
716
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Parlamenter demokrasi ve liderlik: Max Weber ve Carl Schmitt üzerinden bir tartışma
Siyasal modernite parlamentoların monarklar karşısında üstünlüğünü kuran devrimlerle başladı. Ne var ki parlamentonun tarihi günümüze kadar bir düşüş tarihi oldu. Parlamento yeni seçilmiş monark - başbakan ve başkan - karşısında halkı temsil kabiliyetini yitirdi. Çalışma Max Weber ve Carl Schmitt'in parlamentoya karşı eleştirileri ve argümanlarını demokrasi ilişkisi üzerinden tartışmıştır. Parlamento, demokrasi ve liderlik üçgeninde Weber'in düşüncelerinin içerdiği çelişkiler liberal parlamenter siyasal sistemle ve onun yaşadığı sıkıntılarla neredeyse özdeştir. Weber liderliği parlamento karşısında öncelerken parlamento'nun halkı temsil temelinde yükselen demokrasi ayağını görmezden gelmiştir. Schmitt ise demokrasi ve liderlik ilişkine yaptığı türdeşlik vurgusuyla bizzat parlamentonun kendisini olumsuzlamıştır. Tez Weber ve Schmitt'in liderlik üzerinden ya demokrasiyi ya da parlamentoyu olumsuzlayan bu çözümlerini reddederken, parlamento, demokrasi ve liderlik üçgeninde parlamentonun kamusal niteliğinin ön plana çıkarılmasının gerekliliğini güçlü bir biçimde vurgular.
Türkiye'de terör ve terör örgütlerinin sürekliliğine sebep olan faktörler: PKK örneği
Türkiye uzun bir süre çeşitli terör örgütlerinin hedefindeki bir ülke olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Türkiye'ye yönelik en önemli terör saldırılarının başında PKK terör örgütü gelmektedir. PKK terörü gerek ekonomik olsun gerek insani olsun birçok yönden ciddi zararlara neden olmuş ve Türkiye'nin en büyük sorunlarından birini teşkil etmiştir. Türkiye, PKK terörüyle mücadelede önemli başarı sağlamıştır. Ancak bütün çabalarına ve gayretlerine rağmen etnik-ayrılıkçı terörü tamamıyla ortadan kaldırması mümkün olmamıştır. Bunun nedeni terör örgütlerini yaşatan ve hayatta tutan dış destek, önemli finans kaynaklarına sahip olmak, üye katılımlarının devamlılığı gibi birçok önemli faktörlerin PKK terör örgütü tarafından geniş kapsamlı bir şekilde kullanılması olmuştur. PKK, faaliyetlerini yürütmek ve sürekli hale getirmek için çeşitli kaynaklara yönelmek zorundadır. Çünkü terör faaliyetleri süreklilik gerektiren faaliyettir. Bu çerçevede PKK, devamlılığına etki edecek faktörlerden aynı anda hepsinden yararlanmaktadır. Bu bağlamda da Türkiye'nin PKK terörünü tamamıyla yok etmesi için PKK'nın bütün kaynaklarını kurutması gerekir. Ancak bu sayede terörün devamlılığının önüne geçebilir. Aksi takdirde teröre karşı tam anlamıyla başarı sağlamak hayal olacaktır. Bu çalışmada Türkiye'ye yönelik en büyük terör tehdidini oluşturan ve Türkiye'nin gündemini uzun süre meşgul eden bölücü terör örgütü PKK'nın kuruluşundan günümüze kadar sürekliliğini sağlayan etmenlerin neler olduğu incelenmiştir. Anahtar kelimeler: Terör, Terörizm, Terör Örgütleri, PKK, Terörün Sürekliliği.
Doğrudan demokrasinin inşasında bilişim teknolojilerinin rolü: Blokzincir
Bu çalışma günümüz temsili demokrasisinin sorunlarından yola çıkarak, internet ve bilişim teknolojilerinin desteğiyle, Atina Kent Devleti'nin doğrudan demokrasisine yakın bir doğrudan demokrasi sisteminin inşa edilebilme imkânını araştırmaktadır. Bu araştırmada, son yılların gözde teknolojisi olan Blokzincir teknolojisinin altyapısının katılımcı bir yurttaşlığa ve doğrudan demokrasiye sağlayabileceği potansiyel katkılar göz önünde tutulmuştur. Günümüz demokrasi pratiklerinde temsiliyet, nüfus ölçeği göz önünde tutularak bir zorunluluk olarak kabul edilmiştir. Tarihte Atina Kent Devletinde görüldüğü şekliyle bir doğrudan demokrasi uygulaması yerel ölçekteki bazı istisnalar dışında modern devletlerde kendine yer bulamamaktadır. Temsiliyet kavramının kemikleşmesi, demokrasi kavramının özünde kronik sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunların en önemlilerinden biri, siyasal ve ekonomik elitlerin politika üretim ve yasa yapım sürecindeki hegemonyasıdır. Bu hegemonya, ortalama yurttaşların hak ve çıkarlarının korunmasını dışlamaktadır. Beş yılda bir yapılan yerel ve genel seçimler ise yurttaşların yönetime katılımını ve katkısını çok sınırlamaktadır. Ayrıca seçimlerdeki adayların popülist kampanyaları, seçmenin ortak sorunlardan uzaklaşarak farklı siyasi görüşlerde kamplaşmasına neden olmaktadır. İnternet ve bilişim teknolojilerinin hayatın her alanına büyük etkisinin olduğu çağımızda, seçimler başta olmak üzere demokrasi pratiklerinde halen klasik yöntemlerin kullanılması demokrasiyi, ortalama yurttaşların aleyhine olmak üzere dar bir alana sıkıştırmaktadır. Estonya gibi yurttaşlarına internet üzerinden oy kullanma imkânı sunan ülkeler olsa da bu pratik siber saldırılar ve diğer güvenlik endişeleri nedeniyle yaygınlaşamamaktadır. Blokzincir teknolojisi, on yılı aşkın bir süredir Bitcoin ve diğer kripto paraların altyapısında kullanılarak güvenlik ve pratiklik açısından tüm endişeleri giderecek bir potansiyeli olduğunu kanıtlamıştır. Bu çalışmada blokzincir teknolojisinin demokrasiyi dönüştürecek bir araç haline gelme olasılığı tartışılmıştır. Blokzincir teknolojisinin, güçlü şifreleme altyapısı ve merkezi olmayan dağıtık ağ yapısı sayesinde güvenli bir e-seçim altyapısı için kuvvetli bir aday olduğuna karar verilmiştir.
Katılımcı siyaset tartışmalarına bir katkı: Gayatri Chakravorty Spivak ve maduniyet
Demokratik siyasete ilişkin temsil sorunu, gerek liberaller gerek Marksist (veya sol) gelenekten gelenler arasında çeşitli tartışmalara sebep olmaktadır. Tartışmaların odak noktası ise mevcut temsili siyasetin adil bir işleyişe sahip olmamasıdır. Bu bağlamda, katılımcı siyaset anlayışı, sorunu toplumsal öznelerin iktidarı paylaşımı bağlamında ele alır. Bu arada, her kesime siyasal özneleşme yolunun açık olduğunu kabul eder. Böylece, kamuoyunun oluştuğu ve temsil edildiği yerler olarak kamusal alanların çoğaltılması ve bu bağlamda temsilin genişletilmesi ile ilgilenir. Bununla birlikte, parlamenter rejimin tek başına katılımcı siyasetin önünde engel olmakla temsil krizine sebep olduğu düşüncesine dayanır. Ve katılımcı bir siyaseti vurgulayan çoğulcu yaklaşımlar öne çıkarılır. Bu yaklaşımların ortak paydası, daha fazla bireyin politik süreçlere katılımına fırsat veren pratik öneriler ortaya koymalarıdır. Yanı sıra, kimlik politikalarının toplumsal çeşitliliği kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmesini salık vermeleridir. Böylece yurttaşlık yapıları politik süreçlere katılmak isteyen herkese açık hale gelmelidir. Deneyimlerin tekilliğine (heterojenliğine) atıfta bulunan mâduniyet kavramı ise toplumsal özneler iktidara taşınırken aralarında kurulan özsel ilişkinin dışlayıcı yönüne işaret eder. Toplumsal, ancak siyasal alanda esamesi okunmayan öznelerin mâduniyet görünümleri, temsilin imkânsızlığını ortaya koyar. Öyle ki, siyasal özne konumuna dönüşerek mâdun konumu ortadan kaldırılmadan, kamusal alanların çoğaltılması temsil sorununa derman olmaz. Bu anlamda, Hint akademisyen ve aktivist Spivak'ın mâdun kavramına yaklaşımı ve çalışmaları, demokrasi tartışmalarına, katkısı olabileceği düşüncesiyle dahil edilebilir. Spivak, içine doğdukları koşullar itibariyle bilişsel gelişimlerine ve entelektüel üretimlerine ket vurulmuş, susturulmuş, ancak bir mâdun bilincine sahip olmakla direnen (konuşan) mâdunların söylediklerinin kurumsal karşılığının olmadığını söyler. Çünkü direnişlerini söylem içinde anlaşılır kılacak bir alt yapıları yoktur. Bu çalışma, sosyo-ekonomik sorunların varlığına işaret eden mâduniyet görünümleri gündemdeyken, katılım tartışmalarının demokrasiye gerçek anlamda bir katkısı olamayacağını söylemektedir. Bu bağlamda, kamusal alanlardan önce söylem alanlarının çoğaltılması gereğine dikkat çeken Spivak'ın düşünceleri, siyasal katılım tartışmalarına bir eleştiri ve katkı olarak ele alınmıştır.
Platon ve Hegel'in rasyonel devlet anlayışlarının karşılaştırılması
Rasyonel devlet anlayışı, Platon'da temel hatları çizildiği üzere, toplumun işleyişini, aklın yasaları doğrultusunda düzenlemeye ve ebedi bir uzlaşım sağlamaya yönelir. Rasyonalizm için toplumun inşa edileceği etik yaşam, insani ihtiyaçlar, duygular ve bunun gibi göreceli yani fenomenal şeylerden değil, akıl üzerinden inşa edilmelidir. Gerek Platon'un gerekse Hegel'in politik evreni ve demokrasi karşıtlığı bununla ilişkilidir. Platon'a göre demokrasi adaletsiz bir yönetimdir ve halkın bireysel-bencil çıkarlarına hizmet eder. Hegel de demokrasiyi şansa dayalı yönetim olarak adlandırır. Platon ve Hegel için uzlaşımı ebedi kılacak etik unsurların ortaya çıkarılması ve keşfedilmesi ile toplumun buna göre düzenlenmesi; biri epistemolojik diğeri ise politik olmak üzere iki süreci gerektirir: Epistemolojik olarak ortaya konulan şema, uygulama alanına ihtiyaç duyar. Hem Platon hem de Hegel, etik uzlaşımı epistemolojik olarak işaret etmekle birlikte, bunların bozulmaya teşne olduklarını ve bu nedenle toplumun devlet tarafından düzenlenmesinin önemli olduğunu vurgularlar. Devlet Bir'in ihtiyaçları temelinde anlam kazanmamalıdır, Çok'un mutluluğu temele alınmalıdır. Bu noktada tümel özgürlük şartları ile tikel özgürlük şartları karşı karşıya gelirler. Tümel ve tikel özgürlük arasındaki çatışma, Platon'un yaşadığı dönem açısından bile problem arz etmektedir. Hegel ise, modern dönemin düşünsel gelişimi altında, bu problemle daha derinden yüzleşmek durumunda kalır. Platon öznelinde klasik rasyonalizm açısından ihtiyaçlar sisteminin yarattığı toplumsal sınıfların varlığı, sürdürülmelidir. Çünkü toplumun devamı ve düzeni buna bağımlıdır. Devletin temel görevi, toplumsal bir çatışmanın ortaya çıkmasının önlenmesi noktasında toplumun düzenlenmesidir. Hegel ise, devletin müdahalesini, tam da bireyin özgürlüğünü ve eşitliğini yani otonomisini yitirdiği noktada devreye sokar. Çünkü modern özne, Descartes ve Kant'ın rasyonalist düşüncesi bağlamında, klasik dönemdeki doğal belirlenimlerinden arındırılmıştır. Descartes özneyi evrensel bir kategoriye çıkarırken, Kant ise pratik aklı ön plana koyarak toplumun ve devletin temel kavramını insanın pratik yanından doğan özgürlük ideası olduğunu söyler. Rasyonalizmin modern düşünceyle bağdaştığı Hegel felsefesi, özgürlük ile rasyonellik arasında kalındığında yapılacak tercihin, her halükarda, birinin daha az olacağı bir sistem meydana getireceğini hatırlatır. Bu açıdan rasyonellik ile özgürlük arasında ters orantı vardır.
