid beta ve 30 M pirfenidon + 20 M amiloid beta şeklinde deney grupları oluşturuldu. Bu uygulamalarda pirfenidonun amiloid beta ile oluşturulan nöroinflamasyonu geri çevirme potansiyeli değerlendirildi. Bulgular: Pirfenidon tek başına hücre canlılığında anlamlı bir değişiklik oluşturmadı. Amiloid beta ile kombine edildiğinde hücre canlılığını istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalttı (p<0.01). Apopitoz analizlerinde ise hücre canlılığı sonuçlarıyla paralel şekilde pirfenidon tek başına hücre apopitozunda anlamlı bir değişiklik oluşturmadı, amiloid beta ile kombine edildiğinde hücre apopitozunu istatistiksel olarak anlamlı şekilde artırdı (p<0.01). İmmunositokimyasal incelemelerde pirfenidon, amiloid beta uygulaması ile artan IL-1, IL-6 ve TGF- sitokin düzeylerini istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalttı (p<0.01) ancak kontrol grubu düzeylerine gerilemedi (p<0.001). Sonuçlar: Pirfenidon, SH-SY5Y hücre hattında tek başına herhangi bir etki göstermedi. Amiloid beta uygulanmış SH-SY5Y hücrelerinde apoptozu artırırken inflamatuvar sitokinleri azaltması, Alzheimer'daki nöroinflamasyon açısından çift yönlü bir etkiyi göstermektedir. Amiloid beta maruziyeti hücre içi stres yanıtlarını ve inflamatuvar sitokinleri belirgin biçimde artırırken, pirfenidon bu aşırı aktivasyonu baskılayarak IL-1β, IL-6 ve TGF-β düzeylerinde anlamlı bir düşüş sağladı. İnsan beyninde nöroinflamasyonun mikroglia ve astrositlerin katılımıyla sürdürülen döngüsel bir durum olduğu düşünüldüğünde, pirfenidonun bu eksen üzerindeki düzenleyici etkisi teorik olarak kronik inflamatuvar yükün azaltılmasına katkı sağlayabilir. Bununla birlikte glial hücrelerin hem inflamatuvar yanıt hem de amiloid beta temizliği ve sinaptik destek gibi koruyucu fonksiyonlar üstlendiği göz önünde bulundurulduğunda, pirfenidonun olası terapötik etkisinin doku düzeyindeki yaygın hücresel etkileşimler içinde nasıl şekilleneceği daha kapsamlı çalışmalarla netleştirilmelidir. Anahtar kelimeler: Pirfenidon, amiloid beta, SH-SY5Y, nöroinflamasyon

Elvan Hasan Yılmaz
Manisa Celal Bayar University
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Levosimendan'ın NB2A hücre kültürü üzerine etkileri

Amaç: Bu projenin amacı, levosimendan'ın (LVS) fare nöroblastoma kanser hücre dizininde (NB2a) nörotoksik etkilerinin olup olmadığının araştırılmasıdır. LVS' nın çeşitli mekanizmalar aracılığı ile etki ettiği bilinmektedir. Fosfodiesteraz III'ü inhibe ettiği ve mitokondride K+ duyarlı ATP kanallarını açtığı, böylece kardiyoprotektif etkili olduğu iyi bilinmektedir. Levosimendan, kalbin kasılma gücünü oksijen tüketimini artırmadan kuvvetlendirir ve anti-oksidan, anti-inflammatuar, inotropik ve vazodilatatör özelliklere sahiptir. Levosimendan, kalp cerrahisi sırasında kalbin pompa gücü azalmış olgularda kullanımı tercih edilmektedir. Levosimendan'ın nöronları indirek olarak koruduğu gösterilmiştir, ancak direct neuronlar üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada, LVS'nın nörotoksik etkileri olup olmadığı fare kaynaklı Nöroblastoma (NB2a) dizin hücrelerinde araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla LVS' nın (0,1, 0,3, 1, 3, 10, 30 ve 100 µM) toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT) ile, apopitotik etkileri TUNEL yöntemi ile ve hücre canlılık testi MTT yöntemi ile incelendi. Bulgular: NTT testinde, Levosimendanın tüm konsantrasyonlarında (0,1, 0,3, 1, 3, 10, 30 ve 100 µM) ılımlı nörotoksik etkileri saptanmadı. İlaveten, 1 µM konsantrasyonda nörit inhibisyonu yapmadığı gibi nörit uzamasını anlamlı bir derecede artırdı. Hücre proliferasyonunu olumsuz yönde etkilemedi ve apopitotik hücre sayısı kontrol grubundan farklı değildi ( p>0.05). Sonuçlar: Levosimendanın direk nöroprotektif etkileri K+ açıcı kanallar üzerinden yaptığı olumlu etkiler, genetik transkripsiyon mekanizmalarını düzenleyerek gösterdiği hipotezleri ile açıklanabilir. Ayrıca fosfodiesteraz inhibisyonu, kalsiyum desensitizasyonu ile de nöronal koruyucu etkiye sahiptir. Levosimendan, kalp cerrahisi anında kalbin pompa gücü azalmış olgularda özellikle tercih edilir. Levosimendan, hasatlığın doğasına bağlı olarak veya işlemin kendisinden kaynaklanan risklere bağlı olarak beyin hasarı riskine sahip hastalarda güvenle kullanılabilir. Anahtar Sözcükler: Nörotoksisite, in vitro, levosimendan, NB2a, MTT

Hücre canlılığıHücre kültürüHücreler+4
Tülün Öztürk
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

2008-2015 yılları arasında gebelikte antiepileptik ilaç kullanan hastaların retrospektif değerlendirilmesi

Bu projenin amacı 2008-2015 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı'na antiepileptik ilaç kullanımı nedeniyle başvuran gebelerin retrospektif değerlendirilmesidir. Epilepsi nöbetlerinin olduğu gibi epilepsi hastalığının tedavisinde kullanılan antiepileptik ilaçların da birtakım yan etkileri bulunmaktadır ve bunlar gebelik döneminde kullanımda teratojenik etkiler olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada gebeliği sırasında antiepileptik ilaç kullanan kadınlara gebeliği, doğum süreci ve çocuğun genel sağlık durumu ile ilgili sorular soruldu ve cevaplar kayıt altına alındı. Sağlıklı bebeklerin yanı sıra düşük, ölü doğum, sonlandırılmış gebelik ve doğumsal malformasyonlara rastlandı. Politerapi gebelerde teratojenik riskleri artırdığından tedavide en az sayıda, en düşük dozda ve teratojenik risklerin olabildiğince az olduğu ilaçlar tercih edilmelidir. Anahtar Sözcükler: Antiepileptik ilaçlar, gebelik, teratojenite

AntikonvülsanlarEpilepsiGebelik+3
Yenay Ergül
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Yaygın beyin hasarı sonrasında pioglitazon'un nöroprotektif etkisi

Amaç: Çalışmamızda, deneysel kafa travması modeli oluşturulan sıçanlara üç farklı dozda verilen Pioglitazon'un beyinde koruyucu (nöroprotektif) etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Deneyde erkek sıçanlarda ağırlık düşürme yöntemi ile travma oluşturuldu. Denekler; kontrol, travma, travma+serum fizyolojik su (SF), travma+1 mg/kg PG, travma+10 mg/kg PGve travma+30 mg/kg PG olmak üzere altı gruba ayrıldı. İlk ilaç uygulaması kafa travmasıdan 30 dak önce yapıldı. PG, 100µl serum fizyolojik suda hazırlanarak 1mg/kg, 10mg/kg ve 30mg/kg dozlarında intraperitoneal olarak 5 gün süreyle günde tek doz olarak verildi. İlaç uygulamaları sonrası 7. ve 28.günlerde genel anestezi altında hayvanlardan beyin örnekleri çıkarılarak %10'luk formalinde tespit edildi. Doku örneklerinden kesitler alınıp histopatolojik incelemeler yapıldı. Bulgular: Beyin dokusu örnekleri histolojik açıdan incelendiğinde, travma ve travma+SF gruplarında belirgin doku hasarının meydana geldiği, nöronlarda piknozis ve sitoplazmada vakuollerin varlığı görüldü. PG uygulaması sonrası, hasarın 28.gün örneklerinde 7.gün örneklerine göre belirgin şekilde azaldığı izlendi. Yüksek dozdaki PG uygulamasının, diğer dozlara oranla daha etkin olduğu saptandı. Sonuçlar: PG uygulamasının, kafa travması modelinde hayvanlarda doku hasarına karşı koruyuculuğu gösterildi. Bu nöroprotektif etkinin moleküller mekanizmalarının araştırılması, tedavi etkinliğinin ve hasta yaşam kalitesinin arttırılmasında yeni bir yaklaşım oluşmasını sağlayacaktır.

