
226
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Elektromanyetik alana maruz kalan sıçan beyin dokusunda oksidatif stres üzerine karnitinin immunohistokimyasal ve yapısal etkileri
Bu çalışmada Elektromanyetik Alana (EMA) maruz bırakılan sıçanlarda, beyin dokusunda karnitinin yapısal, antiapopitotik ve oksidatif stres üzerine etkilerini incelemek amaçlanmıştır.Çalışmada Wistar cinsi yetişkin erkek sıçanlar (250-300 g) kullanıldı. Çalışma grupları şu şekilde oluşturuldu: I. grup: Sham grubu. EMA'na maruz kalma ve enjeksiyon uygulaması yok (n=10). II. grup: EMA+S grubu. EMA'na maruz kalan ve serum fizyolojik uygulanan sıçanlar (n=10, 1 ml/kg, po, 30 gün). III. grup: EMA+KAR grubu. EMA'na maruz kalma+L-karnitin uygulanan sıçanlar (n=10, 300 mg/kg, po, 30 gün). EMA+S ve EMA+KAR gruplarına 30 gün süreyle 50 Hz, 3 mT, 4 saat/gün EMA uygulandı Sham grubuna EMA veya ilaç uygulanmadı. Deney sonunda oksidatif stres parametrelerinden lipid peroksidasyon ürünleri (malondialdehit; MDA), antioksidan enzimlerden süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), apopitozu göstermek için TUNEL ve aktive antikaspaz-3 immunohistokimyasal incelemeler yapıldı. Gruplar arasındaki farklar one-way ANOVA posthoc Bonferroni testi ile değerlendirildi. P< 0.05 anlamlılık düzeyi esas alındı.EMA+S grubunda MDA değerleri, prefrontal korteks, striatum ve hipokampus bölgelerinde sham ve EMA+KAR gruplarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu. SOD ve GPx enzim aktiviteleri her üç beyin bölgesinde, sham ve EMA+KAR gruplarında EMA+S grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. EMA+S grubunda apopitotik hücre yoğunluğu sham ve EMA+KAR gruplarına göre yüksek olarak bulundu. Sham ve EMA+KAR gruplarının sonuçları benzerlik göstermekteydi.Sonuç olarak bu çalışmada beynin farklı bölgelerinde EMA'nın neden olduğu hasarlara karşı karnitinin koruyucu etkisi ilk kez gösterilmiştir. Karnitin antioksidatif etkisi aracılığıyla antiapopitotik etki gösterebilmektedir.Anahtar kelimeler: Elektromanyetik alan, beyin, oksidatif stres, apopitozis, karnitin
Metil parationun testiste oluşturduğu toksik hasara likopenin koruyucu etkisinin biyokimyasal, ışık mikroskobik ve ultrastrüktürel düzeyde incelenmesi
Çalışmamızda organofosfatlı bir insektisit olan Metil paration (MP)'un oluşturmuş olduğu hasara karşı yüksek kapasitede antioksidan etkiye sahip bir karotenoid olan Likopen (LKP)'in koruyucu etkisi, ışık mikroskobik, immunuhistokimyasal, biyokimyasal ve ultrastrüktürel parametreler doğrultusunda araştırılmıştır.Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Etik Kurulu'nun 72/2008 protokol no'lu 08.08.2008 gün ve 90 sayılı kararı ile çalışmaya başlanmıştır.Çalışma gruplarımız; I. grup; Kontrol grubu: Ab libutum beslenen hiçbir madde uygulanmamış bazal değerler için kullanılan deney grubu (n=7, 28 gün) II. grup; Sham grubu: MP eklenmemiş 0,5 ml mısır yağı verilen grup (n=7, 28 gün oral gavaj (og.) III. grup; LKP grubu: (4 mg/kg/gün) LKP 0,5 ml mısır yağı içinde çözdürülerek verilen grup (n=7, 28 gün og.) IV. MP deney grubu: 0,28mg/kg/gün (1/50 LD50) MP 0.5 ml mısır yağı içinde çözdürülerek verilen grup (n=7, 28 gün og.) V. grup; MP+LKP deney grubu: 0,28mg/kg/gün MP 0,5 ml mısır yağı içinde çözdürülerek (4 mg/kg/gün) LKP ile birlikte verilen grup (n=7, 28 gün og.) olmak üzere 5 gruba ayrıldı.Bütün gruplardaki deneklerin sağ testisleri MDA, GPx, SOD ve elektronmikroskop (EM) ölçümleri için ayrıldı. MDA, SOD, GPx ölçümleri için ayrılan dokular spektrofotometrik yöntemle incelendi. EM için ayrılan dokular transmisyon elektron mikroskobu (TEM) ile ince yapı düzeyindeki değişiklikleri incelendi. Sol testis ışık mikroskobik incelemeler için ayrıldı. Histolojik takipten sonra TUNEL yöntemi uygulanarak DNA fragmantasyonu değerlendirildi ve aktif kaspaz-3 immunohistokimyasal (IHC) boyama yapılarak TUNEL değerlendirmeleri desteklendi. Hematoksilen-eozin (H&E) ile boyanarak histolojik değerlendirme ve morfometrik ölçümler yapıldı.Testiste yapılan histolojik ve morfometrik değerlendirmeye göre, MP grubunun kontrol, sham ve LKP gruplarına göre hasarlı olduğu ve MP+LKP grubunda LKP'nin bu hasarı önlediği gözlendi. DNA hasarının değerlendirilmesinde kontrol, sham, LKP ve MP+LKP grupları arasında spermatogoniyum ve spermatositlerde TUNEL pozitif boyanan hücrelerde anlamlı fark gözlenmezken, MP grubunda spermatogoniyum ve spermatositlerde TUNEL pozitif boyanan hücreler kontrol, sham ve LKP gruplarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu. MP ve MP+LKP grupları karşılaştırıldığında MP+LKP grubunda TUNEL pozitif boyanan hücrelerin sayısında MP grubuna göre anlamlı derecede azalma gözlendi. TUNEL sonuçlarını desteklemek amacı ile yaptığımız aktif kaspaz immunohistokimyasal (IHC) değerlendirmelerine göre; kontrol, sham, LKP ve MP+LKP grupları arasında spermatogoniyum ve spermatositlerde aktif kaspaz IHC pozitif boyanan hücrelerde anlamlı fark gözlenmezken, MP grubunda spermatogoniyum ve spermatositlerde aktif kaspaz IHC pozitif boyanan hücreler kontrol, sham ve LKP gruplarına göre anlamlı derecede yüksek bulundu. MP ve MP+LKP grupları karşılaştırıldığında MP+LKP grubunda aktif kaspaz IHC pozitif boyanan hücrelerin sayısında MP grubuna göre anlamlı derecede azalma gözlendi.Gruplar arası MDA, SOD ve GPx değerleri kıyaslandığında MP grubunda kontrol, sham ve LKP grublarına oranla MDA düzeyinin artığı ve GPX düzeyinin anlamlı derecede azaldığı gözlenirken SOD değerleri istatistiksel olararak anlamlı olmayan bir azalma göstermiştir. MP gurubu MP+LKP grubu ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinin anlamlı derecede arttığı GPx düzeylerinin anlamlı derecede azaldığı, SOD değerlerinde ise anlamlı olmayan bir artış gözlenmiştir. Ayrıca deneklerin deney başında ve deney sonundaki vücut ağırlıkları ölçülerek değerlendirmeye alınmıştır.Elde ettiğimiz bulgular doğrultusunda düşük doz MP 'un testiste oluşturduğu toksik hasara 4mg/kg LKP'nin koruyucu etkisi olduğu fakat hasarı tamamen engellemediğini gördük.Anahtar kelime: Metil paration, testis, organofosfat, likopen, apopitoz, ultrastrüktürel
Gebelik dönemminde elektromanyetik alana maruz bırakılan ratlarda ve yavrularda Melatonin'in tiroid bezi üzerine etkilerinin incelenmesi.
Gebelik Dönemminde Elektromanyetik Alana Maruz Bırakılan Ratlarda ve Yavrularda Melatonin'in Tiroid Bezi Üzerine Etkilerinin İncelenmesiBu çalışmada, günlük yaşamda sık karşılaşılan 50 Hz titreşimli elektromanyetik alanın (EMA), gebelik döneminde anne ve yavru sıçan tiroid bezi üzerine etkilerine ve bu etkilere melatoninin koruyucu etkisi olup olmadığıa araştırıldı. Çalışmamızda östrus siklus takibi ardından, gebe kalması sağlanan 28 Wistar albino rat rasgele seçilerek 4 gruba (her grup 7 denek) ayrıldı. Grup I: kontrol, Grup II: sham EMA cihazı çalıştırılmadan denekler 4 saat boyunca bu cihazın içinde tutuldu + Melatonin verildi, Grup III: EMA'a maruz kalan, Grup IV: EMA'a maruz kalan + Melatonin verilen grup. Sıçanlar gebeliğin 8. gününden doğum yapana kadar her gün 4 saat boyunca EMA'a (3 mikT, 50Hz) maruz bırakıldı. Melatonin gebeliğin 8'inci gününden itibaren her gün (grup II ve IV) gündüz saat 10'da 4 mg/kg ( 0.1 ml/100 g) intraperitoneal (IP) olarak verildi. Melatonin verilmeyen gruplara ise aynı zamanda fizyolojik salin (0.1 ml/100 g) %5 etanol ip olarak verildi. Doğum sonrası, anne sıçanlar ve yeni doğan yavruların rutin histolojik takipten sonra tiroid dokuları alınarak H&E, Mallory anilin Blue, PAS ve immunhistokimya (TUNEL ve Caspase 3) ile boyanarak histolojik değerlendirme ve morfometrik ölçümler yapıldı. Ayrıca ultrastrukturel düzeydeki değişiklikler, transmissiyon elektron mikroskobu ile değerlendirildi. İmmunhistokimya (TUNEL ve Caspase 3) değerlendirmeye göre EMA'a maruz kalan anne ve yavru sıçanlarda hücresel hasarın ve apoptozun artmış olduğu gözlendi. Histopatolojik ve morfometrik değerlendirmeye göre, EMA'a maruz kalan sıçanların, kontrol, sham ve EMA'a maruz kalan + Melatonin verilen gruplara göre TUNEL pozitif ve hasarlı hücre sayısının artması, tiroid follikül çap ölçümünde follikül çapların azalması, intrafoliküller kollidin azalması, , interfolliküler bağ dokusunun hacminin artması gibi bulgular saptandı. Tiroid follikül hücrelerin ultrastrukturel analizinde EMA'a maruz kalan grupta, yoğun heterokromatin ve düzensiz çekirdek, sitoplâzmada kolloid damlacıkların oluşumu, rER'mda dilatasyon ve silindirikli mitokondriler gibi değişiklikler gözlendi. Bu değişikler EMA'a maruz kalan + Melatonin alan grupta az olarak saptandı. Statiksel sonuçların değerlendirmesinde EMA'a maruz kalan + Melatonin verilen grup ile EMA'a maruz kalan grubun arasında tamamen anne ratlarda ve kısmen yavru ratlarda belirgin bir fark olduğu bulundu. Sonuç olarak EMA'a bağlı oluşan hasara karşı melatonin'in antioksidan etkisinin, tiroid bezi üzerinde koruyucu etkiye sahip olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelime: Elektromanyetik Alan, Tiroid bez, Melatonin, İmmunhistokimya
Farelerde gebelik boyunca FKBP52 ile PRDX6 arasındaki etkileşimler
Bir immünofilin olan FK506'ya bağlanan protein 52 (FKBP52), steroid hormon reseptör aktivitesini değiştiren bir Hsp90 koşaperonudur. FKBP52'nin reseptör-şaperon kompleksleri ile işbirliği sonucu reseptörün hormona bağlanması artar. Daha önce yapılan çalışmalarda CD1 ve C57BL6/129 genetik zeminli Fkbp52 geni çıkarılmış (Fkbp52-/-) dişi farelerde ovulasyon ve fertilizasyonun normal olduğu ancak implantasyonun gerçekleşmediği gözlenmiştir. Fkbp52-/- dişi farelere gebeliklerinin 2-4. günleri boyunca Progesteron (P4) enjeksiyonu yapıldığında CD1 genetik zeminli olanlarda implantasyon gerçekleşmekte ancak C57BL6/129 genetik zeminli olanlarda gerçekleşmemektedir.P4 enjeksiyonu yapılan CD1 genetik zeminli Fkbp52-/- farelerde implantasyon gerçekleşmesine karşın C57BL6/129 genetik zeminli olanlarda gerçekleşmemesi, CD1 Fkbp52-/- farelerde gebeliğin terme ulaşabilmesi için daha fazla P4 düzeylerine gereksinim duyulması, plasentada Fkbp52 eksprese edilmesine karşın Pgr'nin eksprese edilmemesi bilgilerinden yola çıkarak FKBP52'nin steroid hormon P4'ün reseptörü olan Progesteron reseptörü (PR) aktivitesini optimize etmekten başka bir fonksiyonu olabileceği hipotezini kurduk.Yaptığımız 2 boyutlu ayrım jel elektroforezi ve kütle spektrometresi sonucunda Fkbp52-/- uterusta P4-PR sinyalinden bağımsız olarak sadece antioksidan protein Peroksiredoksin6 (PRDX6)'nın azaldığını bulduk. Bu proteinin spesifik olarak uterusta azaldığını Northern Blot yöntemi ile gösterdik. Ayrıca 8-izoprostan assay oksidatif stresin uterusa spesifik olduğunu gösterdik.Normalde implantasyonun %100 oranında gerçekleştiği P4 uygulanan Fkbp52-/- farelere oksidatif stres indükleyici ajan parakuat enjeksiyonu bu fareleri oksidatif strese daha hassas hale getirerek implantasyonu büyük ölçüde inhibe etti. Bu farelere parakuatın yanı sıra N-Asetil sistein ve ?-Tokoferol antioksidanlarının uygulanması bu farelerdeki implantasyon başarısını artırdı.Desiduada FKBP52 ile PRDX6 arasında fiziksel etkileşim olduğunu immünopresipitasyon yöntemiyle gösterdik.Fkbp52-/- fareler ile in vivoda elde ettiğimiz bulguları in vitroda fare embriyonik fibroblast çalışmaları ile doğruladık.Elektron mikroskopi incelemeleri ile Fkbp52-/- farelerin uterusunda vahşi tip uterusa oranla ultrastrüktürel düzeyde değişiklikler olduğunu gösterdik.Çalışmamız, FKBP52'nin PR kompleksindeki koşaperon fonksiyonunun yanı sıra uterusta PRDX6 ile etkileşip oksidan/antioksidan düzeylerini etkileyerek gebeliği oksidatif stresten koruduğunu göstermiştir.
Rapamisin uygulamasının fare spermatogenik hücrelere etkisi
Spermatogenez, hücre yenilenmesi ve farklılaşmasını içeren karmaşık bir süreçtir. Rapamisinin memeli hedefi (Mammalian target of rapamycin/mTOR) sinyal yolağı; hücre metabolizması, büyümesi ve kurtuluşunda merkezi bir düzenleyicidir. mTOR, çeşitli proteinler ile fiziksel ilişki kurarak, mTORC1(mTOR kompleks 1) ve mTORC2 (mTOR kompleks 2) protein komplekslerini oluşturur. mTOR inhibitörü rapamisine duyarlı olan mTORC1, hücre büyümesi için gerekli olan protein sentezini ökaryotik başlatma faktörü 4E (eIF4E)-bağlanma proteini 1 (4E-BP1) ve p70 ribozomal S6 Kinaz 1 (p70S6K1)'i fosforlayarak tetikler. Tüberoz Skleroz Kompleks (TSC2/Tuberin), mTOR aktivitesini negatif yönde düzenleyen bir tümör baskılayıcıdır. mTOR inhibitörleri, organ transplantasyonu hastalarında bağışıklık sistemini baskılamak için kullanılan ilaçlardır. Son yıllardaki raporlar rapamisinin, organ nakli hastalarında kullanılmasının testosteron düzeylerinde ve sperm sayılarında düşüşe neden olarak, fertiliteyi olumsuz etkilediğini ortaya koymaktadır. Rapamisin ve ilişkili mTOR sinyal yolağının sperm üretimi üzerine olan bu etkiyi ne şekilde gerçekleştirdiği hakkında literatürde bilgi oldukça eksiktir. Bu noktadan yola çıkarak birinci aşamada mTOR sinyal yolağı ile ilişkili proteinlerin erişkin fare testisinde esasen erken spermatogenik seri hücrelerinde ekspre olduğunu gösterdik. İkinci aşamada bu yolağın testiste ne şekilde rolü olabileceğini araştırmayı hedefledik. Çalışmada erişkin erkek farelerden kontrol, taşıyıcı ve rapamisin olarak 3 grup oluşturulmuştur. Farelerin testisinden elde edilen seminifer tübüller 24 saat seminifer tübül damla kültüründe kültüre edilmiştir. Rapamisin grubu 200 nmol rapamisin varlığında, taşıyıcı grubu etanol (rapamisin çözücüsü) varlığında kültüre edilirken, kontrol grubu %0,1 lik BSA içeren RPMI medyumu içerisinde kültüre edilmiştir. Kültür sonrası tüm gruplar için canlılık testi yapılmıştır. mTOR sinyal yolağı inhibisyonunun belirteci olan fosforile S6K, hücre bölünme belirteçleri olan PCNA, mayoz bölünmelere girişin belirteci olan Stra8 ve bir başka mayoz bölünme belirteci olan sycp3, germ hücre belirteci olan VASA ve mTOR sinyal yolağı ilişkili proteinlerinin ekspresyonları western blot tekniği ve immünohistokimya teknikleri ile gösterilmiştir. Tüm gruplara TUNEL metodu uygulanarak hücre ölümü değerlendirilmiştir. Tüm proteinlerin genlerinin mRNA düzeyleri, gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile belirlenmiştir. Tüm gruplarda hücre canlılıklarının eşit olduğu gözlenmiştir. Rapamisin grubunda kontrole oranla p-S6K, PCNA ve Stra8 ekspresyonlarının anlamlı derecede azaldığı gözlenmiştir. VASA ekspresyonunun tüm gruplarda eşit olduğu gösterilmiştir. Apoptoza uğrayan hücre sayılarında gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. 4EBP1 seviyesinin rapamisin grubunda azaldığı gözlendi. VASA ve PCNA genlerinin mRNA seviyelerinin rapamisin uygulanan gruplarda diğer gruplara göre anlamlı bir şekilde arttığı gözlenmiştir. Çalışmamız mTOR sinyal yolağının spermatogonyal kök hücrelerin proliferasyonu ve mayoz bölünmeye girerek farklanmasında rolü olabileceğini gösteren ilk fonksiyonel çalışmadır. Bu çalışma mTOR sinyal yolağının erkek üreme sistemindeki rolüne ek olarak ileride yapılacak olan kök hücre çalışmaları için ışık tutabilecek bulguları ortaya koymuştur.