Cumhuriyetçi özgürlüğü yeniden okumak: J.J.Rousseau ve genel iradeci cumhuriyetçilik
Tezde özgürlük kavramı cumhuriyetçilik ve liberalizm üzerinden yeniden değerlendirilmiştir. Bunu yaparken hedeflenen amaç özgürlüğün tarihsel gelişimi ve yorumlanmasındaki farklılıkları göstermenin yanı sıra Rousseau'nun genel irade kavramının özgürlük tartışmalarında yeni bir yol sunabileceğini göstermektir. Cumhuriyet kavram olarak çok eski olmasına rağmen hangi siyasal rejimin cumhuriyet olarak adlandırılabileceği tartışmaları günümüz de devam etmektedir. Respublica tarih içerisinde çok farklı yorumlanmıştır ancak en temelde erdeme ve yasalara dayalı siyasal rejimdir. Ortak iyi, katılım, yurttaşlık, yurtseverlik, erdem ve yasa gibi kavramlar çerçevesinde en iyi siyasal rejimler oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu tartışmalar dahilinde Neo-Roma cumhuriyetçiliğinin modern dünyaya çok daha uyumlu görüşler içerir ve liberalizm ile çok daha yakın eksende bulunur. Özgürlük, insan yaşamında en fazla değer verilen ayrıcalıklı bir kavramdır. Ancak özgürlüğün var oluş biçimi, eşitlik kapsamında uygulanabilirliği, kapsamı ve değerleri her zaman aynı şekilde ve aynı anlayışta olmamıştır. Klasik cumhuriyetçilik dönemi olarak adlandırdığımız dönemde, cumhuriyetçi özgürlük, cumhuriyetin temel kavramları olan kamusallık, erdem, benlik hakimiyeti, ahlak gibi konular üzerine yükselirken; modern dünyada cumhuriyetçi özgürlük, liberalizminde etkisi dahilinde daha bireyci yaklaşımlarla birlikte, müdahalesizlik olarak kavranmıştır. Isaiah Berlin'in ilk kez kullandığı "Pozitif ve Negatif Özgürlük" ayrımı, cumhuriyetçi özgürlük anlatımlarında farklı özgürlük anlayışı arayışını da beraberinde getirmiştir. Tezin genelinde liberalizm ve cumhuriyetçilik ekseni etrafında özgürlük nosyonu geçmişten günümüze yeniden ele alınmıştır. Bunu yaparken ilk bölümde negatif özgürlük kapsamı altında Hobbes ve Berlin'in özgürlüğü ele alış biçimleri analiz edilmiştir. İkinci bölümde ise Pettit ve Skinner'ın negatif özgürlüğe alternatif olarak ortaya koydukları yeni özgürlük anlayışları incelenmiştir. Son bölümde ise Rousseau'nun cumhuriyetçi özgürlük anlayışı genel irade kavramı üzerinden ortaya konmuştur Bu tezdeki nihai amacımız Rousseau'nun, genel irade kavramının toplumsal yaşam içerisinde bireyin özgürlüklerini kısıtlamak şöyle dursun neo-roma cumhuriyetçiliği ekseninde özgürlüğe geniş bir alan yarattığını gösteriyor olmaktır.
Siyaset felsefesi ve tarih bağlamında Leo Strauss ve Luc Ferry-Alain Renault karşılaştırması
Siyaset felsefesi ve tarih ikiliği, felsefe tarihi boyunca uzlaşmaz kabul edilen kavramlar olarak görülmüştür. Strauss'a göre bu durum, moderniteye kadar sürmüştür. Modernite ile birlikte yükselen "tarihsicilik" mefhumu, siyaset felsefesinin imkanını yok eden başat unsurlardan biri haline gelmiştir. Tarihsicilik, siyaset felsefesini ve siyaset felsefesinin imkanı olarak doğal hakkı reddettiği ölçüde, Leo Strauss tarafından mahkum edilmiştir. Strauss, modernite içinde karşı tarihsici bir siyaset felsefesinin varolamayacağını ve modernitenin zorunlu olarak çöküşe meyleden yapısı itibariyle çözümün, klasik siyaset felsefesine dönmek olduğunu iddia etmiştir. Bu çalışmada, Strauss'un ve diğer modernite eleştirmenlerinin öncülleri ve bu öncüllerinin sonuçları, Luc Ferry ve Alain Renault'nun modernite ve modernitenin yarattığı değerlerin savunusu üzerinden kritik edilecektir. Ayrıca, modernite değerlerinin bu savunusundan doğabilecek karşı tarihsici bir siyaset felsefesinin imkanı sorgulanacak ve cumhuriyetçi düşüncenin bu imkanın tam karşılığı olduğu savının savunusu yapılacaktır. ANAHTAR KELİMELER: Tarihsicilik, Modernite, Siyaset Felsefesi, Cumhuriyetçilik, Doğal hak
Bir ulusal insan hakları koruma mekanizması olarak Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu
Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunun (TİHEK), hâlihazırdaki örgütsel yapısı ve yetkileri ile uluslararası standartlara uygun olarak insan hakları ihlallerini önlemeye ait görev ve sorumluluklarını etkin bir şekilde yerine getirip getiremediği hususu bu çalışmanın temel sorunsalını oluşturmaktadır. Temel varsayımımız ise TİHEK'in kurumsal yapısının uluslararası standartlara uygun olarak yapılandırılması, yetkilendirilmesi ve hukukun üstünlüğünü esas alan güçlü bir siyasi irade ile desteklenmesi durumunda başarılı olabileceğidir. Bu çerçevede olmak üzere öncelikle insan hakları düşüncesinin, insan hakları hukukunun evrensel ve ulusal ölçekteki tarihsel gelişimi, kavramsal ve kuramsal boyutlarıyla incelenmiştir. Araştırma sonunda elde edilen somut bulgular ışığında TİHEK'in, insan haklarının geliştirilmesi ve korunmasındaki sorumluluğunu etkin olarak yerine getirebilmesi için uluslararası standartlara uygun olarak yeniden yapılandırılmasının zorunlu olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Belediyelerde personelin iş tatmininin tespitine ilişkin bir araştırma: Diyarbakır örneği
Belediyelerde personelin iş tatminini tespit etmeyi amaçlayan bu araştırma, Diyarbakır ili Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Kayapınar Belediyesi, Yenişehir Belediyesi ve Sur Belediyelerindeki çalışanları kapsamaktadır. Araştırma "Minnesota İş Tatmin Ölçeği" ve araştırmacı tarafından hazırlanan "Kişisel Bilgi Formu" kullanılmıştır. Örneklem, belli bir evrenin, belli sayıda birimlerinin seçilmesiyle oluşan, evrenin temsilcisi olarak tanımlanmaktadır. Araştırmanın örneklemi basit tesadüfî örnekleme tekniği ile belirlenmiştir. Veriler 01.02.2021-15.06.2021 tarihleri arasında toplanmıştır. Diyarbakır ili Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Kayapınar Belediyesi, Yenişehir Belediyesi ve Sur Belediyelerinde çalışan 439 personel değerlendirmeye alınmıştır. Yapılan analiz sonucunda Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve Yenişehir Belediyesinde erkek çalışanların içsel iş tatminin kadın çalışanlardan daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bunun yanında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve Yenişehir Belediyesinde erkek çalışanların dışsal iş tatminin kadın çalışanlardan daha yüksek bulunmuştur. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinde erkek çalışanların genel iş tatmin düzeyleri ise kadın çalışanlardan daha yüksektir. Ayrıca Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Kayapınar Belediyesi, Yenişehir Belediyesi ve Sur Belediyesi çalışanlarında içsel ve dışsal iş tatmini arttıkça genel iş tatminin de arttığı saptanmıştır.
Operatif savunma yapılanmasında değişim gereklilikleri ve yeniden yapılanmaya dair bir tasarım
XVI ÖZET Örgütler, çevresel ve teknolojik etkilerle geliştirilirler. Değişime direnç göstermek suretiyle dışarıdan kaynak ve enerji sağlanmamasının örgüt bünyesinde entropiye yol açtığı bilinmektedir. Örgütün sistem olarak düzensizliğe yönelmesi ya da yeni çevresel ve teknolojik gelişmelerle mücadelede başarısızlığı, işlevselliğinin sorgulanmasını kaçınılmaz hale getirir. Her örgütün kuruluş amacı; varlık nedeni olduğu misyonu başarmak ve bunu başarırken azami verimlilik ve etkiyi sağlamaktır, örgütsel etkinlik ve verimlilik, çevresel ve içsel gelişmelere sürekli değişimle uyum sağlayabilen bir yapı ile başarılabilir. Bu durum takım çalışmasını, yetki ve sorumlulukların yatay ve çapraz olarak devrini ve kemikleşmiş hiyerarşik örgüt kültüründen bir noktaya kadar vazgeçmeyi gerektirmektedir. Bununla birlikte değişimden daha önemli olan değişim kararına varabilmek, ortak anlayış ve takım ruhu içerisinde geleceğin örgüt yapılanmasını kurabilmektir Değişim başlangıçta bir düşünce hareketidir. Düşünce hareketini başlatan vizyon, temeli oluşturan doktrindir. Bu çalışmada esas alınan vizyon "21 nci Yüzyılın silahlı kuvvetlerinin yaratılması"; doktrinin esası "müşterek harekat"; Türkiye'nin çevresel ve içsel şartları çerçevesinde değişim hareketini başlatmak için öngörülen tasarım "operatif müşterek savunma yapılanması"; ve bu tasarımı uygun şartlarda uygulama alanına geçirerek değişimi başlatacak olan ise "lider"dir.
Elektromanyetik kirlilik ve kent yaşamına etkileri
96 ÖZET Araştırma ile elektromanyetik radyasyon ve elektromanyetik kirliliğin günümüzde kentlerde ulaştığı boyutların ve yarattığı tehlikelerin ortaya konması, yerel ve merkezi idarelerin görev ve sorumluluklarının irdelenmesi, konunun hukuki boyutları ile, alınacak bireysel ve kurumsal tedbirlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Böylelikle kamuoyunun bilinçlendirilmesi, çevre ve halk sağlığı açısından dikkatinin çekilmesi de hedeflenmektedir.Tez çalışması dört bölümden ve üç ekten oluşmakta olup, toplam, 120 sayfadan ibarettir. Çalışmada elektromanyetik radyasyon ve elektromanyetik kirlilik tanıtıldıktan sonra, tarihçesinden bahsedilmekte, konu ile ilgili olarak ulusal ve uluslararası çalışmalardan örnekler ile epidemiyolojik çalışmalar incelenmektedir. Ayrıca Ankara ilinin değişik noktalarında yapılan ölçüm değerleri ve değerlendirmeleri verilerek konunun kent yaşamına olan etkileri yansıtılmaya çalışılmakta, kırsal ile kent arasında elektromanyetik kirlilik açısından kıyaslamalarda bulunulmaktadır. Araştırmada çeşitli iletişim firmalarının yapmış oldukları araştırma sonuçları ile biyofizik alanında yapılan inceleme çalışmaları ve uluslararası bilimsel kuruluşların yaptıkları araştırma sonuçlarına yer verilmektedir.Araştırma durum tespitine ve çözüm önerilerine yönelik olup, ayrıca Avrupa Birliği ve diğer ülkelerin radyasyona maruz kalınma sınır değerleri incelenerek ülkemizdeki değerler ile kıyaslama yapılmaktadır. Konu ile ilgili olarak yargıya intikal etmiş ve sonuçlanmış davalar incelenmekte, bu kapsamda bir Yargıtay İlamı sunulmaktadır. Elektromanyetik uyum ile elektromanyetik silah konusu üzerinde durulmakta ve bu konularda insanlığı bekleyen tehlikelerin neler olduğu örneklerle belirtilmekte, elektromanyetik kirlilik etkisinin geleceğimizin teminatı olan97 çocuklarımız üzerindeki olası risklerinin neden yetişkinlere göre daha fazla olduğu açıklanmaktadır. Günümüzde gelişmiş tüm dünya ülkelerinde nüfusun neredeyse %85'lere varan kesimi kentlerde yaşamakta olup, bu oran her geçen yıl, bir az daha kent yönüne doğru artmaktadır. Çok genç nüfusa sahip olan ülkemizde de kentlerde yaşama oranı, son yapılan analizlere göre %65'ler civarındadır. Bu gelişmeler de kentlerimizin büyüme yönlerinin daha iyi planlanmasına, eski semtlerinin de tarihi dokuyu bozmadan daha detaylı kentsel dönüşüm projeleri ile yenilenmesine ihtiyaç göstermektedir. Ülkemizde konutların ve çalışma alanlarının gereksinim duyduğu elektrik enerjisi dağıtım sistemleri daha çok havai hat olarak dizayn edilmiştir. Bunun yanında iletişimi mobil olarak sağlayan cep telefonu baz istasyonları yüksek binalara, sadece kapsama alanı ve ticari kaygılar ile gelişi güzel yerleştirilmiştir. Bu da, kentlerimizin estetiğini bozmaktadır. Yine yerel ve ulusal televizyon verici istasyonlarının şehrin yüksek yerlerine aynı ilkesizlik ile monte edildiği gözlenmektedir. Bu ve benzeri değerlendirmeler ile konunun kent estetiği açısından doğurduğu sorunlar üzerinde durulmaktadır. Sonuç bölümünde; teknolojinin insanlara şu an için sunduğu ve her geçen gün daha fazla sunması beklenen hizmetlerin alınmasında, fayda ve zarar değerlendirilmesi yapılarak, optimum faydanın sağlanması için, ne gibi bireysel ve kurumsal tedbirlerin alınması gerektiği ile, ülkemizde konuyla ilgili olan kurum ve kuruluşların yetki ve sorumluluklarının paylaşımı konusundaki çelişkilerin giderilmesi amacıyla önerilen çözüm yöntemleri sunulmuştur.
Güvenlik hizmetlerinin iyileştirilmesinde polis eğitiminin rolü
153 ÖZET Polis toplumla içiçedir ve vatandaşların can güvenliğini sağlamak gibi ciddi görev ve sorumluluklan vardır. Görevleri yerine getirmede polisin performansı, onun bilgisinin ve davranışının kalitesine göre belirlenmektedir. Kaliteli bir hizmet polisin saygınlığının artmasının yanında, Polis Teşkilatı'nın toplum içindeki yerini de güçlendirmektedir. Bu nedenle polis tarafından başarılı, kaliteli bir hizmet için, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitim çok önem arz etmektedir. Bu çalışma, polis eğitim ve öğretiminin güvenlik hizmetlerinin iyiieştîrHmesindeki rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Polis eğitiminde iletişim teknikleri, stres yönetimi ve halkta ilişkiler gibi konular üzerinde yoğunlaşılmasmın, polisin zor durumlarla başa çıkabilmesinde yardımcı olacağı öngörülmüştür. Ayrıca polisin eğitim süresi, memurların eğitim seviyeleri, uygulamalı eğitim ve hizmet içi eğitim kurs programlarının içeriklerinin, güvenlik hizmetlerinin sunumu üzerindeki etkiieri incelenmiş ve vatandaşların toplam şikayet oranına göre değerlendirilmiştir. Sonuçlar, stres yönetimi ve öldürücü olmayan güç kullanımı eğitimi almış personelin çalıştığı birimlerde, vatandaş şikayetlerinin anlamlı şekilde bir azaldığım; buna karşın eğitim süresinin uzunluğu, kültürel duyarlılık ve halkla ilişkiler konularının vatandaş şikayetleri üzerinde artırıcı etkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuçlar polis eğitimi ekseninde değerlendirilmiştir.