ApoptozisBeyinBeyin hastalıkları+5
Işıl Aydemir
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Nöroblastoma hücre kültüründe glutamat aracılı oluşturulan nörotoksisiteye oksitosinin etkileri

Amaç: Bu çalışmada insan nöroblastoma SH-SY5Y hücre kültüründe glutamat ile oluşturulan nörotoksisitede, oksitosinin nörit büyümesi, hücre canlılığı, hücre proliferasyonu ve apoptozise olan etkileri araştırılması ve olası nöroprotektif etkinliğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Oksitosin ve glutamatın toksik etkileri Nörotoksisite Tarama Testi (NTT), apopitotik etkileri TUNEL yöntemi ve hücre canlılık testi MTT yöntemi ile incelendi. NTT testinde; hücre kültürüne glutamat 32 µM konsantrasyonunda eklenerek nörotoksisite oluşturuldu. Oksitosin 1, 3, 10, 30 ve 100 µM konsantrasyonlarında eklenerek nörit inhibisyonuna etkisi incelendi. SH-SY5Y hücre hattında glutamat uygulamasının apoptozise neden olduğu TUNEL yöntemi ile gösterildi. glutamat ile birlikte oksitosinin farklı dozlarda verildiğinde ortaya çıkan antiapoptotik etki apoptotik indeks ile değerlendirildi. Bulgular: Glutamatın SH-SY5Y hücre kültüründe doz bağımlı nörotoksik etki gösterdiği ve 32 μM konsantrasyonda nörit uzamasını %50 oranında azalttığı saptandı. SH-SY5Y hücrelerinde glutamat ile oluşan nörit uzaması inhibisyonunun oksitosin uygulanarak doza bağımlı olarak azaldığı gösterildi. Özellikle oksitosinin 10 µM konsantrasyonlarından itibaren anlamlı olarak nörit inhibisyonunu azalttığı ve nöroprotektif etki gösterdiği tespit edildi. MTT sonucuna göre glutamatın hücre proliferasyonunu %50 azalttığı konsantrasyon 54 µM olarak belirlendi. Ardından oksitosin uygulaması ile glutamatın hücre proliferasyonuna olan olumsuz etkisini doza bağımlı olarak anlamlı olarak azalttığı görüldü. Sonuçlar: Glutamatın farklı konsantrasyonlarda hücre çoğalması ve canlılığı üzerinde anlamlı toksik etkiye sahip olduğu; oksitosinin ise glutamat ile oluşan nörit inhibisyonunu azalttığı, nöroprotektif etkisi olduğu ve antiapoptotik etkilerinin olduğu gösterildi. Ayrıca önceden oksitosin uygulanan SH-SY5Y hücrelerinde glutamatın nörotoksik etkisini oksitosinin engellediği ve hücre canlılığını arttırdığı saptandı.

GlutamatHücre kültür teknikleriHücre kültür teknikleri+3
Börte Gürbüz Özgür
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Lipödemli olgularda yağ dokusu metabolitleri ile yağ doku kalınlığı arasındaki ilişki

Adipokinler ve disfonksiyonel yağ dokusu ilişkisinde subkütan yağ dokusundan ziyade, viseral yağ dokusundaki değişiminin rolüne dikkat çekilmiştir. Özellikle subkütan yağ dokusunun etkilendiği lipödemde, adipokinlerle ilgili bilgiler yetersizdir. Bu çalışmada lipödemli olgularda adiponektin, ghrelin, resistin ve visfatin düzeylerinin ve yağ dokusu kalınlığı ile aralarındaki ilişkinin araştırılması amaçlandı. Bu amaçla subkütan yağ dokusu kalınlığı objektif olarak ultrasonografi ile değerlendirildi. Çalışmaya lipödem tanısı alan 19 kadın olgu ve aralarında yaş bakımından fark olmayan 15 sağlıklı kadın dahil edildi. Cilt ve subkütan yağ dokusu kalınlığı ultrasonografik olarak ölçüldü. Tüm olgulardan adiponektin, ghrein, resistin ve visfatin serum düzeyleri Eliza cihazında sandawich yöntemi kullanılarak ölçüldü. Lipödemli olgularda kontrollere kıyasla uylukta cilt kalınlığı hariç, uyluk ve baldırda cilt altı subkütan doku kalınlığı ve toplam cilt- cilt altı kalınlığı anlamlı olarak artmış bulundu (P<0,000). Lipödemli olgular ve kontroller arasında adiponektin, ghrelin, resistin ve visfatin serum düzeyleri bakımından anlamlı fark saptanmadı (P>0,05). Lipödemli olgularda ve kontrollerde adiponektin, ghrelin, resistin ve visfatinle ultrasonla cilt, cilt-altı ve toplam kalınlık ölçümleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (P>0,05). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla beraber, detaylı olarak irdelendiğinde gruplar arasında adipokinler ve ultrason ölçümleri ilişkisinde, pozitif veya negatif yönde birbirinden ayrışan korelasyonlar izlendi. Bulgularımıza göre adipokinlerin serum düzeyi ile subkütan yağ dokusu kalınlığı arasında anlamlı ilişki bulunamamakla beraber, tamamen ilişkisiz olduğu tartışmalıdır. Daha geniş serilerde yapılacak ileri çalışmalar adipokinler ve subkütan doku kalınlığı ilişkisine ve ultrasonografinin önemine ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Adipokinler, Lipödem, Ultrason

AdipokinlerAdipoz dokuLenf+3
Zeliha Ünlü
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Rapamisin'in fare nöroblastoma (NB2a) hücre kültürü üzerindeki etkilerinin araştırılması

Amaç: Bu projenin amacı bir mTOR inhibitörü olan Rapamisin adlı etken maddenin fare nöroblastoma hücre dizininde (NB2A) nörotoksik veya nöroprotektif etkilerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Rapamisin'in olası nörotoksik etkileri fare nöroblastoma hücre (NB2A) dizininde araştırıldı. Hücreler flask içinde DMEM eklenerek etüvde çoğaltıldılar. Rapamisin, stok çözelti kullanılmadan önce DMSO içerisinde çözüldü ve medyum ile seyreltildi. CellTiter-Glo® luminesans hücre canlılığı ölçüm yöntemi, kullanılarak doz yanıt eğrisi oluşturuldu. 1. gün, tüm kuyucuklara NB2A hücresi konularak 24 saat inkübasyona bırakıldı. 24 saat sonra ilk üç kuyucuk hariç kalan tüm kuyucuklardaki medyum çekilerek farklılaşma medyumu eklendi. Farklılaşma medyumu içeren kuyucukların ilk üçü hariç (+ kontrol), diğerlerine farklı konsantrasyonlarda Rapamisin konuldu. Hücreler inkübe edildi ve 1 gün bekletildi. Daha sonra çukurlar Coomassie Blue ile boyandı ve image analiz programı kullanarak ölçümler gerçekleştirildi. Hücre proliferasyonunun değerlendirilmesi amacıyla MTT ve Rapamisin'nin nöron kültürü üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla klorprifos 25 µM konsantrasyonlarda eklenerek NTT testi yapıldı. İstatistiksel analizler gerçekleştirildi ve p<0,05 anlamlılık düzeyi olarak seçildi. Bulgular: NTT testinde anlamlı olmayan nörit uzaması, MTT testinde ise anlamlı hücre proliferasyonu azalması gözlendi. Nörotoksik etkili klorprifos ile de NB2A hücrelerinde istatiksel olarak doza bağlı bir şekilde azalma gözlemlendi. Sonuçlar: Rapamisin adlı etken maddemizin nörotoksik olduğu, nöronal harabiyet ve ölüme sebebiyet verebileceği anlaşılmıştır. Fakat kullandığımız hücre kültürünün kanser hücrelerinden oluşmasından dolayı antikanserojen etki gösterebileceği düşünülmüştür. ix Anahtar Kelimeler: Rapamisin, fare, nöroblastoma, hücre kültürü, mTOR, MTT, NTT, Klorprifos, nörotoksisite, nöron, nörodejeneretif hastalıklar Title: Investigation of the Effects of Rapamisin on Mouse Neuroblastoma (NB2A) Cell Culturesından dolayı antikanserojen etki gösterebileceği düşünülmüştür.

FarelerHücre kültürüKlorprifos+7
Ece Nur Kaya
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Tip II diyabet oluşturulmuş sıçanlarda melatonin ve L-carnitin tedavisinin oksidatif stres ve damar yanıtları üzerine etkilerinin incelenmesi

