
2,307
Archived Theses
5
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Güvenliğin günümüz toplumsal ilişkilerine etkileri: Göçün güvenlikleştirilmesi
Güvenlik kavramı, bireylerin, grupların veya devletlerin karşı karşıya kalabileceği tehditlerden korunma durumu olarak ifade edilir. Güvenlik kavramı, geleneksel olarak devlet merkezli olup, bir devletin dış tehditlere karşı sınırlarını, egemenliğini ve vatandaşlarını koruma yeteneği olarak anlaşılmıştır. Göç, insanlık tarihinin başlangıcından bu yana varlığını sürdüren ve etkisini devam ettiren bir olgudur. Göç kavramı, insanların oldukları bölgelerden ayrılarak başka bir bölgeye yerleşmesi olarak tanımlanabilmektedir ve bu yer değiştirme ise farklı nedenlere bağlı olmaktadır. Güvenlik ve göç kavramı tarihsel süreç içerisinde tanımları ve işlevselliği değişim ve dönüşüme uğramıştır. Günümüzde göç konusunun, bireyler, toplumlar, devletler ve ekonomik güvenlik üzerinde ciddi bir tehdit oluşturduğu iddiasıyla giderek konu güvenlik alanına kaydırılmaktadır. Başlangıçta, göç olayının yalnızca sınırlarla, ulusal güvenlikle ve toplum bütünlüğüyle ilgili bir tehdit oluşturduğu ileri sürülmüştür. Ancak zamanla, güvenlikleştirici aktörler konuşmalarının halk üzerinde daha fazla etki yaratması ve korku uyandırabilmesi amacıyla göçün toplum içerisinde tehdit unsuru olarak belirmesine sebep olmaktadır. Bu bağlamda ise göç hareketleri devletler tarafından sıklıkla güvenlik endişeleriyle ilişkilendirilir. Özellikle kitlesel göç dalgaları, hükümetleri ve toplumları güvenlik riskleriyle başa çıkmaya zorlayabilmektedir. Göçmenlerin geldiği bölgelerdeki ekonomik zorluklar, savaşlar gibi unsurlar, göçmenlerin güvenlik ihtiyaçlarını artırabilmekte ve hedef ülkelerdeki güvenlik endişelerini tetikleyebilmektedir. Bu çalışma, Thomas Hobbes'un doğal durum teorisi ve John Locke'un doğal haklar doktrini çerçevesinde ilerlemektedir. Hobbes, güvenliği sağlamak için güçlü bir devlet otoritesine ihtiyaç duyulduğunu savunurken, Locke, güvenliği toplum sözleşmesi ve birey hakları temeli üzerinden değerlendirmektedir. En temel ayrım, devletin genel mutluluğu ve güvenliği sağlama adına bireyin özgürlüğünün kısıtlanması noktasında ortaya çıkmaktadır. Bu mesele, günümüz toplumlarında oldukça tartışmalı bir konudur. Bu bağlamda, devlet otoritesinin bireysel özgürlükler üzerindeki etkisi ve güvenliğin sağlanması konusunda iki filozofun sunduğu farklı perspektifler incelenmektedir. Bu karşılaştırmalı analiz, modern güvenlik politikalarının şekillendirilmesinde önemli teorik çıkarımlar sunmayı hedeflemektedir. Çalışmada diğer önemli bir teorik kısım ise göçün güvenlikleştirilmesi ve güvenlik ile ilişkisi Kopenhag Okulu'nun güvenlikleştirilme teorisi ile desteklenmiştir. Nitel bir çalışma yöntemi çerçevesinde Uşak'ta yaşayan Afganlılarla derinlemesine mülakat tekniği kullanılmıştır. Göç ile güvenlik arasındaki ilişkinin karmaşıklığı ve çeşitliliği, bu çalışmanın önemli noktalarından birini oluşturmaktadır.
Tüketimin yeni kanaat önderleri olarak sosyal medya fenomenleri: Influencer örneği
Günümüzde tüketim davranışı yalnızca ihtiyaçları karşılamak için yapılan bir eylem değil, aynı zamanda insanların statülerini ve güçlerini sergilemenin bir aracı haline gelmiştir. Bu çalışma tüketimin sembolik anlamlarına odaklanarak, tüketim davranışlarını anlama ve açıklama çabasındadır. Göstergelerin bir tüketim nesnesine dönüştüğü mecralar aynı zamanda sosyalleşme alanları olarak işlev gören sosyal medya mecralarıdır. Sosyal medya mecraları içerisinde yer alan Infulencer'ların ve Influencer Marketing uygulamalarının göstergeler üzerinden tüketim alışkanlıklarını etkilemesi ve yönlendirmesi konusuna değinilmiştir. Bu çalışma, özellikle Instagram uygulamasını kullanan bireylerin nasıl tüketim eğilimi içinde olduklarının ve tüketime nasıl bir anlam yüklediklerinin altını çizme amacındadır. Sosyal medya mecralarını kullanan ve Influencer'ları takip eden sosyal medya kullanıcıları/tüketicileri ile görüşme gerçekleştirilmiştir. Araştırmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın evreni Türkiye'nin İzmir ili ile sınırlandırılmıştır. Bu evreni temsil eden örneklem grubu ise 16-28 yaş arası öğrenci ve çalışan, sosyal medya hesabı olan, Influencer'ları takip eden, kadın ve erkek kullanıcılar oluşturmaktadır. Katılımcılarla derinlemesine odak görüşmeleri ve gözlem yapılmış ve yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılmıştır. Katılımcılara yönlendirilen saha soruları ve cevapları kategorileştirilerek, görüşmecilerin ifadeleri araştırmada yer verilen düşünürlerin kavramlarına göre yorumlanmaya çalışılmıştır. Bu veriler doğrultusunda günümüzde sosyal medya mecralarında yer alan Influencer'ların tüketim ve tüketici davranışlarındaki etkisi olduğu ölçülmüştür. İnternet kullanımının artmasıyla, toplumsal ve sosyal değişimler görüldüğü, buna bağlı olarak sosyal medya kullanımı, sosyal medya paylaşımları, Influencer ve Influencer Marketing uygulamalarının artışı gerçekleştiği iddiası TÜİK ve We Are Social Raporunda yer alan verileri ile de doğrulanmıştır. Şirketler ve alıcılar arasında köprü vazifesi gören Influencer'ların gösterişçi tüketimle birlikte kadın ideal güzellik normlarının devamlılığını sağlamasında yönlendirici bir etkiye sahip olduğuna değinilmiştir. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda sınırsız tüketme arzusuna dair bilinçlilik ve farkındalık anlayışının vurgulanması hedeflenmiş, tüketimin bireysel ve toplumsal etkilerine dair önemi vurgulanmıştır.
Dijital toplumda kendilik teknolojileri olarak tavsiye algoritmaları: Bir içerik platformu üzerinden kendiliğin inşası
Bu çalışma Foucault'nun kendilik teknolojileri kavramını dijital toplum çerçevesinde ele alarak, günümüzde yaygın olarak birçok dijital platformda kullanılan tavsiye algoritmaları olarak adlandırılan sistemler aracılığıyla nasıl işlediğinin bir irdelemesini yapmaktadır. Kısaca Foucault'ya göre kendilik teknolojileri, etik olarak kendiliğin oluşturulması amacıyla bireyin kendine eğilerek kendiliğini dönüştürmeyi amaçladığı askesis pratiklerden oluşmaktadır. Bu kuramsal çerçeveden hareketle, tavsiye algoritmaları üzerinden çalışan bir çevrimiçi içerik platformu seçilerek, bu platformun kullanıcılarının deneyimlerinin anlamlandırılması amaçlı bir araştırma yürütülmüştür. Bu çalışmanın ana amacı, dijital toplumun bir parçası haline gelen teknolojik sistemlerin önde gelen temsilcileri olarak tavsiye algoritmalarının kendilik teknolojileri olarak nasıl işlediğine dair sosyolojik bir durum tespitinde bulunmaktır. Bu bağlamda, tavsiye sistemlerinin kendilik teknolojileri olarak işleyerek kendiliğin inşasına ve deneyimine – Foucaultcu anlamda bir özgürleştirme alanına – yönelik bir fırsat alanı oluşturup oluşturmadığı sorgulanmaktadır. Bu kapsamda, yorumcu-inşacı bir yaklaşımla Türkiye bağlamında videokonferans tekniğiyle bu sistemlerin kullanıcılarından oluşan katılımcılarla derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırma boyunca çevrimiçi içerik platformları üzerinden bireylerin kendilik teknolojilerine dair deneyimlerine yükledikleri anlamlarla ilgilenilmiştir. Araştırma sonuçları; bireylerin çevrimiçi içerik platformu üzerinden etik içerik seçimlerini kapsayan bir kendilik etiği oluşturduklarını, farklı tekrarlama biçimleriyle bu kendilik etiğini içselleştirdiklerini ve içerik seçiminin kendiliği hedef alan bir uygulamaya dönüştüğünü göstermektedir. Dahası, algoritmanın bilgisine sahip bireylerin, algoritma ve tavsiyelerden beklentisini bu bilgiye göre şekillendirdiği, buna göre tavsiyenin kabulü veya tavsiyeye direnme üzerinden kendiliğin pratik alanının kurulduğu anlaşılmaktadır. Son olarak, bireylerin kendilikleri üzerinde uyguladıkları işlemlerin, bireyler arası ilişkiler vasıtasıyla özneler-arası bir pratik alanı oluşturduğu söylenebilir.
Behice Boran'ın yazıları ve söylemlerinde kadın söylemi
Bu çalışma Türkiye'deki akademik ve siyasal çevreler tarafından sosyalist ve sosyolog kimliğiyle öne çıkarılmış olan Behice Boran'ın kadın kimliğine ve kadın söylemlerine odaklanmaktadır. Çalışmanın amacı bu söylemlerin ortaya çıkarılması ve Boran'ın Türkiye'deki sosyalist eril yapı içindeki kadın kimliğine dair bir çıkarım yapılmasıdır. Bu çıkarımlara ulaşılabilmek için Boran'ın biyografisine, yazılarına ve söylemlerine odaklanılmaktadır. Çalışmanın yöntemi nitel bir içerik analizi olarak düşünülmüştür. Yazılar ve söylemlerin analizi tematik bir analiz yöntemi kullanılarak yapılmaktadır. Farklı makaleler ve metinlerden Boran'ın aile içinde kadının konumuna, iş bölümüne, cinsiyet rollerine, kadın örgütlenmesine, feminizm söylemlerine ve Türkiye'deki kadınların konumuna kadar geniş alanda temalardan bahsettiği söylenebilmektedir. Çalışmanın odaklandığı ikincil nokta ise Boran'ın kadın söylemlerinin belli noktalarda feminizm söylemleriyle belli noktalarda sosyalist liderlerin ve düşünürlerin söylemleriyle kesişmesidir. Bu temaların incelenmesi ve sonuca vardırılması Boran'ın söylemlerinin yalnızca siyaset bilimi ve sosyoloji alanlarının değil aynı zamanda kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmaları alanı için de araştırılmaya değer olduğunu göstermektedir. Bu anlamda çalışmanın literatüre yeni bir katkı sunduğunu söylemek gerekmektedir. Sonuç noktasında çalışma, sosyalist bir lider ve sosyalist bir kadın olan Boran'ın ortaya çıkarılmamış kadın kimliğini ve kadın temalarını ortaya çıkarmaktadır.