Globalleşme sürecinde milliyetçilik ve ulus-devlet konumu
ÖZET Çağımızın özellikle globalleşme tartışmalarıyla gündemine oturan en önemli konularından birisi ulus-devletlerin varlık sorunudur, ikinci dünya savaşının ardından, yeni ulus-devletlerin kurulması, 19. yüzyıldan bu yana süregelen "milliyetçilik çağı"nın kapanması biçiminde yorumlanmış, Sovyet uygulaması da, ulusal kimliklerin üzerinde egemen bir kimlik yaraülabilmesinin örneği olarak görülmeye başlanmıştır. Bu düşüncelerin aksine Sovyetler Birliği'nin dağılması, Çekoslovakya'nın barışçı yolla, Yugoslavya'ma da iç savaş sonucu çözülmesi, Kafkaslarda yaşanan etnik-dinsel çatışmalar, yeni bir milliyetçilik dalgasının başladığım ve bütün uğraşılara karşın etnik kimliklerin ortadan kaldmlamadığını göstermiştir. Milliyetçilik, ortaya çıkışından günümüze kadar adından sıkça söz ettirmiş ve birçok siyasal hareketin başat itici gücü olmuştur. Milliyetçilik kavramı ilk kez 1774 yılında Johann Gottfried Herder tarafından kullanılmıştır. İlk kez Batı 'da ortaya çıkması nedeniyle, milliyetçilikle ilgili ilk tanımlara Batı Hteratüründe rastlanır. Milliyetçilik kavramı, anlamım Fransız Devrimi ile başlayan ulusal bilinç ile Orta ve Doğu Avrupa'daM hareketlerden alır. Milliyetçilik, taran toplumundan sanayi toplumuna geçiş aşamasında, toplumda ortak bir ulusal kimlik yaratılması yolunda önemli işlevi olan bir ideoloji olarak ortaya çıkmıştır. Avrupa tecrübesi açısından milliyetçilik, aynı dili konuşan, bu dil ile getirilmiş çeşitli kültürel karakteristikleri kapsayan bütün insanları tek bir bağımsız devlete toplayan ve bu dilde yöneten bir hükümete sadakati gerektiren bir ideolojidir. Milliyetçiliğin işlevsel olarak çok güçlü bir eylemsel karaktere sahip olduğu söylenebilir. Milliyetçilik kitleleri mobilize etme noktasında bir tehdide yaslanır. İdeolojik düşman, değerleri çürüyen ve yozlaşan bir dünya, çekilmez duruma gelmiş baskılar ya da hiçe sayıldığı, hakarete uğradığı için aidiyetin acilen ifade edilmesi ihtiyacı bunlardan birkaçıdır Günümüzde en yaygın devlet tipi olan ulus-devlet modeli, ortaçağın sonunda milli monarşilerin ortaya çıkışıyla başlayan bir örgütlenme biçimini ifade etmektedir. Ortaçağın sonunda başlayan bu örgütlenme biçimi tam anlamıyla 19. yüzyılda gerçek yapışma kavuşmuştur. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren global ölçekte yaygınlık 199kazanmış bir siyasal örgütlenme biçimi olan ulus-devlet, günümüzde varlığını devam ettirip ettirememe konusunda tartışmalara konu olmaktadır. Globalleşme söylemlerinin akademik alanda geniş yer tutması, milliyetçilik ve ulus-devlet kavramlarının da etkinliğini arttırmaktadır. Globalleşme kavramı incelendiğinde mevcut tartışmaların genelde iki farklı eksende gerçekleştiği gözlenir. Bir grup düşünür, globalleşme sürecini olumlu bir gelişme olarak değerlendirirken, diğer grup süreci olumsuz bir biçimde ele alır. Olumlu yaklaşımlar globalleşme süreciyle birlikte global ölçekte artan hareketlilik ve dolaşıma koşut olarak dünyanın "global köy" haline geldiğini ve herkes açısından olumlu yeni bir olgu olduğunu belirtirler. Olumsuz yaklaşımın temsilcileri ise, globalleşme sürecinde kutuplaşmanın derinleştiğinden söz ederek globalleşmenin yeni bir olgu olmadığım ve farklı ülkelerin farklı kesimleri için farklı anlam taşıdığını ifade eder. Globalleşme sürecinde tartışmalara neden olan ulus-devlet ve milli kimlik konusundaki görüşler iki temele dayanmaktadır: Bunlardan ilki, süreci ekonomik olarak ele almakta; diğeri ise, globalleşmenin kültürel sonuçlarına değinmektedir. Globalleşme sürecinin gemileri arasında bahsedilen ve ulus-devletin egemenüğinin sona erdiği tezi ise gerçeklerden uzaktır. Global iktisadi ilişkiler ve ticaret akımları, ulus-devletin güç rekabetleri doğrultusunda gerçekleşmektedir. Ayrıca uluslararası iş çevrelerinin Dünya Ticaret Örgütü'ne, gümrük tarife anlaşmalarına, sözleşme haklan ve telif haklanmn korunması konusundaki hükümet uygulamalarına yönelttiği aşm ilgi, ulus-devletin bütün özellikleriyle devam ettiğinin önemli göstergelerinde birdir. Sınır kavramının globalleşmeyle birlikte anlam ve özellik değiştirmesiyle birlikte ticaret ilişkileri, kimi zaman ulus-devletin sınırlarını aşmaktadır, ancak bu durum ulus-devleti yok etmekten çok, ulus-devletlerin uluslararası alanda temel birim olarak kabul edilip bütün ulusların ortak olarak dünya iktisadım denetlemelerini gerekli kılan bir duruma işaret etmektedir. 200
Doğal afetlerde kriz yönetimi
159 ÖZET Doğal afetler, gerek yol açtığı can kayıpları gerek ekonomik kayıplar itibarıyla, insanoğlunun en büyük düşmanlarından biri halini almıştır. Gelişen teknolojiye rağmen büyük doğal afetler, toplumların hayatlarında onarılması ve unutulması zor yaralar açabilmektedir. Özellikle 20 nci yüzyılda toplumlar, doğal afetlerin olumsuz etkilerine karşı önlem alma ihtiyacını hissederek, bu maksatla örgütlenme çabalarına girmiştir. Bunun sonucunda da afet yönetimi kavramı ortaya çıkmıştır. Afet yönetimi kavramı özellikle 1970'li yıllardan sonra ABD'de, afetlerin tekrar eden döngüsel olaylar olduğu varsayımından hareketle ortaya çıkan dört safhaya indirgenmiştir. Zarar azaltma, hazırlıklı olma, müdahale ve iyileştirme olarak adlandırılan bu safhalardan ilk ikisi afetin öncesini, diğer ikisi ise afet sonrası dönemi kapsamaktadır. Safhaları, başlangıç ve bitiş tarihleri itibarıyla birbirinden ayırmak çoğunlukla mümkün olmamaktadır. Aynı şekilde bir afet döngüsünün zaman aralığını kesin olarak ortaya koyabilmek de mümkün değildir. Ancak bu güne kadar yaşanan olayların istatistikleri dikkate alındığında, bu sürenin 10-25 yıl arasında değiştiği söylenebilir. Afet döngüsü içerisinde en kısa zaman dilimini müdahale safhası kapsamaktadır ve bu süre 1-2 ay kadar bir süreden oluşmaktadır. Bu yönüyle afet yönetiminin müdahale safhası, diğer safhaların başarılarının sınandığı bir safha olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir doğal afetin hemen sonrasında yaşanan krizin iyi yönetilmesi, bu safhadaki başarının anahtarıdır. Doğal afet sonrası ortaya çıkan kriz ortamında günlük hayatta geçerli olan kurallar, yerini çok büyük bir karışıklığa bırakır. Bu nedenle de, günlük yaşama tekrar dönebilmek için kriz ortamının yönetilmesi ihtiyacı ortaya çıkar. Doğal afet kaynaklı kriz ortamında, resmi, uluslar arası gönüllü ve diğer kuruluşlar olmak üzere bir çok kuruluş faaliyet göstermektedir. Bu kadar çok kişi ve kuruluşun faaliyet gösterdiği bir ortamda ortaya çıkan en önemli160 sorun, koordinasyon olmaktadır. Afet döngüsü içerisinde müdahale safhasında yer alan kişi ve kuruluşların faaliyetlerinin koordinasyonu, kaynakların rasyonel kullanımı ve can kayıplarının asgari düzeyde tutulması açısından bir zorunluluktur. Bu kapsamda doğal afet kaynaklı bir kriz ortamında koordinasyon planlanırken, ortamın özelliklerinin de dikkate alınmasında fayda vardır. Ayrıca böyle bir ortamda ortaya çıkacak ihtiyaçlara ilişkin planlama da koordinasyonu kolaylaştırıcı bir unsurdur. Doğal afet kaynaklı kriz ortamında krizin yönetimi, koordinasyonu en iyi şekilde sağlayan bir kriz yönetim merkezinin varlığını gerektirmektedir. Kriz yönetim merkezinin emir-komuta düzenlemeleri, koordinasyon yetkisi, kuruluş yeri, haberleşme olanakları, ulaşımı ve teşkilatı afet olmadan önce planlanması gereken hususlardır. Kriz yönetim tatbikatı ve eğitimi toplumun bütün kesimlerini kapsayacak şekilde planlanmalı ve icra edilmelidir. Doğal afet kaynaklı kriz yönetimi, sadece olayın sonrasını içeren bir safha olarak görülmemeli ve proaktif yaklaşımla, kriz öncesinde tedbir alınmalıdır. Coğrafi özellikleri itibarıyla daima afet riskiyle karşı karşıya kalan bir ülke olarak Türkiye'de mevcut afet yönetim sistemi, proaktif olmaktan uzaktır. Bu çerçevede Türkiye'nin afete hazırlıklı olma yönünde atacağı ilk adım, bu konuda proaktif yaklaşımı benimsemek ve toplumun afet bilincini geliştirmeye çalışmak olmalıdır. Bunun içinde afet eğitimine önem verilmelidir. Bu çalışmanın kapsamı, sadece doğal afetlerle sınırlı tutulmuştur. Ancak etki sahasının ve yıkıcı etkilerinin büyüklüğü, toplumlarda yarattığı etkilerin uzun süre devam etmesi nedenleriyle depremler ağırlıklı olarak ele alınmıştır. Bu çerçevede çalışmanın amacı, doğal afet kavramının ve afetlerin etkilerinin açıklanması, afet yönetimi kavramının ortaya konmasıyla birlikte, doğal afet kaynaklı kriz yönetimine ilişkin kavramsal bir çerçeve çizmek, Türkiye'de mevcut afet ve afet kaynaklı kriz yönetim sistemini irdelemek, yaşanan afet olaylarındaki örnekleri de dikkate alarak bu alandaki sorunları ortaya koymak ve bu sorunlara yönelik çözüm önerilerinde bulunmaktır.
Personel seçim sisteminde psikoteknik yöntem
Bu çalışma, bir personel seçim sisteminin içermesi gereken aşama ve yöntemleri inceleyerek bu süreçte psikoteknik yöntemin önemini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Çalışmanın bir diğer amacı ise, Türkiye'de Kamu iktisadi Teşebbüslerinin, personel seçim sisteminin gereklerini ne kadar yerine getirdiğini ve psikoteknik yöntem uygulamaları sonucunda elde edilen nesnel değerlendirmelerle, yöntemin diğer faydalarından ne kadar faydalandıklarını tespit etmektir. Yukarıda belirtilen amaca uygun olarak hazırlanan çalışma beş bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; Örgütlerde insan faktörünün önemi ve personel seçimine temel oluşturacak ön çalışmalar üzerinde durulmuş; iş analizi, iş tanımı, iş gerekleri ve insangücü (personel) planlaması konuları incelenmiştir, özellikle iş analizi çalışması, örgütün kuruluş aşamasında işlerin ortaya konması açısından kaçınılmazdır, ilerleyen dönemlerde meydana gelen değişiklikleri örgüt yapısına yansıtmak amacıyla dönem dönem tekrarlanması gereken iş analizi çalışmaları, personel seçim sistemlerinin temelini oluşturan iş gereklerinin belirlenmesinde de en önemli veriyi sağlamaktadır. İkinci bölümde; örgüte personel bulma işlevi yerine getirilirken faydalanılan kaynaklar ve personel seçim sürecinin aşamaları ile yöntemleri incelenmiştir. Personel seçiminde kullanılan sınav, değerleme merkezi ve görüşme yöntemlerine bu bölümde yer verilmiştir. Personel seçim sistemleri içerisinde en çok kullanılan yöntem görüşme yöntemidir. Uygulamadaki kolaylığı ve düşük maliyetinden dolayı tercih edilen görüşme yöntemi, öznel değerlendirmelere çok fazla değer yüklediği için yanlış kararların alınmasına da neden olabilmektedir. Çalışmanın ağırlıklı konusunu oluşturan psikoteknik yöntem dışında kalan sınav yöntemi, değerleme merkezi yöntemi ve149 görüşme yöntemi bu bölümde incelenirken, psikoteknik yöntem üzerinde daha fazla durulmak istenmesi nedeniyle başlı başına üçüncü bölümün içeriğini oluşturmuştur. Üçüncü bölümde; psikoteknik yöntemin tanımı ve tarihçesinden başlanılarak, sınıflandırılması ayrıntılı bir biçimde ortaya konmuştur. Psikoteknik yöntem, personel seçim sistemi içerisinde kullanılan diğer yöntemlere göre daha nesnel değerlendirmeler yapılmasına imkan veren bir yöntemdir. Adaylar hakkında diğer yöntemlerle ulaşılamayan bilgilere ulaşma imkanı vermesi de psikoteknik yöntemi farklı kılan bir diğer özelliğidir. Yine bu bölüm içerisinde psikoteknik yöntemle personel seçiminde kullanılan testlere örnekler verilmiştir. Dördüncü bölümde; psikoteknik yöntemle personel seçim sisteminin kurulması üzerinde durularak personel seçiminde psikoteknik testlerin yararları ile yönteme getirilen eleştirilere yer verilmiştir. Bu bölümde, psikoteknik yöntemin ağırlığını oluşturduğu bir personel seçim sisteminin oluşturulması için geçilmesi gereken aşamalara değinilmiştir. Adayların değerlemelerinde psikoteknik test bataryalarının kullanım yöntemlerine de dördüncü bölüm içerisinde yer verilmiştir. Beşinci bölümde ise; Türkiye'de Kamu İktisadi Teşebbüslerinin personel seçim sistemlerini, personel seçiminde karşılaştıkları sorunları ve psikoteknik yöntem uygulamalarını değerlendirmek amacıyla yapılmış olan araştırmanın sonuçları ortaya konularak değerlendirilmiştir. Araştırma, mevcut durumda personel alımları devam eden, dolayısıyla personel seçim sistemleri faal olan 19 Kamu İktisadi Teşebbüsü'nün personel yöneticilerine önceden hazırlanan anket sorularının yöneltilmesi şeklinde gerçekleştirilmiştir. Bu son bölümde personel yöneticilerinden alınan yanıtlar tablolar şeklinde istatistik veriler haline dönüştürülerek, her bir soru için gerekli açıklama ve yorumlara da yer verilmiştir.