Tip 2 diyabet çok yaygın görülen bir sağlık sorunudur. Vasküler disfonksiyon diyabetik kardiyo vasküler hastalıkların patogenezinde major rol oynar. Hiperglisemi, oksidatif stres ve dislipidemi gibi bir çok önemli faktörün vasküler disfonksiyona neden olduğu düşünülmektedir. Antioksidan parametrelerdeki azalma ve serbest radikal oluşumunda artma oksidatif strese neden olur ve bu durum diyabetik komplikasyonların gelişmesine katkıda bulunur. L- karnitinin melatonin kadar güçlü bir antioksidan özelliğine sahip olduğu görülmüştür. Melatonin triptofandan derive edilen bir lipofilik indolamindir, esas olarak pineal bezden üretilir ve en güçlü antioksidan ajanlardan biri olarak kabul edilir. Daha önce melatoninin streptozosin ile indüklenen diyabetik ratlarda bozulmuş oksidatif durumu etkili bir şekilde normalleştirebildiği gösterilmiştir. L- Karnitin küçük bir suda eriyen kuaterner amin olup, lipit metabolizmasında çok önemli rol oynar. Diyabette plazma karnitin düzeylerinde belirgin bir azalma gösterilmiştir bu da diyabetik komplikasyonların patofizyolojisinde L- karnitinin önemli bir rol oynayabileceğini akla getirmektedir. Bu çalışmada düşük multipl doz intraperitoneal STZ enjeksiyonu (2 kez, 30 mg/kg/ i.p) ve 8 haftalık yüksek yağlı diyet ile diyabet indüklenmiştir. Daha sonra diyabetik hayvanlar ; Kontrol (K), yüksek yağlı diyet (HFD) ve STZ ile indüklenen diyabetik grup (HFD + STZ), melatonin (10mg/kg/g i.p) tedavisi alacak diyabetik grup (HFD+STZ+MLT), L- karnitin (0.6 g/kg i.p) tedavisi alacak diyabetik grup (HFD+STZ +LC) ve glibenklamid (5mg/kg/g oral) tedavisi alacak diyabetik grup (HFD+STZ+GB) olmak üzere rastgele gruplara ayrılmıştır. Serumda açlık kan şekeri, insülin ,total kolesterol, HDL- kolesterol, LDL kolseterol, trigliserit ve malodialdehid (MDA) seviyeleri ölçüldü. Aortadaki endotel fonsiyonunun belirlenmesinde, endotel bağlı gevşeme için asetilkolin , endotelden bağımsız gevşeme için isee sodyum nitroprussid ile indüklenen yanıtlara bakıldı. Ayrıca sıçan karaciğer örneklerinde, glutatyon peroksidaz, süperoksid dismutaz ve nitrik oksit aktivitelerine bakıldı. Sonuçlarımıza göre melatonin ve l- karnitin tedavisi kan şekeri, total kolesterol ve LDL düzeylerini belirgin olarak arttırdı. MDA düzeyleri melatonin tedavisi ile anlamlı olarak azalırken SOD düzeyleri gruplar arasında değişiklik göstermedi. Sonuçlara göre özellikle melatoninin diyabette damar yanıtları ve endotel disfonksiyonu üzerine olumlu etkileri gösterildi.

Derya Selcen Salmanoğlu
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of drug use habits of university students during the COVID-19 pandemic period

Introduction: In late 2019 a new virus called Coronavirus SARS-CoV-2 has been identified. The virus that started to spread locally in some parts of China, has spread in an overwhelming speed across the globe and has caused a pandemic of respiratory illness. The pandemic has huge effect on the Rational drug use (RDU) which is defined by the World Health Organization (WHO); as the ability of individuals to obtain the appropriate drug, at the appropriate time and dose, at the lowest price and easily, according to their clinical findings and individual characteristics. It is shown that during the Covid-19 pandemic, confusion and misunderstanding of information about the pandemic, disease, and drugs has spread widely among the public. This study was conducted to evaluate the knowledge-attitudes-behaviors of university students regarding rational drug use during the COVID-19 epidemic. Materials & Methods: The ethics committee approved a 24-questions survey study which was filled by study participants with a total of 401 surveys collected. The collection was done by face-to-face interviews with enrolled students at Çukurova university campus's main Squares, Dining Hall, Library, Different faculties, and cafeterias. In this study, answers were collected of questions about demographic information, general attitude towards COVID-19 and drugs use, vitamins use, mineral and herbal medicines use, antibiotic drugs use, and the use of antidepressant drugs. After the data collection process, the data of each questionnaire was entered in the SPSS software for evaluation and statistical analysis. Results: In this study 401 university students participated, including 239 (59.6%) women and 162 (40.4%) men. 117 (29.2%) medicine students, 99 (24.7%) engineering students, 185 (46.1%) literature students. Regarding the general attitude and drug use regarding COVID-19, 378 (94.3%) of the participants stated that they had COVID-19 vaccine, and 23 (5.7%) did not. Of the vaccinated participants, 244 (64.5%) reported two doses, 123 (32.5%) three doses, and 11 (2.9%) one dose. Regarding the participants' use of vitamin, mineral and herbal medicines, 335 (83.5%) reported that they did not use any supplements, and 66 (16.5%) reported that they used supplements for protection against COVID-19. The participants' use findings of antibiotic drugs were follows; 381 (95%) reported that they did not use antibiotic drugs, and 20 (5%) reported that they used antibiotic drugs. Plus, the participants' use of antidepressant drugs were as follows; 389 (97%) reported that they did not use any antidepressant drugs, and 12 (3%) reported that they used antidepressant drugs during the COVID-19 pandemic. Conclusion: The results indicate high level of knowledge and positive attitudes and behaviors among students enrolled at Çukurova university in Adana, Turkey toward rational drug use during the COVID-19 pandemic. Keywords: Rational Drug Use, COVID-19, Pandemic, Coronavirus, Pharmacology

Rational drug useCOVID 19Coronavirus enfections+4
Ammar Haj Hassan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Azadirachta indica bitkisinin sekonder metaboliti olan azadiraktin'in lösemi hücre hatlarında proliferasyon üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Azadiraktin'in insan akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve kronik lenfositik lösemi (KLL) hastalıklarında ilaç olarak kullanılma potansiyelinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Azadiraktin'in ALL ve KLL hücre hatları üzerindeki anti-proliferatif etkileri ve etki mekanizmaları incelenmiştir. Çalışmamızda; MTT, Hoechst / Propidium iodide (HO/PI) boyama yöntemi ve hücrelerin direk sayımı ile Western Blotlama yöntemleri kullanılmıştır. Apopitoz üzerindeki etkileri; APAF-1, kaspaz-9, Bcl-2, Bax, kaspaz-8, nükleer faktör κB, aktif kaspaz-3 düzeylerine bakılarak gösterilmiştir. Hücre döngüsü üzerine olan etkileri için siklin D1, Rb, siklin A, siklin B1 ve p53 proteini düzeylerine bakılmıştır. Tübülin formasyonu üzerindeki etkileri için α-tübülin ve asetile – α-tübülin düzeylerine bakılmıştır. Bulgular: Azadiraktin'in Kaspaz 3, Kaspaz 8, Kaspaz 9, APAF-1, Bax ve IκB-α düzeylerinde artış ile birlikte Bcl-2, NFκB-p105, NFκB-p50 ve NFκB-p65 düzeylerinde azalma sonucunda apoptotik uyarımı artırdığı; p53, p21, ve Rb proteinlerinde artış ile birlikte Siklin A, Siklin B1, Siklin D1 ve PCNA düzeylerinde azalma sonucunda hücre döngüsünü yavaşlatıcı / kırıcı etki gösterdiği, hem ALL hem de KLL hücre hatlarında doz bağımlı etkilere sahip olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Bu sonuçlar Azadiraktin'in tedavi protokolüne yardımcı ve özellikle nüksleri önleyici bir ilaç olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.

ApoptozisAzadirachta indicaAzadirachtin+4
Mevlüt Aldırmaz
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Fransız sahil çamı (pinus maritima) ekstresi'nin yüksek yağ içerikli diyet ve düşük doz streptozotosinle diyabet oluşturulmuş sıçanlarda etkinliğinin araştırılması

Bu projenin amacı, Fransız sahil çamı (FSÇ) kabuğu ekstresinin, yüksek yağlı diyet (YYD) ve düşük doz streptozotosinle (STZ) tip 2 diyabet modeli oluşturulan sıçanlardaki etkinliğinin araştırılmasıdır. Tip 2 diabetes mellitus (Tip 2 DM), çağımızın en hızlı büyüyen epidemik hastalıkların biri olup, insülin direnciyle karakterize kronik metabolik bir hastalıktır. DM'un başlıca komplikasyonları arasında, kardiyovasküler komplikasyonlar, nöropati, retinopati, nefropati ve vasküler patolojiler bulunmaktadır. Diyabete bağlı artmış oksidatif hasar, oluşan komplikasyonlarda önemli rol oynamaktadır. DM'taki morbitide ve mortalitenin başlıca nedeni kardiyovasküler bozukluklardır. Diyabetik nefropati ve bunun sonucunda gelişen böbrek yetmezliği de, diyabete bağlı morbitide ve mortalitenin ana nedenlerinden birisidir. Mevcut tedavi yaklaşımları ise, böbrek yetmezliği gelişimini engellemede yetersiz kalmaktadır. Öte yandan, FSÇ ekstresi, biyoflavonoidlerin bir karışımı olup, esas olarak oligomerik proantosiyanidinleri (OPS) içerir. OPS'nin birçok antioksidanlar içerisinde, en güçlü serbest radikal yakalayıcı ajanlardan biri olduğu bildirilmiştir. Bu bitkisel ekstrenin, diabetes mellitus üzerine yararlı etkileri de birkaç deneysel ve klinik çalışmada rapor edilmiştir. Bu çalışmada, diyabet oluşturmak amacıyla, 4 hafta süreyle YYD ile beslenen sıçanlara düşük doz intraperitoneal STZ enjeksiyonu (35 mg/kg) uygulandı. Deney hayvanları rastgele olarak; kontrol grubu (standart diyet), YYD grubu, YYD ve STZ ile indüklenen diyabetik gruplara ayrıldı. Ayrıca, diyabetik gruplar da alt gruplara ayrıldı: Bu gruplara 4 hafta süreyle oragastrik olarak; serum fizyolojik (SF, diyabetik kontrol) veya metformin (300 mg/kg/gün, pozitif kontrol) veya farklı konsantrasyonda (10, 50 ve 100 mg/kg/gün) FSÇ ya da FSÇ ekstresi (50 mg/kg/gün) ile (300 mg/kg/gün) metformin kombinasyonu verildi. Çalışma sonunda, sıçanların serumlarında, açlık kan şekeri, insülin, total kolesterol, LDL-kolesterol, HDL-kolesterol, trigliserid, HbA1c, üre, kreatinin, C-reaktif protein (CRP), serum nitrit/nitrat ve malondialdehid (MDA) düzeyleri tayin edildi. Ayrıca, sıçanların böbrek örneklerinde, lipid peroksidasyonunun göstergesi olarak MDA düzeyi ölçüldü. Sıçanların torasik aortalarında endotel fonksiyonunun belirlenmesi amacıyla, endotele-bağımlı gevşeme yanıtları değerlendirildi. İlave olarak, pankreas ve böbreklerde histopatolojik değerlendirmeler yapıldı. FSÇ ekstresi, diyabetik sıçanlardaki artmış olan açlık kan şekeri, HbA1C ve HOMA-IR değerlerinde anlamlı iyileştirme göstermiştir. Serum CRP ve MDA değerleri ve böbrekte MDA düzeyleri diyabetik sıçanlarda artmış olup, istatistiksel olarak anlamlı farklılık sadece serum MDA düzeyleri için bulunmuştur. Tedavi uygulamaları ise, artmış olan bu parametrelerde azalmaya neden olmuştur. Pankreas ve böbrek histopatolojisi üzerine yapılan çalışmalarda da, diyabete bağlı gelişen hasar üzerine tedavi uygulamalarının olumlu etkileri tespit edilmiştir. Bu çalışma sonucunda elde edilen olumlu etkiler, FSÇ ekstresinin, diyabetin komplikasyonlarının önlenmesi amacıyla, tek başına ya da diğer antidiyabetik ilaçlarla kombine olarak kullanılmasına katkı sağlayabilir.