Normal ve diyabetik insan plasentalarinda syncytin proteninin dağilimi ve muhtemel görevleri
İnsan plasentası, gebelik boyunca anne ile fetüs arasıdaki tüm metabolizma işlemlerini düzenleyen yegâne organdır. Bu nedenle sağlıklı bir gebelik normal plasenta gelişimi ile yakından ilişkilidir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar, sitotrofoblast hücreleri arasında meydana gelen hücre füzyonunun sinsisyotrofoblastın şekillenmesinde anahtar rol oynadığını göstermektedir. İnsan endojen retrovirus ailesine (HERV) ait Syncytin proteinlerinin trofoblast hücre füzyonu ve dolayısıyla plasenta gelişiminde kritik rol oynadığı yakın tarihli çalışmalarda gösterilmiştir. Fakat gestasyonel diyabetik plasenta patolojisinde Syncytin proteinlerinin ve reseptörlerinin rolünün olup olmadığı hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu nedenle çalışmamızda, kontrol plasenta ve gestasyonel diyabetik plasentalarda Syncytin proteinleri ve reseptörleri farklı ekspresyonlar gösterir hipotezini kurduk ve değişen Syncytin-reseptör ekspresyonlarını belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda, insan normal term ve gestasyonel diyabetik term gebeliklerinden elde edilen plasenta dokuları ile erken dönem plasenta örnekleri ışık mikroskobu, western blot ve elektron mikroskobu araştırmaları için hazırlandı. Plasenta kesitlerinde; Syncytin 1, Syncytin 2, SLC1A5 (Syncytin 1?in reseptörü) ve MFSD2 (Syncytin 2?nin reseptörü) için immünohistokimya yöntemi uygulanarak bu proteinlerin hücresel dağılımları belirlendi. Western blot tekniği kullanılarak Syncytin 1, Syncytin 2, SLC1A5 ve MFSD2 ekspresyon miktarları protein düzeyinde araştırıldı. Ayrıca, geçirimli (TEM) ve taramalı (SEM) elektron mikroskobu yöntemleri ile insan normal term, gestasyonel diyabetik term ve erken dönem plasenta örnekleri arasındaki ince yapı ve üç boyutlu yapı farklılıkları incelendi. Elde ettiğimiz bulgulara göre, Syncytin 1, Syncytin 2, SLC1A5 ve MFSD2 proteinlerinin lokalizasyonu villusların trofoblast tabakasında belirgin bir şekilde izlenirken, villusların stromasında bulunan bazı hücrelerde de immün pozitifti. Farklı gebelik dönemlerine ait plasentalarda Syncytin proteinleri ve reseptörlerinin ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldığında; Gruplar arasında Syncytin 1 proteini bakımından anlamlı bir fark belirlenmezken, SLC1A5 protein ekspresyonunun erken dönem plasenta örneklerinde term plasentalara kıyasla daha fazla olduğu belirlendi. Ayrıca, diyabetik plasentalarda, normal term plasentalara kıyasla azalan Syncytin 2 ve MSFD2 ekspresyonu belirlendi. Elektron mikroskop bulgularımıza göre, sinsisyotrofoblast tabakasında, diyabetik plasentalarda yapı bütünlüğünün kontrol plasentalara göre göreceli olarak bozulduğu ve ince yapılarının göreceli olarak arttığı görüldü. Çalışmamız, gestasyonel diyabetik plasentalarda Syncytin protein ve reseptör ekspresyonlarının belirlendiği literatürdeki ilk çalışmadır. Gestasyonel diyabetik plasentalardaki azalan Syncytin 2 ve reseptör ekspresyonu anormal sinsisyotrofoblast oluşumuna neden olarak diyabetik plasenta patolojisinin oluşmasında rol oynuyor olabilir. Diyabetik plasentalarda görülen anormal Syncytin 2 ve reseptör ekspresyonu diyabetik plasenta etiyolojisini anlamak için katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: İnsan plasentası, gestasyonel diyabet, syncytin 1, syncytin 2, SLC1A5, MFSD2.
Characterization of EPABP [embryonic poly(a) binding protein] and pabpc1 [poly(A) binding protein, cytoplasmic 1] expression in testis
ePABP (embryonic poly(A) binding protein), functions in translational regulation of the maternal mRNAs stored during oocyte development. In the early embryos after embryonic genome activation and in the somatic cells, translational control of the mRNAs is carried out by PABPC1 (poly(A) binding protein, cytoplasmic 1). In mammalians, transcription ceases at midspermiogenesis stage of spermatogenesis. In this study, we aimed to characterize expressional levels and cellular localizations of the ePABP and PABPC1 mRNAs in the postnatal mouse testes and isolated spermatogenic cells. For this purpose, testes were obtained from C57BL/6male mice at different ages of postnatal development (D6, D8, D16, D20, D29, D32 and D88). ePABP and PABPC1 gene expression in the dissected testes and isolated spermatogenic cells were detected by qRT-PCR. Also, cellular localization of the ePABP mRNA by using RNA in situ hybridization was revealed in the postnatal mouse testes. As a result of this study, ePABP gene expression was found to be very low levels at D6, D8, D16 and D20 testes; it began to increase at D29 and reached the highest level at D32. While PABPC1 expression at D6 and D8 testes was observed at low levels, it started to increase at D16 and reached the highest level at D32. ePABP gene expression in the spermatogonia, spermatocytes and round spermatids derived from D32 testis was determined higher than other days. Similar to ePABP findings, PABPC1 expression in the spermatogonia, spermatocytes and round spermatids was higher than other days. It was found that ePABP mRNA was localized to only in the seminiferous tubules and exhibited cytoplasmic localizations in the spermatogenic cells of the seminiferous tubules. Also, ePABP mRNA was demonstrated to be higher particularly in the spermatogonia at D29, D32 and D88 testes. These results show that ePABP and PABPC1 genes may function in translational control of the mRNAs transcribed during mouse spermatogenesis.
Pereimplantif dönem fare embriyo gelişiminde p38 MAPK aracılı GLUT ekspresyonunun değerlendirilmesi
Fertilizasyon ile implantasyon arasında geçen yaklaşık bir haftalık süre preimplantasyon gelişim dönemi olarak tanımlanır. Bu dönemde meydana gelebilecek herhangi bir anormallik, embriyonun gelişim potansiyelini ve/veya yaşayabilirliğini etkileyebilmektedir. Glukoz preimplantasyon embriyolarda 8-hücreli embriyo aşamasından önce kullanılmazken, kompaksiyonun gerçekleşmesinden itibaren embriyo gelişimini destekleyen temel enerji kaynağıdır. Preimplantasyon embriyolarda glukoz transportu, ?kolaylaştırıcı glukoz taşıyıcıları? olarak bilinen GLUT proteinleri aracılığı ile gerçekleştirilir. GLUT proteinleri, preimplantasyon embriyoların değişen çevresel koşullara ve metabolik ihtiyaçlara adaptasyon yeteneğini sağlamaktadırlar. p38 MAPK (mitojenle-aktive edilen protein kinaz) sinyal yolağı çok sayıda önemli hücresel aktivitede rol oynamaktadır. Yapılan çalışmalarda, p38 MAPK sinyalinin farmakolojik inhibitörü olan Sitokin Baskılayıcı Anti-İnflamatuar İlaçlar (CSAIDs) kullanılarak p38 MAPK aktivitesinin inhibe edilmesinin, preimplantif gelişimi yavaşlattığı gösterilmiştir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, p38 MAPK sinyali ile GLUT ekspresyonu arasında bir ilişki olduğu da farklı somatik hücre hatlarında ortaya konulmuştur. Bu bulgular, p38 MAPK yolağının preimplantasyon embriyolarda da glukoz metabolizması ile ilişkili bir mekanizma olabileceğini akla getirmektedir. Çalışmada 5-6 haftalık dişi farelerden (Balb/C) toplanan 2-hücreli embriyolardan kontrol, çözgen (inhibitör çözücüsünün verildiği) ve inhibitör (20 µM SB203580 verilen) olarak üç grup oluşturulmuştur. İn vitro kültür süresince embriyoların gelişim potansiyelleri takip edildi ve kontrol grubundaki yarıklanma süresi esas alınarak karşılaştırıldı. Bu üç gruptan in vitro ortamda elde edilen 8-hücreli, morula ve blastosist aşamasındaki embriyolarda GLUT1 ve GLUT4 ekpresyon düzeyleri belirlendi. GLUT1 ve GLUT4 proteinlerinin kalitatif değerlendirmeleri immünfloresan yöntemiyle; bu genlerin mRNA ekspresyonları ise qRT-PCR (kantitatif real time PCR) yöntemi ile belirlendi. Çalışmamızın sonuçlarına göre, p38 MAPK sinyal aktivitesinin preimplantasyon gelişiminin devamı için gerekli mekanizmalardan biri olduğu görülmektedir. Hücre içerisindeki p38 MAPK sinyal aktivitesinin durdurulmasına bağlı olarak, GLUT1 protein ekspresyonu morula ve blastosist evresi embriyolarda; GLUT4 protein ekspresyonu blastosist evresi embriyolarda belirgin düzeyde azalmaktadır. Ayrıca, p38 MAPK inhibisyonunda blastosistlerde Glut1 ve Glut4 mRNA ekspresyon düzeyinde artış gözlenmiş, fakat bu artış anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak, preimplantasyon dönem embriyolardaki p38 MAPK sinyali, GLUT1 ve GLUT4 protein ekspresyonlarının düzenlenmesinde rol oynamaktadır. Çalışmamız, preimplantasyon gelişimi düzenleyen hücre içi mekanizmaların anlaşılmasına katkıda bulunabilir.
Fare preimplantif embriyo gelişim sürecinde FOXO1, FOXO3 ve FOXO4 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Embriyo fallop tüplerinden uterusa doğru yol alırken implantasyona hazırlanır ve endometriyuma implante olana kadar geçirdiği süreç preimplantasyon dönem embriyo gelişimi olarak tanımlanır. Preimplantif dönemdeki embriyo, yarıklanma bölünmelerine başladığında; 1 hücreli, 2 hücreli, 4 hücreli, 8 hücreli, morula ve blastosist aşamasındaki embriyoyu oluşur. Preimplantif embriyo gelişim süreci, maternal çevrede bulunan büyüme faktörleri tarafından üretilen sinyallere bağlı olarak pek çok farklı hücresel olay tarafından etkilenmektedir. PI3K/Akt sinyal yolağı, büyümeyi ve gelişmeyi destekleyen pek çok sinyal yolağından birisidir. FoxO transkripsiyon faktörleri, nükleusta görev yaparlar ve aktiviteleri PI3K/Akt sinyal yolağı tarafından düzenlenir. Memelilerde, FoxO1, FoxO3a, FoxO4 ve FoxO6 olmak üzere dört adet FoxO ailesi üyesi tanımlanmıştır. FoxO'lar; glikoz metabolizması, enerji homeostazı, hücresel farklanma, oksidatif strese karşı dayanıklılık, hücre siklusunun duraklaması, DNA tamiri ve apoptozun düzenlenmesi, gibi süreçlerde önemli roller oynarlar. Büyüme faktörleri varlığında sitoplazmada lokalize olan FoxO'lar, oksidatif stres ya da genotoksik stres gibi koşullarda nükleusa göç ederler ve hedef genlerin transkripsiyonunu sağlarlar. FoxO moleküllerinin dişi ve erkek üreme sisteminde ve fertilitenin korunup devamlılığının sağlanmasındaki önemli rolleri ve FoxO transkripsiyon faktörlerini düzenleyen PI3K/Akt sinyal yolağının, oosit matürasyonunda ve preimplantif embriyo gelişim sürecinde varlığı yapılan çalışmalar ile gösterilmiştir. Tüm bu bilgiler, bir yandan çoğalırken diğer yandan farklanan ve mikroçevresi sürekli değişirken ortama adapte olmaya çalışan preimplantif gelişim sürecindeki embriyoda, FoxO transkripsiyon faktörlerinin de ekspre olabileceği sorusunu akla getirmektedir. Bu çalışmanın amacı, preimplantasyon embriyo gelişim sürecinde FoxO transkripsiyon faktörlerinin ekspre olup olmadığının, eğer oluyor ise hücredeki lokalizasyonlarının belirlenmesidir. Çalışmamızda 5-6 haftalık Balb/C ırkı dişi fareler kullanılarak hormonal indüksiyon (PMSG ve hCG) ile; profaz I, metafaz I ve metafaz II evresindeki oositler ve erişkin Balb/C ırkı erkek fareler ile çiftleşme sonucunda elde edilen 1 hücreli, 2 hücreli, 4 hücreli, 8 hücreli, morula ve blastosist aşamasındaki embriyolar fallop tüpleri ve uteruslarından toplanmıştır. İmmünfloresan yöntemi kullanılarak; FoxO1, FoxO3 ve FoxO4 proteinlerinin ekspresyonları ve lokalizasyonları ortaya konmuştur. Çalışmamız; profaz I, metafaz I ve metafaz II oositlerinde ve 1 hücreli, 2 hücreli, 4 hücreli, 8 hücreli, morula ve blastosist aşamasındaki embriyolarda, FoxO1, FoxO3 ve FoxO4 proteinlerinin farklı düzeylerde ekspre edildiğini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Sonuçlarımız, in vivo embriyo gelişimi sürecinde sitoplazmada ekspre olduğu belirlenen FoxO transkripsiyon faktörlerinin özellikle in vitro embriyo gelişimi sırasında veya stres koşullarında (pH, oksijen düzeyi, ısı değişimleri gibi) ekspresyonlarının ne şekilde olabileceği ile ilgili yapılabilecek çalışmalar için temel oluşturmuştur. Özellikle yardımcı üreme tekniklerinde embriyo gelişim süreçlerinde FoxO transkripsiyon faktörlerinin araştırılması ile ilgili ileri çalışmalar laboratuvarımızda devam etmektedir.
Metastatik ve non metastatik tümörlerde nefronektin ekspresyonu
Meme kanseri kadınlarda sıkça görülen ve tedavi edilmezse ölüme sebebiyet verebilen bir kanser türüdür. Meme kanseri metastaz yapma yeteneği sebebiyle tehlikeli bir hastalıktır. Metastaz; tümörün bulunduğu yerden ayrılıp başka bir organda yeni bir tümör oluşturmasıdır. Metastazın gerçekleşebilmesi için tümör önce bulunduğu dokuda büyüyüp gelişmeli daha sonra da damarlar yardımıyla uzak organlara göç etmelidir. Tümör metastazı sırasında yeni gideceği çevredeki normal yapıyı bozarak kendine bir ortam yaratmalıdır. Bu yeniden düzenlenmede de hücre dışı matriks proteinleri de görevalmaktadır. Nefronektin; epiteliyal mezenkimal geçişte rol oynadığı bilinen bir hücre dışı matriks proteinidir. Tümör gelişiminde rol alabileceği düşünülen nefronektinin metastatik tümörler üzerindeki etkisini gösteren bir çalışma henüz yapılmamıştır. Bu nedenle çalışmamızda metastatik ve metastatik olmayan hücre hatlarını kullanarak oluşturulan primer tümörlerde ve metastaz alanlarında nefronektin ekspresyonunu değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda metastatik olduğu bilinen 4TLM ve 4THM; ve metastatik karakterde olmayan 67NR hücre hatları enjekte edilen farelerden 12. ve 25. günlerde alınan pimer tümör, akciğer ve karaciğer dokuları, ışık mikroskobu ve western blot araştırmaları için hazırlandı. Elde edilen kesitlerde nefronektin ve Ki67 proteinleri için immünohistokimya metodu uygulanarak bu proteinlerin dokulardaki dağılımları belirlendi. Western blot tekniği kullanılarak da nefronektin ve Ki67 ekspresyon miktarları protein düzeyinde araştırıldı. Bulgularımıza göre; nefronektin ekspresyonunun primer tümör, akciğer ve karaciğerlerde, metastazın yoğunluğuna bağlı olarak azaldığı gözlendi. Ayrıca metastazın ileri evresi olan 25. günde, metastazın henüz gerçekleşmediği 12. güne göre nefronektin ekspresyonunda bir azalma olduğu görüldü. Proliferasyon belirteci olan Ki67'nin; metastatik hücre hatlarından alınan dokularda yoğun olarak lokalize olduğu; ayrıca metastatik olmayan hücre hattından alınan dokularda da yoğun olmasa da varlığı belirlendi. Çalışmamız; metastatik yetenekteki hücre hatlarından elde edilen primer tümör, akciğer ve karaciğer dokularında nefronektin ekspresyon değişimini gösteren literatürdeki ilk çalışmadır. Elde edilen bulgular; hücrelerin dokuya invaze olabilmeleri ve hücre dışı matriks düzenini değiştirerek metastaz yapabilmelerinde nefronektin proteininin bağlantı noktalarında ayrılmaları sebebiyle ekspresyonunun düştüğü ve hücre dışı matriksdeki yerleşiminin bozulduğu ihtimalini düşündürmektedir. Özellikle metastazın yoğun olduğu alanlarda ekspresyonunun düşmesi bu proteinin metastatik süreçte görevli olma ihtimalini akla getirmektedir.
İnsan eklem kıkırdağından kondrosit ve kondroprojenitör/kök hücre izolasyonu, kültürü, bu iki hücre hattının kondrogenez kapasitesi yönünden karşılaştırılması
Eklem kıkırdağı ile ilgili yapılan kök hücre çalışmalarında, yetişkin eklem kıkırdağında projenitör/kök hücre özelliğine sahip hücrelerin mevcut olabileceğini ve bu hücrelerin bazı teknikler kullanılarak izolasyonlarının gerçekleştirilebileceği belirtilmektedir. Bu nedenle çalışmamızda, erişkin insan femuru distal eklem kıkırdağından kondrosit ve projenitör/kök hücre izolasyonu ve kültürlerinin yapılmasının ardından, in vitro ortamda, kök hücre belirteci ekspresyonlarının, farklı dokulara yönlenebilme kapasitelerinin ve ultrastrüktürel yapılarının araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda, erişkin insan eklem kıkırdağı örneklerinden pronaz/kollagenaz sindirimi ile kondrositlerin izolasyonu gerçekleştirildi. Tam kat kondrositlerin kültür ortamında çoğalmasına izin verilirken, projenitör/kök hücre özelliğini taşıdığını düşündüğümüz hücrelerin fibronektin adhezyon testini takiben koloniler seçilerek planlanan parametrelerin uygulanabilmesi için kültürasyonlarına devam edildi. Çalışmada incelenen parametreleri özetlemek gerekirse; kültürü yapılan kondrosit ve koloni hücre süspansiyonlarında, CD90, STRO-1, CD105, CD166 gibi kök hücre belirteci expresyonlarının immunohistokimyasal ve flow sitometrik yöntemle belirlenmesi, kondrosit ve koloni kültür hücrelerinin kondrogenez, adipogenez ve osteogenez'e yönlendirilmesi, bu iki hücre hattına ait hücrelerin ultrastrüktürel yapılarının araştırılması parametreleri gerçekleştirilmiştir. Çalışmada elde ettiğimiz bulgular şöyle özetlenebilir; kondrosit ve koloni kültür hatları flow sitometrik yöntemler ile karşılaştırıldığında, CD90, STRO-1, CD105 ve CD166 ekspresyon düzeylerinin benzer olduğu belirlendi. Kondrosit ve koloni kültür hücreleri uzun süreli kültürasyon sonrasında immunohistokimyasal olarak incelendiğinde, her iki grup hücrenin de bu belirteçlerin tümünü eksprese ettikleri, bununla birlikte koloni kültür hücrelerinde immunoboyanma yoğunluğunun daha fazla olduğu gözlemlendi. Yönlendirme deneylerinde, koloni hücrelerinin adipogenez ve osteogenez sürecinde, primer hücrelerin ise kondrogenez sürecinde daha iyi sonuçlar verdiği belirlendi. Bu iki hücre hattının ince yapıları incelendiğinde, koloni hücrelerinin kondrositlere göre daha bol miktarda genişlemiş granüllü endoplazmik retikulum (GER) ve ribozom, daha az miktarda da lizozom içerdiği tesbit edildi. Sonuç olarak, bu çalışmada elde edilen bulgulardan yola çıkılarak, erişkin insan eklem kıkırdağında mevcut olan progenitor/kök hücrelerin mezenkimal kök hücre (MKH) özelliği taşıyabileceği söylenebilir. Ayrıca, kondrosit kültür hücrelerinin de uzun süreli kültürasyonu takiben MKH özelliğine yakın karakterler kazanabileceği de belirtilebilir.