Türkiye'de belediyelerin kadınlara yönelik hizmetleri üzerine bir araştırma: Ankara ve Gaziantep büyükşehir belediye örnekleri
Bu çalışmanın amacı, sosyal belediyecilik ve kadına duyarlı belediyecilik anlayışlarını, kavramsal ve tarihsel açıdan değerlendirerek Türkiye özelinde bu sürecin gelişimini örnekler üzerinden incelemektir. Araştırma "Sosyal belediyecilik anlayışının, kadına duyarlı belediyecilik uygulamalarını kapsadığı ve bu uygulamaları toplumsal cinsiyet bakış açısı ile geliştirildiği söylenebilir mi?" sorusu üzerinden gerçekleştirilmiştir. Çalışmada nitel içerik analizi yöntemi ile Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ve Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin faaliyet raporları, yazılı ve online bültenleri ve yayınları incelenmiştir. Destekleyici veriler olarak da her iki belediyenin ilgili birimlerin personelleri ile derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Bununla birlikte İnsanca Yaşam ve Demokratik Toplum Derneği "Deneyim Paylaşım Toplantısı"nda her iki belediyenin de faaliyetlerine yönelik yapılan sunumlar üzerinden de inceleme gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular ışığında, sosyal belediyecilik anlayışının kadına duyarlı belediyecilik anlayışı için bir zemin oluşturabileceği ancak bir belediye faaliyetlerinin toplumsal cinsiyet eşitliğini desteklediğini söylemek için belirli noktaların da öne çıktığı sonucuna varılmıştır. Bu noktalar; toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir motivasyona sahip olunması, kadın katılımcılığının desteklenmesi ve bu çerçevede ihtiyaç tespit çalışmalarının yapılması, Yerel Eşitlik Eylem Planları gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini hedefleyen bir yol haritasının oluşturulması ve bu planın hayata geçirilmesi için de toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme çalışmalarının yapılması şeklindedir. Dolayısıyla, sosyal belediyecilik anlayışını benimseyen bir belediyenin, kadına duyarlı bir belediyecilik anlayışını da benimsediğini söyleyebilmek için belirtilen noktalara yönelik de çalışmaların stratejik öncelik haline gelmesinin gerekli olduğu sonucuna varılmıştır.
Eski paradigma ile yüzyüze gelmek: Türkiye'de Neo-spiritüalizm ve yeni sosyal hareketler
Bu çalışmada, Teosofizm hareketleri kapsamında Türkiye'de giderek yaygınlaşan ve ilgi gören neo-spiritüalist pratiklere yönelim merkeze alınmıştır. Bu yaygınlaşan eğilimlerin toplumsal dinamikler üzerindeki etkisi; yeni mesleklerin doğuşu, farklılaşan toplumsal örgütlenmeler, alternative tedavi yöntemlerine artan talep ile birlikte toplumun pek çok farklı kesimine yayılan yaşam stilleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, sözü edilen bu eğilimler sosyal bilimler literatürü içerisinde daha çok inanç temelleri ve sekülerleşme tartışmaları çerçevesinde değerlendirildiğinden ötürü bu yönelimlerin tüm yapısal toplumsal süreçler dahilinde nedensel bir açıklamasına ihtiyaç duyulmuştur. Bu bağlamda toplumda yaygınlaşan spiritüalizm ile bağlantılı gündelik yaşam pratiklerine yönelimin temelinde yatan bireysel/toplumsal/kamusal sorunlar irdelenerek bu pratiklerin yeni sosyal hareketler ile ilişkisi ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Araştırma kapsamında yorumcu/inşacı ve eleştirel perspektiften nitel araştırma yöntemi benimsenmiştir. Bu sayede Neo-spiritüalist yaşam tarzını öznelerin anlamlandırma biçimleri ortaya koyulmaya çalışılmış, diğer taraftan bu eğilimlerin ve dolayısıyla günümüz insanının yaşadığı kimlik bunalımının kaynağı olan yapısal sistemlerin eleştirel bir analizi yapılmıştır. Araştırma verilerinin toplanıp değerlendirilmesi sonucunda Neo-spiritüel yaşam tarzına sahip bireylerin sosyo-demografik yapısı ile ilgili bilgilere, yönelim ve arayışlarının altındaki motivasyonlarına ve yeni sosyal hareketler ile ilişkilerine dair bulgulara ulaşılmıştır. Buna göre; bu pratiklere yönelim çoğunlukla kentli, eğitimli, orta veya orta-üst sınıfa mensup kadınlar arasında yaygınlaşmıştır. Bir yaşam tarzı haline dönüşen pratiklerin temelinde; alternatif terapi ve tedavi yöntemlerine alan açması, bilimsel ve dogmatik bilgi sistemlerinin arasında köprü oluşturan üçüncü bir yol olarak karşımıza çıkması yatmaktadır. Ayrıca bunlara ek olarak, araçsal akılcılaşmanın beraberinde getirdiği doğaya, bedene ve duygulara yabancılaşma olgusuna karşılık bir arayıştır. Dolayısıyla bu öğretiler yalnızca yeni bir inanç sistemleri veya yeni bir tüketim aracı olarak değerlendirilmemekte modern paradigmanın şekillendirdiği ilerleme anlayışına, uzmanlaşmaya ve modern demokrasilerin ideallerine inancın azalması sonucu ortaya çıkan öznel konumlanışlar olarak değerlendirilmektedir. Özne sosyolojisi kapsamında neo-spiritüalistlerin toplumsal değişmeye yönelik bir beklentisinin olduğu ancak bu anlamdaki toplumsal aktivizmlerinin; lokal ve kesintili katılımla beraber şiddet dili barındırmayan pasif/ öznel bir direniş şeklinde olduğu görülmüştür.
Türkiye'deki Suriyeli çocukların entegrasyon süreçlerine yönelik yapılan akademik çalışmaların sosyolojik analizi
Suriyeli çocukların entegrasyonları önemli bir konudur, çünkü gelecekte Suriyelilerin Türkiye'deki profillerini bu çocuklar oluşturacaktır. Bu nedenle çalışmada, Türkiye'de yaşayan Suriyeli çocukların entegrasyon düzeyleri ile bunu kolaylaştıran ve zorlaştıran faktörler Türkiye'de Suriyeli çocuklarla ilgili yapılan tezler üzerinden vaka çalışması ile incelenmiştir. Çalışmada, entegasyona ilişkin çeşitli anahtar kelimelerle yapılan detaylı taramalar sonucu araştırma sorunsalıyla bağlantılı olan ve YÖKTEZ'de yayınlanan 32 yüksek lisans, 8 doktora tezi olmak üzere 40 tez analiz birimine dahil edilmiştir. Araştırmada kodlamalar ve analizler MAXQDA Plus 2022 programı ile analiz edilmiş ve görselleştirilmiştir. Araştırma sonucunda, Suriyeli çocukların eğitime dahil olma düzeyinin hala istenilir durumda olmadığı görülmüştür. Eğitime erişimde ise yetersiz ekonomik kaynak ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önemli engeller teşkil ettiği görülmüştür. Suriyeli çocukların eve katkı sağlamak ve kadın aile üyelerinin çalışmaması için fedakârlık yapmak amacıyla çalışma hayatına dahil oldukları tespit edilmiştir. Sosyal, kültürel ve kimliksel entegrasyon düzeyleri ise yapısal entegrasyona göre çok daha düşük düzeydedir. Türkiye'de yer alan Suriyelilerin büyük bir bölümünü Suriyeli çocuklar teşkil etmektedir ve Suriyeli çocukların entegrasyonlarının sürdürülebilir olması için başta dil eğitimlerinin sağlanması ve genel olarak eğitime erişimlerinin arttırılmasına yönelik politikaların geliştirilmesi elzemdir.
Türkiye'de engelli hakları aktivizmi: Engelli aktivistler üzerine nitel bir çalışma
Tarih boyunca ayrımcılığa, baskılanmaya ve dışlanmaya maruz kalan engelli bireyler, 1960'lı ve 1970'li yıllarda, ilk olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'de hakları için örgütlenmeye başlamışlardır. Engelli aktivistler protestolar, lobicilik, hukuki yollar gibi çeşitli stratejileri kullanarak engelli bireylerin herkesle eşit bir şekilde haklar ve özgürlüklerden faydalanabilmesi için mücadele etmiştir. Engelli aktivistler Biz Olmadan Bizim İçin Asla sloganıyla faaliyetler gerçekleştirmiştir. Çeşitli ülkelerde farklı zamanlarda ve farklı şekillerde gelişen engelli hakları hareketi Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme'nin imzalanması gibi çeşitli uluslararası kazanımlar elde etmişlerdir. Türkiye'de 2000'li yıllara gelene kadar engelli derneklerinin çeşitli çabaları olmakla birlikte ABD ve İngiltere'dekine benzer aktivist mücadeleler gerçekleşmemiştir. 2000'li yıllarla birlikte Avrupa Birliği'ne uyum süreci ve Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşmenin imzalanması gibi gelişmeler ile engellilerin hakları konuları gündeme getirmiştir. Kendini aktivist olarak tanımlayan engelli bireyler bu yıllarda hak temelli olarak faaliyet gösteren dernekler kurmaya veya bu derneklerin içinde yer almaya başlamışlar ya da bireysel olarak aktivizm yapmaya başlamışlardır. Bu araştırmada Türkiye'de engellilik konusunda aktivist olan engelli bireylerin aktivizm deneyimlerinin derinlemesine olarak anlaşılması amaçlanmıştır. Nitel araştırma yöntemi ile gerçekleştirilen bu araştırmada veri toplama tekniği olarak online derinlemesine görüşme kullanılmıştır. Yaşları yirmili yaşlar ile ellili yaşlar arasında değişen toplamda 12 engelli aktivist ile Zoom üzerinden online derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerde elde edilen veriler MAXQDA programı kullanarak analiz edilmiştir. Analiz sonucunda araştırmanın on iki problem cümlesine ilişkin olarak ulaşılan temalar bulgular kısmında paylaşılmıştır.
Etnisite ve engellilik: Bir çifte dezavantajlılık durumu mu?