Bitki özütüDiabetes mellitusDiabetik nefropatiler+6
Bedirhan Ay
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Bir kentsel bölgede hipertansiyon hastalarında tedavi uyuncu ve bunu etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Bir Kentsel Bölgede Hipertansiyon HastalarındaTedavi Uyuncu Ve Bunu Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi Giriş: Hipertansiyon gibi sürekli ilaç alımı ve düzenli kontrol gerektiren kronik hastalıklarda tedavi uyuncunun olmaması, etkin kan basıncını sağlamanın önündeki önemli engellerden biridir. Bu çalışma ile uyumla ilişkili değişkenleri tespit etmek, kentsel bir bölgede aynı aile hekimine kayıtlı bir grup hastada antihipertansif tedavi uyuncunu ölçmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem. Bu çalışmada, İzmir Konak Bölgesinde aynı aile hekimine 1 Ocak 2014 tarihi itibarıyla kayıtlı 3594 bireyden, 40 yaş üstü hipertansiyon tanısı almış 535 eski ve yeni hipertansiyon hastalarından basit rastgele örneklemeyle seçilmiş 300 hastaya; niteliksel ve niceliksel verileri toplamayı amaçlayan anket ve Kronik hastalık bakımını değerlendirme ölçeği (PACIC) ve Morisky 8 maddeli ilaca uyum anketi (MMAS-8) içeren anket formları yüzyüze uygulanmışır. Minimum örnek büyüklüğü Patent 2 çalışmasına göre Hipertansiyon prevelansı % 30,3 olarak alındığında, % 5 sapma ile 300 olarak hesaplanmıştır. Bulgular: Morisky 8 soruluk anket ölçeğine göre hastaların %74 ü tedaviye uyumlu iken %22,7 sinin tedaviye uyumsuz olduğu saptandı. Kronik hastalık bakım değerlendirme ölçeğinin(PACİC) ortalaması 3,5 ±028 olduğu saptandı.Araştırma sonucunda yaş,medeni durum, iş-eğitim durumu ve sosyoekonomik düzey ve uyum arasında bir ilişki bulunmadı. Hipertansiyon hakkında doğru ve geniş bilgiye sahip ve özellikle hekim tarafından bilgilendiren ,yaşam tarzı değişikliklerinden sigara bırakma ,tuz ve yağ kısıtlama davranışını gösteren ,iyi uyku düzenine sahip hastaların tedavi uyumunun daha iyi olduğu saptandı. Düzenli izlemin önündeki en büyük engelin tedaviye ulaşamama ile ilgili örgütsel sorunlardan kaynaklandığı saptandı. Her ne kadar hastaların büyük çoğunluğunun hastalıklarının kontrol altında olduğunu düşünmeselerde, teşhis ve tedavisi ikinci basamakta düzenlenen hastaların daha uyumlu olduğu saptandı. Sonuçlar: Hasta uyumunu arttırmada hekimin rolü çok önemlidir. Birinci basamak, hipertansiyon değerlendirme ve kontrol oranlarını arttırmaya yönelik desteklenmeli ,tedaviye ulaşmanın önündeki engeller sağlık sistemi üzerinden iyileştirilmeli, Uyku bozukluğu olan hastalar ve tedavi uyumu arasında ilişki incelenmelidir. Anahtar Kelimeler : Hipertansiyon, Uyum, Kronik hasta bakım değerlendirme ,MMAS-8 Antihipertansif tedavi

Antihipertansif ajanlarHasta uyumuHastalar+5
Jale Akgöl
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Epilepsi tedavisinde kullanılan levetirasetamın xenopus laevis embriyoları üzerindeki teratojenik etkisi

İlaçlar teratojeneziste önemli etkenlerden biridir. Bu durum birçok ilacın gebelikte klinik kullanımı sınırlamaktadır. Epilepsi tedavisinde kullanılan levetirasetamın gebelikte kullanımı ile ilgili yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada levetirasetamın teratojenik etkisi araştırıldı. Bu amaçla, Xenobiyotiklerin etkisini %89 oranında doğru öngördüren, FETAX ( Kurbağa Embriyo Teratogenez Deneyi: Xenopus) testi kullanıldı. Bu çalışmada 6 adet kontrol, 9 adet deney grubu olmak üzere 15 adet ergin Xenopus leavis kullanıldı ve embriyolar 96 saat 1.2, 12, 24, 48 µg/mL levetirasetam konsantrasyonlarına maruz bırakıldıktan sonra tüm gruplarda ölüm oranları tespit edildi, ayrıca bu gruplar mikroskop altında incelendi, boyları ölçüldü ve anomaliler mikroskop bağlantılı kamera ile fotoğraflandı. Xenopus laevis erken embriyo gelişiminde rol oynayan ve mRNA ekspresyonunda spesifik genler olan ESR1, PAX6, BMP4, MYF5 ve HSP70 gen analizi yapıldı. Ayrıca embriyoların histopatolojik analizi incelendi. Çalışmalar sonucunda anomali oranı (%1.45) bulundu ve kontrolle (%0.8) aralarında bir farklılık gözlenmedi. Boy uzunluklarında kontrol grubu (10.8mm) ile aralarında tüm konsantrasyonlarda boyca farklılık gözlenmedi (10.7 mm). Histopatolojik analizde birkaç anormal embriyo haricinde hem kontrol ve hem de deney gruplarında elde edilen organlarda bir anomali gözlenmedi, sadece levetirasetametirasetam uygulanan tüm gruplarda hipopigmentasyon gözlendi. Son olarak erken gelişim döneminde önemli genler olan ESR1, BMP4, MYF5 ve HSP70'in ekspresyonunda azalma, PAX6 ekspresyonunda ise artma görüldü. Ancak ekspresyon düzeylerindeki bu değişmeler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu sonuçlar bir antiepileptik ajan olan levetirasetamın, incelenen parametreler açısından Xenopus laevis embriyolarında teratojenik etkisinin olmadığını göstermektedir.

AntikonvülsanlarEmbriyoEpilepsi+3
Betül Kalay
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Tiazolidindion grubu pioglitazonun NB2A hücre kültürü üzerindeki etkilerinin araştırılması

Amaç: Fare beyin hücre hatı (NB2a) üzerine pioglitazon in vitro sitolojik, biyokimyasal ve farmakolojik etkilerinin ilk defa araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca literatürde tez kapsamında test edilen pioglitazon maddesinin beyin tümörü hücrelerinde çoğalmayı baskılayıp baskılamadığı konusunda herhangi bir araştırmaya rastlanmamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda pioglitazon çeşitli konsantrasyonlarda kültür ortamına ilave edilerek hücre çoğalması üzerine etkileri 3-(4,5 dimetylthiazol-2-yl) - 2,5 diphenltetrazolium bromide (MTT) yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Bulgular: Bulgularımız sözkonusu bileşiklerin düşük konsantrasyonlarda antioksidan aktivitelerinin varlığını ve yüksek konsantrasyonlarda ise sitotoksik etkili olduklarını ortaya koydu. Sonuçlar: Nörotoksik etkiye sahip moleküllerin oluşturacakları nöron hasarları PG ile önlenebileceği ve toksik maddelerin santral sinir sisteminde oluşturduğu hasarının niteliği de araştırılacağı için oluşmuş hasarın tedavisi ile hasarın gelişmesinin önlenmesi için yardımcı tedavilerin bulunması için de bir çıkış kaynağı olabilecektir. Anahtar kelimeler:NB2a, MTT, Nörotoksisite, klorpirofos, apoptozis, nörotoksisite tarama testi.