Gebe sıçanlarda valproik asit kullanımının fetüste neden olduğu merkezi sinir sistemi hasarına kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrenin etkisi
Epilepsi; kortikal nöronlardaki anormal ve aşırı elektriksel deşarj sonucu ortaya çıkan, ani ve tekrarlayıcı tanımlanabilen bir olayla tetiklenmemiş nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Epilepsi hastalığı tüm dünyada yaygın bir şekilde görülür. Hiçbir etnik fark, cinsiyet ayrımı, yaş sınırı ve sosyal sınıf tanımayıp, dünyada 50 milyon insanı etkilediği tahmin edilmektedir. Epilepsi tedavisinde çeşitli antiepileptik ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları benzodiazepin, GABA (Gama aminobütirik asit) analogları ve hormonlardır. Epilepsi tedavisinde kullanılan diğer bir antiepileptik ilaç valproik asittir. Ancak valproik asitin gebelikte kullanılımı çok önemli yan etkilere neden olmaktadır. En önemli yan etkileri; spina bifida, myelomeningosel gibi nöral tüp defektleri, kol ve bacak malformasyonları, dudak yarığı, kardiyovasküler malformasyonlar ve fasiyel dismorfizimdir. Bu verilerden yola çıkarak bu çalışmada gebe sıçanlarda valproik asitin kullanımına bağlı olarak fetüste oluşabilecek nöral tüp defektlerine ve/veya diğer konjenital malformasyonlara, merkezi sinir sistemi hasarına kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin etkinliğini araştırmayı hedefledik. Çalışmamızda 24 erişkin "Wistar Albino" dişi sıçan gebeliklerinin 9. günlerinde deney ve kontrol olmak üzere 2 farklı gruba ayrıldı. Deney grubundaki gebeliklerinin 9. gününde olan 16 sıçanın 8'ine subkutan yolla valproik asit (VPA) enjekte edilirken diğer 8'ine ise hem VPA (subkutanöz) hem de sıçan kemik iliğinden elde ettiğimiz mezenkimal kök hücreler aynı gün kuyruk veninden enjekte edildi. Kontrol grubunda olan 8 sıçana ise gebeliklerinin 9. gününde kuyruk veninden Phosphate Buffered Saline (PBS) verildi. Çalışmaya dahil edilen 24 adet "Wistar Albino" cinsi gebe sıçandan gebeliklerinin 21. gününde alınan fetüslerin beyin ve omurilikleri çıkarıldı. Tespit edildikten sonra bu dokular Hematoksilen&Eozin ve Toluidin Blue O boyaları ile histokimyasal; S100b ile immunohistokimyasal olarak incelendi. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Valproik asit, Nöral Tüp Defekti, Mezenkimal Kök Hücre, S100b.
Farelerde embriyolojik gelişim sürecinde EGF (Epidermal büyüme faktörü) ve anti-egf'nin microfold (M) hücreleri üzerindeki etkisi
Mikrokatlantı hücreleri (M hücreler) mukozal lenfoid folikülleri çevreleyen folikül ilişkili epitelde yer alan mukozal immun yanıtı başlatan özelleşmiş epitelyal hücrelerdir. M hücreler luminal antijenleri alarak mukoza altında yer alan mukoza ilişkili lenfoid dokulara (MALT) bu antijenleri sunmaktadırlar. Epidermal büyüme faktörü, hücrelerin bölünmesi, farklılaşması, yaşaması, çoğalması, büyümesi ve hücre göçünü uyaran protein yapıda bir büyüme faktörü olup, organizmadaki pek çok fizyolojik ve patolojik süreçte rol almaktadır. EGF, anti-enflamatuar, anti-apoptotik, nörotrofik ve nöroprotektif etkilere sahiptir. Bu çalışmada M hücrelerinin embriyolojik gelişim sürecinde EGF (Epidermal Büyüme Faktörü) ve Anti-EGF olarak EGF reseptör blokeri olan bir monoklonal antikor'un etkilerinin tespit edilmesi amaçlandı. Kontrol grubu, EGF verilen grup, EGF reseptörleri bloklanan 3 grup altında olmak üzere fetal gelişimin 13.5, 15.5, 17.5 günlerindeki fetusların bağırsakların immunohistokimyasal ve histokimyasal olarak değerlendirildi. Yapılan deney sonuçlarına göre, kontrol ve anti-EGF gruplarına kıyasla EGF verilen gruptaki mikrokatlantı hücrelerinin daha erken geliştiği ve belirteçleri açısından değerlendirildiğinde düzeylerinde artış olduğu gözlemlendi. Bu çalışmanın sonuçlar ışığında ileri zamandaki multidisipliner çalışmalar için yardımcı ve yol gösterici olacaktır.
Gebe farelerde steroid ile indüklenmiş prenatal stres kaynaklı fetal beyin gelişim hasarında centella asiatica'nın etkisinin incelenmesi
Gebelik süresince yavrunun maruz kaldığı stres faktörleri, prenatal stres olarak tariflenmekte ve çocuklukta ve yetişkinlikte karşılaşılan psikososyal problemlerin nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilişsel davranışsal, fiziksel ve duygusal problemler ve otizmle, prenatal stresin ilişkisini açıklayan çokça araştırma mevcuttur. Farklı hayvan türlerinde yapılan in vivo çalışmalarda, deksametazon veya betametazon formundaki sentetik glukokortikoid tedavisinin maternal uygulanmasının, fetal nöronal hücre çoğalmasını azalttığını ve yavruların hipokampus dentat girus ve neokorteksindeki nörojenezi inhibe ettiğini gösterilmiştir. Geleneksel Asya tıbbında, yüzyıllardır birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Centella Asiatica, Apiaceae ailesinden olan otsu ve çok yıllık bir bitkidir. Modern tıpta da özellikle cilt hastalıklarında, uzun süredir kullanılmaktadır. Yara ve yanık tedavisinde, sedef, egzema, keloid, hipertrofik skar gibi cilt hastalıklarında etkili olduğunu öne süren bilimsel araştırmalar mevcuttur. Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalarda Centella Asiatica'nın, cilt dışında, özellikle santral sinir sisteminde de önemli etkilerinin olduğunu öne sürmektedir. Centella Asiatica'nın nöroprotektif, anksiyolitik, antikonvülzan, nörojenik, sinaps artırıcı etkilerinin olduğu ve bu yolla Alzheimer, Parkinson, Huntington hastalığı, inme gibi durumların tedavisinde faydalı olabileceğine dair görüşler öne sürülmektedir. Çalışmamızda, gebe farelerde intraperitoneal kortizon uygulanarak prenatal stres ortamı taklit edilmiş olup, oluşan fetal beyin gelişim hasarında, oral Centella Asiatica uygulamasının etkileri incelenmiştir. Çalışmamızda, 18 adet dişi ve 9 adet erkek Balb/c cinsi fare kullanılmış ve gebelik oluşması sağlanmıştır. Fareler kontrol (n=6), deney (n=6) ve tedavi grubu (n=6) olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Gebeliğin 9-15. günleri arasında toplam 5 gün, kontrol grubuna intraperoitoneal yolla 1mg/kg/gün Serum Fizyolojik (SF); deney grubuna intraperoitoneal yolla 1mg/kg/gün deksametazon; tedavi grubuna intraperoitoneal yolla 1mg/kg/gün deksametazon ile birlikte oral gavaj yoluyla 1mL/kg/gün Centella Asiatica verilmiştir. 18,5. günde gebelikler sonlandırılarak, embriyo beyinleri diseke edilmiş ve formaldehitte tespit edilmiştir. Fetus boyları (cm) ve fetal beyinlerin en (cm), boy (cm) ve ağırlıkları ölçülmüş, kayıt altına alınmıştır. İnceleme için, hematoksilen-eozin boyama, krezil viyole boyama ve immünohistokimyasal boyama (Cas3 ve Lc3ß) yapılmıştır. Çalışmamızda, gebe farelere uygulanan deksametazonun, fetus beyinlerinin en, boy ve ağırlık değerlerinde anlamlı azalmaya neden olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte, deksametazonla birlikte Centella Asiatica uyguladığımız tedavi grubunda, fetus beyin ölçümlerinin, kontrol grubuna benzer olduğu görülmüştür. Centella Asiatica'nın apopitoza gidişi engellediğine dair kanıtlar mevcuttur. Bizim çalışmamızda da, Cas3 immunohistokimyasal boyamasıyla yapılan incelemelerde, Centella Asiatica uygulamasının apopitozu gidişi engellediği ve incelenen dönem içinde (kısa vade) hasar oluşumunu azalttığı gözlenmiştir. Centella Asiatica'nın otofaji üzerine de baskılayıcı etkileri öne sürülmektedir. Bizim çalışmamızda da, Lc3ß immunohistokimyasal boyama yöntemi ile, otofajinin, Centella Asiatica uygulanan tedavi grubunda, deney grubuna göre daha az olduğu gözlenmiştir.
İnsan fetusu serebral korteksinde bazı adezyon moleküllerinin dağılımı
ÖZET Yaşamın devamlılığını sağlayan temel koşullardan birisi hücreler arasındaki uyumdur. Bu uyum hücre içi ve hücre dışı faktörler sayesinde gerçekleşmektedir. Bu faktörlerden birisi de adezyon molekülleri olarak bilinmektedir. Adezyon molekülleri ailesinden NCAM (nöral hücre adezyon molekülü) ve N-kaderin (nöral kaderin); gelişim sırasında nöral tüpten temel yapıların gelişiminde rol oynarken; L1CAM (L1 hücre adezyon molekülü) da merkezi sinir sisteminde birçok mekanizmanın işlemesinde görevlidir. Çalışma; bu üç adezyon molekülünün fetal insan serebral korteksindeki dağılımlarını immunohistokimyasal olarak göstermek amacıyla gerçekleştirildi. 1, 2 ve 3. trimestere ait abortus materyallerinden alınan serebral korteks doku örnekleri immunohistokimyasal tekniklerle boyandı ve ışık mikroskobunda incelendi. NCAM immureaktivitesi, serebral korteksin tüm katmanlarında hücreler arası uzantılarda ve özellikle de aksonlarda gözlendi. Bu immunreaksiyon liflerin yoğun olduğu VI. tabakada daha belirgindi. UCAM immunoreaktivitesi de NCAM'a benzerdi ancak, serebral korteksin üst tabakalarında belirgin bir immunoreaksiyon yoktur. N-kaderin immunoreaktivitesi de tüm tabakalarda hücre arası uzantılarda ve bazı çekirdeklerde görüldü. Ayrıca, damar endotelinde de N-kaderin boyanmalarına rastlanıldı. Sonuç olarak bu çalışmadan NCAM, UCAM ve N-kaderinin gelişmekte olan insan serebral kodeksinde hücre migrasyonu ve akson gelişiminin düzenlenmesinde rol aldığı, hücre katmanlarının oluşumu, akson demetlerinin organizasyonu ve astrosit endotel kontaklarının kurulmasında etkili olan faktörlerden birisi olabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: İnsan, fetus, serebral korteks, NCAM, UCAM, N- kaderin, immunohistokimya. IV
İnsan sperminde kromozomal yapı anomalileri ile hücresel olgunlaşmanın ilişkisi
ÖZETSperm olgunlaşması ve fonksiyonunun biyokimyasal belirteçleri günümüzdeönemli bir araştırma konusudur. Sadece olgun spermlerin Hyalüronik Asit'e (HA)bağlanabildikleri önceden ortaya konmuştur. Böylece, klinik uygulama amacıyla,HA'e bağlanma ile olgun ve normal kromozomal yapılı sperm seçimi, ntraSitoplazmik Sperm njeksiyonu (ICSI) için güvenli ve etkili bir çözüm sağlayabilir.Spermatogenetik kusurların, insan spermatozoasında karyotipik değişikliklere veyapısal kromozom sapmalarına sebep olduğu bilinmektedir. Fertilizasyon yeteneği vesperm konsantrasyonu düşük olan erkeklerde, anormal karyotipli sperm görülmesıklığı artar ve bu erkekler genellikle ICSI ile tedavi olan kişilerdir. Dolayısıyla buçalışmada, spermin hyalüronik asite bağlanabilme ya da bağlanmama özelliğinedayanarak, farklı yöntemlerle spermin kromatin yapısı, hücresel olgunluğu vekromozomal yapısı arasındaki potansiyel ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada, normozoospermik ve oligozoospermik örneklerden spermlerhazırlanarak ve gerek seçilmemiş gerekse HA ile seçilmiş spermatozoalarda anilinmavisi boyaması ile kromatin, CK-B immünoflorasan boyaması ile hücreselmatürasyon değerlendirildi. Transmisyon Elektron Mikroskobu (TEM) tekniğikullanılarak semen, HA'e bağlanan ve HA'e bağlanmayan spermlerin üç boyutluyapı değişiklikleri incelenerek, bağlanan spermlerin ince yapısı ile hücre membranıbütünlüğü ilişkisi kıyaslandı. Ayrıca hamster ya da fare ovositleri, metafazaşamasında bulunan insan spermine ait kromozomların değerlendirilmesi içinkullanıldı.Uygulanan farklı teknikler sonucu, HA'e bağlanma yeteneği ile spermolgunlaşması arasında güçlü bir ilişkinin olduğunu görüldü. Bağlanan sperm matürtipte kromatin yapısına sahipken sitoplazmik tutulum göstermedi. Elde ettiğimizveriler, spermin plazma membranında yer alan HA bağlayıcıları vasıtasıylahyalüronik asite bağlanma özelliğinin, tamamlanmış bir spermiyogenetikolgunlaşmayı ifade ettiği kanaatini vermektedir.Sonuç olarak, spermiyumun HA'e bağlanma kapasitesi ile sitoplazmiktutulum (CK-B) düzeyi ve olgunlaşması, dolayısıyla kromatin organizasyonuarasında bir ilişki vardır. Spermiyuma ait RNA'larla ilgili yeni bilgilerden yolaçıkarak, fertilizasyondaki kompleks mekanizmaları aydınlatabilmek için molekülerdüzeyde araştırmalar yapılması gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Sperm matüritesi, fertilizasyon, hyalüronik asit spermseleksiyonu, ICSI, kromozomal anomaliler.
Prostaglandin EL (PGE1) analoğu misoprostol uygulanan gebe sıçan serviksinde matriks metalloproteinaz-3 (MMP-3) ve kollajen dağılımı
Servikal olgunlaşma doğum için hayati önem taşıyan bir süreçtir. Klinikte, servikal olgunlaşmayı tetiklemek için kullanılan ajanlardan en yaygını ise sentetik bir prostaglandin E1 analoğu olan misoprostol'dür. Uterus serviksinin bağ dokusu; kollajenler, elastin, proteoglikanlar ve hyaluronik asitten ibaret tipik bir bağ dokusudur. Ekstraselüler matriks (ESM)'in yıkılması, termde servikal olgunlaşmada ve dilatasyonda çok önemlidir. Matriks metalloproteinazlar (MMP'ler)'ın bu olaylarda önemli rol oynadığı düşünülür. Endopeptidazlar olan MMP'ler belirli ESM proteinlerini enzimatik yoldan sindirebilme yeteneğindedir. Günümüzde 28 tip MMP tanımlanmıştır. MMP-3'ün de dahil olduğu alt grup olan stromelizinler, kollajeni yıkıma götürebilir. MMP-3, çok sayıda ESM komponenti üzerindeki etkisinden dolayı servikste anahtar regülatör enzim olmaya güçlü bir aday olarak görülmektedir. Araştırmada, Rattus norvegicus türü dişi ve erkek sıçanlar kullanılmıştır. Bir gece dişi/erkek oranı 2/1 olan kafeslerde bekletilen hayvanlara ertesi gün vajinal simir uygulanmıştır. Simiri sperm pozitif olan sıçanlar gebeliğinin 0. gününde kabul edilmiştir. Çalışmalar için östrusta, gebeliğin 12,16, 20 ve doğum sonrası 0. günlerinde 5 kontrol; 12,16,20 ve doğum sonrası 0. günlere ait ve 1,5 ve 3,0 ?g misoprostol uygulanma dozuna bağlı olarak da 2 farklı kategoride olmak üzere 8 deney grubu oluşturulmuştur. Çalışmamızda, gebelik süresinde ve termde sıçan serviksinin yeniden yapılanmasında prostaglandinlerin MMP'ler üzerinden ESM yapısını etkileyip etkilemedikleri araştırılmıştır. Bunun için oral olarak farklı dozlarda misoprostol uygulanan gebe sıçan serviksinde MMP-3'ün ve matrikste yaygın bulunan kollajen I ve IV'ün immunohistokimyasal olarak dağılımlarına keza transmisyon elektron mikroskubu (TEM) düzeyinde ultrastrüktürel yapıdaki değişikliklere bakımıştır. Sonuç olarak, immünohistokimyasal bulgulardan çalışma gruplarında kollajen I proteininin lamina propriyada kuvvetli, kas çevresinde zayıf reaksiyon verdiğini gözledik. Aksine MMP-3 antikoru reaksiyonu lamina propriyada zayıf, kas çevresinde orta ve kuvvetli reaksiyon gösterdi. TEM'de düşük doz misoprostolün yüksek doza göre fibril çapı, merkez ve perifer fibriller arası aralık değerlerini önemlilik düzeyinde daha fazla etkilediğini gördük. Anahtar kelimeler; Sıçan, Servikal olgunlaşma, MMP-3, Kollajen I, Kollajen IV, Misoprostol,
Kuluçkadan çıkıştan sonra farklı yaş gruplarındaki civcivlerin barsak mukozası üzerinde histolojik çalışmalar
ÖZETBu çalışmada, yumurtadan çıkıştan sonra farklı yaş gruplarındaki civcivlerin incebarsaklarında (duodenum, jejunum ve ileum) villus boyları, villus çapları, birim uzunluktakikadeh hücresi sayıları ve kriptlerde mitotik hücre sayısı belirlenerek barsak mukozasınıngelişiminin incelenmesi amaçlandı. Bu amaçla 70 adet broyler civciv materyal olarakkullanıldı. Ad libitum su ve yem ile beslenen civcivler 0, 1, 2, 3, 4, 6 ve 8 haftalıkolduklarında her yaş grubundaki 10 hayvandan materyal alındı. Farklı yaş gruplarındaki herbir hayvanın ince barsağının kısımlarından doku örnekleri alındı ve bu dokulardan alınantransversal kesitler üçlü boyama, hematoksilen-eozin (HXE) ve periodic acid schiff (PAS)reaksiyonu ile boyandı. Görüntü analiz sistemi (Leica Q Win Standart) kullanılarak, villusboyu, villus çapı, villuslarda kadeh hücresi sayısı ve kriptlerdeki mitotik hücre sayısıbelirlendi.Sunulan çalışmada, farklı yaş gruplarındaki civcivlerin ince barsaklarında, villusboylarının 0. gün ile 6. hafta arasında genel arttığı, 8. haftada ise her üç barsak bölümünde devillus boylarının kısaldığı görüldü. Villus çaplarında ise, yaşa bağlı olarak duodenum vejejunumda genel bir artış olmasına rağmen, ileumda, 3. haftaya kadar artan villus çapınındaha sonraki haftalarda düştüğü dikkati çekti. Birim uzunlukta kadeh hücresi sayısıkarşılaştırıldığında, bazı yaş grupları arasında dalgalanmalar olmasına rağmen, yaşın artışıylabirlikte kadeh hücresi sayısının genel olarak arttığı görüldü. İnce barsaklarda bulunankriptlerdeki mitotik hücre sayısının 0. günden 3. haftaya kadar dereceli olarak düştüğü ve 3.haftada ani bir artış gösterdiği, daha sonraki haftalarda ise yine dereceli olarak azaldığı dikkatiçekti.