Engelli bireyler, engelli olmalarından dolayı tarihsel süreç boyunca toplumun olumsuz bakış açısını deneyimlemişlerdir ve bundan dolayı damgalayıcı ve ayrımcı pratiklere maruz kalmışlardır. Bu araştırma 'engellik' ve 'etnisitenin' birlikte 'çifte dezavantaj' bir durum yaratıp yaratmadığını Türkiye bağlamında göstermeye çalışmıştır. Engel durumunun sosyal etkileşimler neticesinde neden olduğu olumsuz deneyimler, görme ve bedensel/fiziksel engeli olan bireylerin anlatımları çerçevesinde değerlendirilmiştir. Nitel araştırma tekniklerinin kullanıldığı ve Batman'da gerçekleştirilen araştırmada yedisi tekerlekli sandalye kullanıcısı ve dördü görme engelli olan on bir katımcı ile derinlemesine görüşmeler ve katılımlı gözlemler yapılmıştır. Araştırmanın veri analizi Excel programı üzerinden gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın kuramsal çerçevesi sosyolojik kuramlardan olan sosyal inşacı yaklaşım ve bu yaklaşımın bir uzantısı olarak gelişen engelliliği açıklayan modellerden olan işlevsel-ekolojik modeldir. Bu araştırmada engelliliğe ilişkin tartışmalardan hareketle engelliliğin bireysel olmaktan ziyade toplumsal anlamda sorun oluşturduğu görülmüştür. Engelli bireylerin kendilerine olan bakıştan ziyade engelliliğin kültürel tanımlaması ve sosyal organizasyonsuzluk sosyal yaşamlarını engelleştirmektedir. Araştırmanın esas odağını oluşturan 'engellilik' ve 'etnisite' kesişiminde ise 'engelliliğin' tek başına dezavantaj yarattığı ve her alanda yoksunluk yaşamalarına neden olduğu görülmüştür. Saha aşamasında toplumsal cinsiyete ilişkin vurgulardan dolayı 'engelli' ve 'kadın' olmaya ilişkin tartışmalardan hareketle bu araştırma açısından baskın ve 'çifte dezavantaj' bir durum yaratmaktadır. Araştırmada saha aşamasında iken Kovid-19'un yaygın olmasından dolayı katılımcılarla yürütülen tartışmalar sonucunda Kovid-19'un engelli bireylerin çoğunluğunu daha da engelleştirdiği görülmüştür.
Türk edebiyatındaki kadın yazarların romanlarında annelik temsillerinin feminist kuramlarla analizi: Aysel Özakın, Erendiz Atasü, Peride Celal, Sevgi Soysal
Bu araştırmada, Aysel Özakın, Erendiz Atasü, Peride Celal ve Sevgi Soysal'ın romanlarındaki annelik temsillerinin nasıl işlendiği konu edilmiş ve bu temsillerin feminist kuramlarca analizi yapılmıştır. Bu kapsamda her yazarın ikişer romanı ele alınarak, romanlar nitel içerik analizi tekniğiyle değerlendirilmiştir. Bu romanlar: Tante Rosa, Yürümek, Genç Kız ve Ölüm, Alnında Mavi Kuşlar, Üç Yirmidört Saat, Güz Şarkısı, Bir Yaşdönümü Rüyası ve Güneş Saygılı'nın Gerçek Yaşamı'dır. Bu çalışmanın amacı, tartışmalı bir mesele olan annelik olgusunun feminist kuramlarla birlikte edebi metinler üzerinden nasıl işlendiğinin ortaya çıkarılmasıdır. Bu şekilde incelenen yazarların feminist kuramlardan (liberal, varoluşçu, radikal) ne şekilde etkilendiği tespit edilmiştir. Aynı zamanda ilgili literatürde annelik kavramının gelişimi, tarihçesi ve yapılan araştırmalarla feminist kuramların bu konuya yönelik tartışmaları yer almıştır. Tematik analiz birimlerinin tespitiyle birlikte araştırma verileri altı temaya ayrılmıştır. Bu temalar; Ataerkiyi Sorgulayan Annelik, Ataerkiyi Pekiştiren Annelik başlığı altında Annelik ve Kadınlıkla İlgili Kalıp Yargılar, Anne-Çocuk (Kız) İlişkileri, Hamilelik ve Doğum, Doğum Kontrolü ve Kürtaj ve Üvey Anneliktir. Araştırmanın sonucunda belirlenen yazarların romanlarında en çok varoluşçu ve radikal feminizmin etkileri görülürken liberal feminizmin etkisinin sınırlı olduğu tespit edilmiştir.
Cinsiyetin öznellik inşası: Cinsel pratikler ve iktidar ilişkisi
Bu araştırmada, Kate Millett cinsel politika, Foucault'un özne ve iktidar kuramı ve Butler'in kuir ve performativite kuramları temel alınarak kuir ve heteroseksüel öznelerin cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimleri üzerinden nasıl bir öznellik inşası oluşturdukları ve aşk, cinsellik ve gücü anlamlandırma ile ataerkil düzeninin iktidar ilişkilerinin öznelerin cinsel pratiklerine yansıma biçimleri ortaya çıkartılmak amaçlanmıştır. Feminist ve kuir metodoloji benimsenen bu çalışmada, nitel araştırma tekniklerinden yararlanılmıştır. Atanmış cinsiyeti kadın olan kuir (10) ve heteroseksüel (5) öznelerden oluşan toplamda 15 kişi ile yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler sağlanmıştır. Sahadan elde edilen veriler InqScribe programı aracılığıyla deşifre edildi. MAXQDA 2018 programı üzerinden ise veriler kodlara ayrıştırılarak tematik çözümleme yapıldı. Bu bağlamda araştırma üç tematik bölüme ayrılmıştır. Bunlar; Cinsiyet Kimliğinin Öznellik Süreçleri, Cinsel Yönelimin Öznellik Süreçleri ve Cinsel Pratikler ve İktidar İlişkisi'nden oluşmaktadır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, atanmış cinsiyeti kadın olan kuir ve heteroseksüellerin özneleşme süreçlerinin Foucault'ın imlediği biçimde normal ve anormal ayrımı üzerinden farklılaştığı görülmektedir. Normal/anormal ayrımı üzerinden ayrımcılık ve şiddetin boyutu da farklılaşmaktadır. Cinsel pratiklerdeki iktidar ilişkilerine baktığımızda ise iktidar ilişkilerinin hem kuir hem heteroseksüel özne deneyimlerinde var olduğu görülmektedir. Atanmış cinsiyeti kadın olan kuir ve heteroseksüel öznelerin natrans heteroseksüel erkeklerle olan cinsel deneyimlerinde cinselliğin çoğunlukla iktidara boyun eğme üzerinden biçim aldığı görülürken; özellikle kendilerini feminist olarak tanımlayan kuir öznelerin, natrans kadın ve trans erkekle olan cinsel pratiklerinde ise iktidar ilişkilerinin daha fazla belirsizleştiği ve bu bağlamda iktidara direndikleri görülmektedir.
Birleşmiş Milletler raporlarında toplumsal cinsiyet perspektifinden Türkiye'deki Suriyeli kadınlar
Suriye'de 2011 yılında halk ayaklanmalarıyla başlayan ve sonrasında küresel çapta bir etkiye yol açan kriz, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu büyük ölçekli bir göç dalgasına sebep olmuştur. Bu kriz sonucunda ortaya çıkan mülteci nüfusu, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra görülmüş en yüksek sayılarla ifade edilen uluslararası bir mülteci krizine yol açmıştır. Bu eksende, bütün ülkeler arasında en yüksek Suriyeli nüfusa ev sahipliği yapan ülke olarak Türkiye karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple uzman Birleşmiş Milletler örgütleri Türkiye çapında kamu ve sivil toplum işbirlikleriyle kapsamlı çalışmalar yürütmektedir. Bu nitel çalışmada Birleşmiş Milletler raporlamalarında Suriyeli kadınların ele alınış biçimi, toplumsal cinsiyet perspektifinden içerik analizi ile incelenmiştir. Analiz içeriğine Birleşmiş Milletler'in Türkiye'deki Suriyelileri kapsayan raporları arasından 24 rapor dâhil edilmiştir. Çalışma sonucunda Suriyeli kadınlara yönelik projelerin daha çok sosyal yardım, mesleki beceri eğitimleri gibi konulara eğildiği; hak temelli uygulamalar ve sosyal bütünleşmeyi sağlayacak faaliyetlerin yeterli düzeyde olmadığı görülmüştür. Ayrıca, Türkiye'deki Suriyeli kadınların durumunu toplumsal cinsiyet perspektifinden ele alan çalışma, proje ve rapor sayısının son derece yetersiz olduğu ve bu konuda geniş kapsamlı çalışmaların yapılmasına ihtiyaç olduğunu saptamıştır. Anahtar Sözcükler Birleşmiş Milletler, göç, Suriyeli kadınlar, toplumsal cinsiyet, toplumsal cinsiyet perspektifinden göç
Kültürel ve sosyal sermayenin kaynağı ve taşıyıcısı olarak dil: Eklemeli iki dillilik
Bu tez çalışması, bir etkileşim aracı olan dil ile bu etkileşimin sebebi ve sonucu olarak değerlendirilen sosyal ve kültürel sermaye kavramlarının eklemeli iki dillilik üzerinden bir analizini yapmayı amaçlamıştır. Bu bağlamda tez, Türkiye'de doğup büyümüş non-native ebeveynlerin erken yaştan itibaren çocuklarını iki dilli yetiştirme gayretlerini, bireysel bağlamda dil ideolojilerini, dile dair yaklaşım ve fikirlerini konu edinmiştir. Bu eylem ve yaklaşımların ebeveynlerin sahip olduğu sosyal ve kültürel sermaye ile ilişkisine ve çocuklarına vermek istedikleri sosyal kazanımlara etkisinin ne olduğuna odaklanmıştır. Türkiye'de iki ve çok dillilik üzerine yapılan çalışmaların temel odağı azınlık dilleri ve bu dilleri konuşan aile ve çocukların okuldaki başarıları, toplumla ilişkilerinin etnisite bağlamında ele alınmasıdır. Yurtdışında ise Türkiye'deki çalışmalara benzer araştırmaların yanı sıra iki dilliliğin birey açısından ne türden kazanımlar getirdiğine, ülkelerin bu durum karşısındaki politikalarının nasıl şekillendiğine, küreselleşme ve çok dillilik arasındaki ilişkiye odaklanan çalışmalar mevcuttur. Tez, Türkiye özelinde bu bağlamda bir başlangıç çalışması olarak önem arz etmektedir. Tezin dil bilim ve sosyoloji literatüründen ileri gelen iki ana kuramsal çerçevesi bulunmaktadır. Dil bilim bağlamında Steve McCarty, Hamzeh Moradi and Annick De Houwer'in görüşlerine yer verilirken sosyolojik çerçeve Pierre Bourdieu, James Coleman ve Robert Putnam'ın görüşlerinden faydalanarak sınırlandırılmıştır. Çalışma, nitel bir yaklaşım benimsemiştir. Araştırmanın verileri yarı yapılandırılmış mülâkat formu kullanılarak toplanmıştır. Veriler, MaxQda programı kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırma sonunda elde edilen sonuçların kuram ile büyük oranda paralellik gösterdiği görülmüştür. Katılımcıların iki dilliliği artı bir değer olarak gördükleri ve kültürel ve sosyal kazanımlarının bir aracı ve bir sermaye biçimi olarak değerlendirdikleri sonucuna varılmıştır. Bu değer ve kazanımların çocuklarına aktarımı bir mirası aktarmak gibidir ve önemlidir. Çalışma sonunda aile sermayesinin önemi ve kullanımı; ilk habitusun gelişimi; dilin bireyin hayatındaki yeri ve görünümlerine yönelik tespitler elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: iki dillilik, sosyal sermaye, kültürel sermaye, aile dil politikası, etki inancı.