Kamu yönetiminde yeniden yapılanma sürecinde insan kaynakları yönetimi
ÖZET "Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma Sürecinde insan Kaynakları Yönetimi" başlıklı bu tez, şu temel düşünce üzerine kurulmuştur: İçinde bulunduğumuz zaman diliminde dünyada ve ülkemizde gerçekleşen teknolojik, siyasi, toplumsal ve ekonomik gelişmeler yönetim anlayışında dolayısıyla da kamu yönetimi anlayışında değişimi zorunlu hale getirmiştir. Günümüz dünyası, kamu hizmetinden beklenenleri nitelik olarak arttırmış, bu da kamu yönetiminin çağdaş bir şekilde yeniden yapılandırılmasını gerektirmiştir. Ülkemizde genel olarak kamu yönetiminde, özel olarak da kamu personel yönetimimizde aşırı bürokratik, hantal, verimsiz bir yapı söz konusu olmuştur. Bu nedenle tezimizde daha iyi işleyen bir kamu hizmeti sunumu için kamu yönetimimizin yeniden yapılandırılmasında en önemli kaynak olan insan kaynağının geleneksel işlevleri yerine daha etkili, verimli ve çağdaş bir anlayıştaki insan kaynakları yönetiminin yerleştirilmesine ve hayata geçirilmesine yönelik olarak yapılabilecek yeniden yapılanmanın kazandırdıklarının ortaya konulmasını amaçladık. Çalışmamızın öncelikle birinci ve ikinci bölümde yeniden yapılanma ve insan kaynakları yönetiminin ne anlama geldiğine kısaca değinilerek kamu yönetimi ile kavramsal bağlantı kurulacak, ardından kamu personel yönetimimizin aksayan yönleri üçüncü bölümde ele alınacak, ardından dördüncü bölümden kamu yönetiminde yeniden yapılanma bakımından insan kaynakları yönetiminin rolü ve bu arada ülkemiz bakımından önem taşıyan noktalara değinilecektir. VI
Türkiye`de kamu kuruluşlarında performans yönetimi ve bütçede uygulama projesi
İçinde bulunduğumuz dönemde yaşanan hızlı bilimsel ve teknolojik gelişmeler tüm yapı ve süreçleri değişime zorlarken kamu yönetimi de bu değişimden etkilenmiştir. Kamu yönetiminin kaynaklarını etkin, verimli ve tutumlu olarak kullanması yönetim alanında önemli bir öncelik olarak ortaya çıkmıştır. Bu öncelik çerçevesinde ortaya konulan hedeflere ulaşabilmek için önceden tespit edilmiş objektif kriterlere göre yönetimin yaptıklarının ölçülmesi, değerlendirilmesi ve denetlenmesini sağlayan performans yönetimi kamu hizmetlerinin sunumunda temel yönetim anlayışlarından birisi olmuştur Performans yönetiminin kamu yönetimindeki yansımalarından biri, performansa dayalı bütçelemedir. Performansa dayalı bütçeleme ile amaçlanan kamu kaynaklarının en iyi şekilde kullanılmasını sağlamak, hesap verme sorumluluğunu yerleştirmek, mali alanda şeffaflığın oluşmasını sağlamaktır. Türkiye'de de dünyadaki gelişmelere paralel olarak performansa dayalı bütçeleme 2004 yılı başından itibaren uygulamaya geçmiştir. Bu çalışmada performans yönetimi kavramı, bu yönetimin bir parçası olan performans değerleme incelenmiş, performansa dayalı bütçedeki pilot kurumlar ayrıntıları ile ele alınmış, genel olarak denetim konusundan bahsedilerek performans denetimi ortaya koyulmuştur
Ankara`nın farklı mekanlarında kent kimliği
142 ÖZET Kent kimliği, kısaca bir kenti diğer kentlerden ayıran kendine özgü nitelikler, dinamikler ve özel yapı olarak tanımlanabilir. Kentsel kimlik bir kentin, doğal ve yapay elemanları, sosyo-kültürel ve işlevsel-sektörel özellikleriyle tanımlanır. Doğal faktörler (iklim, topografya, jeolojik yapı) ile yapay faktörler (kent mobilyaları, mimarlık, meydan vb.) kent kimliğini oluşturan fiziksel faktörlerdir. Fiziksel faktörlerin dışında toplumun mekana yüklediği anlamlar, istekler ve davranışlar şeklinde ortaya çıkan özellikler sosyal ve kültürel faktörleri oluşturmaktadır. Ayrıca zaman içerisinde siyasi, ekonomik ideolojik, dinsel özellikler de sosyal kimliği oluşturmakta ve kent kimliğinin oluşumuna katkıda bulunmaktadır. Kentin yüklendiği işlevsel- sektörel faktörler de (turizm, sanayi, ticaret vb.) kent kimliğinin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Mekansal ve sosyo-kültürel özelliklerin zamanla karşılıklı olarak etkileşimi sonucunda kent kimliği oluşmaktadır. Kentlerin sahip olduğu bu kimliğe ancak kentte görünen özelliklerin ötesinde anlamlar yükleyerek ulaşılabilir. Günümüzde kent kimliği, yeni toplum ve insan ilişkileri, teknoloji, iletişim araçları, bilimsel gelişmeler doğrultusunda sürekli üretilmekte ve değişmektedir. Kentler kendi farklılıklarını vurgulamak için sermayeyi kendilerine çekerek bir kimlik oluşturup diğer kentlerden farklı olduklarını vurgulama çabası içindedirler. Ankara binlerce yıllık geçmişi olan bir kenttir. Ankara ile birlikte düşünülen en önemli sembolik öğeler tarihi geçmişi temsil eden Kale ve Cumhuriyet Türkiye'sini sembolize eden Çankaya'dır. Türkiye Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara, herhangi bir kent değildir. Başkent olmasının yüklediği özgün konuma tarihsel-kentsel gelişme sürecinde "öncü- örnek" rolü de ekleyen bir "srmge-temsil" merkezidir. Ankara'nın kent kimliğinin temelini tarih ve kültür oluşturmaktadır. Ankara'nın başkent olması nedeniyle bütün kamu kurum ve kuruluşları burada yer almış ve sonuçta143 Ankara bir memur kenti haline gelmiştir. Bu bağlamda Başkent olması Ankara'nın kentsel kimliğinin oluşmasında en önemli etkendir.
Türkiye'de muhafazakârlık ve muhafazakâr bir parti örneği olarak Adalet Partisi
ÖZET 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başı Aydınlanma, Fransız İhtilâli ve Sanayi Devrimi'nin sebebi olduğu yeni bir tarihî sürecin başlangıcıdır. Modernizm olarak adlandırılan bu büyük ve radikal süreç, bireyin aklına öncelik veren, krallıkların yıkılıp milliyetçiliğe dayalı yeni devletlerin kurulduğu ve cemaat yapılarının çözüldüğü bir atmosfer yarattı. Geleneklerin, toplumun önceliğinin, Tanrı'nın otoritesinin sorgulandığı bir çağa girildi. Fakat modernizm aynı zamanda bir düşünce stili olarak kabul edilen muhafazakârlığı da oluşturdu. Muhafazakârlık, modernizmin radikal hareketine karşı gelenekleri, otoriteyi, toplumsal aklı savunan, dini değerleri yücelten tepkisel bir düşüncedir. Özellikle 1789 Fransız İhtilâli'ne karşı hem İngiltere'de hem Fransa'da şiddetle eleştirilmiştir. Muhafazakârlar, toplumun değişiminin hızlı ve sert bir biçimde gerçekleştirilmeye çalışılmasının yanlış ve problemli olduğunu ileri sürerek evrimci bir değişimden yana hareket ederler. Değişim, eğer toplum bunu gerekli kılıyorsa gerçekleşmelidir. Muhafazakârlar toplum her şeyin üstünde bir yere konumlandırırken, toplumsal sınıfların varlığını da sabitlerler. Buna göre eşitlik talepleri toplumsal ahengi bozacak unsurlardır. Bu anlamda hiyerarşinin önemli bir işlevi vardır. Hiyerarşik yapı diğer taraftan belli bir otoritenin de varlığını gerektirmektedir. Belirli bir düze içerisinde otorite, d,n ve ara yapılar işlevsel bir görev üstlenirler. Din, topumu bir arada tutan, a priori bir cezalandırıcı ve düzen sağlayıcı harç görevini görür. Ara yapılar ise bu düzenin içinde devlet ve aile arasındaki ilişkinin mutedil olmasını sağlayarak, devletin veya otoriter yapının ezici olmasını engeller Muhafazakârlık, toplumun daha iyiye gitmesi, iyileştirilmesi noktasında belirli duyarlılıklara sahip bir düşünce olarak, pozitivizmin insan aklına merkeze alan felsefesi ile uzlaşarak liberalizmle kendisine ortak bir yo çizer. Pozitivizm de toplumu kendi mantığı çerçevesi içinde ıslah etmeyi amaçlar. Böylelikle muhafazakârlık başlangıçta' pozitivizm üzerinden liberalizmle bir uzlaşma noktası yakalar. Diğer yandan liberalizmin bireyselin iyiliğinden94 toplumsalın iyiliğine geçişi ve yeni muhafazakârlık hareketi sebebi ile hem liberalist anlayışın korunması hem de ahlakî değerlerin devamlılığının sağlanması için liberal ve muhafazakâr bir sentez yakalanmaya çalışılmıştır. Türkiye'deki muhafazakârlık ise Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra bir dilemmayla karşılaşmıştır. Bir yandan radikal modernleşmeye karşı olmuş ancak Cumhuriyeti kuran figürlerin tarihî kimliklerine olan saygı ve yaptıkları işlerin önemine inanma aynı zamanda Cumhuriyeti desteklemeleri için de bir gerekçe oluşturmuştur. Türk muhafazakârlığı bu anlamda gerilimli ve çelişik bir yapı arz eder. Türk muhafazakârlığının bu bağlamda düşüncelerinin temel referansını din oluşturur. Din, Angio-sakson ve Fransız muhafazakârlığından farklı olarak fonksiyonel değil ; salt kendisi olduğu için kabul edilir. Bunun için dokunulmaz bir kutsallığa sahiptir. Bu referans ile 1970'lerden itibaren İslam'ın temayüz ettiği, Türklüğü ve İslam'ı birleştirmeye çalışan Türk-İslam sentezi Türk siyasetinde önemli bir ideolojik anlam kazanmıştır. Cumhuriyetçi bürokratik, askeri, akademik sınıflar partisi olarak kabul edilen CHP'ye karşı kurulan DP'nin 1960'da kapatılması ve 1961 'de kurulan AP' nin onun yerini alması, Türk siyasetinde farklı bir kulvar açmıştır. Bu da sanayileşme destekli kalkınmanın savunularak, liberal bir ekonomi anlayışının sahiplenildiği ancak siyasi rengini anti-komünizmle belirleyen ve bunu açıkça destekleyen bir siyasî parti türünün ortaya çıkmasının önünü açmıştır. AP, 1964'ten sonra Süleyman Demir.el liderliğinde anti-komünizm propagandasıyla dinî unsurlara sık sık vurgunun yapıldığı bir söylem oluşturarak muhafazakâr ve taşralı bir politik mizansen meydana getirmiştir. Diğer yandan hızlı ve sarsıcı bir sanayileşme hamlesiyle de muhafazakâr taraftan koparak hareket etmiştir. Kapatıldığı 1980 yılına kadar ordu ile gerilimli bir ilişki sergileyen AP, hem Türk muhafazakârlığının ikilemli karakteristiğine sahip olmuş, hem de muhafazakâr düşüncenin dışına istisnai de olsa taşan özellikler göstermiştir.