Ratlarda Ksilol ve Formalin inhalasyonunun testis dokusu üzerine etkisi
ÖZETAraştırmada, anne gebeliğinin başlangıcından itibaren, doğumdan itibaren ve pubertedenitibaren ksilol ve formalin koklatılan ratların testis dokusunda meydana gelenimmunohistokimyasal ve histometrik değişimlerin belirlenmesi amaçlanmıştır.Bu amaçla 96 adet erkek Sprague Dawley rat materyal olarak kullanıldı. Materyal; annegebeliğinin başlangıcından itibaren, doğumdan itibaren ve puberteden itibaren denemeyealınmak üzere, üç yaş grubunda düzenlendi. Her yaş grubundan sekizer hayvanın 8 haftaboyunca, bulundukları ortamda günde 8 saat süreyle ksilol (300 ppm), formalin (6 ppm) veksilol+formalin (150 ppm+3 ppm) solunumu gerçekleştirmeleri sağlandı. Belirtilen yaşgruplarına göre düzenlenen kontrol grupları da herhangi bir uygulama yapılmadan, eşit ortamkoşullarında 8 hafta süreyle tutuldu. Deney süresi sonunda beş haftalık, sekiz haftalık ve 18haftalık olan hayvanların canlı ağırlıkları ve testis ağırlıkları belirlendi.Hazırlanan bloklardan alınan kesitlere histometrik değişimleri belirlemek amacıyla üçlüboyama metodu, relaksin benzeri faktörün (relaxin like factor-RLF) gösterilebilmesi içinstrept avidin-biyotin kompleks (strept avidin-biotin complex/ sABC) boyama metoduuygulandı. Işık mikroskobu (Leica DMLB) ile RLF'nin dokudaki yoğunluğu; mikroskobabağlı görüntü analiz sistemi yardımı (Leica Q Win Standart) ile tubulus alanı ve tubulus epitelyüksekliği tespit edildi.Yapılan çalışmada Sertoli ve Leydig hücreleri; beş, sekiz ve 18 haftalık ratlarıntestislerinde gözlendi. Sekiz haftalıktan itibaren daha belirgin olmakla birlikte her üç yaşgrubunda da spermatidlere rastlandı. Onsekiz haftalık yaş grubunda tubulus lumenindebelirgin şekilde spermatozoonlar gözlendi.Kimyasal koklatılmayan her üç yaş grubunda, immunohistokimyasal olarak Leydighücreleri RLF pozitif tespit edildi. Kimyasal koklatılan gruplarda RLF'nin boyanmasında;ksilol inhalasyonundan etkilenme olmazken, formalin koklatılan sekiz ve onsekiz haftalık yaşgruplarında boyanma yoğunluğunda azalma tespit edildi. Sekiz ve onsekiz haftalıkksilol+formalin koklatılan grupta ise boyanma görülmedi.Testis ağırlığının, tüm gruplarda kimyasal inhalasyonundan bağımsız olarak, ilerleyenyaş ve canlı ağırlık artışı ile birlikte arttığı tespit edildi.Tubulus alanına, yaş, canlı ağırlık, kimyasal madde ve kimyasal madde-yaşinteraksiyonunun etkilerinin istatistiksel olarak önemli olmadığı görüldü.Epitel yüksekliği ksilolden etkilemezken, formalin ile ksilol+formalin inhalasyonlarıepitel yüksekliğini azalttı. Tüm kimyasal madde grupları için geçerli olmak üzere, beş haftalıkyaş grubunda epitel yüksekliği diğer yaş gruplarına göre daha yüksek olarak tespit edildi.Sonuç olarak, formalin ve ksilol+formalin kombinasyonları, Leydig hücreleri (RLF) vetubulus epiteli açısından rat testis dokusunu olumsuz yönde etkilemiştir.Anahtar kelimeler; Histometri, tubulus seminiferus kontortus, relaksin benzeri faktör(RLF), ksilol, formalin, rat
Kuluçkadan çıktıktan sonra iyot kullanımının civcivlerin tiroid bezi histolojisine etkisi
ÖZETBu çalışmada, kuluçkadan çıktıktan sonra altı hafta boyunca sularına 2 mg/L oranındaiyot ilave edilen civcivlerde; iyodun bir haftalıktan altı haftalık yaşa kadar, canlı ağırlık, TSH,FT3, FT4, tiroid folikül çapı, kolloid miktarı ve folikül epitel yüksekliğine etkilerininaraştırılması amaçlandı.Çalışmada, 50 adet kontrol ve 50 adet deneme grubunda olmak üzere toplam 100 adetbroyler civciv kullanıldı. Kuluçkadan çıkışın birinci gününden itibaren deneme grubunun,içme suyuna % 98-99 saflıkta 2 mg/L oranında iyot katkısı yapılırken, kontrol grubunaherhangi bir katkı yapılmadı. Hayvanlar ad libitum su ve yem ile beslendi. Araştırmadacivcivler 1, 2, 3, 4 ve 6 haftalık olduklarında deneme ve kontrol gruplarından 10'ar adethayvanın canlı ağırlıkları belirlendi. Serumda TSH, FT3 ve FT4 seviyelerinin belirlenmesiamacıyla kan örnekleri alındı. Daha sonra dekapite edilerek tiroid bezleri çıkarıldı.Tiroid bezinden hazırlanan parafin bloklardan 50 µm ara ile 5 µm kalınlığında seri üçkesit alındı. Kesitlere genel histolojik inceleme için üçlü boyama yöntemi, kolloiddemonstrasyonu için Periyodic Acid Shiff reaksiyonu (PAS) uygulandı. Görüntü analizsistemi (Leica Q Win Standart) kullanılarak tiroid foliküllerinin çapı, kolloid miktarı ve epitelyükseklikleri ölçüldü.Elde edilen veriler incelendiğinde, kontrol ve deneme grubunda canlı ağırlığın yaşabağlı olarak arttığı, fakat artışın gruplar arasında istatistiksel olarak önem taşımadığı gözlendi.TSH seviyesinin kontrol grubunda ikinci haftada arttıktan sonra, önce FT4 düzeyiniartırdığı, 3. haftadan itibaren FT4 düzeyi azalırken, FT3 düzeyinin arttığı belirlendi. FT4azalmaya devam ederken altıncı haftada TSH seviyesinin azalmasıyla beraber FT3 düzeyininde azaldığı gözlendi.İyot ilavesinin TSH, FT4 ve FT3'ün oluşma düzenini etkilediği, TSH seviyesinin 2.haftadaki artışına ve 6. haftadaki düşüşüne engel olduğu belirlendi fakat oluşan farklılığınistatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edildi. Deneme grubunda FT3 düzeyinin kontrolgrubundan bir hafta önce arttığı ve azalmasının da öne alındığı belirlendi. İyot ilavesiyle aynızamanda FT4 düzeyindeki artışın da bir hafta öne alındığı, azalmasının geciktirildiği ve 6.haftada da fazla düşmesine neden olunduğu dikkati çekti.Tiroid folikül hücreleri incelendiğinde kübik ve yassı hücrelerin her iki grupta da birarada olduğu gözlendi. Her iki grupta da folikül çapı ve kolloidin kapladığı alanın yaşa bağlıolarak arttığı belirlendi. İyot alan grupta tiroid epitelinin daha fazla süre yüksek kaldığı;folikül çapının 1 ve 2. haftalarda, kolloidin folikül içerisinde kapladığı alanın 1., 3. ve 4.haftalarda arttığı saptandı.Anahtar kelimeler: Tiroid, FT3, FT4, TSH, folikül, kolloid, iyot, broyler civciv
Bıldırcın ve ratların karın boşluğunda lokal savunma odaklarının araştırılması.
Bu amaçla 48 adet 8 haftalık eriskin erkek Wistar rat ve 48 adet 8 haftalık Japon bıldırcını (Coturnix coturnix japonica) kullanıldı. Birinci gruptaki hayvanlara intraperitoneal olarak, 0.1 ml %0.9 NaCl'de 80 mg BSA (Bovine serum albumin-BSA-Sigma) eritilerek hazırlanan stok solusyondan, 80 mg/kg olacak sekilde enjekte edildi. Aynı islem ikinci grup olan ratlara aynı oranda sadece %0.9 NaCl verilerek gerçeklestirildi. Enjeksiyondan 1, 3, 6, 24 saat ve bir hafta sonra, her seferinde altısar adet hayvan öldürülerek, bıldırcınlarda parietal periton, mezenter; ratlarda parietal periton, mezenter ve omentum majus örnekleri toplandı. Aynı islem %0.9 NaCl verilen grupta da her defasında üç hayvanda gerçeklestirildi. Rat ve bıldırcınlarda herhangi bir uygulama yapılmayan üçüncü gruptan da üçer hayvandan doku örnekleri alındı. Hazırlanmıs bloklardan 50 ?m ara ile 6 ?m kalınlıgında alınan seri kesitlere Üçlü Boyama teknigi, Periodic Acid Schiff (PAS) reaksiyonu, Metyl Green Pyronin, Toluidin blue (pH:2,5) boyama metodu, ve makrofajların demonstrasyonu için Strept Avidin-Biotin Peroksidaz Kompleks boyama yöntemi uygulandı. Ratlarda omentum ve bıldırcınlarda mezenter kesitlerinde lenfoid hücre birikimlerinin alanı, X40'lık büyütme kullanılarak görüntü analiz sistemi (Leica DMLB arastırma mikroskobu ve DC 200 CCD kamera ile Q Win Standart görüntü analiz programı) yardımıyla interaktif yolla hesaplandı. Hazırlanan preparatlar ısık mikroskopik düzeyde incelenerek gerekli görülen kısımların fotografları alındı. Ratlarda omentum, mezenter ve parietal peritonda; bıldırcınlarda ise sadece mezenterde lenfoid hücre birikimleri halinde lokal savunma odaklarına rastlandı. Ratların omentum örneklerinde lenfoid hücre birikimlerinin bir kapsül ile sarılı olmadıkları, kapilar damarların bulundugu, az miktarda bag doku içermekle birlikte bünyelerinde yag hücrelerini içerdikleri gözlendi. Boyutlarının yaklasık 12193,42±25 ?m2 oldugu belirlendi. Mezenter ve parietal periton örneklerinde ise lenfoid hücre birikimlerine az sayıda ve daha küçük boyutlarda rastlandı. PAS reaksiyonu sonucunda lenfoid hücre birikimlerinin bulundugu bölgelerde bazal laminaya rastlanmadı. Omentum, mezenter ve parietal periton örneklerinde lenfoid hücre birikimlerinde lenfositler, makrofajlar, plazma hücreleri, mast hücreleri, tespit edildi. Ratlarda BSA enjekte edilen grupta farklılıgın 6. ve 24. saatte anlamlı oldugu tespit edildi (p<0,001). Bıldırcınların mezenter örneklerinde lenfoid hücre birikimlerinin yaklasık 2492,14±32 ?m2 oldugu belirlendi. Parietal periton örneklerinde ise lenfoid hücre birikimlerine rastlanmadı. PAS reaksiyonu sonucunda lenfoid hücre birikimlerinin bulundugu bölgelerde bazal laminaya rastlanmadı. Mezenter örneklerinde belirlenen hücre birikimlerinde plazma hücreleri ayırt edilemedi. Lenfositler, mast hücreleri ve makrofajlar belirlendi. Periton bosluguna BSA enjekte edilen grupta, enjeksiyondan bir saat sonra kontrol grubuna göre lenfoid hücre birikim alanlarının arttıgı (p<0,01) görüldü. Sonuç olarak; ratlarda ve bıldırcınlarda karın boslugunda (omentum, mezenter ve parietal peritonda) lenfoid hücre birikimlerinin bulundugu ve antijenik uyarıma cevap verdigi tespit edildi. Ratlarda bu odakların sekonder nitelikte olduguna, bıldırcınlardaki bu odakların niteliginin kesinlestirilebilmesi için farklı antijenlerle yapılacak çalısmalara gereksinim olduguna karar verildi
Normal ve gestasyonel trofoblastik hasta plasentalarının ve bunların içerdikleri hormonların histolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirilmesi.
Fertilizasyon sonrası uterusda gelişen yapıya plasenta denir. Plasenta gebeliğin devamı için gerekli hormonları sentezler. Bu hormonlardan olan human koryonik gonadotropin (hCG), human plasental laktojen (hPL), progesteron, inhibin ve aktivin araştırmamızda kullanıldıBu çalışmamızda hormonların normal ve gestasyonel trofoblastik hastalıklarda (komplet mol ve parsiyel mol plasentalarda) ne kadar etkili olduğu bunlar arasında morfolojik ve immünohistokimyasal farklar var mı sorularına cevap arandıNormal plasentaların chorion villus epitel hücreleri (sinsisyotrofoblast ve sitotrofoblast) histolojik olarak düzgün yüzeyler içermekte, immünohistokimyasal olarak da hormon etkilerine cevap vermektedirKomplet mol ve parsiyel mol plasentaların epitel hücreleri düzensiz yüzeyli olup, yer yer kalınlaşma, incelme ve erime gösterirken, bağ dokusu artışı ile de histolojik farklılıklar ortaya koymaktaydı. Ayrıca, hormonların etkisin de yetersiz ve zayıf kalırken sitotrofoblastlarda şişme ve balonlaşma vardırİmmünohistokimyasal boyama; normal, komplet mol ve parsiyel mol plasentalar arasındaki farkları belirlemektedir. Normal plasenta ile mol hidatiformlu plasentalar arasındaki ayırıcı özellikler çocuk sağlığı için önemli olduğunu vurgulamaktadır. Plasentanın erken tanısı tedavi imkanı vereceği ve fetus kayıplarının azalacağını düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Gestasyonel trofoblastik hastalık, hCG, hPL, progesteron, inhibin, aktivin.
Ratlarda Daidzein'in testis histolojisine etkisi
Bu çalışmada oral olarak 20 gün süreyle daidzein verilen ratların testislerinde meydana gelen histolojik ve histometrik farklılıkların incelenmesi amaçlandı. Materyal olarak 30 adet 3 aylık erkek Spraue-Dawley rat kullanıldı. Hayvanlar her grupta 10 rat olacak şekilde üç gruba ayrıldı. Hayvanlardan 10 tanesine 20 mg/kg, diğer 10 tanesine de 100 mg/kg günlük dozlarda daidzein gavaj yoluyla uygulandı. Diğer 10 hayvan ise kontrol grubu olarak kullanıldı. Sunulan çalışmada daidzein yedirilen hayvanların seminifer tubullerde büzüşme olduğu, tubulus lümenlerinin ise kontrollere göre daha geniş olduğu, semifer tubul kesitlerinde yaygın olarak irili ufaklı vakuollerin oluştuğu, hücre dökülmesinin gerçekleştiği ve seminifer tubullerde bulunan germ hücrelerinin yoğunluğunun kontrol grubuna göre azaldığı görüldü. Ayrıca daidzein uygulanan gruplarda tubulus çapı ve epitelyum yüksekliklerinin kontrollere göre azaldığı dikkati çekti. Yapılan immunohistokimyasal demonstrasyonlar sonucunda daidzein verilen gruplarda kontrollere göre spermatogonial kök hücrelerin daha yoğun olduğu tespit edildi. Bu sonuçlar, diyet ile alınan fitoöstrojenlerin erkeklerde fertiliteyi olumsuz etkileyebileceğini akla getirmektedir.Anahtar Kelimeler; Daidzein, Spermatogonial kök hücre, Testis, Rat30
Resveratrol'ün diyabetik sıçan böbrek dokusunda leptin ve sirtuin düzeyleri üzerindeki etkisi
Amaç: Çalışmamızda streptozotosinle diyabet oluşturulmuş sıçanların böbrek dokularında RSV'nin histopatolojik etkilerini ve leptin ve sirtuin protein dağılımları üzerindeki etkisini göstermeyi amaçladık.Yöntem: Araştırma, 33 adet genç, sağlıklı Wistar Albino cinsi dişi sıçan üzerinde gerçekleştirildi. 50 mg/kg dozunda STZ verilerek diyabet oluşturulan sıçanlara kronik diyabet oluştuktan sonra, birinci ayın sonunda 10 mg/kg miktarında 15 gün boyunca RSV verildi. Altıncı haftanın sonunda tüm sıçanlar anestezi altında sakrifiye edildi. Sıçanların her birinden alınan bir böbrek dokusu histolojik (H&E ve PAS) ve immünohistokimyasal (leptin ve sirtuin-2) çalışma için, alınan diğer böbrek dokusu da western blot çalışması için (leptin ve sirtuin-1) kullanılmak üzere çeşitli işlemlerden geçirildi. Western blot sonuçları Image J programı ile diğer sonuçlar ise SPSS programında Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleriyle analiz edildi.Bulgular: Diyabet oluşturulan sıçanlarda kan şekeri yükselirken, kilo düzeyi azalmıştır. RSV verilen diyabetik grupta kan şekeri düzeyinde hafif bir azalma görülürken bu bulgu diyabet grubuna kıyasla anlamlı değildi. Histopatolojik inceleme sonucunda diyabetik böbrekte RSV tedavisi ile böbrek hasarı bulgularının azaldığını gördük. İmmünohistokimyasal incelemede ise leptin düzeyinin diyabetik böbrekte arttığını bulduk. RSV tedavisinin SIRT-2 düzeyleri üzerine etkisinde ise gruplar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Western blot bulgularında ise Leptin bulguları IHC bulguları ile örtüşmekteydi. Leptin miktarı diğer gruplara kıyasla diyabetik böbrekte artmış olarak bulundu. SIRT-1' in immünohistokimyasal olarak incelenmesinde gruplar arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. SIRT-1' in Western blot ile gösterilmesinde ise IHC bulgularından farklı olarak DM+RSV grubunda diğer gruplara kıyasla anlamlı ölçüde arttığını bulduk.Sonuçlar: Sonuç olarak RSV diyabetik böbrekte leptin ve sirtuin düzeyinde değişikliklere neden olmaktadır. Fakat bu etkinin mekanizması net değildir. Diyabette artan oksidatif stresin, uzun süreli hipergliseminin böbrekte oluşturduğu hasardan korunmada RSV' nin antioksidatif ve antidiyabetik fonksiyonunun önemi aşikardır. RSV bu etkilerini doz ve zaman bağımlı olarak leptin ve sirtuin üzerinden gösteriyor olabilir. Bu durum yeni tanısal ve tedavisel stratejiler geliştirme potansiyeli içermektedir ve daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Resveratrol, diyabet, diyabetik nefropati, leptin, sirtuin.