An example case of high-skilled refugees: Syrian doctors in Turkey
This thesis explores the employment experiences of Syrian refugee doctors in Turkey and analyzes the embodiment of their intersecting refugee and professional identities. The employment model of Syrian doctors at the Migrant Health Centers (MHCs) under the SIHHAT Project is used as a focal point to study their career rebuilding efforts in Turkey. The thesis is a qualitative research on Syrian doctors and its results represent only the sample. This study found that participants were experiencing a combination of the challenges encountered by high-skilled migrants and refugees. Refugee doctors are not homogeneous in their skill levels and their resistance capacities to deskilling are different. Limitations of being a refugee, welfare sector's strict regulations, and host country's standardized skill recognition criteria increased the odds of being deskilled and overqualified in employment for the participants. Thus, heterogeneous policies are needed for integrating Syrian refugee doctors into the Turkish healthcare system. Keywords: High-skilled migration, Deskilling, Syrian refugee doctors, Migrant Health Centers in Turkey, SIHHAT project.
An evaluation on the contribution to social cohesion in forced migration through employment: The case of Syrians in the context of Turkey
This study revals that employment is a functional instrument that contributes to the mechanism, considering that social cohesion is a tool that ensures the continuation of the socio-economic order of the modern-capitalist state. In social cohesion activities carried out for the employment of refugees, the state, as the most determining actor, takes the needs of the market as a criterion. Sectoral requirements at the national and global level in employment-related activities determine the work of refugees. In this process, non-governmental organizations support the state and play a facilitating role in the field. This functional aspect of employment for social integration also proposes an item, "the irony of social cohesion as a class instrument" for the agenda. But the organizational scope of the right to work may conflict with this contrast of social cohesion. The social order can be challenged, thanks to the collective resistance that employment provides to sectors of labor. However, as the disadvantage of labor groups in terms of accessing rights and services increases, as is the case with refugees, this unique aspect of employment against social cohesion begins to disappear. This situation increases the fragility of these segments and causes them to regress in social life. The employment of Syrians in our country is an important example of this theoretical perspective. In line with the interviews with the actors operating in the employment of refugees throughout Turkey and differing from each other in terms of administration, it is observed how the employment of Syrians contributes to the socio-economic order that the state tries to protect through the aim of social integration and in fact, the market rules dominate. Keywords: State, Social cohesion, Social integration, Classism, Employment, Syrians.
The situation of Turkish people living in Germany in terms of crimmigration
Migration, which has existed since the first years of human history, partially or completely changes the lives of many people, enabling them to live a different life. This situation has benefits and harms for both the immigrant and the host country. One of the harms that should be focused on most is undoubtedly the fact that immigrants may commit rimes and affect the people of the country they visit. The deepest dimension of the concept of crimmigration is the effects of this concept and whether the harms caused by immigrants outweigh the benefits they bring. This study was conducted to reveal how much Turkish immigrants living in Germany affect the general crime rates and the debate will focus on whether the culprit for crime rates is the lack of integration among Turks or the attitude of Germans towards immigrants. While preparing the thesis, research was conducted on the concepts of immigration and crime, and the current situation of Turks in Germany and the situation of Turks who went to Germany not only as immigrants but also as refugees in recent years were taken into consideration. It was conducted with 18 Turkish immigrants living in Germany using semi-structured interviews as the method. In order to reveal the context between immigration and crime, Turkish immigrants were asked questions about Germany and analysis was made taking into account their opinions. The study was concluded by forming an opinion and insight about the responsible party regarding immigration and crime. Keywords: Migration, crime, criminal migration, Turks in Germany, integration, assimilation
Y ve Z kuşaklarının evlilik algısı: Ordu ili örneği
Bu çalışmada evlilik algısı, kuşaklar arasında değişik anlamlar yüklenebilecek bir kavram olarak görülmüştür. Çünkü toplumun dönüşümüyle birlikte dinamiklerinde yaşamış oldukları değişimler bireylerin toplum içindeki dinamiklere karşı bakışlarını değiştirmiştir. Yüksek lisans tezi çalışmasında amaç günümüzde Y ve Z kuşaklarının evliliğe karşı bakış açılarını, evlilik algılarını ortaya koymaya çalışmaktır. Bunu yaparken bu faktörleri etkileyebilecek sosyal değişkenler dikkate alınarak Y ve Z kuşağının evlilik tutumlarını ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışmada Y ve Z kuşaklarının evlilik algılarını tarafsız şekilde ölçmek için İnönü Evlilik Tutumu Ölçeği kullanılmış ve yapılan anketle birlikte kuşakların evlilik algıları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Çalışmaya katılan bireylerin evlilik algıları sosyoekonomik düzeyleri, eğitim, dindarlık düzeyleri, aile birliktelikleri ve demografik bilgileriyle ilişkisi incelenmiştir. Araştırma grubu 338 Y kuşağı, 162 Z kuşağı olmak üzere 500 kişiden oluşmaktadır. Veri toplamak amacıyla İnönü Evlilik Tutumu Ölçeği ve Kişisel Bilgi Formu kullanılmıştır. Elde edilen verilerin analizi için SPSS 24.0 kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen sonuçlar İETÖ'nin kuşakların evlilik tutumunu ölçmek amacıyla kullanılabilmesi için geçerli ve güvenilir ölçme aracı olduğunu ortaya koymuştur. Yapılan normallik analizi sonrasında 449 anketin doğru bir şekilde uygulandığı görülerek 449 anket üzerinden testler uygulanmıştır. Toplumun değişimiyle birlikte aile kurumu da değişimden etkilenen kurumlardan biri olmuştur. Geçmişten günümüze önemini korusa da kendi iç dinamiklerinde değişimler meydana gelmiştir. Bunlardan en önemlisi evlilik ve evliliği gerçekleştirirken dikkate alınan örf ve adetlerin her yeni kuşağa göre değişimidir. Alınan sonuçlar doğrultusunda; Y ve Z kuşağının evlilik algılarında bazı noktalarında benzerliklere rastlanmakla birlikte, evlilik algılarında anlamlı farklılıklara rastlandığı görülmüştür. İdeal evlilik şekli, evlilik öncesi dikkate alınan örf ve adetler, eş seçiminde belirli kriterler, evlilik tutumlarını etkileyen belirli aracı değişkenlerde Y ve Z kuşaklarının düşüncelerinde anlamlı farklılıklara rastlanmıştır. Bulgular kuşak teorisinin görüşleri üzerinden değerlendirilmiştir.
Gençlik ve beden imajı: Ordu Üniversitesi örneği
Gençler diğer birçok konuda olduğu gibi beden imajı konusunda da birçok faktör tarafından etkilenmektedir. Gençlik ve beden imajı konusu, gençlerin beden imajını şekillendirmede belirleyici olan faktörler çerçevesinde ele alınmıştır. Sosyal çevre, kitle iletişim araçları, moda, estetik ve kozmetik sektörü gibi unsurlar gençlerin beden imajını oluşturmasında oldukça etkilidir. Bu çalışmanın amacı, gençlerin beden imajını şekillendiren faktörlerin ortaya çıkarılmasıdır. Araştırmanın temel problemi gençlerin beden imajının belirlenmesinde etkili olan faktörler nelerdir şeklinde belirlenmiştir. Bu ana probleme bağlı olarak gençlerin beden imajının belirlenmesinde sosyal çevre, kitle iletişim araçları, moda, estetik ve kozmetik sektörü alt problemler olarak ele alınmıştır. Bu çalışmada nitel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Veriler görüşme tekniği ve yarı yapılandırılmış görüşme formu ile toplanmıştır. Çalışma Ordu Üniversitesi'nde 18-24 yaş aralığındaki öğrencilere ardışık örnekleme tekniği ile uygulanmıştır. Araştırma bulgularına göre sosyal çevre, kitle iletişim araçları, moda, estetik ve kozmetik cerrahi gibi unsurların gençlerin beden imajını etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.
Kent kimliğinin dönüşümünde üniversitenin etkisi: Ordu merkez ilçe örneği
Üniversiteler, bulundukları kentlerin kalkınmasına öncülük eden ve kimliğini şekillendiren en önemli kurumların başında yer alır. Akademik ve entelektüel bir merkez olarak, topluma hem sermaye sağlamakta ve hem de kültürel çeşitlilik sunmaktadır. Öğrenci ve akademisyenlerin getirdiği demografik çeşitlilik, kentin sosyal dokusunu zenginleştirirken, üniversitelerin sunduğu etkinlikler ve kültürel programlar da kent yaşamına dinamizm katmaktadır. Ayrıca, üniversitelerin araştırma faaliyetleri ve endüstri iş birlikleri, yerel ekonominin gelişmesine önemli katkılar sağlayarak, kentin ekonomik yapısını güçlendirmektedir. Bu bağlamda, üniversitelerin kent kimliğine etkisi sadece akademik değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve ekonomik boyutlarıyla da önemli bir rol oynamaktadır. Bu çerçevede çalışmada, Ordu'da ilk ve tek üniversite olan Ordu Üniversitesi'nin kentte meydana getirdiği değişimler kent sakinleri, kamu kurum ve kuruluşlarının temsilcileri ve esnafların kent deneyimlerinden yola çıkılarak incelenmiştir. Çalışmanın kuramsal ve kavramsal çerçevesi, Türkiye'de üniversite-kent ilişkisine dair yapılan araştırmaların yanı sıra Henri Lefebvre'nin mekânın toplumsal üretimi kuramından hareketle oluşturulmuştur. Nitel araştırma yöntemin kullanıldığı çalışmada, katılımcılar amaca yönelik örnekleme ile belirlenmiştir. Bu bağlamda Ordu'da ikamet eden 20 kent sakini ve esnaf ile yerel yönetimde çalışan 18 kamu çalışanı ve 2 dernek başkanına yarı yapılandırılmış görüşme formu uygulanmıştır. Elde edilen bulgulara bakıldığında, üniversite-kent ilişkisine dair literatür çalışmalarında da vurgulanan ekonomik ve sosyokültürel etkiler bu araştırmada da elde edilmiştir. Katılımcıların ifadeleri değerlendirildiğinde, Ordu kentine üniversite kurulduktan sonra eğitimde yaşanan gelişmelerin yanı sıra kentte sosyal, kültürel ve ekonomik çeşitlilik ve zenginliğin arttığı görülmüştür. Özellikle kente yönelik olan akademik ve öğrenci hareketlilikleri kentin demografik yapısını hem nitel hem de nicel anlamda olumlu yönde değiştirirken, fiziki anlamda da kentte farklı mekânsal alanların oluşmasına olanak sağlamıştır. Aynı zamanda araştırmada kent özelinde karşılanmayan beklentiler ve yetersizlik noktasında giderilmeyen sorunların olduğu da vurgulanmıştır. Bu yönüyle çalışma, üniversite kent ilişkisi bağlamında politika yapıcılarına yol gösterici nitelikte olacağı düşünülmektedir.