ApoptozisBeyinFareler+7
Okan Seyrek
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Metabotropik glutamat reseptör antagonistlerinin sıçanlarda kinpirol ile oluşturulan kompulsif kontrol davranışı üzerine etkileri

AMAÇ: Obsesif kompulsif bozukluk yoğun işlev bozukluğu ve yaşam kalitesi düşmesine neden olan bir psikiyatrik bozukluktur. Obsesif kompulsif bozukluğun etiyolojisinde glutamat sistemin aktivasyon artışına ilişkin kanıtlar bulunmaktadır. Özellikle daha önceki çalışmalarda anksiyolitik benzeri etkisi gösterilmiş olan Grup I metabotropik Glutamat 5 reseptör antagonistleri obsesif kompulsif bozukluk tedavisinde etkili olabilir. Bu çalışmada sıçanlarda D2/D3 agonisti olan kinpirol ile oluşturulan obsesif kompulsif modeli üzerinden bir Grup I mGlu5 reseptör antagonisti olan 2-metil-6-(feniletinil) piridinin (MPEP) kinpirole bağlı olarak gelişmesi beklenen kompulsif kontrol davranışları üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.YÖNTEM: Kinpirol haftada iki ve toplam on kez 0.5 mg/kg subkutan yolla verilmiştir. Kinpirol uygulamasından 15 dakika önce 1 mg/kg ve 5 mg/kg dozlarda MPEP uygulaması yapılmış, aktif kontrol ilacı olarak 10 mg/kg sitalopram kullanılmıştır. 1., 5. ve 10. enjeksiyonlardan sonra 55 dakikalık video kaydı yapılmış ve kompulsif kontrol davranışları değerlendirilmiştir.BULGULAR: MPEP 5 mg/kg doz uygulaması kinpirole bağlı olarak kompulsif kontrol davranışlarının gelişmesini azaltmış, 1 mg/kg doz ile bu şekilde bir etki elde edilmemiştir.SONUÇLAR: Bu çalışmanın sonuçları özellikle bazal gangliyonlardaki dopaminerjik nörotrasmisyonun mGluR5 reseptör antagonistleri ile kontrol altında tutulduğun ilişkin önceki preklinik çalışma sonuçlarını desteklemektedir. Bu ilaç grubu obsesif kompulsif bozukluk tedavisi için umut vadeden bir ilaç sınıfını oluşturmaktadır.Anahtar Sözcükler: Obsesif kompulsif bozukluk, sıçanlar, compulsive control, kinpirol, MPEP

AntagonistlerGlutamatObsessif kompülsif bozukluk+2
Mehmet Murat Demet
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Amanita phalloides ekstraklarının antimikrobiyal etkisinin araştırılması

En zehirli mantar türlerinden olan Amanita phalloides isimli şapkalı mantar türünün kloroform, aseton, metanol ve distile su ile hazırlanan ekstraklarının, Candida parapsilosis, Candida albicans, Metisilin duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA), Enterococcus faecalis, Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa ve Metisilin dirençli Staphylococcus aureus(MRSA) türlerine karşı antimikrobiyal etkisi araştırıldı. Yöntem olarak in vitro disk difüzyon yöntemi kullanıldı. Bulgulara göre; en yüksek antibakteriyel aktivitesi MRSA ve MSSA türlerine karşı bulunmakla birlikte diğer bakterilere karşı da farklı seviyelerde antibakteriyel aktivite gösterdiği saptandı. Sonuç olarak; sadece Amanita phalloides'in distile su ile hazırlanan ekstraktının bakterilere karşı etkisi olduğu fakat antifungal etki göstermediği saptandı.

AmanitaAmanita phalloidesAntienfektif ajanlar+4
Sabire Karayakalı
Düzce University · Institute of Health Sciences
2022
10
Master'sOpen AccessTR

Obez ve obez olmayan yetişkin astımlı hastalarda serum vitamin D ve vitamin b12 düzeylerinin değerlendirilmesi

Obez ve Obez Olmayan Yetişkin Astımlı Hastalarda Serum Vitamin D ve Vitamin B12 Düzeylerinin Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada obez ve obez olmayan erişkin astımlı hastalarda D vitamini ve B12 vitamini düzeylerini karşılaştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmaya vücut kitle indeksi (VKİ)>30 olan 41 obez astımlı ve VKİ<30 olan 32 obez olmayan yetişkin astımlı hasta dahil edildi. Hastaların demografik, klinik ve laboratuar verileri kaydedildi. Obez ve obez olmayan astım grupları arasında serum vitamin D3, vitamin B12 düzeyleri, solunum fonksiyon testleri (SFT) ve demografik özellikler karşılaştırıldı. Bulgular: Obez astım grubunun %78'i, obez olmayan astım grubunun %50' kadın idi. Yaş ortancası obez astımlı hastalarda 50 iken, obez olmayanlarda 43.5 bulundu. Cinsiyet ve yaş ortancası bakımından gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edildi (sırasıyla p=0.012, p=0.013). Serum vitamin D3, B12 düzeyleri ve SFT açısından gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Ayrıca D3 vitamini eksikliği ve B12 vitamini eksikliği olan obez ve obez olmayan gruplar arasında da anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Obez ve obez olmayanlar astımlılar arasında Vitamin D3, vitamin B12 düzeyleri ve SFT açısından farklılık tespit edilmedi. Bu verileri doğrulayabilmek için daha geniş ölçekli araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: astım, obezite, vitamin D, vitamin B12

AstımObeziteVitamin B 12+2
Canan Üren
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Dopamin Reseptör-2 (DRD2) gen polimorfizmlerinin obeziteye yakalanma riski ile ilişkisi

Obezite vücutta aşırı yağ depolanması olarak tanımlanmaktadır. Obezitenin mekanizması tam bilinmemekle birlikte sosyal, kültürel, psikolojik, metabolik ve genetik faktörlerin önemli roller oynadığına dair kuvvetli deliller vardır. Dopaminerjik sistem, beyindeki ödüllendirme ve pekiştirici mekanizmalar üzerindeki etkileri göz önüne alındığında, obeziteye yatkınlık açısından önemli bir genetik aday olduğu bildirilmektedir. Bu çalışmada dopamine reseptör 2 (DRD2) geni, TaqIA ve TaqIB polimorfizmlerinin obezite hastalığına yakalanma riski arasında olası bir ilişkinin varlığı araştırıldı. 140 obez hasta ve 110 sağlıklı gönüllünün venöz kanlarından DNA izole edildi. Polimorfizmlerin tespit edilmesinde polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ve restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (RFLP) yöntemi kullanıldı. DRD2 Taq1A gen polimorfizmi ve obezite hastalığına yakalanma riski arasında anlamlı bir ilişki bulundu (p<0.05). Fakat, DRD2 Taq1B gen polimorfizmi ve obezite hastalığına yakalanma riski arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05).Sonuçlarımız, obezite hastalığına olan yatkınlığın DRD2 Taq1A polimorfizmi ile ilişkili olabileceğini, fakat DRD2 Taq1B polimorfizmi ile ilişkisi olmadığını göstermiştir. Bu bulguların değerlendirilmesi ve desteklenmesi için yeni klinik çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Obezite, Dopamin, Dopamin reseptör geni, Polimorfizm

DopaminGenlerObezite+2
İsa Tayşun
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkin astma hastalarında NAT2 alel ve genotiplerinin dağılımı ve sıklığı

Muradiye Nacak
Gaziantep University
1999
00
Master'sOpen AccessTR

Bir Türk populasyonunda sitokrom P-450 2C9 (CYP2C9) mutasyon sıklığının ve fenitoin kullanılarak genotip/fenotip korelasyonunun incelenmesi