Rat testis dokusunda poliklorobifenil toksikasyonuna alfa lipoik asit kullanımının etkisi
Araştırmada, testislerde oluşan poliklobifenil (PCB) toksikasyonuna karşı alfa lipoik asit (ALA)'in antioksidan rolünün olup olmadığının, histolojik ve biyokimyasal farklılık oluşturup oluşturmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla 40 adet yetişkin erkek Wistar Albino rat (180-200 g/ 90 günlük) kullanıldı. Materyal, her biri sekizer rat içerecek şekilde beş gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki (1. Grup) ratlara deneme süresince hiçbir uygulama yapılmadı. Sham kontrol grubuna (2. Grup) 2 ml/kg/gün mısır yağı verildi. PCB grubuna (3. Grup) Aroclor 1254 5 mg/kg/gün dozda, 2 ml/kg olacak şekilde mısır yağı ile karıştırılarak ağızdan uygulandı. ALA grubuna (4. Grup) 25 mg/kg/gün dozda ALA mısır yağı ile karıştırılarak 2 ml/kg olacak şekilde verildi. ALA-PCB grubuna (5. Grup) ise, 25 mg/kg/gün dozda ALA uygulandıktan bir saat sonra 5 mg/kg/gün dozda Aroclor 1254 aynı şekilde mısır yağı ile karıştırılarak 2 ml/kg olacak şekilde verildi. Deneme süresi 30 gün olarak belirlendi ve uygulamalar besleme kanülü ile ağızdan gerçekleştirildi. Deney süresi sonunda 120 günlük olan ratların vücut ağırlıkları ve testis ağırlıkları belirlendi. Serum örneklerinde total oksidan seviyesi ve total antioksidan seviyesi ile serum testosteron seviyesi belirlendi. Alınan sağ testis dokusunda TOS ve TAS ile, HO-1 band yoğunluğu belirlendi. Epididimislerden elde edilen sperma örnekleri ile hazırlanan frotilere eosin-nigrosin boyama tekniği uygulanarak anormal spermatozoon sayısı belirlendi. Parafin bloklardan alınan seri kesitlere Crossman'ın üçlü boyama metodu, TUNEL metodu ve sABC boyama yöntemi uygulandı. Işık mikroskobu ile doku kesitlerinde histolojik görünüm, histolojik değişimler, XIV. dönem tubulus yoğunluk değeri, apoptozis, HO-1 yoğunluğu ve anormal spermatozoon sayısı belirlendi. Mikroskoba bağlı görüntü analiz sistemi (Leica Q Win Standart) yardımı ile VII-VIII. dönem ve XII-XIV. dönem seminifer tubulus çapı ve epitel yüksekliği tespit edildi. Ratlarda PCB uygulamasının, histolojik değişimler açısından subbazal vakuolizasyon, epiteliyal dökülme, tubuler lumene germ hücre dökülmesi ve kapilar kanlanmayı artırdığı belirlendi. Ayrıca VII-VIII ve XII-XIV. dönem tubulus çaplarında azalmaya, apoptozisin artmasına, HO-1 enzimi yoğunluğu, serum ve testis dokusu total oksidan seviyesi ile anormal spermatozoon sayısında artışa sebep olduğu tespit edildi. ALA-PCB uygulaması ile sadece PCB uygulanan grupta gözlenen bu olumsuzluklardan subbazal vakuolizasyon, epiteliyal dökülme, tubuler lumene germ hücre dökülmesi ve kapilar hiperemi ile apoptozis oranında önemli derecede azalmaya neden olduğu belirlendi. Dolayısıyla sunulan çalışma ile, PCB'nin erkek reprodüktif sistem üzerinde oluşturacağı toksik etkilere karşı ALA'nın koruyucu etkisinin varlığı ortaya kondu. Literatürden farklı olarak sunulan çalışmada, PCB'nin testosteron üzerinde etkili olmamasının sebebinin, PCB'nin ratlara sindirim sistemi yoluyla verilmesi olabileceği ileri sürülebilir. Sunulan çalışma, testiste PCB toksikasyonuna karşı ALA'nın antioksidan etkisini araştıran ilk çalışmadır. ALA'nın kullanım oranı ve vücuda veriliş yolunun değiştirilerek yapılacak çalışmaların, erkek reproduktif sistemde ALA'nın antioksidan ve anti apoptotik etkisinin ayrıntısının belirlenmesine katkı vereceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler; Aroclor 1254, alfa lipoik asit (ALA), histometri, TUNEL, HO-1, testosteron, total oksidan seviyesi, total antioksidan seviyesi, anormal spermatozoon, rat.
Deneysel diyabet oluşturulan dişi ratların genital sistemindeki değişiklikler ve bu değişiklikler üzerine likopenin etkileri
Sunulan çalışmada; deneysel diyabet oluşturulan ratlarda dişi genital sistem organlarında meydana gelen değişikliklerin belirlenmesi ve oral olarak verilen likopenin bu değişiklikler üzerine etkilerinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Araştırmada; 30 adet erişkin dişi Wistar Albino ırkı rat (ortalama 160 g / 4 aylık) kullanıldı. Tek doz 50 mg/kg streptozotosin (STZ) 0,01 M sitrat tamponu pH: 4,5 içerisinde intraperitoneal (i.p.) yolla uygulanarak deneysel diyabet oluşturuldu. Streptozotosin uygulamasından 3 gün sonra açlık kan glikoz düzeyi 250 mg/dl ve üzerinde olan ratlar çalışmaya dahil edildi. Streptozotosin ile diyabet oluşturulduktan 3 hafta sonra kontrol ve diyabetik ratlar kontrol+mısır yağı (n=6), kontrol+likopen (n=6), diyabet+mısır yağı (n=8) ve diyabet+likopen (n=10) olmak üzere rastgele 4 gruba ayrıldı. Kontrol+likopen ve diyabet+likopen gruplarındaki ratlara gavaj yoluyla 4 hafta boyunca her gün 4 ml/kg mısır yağında çözdürülerek 4 mg/kg likopen verildi. Kontrol+mısır yağı ve diyabet+mısır yağı gruplarındaki ratlara ise; hergün 4 ml/kg mısır yağı verildi. Likopen uygulamasının son haftasında bütün gruplarda yer alan hayvanların düzenli östrus siklusu gösterip göstermedikleri vajinal smear yöntemi ile belirlendi. Çalışmanın başlangıcında ve sonunda (8. hafta) tüm gruplardaki ratların vücut ağırlıkları ölçüldü. Açlık kan glikoz değerleri ise, çalışmanın başlangıcında, likopen uygulamasının başında (4. hafta) ve çalışmanın sonunda (8. hafta) tespit edildi. Çalışmanın sonunda diöstrus dönemindeki hayvanlar hafif eter anestezisi altında servikal dislokasyon ile sakrifiye edildi. Hayvanlardan sağ ovaryum, uterus ve vajina örnekleri alındı ve % 4'lük paraformaldehid'te tespit edildi. Ardından rutin histolojik takip serilerinden geçirilen dokular paraplasta gömülerek, 5 μm kalınlığında seri kesitler alındı. Sol ovaryum ise, sıvı nitrojende dondurulup -80 °C'de saklandı. Hazırlanan tüm doku kesitlerine histolojik ve histometrik incelemeler için Crossman'ın üçlü boyama yöntemi uygulandı. Bunun yanında; ovaryumda immunohistokimyasal olarak konneksin-43 ekspresyonu, TUNEL (Terminal Deoxynucleotidyl Transferase dUTP Nick End Labeling) yöntemiyle apoptotik hücre yoğunluğu ve ELISA tekniğiyle malondialdehid (MDA) düzeyi saptandı. Ayrıca histokimyasal incelemeler için ovaryum, uterus ve vajinaya Periyodik Asit Schiff (PAS), uterusa ise; Alcian Blue (AB) pH: 2,5 yöntemleri uygulandı. Sunulan çalışmada; diyabetik ratlarda likopenin yüksek açlık kan glikoz düzeyi üzerinde olumlu bir etkisinin olmadığı görüldü. Ayrıca diyabetik ratların düzensiz östrus siklusuna sahip oldukları tespit edildi. Ovaryumda; diyabetin etkisiyle korpus luteum vakuolizasyonunun, intersitisyel alanlardaki hidropik dejenerasyonun ve korpus luteum sayılarının arttığı; korpus luteum çaplarının ise, azaldığı belirlendi. Bununla birlikte; diyabet+mısır yağı grubunda ovaryumda primordial ve atretik foliküller, intersitisyel hücreler ve korpus luteumdaki luteal hücrelerde konneksin-43 ekspresyonunun azaldığı saptandı. Diğer taraftan; diyabetin etkisiyle ovaryumdaki MDA düzeyinin ve büyük antral foliküllerin granüloza katmanlarındaki apoptotik hücre sayılarının daha yüksek olduğu tespit edildi. Uterusta; diyabetin etkisiyle bez sayısının, endometriyum kalınlığının ve bez epitelinde PAS pozitif aktivitenin azaldığı, aksine bez epitelinde AB pozitif aktivitenin ise arttığı tespit edildi. Vajinada ise; diyabet tablosuyla lamina epiteliyalis yüksekliğinin ve tunika muskularis kalınlığının azaldığı gözlendi. Diyabetik hayvanlara uygulanan likopenin ovaryumun primordial, sekonder ve büyük antral foliküllerinde konneksin-43 ekspresyonunu arttırdığı saptandı. Ayrıca ovaryumda MDA düzeyini ve apoptotik hücre sayısını azalttığı tespit edilmekle birlikte, bu bulguların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi. Uterusta ise; diyabetli hayvanlara verilen likopenin histometrik ve histokimyasal açıdan önemli bir değişim oluşturmadığı görülürken; vajinada diyabet+likopen grubunda tunika muskularis kalınlığının arttığı saptandı. Sonuç olarak; diyabetin etkisiyle dişi genital sistem organlarında tespit edilen değişiklikler ve likopenin koruyucu etkilerinin varlığı bazı parametrelerde ilk kez ortaya konmuştur. Diyabetik hayvanlarda likopen dozu ve uygulama süresini artırarak yapılacak çalışmaların, dişi genital sistemde likopenin antioksidan etkisini daha belirgin ortaya çıkaracağı düşünülmektedir.
Kateşin ve gallik asitin sıçan karaciğer yağlanmasına etkisi
Erkek sıçanlarda yüksek yağ içerikli diyet uygulamasını takiben oluşan karaciğer yağlanmasında, farklı dozda kateşin ve gallik asitin yağlı karaciğer dokusuna etkisi araştırıldı. Bu amaçla 160 +/- 30gr ağırlığında 80 adet Wistar albino türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar, 1. grup (K), 2. grup (KY), 3. grup (KY + Kat 10), 4. grup (KY + Kat 50), 5. grup (KY + Kat 100), 6. grup (KY + Gal 10), 7. grup (KY + Gal 50), 8. grup (KY + Gal 100), 9. grup (K-10 hafta) ve 10. grup (KY- 10 hafta) olmak üzere gruplara ayrıldı. Yağlanmayı tespit etmek amacıyla 1. ve 9. grup 10 hafta boyunca standart sıçan yemiyle, diğer gruplar 10 hafta boyunca yüksek yağ içerikli diyetle beslendi. 10 haftanın sonunda 9. ve 10. gruplardan elde edilen karaciğer dokuları ve kan örneklerinde yapısal ve biyokimyasal incelemeler yapıldı. 1. grup standart sıçan yemiyle, 2. grup yüksek yağ içerikli diyetle 6 hafta daha beslendi. Diğer gruplara yukarıda belirtilen şekilde 10, 50 ve 100 mg/kg/gün kateşin ve gallik asit 6 haftalık süreçte gavaj yoluyla verildi. 16 haftalık deney süresi sonunda sıçanlardan kesilerek karaciğer dokuları ve kalpten kan örnekleri alındı. 10 haftalık gruplardan 10. grupta iNOS enzim aktivitesi, TG içeriği, ALT, AST, MDA enzim aktiviteleri artarken, SOD ve CAT aktivitesi azaldı. GSH değerlerinde iki grup arasında fark gözlenmedi. 16 haftalık 2. grupta da iNOS enzim aktivitesi, TG içeriği, ALT, AST ve MDA değerleri artarken SOD aktivitesi azaldı. CAT ve GSH aktivitelerinde ise gruplar arasında fark gözlenmedi. iNOS enzim aktiviteleri ve TG içeriği KY + Gal 50 ve KY + Gal 100 gruplarında azaldı. AST değerleri KY + Gal 50 grubunda düşüş gösterdi. MDA değerleri de KY + Kat 100 ve KY + Gal 100 gruplarında oldukça azaldı. Histolojik olarak 10 haftada 10 grupta 3. derecede yağlanma gözlendi. 16 haftalık 2. grupta 3. derecede yağlanmaya ek olarak balonlaşmalar, granüler ve vakuoler dejenerasyonlar, sinüzoidal dilatasyonlar, mononükleer hücre infitrasyonları görüldü. KY + Gal 100 grubunun yapısal olarak normale en yakın, KY + Gal 50 grubunun AST enzim aktivitesini düzenleyici, KY + Kat 100 ve Ky + Gal 100 gruplarının lipid peroksidasyonunu azaltıcı etkiye sahip olduğu görüldü. KY + Gal 100 grubunun hem yapısal hem de biyokimyasal düzeyde hasarı azalttığını söyleyebiliriz.
Mezenşimal kök hücrenin implantasyon üzerine etkisi
Embriyonun uterusa tutunması ile birlikte endometriyum da bir dizi morfolojik ve yapısal değişiklikler meydana gelir. Ekstraselüler matriksin (ESM) düzenlenmesinde görev alan ve enzimlerden oluşan Matriks metalloproteinaz (MMP) enzim sisteminin gebelikte implantasyon üzerine etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada ekstraselüler matriks proteinlerinden biri olan fibronektin, matriks metalloproteinaz enzim sistemine üye olan MMP- 2 ve MMP- 9'un sıçanlarda implantasyon bölgesi üzerine Mezenşimal kök hücre (MKH) uygulanması ile meydana gelen değişikliği immünohistokimyasal yöntemle göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda gebeliğin 10. gününde 16 erişkin "Wistar Albino" dişi rat deney ve kontrol olmak üzere 2 farklı gruba ayrılarak, sıçan kemik iliğinden elde ederek çoğaltığımız MKH'ler 8 sıçana verildi ve kontrol grubunda olan 8 sıçana ise Phosphate Buffered Saline (PBS) verildi. Aynı uygulama gebeliğin 21.gününde de yapıldı. Çalışmaya dahil edilen grupların implantasyon bölgeleri ve plasentaları çıkarıldı ve bu örneklerde Fibronektin, MMP- 9 ve MMP- 2 immunohistokimyasal yöntemle gösterildi. Gebeliğin 10. gününde uterustaki endometriyal stromal hücrelerin farklılaşması ile oluşan desidual yapıda fibronektinin deney ve kontrol grubunun her ikisinde de benzer bölgelerde reaktivite gösterdiği, aralarında anlamlı bir fark olmadığı görülmüştür. MMP -2 düzeyi MKH verilen grupta trofoblastik dev hücrelerin etrafında immunreaktivisenin düştüğü, desidua hücrelerinde, bez epiteli ve damar duvarında ki immünreaktivitenin benzer yoğunlukta olduğu gözlendi. MMP -9 düzeyinin ise desidua hücrelerinde reaktivitesinin kontrol grubuna göre daha yoğun olduğu tespit edildi. Gebeliğin 21. gününde plasentanın olgun yapıda olduğu ve artan trofoblast proliferasyonu ile birlikte Fibronektin, MMP- 2 ve MMP- 9 aktivitesinin 10. güne göre fazla değişmediği gözlendi. Sonuç olarak, 10. günde MKH verilmesi ile MMP- 9 aktivitesinin biraz daha arttığı, gün ilerledikçe plasentanın olgun yapıya ulaştığı, deney ve kontrol grupları arasında MMP- 2, MMP- 9 ve Fibronektinin immünreaktivitesinde anlamlı bir fark bulunamamıştır.
Diyabetik gebe farelerin plasentalarında ve fetuslarında endoplazmik retikulum stres belirteçlerinin araştırılması
Tez çalışmamda, diyabet durumunun fetal karaciğer ve plasentalarda ER stres belirteçleri açısından bir fark oluşturup oluşturmadığının tespit edilmesi amaçlandı. Bu amaç ile, dört gruptan oluşan bir deney dizaynı oluşturuldu. Bu gruplar; sıfır kontrol grubu, gebe kontrol grubu, diyabetik gebe grubu ve gebe sitrat grubudur. Belirteçlerin araştırılması için immünohisto kimyasal tekniklerin yanı sıra western blot tekniği de kullanılmıştır. Yapılan deneylerin sonuçlarına göre, diyabetik grubun fetal karaciğer dokularında, diğer gruplara kıyasla incelemiş olduğumuz Nrf2, GADD 153, BIP, Xbp1 ve Herpud antikorları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p˃0.05). Plasenta dokularında; BIP, Xbp1 ve Herpud antikorları ile yapılan western blot sonuçlarına göre ise, diyabet grubundaki plasentaların bu belirteçler açısından diğer gruplara kıyasla azalma gösterdiğini saptadık. Gruplar arasında fetus ve plasenta ağırlıklarını kıyasladığımız zaman ise, diyabet grubundaki fetus ve plasentalarda diğer gruplara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş saptanmıştır (p˂0.05).
Trimetobenzamid uygulanmış gebe sıçanlara, timokinonun yeni doğan karaciğer dokusu üzerine etkisi
Gebeliklerin bazılarında görülen, bulantı ve kusmaya karşı kullanılan çok sayıda antiemetik ilaç bulunmaktadır. Sunulan çalışmada antiemetik trimetobenzamid'in gebe sıçanlarda ve yenidoğanlarda karaciğere olan muhtemel etkileri ile antioksidan olan timokinonun etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 240-280 gram ağırlığında, 30 adet Wistar cinsi albino dişi sıçanı kullandı. Gebe olan sıçanlar gebeliklerinin ilk gününde; kontrol grubu, 1.grup 5 mg/kg/gün trimetobenzamid, 2.grup 10 mg/kg/gün trimetobenzamid, 3.grup 1ml suda 50 mg/kg/gün çözünen timokinon (TQ), 4.grup 5 mg/kg/gün trimetobenzamid+TQ, 5.grup 10 mg/kg/gün trimetobenzamid+TQ verilen 6 eşit gruba ayrıldı. Sıçanların gebeliklerini takiben 11 gün intramuskuler olarak 5mg/kg ve 10mg/kg dozlarda trimetobenzamid verilirken, TQ verilecek olan sıçanlara ise gebelikleri boyunca gavaj yolu ile uygulama yapıldı. Yavru sıçanların doğumdan üç gün sonra vücut ağırlıkları alındı. Doğumu takiben 3. gün sonunda anestezi altında anne ve yavrularından karaciğer dokuları alındı. Yapısal olarak ışık ve elektron mikroskobunda dokular incelendi. Biyokimyasal olarak ALT, AST, CAT, SOD ve MDA ölçümleri yapıldı. 10mg/kg dozda verilen trimetobenzamid, anne karaciğerinde yapısal değişiklik olarak vakuoler ve granüler dejenerasyona ayrıca mononüklear hücre infiltrasyonuna yol açmaktadır. Yavru sıçanların karaciğerlerinde 10 mg/kg dozda verilen trimetobenzamid sonucunda yağ damlacıklarının sayıca artmış olduğu ayrıca vakuoler ve granüler dejenerasyona neden olduğu gözlendi. Antioksidan olan TQ anne ve yavru karaciğerlerindeki hasarlanmayı düzeltmektedir. Bununla birlikte biyokimyasal verilerde istatistiksel bir anlamlılık elde edilemedi. Anahtar Kelimeler: Trimetobenzamid, Timokinon (TQ), Gebelik, Karaciğer Mikroskobisi.
Sperm kriyoprezervasyonu sonrasında apoptozisin değerlendirilmesi
İnsan sperm örneklerinin depolanması yani sperm bankası oluşturabilmek için uzun yıllardır çeşitli çalışmalar yapılmış ve çeşitli metotlar denenmiştir. Amaç spermin en az yapısal ve fizyolojik zararla döllenme kapasitesini sürdürebilmesi olmuştur ve kriyoprezervasyonla bu kısmen başarılmıştır. Ancak günümüzde ne yazık ki kriyoprezervasyon için standart bir yöntem mevcut değildir ve henüz aydınlatılamamış bir çok soru vardır. Bu amaçla bu çalışmada kriyoprotektan farkının dondurma çözme sonrasında spermde DNA fragmantasyonuna etkisini araştırdık.Bu amaçla toplam 50 olgu (sperm motilite bozukluğu olan asthenozoospermia, 40 olgu ile motilite bozukluğu olmayan normozoospermia 10 olgu) çalışma kapsamına alındı. Olgulardan elde edilen semen örnekleri makroskobik olarak koagülasyon, likefaksiyon, görünüm, hacim, viskozite ve pH açısından değerlendirildi. Mikroskobik olarakta motilite, sperm konsantrasyonu morfoloji yönünden dünya sağlık örgütü (WHO) kritelerine göre değerlendirildi. Bundan sonraki aşamada her bir olgudan alınan semen örnekleri iki gruba ayrıldı. Yıkama öncesi grup ve yıkama sonrasında iki farklı solüsyon (Medicult ve TEST yolk buffer) ile dondurulup çözülen grup. Her iki gruba da DNA fragmantasyonunu göstermek için TUNEL yöntemi uygulandı. Apopitoz bulguları ultrastrüktürel olarak da TEM ile değerlendirildi. Böylece yıkama öncesi ve yıkama sonrası dondurulan ve çözünen gruplar ile iki kriyoprotektan madde arasındaki fark ortaya konmaya çalışıldı. Beklenildiği gibi sperm sayısı, total motilitede yıkama sonrası artış, dondurup çözme sonrası da anlamlı bir düşüş gözlendi. Ancak iki farklı kriyoprotektan karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Çözme sonrası iki kriyoprotektan gurubu arasında DNA fragmantasyon ortalaması açısından ise anlamlı farklılık vardır.Sonuç olarak, bulgularımız spermin dondurma öncesi yıkanıp yıkanmama tartışmasına açıklık getirerek dondurma öncesi mutlaka yıkanması gerektiği doğrultusundadır. Ultrastrüktürel olarak da desteklenen, DNA fragmantasyonunun değerlendirildiği TUNEL testi sonucunda yıkanmamış örnekler ile yıkanan ve dondurulup çözünen örnekler arasında anlamlı fark ortaya konmuştur.