Eğitim kurumlarındaki yöneticilerin dört çerçeve modeline göre liderlik tarzları, motivasyonları ve girişimcilik düzeylerinin incelenmesi (İstanbul örneği – 2023)
Yapılan çalışmanın amacı dört çerçeve modeline göre okul yöneticilerinin liderlik tarzları ile yöneticilerin motivasyonları ve girişimcilik düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Araştırma, nicel araştırma yöntemlerinden ilişkisel tarama modeli esas alınarak tasarlanmıştır. Araştırmanın evrenini İstanbul ilindeki okul yöneticileri oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemi oluşturulurken okul yöneticileri, basit tesadüfi örnekleme yöntemiyle belirlenmiş olup, 344 yönetici araştırmada yer almıştır. Çalışmada kişisel bilgi formu, Liderlik Yönelimleri Ölçeği, İş Motivasyonu Ölçeği ve Yönetici Girişimcilik Ölçeği uygulanmıştır. Araştırmanın sonuçlarını değerlendirmek amacıyla elde edilen veriler, SPSS 25.0 programında analiz edilmiştir. Yapılan analizler, katılımcıların cinsiyet, medeni durum, yaş, eğitim durumu, yöneticilik deneyimi ve aynı kurumdaki çalışma süresi demografik özelliklerine göre iş motivasyonu, yönetici girişimcilik ve liderlik yönelimleri arasında anlamlı farklılıklar olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, yönetici girişimcilik ölçeği ile liderlik yönelimleri betimleme ölçeği arasında orta düzeyde pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkinin bulunduğu görülmüştür. İş motivasyonu ölçeği ile liderlik yönelimleri betimleme ölçeği arasında ise fiziksel-mental sağlık, yaşam doyumu, aile içi ilişkiler geliştirme ve pozitif duygu gibi alt boyutlar arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler saptanmıştır.
Neden ve sonuçları açısından tarikat yapılanmalarında gönüllü itaat kültürü: Menzil Tarikatı örneği
İnsanların birlikte yaşama iradesi ve ihtiyacı insanlığın var oluşundan itibaren ortaya çıkan bir ihtiyaçtır. Bilinen tarih boyunca insanlar her mecrada var olma mücadelesi vermişlerdir. Yakın tarihe kadar eğitim görme hakkından mahrum olan, seçme ve seçilme hakkı olmayan, işçilik ya da çiftçilik arasına sıkıştırılmış insanların günümüzde tüm özgürlüklerine kavuşma imkânı olduğu düşünülürse bu özgürlük ve bağımsızlık fikrinin modern dünyanın cazibeleriyle yüzlerce yıl otorite altında ezilmiş ve baskılanmış insanları tüm dış caydırıcılarıyla birlikte cezbetmesi beklenir. Bu beklentinin sonucunda özgürlüğünü eline alabilen insanın bir daha asla tahakküm altına girmeyeceğini düşünür ve buna inanırız. Ama tüm bu özgürlük fikrinin karşısında kendisini dini bir gruba adayan, şeyhinin sözünden çıkmayan ve itaat eden insanlar gördüğümüzde toplumun ya da ailelerinin baskısıyla istemedikleri bir yaşama mahkûm edilmiş insanlar olabilecekleri fikri aklımızda yer eder. İşte tam da bu noktada çalışmanın amacı ve hedef kitlesi ortaya çıkmıştır. Tezin amacı otorite ve itaat kavramlarını sosyolojik bağlamda inceleyerek kişilerin dini gruplara karşı itaat davranışı göstermelerinin altında yatan sebepleri araştırmaktır. Araştırma, nitel yöntemle, Menzil Tarikatına mensup Ankara ili Keçiören ilçesinde yaşayan 21 kadın katılımcıyla; gönüllü itaat, aidiyet ve gündelik yaşam sosyolojisi üzerine hazırlanmış 21 sorudan oluşan yarı yapılandırılmış soru formu kullanılarak görüşme yapılmıştır. Çalışmanın bu grupla yapılmasının sebebi, gönüllü itaat kavramının araştırılabileceği en belirgin örneklerden birinin tarikat yapılanması olduğunun düşünülmesidir. Bu bağlamda insanların inançları ekseninde itaatlerinin sınırlılıklarının boyutu, hangi durumlarda otoritenin sorgulanacağı ya da sorgulanabilir olup olmadığı üzerinde durulmuştur. Görüşmelerden alınan yanıtlar altı temada incelenerek anlamacı ve yorumlamacı bir bakış açısıyla analiz edilmiştir. Literatürde incelenen konularla bağlantı kurularak gönüllü itaati inşa eden dinamiklerin nedenleri ve sonuçları ile ilgili elde edilen bulgular değerlendirilmiş ve sonuç bölümünde verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Gönüllü itaat, otorite, aidiyet, tarikat, cemaat.
Özel gereksinimli bireylerin yaşadıkları sorunları aileleri ve öğretmenleri gözünden anlamak: Nimet Kamuran Korkmaz Özel Eğitim Uygulama Okulu örneği
Özel gereksinimli bireyler, doğum öncesi, doğum sırası ve sonrasında gelişim süreçlerinde ortaya çıkan çeşitli nedenlerle, bilişsel, dil, hareket, fizik, sosyal ve duygusal gelişimlerinde farklılık gösteren bireylerdir. Bu bireyler, özel gereksinimleri nedeniyle özel eğitime ihtiyaç duymaktadır. Türkiye'de nüfusun %12,3' ünün özel gereksinimli bireylerden oluştuğu tespit edilmiştir. Özel gereksinimli bireylerin toplumsal yaşamdaki deneyimleri, eğitim süreçlerinde karşılaştıkları sorunları ve sosyal alanda yaşadıkları problemleri, aileleri ve öğretmenleri gözünden çok yönlü bir bakış açısıyla ele almak önem arz etmektedir. Bu çalışma, özel gereksinimli bireylerin sosyal hayatta karşılaştıkları zorlukları, hem ailelerinin hem de özel eğitim öğretmenlerinin perspektifinden dinleyerek, yaşadığı sorunları görünür kılmayı amaçlamaktadır. Yorumlamacı-anlamacı bir yaklaşımla gerçekleştirilen bu araştırmada, nitel araştırma yöntemi kullanılarak: Nimet Kamuran Korkmaz Özel Eğitim Uygulama Okulunda öğrenim gören 10 öğrencinin velisi ve bu okulda çalışmakta olan 10 öğretmen ile derinlemesine görüşme tekniği yarı yapılandırılmış mülakat soruları ile veriler toplanmış ve analiz edilmiştir. Araştırmanın bulguları, özel gereksinimli bireylerin yaşamlarında önlerine çıkan bariyerlerin yalnızca bireysel değil, toplumsal ve eğitimsel düzeyde de ciddi sorunlar yarattığını ortaya koymuştur. Özel gereksinimli bireyler, toplumsal yapının önemli bir parçasını oluşturmasına rağmen, karşılaştıkları sorunlar büyük ölçüde toplumsal yapı ve sistemsel yetersizlikler tarafından şekillendirilmektedir.
Özgürlük kavramının iktidar ve birey ilişkileri bağlamında arınma gecesi serisi filmleri üzerinden göstergebilimsel analizi
Bu çalışma, James DeMonaco'nun Arınma Gecesi serisi filmlerini (Arınma Gecesi 1, Arınma Gecesi 2: Anarşi, Arınma Gecesi 3: Seçim Yılı ve Arınma Gecesi 4: İlk Arınma Gecesi) merkeze alarak, "özgürlük" kavramının sosyolojik bir perspektifle nasıl inşa edildiğini ve bu inşanın toplumsal gerçeklikle ne kadar örtüştüğünü analiz etmeyi amaçlamaktadır. Filmler, distopik bir gelecekte, yılda bir gece boyunca tüm suçların serbest bırakıldığı bir toplumu anlatmaktadır. Film serilerinde özgürlük kavramı, devlet iktidarı, toplumsal sınıf ve şiddet ekseninde karmaşık ve çelişkili bir şekilde ele alınmaktadır. Çalışmada, özgürlük kavramının filmlerdeki temsilleri sinema sosyolojisi çerçevesinde, göstergebilimsel analiz yöntemiyle incelenmiştir. Marx, Althusser, Gramsci, Dahrendorf ve Foucault'nun iktidar, ideoloji ve toplumsal kontrol kuramlarıyla ilişkilendirilen analizler, film serisinde özgürlüğün devlet iktidarı, toplumsal sınıf ve şiddet ekseninde çelişkili biçimlerde sunulduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca çalışmada "özgürlük" kavramının toplumsal davranışları nasıl yönlendirdiği, toplumsal norm ve değerleri nasıl etkilediği ve Amerikan toplumundaki özgürlük algısını nasıl yansıttığı üzerinde durulmuştur. Film serilerindeki özgürlük söylemi, devlet iktidarı, toplumsal sınıf ve şiddet ekseninde farklı anlamlar kazanmakta ve bu anlamlar, sosyolojik açıdan "özgürlüğün mümkün olup olmadığı" sorusunu gündeme getirmektedir. Bu çalışma, Arınma Gecesi serisi filmlerinin, özgürlük kavramının toplumsal yansımalarını ve Amerikan toplumundaki özgürlük algısını derinlemesine anlamak için önemli bir kaynak olduğunu ortaya koymaktadır. Filmlerdeki özgürlük temsilleri, sadece birer kurgusal anlatı olmanın ötesinde, toplumsal gerçekliğe dair önemli eleştiriler ve sorgulamalar içermektedir. Bulgular, seride özgürlüğün medya propagandası ve yasal şiddet yoluyla "özgürlük yanılsaması"na dönüştürüldüğünü göstermektedir. Böylece toplumsal eşitsizlikler ve sınıf ayrımları perdelenirken, birey ve toplum üzerinde yıkıcı etkiler üretilmektedir. Anahtar Kelimeler: Özgürlük, Distopik film, Arınma Gecesi Film Serisi, İktidar ve Toplumsal Kontrol, Göstergebilimsel Analiz.