ÖZET Yüksek Lisans Tezi BİR TÜRK POPULASYONUNDA SİTOKROM P450 2C9 (CYP2C9) MUTASYON SIKLIĞININ VE FENİTOİN KULLANILARAK GENOTİP / FENOTlP KORELASYONUN İNCELENMESİ Ecz. Pınar GÜZELBEY Gaziantep Üniversitesi- Sağlık Bilimleri Enstitüsü Farmakoloji Anabilim Dalı Danışman: Doç. Dr. A. Şükrü AYNACIOĞLU Nisan 2000 Sitokrom P-450 2C9 (CYP2C9) enzimi, polimorfik olduğu saptanan enzimlerden biridir. Fenitoin, S-varfarin, tolbutamid, fluoksetin, amitriptilin ve meloksikam da dahil birçok nonsteroidal antiinflamatuvar ilacın (NSAİ) metabolizmasından sorumlu bu enzimin aktivitesi bireyler arası ve toplumlar arası önemli farklılıklar göstermektedir. CYP2C9 aktivitesini etkilediği belirlenen iki önemli mutasyon, sistein144 (CYP2C9*2) ve Iözin359 (CYP2C9*3) aminoasit varyantlarıdır. Türk toplumunda CYP2C9 polimorfizmi daha önce araştırılmamış olduğundan bu çalışmada Türk bireylerindeki CYP2C9*2 ve CYP2C9*3 mutasyon sıklıkları saptanmaya çalışılmıştır. Ayrıca fenitoin kullanarak fenotip ve genotip arasında bir korelasyon bulunup bulunmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 101 Türk bireyinden (30 kadın, 71 erkek ) izole edilen DNA örneklerinde söz konusu iki mutasyonun sıklığı polimeraz zincir reaksiyonu (polymerase Chain reaction: PCR) ve restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (restriction fragment length polymorphism: RFLP) yöntemleri ile araştırıldı. Aynı gruptaki deneklere bir defada, oral yoldan 300 mg fenitoin verilerek fenotiplemeyapıldı. Fenotipleme için fenitoin uygulamasından 12 saat sonra kan örnekleri toplandı. Ayrılan serumda fenitoin ve metaboliti 5-(4 p-hidroksifenil)-5-fenilhidantoin (p-HPPH)'in konsantrasyon analizlerinde yüksek performanslı likit kromotografisi (High Performance Liquid Cromotography: HPLC) yönteminden yararlanıldı. p-HPPH/fenitoin oranının CYP2C9 mutasyonları ile fonksiyonel ilişkisi değerlendirildi. Çalışma sonucunda CYP2C9 genotip sıklıkları CYP2C9*1/1, CYP2C9*1/2, CYP2C9*2/2, CYP2C9*1/3 için sırasıyla %67, %13, %3 ve %16 olarak bulundu. Aktiviteyi en fazla etkileyen CYP2C9*3/3 için ise bu sıklığın yaklaşık %1 olduğu belirlendi. Ortalama fenitoin düzeyleri (mg/L"1) CYP2C9*1/1 genotipinde 4.16, CYP2C9*1/2 genotipinde 5.52 ve CYP2C9*1/3 genotipinde 5.65 olarak saptandı. p-HPPH/fenitoin oranları ise CYP2C9*1/1, CYP2C9*1/2, CYP2C9*2/2, CYP2C9*1/3 ve CYP2C9*3/3 için sırasıyla 0.43, 0.26, 0.14, 0.21 ve 0.02 olarak bulundu. Bulgularımızdan CYP2C9 mutasyonlarının görülme sıklıklarının diğer bazı Avrupa toplumları için bildirilen değerlerden farklı olmadığı saptandı. Bunun yihlı sıra fenitoin serum düzeylerindeki bireyler arası değişkenliğin yaklaşık %30'unun genotiplerle açıklanabileceği, 12 saat sonraki serum fenitoin düzeyinin rutin fenotiplemede kullanılabileceği ve p-HPPH/fenitoin oranının CYP2C9 aktivitesinin in vivo göstergelerinden biri olabileceği sonuçlarına varıldı. Anahtar Kelimeler: Sitokrom P450 2C9 (CYP2C9), polimorfizm, fenitoin, farmakogenetik, Türk populasyonu. &

FarmakogenetikFenitoinPolimorfizm-genetik+2
Pınar Güzelbey
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2000
00
Master'sOpen AccessTR

Dopamin reseptör gen polimorfizmlerinin (DRD2, Taq1A ve Taq1B)) glokom hastalığı patogenezindeki rolü

Glokom hastalığı dünya çapında başlıca körlük sebebidir. Primer açık açılı glokom (PAAG) en sık görülen glokom tipidir ve sekonder bir neden olmaksızın glokoma özgü optik nöropatinin varlığı ile karakterizedir. Göz içi basıncındaki (GİB) anormal yükseliş hastalık için majör risk faktörüdür. Hastalığın gelişmesinde hem genetik hem de çevresel faktörlerin rolü olduğu düşünülmektedir.Dopamin (DA) insanda ödül, motor etkinlik, ruh hali, hafıza, prolaktin salgılanması ve görme olayında yer alan bir maddedir. Çalışmalar DA'nın GİB'in düzenlenmesinde katkısı olduğunu ve gözde GİB'in kontrolünde yer alan dokularda DA reseptörlerinin bulunduğunu göstermiştir. Bu çalışmalara göre D1 reseptörleri uyarımı GİB'de artışa, D2 reseptörleri uyarımı ise GİB'de düşüşe sebep olmaktadır. Buna göre bir polimorfizm sonucu D2 reseptör fonksiyonunda meydana gelebilecek bir değişiklik PAAG hastalığındaki GİB artışında rol oynayabilir. Bu araştırmada Türk PAAG hastalarında DRD2 geni Taq1A ve Taq1B polimorfizmleri araştırılmıştır. Bu amaçla 99 PAAG hastası ve 135 kontrol bireyde polimeraz zincir reaksiyonu restriksiyon parça uzunluk polimorfizmi (PZR-RPUP) yapılmıştır. Dünyada ilk defa yapılan bu çalışmada DRD2 geni Taq1A polimorfizmiyle PAAG hastalığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuçlarımız DRD2 geni Taq1A polimorfizminin PAAG hastalığı gelişmesinde bir risk faktörü olabileceğini düşündürmektedir.

Genler-DRD2GlokomGlokom-geniş açılı+3
Erkan Şahin
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anasteziye sıçanda trimetazidinin myokardiyal ön koşullamaya etkisi

Ali Fuat Kara
Gaziantep University
2004
00
Master'sOpen AccessTR

Barrett özofagus olgularında interselüler adezyon moleküllerinin (ICAM) gen ekpresyonunun araştırılması

Normal skuamoz epitelin metaplastik değişimle farklılaşım göstererek barsak epiteline dönüşmesi olarak tanımlanan Barrett Özofagus gastroözofajiyal reflünün en önemli komplikasyonlarından biri olarak kabul edilmektedir. Hücre adezyon molekülleri, hücre aktivasyonu, göçü, büyümesi, farklılaşması, ölümü gibi birçok olayın düzenlenmesinde yer almaktadır. Hücre adezyon moleküllerinin immünglobulin (Ig) süpergen ailesi içinde yer alan intersellüler adezyon moleküllerinin (ICAM), inflamasyon ve kanserle ilişkisi yapılan birçok çalışmada gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı premalign bir lezyon olarak tanımlanan Barrett Özofagusta ICAM-1, ICAM-2 ve ICAM-3'ün olası rolünü saptamaktır. Çalışmaya Barrett Özofagus tanısı almış olan 18 hasta ve Barrett Özofagus tanısı almamış 25 gönüllü dahil edilmiştir ve kontrol grubundan alınan biyopsi materyalleri gen ekspresyonu analizi için uygun şartlarda saklandı. Real time PCR kullanılarak gen ekspresyonu analizi yapıldı. Verilerin analizinde iki grubun karşılaştırmasında eşlenmemiş Student t-testi ve Fisher'in kesin Ki-kare testi kullanılırken, gen ekspresyonu analizinde Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Yapılan araştırmada hasta grubunda ICAM-1 gen ekspresyonu anlamlı olarak artarken ICAM-2 ve ICAM-3 ekspresyonlarında kontrol grubuna göre anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Bu çalışmadan elde ettiğimiz verilerin adezyon moleküllerinin Barrett Özofagusun kansere doğru ilerleyişinin tespiti için yeni bir değerlendirme ölçütü olabileceğini düşünmekteyiz. Yapılan bu araştırma Barrett Özofagus'unun oluşumu ile ilgili moleküler mekanizmaların aydınlatılmasında yardımcı olabilir. Ayrıca uzun vadede ICAM inhibitörlerinin kullanılması ile Barrett Özofagusun özofagus adenokarsinomuna ilerlemesinin önlenmesi mümkün olabilir.Anahtar kelimeler: Barrett, Ekspresyon, Hücre adezyon molekülleri, Kanser.

AdezyonlarBarrett özofagusuGen ifadesi+2
Ebru Öksüzler
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Erken dogum eylemli hastalarda anjiyotensin dönüstürücü enzim insersiyon/delesyon polimorfizmi

Erken dogum eylemi (EDE) gebeligin 37. haftasından önce baslayan ve dogumla sonuçlanabilen dogum eylemidir. Erken dogum gelismis ülkelerde perinatal mortalite ve morbiditenin anomaliler dısındaki en önemli sebebidir. Hastalıgın maternal ve fetal faktörlerle spesifik genlerin etkilesimi sonucu gelistigi düsünülmektedir. Anjiyotensin dönüstürücü enzim (ADE) bir çinko metallopeptidazdır ve hücre yüzeyinde bulunmaktadır. Vücutta yaygın olarak bulunan ve pek çok özellikleri olan anjiyotensin II (AII)'nin olusumunda rol oynayan baslıca enzim olması nedeniyle ADE'nin pek çok hastalıgın patofizyolojisinde yer alabilecegi düsünülmüstür. ADE seviyelerinin genetik kontrolü oldugunun bulunması ve bu konuda en önemli varyasyonun ADE geninde intron 16'da yer alan insersiyon/delesyon polimorfizmi oldugunun tesbiti üzerine, pek çok arastırma bu fonksiyonel polimorfizm üzerine odaklanmıstır. ADE'nin varlıgı insan plasentası ve uterusu dahil pek çok dokuda tesbit edilmistir. ADE aktivitesinin gebelikte artıs gösterdigi ve dogum eylemi sırasında myometriumun AII'nin kontraktil etkisine duyarlılıgının arttıgı tesbit edilmistir. Tüm bu verilerilerin rehberliginde /D polimorfizmine baglı olarak ADE aktivitesinde olabilecek bir degisiklik, erken dogum eylemli hastalarda preterm uterus kontraksiyonlarını baslatan faktörlerden biri olabilir. Bu arastırmada bir grup Türk hastada EDE'de ADE /D polimorfizminin rolü arastırılmıstır. Yetmis dört EDE'li, 86 kontrol bireyde polimeraz zincir tepkimesi (PZT) ile analiz yapılmıstır. ADE /D polimorfizmiyle EDE arasında istatistiksel olarak anlamlı bir iliski bulunamamıstır. Bu sonuca göre ADE geni /D polimorfizmi EDE'nin moleküler patogenezinde rol oynamayabilir.