Küreselleşme-yerelleşme bağlamında kent ve kentleşme
Küreselleşme -Yerelleşme Bağlamında Kent ve Kentleşme isimli bu çalışma, şu temel düşünce üzerine kurulmuştur. Teknolojideki gelişmeler ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla hız kazanan küreselleşme süreciyle beraber yeni anlayışlar, ilişkiler ve yapılanmalar ortaya çıkmaktadır.Yaşanan bu süreçte; ulus devletin yapısı, yönetim anlayışı, kentin konumu ve yerel yönetimlerin fonksiyonları yeniden şekillenmekte, süreçle beraber yerelleşme ve bölgeselleşme eğilimlerinin hız kazandığı görülmektedir. Bu genel düşüncelerden hareketle çalışma üç ana bölüm şeklinde planlanmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde; küreselleşmenin kavramsal çerçevesi çizildikten sonra, sürecin boyutları, temel dinamikleri ve etkileri üzerinde durulacaktır. Daha sonra küreselleşmenin "ulus devlet" üzerindeki etkileri inceledikten sonra küreselleşmenin kamu yönetimi üzerine yansımaları ifade edilecektir. İkinci bölümünde kent, kentleşme ve yerel yönetimler ile ilgili kavramsal çerçeve çizildikten sonra, küreselleşme sürecinde kent, kentleşme ve yerel yönetimler arasındaki ilişkiler açıklanacaktır. Daha sonra küreselleşme sürecinin yerel yönetimlerde meydana getirmiş olduğu yapısal değişiklikler ifade edilecektir. Üçüncü bölümünde; küreselleşmenin yerelleşme boyutu bağlamında yerelin iktidar ilişkilerinde, siyasal yaklaşımlarda artan önemi açıklandıktan sonra küreselleşmenin yerelleşme anlayışı ve yerelci yansımaları ifade edilecektir. Daha sonra bölgeselleşme kavramı açıklanarak, bölgeselleşmenin yerel yönetimler üzerindeki etkileri anlatılacaktır 150
Sivil toplum kuruluşlarının siyasal katılıma katkısı: Kadın dernekleri örneği
124 ÖZET Bu çalışma, kadınların sivil toplum alanındaki dernekler vasıtasıyla siyasal katılıma katkılarını konu edinmektedir. Kadınlar en az siyasette olduğu kadar, sivil toplum alanında da marjinalleştirilmiş, özel alanla sınırlı tutulmuştur. Bu durum özellikle sivil toplum ile siyasal toplumun ayrışmadığı Antikçağ ve Ortaçağ için geçerlidir. Sözleşmeci düşünürlerin sivil toplum teorilerinde ise kadın sivil toplumun olanaklarından yararlanma hakkını ancak kocası dolayısıyla elde edebilmektedir. Benzer şekilde Hegel de kadını tarihsel bir aşama olarak ifade ettiği "aile" içinde konumlandırırken, Marks ve Gramsci tamamen cinsiyet körü bir yaklaşım içine girmiştir. Günümüzde ise liberal sağın sivil toplum kuramları ile kadının eşit haklar talebi bir tarafta, solun katılımcı sivil toplum kuramı ve feminizmin farklılıkları öne çıkaran yaklaşımı diğer tarafta düşünülebilir. Araştırmada, yukarıda bahsedilen teorik tartışmaların ardından, dünya genelinde ve Türkiye'de kadın hareketi hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca, Türkiye'de iki farklı kesimi temsil ettiği düşünülen iki kadın derneği (Başkent Kadın Platformu Derneği ve Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) siyasal katılım açısından incelenmiştir. Bu iki STK'ya üye, toplam 100 kişiye uygulanan anketin bulguları şu başlıklar altında toplanabilir: Çalışmanın kapsamına giren STK üyelerinin çoğunluğu (% 75) orta yaş ve üzerindedir. Büyük çoğunluğu evli olan bu kadınların, ekseriyetle yüksek öğrenim görmüş olduğu tespit edilmiştir. Kadınların yarısından fazlası için STK'ya üyelik, sürekli bir süreç halini almıştır. Ayrıca derneklerin yeni üye akışı konusunda sorun yaşamadıkları kaydedilmelidir. Kadınların STK'lara üye olmasındaki en büyük etken arkadaş çevresi olarak belirlenmiştir. Diğer125 taraftan, kadın derneği üyelerinin gene yarısından fazlası başka STK'larla da ilişki içindedir. STK üyesi olmak, kadınların geneli üzerinde olumlu sayılabilecek etkiler yaratmaktadır. Zaten arkadaş çevresi doğrultusunda şekillenen üyelikler, STK sayesinde yeni bir boyutla sosyal çevre olgusunun genişlemesine ve kadınların kendilerine olan güveninin artmasına hizmet etmiştir. Fakat, söz konusu olan siyasal yaşam olunca, kadınların biraz daha çekimser bir tutum benimsedikleri söylenebilir. Buna rağmen, genel toplamdaki % 19 militan/aktif katılımcı grubu, STK'ların siyaset sahnesine katkısı olarak yorumlanabilir. Üyelerin siyasetle ilgilenmesinde birinci faktör eğitim yaşamı olarak belirirken, üye olunan STK ikinci sırada yer almaktadır. STK üyesi kadınlar, siyasetin erkek işi olarak algılanmasına karşı çıkmaktadır. Ayrıca genel toplamda kadınların % 74'ü başörtülü kadınların da özgürce kamusal alana girmesinden, eğitim ve çalışma haklarını elde etmesinden, hatta siyaset yapmasından yanadır. STK üyeleri büyük oranda, kadınların siyasete katılımının, iyi bir eş ya da anne olmayı engellemeyeceğini, fakat evliliğin siyaset yapmayı zorlaştırdığını düşünmektedirler. Neredeyse tamamı, medyanın siyasete katılım konusundaki tavrından memnun olmayan kadınların, seçimlerde kadın adaylara öncelik/ayrımcılık tanınması talebi, sivil toplum zemininde yapılan bu araştırmada % 79'u bulmaktadır. Ayrıca, STK içindeki başarılı kadınların siyasete teşvik edilmesi isteği de % 86 gibi net bir orandadır. İncelenen STK'ların üyeleri, genel olarak siyasete etkide bulundukları kanısını paylaşmaktadırlar. Varlık nedenlerini meşrulaştıran bu kanaat, kendi kendilerini teşvik edici tutum olarak değerlendirilmektedir. Son olarak, kadın derneklerinin taleplerinin "merkezî siyasef'in neresinde durduğunun ve onların merkezî siyaset tarafından nasıl görüldüğünün, "etkililik" algısının kendisini etkilediği tespit edilmiştir.
Türkiye'de sağlık hizmetlerinin yapılanmasında özel hastahanelerin hukuki açıdan yeri ve gerekliliği
Türkiye'de sağlık hizmetlerinin yapılanmasında özel hastahanelerin hukuki açıdan yeri ve gerekliliği* Türkiye'deki mevcut sağlık hizmetlerinin yapılanması içerisinde özel hastahanelerin hukuki dayanakları vardır. Söz konusu hukuki dayanaklar oldukça eskilere uzanmaktadır. Başta T.C. Anayasası olmak üzere, diğer çok sayıdaki yasalarda hususi hastahanelerin kurulması ve çalışması ile ilgili değişik kurallar bulunmaktadır. Bu nedenle Türk Hukuk Sisteminde ve sağlık hizmetlerinin yapılanmasında özel hastahanelerin varlığı kamu hastahanelerinin varlığı kadar yasal ve meşrudur. Türk Hukuk Sisteminde ve sağlık hizmetlerinin yapılanmasında yasal ve meşru olan özel hastahaneler; aynı zamanda yönetim, verimlilik ve ekonomik nedenlerle de gereklidir. Ayrıca, sağlık hizmetlerinde rekabet ortamı oluşturulmalıdır. Türkiye'de sunulan kamu sağlık hizmeti verimsiz ve yetersizdir. Gerek vatandaşları gerekse sağlık personelini memnun etmemektedir. Nüfus artışı ve bürokrasi sağlık hizmetlerini olumsuz yönden etkilemiştir. Devletin kamu sağlık hizmetleri için ayırdığı kamu kaynakları kıt ve yetersizdir. Devletin sunduğu kamu hizmeti alanı çok geniş olmakla birlikte sahip olduğu ekonomik kaynak azdır. Vatandaşların kamu sağlık hizmetleriyle ilgili yakınmaları ve şikayetleri sürekli gündeme gelmektedir ve medyada sık sık yer almaktadır. Türkiye'deki sağlık hizmetlerinin sorunlarının çözümü için özel sağlık kuruluşlarının ve özel hastahanelerin devlet tarafından teşvik edilmesi ve yaygınlaştırılması teklif edilmektedir. Özel hastahaneler özel sektörün pozitif katkılarıyla, rekabet ortamında, yüksek tıp teknolojisi kullanarak, hasta memnuniyetini sağlayarak, kaliteli, verimli ve düşük maliyetli sağlık hizmeti sunumuyla hem devletin sağlık alanında en büyük yardımcısı olacak; hem de vatandaşın sağlıklı yaşamasına katkıda bulunacaktır. Bu nedenle, devlet özel hastahanelerin yaygınlaştırılmasını teşvik edici politikalar üretmeli ve gerekli yasal düzenlemeleri yapmalıdır, özel hastahanelere olumsuz önyargı ile yaklaşılmamalıdır.
Türkiye'de kamu personel rejiminde yeniden yapılandırma girişimleri
Türkiye'de 1980-2000 yılları arasındaki son 20 yıllık dönemde, kamu personel rejimine iliskin olarak, kanunlarla, yetki kanunlarına dayanarak hükümetlerin çıkardıgı kanun hükmünde kararnamelerle, idari düzenleyici metinlerle (tüzük ve yönetmeliklerle), kamu personelinin özlük ve mali haklarına iliskin olarak Bütçe Kanunlarının ilgili hükümleriyle, hatta Bakanlar Kuruluna, genel ve katma bütçeli kurum ve kurulusların bütçeleri kanunlasıncaya kadar, Devlet giderlerinin yapılması ve Devlet gelirlerinin tahsili konusunda kimi zaman çıkarılan yetki kanunlarına dayanılarak Bakanlar Kurulu Kararlarıyla yapılan düzenlemeler üzerinde durarak, bunların nedenleri üzerinde hükümet dönemleri itibariyle yapılan bu mevzuat arastırması sonucunda, kamu personeline çesitli adlar altında saglanan mali ve sosyal hakların, son yirmi yıl içinde, enflasyonun da etkisiyle, giderek ?mali doyum? aracı durumuna geldigi, bu dönem içinde birbirini izleyen hükümetlerin mali ve sosyal haklarda iyilestirmeyi saglayamadıgı, aksine, kurumlara, hizmet sınıflarına, çalısma alanlarına ve istihdam sekillerine göre farklılıklar gösteren, böylece iç dengeden yoksun bir ücret rejiminin olusturuldugu; personele iliskin düzenlemelerin daha çok KHK'lerle yapıldıgı, böylece parlamentonun devre dısı kaldıgı, personel rejiminde yetki karmasası oldugu, üst yönetime yapılan atamalarda siyasal etkinin, siyasal ölçütün, liyakatı gözardı edercesine belirleyici oldugu, üst düzey yöneticilerin hemen her iktidar döneminde degistirildikleri, kariyer sistemi yerine sözlesme rejiminin getirilmek istendigi, idarenin takdir yetkisinin bir tür siyasal tercihte bulunma biçiminde ortaya koydugu, kariyerlerinin gelismesini ve liyakatın yerlesmesini bu düzenlemelerin kalıcı bir sekilde saglayamadıgı, böylece, bu çalısmanın ?son 20 yıl içinde personel rejiminde iyilestirmeyi ve yeniden yapılanmayı gerçeklestirememistir? seklindeki varsayımın dogrulandıgı görülmüstür.
Türkiye'de mahalli idareleri yeniden yapılandırma çalışmaları
146 ÖZET Ülkemizde yerel yönetimler son yıllarda reform veya yeniden yapılandırma süreci yaşamaktadırlar.Bu süreç yerel yönetim reformunun genel kamu yönetimi reformu ile ilişki içerisinde bulunduğu bir ortamda ele alınmalıdır. Bu karşılıklı ilişki ortamında, yerel yönetim reformunun ekonomi, siyaset bilimi ve kamu yönetimi ile ilgili eğilim ve gelişmelerden etkilenmekte olduğu görülmektedir. Fakat hangi eğilimin etkili olduğunu söylemek ve belirlemek oldukça zordur. Bu durum ülkeden ülkeye değişiklik gösterir. Bu çerçevede dünyadaki reform stratejilerindeki değişimler ve yerel yönetim reformunu etkileyen bütün eğilim ve gelişmeler Türkiye'de de yapılacak yerel yönetim reformunda göz önüne alınmalıdır.
Türkiye`de 1945-1950 Dönemi çok partili siyasal hayata geçiş ve din
"Türkiye'de 1945-1950 Dönemi Çok Partili Siyasal Hayat Geçiş ve Din" adlı tezde, Türk siyasal yaşamı içerisinde bir etken olarak din unsurunun yeri ve önemi ele alınmaktadır. Tez altı bölümden meydana gelmektedir. Birinci bölüm kavramsal açıklamaların yapıldığı, iktidarların din-siyaset ilişkisi bağlamında tipolojilerine yer verildiği, Batı ve İslam toplumlarında din-siyaset ilişkisi tarihinin incelendiği bölümdür. İkinci bölümde Türkiye tarihi açısından din siyaset ilişkisi incelenmeye çalışılmıştır. Türkiye tarihi önce Osmanlı İmparatorluğu dönemi, sonrada Cumhuriyet'in tek partili dönemi olarak ayrı ayrı ele alınmıştır. Üçüncü bölümde, çok partili döneme geçişi sağlayan etkenler ve yeni dönemde tek partili dönemin, laiklik anlayışından uzaklaşması ele alınmaktadır. Geçiş döneminin genel karakteristiğine değinilirken, çok partili yaşama geçme yönünde baskılarını hissettiren siyasal, ekonomik, toplumsal etkenler incelenmektedir. Dördüncü bölümde, geçiş süreciyle beraber, iktidar partisi C.H.P.'nin pek çok alanda olduğu gibi, din politikasında da değişim geçirdiğine değinilmektedir. Bu bölümde C.H.P.'nin meşhur VII. Kurultay'ına yer verilmiş, din eğitimi konusunda yaşanan değişimler anlatılmıştır. Beşinci Bölüm muhalefet cephesinde yer alan partilerin din konusundaki yaklaşımlarına yer verilen kısımdır. Bu bölümde ağırlıklı olarak D.P. yer almaktadır. Muhalefet cephesinde yer alan irili ufaklı partilerin dine yaklaşımları, muhafazakar kesimle olan ilişkileri ve C.H.P.'den farkları yansıtılmaya çalışılmıştır. Altıncı Bölüm dini cemaat ve tarikatlara değinilen bölümdür. Bu tarikat ve cemaatların tarihi geçmişlerine değinilmiş, yapılarıyla ilgili açıklamalar yapılmış ve siyasal yaşamımızdaki etkinlikleri de alınmıştır.