Seminal plazma reaktif oksijen türlerinin (ros) sperm dna fragmantasyonu ve apopitozu sürecinde infertiliteye olan etkisinin değerlendirilmesi
Spermatozoon DNA hasarının infertilitedeki önemi şimdiye kadar farklı mekanizmalarla birçok araştırmacı tarafından açıklanmaya çalışıldı. Bu mekanizmalardan protaminasyon, apopitoz ve oksidatif stres üzerinde duruldu. Sigaranın insanda semen kalitesini ve erkek faktörlü fertiliteyi ROS düzeyini arttırarak etkilediğine dair yayınlar bulunmakla birlikte sigara ile spermatozoon parametreleri arasında anlamlı ilişkinin saptanmadığı yayınlarda mevcuttur. Biz bu çalışmada sigara içimine bağlı olarak seminal plazma reaktif oksijen türlerinin, sperm DNA fragmantasyonu ve apopitozu sürecinde infertiliteye olan etkisinin değerlendirilmesini amaçladık.Sigara içen ve içmeyen 27 Astenozoospermia'lı, kontrol grubu olarak da sigara içen ve içmeyen 23 Normozoospermia'lı olmak üzere toplam 50 olgu çalışma kapsamına alındı. Bütün olgulardan toplanan semen örnekleri, makroskobik, mikroskobik, enzim aktivitesi ve morfometrik açıdan değerlendirildi. Reaktif oksijen türlerinin düzeyleri malondialdehit (MDA), antioksidanlardan Glutatyon peroksidaz (GPX) enzimi ve total protein miktarları ölçülerek belirlendi. Mikroskobik değerlendirmede sperm sayısı ve motilitesi WHO (Dünya Sağlık örgütü) kriterlerine göre, morfolojisi de Kruger'in kesin kriterlerine göre değerlendirildi. Eosin testi uygulanarak ışık mikroskobunda spermatozoon vitalitesi değerlendirildi. Her bir olgudan alınan semen örnekleri sırasıyla DNA fragmantasyonunu belirlemek için direkt TUNEL (TdT-mediated-dUTP nick end labeling) protokolü, apopitozu belirlemek için TUNEL pozitif oranının %10 ve üzeri olduğu olgularda Annexin V testi uygulandı. Ultrastrüktürel inceleme için transmisyon elektron mikroskobu kullanıldı.Çalışmamızda ROS düzeyinin yüksek bulunduğu astenozoospermia hasta grubunda spermatozoon DNA fragmantasyonu, kontrol grubundan daha fazlaydı. DNA fragmantasyonu ile semen parametreleri, vitalite arasında negatif korelasyon bulundu. Normozoospermia ve astenozoospermia olguları birbirleriyle karşılaştırıldığında sigaranın semen parametrelerine (konsantrasyon, motilite, morfoloji) etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı. Sigara içen normozoospermia ve astenozoospermia olgularında içmeyenlere göre DNA fragmantasyonu daha yüksek olmakla birlikte istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı. Reaktif oksijen türeleri (ROS) ile semen parametreleri, vitalite gruplar arasında farklı olmakla birlikte istatistiksel açıdan ilişki bulunmadı. Ayrıca spermatozoon DNA fragmantasyonu ile apopitoz arasındaki pozitif korelasyon istatistiksel açıdan da anlamlıydı. Apopitoz ile ROS arasında doğrudan bir ilişki gösterilemedi.Sonuç olarak sigara içiciliği ile artan ROS düzeyinin apoptozisi indüklediğini ve dolayısıyla infertilitede doğrudan etkili olduğunu iddia eden çalışmaların aksine bu çalışmada sigara içiciliğinin ROS düzeyine etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış apoptozis ve infertiliteye etkisi belirlenememiştir. İnfertillerde sigara içimiyle ROS'un doz bağımlı olarak arttığı bununda apoptozisten farklı bir mekanizma ile DNA fragmantasyonu oluşturduğu gösterilmiştir.
İnsan granüloza hücrelerinde apopitozun değerlendirilmesi
Çalışmamızda yardımlı üreme teknikleri sikluslarında follikül aspirayonuyla elde edilen granüloza hücrelerindeki apopitoz oranlarının immunohistokimyasal ve ultrastrüktürel incelemesi ve folliküler sıvılarda ROS düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır.Çalışmamız prospektif klinik gözlemsel bir çalışmadır. Dokuz Eylül Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Tüp Bebek Merkezi'ne çocuk sahibi olamama şikayeti ile müracaat eden primer yada sekonder infertil tanısına ek olarak PCOS, erkek faktör ve açıklanamayan infertilite tanısı konan ve yardımla üreme tekniği siklusuna alınan 30 hasta katıldı. Bütün olgulardan toplanan folliküler sıvılarındaki ROS spektrofotometrik yöntemle incelendi, ışık mikroskopu değerlendirmesi ile granüloza hücrelerindeki TUNEL pozitif hücre insidansı değerlendirildi ve aynı zamanda granüloza hücrelerinde meydana gelebilecek organel düzeyindeki değişiklikler Transmisyon Elektron Mikroskobu ile incelendi.Çalışmamızda granüloza hücrelerindeki ışık mikroskopi değerlendirmesi sonucunda açıklanamayan infertil grubunda TUNEL pozitif hücre ortalaması PCOS ve erkek infertil gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Folliküler sıvı MDA düzeyleri açıklanamayan infertilite olgularında PCOS'lu olgulara ve erkek faktör grubuna göre yüksek olduğu tespit edildi. Folliküler sıvı GPx düzeylerinin ise PCOS'lu olgularda, açıklanamayan infertilite ve erkek faktör olgularına göre yüksek olduğu tespit edildi. Ancak gruplardaki folliküler sıvı MDA ve GPx seviyeleri arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı. Elektron mikroskopisi değerlendirmelerinde ise hem DNA fragmantasyonunun değerlendirildiği TUNEL testi sonuçları ile hem de folliküler sıvı MDA seviyelerinin değerlendirilmesi ile elde edilen sonuçlara paralel olarak ince yapı değişiklikleri gözlendi.Çalışmamızda TUNEL tekniği, oositi destekleyen granüloza hücrelerindeki DNA kırıklarının belirlenmesi ve böylece hücrelerin apopitotik yola girdiğinin gösterilmesi için kullanılmıştır. Buna ek olarak ultrastrüktürel olarak süreçteki dejenerasyon değerlendirilmiş ayrıca bu duruma follikül sıvısındaki oksidatif stresin etkisi de araştırılmıştır. Böylece çalışmamızda PCOS'lu olgularla açıklanamayan infertilite olgularının karşılaştırılması, bu 3 farklı teknik kullanılarak ilk kez değerlendirilmiştir.Anahtar kelimeler: Granüloza Hücresi, PCOS, Açıklanamayan İnfertilite, TUNEL, Apopitoz, Ultrastrüktür, ROS
Prepubertal dönemdeki dişi ratların ovaryumları üzerinde elektromanyetik alanın etkisine karşı lipoik asidin koruyucu özelliğinin biyokimyasal, ışık mikroskobik ve ultrastrüktürel düzeyde incelenmesi
Çalışmamızda elektromanyetik alanın ovaryumda meydana getirdiği değişimler ile ve bu değişimler üzerine lipoik asidin antioksidan etkisi incelenmiştir. EMA'nın ovaryumda beklenen apopitozdaki rolü, ayrıca oksidatif stres parametreleri üzerine olan etkisi de çalışılmış ve ultrastrüktürel incelemelerle desteklenmiştir.Dokuz Eylül Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Etik Kurulu'nun 21/03/2008 gün ve 33 sayılı kararı ile çalışmaya başlanmıştır.Çalışmamızda yirmi dört Wistar Albino türü prepubertal dişi sıçanlar 3 gruba ayrılmıştır: I. Grup; Kontrol grubu, EMA'ya maruz kalmamış ve p.o.serum fizyolojik almış denekler (n=7), II. Grup; EMA grubu. 50 Hz - 3mT EMA'ya maruz kalan ve p.o. serum fizyolojik uygulanmış denekler (n=7, 6 hafta boyunca günde 4 saat EMA), III. Grup; EMA+LA grubu. EMA maruziyeti + Lipoik Asit uygulanmış denekler (6 hafta boyunca günde 4 saat EMA, n=10, 100 mg/kg Lipoik Asit p.o.). Deney sonunda biyokimyasal, ışık mikroskopik ve elektron mikroskopik incelemeler için ovaryum dokuları alındı.Gruplar arası follikül sayılarının karşılaştırılması sonucunda EMA'ya maruz kalan grupta primer ve sekonder follikül sayılarında diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanmıştır. DNA hasarının değerlendirilmesinde Kontrol ve EMA+LA grupları arasında primer ve sekonder folliküllerdeki TUNEL pozitif boyanan granüloza hücrelerinde anlamlı fark gözlenmezken, EMA grubunda primer ve sekonder folliküllerde tunel pozitif hücre sayısı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Hem EMA grubunda hem de EMA+LA grubunda MDA düzeyi ortalamaları EMA' nın verdiği hasardan dolayı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ancak EMA ve EMA+LA grupları arasında MDA düzeyleri açısından bulunan fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.Hem EMA grubunda hem de EMA+LA grubunda GPx düzeyi ortalamaları EMA' nın verdiği hasardan dolayı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Ancak EMA ve EMA+LA grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Elde ettiğimiz bulgulardan antioksidan olarak kullandığımız lipoik asitin oksidatif stres parametreleri üzerine etki etmediği sonucuna vardık.Yapılan seri kesitlerde, EMA'nın ovaryumu çevreleyen fibröz kapsülden parankima içerisine giren bağ dokusu demetlerinde kalınlaşmaya, interstisyel doku içindeki damarlanmada artışa, yer yer damarlarda dilatasyona, konjesyona ve kapillerlerde genişlemelere neden olduğu sonucuna varılmıştır.Yaptığımız bu çalışmada lipoik asidin, elektromanyetik alanın ovaryum dokusunda neden olduğu hasara karşı kullanılması literatürde bir ilktir.Anahtar kelimeler : Elektromanyetik alan, Lipoik asit, Ovaryum, Apopitoz, ROS, Ultrastrüktür
Yenidoğan, döneminden erişkinliğe kadar olan dönemde rat testislerinde spermatogonial kök hücre sayısında ve dağılımında görülen değişikliklerin incelenmesi
Erkek genital sistemin gelişiminde, erkek üreme sistemi hücreleri olan spermatogoniaların gelişim sürecine spermatogenezis adı verilir. Spermatojenik kök hücrelerden spermatogoniaların oluşumu intrauterin hayatta başlar. Erişkinlerde spermatogenezisin adolesan döneminde başlatılıp sürdürülebilmesi için testislerde yer alan spermatogonialardan yeni spermatozoaların oluşturulması gereklidir. Çalışmamızın amacı; spermatogonial kök hücrelerin doğumdan hemen sonraki döneminden başlayıp, ergin döneme dek farklı periodlarda gelişimlerini incelemektir. Çalışmamızda 30 adet Sprague-Dawley türü erkek rat 5 gruba ayrıldı. Ratların testisleri doğumdan sonraki 24. saatte, 10. günde, 20. günde, 30. günde ve 60. günde çıkartıldı. Dokular histolojik takip metodu sonrasında hematoksilen eozin ve immunohistokimyasal olarak c-kit ve Vasa primer antikorlarla boyanarak ışık mikroskobunda incelendi. Spermatogonial kök hücrelerin görüntü analiz programı ile sayımları yapılarak, spermatogonial kök hücrelerin gelişimsel süreçte gösterdiği değişiklikler belirlendi. Elde edilen sonuçlara göre, c-kit ve Vasa (+)'nın doğum sonrası dönemde eksprese olmaya başladıkları ancak Vasa ekspresyonunun ilerleyen zamana bağlı hızlı bir artış göstermesine karşın c-kit'de daha yatay ama giderek artan bir ekspresyon gözlemlendi. Elde edilen bulgular spermatogenesis süreci değerlendirmesinde bu 2 proteinin belirteç olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: • Spermatogonial Kök Hücre • Testis • İmmünohistokimya • Spermatogenezis, • C-Kit • Vasa.
Deneysel olarak oluşturulan diyabet modelinde etil pirüvat'ın sıçan testisine etkisinin incelenmesi
Amaç: Diabetes Mellitus (DM) modeli oluşturulan erkek sıçanlarda DM'nin testis yapısında oluşturduğu hasarı incelemek ve bu hasarda Etil Pirüvat'ın (EP) etkisini, histokimyasal (Hematoksilen-Eozin, Masson Trikrom, Periyodik Asit Schiff (PAS), immunohistokimyasal (Aktive Kaspaz-3 ve TUNEL) ve biyokimyasal [Malondialdehit (MDA), Glutatyon (GSH) ve Glutatyon Peroksidaz (GPx)] olarak göstermektir. Metod: Çalışmada deney grupları aşağıdaki gibi düzenlendi 1.Grup. Kontrol Grubu: Hiçbir madde uygulanmayacak, bazal değerler için kullanılacak gruptur. Deney başladıktan sonraki 18. günde tüm denekler sakrifiye edildi ve testis doku örnekleri alındı. 2.Grup. Etil Pirüvat Grubu: Deneklere deney başlangıcının 3. gününden itibaren 18. güne kadar günde iki defa intraperitoneal (i.p.) yolla 50 mg/kg Etil Pirüvat verildi. 18. gün sakrifiye edildi. 3.Grup. Diyabet Grubu: Deneklere ilk gün i.p yolla tek doz 45 mg/kg streptozotosin (STZ) verildi. 18. gün sakrifiye edildi. 4.Grup. Diyabet ve Etil Pirüvat Grubu: Deneklere ilk gün i.p yolla tek doz 45 mg/kg STZ verildi. Deney başlangıcının 3. gününden itibaren 18. güne kadar günde iki defa i.p yolla 50 mg/kg Etil Pirüvat verildi. 18. gün sakrifiye edildi. Histolojik ve morfometrik incelemeler için deneklerden alınan sağ testiste Hematoksilen-Eozin, Masson Trikrom, Periyodik Asit Schiff (PAS), immünohistokimyasal olarak; TUNEL ve Aktif Kaspaz-3 boyamaları yapıldı. Biyokimyasal incelemeler için deneklerden alınan sol testiste GSH, GPx, MDA düzeyleri incelendi. Bulgular: Yapılan histokimyasal incelemelerde, kontrol grubunda normal testis yapısı gözlendi. Diyabet grubunda; bazal membran kalınlaşması, bazal membran ondülasyonu, seminifer tübüllerde vakuolizasyon, germ hücre kaybı ve interstisyel alanda bağ doku artışı gözlendi. Etil pirüvat ve diyabet+ etil pirüvat gruplarında Hematoksilen-Eozin, Masson Trikrom, PAS boyamaları ve Johnsen skorlaması yapıldığında normale yakın testis yapısı gözlendi. İmmünohistokimyasal olarak TUNEL ve kaspaz-3 boyamaları yapılarak testis doku örneklerinde pozitif hücre aktivasyonuna bakıldı. Kontrol grubuna göre diyabet grubunda apopitotik hücre sayısı anlamlı olarak arttığını belirledik. Diyabet+ etil pirüvat grubuyla diyabet grubu kıyaslandığında, diyabet+ etil pirüvat grubunda apopitotik hücre sayısında anlamlı azalma olduğunu gözlemledik. Biyokimyasal incelemelerde, GPx, GSH ve MDA değerlendirildi. MDA'nın, diyabet grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı derecede artığını, GSH ve GPx'in ise anlamlı olarak azaldığını tespit ettik. MDA değerleri için diyabet grubu ile etil pirüvat ve diyabet+ etil pirüvat grupları kıyaslandığında, etil pirüvat ve diyabet+ etil pirüvat gruplarında anlamlı bir azalmanın olduğunu gözlemledik. Ayrıca diyabet grubuna göre etil pirüvat ve diyabet+ etil pirüvat gruplarında GSH ve GPx değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç: Çalışmamızda STZ ile oluşturulan diyabette testis dokularında oluşan hasarı, etil pirüvat tedavisinin azalttığını bulduk.