Farmakogenetik
Ayşegül Ferhan Arslan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

Migren hastalarında nnos gen polimorfizminin araştırılması

Migren, nörolojik ve non-nörolojik belirtilerle karakterize, ataklarla seyreden bir bas agrısı sendromudur. Migrende fizyopatoloji karmasıktır. Bugün için genetik ve çevresel faktörler, vasküler degisiklikler, hipotalamik disfonksiyon, nörotransmitterler, trigeminovasküler anormallikler ve nörojenik inflamasyonun ortak rolü oldugu kabul edilmektedir. Migren etiyolojisinde genetik yatkınlıgın önemi uzun zamandan beri bilinmektedir. Ancak bu genetik aktarımın sekli halen tam olarak ortaya konulamamıstır. Bununla beraber birden fazla genin rol aldıgı düsünülmektedir. Migrende kilit bir molekül oldugu düsünülen nitrik oksidin (NO) vazodilatasyon, nörotransmisyon, nörojenik inflamasyon ve nosisepsiyon gibi biyolojik aktivitelerde rolü bulunmaktadır. GTN, histamin, nitrogliserin gibi NO donörü olan ilaçların migren atagını tetikledigi bilinmektedir. NO ve migren arasında iliski oldugunu gösteren çesitli çalısmalar bulunmaktadır. Bu çalısmada, nNOS geni C276T polimorfizmi ile migren arasında iliski olup olmadıgı arastırıldı. 120 migrenli hasta ve 185 saglıklı bireyden alınan tam kan örneklerinden DNA izolasyonunu takiben Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) ve Restriksiyon Parça Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) ile elde edilen genotipler saglıklı gönüllülerden elde edilen örneklerle karsılastırıldı. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak degerlendirildiginde; nNOS geni C276T polimorfizmi ile migren hastalıgı arasında anlamlı bir iliski olmadıgı belirlendi.

Migren hastalıklarıPolimorfizm-genetik
Ayşe Özel
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2007
00
Master'sOpen AccessTR

TRPM7 kanalı gen polimorfizmleri ile Behçet hastalığı arasındaki ilişkinin araştırılması

Transient Reseptör Potansiyel Katyon Kanalı (TRP), Subfamilya M, Üye 7 (transient receptor potansiyel melastanin 7, TRMP 7), iyon kanalları TRP ailesinin hemen hemen bütün hücrelerde bulunan bir üyesidir ve magnezyum, kalsiyum ve divalent eser metal iyonlarına karşı geçirgendir. Magnezyum eksikliği ve değişmiş TRPM7 ekspresyonu/aktivitesi, Behçet Hastalığında önemli faktörlerden olan endoteliyal disfonksiyon, vasküler reaktivite, proliferasyon, inflamasyon ve fibrozise katkıda bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Türk toplumunda Behçet Hastaları ve TRPM7 gen polimorfizmleri arasındaki muhtemel bir ilişkiyi araştırmaktır.Benzer yaş ve cinsiyette toplam 121 Behçet Hastası ve 175 sağlıklı kontrol bireyleri bu çalışmaya dahil edilmiştir. Katılımcıların genomik DNA'sı BioMark 96.96 dinamik array sistemi ile analiz edilmiştir. Genotip ve allel frekanslarındaki farklılıkların önemliliğinin hesaplanması amacı ile Ki kare testi (Yates düzeltmesi ile) veya Fisher'in kesin ki kare testi kullanıldı.Hastalarda, TRPM7 geni rs55924090'nin (Ile459Thr) genotip ve allel frekansı dağılımı Behçet hastalarında kontrollere göre önemli derecede farklı bulundu; AA genotipi %96.8 karşılık % 65.4; AG genotipi % 0.0 karşılık %33.8 ve GG genotipi %3.2 karşılık %0.8; A alleli %96.8 karşılık %82.3 ve G alleli %3.2 karşılık %17.7 (p<0.0001). Yine TRPM7 geni rs34181677 (Thr201Ser) polimorfizminin C allelinde bir artış (hastalarda %16.5'a karşılık kontrollerde %9.1) ve G alleli frekansında azalış (hastalarda %83.5'a karşılık kontrollerde %90.9, p=0.0101) vardı. Fakat Behçet Hastalığı ve TRPM7 geni rs62021060 polimorfizmi arasında belirgin bir ilişki bulunmadı. Bu çalışmada rs77165588 ile ilişkili polimorfizm yoktu.Sonuçta, bildiğimiz kadarı ile, mevcut vaka kontrol çalışması Behçet Hastalığı riskinde TRPM7 gen varyasyonlarının potansiyel katılımını araştıran ilk çalışmadır. Bizim verilerimiz TRPM7 geninde genetik polimorfizmlerinin, Türk toplumunda Behçet Hastalığına bireysel duyarlılığını etkileyebileceğini göstermiştir. Bu çalışma ile BH patogenezi açısından yeni bir gen bölgesi belirlenmiştir.

Behçet hastalığıGenlerHastalık+1
Hasari Pulat
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
10
Master'sOpen AccessTR

Kardiyovasküler ilaçların farmakogenetiği

EtnisiteFarmakogenetikFarmakokinetik+6
Serdar Şahin
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
00
Master'sOpen AccessTR

Lavandula stoechas esansiyel yağının farelerdeki akut toksik etkileri ve epileptik etkinin antiepileptik ilaçlarla etkileşimi

Bu çalışmanın ilk amacı Lavandula stoechas essansiyel yağının LD50 dozunu belirlemektir. İkinci amacımız ise Lavandula stoechas epileptojenik etkilerini belirleyebilmektir.LD50 dozunu belirleyebilmek için her bir grup altı hayvan içerecek şekilde dokuz gruba ayrılan hayvanların ilk grubu kontrol grubu olarak ayırıldı; diğer gruplara ise sırasıyla 0,4ml/kg, 0,6ml/kg, 0,8ml/kg, 1,2ml/kg, 1,6ml/kg, 2,4ml/kg, 3,2ml/kg ve 4,8ml/kg dozlarında Lavandula stoechas yağı i.p. enjekte edildi. Enjeksiyon sonrası davranış değişiklikleri, konvülsiyon, ölüm, koma gibi durumlar not edildi. Veriler ışığında propit analizi sonucu LD50 dozu 1.88mg/kg olarak belirlenmiştir.Epileptojenik etkisinin belirlenebilmesi için Ls essansiyel yağı ve antiepileptik ilaçlar ardışık olarak enjekte edildi. Ls dozu olarak LD50 çalışmalarında tüm grubu nöbet geçirten fakat ölüme neden olmayan doz olan 0,6 ml/kg seçildi. Her bir grup on hayvan içerecek şekilde onüç gruba ayrılan hayvanların ilk grubu kontrol grubu olarak ayırıldı. Diğer gruplara önce Ls (0,6 ml/kg) 15 dk sonra ise antiepileptik ilaç i.p. olarak verildi. Antiepileptik ilaç olarak üçer farklı dozda diazepam (1 mg/kg, 2 mg/kg, 4 mg/kg), fenitoin (10 mg/kg, 30 mg/kg, 50 mg/kg), fenobarbital (10 mg/kg, 20 mg/kg, 50 mg/kg) ve Na-valproat (100 mg/kg, 200 mg/kg, 400 mg/kg) kullanıldı. Enjeksiyon sonrası davranış değişiklikleri, konvülsiyon, ölüm, koma gibi durumlar not edildi ve nöbet öncesi değişimlerin başlama zamanı, nöbetin başlama zamanı, nöbette kalış süreleri, ve nöbetten çıkış zamanı tespit edildi. Grup ortalamaları ile kontrol grubu ortalamaları arasındaki farkın anlamlılığı Mann-Whitney U testleri ile değerlendirildi. Diazepam ve fenobarbitalin farelerde gözlen konvülsiyon ve letaliteyi belirgin bir şekilde önlemiştir.Sonuç olarak Lavandula stoechas esansiyel yağının LD50 dozu 1.88mg/kg olarak belirlenmiştir ve prokonvülsan etkileri saptanmıştır. Bu etkilerden hidrodistilasyon yoluyla elde edilen yağda bulunan kamfor, kamfen ve tujen'in sorumlu olduğu düşünülmektedir.Lavandula stoechas essansiyel yağı ile oluşan zehirlenmelerde ve bu zehirlenmeleri önlemede diazepam ve fenobarbital antidotal tedavi olarak düşünülebilinir.

Utku Topçu
Düzce University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Sezaryen operasyonlarında profilaktik olarak kullanılan bazı sefalosporin grubu antibiyotiklerin plazma ve süt konsantrasyonlarının yüksek basınçlı sıvı kromotografisi (hplc) yöntemi ile tayini.