Bir "yeni toplumsal hareket" olarak ekoloji hareketinin gelişimi ve ideolojik yönelimleri
Bu çalışmanın konusu, 1970'li yıllardan başlayarak Batı Avrupa'da ve Kuzey Amerika'da serpilip gelişen ekoloji hareketidir. Ekoloji hareketi burada, yeni toplumsal hareketlerin teorik çerçevesi içinde ele alınmaktadır. Ekolojik sorun ile toplumsal teori arasında bir bağ kurulmaya çalışılmaktadır. Çalışma giriş ve sonuç bölümleri dışında üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde ilk olarak çalışmaya yön veren temel kavramlar üzerinde durulmaktadır. İkinci olarak, ekolojik sorun, modernite ile ilişkilendirilmekte ve modernliğin getirdiği toplumsal, kültürel ve siyasal dönüşümlerle ekolojik sorunlar arasındaki bağlantının tespitine gayret gösterilmektedir. Birinci bölüm, çalışmaya teorik bir zemin oluşturması amacıyla yeni toplumsal hareketlere ayrılmıştır. Ekoloji hareketini de içeren yeni toplumsal hareketlerin doğuşuna yol açan toplumsal dönüşümler ile eski ve yeni hareketler arasındaki farklılıklar ele alındıktan sonra, toplumsal hareketlere yönelik yaklaşımlar genel hatlarıyla değerlendirilmektedir. Kuzey Amerika kökenli Kaynak Seferberliği Teorisi ve Batı Avrupa kaynaklı Yeni Toplumsal Hareketler Teorisi toplumsal hareketlerin incelenmesine getirdikleri yenilikler bağlamında ele alınmaktadır. İkinci bölüm, ekoloji hareketinin tarihsel gelişimine ve hareketin partileşme sürecine ayrılmıştır. 1970'li yıllarla birlikte ekolojik bilincin yükselmesine ve ekolojik muhalefetin radikalleşerek kitleselleşmesine yol açan toplumsal ve fikri gelişmeler ana hatlarıyla değerlendirilmektedir. Daha sonra Almanya, İngiltere ve Fransa örneklerinde ekoloji hareketinin yaşadığı partileşme süreci analiz edilmektedir. Genelde yeni toplumsal hareketlerin, özelde ise yeşil partilerin Batı Avrupa siyasetinde yarattığı dönüşümleri ifade etmek için kullanılan "yeni siyaset" kavramı üzerinde durularak yeşil siyasetin geleceğine ilişkin değerlendirmeler yapılmaktadır.173 Üçüncü bölümde, radikal ekolojik düşünce içindeki ana akımlardan "derin ekoloji" ve "toplumsal ekoloji" incelenmektedir. Ekolojik düşüncenin kapsamlılığı ve kendi içindeki farklılaşması, bir bütün olarak ekolojik düşüncenin değerlendirilmesini neredeyse imkansız kılmaktadır. Bu iki akımın tercih edilmesinin nedeni, ekolojik düşünce içindeki bu farklılaşmayı göstermek bakımından işlevsel olmalarıdır. Çünkü derin ekoloji, daha çok bireyin iç dünyasına yönelen bir yaklaşıma sahipken, toplumsal ekoloji, ekolojik sorunu daha çok toplumsal örgütlenme tarzıyla ilişkili görmektedir.
Kent kimliği
Kent kimliği, kısaca bir kenti diğer kentlerden farklılaştı ran, kente özgü niteliklerin tamamı olarak tanımlanabilir. Kentin doğal nitelikleri (topografya, iklim, bitki örtüsü, jeolojik yapı) ile yapay nitelikleri (mimarlık, meydan, kent mobilyaları) kent kimliğinin oluşturan fiziksel etmenlerdir. Mekansal öğeler dışında toplumun mekana yüklediği anlamlar, istekler ve davranışlar şeklinde ortaya çıkan sosyal ve kültürel ilişkiler ile toplumun, tarihsel süreç içerisindeki siyasi, ekonomik, ideolojik, dinsel özellikleri de sosyal kimliği oluşturmakta ve dolayısıyla kent kimliğini belirlemektedir. Mimarlık, kent planlama ve kentsel tasarım da kent kimliğinin oluşumunda disiplinler arası önemli bir rol oynamaktadır. Kent kimliği mekansal ve sosyal kültürel özelliklerin karşılıklı olarak etkileşimi neticesinde zamanla oluşmaktadır. Kente yakıştırılan kimliğe; ancak kentlerin görünen özelliklerinin ötesine geçerek anlamlar yükleme, ileriye dönük olarak idealleştirme ve imgeleme yoluyla ulaşılabilir. Günümüzde kent kimliği yeni toplum ve insan ilişkileri, teknoloji, iletişim araçları, bilimsel gelişmeler doğrultusunda sürekli olarak yeniden üretilmekte ve değişmektedir. Bu gelişmeler doğrultusunda aynı zamanda kentin anlamı da değişmekte, kentli ve kentleşme kavramları kimlik ve farklılık temelinde yeniden tanımlanmaktadır. Kent kimliği tarihsel süreç içerisinde incelenirse, Antik Çağda, Orta Çağda, Rönesans döneminde kentlerin bu döneme özgü mekansal ve sosyo kültürel özelliklerine uyumlu belli kimliklere sahip olduğu görülür. Özellikle fiziksel anlamda kentlerin kimlikleri bellidir. Modern çağda her alanda yaşanan hızlı gelişmelerle, kent kimliğinde radikal dönüşümler yaşanmış ve ortaya kent kimliğinden öte kimliksizlik veya tek kimlikli oluşumlar çıkmıştır. Kent kimliği kapitalizmin mekanı yeniden üretimi ile biçimlenmiştir. Evrensellik ve modernleşme tartışmalarında serbest piyasa ekonomisi ve batı tipi demokrasisi kent kimliklerinin belirlenmesinde önemli rol oynamış ve bu batılılaşma olarak adlandırılmıştır. Kente yaklaşımlarda kültürel faktörler göz263 1 ardı edilmiş, ekonomik yapının son kertede belirleyici olduğu sosyal, kültürel, ideolojik ve politik yapıların bir yansıması olarak kent ele alınmış, mekanın kendisinin bir analiz nesnesi olduğu ortaya konulmamış ve mekan, zaman tarafından kuşatılmıştır. 20. yüzyılın son dönemlerinde toplumların her alanını etkileyen, ekonomi, kültür, ideoloji, bilim ve politika alanlarında yaşanan dönüşüm ile var olan yaklaşımlar sorgulanmaya başlanmıştır. Bu dönemde postmodernizm tarafından, aydınlanma sonrası gelişen modernist bakış açısını oluşturan pozitivist teori, toplumların ilerlemeci, kalkınmacı bütüncül yaklaşımları, insanı baskı altına aldığından eleştirmektedir. Kent kimliğini tek bir bütün olarak ele alan, farklı kimliklere izin vermeyen, diğer kimlikleri baskı altına alan, kenti kitlesel üretimin mekanı olarak gören modernleşmenin homojenleştirici etkinliğine karşı, postmodernizm yerel kültürel kimliklere izin veren, farklılık temelinde kimliği oluşturan, çoğulculuğa ve parçalanmanın kabul edildiği farklılıkların vurgulandığı bir bakış açısını ön plana çıkarır. Geçmişteki kimliklerin yeniden canlandırılarak, yenilerle eklektik bir biçimde bir araya gelmesi istenmektedir. Bunlarla beraber postmodernizm kendisi taklit olan, bir bütünün parçaları olarak değil kendi başlarına anlamı olan ilintisiz kent mekanları yarattığı, kent kimliği adı altında kendi kültürünü ve geleneklerini pazarladığı ve reklamcılık söylemleri ile desteklenen bir kaos ortamı oluşturduğu noktasında eleştirilere uğramaktadır. Dünya toplumlarının gelişen teknoloji araçlarına paralel olarak ekonomik, politik, kültürel ve kitle iletişim araçları alanlarında, dünyanın neresinde olunursa olsun etkileşimlerin meydana geldiği, faklılıkların yok olduğu küreselleşme etkisi görülmektedir. Kentler kendi faklılıklarını vurgulamak için sermayeyi kendilerine çekerek kendilerine bir kimlik oluşturup diğer kentlerden farklılıklarını vurgulama çabası içindedirler. Kentler sahip olduğu mekansal, sosyal kültürel ve işlevsel özelliklerini pazarlama yolunu seçmişlerdir. Ulus devlet sınırlarını aşan ilişki ağları noktasında dünya kentleri ortaya çıkmaktadır.264 \ Küreselleşme yerelleşmeyi de beraberinde getirmektedir. Küreselleşmenin, insanları kendilerine ait hissettikleri yerlerden koparan, yalnızlığa iten durumuna karşı yeni aidiyet alanlarını geliştirmeleri, faklılıklarını kimliklendirmelerine yol açmış, yeni dayanışma biçimleri arayışlarına girmişlerdir. Yerelliği, farklılığı öne çıkararak ve doğrudan katılıma olanak tanıyacak, zamana ve mekana bağlı kentin kimlikleri görülmektedir. Kent sosyal-kültürel ve mekansal özellikleri bakımından her türlü çelişki ve karşıtlığı kendi içinde barındırmaktadır. Kent, kültürel biçimlerin bir yansıması olarak ele alındığında çoğulculuğun yaşama geçeceği alandır. Kent, farklı kimlikler arasında toleransa dayalı, mesafeli, farklara karşı saygılı bir çoğulculuk alanı olduğu kadar kimlikler arası ilişkilerin yoğun olarak yaşandığı bir alandır. Farklı kimliklerin varlığından haberdar ve farklılıkların bilincinde, onlarla anlaşabilen, ötekilerle ortak paydalar arayarak bizleri kurmaya çalıştığı fiziksel ve sosyal kültürel bir alandır. Kentler ancak kentlerde yaşayan insanlar tarafından oluşturulabildikleri, kendileri ile içselleştirebildikleri, farklı kimliklerle sorumluluklar temelinde bir araya gelindiği noktada demokratik kent kimliklerinden bahsetmek mümkün olacaktır. Kimlikli kentler o kentte yaşayanlar tarafından sahiplenildiği oranda yaşayacaklardır.
İsmet Özel'de yabancılaşma
Tezimizde, çağdaş insanın en önemli meselelerinden biri olan yabancılaşma meselesine özgün bir islamcı aydın olan İsmet Özel'in bakış açısını incelemeye çalıştık. Özel, bilim, teknik, medeniyet ve yabancılaşma kavramları etrafında yazdıklarıyla herşeyden önce bir pozitivizm eleştirisi yapmaktadır. Özellikle bilim, teknik, medeniyet ve yabancılaşma kavramları etrafında yazdıklarıyla diğer islamcı aydınlardan büyük ölçüde ayrılan Özel'e göre yabancılaşmış insan Batı'nın maddeci, tanrıtanımaz, hümanist anlayışının ürünüdür. Hümanist anlayışa göre, insan, kendini hakikatin yegane ve gerçek temsilcisi olmaktan alıkoyan Tanrı düşüncesini hayatından çıkarmadıkça hümanist olamaz. İnsanın hümanist olabilmesi için tanrıtanımaz olması gerekir. Tanrıtanımaz olmayan, dolayısıyla hümanist olmayan, insan yabancılaşmış bir varlık olarak hayatını sürdürür. Yabancılaşmamış insan, hümanist, dolayısıyla tanrıtanımaz insandır. Oysa Özel, yukarıda belirtildiği gibi bunun tam tersini, yabancılaşmanın temelinde Batı'nın maddeci, tanrıtanımaz, hümanist anlayışının yattığını söylemektedir. Özel bu söyledikleriyle hümanist ve tanrıtanımaz homojen bir Batı Medeniyeti' nden bahsetmektedir. Ancak böyle homojen bir Batı Medeniyeti'nden bahsetmek mümkün değildir. Yabancılaşma, medeniyet ve teknoloji meselelerinin birbiriyle bütünleşmiş meseleler olduğunu, birbirinden bağımsız üç ayrı mesele olmadığını belirten Özel'e göre, yabancılaşmış insan maddeci, tanrıtanımaz, hümanist Batı anlayışının ürünü olduğu için -müslüman insan tanrıtanımaz ve hümanist olamayacağına göre- "insanın yabancılaşması" diye dile getiren terimi islam düşüncesi içinde bir yere yerleştirmek mümkün değildir. Yabancılaşmanın islami düşünce açısından anlamsız olduğunu ve modern yaşama biçiminin küfür ile iman arasında çizgi çekmeyi bilen hiçbir müslümanı yozlaştıramayacağım belirten Özel'e göre, günümüzde teknoloji, medeniyet ve yabancılaşma meseleleri müslüman -küfür ile iman105 arasında tam olarak çizgi çekemediği için- veya kâfir tüm insanların en önemli meseleleridir. Günümüz insanının köklerinden koparıldığını, kişiliksizleştiğini, alelâdeleştiğini ve nesneleştiğini belirten Özel'e göre bilim, insana özgü değerleri yoketmiş, tekniğe dayalı toplum örgütlenmesi insanı insansızlaştırmış, insanları kendilerinin olmayan bir yaşayış içine hapseden medenileşme, insana inceliği vermiş ama ondan içtenliği almıştır. Yabancılaşma denilince gerek Batı düşüncesinde gerekse Türkiye'de istenmeyen bir vakıa dile getirilmek istendiğini belirten Özel'e göre, hümanizmin ana kavramlarından biri olan yabancılaşma kavramı müslümanlar tarafından yanlış anlamda kullanılmaktadır. Özel'e göre ille de yabancılaşma kavramını kullanmak gerekiyorsa yabancılaşmanın ötesinde bir "yabancılaşma"dan,. bilinçli bir yabancılaşmadan sözetmek gerekir. Özel'in bilinçli bir yabancılaşmadan kastettiği şey; çağın çirkefine ve çağın isterlerine yabancı kalmaktır. Kavrama böyle bir anlam yükleyen Özel, kavramı Batı düşüncesindeki anlamından koparmış ve kavrama özgün bir bakış açısı getirebilme şansını daha baştan kaybetmiştir. Teknoloji, medeniyet ve yabancılaşma meselelerinin kendi özgül alanlarında çözümün mümkün olmadığını belirten Özel'e göre bu üç meselenin çözümü, bu meselelerin dışında itikad ve ibadet alanında mümkün olabilir. Özel'e göre bu meselelerin doğru formüle edilmeleri ve varsa bunlara çözüm getirilmesi imtiyazı müslümanlara mahsustur. Yabancılaşma sorununun çözümü için bazen hiçbir çözüm önerisinde bulunmayan bazen de çözüm diye sunduğu önerileri yeterince açıklayamayan Özel, geçmiş ve günümüzde hem Batı'da hem de Ooğu'da söylene gelen "kendini Allah'a ver ve kurtul" söylemini tekrarlamaktadır. Yabancılaşmamış insanın küfür ile iman arasında çizgi çekmeyi bilen müslüman insan olduğunu ifade eden Özel, yabancılaşmaktan kurtulmak için niçin ille de müslüman olmak gereksin sorusunun cevabını yeterince açıklayamamaktadır.