Türkiye'de vatandaşlık konumuna gelen İranlıların oy verme davranışı üzerine sosyolojik bir inceleme: İstanbul örneği
Bu çalışmada, Türkiye'de vatandaşlık statüsü kazanmış İranlı göçmenlerin oy verme davranışları analiz edilmektedir. Küresel ölçekte yoğunlaşan göç hareketliliği, göçmenlerin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi yönelimlerini de anlamayı gerekli kılmaktadır. Özellikle Türkiye, coğrafi ve politik konumu itibarıyla Orta Doğu merkezli göç dinamikleriyle uzun süredir iç içe bulunmaktadır ve bu nedenle geniş çaplı göç dalgaları için önemli bir hedef ülke hâline gelmiştir. Bu çerçevede, vatandaşlık hakkı elde eden göçmenlerin oy verme davranışlarını incelemek, onların yeni toplumsal ve siyasal bağlamda nasıl konumlandıklarını anlamak açısından önem arz etmektedir. Araştırma, Türkiye'de vatandaşlık kazanmış 20 İranlı göçmenle derinlemesine ve yüz yüze gerçekleştirilen mülakatlara dayanmaktadır. Nitel araştırma yönteminin benimsendiği bu çalışmada, katılımcılara kartopu örnekleme tekniği aracılığıyla ulaşılmaktadır. Seçmen davranışını açıklamaya yönelik kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde; rasyonel tercih modeline göre bireyler, kendi çıkarlarını maksimize edecek biçimde bilinçli ve hesaplı tercihlerde bulunmaktadır. Sosyolojik modele göre ise seçmenler, içinde bulundukları toplumsal grupların kültürel değerleri, kimlikleri ve ortak çıkarları doğrultusunda oy kullanmaktadır. Psikolojik model ise bu iki yaklaşım arasında bir ara pozisyon benimseyerek, seçmenlerin aile gibi aidiyet grupları üzerinden siyasal partilere duygusal bir bağlılık geliştirdiklerini öne sürmektedir. Bu çalışma, Türkiye'de vatandaşlık statüsü elde etmiş İranlı göçmenlerin oy verme davranışlarının hem rasyonel çıkar hesaplarına hem de kültürel geçmişlerinden gelen değer ve kimlik unsurlarına dayandığını ortaya koymaktadır. Ayrıca, katılımcıların sahip olduğu sosyal sermaye düzeylerinin, oy verme eğilimleri üzerinde etkili olduğu da gözlemlenmektedir. Anahtar Kavramlar: Oy verme davranışı, Seçmen, Siyasi tercih, Göç
Balkanlar'dan Anadolu'ya göç ve sosyal değişme: Yeniköy örneği
Bu çalışma, Lozan Barış Antlaşması uyarınca Türkiye ve Yunanistan arasında 1923'te başlayan nüfus mübadelesi sonucunda Selanik'ten göç eden mübadiller tarafından Manisa'da kurulan Yeniköy mahallesinde yıllar içinde meydana gelen toplumsal değişimin genç, orta ve yaşlı kuşaklar tarafından deneyimlenme ve anlaşılma biçimlerini konu edinmektedir. Bu yönelimle çalışmada, Yeniköy çerçevesinde toplumsal değişim, alt kültür, mübadele, zorunlu göç ve Bektaşilik kavramları üzerinden bir köy monografisi oluşturulmuştur. Çalışmada bilişsel etnografik bir yaklaşım benimsenerek nitel araştırma yöntem ve teknikleri kullanılmıştır. Buna göre kuşakları temsil eden onar kişilik üç gruptan oluşan toplam otuz kişilik bir katılımcı grubu ile yarı yapılandırılmış görüşmeler gerçekleştirilmiş ve katılımlı gözlemler yapılmıştır. Çalışmanın birinci kuşak katılımcılarını mübadeleyi deneyimleyen veya deneyimleyenlerin çocukları, ikinci kuşak katılımcılarını birinci kuşağı oluşturan mübadillerin çocukları, üçüncü kuşak katılımcılarını ise birinci kuşağın torunları oluşturmaktadır. Elde edilen veriler, içerik analizi uygulanarak katılımcıların belirttiği ortak durumlar, sorunlar, düşünceler ve diğer kültürel unsurlar üzerinden değerlendirilerek temalara ve kategorilere ayrılmış, ardından da kodlara ulaşılmıştır. Çözümlenen veri, Sztompka (1993) tarafından geliştirilen Dinamik sosyal alan modeli bağlamında değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda, Horasan'dan Anadolu'ya gelen, ardından Balkanlar'a göç eden ve 1923 nüfus mübadelesi ile şu an yaşamlarını sürdürdükleri Manisa'ya yerleşen Yeniköylülerin, yaklaşık beş yüz yıllık sosyo-kültürel birikimlerini sürdürdükleri görülmüştür. Fakat, bu birikimlerin kuşaklar arasında deneyimlenme ve yorumlama biçimleri bakımından farklılıklar gösterdiği bulgulanmıştır. Örneğin, evlilik tercihleri, düğün ve cenaze törenleri, Hıdırellez ve Nevruz kutlamaları ve Bektaşilik ile ilgili özel günler bağlamında, birinci kuşak katılımcıların gelenekleri bildikleri ve sürdürdükleri, ikinci kuşak katılımcıların bu gelenekleri bildikleri fakat kişisel yaşamlarında daha az uyguladıkları, üçüncü kuşak katılımcıların ise bu bilgi ve uygulamaları kişisel yaşamlarına dahil etmedikleri görülmüştür. Buna benzer biçimde, köyün sosyo-tarihsel öyküsünün de zaman içerisinde kuşaklar arasında farklılaşarak aktarıldığı gözlenmiştir. Bu bulgular dahilinde çalışma, bir yaşamı ardında bırakarak Türkiye'ye gelen mübadiller tarafından inşa edilen yeni yaşamın yüzüncü yılına yaklaşıldığı bir dönemde, bu mübadeleyi deneyimleyen nesillerin yaşamlarına ilişkin bir fotoğraf sunmaktadır.
Moldova'daki Gagauz Türklerinin dil ve eğitim durumları üzerine sosyolojik bir araştırma
23 Aralık 1994'te Moldova parlamentosunda Gagauziya Özerk Bölge Birimi'nin (Gagauz Yeri) oluşturulmasına ilişkin bir yasa çıkarıldı. Bu yasanın resmi adı "Gagauziya'nın özel yasal statüsü (rus. "Zakon ob osobom pravovom statuse Gagauzii (Gagauz Yeri)") olarak geçmektedir ve yasanın asli amacı kısmında Gagauz Türk halkının özerklik statüsünün tanındığını görebilmekteyiz. Aynı yasaya göre Gagauziya'nın kendi milli bayrağı, marşı ve sembölü belirtilmiş ve bunlar Moldova devleti tarafından da tanınmış oldu. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte Gagauz Türklerinin siyasi statüleri değiştikçe, sosyo-kültürel yapısı ve kimlik inşasında değişimler gerçekleşmiştir. Bu çalışma kapsamında Moldova'da yaşayan Gagauz Türklerinin kültürlerini sürdürme durumları, dil ve eğitim durumları, aile yapısı, sosyal etkileşim durumları, aidiyet duygusu ve kültürel aktarım süreçleri incelenmiştir. Araştırma bölgesi olarak özellikle Moldova'da yaşayan Gagauz Türklerinin bulunduğu yerin seçilmesindeki amaç, Gagauz Türklerinin kendilerine ait sadece bu bölgede özerk bir yapıya sahip olmaları. Nitel veri toplama yöntemlerinin kullanıldığı bu çalışmanın alan araştırması Moldova'da gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın nitel kısmında ise kartopu örnekleme tekniği kapsamında Moldova'da yaşayan Gagauz Türk toplumunun çeşitli kesimlerini temsil eden 29 katılımcı ile yarı-yapılandırılmış görüşme tekniği ile veri toplanmış ve analiz edilmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre; Moldova'da yaşayan Gagauz Türklerine Sovyetler Birliği sonrasında uygulanan eğitim politikalarına göre, eğitim durumlarının yüksek seviyede olduğunu söylemek mümkündür. Gagauz okullarında eğitim ağırlıklı olarak Rus dilinde verilmektedir. Eğitimin kalitesi yüksek olup, yüksek eğitimde fakülte seçenekleri çoktur. Ancak ülkede ekonomik sıkıntılar mevcut olduğundan dolayı genç Gagauz Türkleri eğitim dili olarak Rus dilini benimsemektedirler. Bunun yanında Gagauz Türkleri kendi kültürünü ve Gagauz dilini sonraki nesillere aktarılabilmektedir. Gagauz Özerk Bölgesi yasal statüsünü aldıktan sonra, kendi ana Gagauz dilini koruyabilmektedir. Moldova'da yaşayan Gagauz Türklerinin, Sovyetler Birliği'ndeki gibi çekirdek aile yapısına sahip oldukları belirtilmiştir ve aile içi konuların karar alma sürecinde, tüm aile bireyleri eşit bir şekilde rol oynamaktadır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte dini kısıtlamalar da ortadan kalkmıştır. Gagauz Türkleri için dini teamüllere uyulması önemli olduğunu ifade etmek mümkündür.