Farelerde parasetamol ile oluşturulan testis hasarında L-karnitinin etkisi
Amaç: Parasetamol kaynaklı testis toksisitesine L-karnitinin etkisi bilinmemektedir. Çalışmanın amacı, parasetamol ile oluşturulan testis hasarında L-karnitinin koruyucu ve tedavi etkilerinin histokimyasal, immünohistokimyasal, enzim aktiviteleri ve ultrastrüktürel olarak incelemektir. Yöntem: Denekler rastgele SF1, SF2, APAP1, APAP2, Koruyucu etki ve Tedavi gruplarına ayrıldı. SF gruplarına yalnızca serum fizyolojik verildi. APAP grubuna 400mg/denek/gün olacak şekilde intra peritoneal olarak Parasetamol (SİGMA-A-7085 100 gr) verildi. Koruyucu etki ve tedavi grubuna 500 mg/denek/gün olacak şekilde intra peritoneal olarak l-karnitin (SİGMA-C-0283 5g) verildi. SF1, APAP1 ve Koruyucu etki grubundaki fareler 10. günde, SF2, APAP2, Tedavi grubundaki fareler 15.günde ketamin/ksilazin anestezisi altında sakrifiye edilerek testisleri alındı. Sol testistler enzim aktiviteleri için, sağ testisler histolojik incelemeler için kullanılmıştır. Fareler denek ve testis ağırlıkları gibi parametreler içeren sonuçlarla kayıt altına alınmıştır. Deneklerin deney başlangıcında ve sonunda ağırlıkları ölçülmüştür. Işık mikroskobik incelemeler için elde edilen kesitler, Hematoksilen-Eozin (HE), Periyodik Asit Schiff (PAS) ve Masson Trikrom ile boyandı. Kesitlerde Johnsen skoru, seminifer tübül çapı, seminifer tübül epitel yüksekliği ve bazal membran kalınlığı değerlendirildi. Apoptozu saptamak için TUNEL ve aktif kaspaz-3 boyamaları yapıldı. Testis yapısı ultrastrüktürel olarak incelendi. Enzim aktivitelerini incelemeler için testis dokusunda ise glutatyon(GSH), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri incelendi. Bulgular: Yapılan ışık mikroskobik ve ultrastrüktürel incelemelerde SF1 ve SF2 gruplarında normal testis yapısı gözlendi. APAP1 ve APAP2 grubunda spermatogenik seri hücre diziliminde düzensizlik, germ hücre kaybı ve vakuolizasyon, seminifer tübül bazal membran kalınlığı ve çapında azalma ve intertisyel alanda bağ doku artışı gözlendi. Koruyucu etki ve Tedavi grubuplarında ise testis yapısı normale yakın morfolojide görüldü. İmmünohistokimyasal olarak TUNEL ve kaspaz-3 boyamaları yapılarak testis doku örneklerinde pozitif hücre aktivasyonuna bakıldı. SF1 ve SF2 grubuna göre APAP1 ve APAP2 grubunda apoptotik hücre sayısının anlamlı olarak arttığı belirlendi. Koruyucu etki ve Tedavi grubuyla APAP1 ve APAP2 grubu kıyaslandığında, Koruyucu etki ve Tedavi gruplarının apoptotik hücre sayısında anlamlı azalma gözlemlendi. Sonuç: Çalışmamızda APAP ile oluşturulan testis hasarında, LK'nın koruyucu ve tedavi edici etkisi gösterildi. Anahtar kelimeler: parasetamol, l-karnitin, testis, fare
Radyasyonun neden olduğu testis hasarında apocynin'in etkilerinin histolojik olarak incelenmesi
Amaç : Çalışmamızda radyasyon uygulanan sıçanlarda, testis dokusunda meydana gelen hasara karşı kuvvetli bir antioksidan olan Apocynin'in koruyucu etkilerini histokimyasal, immünohistokimyasal, elektron mikroskobik ve biyokimyasal düzeyde incelemeyi amaçladık. Yöntem : Çalışmamızda 35 adet Wistar albino erkek sıçan (n=7) 5 gruba ayrıldı: 1-Kontrol grubu: normal adlibitum beslenen grup, 2-Sham grubu: 5 gün günde tek doz ip. salin verilen grup, 3-Apocynin grubu: 5 gün 20 mg/kg/gün apocynin salinde ip. verilen grup, 4-Radyasyon grubu: Tek doz 10 Gy skrotal radyasyon uygulanan grup, 5-Apocynin+Radyasyon grubu: Radyasyon öncesi 5 gün ip. 20 mg/kg/gün apocynin salinde verilen ve son dozdan 24 saat sonra tek doz 10 Gy skrotal radyasyon uygulanan grup. Radyasyon uygulamasından 24 saat sonra tüm gruplar sakrifiye edildi. Işık mikroskobik incelemeler için Hematoksilen & Eozin (H&E), Periyodik Asit Sciff (PAS) ve Masson Trikrom boyaması ile boyandı. Kesitlerde Johnsen's skorlaması yapılıp, seminifer tübül çapı, seminifer tübül epitel yüksekliği ve bazal membran kalınlığı ölçüldü. İmmunohistokimyasal olarak apopitozu değerlendiemek için TUNEL, aktive kaspaz-3 immunohistokimya, hücreler arası sıkı bağlantı kompleksleri için ZO-1 ve Occludin immunohistokimyasal boyama yapıldı. Testis dokusu ultrastrüktürel olarak değerlendirildi. Biyokimyasal incelemeler için doku homojenatlarında Glutatyon Peroksidaz (GPx), Süperoksit Dismutaz (SOD), ve Malondialdehit (MDA) düzeyleri ölçüldü. Bulgular : Yapılan ışık mikroskobik ve elektron mikroskobik incelemelerde kontrol, sham ve apocynin gruplarında normal yapıda seminifer tübüller, düzgün sıralanmış spermatogenik seri hücreleri, normal kalınlıktaki seminifer tübül çapları, seminifer epitel yükseklikleri ve bazal membran yapısı gözlendi. Radyasyon grubunda germ hücre kaybı, intertisyel alanda bağ doku artışı saptandı. Johnsen's skorlamasında, seminifer tübül çaplarında ve seminifer tübül epitel yüksekliğinde azalma ve bazal membran kalınlığında artış gözlendi. Apocynin+radyasyon grubunda ise normale yakın morfolojide testis yapısı gözlendi.. Yapılan immunohistokimyasal incelemeler sonucunda radyasyon grubunda kontrol grubuna oranla seminifer tübüllerde TUNEL pozitif boyanan hücre sayısının ve aktive kaspaz-3 immun pozitif boyanan hücre sayısının arttığı, ZO-1 immun pozitif ve occludin immun pozitif hücre sayısının azaldığı saptandı. Apocynin+radyasyon grubunda ise TUNEL pozitif ve aktive kaspaz-3 immun pozitif hücre sayısının azaldığı, ZO-1 immun pozitif ve occludin immun pozitif hücre sayısının ise kontrole yakın bir şekilde arttığı tespit edildi. Biyokimyasal olarak ise Apocynin uygulamasının hasar grubu ile karşılaştırıldığında GPx ve SOD düzeyini arttırdığı, MDA düzeyini ise azalttığı görüldü. Sonuç : Radyasyonun oluşturduğu testis hasarında, Apocynin'in oluşan doku hasarını, apopitozu ve oksidatif stresi azaltarak olumlu koruyucu etkileri olduğu sonucuna varıldı.
Amniyotik sıvı kaynaklı kök hücrelerin osteojenik farklılaşmasının optimizasyonunda adaylar: TGF-ß3, 17ß-estradiol ve osteoprotegerin
Kemik doku, organik ve inorganik maddelerden oluşan kompleks bir dokudur. Hormonlar, büyüme faktörleri, sitokinler, iz elementler gibi birçok unsurun etki gösterdiği kemik dokuda 100'ün üzerinde hastalık ve sendrom tanımlanmıştır. Her biri karmaşık ve farklı yaklaşımlar gerektiren bu hastalıklar, kemik rejenerasyonu ile ilgili girişimlere ihtiyaç duyan bireylerde yenilikçi hücresel tedavi yaklaşımlarında problemlere sebep olabilecek potansiyeldedir. Çalışmada osteoblast hücre hattı olan hfOB hücreleri üzerinde TGF-ß3 ve 17ß-estradiol kullanarak kemik metabolizmasında önemli role sahip olan osteoprotegerin (OPG) proteinin üretimi arttırılarak yüksek seviyede OPG içeren koşullandırılmış medyum (KM) elde edildi. Elde edilen yüksek seviyede OPG içeren KM'nin yanı sıra TGF-ß3, 17ß-estradiol ve standart hfOB KM kullanılarak amniyotik sıvı kaynaklı kök hücrelerde (ASKKH) osteojenik farklılaştırma çalışmaları yapıldı. On dört ve yirmi bir günlük farklılaştırma çalışmalarının ardından hücreler real-time PCR yöntemi ile osteojenik belirteçler olan SPP1, RUNX2, COL1 ve DCN gen ifadeleri bakımından incelendi. Hücrelerde ayrıca Alizarin Red S boyamasının sayısal değerlendirmesi yapılarak kalsiyum birikimi seviyeleri belirlendi. Elde edilen veriler 17ß-estradiolün ASKKH'leri hızla osteojenik farklılaşmanın ileri safhalarına taşıdığını ve mineralizasyonu arttırdığını gösterdi. Öte yandan TGF-ß3 ve OPG'nin ise hücrelerin daha uzun süre erken osteoblastogenezis safhasında kalmasına yardımcı olduğu ve hücrelerde mineralizasyon miktarını düşük seviyelerde tuttuğu görüldü. Daha hızlı kemikleşme ve yüksek oranda mineralizasyonun amaçlandığı durumlarda 17ß-estradiol daha başarılı sonuçlar vaat ederken hücrelerin erken osteoblastogenezis safhasında tutulmasının fayda sağlayacağı veya ekstansif mineralizasyonun sorun yaratacağı durumlarda ise TGF-ß3 ve OPG'nin daha yararlı olabileceği düşünülmektedir. Çalışmadan elde edilen veriler diğer erken ve geç osteogenezis belirteçlerinden elde edilecek veriler ile zenginleştirilmeli; belirlenecek farklı zaman aralıkları ile hücrelerin osteogenezisin hangi aşamasında ne kadar süre ile kaldığı belirlenmeli ve elde edilecek sonuçlar in vivo çalışmalar ile test edilmelidir.
MK-801'le oluşturulan beyin hasarına karşı diyete katılan cevizin koruyucu etkilerinin incelenmesi
Sinir sistemi hastalıkları hastayı olduğu kadar toplumun da yaşam kalitesini etkilemektedir. Yaşam kalitesindeki bozuklukların yanı sıra hastalıkların tedavi süreçleri de, ekonomiye önemli bir yük getirmektedir. Bundan dolayı oluşturulan hayvan modelleri üzerinde çeşitli koruyucu tedavi yöntemleri denenerek hastalıklar daha başlamadan önlenmeye çalışılmaktadır. Sinir sistemi üzerinde son yıllarda yapılan araştırmalar cevizin faydalı etkisinin olabileceğini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmada MK-801 kimyasalıyla oluşturulan deney modelinde BALB/C farelerde beyin hasarı gerçekleştirilmiştir. Çalışma her grupta 8 erkek BALB/C fare olacak şekilde 5 gruptan oluşmaktadır. Gruplar; kontrol grubu, %9 ceviz grubu, MK-801 grubu, %6 ceviz+MK-801 ve %9 ceviz+MK-801 gruplarından oluşmaktadır. Çalışmada kontrol grubu ile MK-801 grubu normal yemle, %9 ceviz grubu yemine %9 oranında ceviz katılan yemle, %6 ceviz+MK-801 grubu yemine %6 oranında ceviz katılan yemle ve %9 ceviz+MK-801 grubu da yemine %9 oranında ceviz katılan yemle 1 ay boyunca beslenmiştir. Besleme süresi boyunca hayvanlara herhangi bir ilaç uygulaması yapılmamıştır. Bu süre sonunda MK-801, %6 ceviz+MK-801 ve %9 ceviz+MK-801 gruplarına 14 gün boyunca intraperitoneal yolla MK-801 (1mg/kg) uygulanmıştır. Aynı süre boyunca kontrol ve %9'luk ceviz gruplarına da fizyolojik tuzlu su (10 ml/kg) uygulaması yapılmıştır. Deneylerden sonra tüm hayvanlar sakrifiye edilip beyin hücrelerinde apoptozis ve demiyelinizasyona bakılmıştır. Hücrelerde apoptozisin gözlenmesi için Tunel boyası, miyelin tabakası için de Kluver-Barrera ve miyelin temel protein boyaları kullanılmıştır. Değerlendirmelerde ceviz yedirilen gruplarda istatistiksel olarak apoptozis ve demiyelinizasyonun MK-801 grubundan daha iyi olduğu ancak kontroller kadar iyi olmadığı gözlenmiştir. Hayvanların deney başlangıcı ve deney sonunda ki ağırlıkları karşılaştırıldığında ise ceviz yedirilen grupların ağırlıklarının diğer gruplara göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak ceviz yemenin beyindeki dejenerasyona karşı nispeten iyi geldiği ancak kilo alımına da sebep olduğu görülmüştür. Gelecekte cevizin oranı azaltılarak farklı antioksidanlarla ya da çeşitli egzersiz uygulamalarıyla kombinasyonlarının yapılarak konunun derinlemesine araştırılmasının faydalı olacağına inanılmaktadır.
Deneysel erişkin sıçan hipertiroidi modelinde quercetinin testis dokusundaki etkisinin histolojik olarak incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda deneysel olarak hipertiroidi oluşturulan sıçanlarda, testiste oluşan hasara karşı güçlü bir antioksidan olan quercetinin etkisi histokimyasal, immünohistokimyasal, ultrastrüktürel ve biyokimyasal olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda Wistar suşu erkek sıçanlar 5 grubu ayrıldı (n=7). I. Kontrol grubu, II. Sham grubu: 2 cc mısır yağı verilen grup (21 gün oral gavaj), III. Quercetin grubu: 20 mg/kg/gün 2 cc mısır yağı içinde çözdürülerek verilen grup (21 gün oral gavaj), IV. Hipertiroidi grubu: 0,3 mg/kg/gün L-tiroksin verilen grup (21 gün ıp), V.Hipertiroidi+Quercetin grubu: 0,3 mg/kg ip L-tiroksin+ 20 mg/kg/gün oral gavaj Quercetin 2 cc mısır yağı içinde çözdürülerek verilen grup. 21 günün sonunda tüm denekler sakrifiye edildi. Işık mikroskobik incelemeler için elde edilen kesitler Hematoksilen & Eozin (H&E), Periyodik Asit Schiff (PAS) ve Masson Trikrom ile boyandı. Kesitlerde Johnsen skoru, seminifer tübül çapı ve bazal membran kalınlığı değerlendirildi. Apopitozisi saptamak için TUNEL ve aktif kaspaz-3 boyamaları yapıldı. Testis yapısı ultrastrüktürel olarak incelendi. Biyokimyasal incelemeler için kan TSH, T3, T4 ve testesteron düzeyleri, testis dokusunda ise süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) düzeyleri incelendi. Bulgular: Yapılan ışık mikroskobik ve ultrastrüktürel incelemelerde kontrol grubunda normal testis yapısı gözlendi. Hipertiroidi grubunda spermatogenik seri hücre diziliminde düzensizlik, germ hücre kaybı ve vakuolizasyon, seminifer tübül bazal membran kalınlığı ve çapında azalma ve intertisyel alanda bağ doku artışı gözlendi. Hipertiroidi+Quercetin grubunda ise testis yapısı normale yakın morfolojide görüldü. Yapılan immunohistokimyasal incelemelerde hipertiroidi grubunda kontrol grubuna göre seminifer tübüllerinde TUNEL pozitif ve ve aktif kaspaz-3 immunpozitif boyanan hücre sayısının arttığı, hipertiroidi+quercetin verilen grupta ise immunpozitif boyanan hücre sayısının azaldığı gözlendi. Biyokimyasal analizlerde, hipertiroidi grubunda kontrol grubuna göre T3, T4, düzeylerinin arttığı, TSH düzeyinin azaldığı, ancak hipertiroidi+quercetin gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı değildi. Testesteron düzeylerinde istatistiksel anlamlılık gözlenmedi. Testis dokusunda kontrol grubu ile hipertiroidi grubu kıyaslandığında MDA düzeylerinde anlamlı artış, SOD düzeylerinde ise anlamlı bir azalma gözlendi. Hipertiroidi+quercetin grubunda ise hipertiroidi grubuna kıyasla MDA düzeylerinde anlamlı azalış ve SOD düzeylerinde anlamlı artış saptandı. GPx düzeylerinde ise istatistiksel anlamlılık gözlenmedi. Sonuç: Elde ettiğimiz verilere dayanarak hipertiroidinin testis doku hasarı oluĢturduğu, oksidatif stresi ve apoptozu arttırdığı, Quercetin‟in ise oluşan doku hasarını ve biyokimyasal değişiklikleri azalttığı görüldü. Anahtar Kelimeler: testis, hipertiroidizm, quercetin, rat
Ratlarda doksorubisinin böbrekteki hasarına karşı quersetinin koruyucu etkisinin ışık mikroskopik düzeyde incelenmesi
Amaç: Antrasiklin grubundan antitümör ajanlardan olan doksorubisin, çeşitli deney hayvanlarında böbrek toksisitesine neden olmakta ve insanlarda da nefrotoksik olabilmektedir. Bu etki oksidatif stresin bir sonucu olabilir. Bu çalışmada doksorubisin uygulaması ile böbrek dokusunda meydana gelen yapısal/histolojik değişiklikler ve doksorubisin ile birlikte ekzojen uygulanan quersetinin' in koruyucu etkilerinin ışık mikroskopik düzeyde incelenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Erkek Wistar Albino ratlar dört gruba ayrıldı: I, kontrol (n=10); II, doksorubisin hidroklorid, (n=10); III, doksorubisin hidroklorid + quersetin, (n=10); IV, quersetin (n=10). Doksorubisin grubuna tek doz doksorubisin 20 mg/kg/i.p. olarak verildi. İlaçların uygulanmasını takiben kesilen ratlardan alınan böbrek kesitleri %10'luk nötral tamponlanmış formalinde tespit edildi. Alınan doku örnekleri Hematoksilen-Eozin (H&E) ile boyandıktan sonra ışık mikroskobu altında incelendi.Bulgular: Yapılan ışık mikroskopik incelemede doksorubisin uygulanan ratların böbreklerinde tübüler dilatasyon, tübüler vakuoler değişiklikler, glomerüler vakuolizasyon, bowman boşluğunda azalma, bowman kapsülünde kalınlaşma ve interstisyel infiltrasyon bulgularına rastlandı.Sonuç: Bu çalışma ile doksorubisin ile meydana gelen böbrek hasarında, quersetinin meydana gelen hasarı azaltabileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Doksorubisin, Quersetin, ışık mikroskop, böbrek hasarı, rat.