Türkiye'de anakent belediyeciliği ve kent hizmetlerinin yönetimi (Yabancı ülke örnekleriyle karşılaştırma ve bir model önerisi)
Türkiye'de Anakent Belediyeciliği ve Kent Hizmetlerinin Yöneti mi isimli bu tez, şu temel düşünce üzerine kurulmuştur: Genel olarak kentleşme süreciyle birlikte anakentlere yönelik kentleşme hareketi (anakentleşme) yaşanmaktadır. Anakentler hem mekan, hem nüfus, hem de kent hizmetleri olarak genişlemektedir. Büyüyen mekanda yoğun bir nüfusa, kent hizmetlerini yetiştirmek için örgütlenme de genişlemiştir. Anakentte kent hizmetlerinin yönetimi ayrı bir yönetim modeli gerektirmiş ve Türkiye'de anakent yönetimi olarak iki kademeli belediyecilik kurulmuştur. Anakent belediye örgütleriyle kent hizmet lerinin sunulması ve hizmet üzerine örgütlenme açısından, kentsel alanda yerel düzeyde bir merkezileşme eğilimi başlamıştır. Bu genel düşüncelerden hareketle tez beş bölüm halinde plan lanmıştır. Tezin ilk bölümünde, kent, kentleşme, anakent kavramları ile ilgili açıklamalar yapılmakta, Türkiye'de kentleşme yapısına ve ana kentlerin oluşum süreçlerine ilişkin bilgiler sunulmaktadır. İkinci bölüm İngiltere, Fransa, Japonya ve Kanada yerel yönetim sistemleri ve ana kent yönetim biçimlerine ilişkindir. Burada yerel federasyon biçiminde örgütlenmiş olan Londra, Paris, Tokyo ve Toronto Anakent Yönetimleri incelenmektedir. Üçüncü bölüm, Türkiye'de anakent belediyeciliğinin kuruluşu ve gelişimi; yerel yönetim sistemi içerisinde ayrı bir anakent belediye yönetimine ihtiyaç nedeni; anakent belediye yönetimini oluş turan örgütler, konuları üzerine hazırlanmıştır. Dördüncü bölüm, ana kent yönetimlerinin oluşumuna temel dayanak olan anakent alanındaki kent hizmetleri üzerine kuruludur. Bu bölümde, kent hizmetleri çeşitli açılardan sınıflandırılmaya ve açıklanmaya çalışılarak, kent hizmetleri nin yönetimi usullerine yer verilmiştir. Beşinci bölümde, yabancı ülke anakent yönetim modelleri ile kıyaslanarak, Türkiye'deki anakent bele diyeciliğinin sorunlarının tartışılması yapılmakta ve anakent yönetimi için bir model önerisi sunulmaktadır.
Sezai Karakoç`un diriliş düşüncesinde medeniyet anlayışı
Hızla globalleşen dünyamızda devletlerin kendi kültür ve inançlarına yakın devletlerle diyaloga girmekte olduğu, ideolojik kamplaşma ve ayrışmaların yerini yavaş yavaş ortak kültür ve geleneklerden beslenen birlikteliklerin aldığı, hem reel açıdan hem de teorik temellendirmeler açısından müşahede edilen bir durumdur. Biz bu çalışmamızda "medeniyet" olgusunun toplum ve devletler üzerinde nasıl etkili olduğunun ve medeniyetin dünyanın geleceğinde ne gibi bir rol üstlenebileceğinin değerlendirmesini düşüncesinin eksenine koymuş bir düşünür olan Sezai Karakoç'u incelemeye çalıştık. Bunu yaparken salt onun medeniyet yaklaşımını vermekten ziyade, medeniyete çeşitli yaklaşımlar, medeniyet tarihi ile ilgili farklı yorumlar ve medeniyet olgusunun özellikle de Batı uy garlığının Osmanlı Devleti ve devamında da Modern Türkiye'nin oluşumundaki fonksiyonlarını karşılaştırmalı ve çözümleyici bir yöntemle göstermeyi amaçladık. Bu tez çalışması üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Sezai Karakoç'un hayat hikayesiyle sanatı ve kişiliği ele alınmıştır. İkinci bölümde Karakoç'un söyleminde ekolleşen "Diriliş" düşüncesi ve bu düşüncenin ana hatlarını oluşturan; din, İslam, metafizik, toplum, devlet, millet, Doğu ve Batı gibi kavram ve kurumlara yaklaşımlar incelenmiştir. Üçüncü bölüme ise, medeniyet ve modernleşmenin bir sorunsal olarak ele alınmasının tarihi, dîni ve sosyolojik nedenlerini de içeren, Batı ve İslam (özellikle de Osmanlı Devleti) uygarlığı arasındaki ilişkiye yer verilerek başlanmış, Toynbee,Fourier, Spengler, Guenon, Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp gibi Doğulu ve Batılı düşünürlerin medeniyete ilişkin yaklaşımları ortaya konulmuştur.Kültür ve Medeniyet dualizminin arka planında yatan zihinsel yaklaşımın tartışılmasıyla devam ettiğimiz bu bölümde, Sezai Karakoç'un medeniyet tezi ve bu tezin temellendiği öğeler diğer düşünürlerin yaklaşımlarıyla karşılaştırılarak ele alınmıştır. Daha sonra Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" ve Huntington'un "Medeniyetler Çatışması" makalelerinin irdelendiği bu bölüm, Karakoç'un zikredilen makalelerle ilintisi ve Genel olarak İslam medeniyetinin özel olarak da Osmanlı'nın irdelendiği "medeniyetimizin büyük krizi" adlı geniş incelemesiyle son bulmuştur. Sonuç olarak, toplumsal olayları ve olguları anlama ve açıklamada temel çerçeve olarak gördüğü "Medeniyet"i hem kav ramsal hem de tarihi-sosyolojik cepheleriyle ele alan Sezai Karakoç'un, oldukça hacim tutan bu görüşlerinin irdelenmesinin, düşünce hayatımıza katkıda bulunacağı umulmaktadır.
Türkiye`de konut sorununa bir çözüm olarak konut kooperatifciliğinin gelişimi ve Türk konut politikası içerisindeki yeri
Cumhuriyet'in ilanıyla katî ve çok boyutlu bir modernleşme sürecine dahil olan Türkiye'de, 1950'li yıllardan itibaren, ulusal pazar sisteminin işlemeye başlaması ve sanayileşme ile birlikte üretim ve tüketim kalıplarının kitleselleşerek değişmesine, halkın gündelik hayatının geleneksel cemaatçi bağlarından çözülüp iş/çalışma etrafında kenti odak alarak niteliksel bakımdan gelişmesine ve hayat standartlarının ani yükselişe geçmesine şahit olunmuştur. Türkiye'de nüfus artışı, iç göçlerin hızlanması ve hızlı kentleşme, reel-fizikî anlamda "modernleşme'' olarak adlandırılabilecek olan süreç içerisinde, pek çok sorunla birlikte, konut sorununu da ortaya çıkarmıştır. Konut sorunu üzerinde odaklanan bu çalışmada, bir yandan sorunun gelişimi, bir yandan da çözüm çabaları ele alınmıştır. Konut sorunu, esasen, gelişmekte olan, yani modern ekonomiye sonradan intibak etme uğraşındaki bütün ülkelerde ortaya çıkmıştır. Gecekondulaşma ise bu sorunun en bariz göstergelerinden biri olmuştur. t Türkiye'de konut sektörünün ekonomik gelişme bakımından taşıdığı önemin idrakinin de etkisiyle kamu otoriteleri soruna çözüm bulmak için bazı arayışlara başlamışlardır. Kamu otoriteleri çeşitli dönemlerde farklı politikalar izleyerek sorunu çözmek istemişlerdir. Türkiye'de uygulanan değişik politikaların, sorunun çözümünde yetersiz kaldığının anlaşılmasıyla, alternatif bir çözüm olarak konut kooperatifçiliğine ağırlık verilmiştir. Türkiye'de esasen 1934 yılında başlayan, fakat yeterli teşviki görmediği için bir türlü istenen sonuçları veremeyen kooperatifçilik, nihayet 1980'li yıllarda kesin bir pollitika tercihi halini almıştır. Toplu Konut İdaresi'nin kurulması ve konut üretimini teşvik için bir fon oluşturulmasıyla devlet, konut kooperatifçiliği alanında etkili bir teşvik mekanizması oluşturmuştur.Belirtilen dönemden itibaren, ferdî konut kooperatifçiliği yanından, bunda daha çok ve planlı bir şekilde "toplu konut" seçeneği ön plana çıkmıştır. Devlet kendi kurumu marifetiyle alanda etkin bir varlık haline gelmiş olmakla birlikte, genel olarak kooperatifçiliğin, özel olarak ise konut kooperatifçiliğinin sorunlarına gereken ilgi gösterilmemiştir. Konut kredisi uygulamalarının sosyal amaçlara göre isabetli bir şekilde kararlaştırılıp uygulanmaması, kırsal-kentsel toprak reformunun yapılamamış olmasından ileri gelen arsa rantların yüksekliği, kentsel gelişme alanlarına kayan kooperatif konutlarına altyapı teminindeki güçlükler, kooperatiflerin iç ve dış denetiminin yetersizliği, yerel yönetimlerin konuyla ilgili karar ve uygulamalardaki zayıflığı, ilgili mevzuatm dağınıklığı gibi önemli sorunlar toplu konut kooperatifçiliği yoluyla konut sorununa etkili çözümler bulunmasını önlemektedir. Çalışmada, konut kooperatifçiliği alanındaki gelişmeler ortaya konduğu gibi, karşılaşılan bu gibi sorunlar da uygulamaların değerlendirilmesine dayalı olarak belirlenmiş ve çeşitli çözüm yollan önerilmiştir. n
Kamu örgütlerinde çatışma ve verimliliğe etkisi
Toplumsal hayat bir nevi örgütsel yaşamdan ibarettir. İnsanlar bir takım ihtiyaçlarını karşılamak, formal amaçları yanında informal amaçlarını gerçekleştirmek arzusuyla zamanlarının büyük bir çoğunluğunu örgütlerde geçirirler. örgüt amaçlarının verimli bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için örgüt amaçları ile personel amaçlarının uyumlu hale getirilmesi gerekir. Söz konusu amaçlar arasında uyumu bozan bireysel, örgütsel ve örgüt dışı nedenler olabilir. Bu nedenler personel arasındaki ilişkileri olumsuz etkileyerek çatışmalara neden olur. Bu şekliyle çatışmalar verimliliği düşürücü bir etkendir. Başka bir açıdan ise, çatışma, personel arasında rekabete, yarışmaya yol açabilir; böylece personel performansını artırabilir. Diğer taraftan örgüt sorunlarının gün yüzüne çıkmasına, bunların çözümlenerek daha sağlıklı bir örgüt yapısı oluşturulmasına zemin hazırlar. Bu da örgüt verimliliğini olumlu etkileyecektir. örgütlerin kendilerini yenileyebilmeleri, geliştirebilmeleri için "çatışma"dan yararlanılabilir. Tabi bunun için çatışmaların iyi bir şekilde yönetilmeleri gerekir. Bununla beraber yukarıdaki ifadeler kamu örgütleri için geçerli olmayabilir. Bu nedenle de kamu örgütlerinde çatışmalar verimlilik açısından işlevsel olmayabilir.
Kamu yönetiminde değişime uyum çabası olarak " Yönetimi geliştirme "
Türkiye'de sosyal konut ve sosyal konut politikası
Teşkilatlarda verimliliğin artırılmasında haberleşme faktörü ve Milletlerarası Kriminal Polis Teşkilatı-İnterpol uygulaması
Türk kamu yönetiminde üst düzey yöneticilerin eğitimi ve yetiştirilmesi
İdari yargıda iptal ve tam yargı davası açma süreleri
Hukuk Devleti ilkesi bütün demokratik rejimlerin temel ilkelerinden biridir. Hukuk devletinde idarenin eylem ve işlemleri yargı denetimi altındadır. İdari eylem ve işlemlere karşı yargı yoluna başvurulmasının belli bir süreyle sınırlandırılması gerektiği kabul edilmektedir. Ancak bu sürenin ne kadar olması gerektiği tartışmalıdır. Türk pozitif hukukunda bu konuda düzenleme yapılmıştır. Bu yasal düzenlemelerin uygulanması sırasında ortaya çıkan sorunlar Danıştay kararlarıyla giderilmeye çalışılmaktadır. İdari yargıda dava açma sürelerinin genellikle kısa olması nedeniyle birçok davalar süre aşımından reddedilmektedir. Bireylerin haklarının korunabilmesi için yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç bulunmaktadır.