Kökenlerden menzillere toplumsal hareketlilik stratejileri: Türkiye'de ve Almanya'da yaşayan emekli Türk bireylerin durumları üzerine niteliksel bir inceleme
Bu çalışma toplumsal hareketlilik dinamiklerini açıklamaya çalışan çeşitli yaklaşımların metodolojik ve açıklayıcı kabiliyetlerinin bir değerlendirmesini yapmaktadır. Bu değerlendirme halen Türkiye'de ikamet etmekte olan emekli bireyler ile Almanya'ya göç etmiş ve orada ikamet etmekte olan Türkiye kökenli göçmen emekli bireylerden yoğun ve karşılaştırmalı bir araştırma tasarımı yoluyla derlenmiş verilerden yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu çalışmanın temel iddiası hareketlilik dinamiklerinin en iyi makro düzeydeki yapısal eşitsizliklere işaret eden etkenlerin aktörlerin arızi bağlamlarında yer alan mezo ve mikro düzeydeki etkenlerle nasıl bir araya geldiğine dikkat etmek suretiyle anlaşılıp açıklanabileceğidir. Bu nedenle bireylerin kökenleri ile menzil konumları arasındaki ilişkiyi sosyal hareketlilik sürecini etkileyen tüm etkenlerle bağlantılı olarak sorunsallaştırmak ve eklemleşmelerin aynı konumlardan hareket eden bireyler bakımından nasıl farklı örüntülere ve farklı hareketlilik sonuçlarına yol açan farklı mekanizmalar ürettiğini belirlemek gerekmektedir. Bu amaca yönelik olarak çalışma, bu iki ülke bağlamında ve farklı mesleki kökenlerden elde edilen verilerden ortaya çıkan mekanizma ve örüntülerin vaka içi ve vakalar arası karşılaştırmasını yapmaktadır. Araştırma sonuçları, bireylerin kültürel, toplumsal ve siyasal bağlamları ile ilgili makro düzeydeki etkenlerin onların ne türden bir hareketlilik stratejisi izleyecekleri üzerinde önemli bir etkiye sahip olduklarını göstermektedir. Dahası, bireylerin sahip oldukları iktisadi, kültürel ve toplumsal tüm kaynakları nasıl kullanacakları ve belirli kısıtları nasıl aşacakları yalnızca erişmeyi hedefledikleri menzil konumlarından değil, aynı zamanda kendilerinin etnik, dini, siyasi mensubiyetlerinden, toplumsal rolleri, sorumlulukları ve dayanışma ilişkilerinden etkilenen bir yapıya sahiptir. Hanehalklarını veya aileleri çekirdek veya genişletilmiş olarak sınıflandırmaya yönelik tanımsal ölçütler, onları tek tip veya özdeş olarak işleyen toplumsal birimler yapmamakta ve bu tanımsal ölçütler bir toplumsal birim olarak hanelerin kendileri veya üyelerinin kuşaklar arası hareketliliği için iktisadi, sosyal ve kültürel sermayelerini farklı şekillerde kullanıp yatırım yapmadaki çeşitliliği yakalamaya muktedir değildirler. Sonuçlar ayrıca, bireylerin hareketlilik yörüngelerini ve menzil konumlarını planlarken verdikleri tüm kararların, verili arızi bağlamda gerçekleşen rasyonel bir değerlendirmenin sonucu olduğunu ve çoğunlukla, öncelikli olarak mevcut konumlarını korumak ve mümkün ise de bir kademe daha yukarı çıkmak olduğunu göstermektedir. Son olarak, bireylerin yaşamlarındaki belirli dönüm noktaları ve/veya yaşamlarındaki 'önemli ötekilerin' yardımı nedensel bir önem kazanabilmekte ve hareketlilik yörüngelerini oldukça önemli şekillerde etkileyebilmektedir.
Türkiye'de erkekliğin cinsel politikası: Kimlikler ve sünnet pratikleri
Bu araştırmada Türkiye Toplumu'nda erkekliğin bir bedensel-cinsel politikasının olduğu ve bu politikanın Türkiye'de inşa edilme sürecinde Selek'in (2018) ve Barutçu'nun (2013) imlediği üzere sünnet ritüelinin ilk basamak olduğu düşüncesinde yola çıkılmıştır. Sünnet oğlan çocuklarının "makbul erkek (adam) olma" yolunda ilerlerken tanık oldukları selamlık kültürü ve cinsel tecrit pratikleri ile tanıştıkları bir erken erkeklik deneyimidir. Bu çerçevede bu araştırma dini/etno-dinsel kimlik ve cinsel yönelim kesişimselliğinde farklı erkeklikleri, erkeklik inşalarını ve Türkiye Toplumu'ndaki erkekliğin cinsel politikasının inşa süreçlerinin ilki olan sünnet ritüeli bağlamında ele almayı amaçlamıştır. Ayrıca, oğlan çocuklarının genelde rızaları olmadan bedenleri üzerinde gerçekleştirilen hak ihlalleri bütününü (fiziksel-cinsel şiddet) erkekliğin toplumsal inşası bağlamında irdelemeyi amaçlamaktadır. Bu doğrultuda yöntemsel olarak eleştirel erkeklik çalışmaları perspektifini odağına alan feminist bir nitel araştırma dizayn edilmiş ve 20 Alevi-heteroseksüel, Sünni-heteroseksüel, Alevi-eşcinsel ve Sünni-eşcinsel erkek ile derinlemesine görüşmeler yürütülmüştür. Araştırmanın sonucu olarak da erkeklerin erkekliği aile, eğitim hayatı vb. toplumsal kurumlar aracılığıyla öğrendiği görülmektedir. Ayrıca, erkeklerin kimlik kesişimselliği bağlamında deneyimleri farklılaşmakta olup özellikle cinsel yönelim konusunda Sünni eşcinsel erkeklerin cinselliğe dair hayatlarının birçok evresinde 'utanç' ve 'suçluluk hissi' yer edinirken Alevi eşcinsel erkeklerin hayatlarında bu duygular gündeme gelmemektedir. Bir başka sonuç olarak da özellikle azınlık etnik kimliklere sahip erkeklerin erkekliğinin şekillenmesinde Türkleştirme politikasının bir sonucu olan 'asimilasyon' kavramı yatmaktadır ve azınlık erkeklerinin bu asimilasyon ve ezilme deneyimleri ekseninde bir erkeklik koalisyonu düşüncesi gündeme alınmıştır. Sünnet ile ilgili olarak da sünnetin hem yerel hem de uluslararası kanunlarda bir hak ihlali yaratacak unsurları barındırdığı görülmüştür. Ayrıca, erkeklerin oğlan çocukluk dönemlerinde sünnet ritüeli ile ataerkil kodları içselleştirdikleri ve Alevi, Sünni olmalarına göre de bu içselleştirmenin farklılaştığı görülmüştür.
Yabancılık ve ötekilik tahayyülleri üzerine kuramsal tartışmalar
Bu çalışma kavramsal ve kuramsal olarak öteki ve yabancı kavramlarına odaklanmaktadır. Çalışmada ötekiliğin modernizm, ulus-devlet, öznelik gibi ilişkili bir şekilde çalışıldığı birçok makaleye yer verilmiştir. Daha sonrasında Herbert Mead'in, Sosyal Kimlik Kuramcılarının ve Jürgen Habermas'ın ötekilik düşüncelerine yer verilmiştir. Öteki kavramının esnekliğinden dolayı kavramın birçok kullanım biçimlerini görmek bakış açısı sağlamaktadır. Ayrıca ötekiliğin sosyalleşme süreci, grup bilinci ve ulus-devlet haliyle ilişkiselliğini belirtmek kavramın kullanım alanlarını göstermektedir. Yabancı kavramına dair ise Richard Sennett'in, Zygmunt Bauman'ın, Robert Ezra Park'ın ve Georg Simmel'in görüşlerine yer verilmiştir. Bu kuramcılar, yabancı kavramını öteki kavramından farklı olarak çeşitli düzeylerde kullanmışlardır ve ayrıca yabancı kavramını kuramsal/terimsel anlamıyla somutlaştırmışlardır. Çalışma, öteki ve yabancı kavramlarının kategori, temsil ve kalıp yargı kavramlarıyla kurulan arka planına değinmiş sonrasında da alanda var olan lisansüstü çalışmalarda öteki ve yabancı kavramlarının kullanım biçimlerine yer vermiştir. Dolayısıyla bu çalışmada kategori, temsil ve kalıp yargı kavramlarının öteki ve yabancı kavramlarının benzerlikleri olduğu üzerinde durulmaktadır. Daha sonrasında ötekiliğe ve yabancılığa dair literatürde var olan çalışmalara odaklanarak kavramların ne olduğu üzerine bir çalışma gerçekleştirilmiştir. Sonuç olarak ise öteki ve yabancı kavramlarının farklılıklarına değinilmiştir. Bu farklılıklar yabancının egemen olmayan olması, ötekiye göre daha keskin sınırlarla etkileşimlere dahil olduğu gibi sonuçları ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmayla kavramların taşıdığı anlamların farklılıklarına değinilmek istenmiştir. Yapılan kuramsal tartışmayla birlikte sosyal bilimler alanında öteki ve yabancı kavramlarının sınırlarına dair bir çalışma gerçekleştirilmiştir.
Esnekleşen çalışma ilişkilerinin kuşaklararası dayanışma sürecine etkisi
Bu araştırmada, post-fordist dönem ile bütünleşen esneklik olgusu çalışma ve kuşaklararası dayanışma ilişkileri bağlamında ele alınmaktadır. Bu doğrultuda esnekleşen çalışma ilişkilerinin kuşaklararası dayanışma ilişkilerine olan etkisi değerlendirilmektedir. Bu bağlamda tezin amacı, esnekleşmenin çalışma ilişkilerini nasıl etkilediğinin anlaşılması ve bireylerin kuşaklararası dayanışma ilişkilerindeki yansımalarının analiz edilmesidir. Bu amaçla ilk olarak araştırmada post-fordizm bağlamında esnekleşmenin çalışma ilişkilerine yansımalarının neler olduğu temellendirilmiştir. Devamında çalışma ilişkilerindeki esnekleşmenin kuşaklararası dayanışma sürecine nasıl yansıdığı Vern L. Bengston'un kuşaklararası dayanışma yaklaşımıyla eklektik bir yapı içerisinde ele alınmıştır. Bu doğrultuda çalışma ilişkilerindeki esnekleşme süreci, Bengston'ın kuşaklararası dayanışma yaklaşımının alt boyutlarıyla ilişkisel bir yapıda inşa edilmiştir. Bu yapı çerçevesinde araştırmanın soruları oluşturulmuştur. Katılımcılar kartopu tekniği ile tespit edilmiştir. Yarı yapılandırılmış soru formlarının kullanıldığı derinlemesine görüşmeler ile veri toplanmıştır. Bu araştırma sonucunda, çalışma ilişkilerindeki esnekleşmenin bireylerin mevcut kuşaklararası dayanışma ilişkilerine dâhil olmasını engellediği ve kuşaklararası dayanışma ilişkilerinin yapısal sürdürülebilirliğine zarar verdiği görülmüştür.