Korelatif mikroskop ile veziküler yapıların görüntülenmesi
Korelatif mikroskop, optik mikroskoplar ile elektron mikroskoplarının birleştirildiği bir görüntüleme tekniğidir. En sık kullanılan kombinasyonu ışık mikroskopları ile elektron mikroskoplarının birleştirildiği sistemlerdir. Bu sistemlere kısaca CLEM (Correlative Light and Electron Microscopy) adı verilir. Işık mikroskobu olarak genellikle floresan mikroskoplar kullanılır. Floresan ile işaretli molekülleri görüntüleme özgünlüğüne sahip Floresan Mikroskop (FM) ile benzersiz yüksek çözünürlüğe sahip Elektron Mikroskobu (EM) nun birleştirilmesi ile biyolojik örneklerin yapı ve işlevini bir arada ve en yüksek çözünürlükte incelenmesini sağlar. Korelatif mikroskopi sisteminin geliştirilmesi ile, yapı ve fonksiyonda rol alan protein ve/veya RNAlar gibi moleküllerin, veziküllerin içinde veya yüzeyinde, yüksek çözünürlükte gösterilmesi mümkün olmuştur. Ancak halen bu sistemin metodolojik olarak geliştirilmesine ihtiyaç vardır.Çünkü korelatif mikroskopi benzersiz özellikleri yanında ciddi zorluklar da barındırır. Bunun en önemli nedeni FM ile EM için örnek hazırlama basamaklarının birbiri ile uyumlu olmamasıdır. Bu nedenle korelatif mikroskopi ile çalışmanın en büyük zorluğu örnek hazırlama sürecidir. Örnek hazırlama sürecinde hem floresan sinyalin kaybedilmemesi hem de ultra detaylı yapının korunması gereklidir. İki prosedür arasındaki denge en iyi şekilde kurulmalıdır. Diğer neden ise FM de işaretlenen ve görüntülenen alanın TEM de izinin sürülmesinin zor ve zaman alıcı bir işlem hatta bazen imkansız olmasıdır. Günümüzde yapılmakta olan çalışmalarda da Korelatif Mikroskopide görüntüleme için protokol geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Ekzozomlar çift lipid tabakalı membran ile çevrili 30-150 nm çapında nano veziküllerdir. Eritrositler, lenfositler, dendritik hücreler ayrıca kanser hücreleri gibi birçok farklı hücre tipinden salınırlar. Tükürük, plazma, idrar, amniyotik sıvı,bronşiyal lavaj sıvısı, sinovyal sıvı, anne sütü gibi vücut sıvılarında bulunur ve bu sıvılardan izole edilebilirler. Hücreler arası haberleşmede yeni bir mekanizma olarak tarif edilen, yüksek biyobelirteç potansiyelleri nedeniyle özellikle hastalıkların tanısında ve yüklenebilir oldukları için tedavisinde kullanılabileceğine dair bir çok kanıt olan ekzozomların bilinmeyenleri de bir hayli fazladır. Bu nedenle, ekzozomların yüksek çözünürlükte işaretlenerek görüntülenmesi morfolojilerini ve fonksiyonlarını anlamak için oldukça önemli bir yöntemdir. İndirekt yöntemlerin aksine varlıkları, lokasyonları ve davranışları için kesin bir kanıttır. Amaç: Bu çalışmada, ekzozomlar kültür ortamındaki HeLa hücrelerden izole edilerek korelatif mikroskopi yöntemi ile görüntülenecektir. Şu anki literatür bilgimize göre daha önce ekzozomlar bu metot ile gösterilmemiştir. Yöntem: Hücre kültüründen izole ettiğimiz nano-boyutta veziküller olan ekzozomları, yüzey belirteci olan CD63 proteinini floresan konjuge antikorlar ile işaretleyerek konfokal mikroskopta görüntülenip, görüntülenen alanın koordinasyonları özel bir tututucu sayesinde, Zeiss ZEN Blue yazılım programı kullanılarak kaydedildikten sonra aynı örnek tututcuda ki pozisyonu hiç değiştirilmeden, elektron mikroskobik görüntüleme için kontrastlanarak EM de görüntülenir. Daha sonra bu iki görüntü arasında 3 tane korelasyon noktası belirlenir ve konfokalde işaretlenen alan bilgileri, ultra-detaylı elektron mikroskop görüntüsü üzerine, kaydededilen koordinasyonlar kullanılarak bire bir Zeiss Shuttle&Find programı ile yerleştirilir. Böylece korelasyon görüntüsü oluşturulur. Bulgular: Ekzozomlar yüzey belirteci olan CD63 proteininden floresan konjuge antikorlar ile işaretlenerek Konfokal-SEM ve Konfokal-TEM kombinasyonundan oluşan Korelatif Mikroskobi yöntemi ile görüntülenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışma ile, hücrelerden izole edilen ekzozomlar ilk defa Korelatif Mikroskopi yöntemi ile görüntülenmiştir
Karaciğer iskemi reperfüzyon hasarında karnozin ve melatonin'in koruyucu etkileri
ÖZETKaraciğer İskemi Reperfüzyon Hasarında Karnozin ve Melatoninin KoruyucuEtkileriDr. Başak BaykaraDokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji A.D. İnciraltı-İzmirAMAÇKaraciğer iskemisi ardından gelen reperfüzyon, hepatosit hasarı ve apopitozis ilesonuçlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı karaciğer iskemi reperfüzyon hasarında,antioksidan ajan olan karnozin (KAR) ve melatonin (MEL) verilerek, etkilerini ışıkmikroskobik, immunhistokimyasal ve biyokimyasal olarak incelemektir.YÖNTEM5 çalışma grubu oluşturuldu. I.Sham, II. İskemi/reperfüzyon (İR), III. İR+MEL, IV. İR+KAR V. İR+ MEL+KAR. Total hepatik iskemi 1 saat, reperfüzyon 4 saat uygulandı.KAR 250 mg/kg, MEL 10 mg/kg iskemiden 30 dakika önce ve reperfüzyondan hemenönce intraperitoneal yolla verildi. Işık mikroskobik incelemeler için takip yapılandokulardan elde edilen kesitler hemotoksilen eosin ile, elektron mikroskobik takipyapılan dokulardan alınan ince kesitler ise toluidin blue ile boyandı. Apopitotik hücreboyanma farklılıkları apostain boyası ile gösterildi. Serumda ALT (alaninaminotransferaz), AST (aspartat aminotransferaz), karaciğer doku homojenatlarındaTBARS (thiobarbituric acid reactive substances ), MPO (myeloperoksidaz), GlutatyonRedüktaz (GR) düzeyleri ölçüldü.BULGULARİR grubunda yaygın hepatosit hasarı, sinuzoid dilatasyonu, konjesyon, nötrofilinfiltrasyonu gözlenirken tedavi gruplarında bu bulgular oldukça azalmış olarakizlendi. İR grubunda artan ALT, AST, MPO düzeyi tedavi gruplarında azalmış olarakbulundu. GR düzeyi İR grubunda düşükken KAR ve KAR+MEL verilen grupta artışgösterdi. TBARS ölçümlerinde gruplar arası anlamlı fark bulunmadı. Apostain boyasıile boyanan kesitlerde İR grubunda artan apopitotik hücre sayısının, tedavi verilengruplarda azaldığı gözlendi.SONUÇİR hasarına bağlı oluşan yapısal ve biyokimyasal değişikliklerin geri dönüşümündeMEL' e göre KAR daha etkilidir. MEL + KAR'ın bir arada verilmesi bu maddelerin ayrıayrı verilmesinden çok daha iyi sonuçlar elde edilmesine neden olmuştur.Anahtar Sözcükler: Karaciğer, iskemi, reperfüzyon, karnozin, melatonin
Metoxychlor'un sıçan ovaryumunda IGF-I sinyal yolağı üzerine etkisi
Folikül gelişimi ve fonksiyonları, IGF'lerinde içinde bulunduğu pek çok büyüme faktörü tarafından düzenlenir. Bununla birlikte bazı gıdalar ve ekzojen ajanlar da foliküllerin gelişimini ve ovaryum fonksiyonunu etkileyebilir. Endokrin bozucular olarak bilinen bu ekzojen ajanlardan bir tanesi de MXC'dir. Östrojenik, antiöstrojenik ve antiandrojenik etkilere sahip organik klorlu bir pestisit olan MXC, folikülogenezis ve steroidogenezis gibi ovaryum fonksiyonlarını ve pek çok reprodüktif parametreyi değiştirerek dişilerde infertiliteye sebep olur. Amacımız embriyonal (E18) ile postanatal (PN7) günler arası 100 mg/kg/gün MXC uygulamasını takiben erişkin dönemde MXC'nin folikül aşamalarının oransal dağılımını nasıl etkilediğini ortaya çıkarmaktır. Ayrıca ovaryumda folikül safhalarına spesifik IGF-I ve IGF-IR ekspresyonlarını belirlemek ve folikül gelişimi ile IGF-I ve IGF-IR ekspresyon düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak; MXC'nin folikül IGF-I ve IGF-IR protein seviyelerini değiştirip değiştirmediğini araştırmaktır. Foliküler kompozisyon yüzdesinde sekonder ve preantral foliküllerde (p<0,01) bir artış; primordial ve antral foliküllerde (p<0,05) ise azalma saptandı. İmmunohistokimyasal boyama ile foliküllerin ovosit ve granuloza hücrelerinde; luteal ve interstisyel hücrelerde, teka interna ve eksternada ve damar düz kas hücrelerinde IGF-I ekspresyonu belirlendi. IGF-IR ekspresyonu teka eksterna haricinde IGF-I ile aynı lokalizasyonu gösterdi. MXC uygulamasının IGF- I'nin ekspresyonunu preantral ve antral folikülde azalttığı (p<0,05), IGF-IR'in ekspresyonunu ise sekonder foliküllerin ovositleri (p<0,05) ile sekonder ve preantral foliküllerin granuloza hücrelerinde arttırdığı gözlendi. Sonuçta, MXC'ye fötal ve neonatal ratların maruz kalması, erişkin ovaryumunda morfolojik ve moleküler düzeyde değişikliklere neden olur. MXC, ovaryumda folikül safhasına spesifik olarak IGF-I ve IGF-IR ekpresyonlarını değiştirir. IGF-I ve IGF-IR ekspresyonlarındaki değişikliklere bağlı olarak ovaryumunda foliküler kompozisyon değişir. MXC'nin indüklediği ovaryum fonksiyon bozukluklarında ve dişi infertilitesinde IGF sinyal yolağı önemli rol oynuyor olabilir. Anahtar Kelimeler: Endokrin Bozucular, IGF-I, IGF-IR, Metoksiklor, Sıçan
Deneysel iskemi reperfüzyon hasarında ginkgo biloba extresi (egb 761) ve selenyumun beyin dokusu üzerine etkileri
Deneysel skemi Reperfüzyon Hasarında Ginkgo Biloba Extresi (EGb 761) ve Selenyumun Beyin Dokusu Üzerine Histolojik Etkileri Dr. Seda Özbal Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji A.D. nciraltı-zmir AMAÇ Beyin dokusu, iskemi-reperfüzyon hasarı ve oksidatif strese yüksek duyarlılık göstermekte ve bu nedenle beyin iskemisi ve ardısık reperfüzyon nöronal hasar ve apopitoz ile sonuçlanmaktadır. Olusturdugumuz deneysel modelde ginkgo biloba ekstresi (G) ve selenyumun (S) prefrontal korteks ve hipokampustaki tedavi edici etkilerini yapısal, immunhistokimyasal ve biyokimyasal olarak incelemeyi amaçladık. YÖNTEM Sham grubunda 4, diger gruplarda 14 sıçan olacak sekilde 5 çalısma grubu olusturuldu. I. Sham, II. skemi-reperfüzyon (R), III. R+G, IV. R+S, V. R+G+S. Sham grubu dısında tüm deneklere 45 dakika tek taraflı arteria carotis communis oklüzyonu uygulandı. G, S ve G+S tedavileri iskemi-reperfüzyon olusturulduktan sonra 14 gün süreyle intraperitoneal yoldan yapıldı. Ginkgo biloba extresi 50 mg/kg/gün, Selenyum 0.625 mg/kg/gün verildi. Isık mikroskobik incelemeler için elde edilen kesitler Crezyl-violet ile boyandı. Apopitozisi saptamak için Apostain boyası ve Kaspaz-3 immun isaretleme uygulandı. Serumda TNF-alfa ve IL?1beta, prefrontal korteks ve hipokampus doku homojenatlarında ise TNF-alfa, IL?1beta ve NGF düzeyleri ölçüldü. BULGULAR R grubunda nöronlarda belirgin büzülme, hücre ve çekirdek sınırlarında düzensizlik, çekirdek kromatininde yogunluk, nöron sitoplazmasında dansite artısı, perinöronal ve perikapiller ödem gözlenirken tedavi gruplarında bu bulgular oldukça azalmıs olarak izlendi. Hücre sayımlarında R grubunda azalan hücre sayılarının tedavi gruplarında korundugu saptandı. Apostain ve kaspaz-3 ile boyanan kesitlerde apopitoza giden nöronlar belirgin olarak isaretlenirken tedavi gruplarında bu tür hücrelere rastlanmadı. R grubunda artan serum ve doku TNF-alfa ve IL?1beta düzeyleri ve azalan NGF düzeyleri tedavi gruplarında sham grubuyla uyumlu bulundu. SONUÇ Histolojik ve biyokimyasal sonuçlar açısından G, S ve G+S tedavisi uygulanan gruplar degerlendirildiginde, iskemi-reperfüzyon hasarına karsı tedavi gruplarının her birinin anlamlı olarak farklı derecelerde olumlu etki gösterdigi gözlendi.
Östrojen hormonunun ovariektomize ratların ince bağırsaklarında leptin reseptörü üzerine etkisi
Ob gen tarafından kodlanan 16 kDa ağırlığında bir hormon olan leptin hormonunun, gıda alımının, vücut yapısının ve enerji tüketiminin düzenlenmesinde rolü olduğu bilinmektedir. Leptin reseptör ekspresyonu ince bağırsaklar da dahil olmak üzere birçok dokuda gösterildi. İnce bağırsaklarda leptin reseptörü hakkında çok az bilgi bulunmaktadır ve bu bilgiler çelişkilidir.Çalışmamızda immunohistokimya boyama yöntemi ile ince bağırsaklarda leptin reseptör ekspresyonunun belirledik. Leptin reseptör ekspresyonu ince bağırsağın villus ve kript epitelinde ve duodenumun Brunner bezlerinde bulundu. Kriptlerin dip kısımlarında kuvvetli bir reaksiyon gözlenirken, kriptlerin diferensiye hücrelerin bulunduğu üst kısımları ile villuslarda zayıf bir reaksiyon belirlendi.Östrojen reseptörlerini içeren ince bağırsak dokularında östrojen hormonunun farklı fonksiyonları etkilediği bilinmektedir. Menopoz sonrası şartların oluşturulduğu hayvan modeli olan ovariektomize edilmiş ratların ince bağırsak dokularında leptin reseptörü üzerine 17 ß estradiol (E2)'ün etkilerini ortaya çıkarmayı amaçladık. Ovariektomize ratlarda östrojenin süreye bağlı etkisini görebilmek için her biri altı hayvandan oluşan üç kontrol (K18, K90, K162), üç östrojen (Ö18, Ö90, Ö162) grubu olmak üzere toplam altı grup oluşturuldu. Kontrol grubundaki ratlara 0,2 ml susam yağı, östrojen grubundakilere ise 25 ? g 17 ß-östrodiol uygulandı. Ratlar 18., 90, ve 162. saatlerde servikal dislokasyon yöntemiyle öldürüldü. Duodenum, jejenum ve ileum örnekleri alınarak immunohistokimyasal boyama yöntemi ile boyandı.Ovariektomize ratlarda E2 uygulamaları, 90. saatte duodenumda ve jejunumda (p<0.05), 18. saatte ileumun villus ve kript epitelinde (p<0.05) ve de 162. saatte duodenumun villus epitelinde (p<0.05) leptin reseptör ekspresyonunu arttırdı. Bu sonuçlar göstermektedir ki gıda alımı ve sindiriminden sonra glikoz ve diğer besin maddelerinin emildiği ince bağırsaklarda E2, leptin reseptör ekspresyonunu arttırarak sindirim, emilim ve mukus salgılanması gibi ince bağırsak fonksiyonlarını düzenler.
Farklı ısı derecelerinin kan hücrelerinin morfolojisi ve yaşam süresine olan etkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Apoptozis birçok vücut hücresinde olduğu gibi kan hücrelerinde de yaygın olarak görülen bir hücre ölüm şeklidir. Kan hücrelerinde apoptozisi uyaran etkenlerden bir tanesi de ısıdır. Bu çalışmada amacımız vücut ısısının değişimi ile lökositlerde görülen apoptotik hücre ölümünü incelemek, bu süreçte HSP70 proteininin rolünü değerlendirmek ve değişen ısının tüm kan hücreleri oranları arasındaki olası etkisini ölçmek ve bu kriterlerin cinsler arasında farklılık gösterip göstermediğini ortaya koymaktır.Materyal Metot: Çalışmada yaşları 18-25 arasında değişen tamamen sağlıklı 6 kadın ve 6 erkek denekten alınan kan örnekleri kullanıldı. Alınan örnekler kendi içlerinde 7 alt gruba ayrıldı ve ısı dereceleri her saatte 2 oC arttırılmak suretiyle tüm örneklerin ısıları 37 oC' den 43 oC' ye çıkarıldı. Isıtma sırasında 39 oC' ye ısıtılan örneğin bir kısmı 1 saat sonunda 37 oC'ye soğutulurken aynı işlem 41 oC ve 43 oC' ye dek ısıtılmış örneklerede uygulandı. Sürelerin sonunda kan örneklerinden 1 adet Giemsa ve 1 adet İmmunohistokimyasal boyama için 2 adet periferik yayma alındı. Aynı şekilde aynı örneklerden deneyin her basamağında alınan kan örneklerinden tam kan sayımı ve biyokimyasal olarak HSP70 titresi ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Deney sonunda artan ısı derecelerinin yüksek ısılarda daha anlamlı olmak üzere lökositlerde apoptotik hücre ölümünü arttırdığı tespit edildi. Diğer yandan ısının düşürüldüğü gruplarda ilginç olarak yüksek ısılardan hızla 37 oC' ye soğutma olduğunda apoptotik hücre ölümünün arttığı gözlendi. Bununla birlikte, tüm gruplarda HSP70 düzeylerinde anlamlı bir değişiklik olmadığı tespit edildi. Aynı şekilde kan şekilli elemanlarının oranlarında da artan apoptotik hücre ölümüne rağmen anlamlı değişiklik olmadığı tespit edildi. Elde edilen tüm verilerin kadın ve erkek arasında anlamlı bir farklılık göstermediği belirlendi.Sonuçlar: Elde edilen sonuçlar bize artan ısı derecelerinin kanda lökositlerde apoptotik hücre ölümünü arttırdığı, buna karşın bu artışın kan hücre profilinde anlamlı bir etki yapmadığını ortaya koymuştur. Bu ısı değişimlerinin HSP70 ekspresyonuna gereksinim olmayacak kadar az yan etkisi olduğu belirlenmiştir.
Metotreksat'ın karaciğerdeki hasarına karşı NAC'ın (N-asetilsistein)koruyucu etkisinin ışık mikroskobik düzeyde incelenmesi
Amaç: Metotreksat bir folik asit antagonistidir. Sitotoksik kemoterapik bir ilaç olan ve bazı kanser türlerinin ve çeşitli inflamatuvar hastalıkların tedavisinde kullanılan MTX'ın karaciğer üzerinde hepatotoksik etkilerinin olduğu bilinmektedir. Asetilsistein antioksidan bir maddedir. Asetilsistein akciğer ve karaciğerde glutatyon sentezine katılır ve sistein vererek glutatyon sentezini arttırır. Bu çalışmanın amacı; metoteksatın karaciğer üzerindeki hasarına karşı NAC'ın (N-Asetilsistein) etkilerinin ışık mikroskobik düzeyde incelenmesidir.Gereç ve Yöntem: Bu amaçla erkek Wistar Albino ratlar: Kontrol, MTX, MTX+NAC, ve NAC gruplarına ayrıldı. Karaciğerler 10. günün sonunda alınarak % 10 `luk nötral tamponlu formalinle tespit edildi. Işık mikroskobunda incelendi.Bulgular: Yapılan ışık mikroskobik incelemede MTX uygulanan ratların karaciğerlerinde sinüzoidal dilatasyon, hepatosit dejenerasyonu, vasküler konjesyon-tromboz, inflamatuar infiltrasyon bulgularına rastlandı.Sonuç: Bu çalışma ile Metotreksat ile meydana gelen karaciğer hasarında, N-Asetilsistein'in meydana gelen hasarı azaltabileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Metotreksat, NAC, ışık mikroskop, karaciğer hasarı, rat.
Ornidazole'ün fare fetus iskeleti üzerindeki teratojenik etkilerinin incelenmesi
2. ÖZET Çalışmamızda 5-Nitroimidozoller grubundan antimikrobiyal bir ajan olan Ornidazole'ün farede gebelik dönemindeki teratojenik etkilerinin araştırılması amaçlandı. Bunun için 40-80-160 mg/kg saf Ornidazole verilen 3 gurup ve bunların serum fizyolojik verilen kontrol gurupları süperovulasyonla aynı günde gebe bırakıldı. Gebe kalan farelere gebeliklerinin 6-16. günleri arasında günde bir kez intraperitoneal olarak Ornidazole verildi. Gebeliğin 18. gününde yavrular sezen/anla alınıp Alizarin Red S ile gövde boyası yapılarak beklenen kemik gelişim görüntülerine uygun olup olmadığı araştırıldı. Tüm aşamalarda gerek dış bakı gerekse kemiklerin durumu için yapılan stereomikroskobik taramalarda büyük bir konjenital anomali veya kemik gelişim anomalisine rastlanmadı. Sadece gözlemlenen ölü doğum ve gelişme geriliği olan yavrularda da teratojenik bir etkiye rastlanmaması bize Ornidazole'ün gebelik döneminde I. trimesterden sonra güvenle kullanılabilecek bir antimikrobiyal olarak düşünülebileceğini gösterdi. Bugüne kadar gebelik döneminde kullanılması konusunda üzerinde deneysel çalışma yapılmamış olan Ornidazole, ancak literatürde kimyasal yapısına çok benzeyen metronidazol ile açıklanıyordu. Bulgularımız Ornidozole'ün bağımsız olarak teratojenitesi konusunda güvenilirliğini göstermektedir. Bu da Ornidazole'ün gebelikte II. trimesterden itibaren kullanılmasının zararsız olduğu yönünde görüş bildiren üretici firma kanaati ve bu konuda az sayıda olan literatürle uyumludur. Anahtar Sözcükler: Ornidazole, Teratojenite, Fare.