Üniversite gençliğinin çevre ve çevre sorunlarına yönelik tutumları -Gazi Eğitim Fakültesi öğrencileri üzerine bir araştırma-
Belirli bir konu, durum, nesne, birey ya da olaya karşı geliştirilmiş olan tutumların belirlenebilmesi öteden beri araştırmacıların ilgisini çekmektedir. Türkiye'de de birçok tutum araştırması yapılmıştır. Bununla beraber, çevre ve çevre sorunlarına yönelik tutumları ölçmeye yönelik araştırmaların yetersiz olduğu bilinmektedir. Benzeri araştırmaların çoğalması eğitsel, toplumsal ve kültürel anlamda bazı önlemler alınmasına katkı sağlayabilecektir. Bu nedenlerle araştırma, üniversite öğrencilerinin çevre ve çevreye yönelik turumlarını belirlemeyi amaçlamıştır. Literatür incelemesi ile oluşturulan 43 maddelik tutum ifadesi, ön uygulamada 120 öğrencide denenmiştir. Deneme sonunda yapılan faktör analizi ile ifade sayısı 21 olarak belirlenmiştir. Değişkenleri de kapsayan anket, Gazi Eğitim Fakültesi öğrencilerinin % 20'si üzerinde uygulanmıştır. İstatiksel işlemlerde, t-testi, tek ve çift boyutlu varyans analizi teknikleri kullanılmıştır. Bulgular; cinsiyet, bölüm, yerleşim birimi, baba eğitim düzeyi- mesleği ile ailenin gelir düzeyi bağımsız değişkenlerinin öğrencilerin tutumlarını etkiledikleri yönündedir. Birinci ya da son sınıf öğrencisi olma ile yaşanılan coğrafi bölgenin tutumlar üzerinde (istatistiksel olarak) etkisi görülememiştir.. Sonuç olarak; tutum puanlan yüksek çıkanların, kız öğrenciler oldukları, yabancı diller bölümünde öğrenim gördükleri, büyük kentlerde yaşadıkları, babalarının eğitim düzeyi ve mesleksel statülerinin yüksek, ailelerinin gelir düzeyinin orta olduğu belirlenmiştir..
Devlet Denetleme Kurulu
Yönetimde haberleşme aracı olarak form ve rapor
Devlet memurları Kanunu'na göre disiplin suç ve cezaları
Türkiye Cumhuriyeti'nde tek-parti dönemi kamu bürokrasinin yapısı
112 SONUÇ ve DE?ERLENDİRME Bu çalışmada, dönem olarak, Cumhuriyet Türki- yesi'nin Tek- Parti iktidarı (1923-1945) kamu bürokra sisinin yapısı incelenmeye çalışılmıştır. Tek-Parti sisteminin hâkim olduğu bu dönemde, bürokrasinin du rumu ve rolü üzerinde durularak; etkinlik boyutu tar tışılmıştır. Çalışma sonucunda varılan noktaları şu şekilde özetlemek mümkündür. Bu dönem aynı zamanda Cumhuriyet rejiminin kurul duğu bir dönem olması sebebiyle, ilk etapda bir takım radikal çözüm yollarına başvurulmuştur. Çünkü, Türk toplumunu, "çağdaş uygarlık düzeyine" eriştirme amacı ağır basmaktadır. Bu da, çalışma içerisinde belirtil diği gibi, ancak "yukarıdan aşağıya" doğru yöntemlerle yapılmak istenmiştir. Yani asıl görev de, "bürokratik- siyasal elite* düşmüştür. Dönemin önemli bir özelliği de, bürokratların siyasal elit ile özdeşleşmesidir. Bu özdeşlik, parti- sivil bürokrasi birleşmesiyle somutluk ve etkinlik kazanmıştır. Tek-Parti rejiminin özelliklerinden kay naklanan bu durum, Türkiye'de de gerekli şartların oluşmasından dolayı "hayat" bulmuştur. Böylece asıl görevi idarî olan bürokrasi, ka rarların uygulanmasından daha çok, kararların alınma sında rol oynamıştır. Yani siyasal bir görev yüklen miştir. "Kamu yararı çerçevesinde bir amaç kazandı rılan bu durumu, Weberyen anlamda "ussallıkla" uzlaş tırmak mümkün değildir.113 Ayrıca, parlamentonun sosyal tabanına bakıl dığında bürokrat kökenli milletvekillerinin oran olarak, bu dönemde, % 50'lerin üzerinde olduğu görül mektedir. Bu da, çalışma içerisinde bahsedilen siya sal etkinlik olgusunu doğrular niteliklere sahiptir. Yine bu dönemde, bürokrasinin aynı zamanda Cumhuriyet ideolojisinin halka benimsetilmesi-nde aldığı görevi hemen belirtmek gerekir. Oldukça etkin olan bürokrasi den faydalanma yoluna gidilmiştir. Bunun yanı sıra bürokrasinin siyasal iktidar üzerindeki ağırlığı, bürokratların statülerinde olumlu değişimlere de yol açmıştır. Tek-Parti iktidarı yıllarında, memurlar huku kuna ilişkin olarak yapılan düzenlemelerle önceki yıllarda var olan olumsuz şartlar giderilmek istenmiş tir. Konuyla ilgili olarak yapılan çalışmalara bakıl dığında; memurları koruyucu niteliklerin ağır bastığı görülmektedir. Ayrıca malî bakımdan bürokrasi, dönem içeri sinde toplumun en imtiyazlı zümrelerinden birisi ol muştur. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, 1940'lardan itibaren memurların reel maaşları büyük ölçüde geri lemiştir. Konu içerisinde verilen Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre, 1939 yılı baz olarak alın dığında memur maaşlarındaki artış nisbetine göre, Ankara şehri geçinme indeksindeki artış, maaşları geride bırakmıştır. Halkın sahip olduğu değerlerden farklı değer lere inanan bürokratlar, halkın değerlerini "eski" olma niteliğine büründürdüler. Böylece Osmanlı'nın son yıllarında başlayan bürokras i-halk çelişkisi ge leneği bu dönemde de devam etmiştir.114 Tek-Parti dönemi bürokrasisi, kamuoyuna karşı bir "hesap verme" yükümlülüğünün oluşturulmaması se bebiyle de, tam bir (teorik planda) devlet bürokra sisi tipi de çizmemektedir. Devlet bürokrasisi kendi kuralları çerçevesinde bulunduğu uygulamaları nedeniyle demokratik bir sistem içerisinde bir takım denetim yol larıyla kontrol altına alınır. Yani yaptığı işlemler den dolayı "sorumsuz" değildir. Her zaman "yoklanabi- len" devlet bürokrasisinin bünyesinde bulunan memur ların çabaları ise, "riziko" yüklenmek yerine "bildik leri yoldan" ayrılmama yönündedir, özellikle bu konu da da oldukça fâzla özen gösterilir. Ancak ortaya çı kabilecek herhangi bir "olumsuzluğu" gidermenin yanı sıra, kendi hareket alanında da rahat olması açısından siyasî kudrete ihtiyacı olan devlet bürokrasisi bunu ilişkileriyle sağlamaya çalışır. Bürokratik usul ve teknikleri, siyasi otorite ile bağdaştıran devlet bü rokrasisi problemleri kolayca çözebilmektedir. Fakat, bu durum, direkt olarak siyasî otoriteyle birlikte hareket etmeden sağlanır. Bir başka ifadeyle, Parti- Devlet birleşmesinden ziyade; kendi uygulama sahasına gereken nüfuzu kazandırmak amacıyla siyasi otorite ile sıkı bir ilişkinin varlığı söz konusudur. O nedenle de, memurların hâkimiyeti veya idarî hiyerarşiye ait memurlar tabakasının bütününü ifade eden devlet idare si anlamındaki bürokrasiyle, devlet bürokrasisi ara sında da bir takım farklılıklar gözlemlenmektedir. Böyle bir anlama sahip olan devlet bürokrasisi örneği Tek-Parti dönemi boyunca yüklendiği fonksiyon lar açısından teorik plandaki devlet bürokrasis i-nden ayrılmaktadır. Yani bu dönemi devlet bürokrasi-sinin hâkim olduğu devre olarak nitelendirmek zor olsa gerek.115 Son olarak söylemek gerekir ki, Türk sivil bürokrasisini, Weberyen metoda göre değerlendirmek de oldukça güç gözüküyor. Çünkü, Weber" in yasal-ussal bürokratik modeli Batxdaki bürokratik gelişim göz önüne alınarak geliştir ilmi&tir. Ve bu model, daha çok endüs.trileşmiş toplumlar için geçerlilik arzet- mektedir. Weber' in yasal-ussal bürokratik modelinde "verimlilik" ön plandadır. Oysa Türk sivil bürokrasi sinde, "bürokratik" boyut, "rasyonalite" boyutuna sürekli olarak tercih edilmiştir. Bu nedenle, Osmanlı' dan beri süre gelen bürokrasi tipinin "patrimonyal" özellikler taşıdığını söylemek mümkündür. Heper'in de belirttiği gibi, bu dönem bürokrasisini (Tek-Parti) "hukukî-patrimonyal" bürokrasi özelliklerine sahip olarak tanımlamak imkân dahilindedir. Bu dönemle birlikte liyakat ilkesine önem ver meye başlayan bürokrasi modeli gelişimine devam etmiş tir. Bürokratik işlemlerin takibinde ve uygulama sa hasında siyasî niteliklere verilen önemin devam et mesinin yanı sıra, liyakat ilkesine uymada da -hukukî düzenlemelerin etkisiyle- gözle görülür bir ilerleme vardır. Ama yine de belirtmek gerekir ki, dönem genel olarak göz önüne alındığında, siyasî tercihler hep öncelik hakkına sahip olmuştur. Bugün artık, Türkiye'nin hızlı bir değişim gösterdiği olgusundan hareketle bürokrasinin de "bü- rokratiK yönetim geleneği"nden kurtularak, değişik liğe ayak uydurması gerektiğinden söz etmek yerinde olacaktır. Ancak, var olan' ve geliştirilen idarî güven celerin, bürokratik yönetim geleneği, yine de, canlı tutacak bir şekilde olması bizi, bu geleneğin devam edeceği gerçeğine götürmektedir. Sanıyoruz, bu gerçeği inkâr etmek oldukça güç gözüküyor.
Yönetim sistemlerinde iç güvenlik hizmetleri ve jandarma "diğer ülkelerde iç güvenlik kuruluşları ile Türk ve Fransız idari sistemlerinde jandarmanın mukayeseli incelemesi"
Türkiye'de mevcut konut politikası ve uygulamaları
İran'da planlama
Belediye personelinin niteliği ve eğitim sorunları
Belediyelerde basın ve halkla ilişkiler ve Ankara Büyükşehir Belediyesi uygulaması
Başkanlık sistemi ve Türkiye'de uygulanabilirliği
Bu çalışmanın amacı; Son zamanlarda gündemde yoğun bir şekilde tartışılan Başkanlık sisteminin özelliklerini açıklayarak bu sistemin Türkiye'de uygulanabilirliğini farklı bakış açıları ile göstermeye çalışmaktır. Bu çalışma hazırlanırken nitel araştırma yöntemlerinden, literatür taraması ve veri karşılaştırma teknikleri, konu ile ilgili yurt içinde ve yurt dışında yayınlanmış çeşitli, kitap, makale ve gazetelerden yararlanılmıştır. Çalışma 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; hükümet sisteminin tanımı ve demokratik hükümet sistemleri, ikinci bölümde; başkanlık sisteminin çeşitli siyaset bilimcileri tarafından tanımı, tarihi, ABD'de uygulanması, üçüncü bölümde; Türk Anayasa tarihinde benimsenen hükümet sistemleri, AK Parti hükümetinin başkanlık sistemi önerisi ve başkanlık sisteminin Türkiye'de uygulanması ile oluşabilecek olası sonuçları analiz edilmiştir. Yapılan analizler çerçevesi içerisinde Türkiye'nin mevcut durumu göz önünde tutularak Başkanlık sisteminin Türkiye'ye faydalı olacağı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler Başkanlık Sistemi, Parlamenter sistem, Anayasa, Yasama, Yürütme, Yargı,İstikrar
Kamu yönetiminde siyasal liderlik ve bir siyasal liderlik örneği olarak Hz. Muhammed (SAV)
Liderlik, sosyal bilimlerin önemli araştırma konularından biridir ve her geçen gün daha fazla ilgi çekmektedir. Siyasal liderlik ise, liderlik alanları içerisinde önemli bir yere sahiptir. Siyasal liderler tarih boyunca insan topluluklarını arkalarından sürüklemiş, kimi zaman iyi kimi zaman kötü şöhretleriyle tarihe isimlerini yazdırmışlardır. Siyasal liderlik bu çalışmanın ana temasını oluşturmaktadır. Hz. Muhammed (SAV) de siyasal liderlik çerçevesinde inceleyeceğimiz kişiliktir. Hz. Muhammed (SAV), 11 yıllık devlet başkanlığı süresince, üstün liderlik özellikleriyle örnek bir yaklaşım sergilemiştir. Çalışmanın birinci bölümünde, liderlik ve siyasal liderlik kavramları açıklanmış ve ilgili teorilerden bahsedilmiştir. İkinci bölümde, dünya tarihinde etkili olmuş siyasal liderlerden örnekler verilmiştir. Son olarak üçüncü bölümde ise Hz. Muhammed (SAV) ve yaşadığı ortam kısaca anlatılmış ve Hz. Muhammed'in (SAV) siyasal liderlik pratiği incelenmiştir.
Marksizm ve devlet ilişkisi: Dünyadaki uygulamalar ve günümüzdeki Marksist devlet tartışmaları
Marksizm ve devlet ilişkisi, Marx'ın ölümünden bugüne süren devlet tartışmalarının ve Marksizm'de devletin nereye oturtulacağı sorunu/sorusu üzerinden temellenmiştir. Marx, yaşamı boyunca devleti bir takım genel ilkelerle tanımlamasına rağmen son kertede devlete ilişkin detaylı bir inceleme yap(a)mamıştır. Dolayıyla Marx'ın tanımlamasında ortadan kaldırılacağı tezi, devleti çözümleme aşamasında muamma da bırakmıştır. Bu çalışmada temel amaç ise, Marx'ın çözümle(ye)mediği devlet tartışmalarının, daha tutarlı bir bütüncüllük sağlaması amacıyla ele alınıp incelenmesi gerekliliği üzerinde meydana getirilmeye çalışılacaktır. Bu çerçevede Marx ve Engels'in görüşleri; bu görüşler doğrultusunda Marksist devlet çabaları olan SSCB ve Çin örnekleri ve günümüz tartışmalarının yoğunluğunda Marksist bir devletin kendi tezleriyle paradoks yaratıp yaratmadığı açıklanacaktır. Anahtar Kelimeler Marksizm, Devlet, Proletarya, Burjuva, Sivil Toplum.