Cerrahi operasyonlarda gelişebilecek çeşitli enfeksiyonlara önlem olarak profilaktik antibiyotik uygulaması yapılmaktadır. Sezaryen doğum da bu operasyonlardan biridir. Doğumdan sonra kanda bulunan ilaç miktarı, emziren annelerde antibiyotiğin süte ne kadar geçeceğini belirlemede önemli parametrelerden biridir. Çünkü yeni doğanın ilaca maruz kalması istenmeyen bir durumdur.Yapılan çalışmada sezaryen doğum yapmış hastalara operasyon sırasında uygulanmış sefazolin, sefuroksim ve seftriakson'un anne kanında ve sütünde HPLC yöntemi ile miktar tayini yapılmıştır. Araştırmamızda doğumdan sonra anne sütünün ilk geldiği anda alınan kan ve süt örnekleri analiz edilmiştir.Yapılan analiz sonucunda serum düzeyleri; sefazolin için, 7,531 ± 0,632 µg/ml, sefuroksim için, 6,493 ± 0,431 µg/ml seftriakson için ise, 14,487 ± 0,637µg/ml olarak bulunmuştur. Anne sütünde bulunan antibiyotik miktarı tespit edildiğinde bu değerin çok düşük olduğu görülmüştür. Süt seviyeleri; sefazolin için, 1,769 ± 0,210 µg/ml, sefuroksim için, 2,246 ± 0,315 µg/ml, seftriakson için ise, 0,928 ± 0,187 µg/ml olarak bulunmuştur.

Anne sütüKromatografi-yüksek basınçlı-sıvıProfilaksi+2
Selda Zengin Kurnalı
Düzce University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Nükleer faktör kappa B inhibitörü pirolidin ditiyokarbamat'ın pulmoner hipertansiyon tedavisinde etkinliğinin değerlendirilmesi

Pulmoner hipertansiyon (PH), oksidatif stres, pulmoner damar sistemindeki yapısal değişiklikler ve enflamatuvar yanıtlarla ilişkili, ölümcül bir hastalıktır. Bu çalışmada, monokrotalinle (MCT) tetiklenen pulmoner hipertansiyonda pirolidin ditiyokarbamat (PDTC)'ın bir antioksidan ve antienflamatuvar olarak potansiyel koruyucu etkisini araştırmayı amaçladık.Erişkin erkek sıçanlar, randomize olarak üç gruba ayrıldı: 1. Kontrol grubu, 2. MCT enjekte edilen sıçanlar (60 mg/kg MCT i.p) 3. MCT enjekte edilen ve NF-?B inhibitörü PDTC ile tedavi edilen sıçanlar (3. gün ve 28. günler arasında, günde bir kez, 100 mg/kg i.p (MCT/PDTC tedavi grubu). Tüm sıçanlar, 28 günün sonunda sakrifiye edildi. MCT'ye bağlı olarak yükselen sağ ventrikül ağırlığının, sol ventrikül+septal duvar ağırlığına oranı (0,24 ? 0,01'ten 0,33 ? 0,01'e, p<0.05, n=6), MCT/PDTC tedavi grubunda, ciddi anlamda düşüş gösterdi (0,26 ? 0,02, p<0.05, n=6). MCT'ye bağlı olarak MDA düzeyleri yükselirken (0,022 ? 0,001 ? mol/mg protein ve 0,031 ? 0,001 ?? mol/mg protein, p<0.05, n=6), toplam antioksidan kapasitesinde (TAK), anlamlı bir değişiklik gerçekleşmedi (0,78 ? 0,06 ? mol/mg protein ve 0,80 ? 0,03 ? mol/mg protein, p<0.05, n=6). MCT enjekte edilen grubun aksine, MCT/PDTC tedavi grubunda ise, MDA düzeyinde anlamlı bir düşüş saptandı (0,026 ? 0,002 ? mol/mg protein, p<0.05, n=6). Pulmoner hipertansif sıçanlarla karşılaştırıldığında, MCT/PDTC tedavi grubunda, toplam antioksidan kapasite, anlamlı olarak yüksek bulundu (0,91 ? 0,06 ? mol/mg protein, p<0.05, n=6). Histopatolojik incelemeler ise, MCT ile oluşturulmuş pulmoner hipertansiyonda PDTC ile tedavinin, enflamasyon gelişimini, hemorajiyi, konjesyonu ve kollajen birikimini azalttığını göstermektedir. Sonuç olarak, araştırmamız PH patogenezinde NF-?B'nin önemli bir rolü olduğunu ve yeni bir tedavi hedefi oluşturduğunu ortaya koymaktadır.Anahtar Kelimeler: NF-?B, PDTC, pulmoner hipertansiyon

Aslı Macit
Düzce University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

2010 ve 2011 yıllarında Sağlık Bakanlığı yataklı tedavi kurumlarında antibiyotik kullanımı ve tüketiminin retrospektif analizi

Sağlık hizmeti sunumunda ilaç vazgeçilemez bir unsurdur. İktisadi açıdan değerlendirildiğinde ise kullanım ve değişim değerine sahip, kullanım belirleyicisinin hekim veya eczacı olduğu, tüketicinin talep elastikiyetinin sıfır olduğu bir metadır. İlaç kullanımı araştırmaları; ilaç kullanım alışkanlıkları, kullanım belirleyicilerinin profilleri ve kullanım çıktısı yani sağlık kalitesi hakkında fikir sahibi olmamızı sağlar.Malzeme Kaynakları Yönetimi Sistemi (MKYS), Sağlık Bakanlığı?na bağlı yataklı tedavi kurumları ve bağlı kuruluşlarındaki envanter kayıtlarının takip edildiği ve stok yönetiminin yapıldığı bir sistemdir. Bu tez çalışmasında verilerin kaynağı olarak, MKYS?de ATC sınıflandırma sistemine göre tasnif edilen ilaç kullanım verileri alınmış ve 2010-2011 yılları antibiyotik kullanımının retrospektif analizi yapılmıştır. Sonuç olarak; OECD ölçeklerindeki diğer ülkelerde olduğu gibi enfeksiyon hastalıklarının halen yaygın bir sorun olduğu ve antibiyotik tüketiminin fazla olduğu, Türkiye ilaç piyasasının oligopol piyasa özelliği taşıdığı, yıllar itibariyle yeni jenerasyon antibiyotiklerin tüketiminin hızla arttığı ve direncin gelişmesini tetikleyici kullanım alışkanlıkları olduğu, jenerik ürünleri olan ilaçların tercihi ile maliyetlerin azaltılabileceği, bölgeler arası antibiyotik tüketimlerinin ve hatta aynı bölge içerisinde yıllar itibariyle antibiyotik tüketimlerinin büyük ölçüde değişebildiği görülmüştür.Anahtar Kelimeler: ilaç kullanımı araştırması, antibiyotik

AntibiyotiklerEpidemiyolojiFarmakoloji+6
İrem Mühürcü
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sisplatin nefrotoksisitesinde N-asetilsisteinin böbrek fonksiyonları üzerine olan koruyucu etkisinin 99mTC-MAG3 ile birlikte değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada sisplatin nefrotoksisitesi oluşturulmuş sıçanlarda N-asetilsistein proflaksi ve tedavisinin ve bu tedaviye C vitamini eklenmesinin böbrek fonksiyonları üzerine olan koruyucu etkisi 99mTc-MAG3 birlikteliğinde araştırıldı.Yöntem: Erişkin Wistar sıçanlar 4 gruba ayrıldı(n=8). Tüm hayvanların 99mTc-MAG3 ile böbrek bazal sintigrafik görüntüleri alındı. Kontrol grubuna serum fizyolojik verildi. Nefrotoksisite grubuna, üçüncü ve dördüncü gruplara deneyin dördüncü günü tek doz intraperitoneal 12 mg/kg sisplatin enjeksiyonu yapıldı. Üçüncü ve dördüncü gruplara yedi gün boyunca her gün intraperitoneal 500 mg/kg N-aetilsistein verildi. Dördüncü gruba yedi gün boyunca her gün ek olarak intraperitoneal 250 mg/kg C vitamini de uygulandı. Deneyin sonunda tüm hayvanların anestezi altında 99mTc-MAG3 ile böbrek sintigrafileri çekildi, biyokimyasal ve histopatolojik incelemeler için intrakardiyak kan örnekleri alınıp böbrek dokuları çıkartıldı.Bulgular: Sisplatinin böbreğin konsantrasyon ve ekskresyon fonksiyonlarını bozduğu, perfüzyonu etkilemediği, N-asetilsisteinin bunu düzelttiği, N-asetilsistein + C vitamininin bu konuda daha etkili olduğu, konsantrasyon fonksiyonlarını tama yakın düzelttiği gözlenmiştir. Oksidatif hasar göstergesi serum ve doku MDA düzeylerine ve serum BUN, üre, kreatinin düzeylerine baktığımızda sisplatin grubunda arttığı, N-asetilsistein ve N-asetilsistein + C vitamini gruplarında azaldığı ancak kontrol düzeylerine indirilemediği görülmüştür. Total antioksidan kapasite düzeyleri sisplatin grubunda azalırken, N-asetilsistein ve N-asetilsistein + C vitamini gruplarında düzelme gözlenmiştir. Histopatolojik incelemelerde tübüler nekrozun N-asetilsistein ve N-asetilsistein + C vitamini gruplarında sisplatin grubundan daha az olduğu gözlenmiştir.Sonuç: Sisplatin nefrotoksisitesinde N-asetilsisteinin oksidatif hasarı azalttığı fakat böbrek fonksiyonlarını korumada yeterli olmadığı, bu tedaviye C vitamininin eklenmesi ile oksidatif hasarın daha da azaldığı ve böbrek fonksiyonlarının oldukça düzeldiği görülmüştür.Anahtar kelimeler: N-asetilsistein, C vitamini, sisplatin, nefrotoksisite, 99mTc-MAG3

Nefrotoksisite
Hanife Rahmanlar
Düzce University
2010
00