Toplumsal konumun sürdürülmesinde eğitimin rolü
Bu çalışma toplumsal eşitsizliklerin tedrisi eşitsizliklere dönüşüm sürecini ele almaktadır. Bu doğrultuda, yükseköğretime katılmış öğrencilerin sınıfsal pozisyonlarının üniversite ve bölüm tercihlerine etkisi incelenmektedir. Araştırmanın amacı ise bu bağlamda yükseköğretimdeki öğrencilerin ebeveynlerinden miras aldıkları ekonomik, kültürel ve sosyal sermayelerinin, üniversite ve bölüm tercihlerindeki rolünü ve sınıfsal pozisyonlarını nasıl yeniden ürettiğini anlamaktır. Bu doğrultuda Pierre Bourdieu'nün kavramsal ve kuramsal çerçevesinden faydalanılmıştır. Çalışmada nitel araştırma yöntemi benimsenmiştir. Bilkent ve Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitelerinde sayısal (Mühendislik), eşit ağırlık (Hukuk, İktisat, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi, Uluslararası İlişkiler, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı ve Sosyoloji) ve dil (İngiliz Dili ve Edebiyatı ve İngilizce Mütercim Tercümanlık) bölümlerinde öğrenim gören toplamda 38 öğrenci ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Araştırmada bu iki üniversite öğrencileri arasında ebeveynlerinden miras aldıkları ekonomik, kültürel ve sosyal sermayelerin birbirinden önemli ölçüde ayrıştığı görülmüştür. Yüksek akademik başarı gösteren Bilkentli öğrencilerin ebeveynlerinin toplam sermaye hacimleri oldukça yüksektir. Bu ebeveynler çocuklarının eğitimi için bilinçli ya da farkında olmadan özel bir çabanın ve yatırımın içinde oldukları görülmektedir. Öğrencilerin, ailelerinden miras aldıkları sermayelerin avantajı sayesinde okul ve bölüm tercihlerinde çok daha kararlı bir şekilde hareket ettikleri ve ayrıcalıklı mevcut toplumsal konumlarını sürdürecek meslek yönelimlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan daha düşük akademik başarı gösteren AYBÜ'lü öğrencilerin ebeveynlerinin toplam sermaye hacimlerinin düşük olduğu görülmüştür. Ebeveynlerin çocuklarının eğitimi için yönlendirme ve yatırımdan uzak bir sürecin içinde oldukları anlaşılmaktadır. AYBÜ'lü öğrencilerin ailelerinden miras aldıkları dezavantajlı sermayeleri nedeniyle okul ve bölüm tercihlerinde doğal bir şekilde hareket ettikleri fark edilmiştir. Bunun yanında, bu öğrencilerin ayrıcalıklı olmayan toplumsal konumlarını yükseltecek mesleki yönelimlere sahip olduğu görülmüştür.
Afganistan'dan Batı ülkelerine göç sürecinde Türkiye'nin konumu: Trabzon'daki Afganlılar üzerine bir araştırma
Bu tezin konusu Afganistan'dan Türkiye'ye göç eden ve Trabzon ilinde ikamet eden Afganistan asıllı göçmenlerin göç süreçlerinde Türkiye'yi hedef ülke olarak mı Batı ülkelerine geçişte transit ülke olarak mı konumlandırdıklarının anlaşılmasıdır. Bu tezin amacı göçmenlerin göç süreçleri içerisinde hedef ve transit ülke olarak konumlandırabildikleri Türkiye'nin, Afganistan asıllı göçmenlerce nasıl konumlandırıldığının anlaşılmasına yöneliktir. Bu tezde yöntem olarak nitel araştırma yöntemi kullanılmış ve Trabzon ilinde ikamet eden Afganistan asıllı 20 katılımcıyla yarı yapılandırılmış görüşmeler düzenlenmiştir. Görüşmeler MAXQDA 2020 nitel veri analiz programı aracılığıyla organize edilerek değerlendirilmiştir. Bu tez çalışmasının sonucunda ise Trabzon'da ikamet eden Afganistan asıllı göçmenlerin göç hikayelerinde Türkiye'yi, Batı ülkelerine geçişte transit ülke olarak konumlandırdıkları anlaşılmıştır. Bu noktada göçmenlerin göç hareketliliklerini sürdürme kararlarında Batı ülkelerinde temel hak ve hizmetlere ulaşımın Türkiye'ye kıyasla daha iyi olacağı düşüncesinin etkili olduğu tespit edilmiştir. Göçmenlerin Türkiye'deki mevcut koşullarıyla Batı ülkelerindeki koşulları kıyaslamalarında içinde bulundukları ilişki ağlarının etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Cinsiyeti yeniden düşünmek: Türkiye'de queer feminizmin olanaklılığı
Disiplinlerarası çalışma alanları olan feminizm ve queer teori tarihsel süreç içerisinde baskıcı iktidar sistemlerine dair yüzeyde birbiriyle örtüşen karşı koyma stratejileri gözetmiş olsa da hegemonik cinsiyet ve toplumsal cinsiyet algısına meydan okumada belirli farklılıklar barındırmıştır. Bu farklılıklardan veya örtüşmeme hallerinden ortaya çıkan queer feminizm, cinsiyete/toplumsal cinsiyete ve kimlik politikalarına getirdiği eleştiriler ile yeni araştırma kapıları açmıştır. Yapılan araştırma ile queer feminizmin Türkiye'de olanaklılığını açımlarken feminist hareketin anaakım cinsiyet yaklaşımını dönüştürmede, cinsiyeti yeniden düşünmemizde ve daha önceki cinsiyet söylemleri ile karşılaştırıldığında cisnormatif iktidar alanlarını bozarak baskıdan özgürleşmeye doğru yol almada söz konusu queer feminizmin daha yenilikçi ve etkili bir hareket alanı olup olmadığını açığa çıkarmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda İzmir ili özelinde feminist hareketlerde ve LGBTİ+ hareketinde yer almış aktivist özneler ile derinlemesine mülakat tekniği ile görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Yapılan görüşmeler sonucunda feminist hareket ile LGBTİ+ hareketinin pratikte ortaklaşamadıkları, feminist hareketin cinsiyet anlayışında heteropatriyarkanın ikili cinsiyet sistemini temel aldığı ve bundan dolayı da trans öznelerin hareket içerisindeki konumlarını politik anlamda sorguladığı görüşleri ortaya çıkmıştır. Günümüz feminist hareketinin transfeminizmden ve queer teoriden yeteri kadar beslenemediği ve bu nedenle cisnormatif heteropatriyarkanın cinsiyet görüşünü pekiştirdiği sonucuna varılmıştır.
Hegemonik erkekliğin akademide yeniden inşası
Çalışma, Türkiye'de erkek akademisyenlerin hegemonik erkeklik kavramını, aldıkları eğitimle beraber nasıl yeniden inşa ettiklerini ve oğullarına nasıl aktardıklarını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda araştırma feminist bakış açısıyla hegemonik erkeklik, patriyarka ve sosyal inşa kavramları etrafında tasarlanmıştır. Nitel yaklaşımla incelenen çalışma kapsamında, Ege Üniversitesi'nde görev yapan 15 erkek akademisyenle yarı-yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Araştırma, eğitim seviyesinin artmasıyla erkek akademisyenlerin, toplumsal geçiş aşamalarını oğullarına ne derece aktardıkları ve babalıkları üzerinde betimsel analiz yapmayı hedeflemektedir.
Osmanlı'dan günümüze gelenekselleşen kapıkulu ilişkisinin devlet tarikat üzerindeki görünümü
Devlet-tarikat ilişkisi, Osmanlı'dan günümüze bilinen ve göz önünde olan bir gerçekliktir. Sosyolojik bağlamda toplumsal kurumlar ile kurduğu bağ, tarikatların geçmişten günümüze görünürlüğünün devamlılığını sağlamıştır. Bu durum devlet ile tarikatları siyasi, ekonomik, sosyal ve askeri zeminde simbiyotik ilişki içerisinde bulunmasına neden olmuş, böylelikle karşılıklı nemalanma ilişkisi gelenekselleşerek günümüze kadar etkinliğini sürdürmüştür. Osmanlı, kuruluşundan itibaren simbiyotik ilişki içerisinde olduğu tarikatların, Cumhuriyet'in kuruluşu ile nemalanma biçimi değişiklik gösterse de devam etmiştir. Bu noktada karşımıza etkin bir görüntü sergileyen Bektaşi ve Nakşibendi tarikatları çıkmaktadır. Çalışma boyunca da belirtilen iki tarikat ekseninde devlet-tarikat ilişkisi ele alınmış, bu simbiyotik nemalanma biçiminin gelenekselleşerek kapıkulu ilişkisine dönüşme süreci sosyolojik olarak analiz edilmiştir.
Prekaryalaşmış kadınların çalışma halleri: Mersin Sebze ve Meyve Hali'nde çalışan kadınlar üzerine bir araştırma
Toplumsal alanda çalışıyor olabilmek, bireysel olarak var olabilme ve yaşam garantisini elde etmeyi sağlayan önemli bir unsurdur. Çalışan bireyin çalışma şekli, çalışma sahasında ve toplumsal sahada kim ve ne olduğu içinde bulunduğu koşulların nasıl olduğunu da ortaya koymaktadır. Esnek ve güvencesiz çalışma koşullarında yaşanan korku, endişe, gelecek kaygısı ve toplumsal cinsiyetçi tutumlar prekaryalaşmış kesimin varlığını açığa çıkarmaktadır. Bu çalışma prekaryalaşmış bir kesim olarak nitelenenkadın çalışanların çalışma koşullarını ve prekaryalaşma deneyimlerini kapsamaktadır. Bu araştırmada nitel araştırma yöntemi, derinlemesine görüşme tekniği kullanılmıştır. Mersin/Akdeniz Sebze ve Meyve Hali sevkiyat bölümünde çalışan 23 kadın çalışana açık uçlu sorular sorulmuş, elde edilen veriler bağlamında içinde bulundukları güvencesiz, sigortasız çalışma koşulları ve maruz kaldıkları toplumsal cinsiyetçi tutumlara açıklık getirilmiştir.
Toplumsal değişme sürecinde siyasal partilerin dönüşümü: CHP örneği
II. Dünya savaşı sonrasında dünya çok hızlı bir değişim ve dönüşüm dönemine girmiştir. Bu değişimlerin ve ortaya çıkan dönüşümlerin ana kaynağı olarak teknolojik gelişmeler gösterilmektedir. İletişim, ulaşım ve özellikle bilişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler bir yandan üretim teknolojilerini ve üretim biçimini değiştirmekte bir yandan da sermayenin, üretimin, kültürün, bilginin küreselleşmesine neden olmaktadır. Yaşanan bu değişim süreci ülkelerin toplumsal, kültürel ve siyasal yapı ve kurumlarını da etkilemektedir. Etkilenen siyasal kurumların başında siyaset kurumu ve siyasal partiler gelmektedir. Bu süreçte siyasal partilerin ideolojik konumlanmaları, liderlik yapıları ,üye yapısı, seçmen tabanı ve baskı gruplarıyla ilişkilerinde değişimler ortaya çıkmıştır. Dünyada yaşanan değişim süreci Türkiye'yi ve Türkiye'deki toplumsal, kültürel, siyasal kurum ve kuruluşları da etkilemiştir. Siyasal kurumların başında ise Türkiye'nin siyasal partileri ve uzun bir tarihsel geçmişe sahip olan Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) gelmektedir. CHP bu değişim sürecinden nasıl etkilenmektedir? CHP'de lider ve lider kadroları, üye yapısı, seçmen tabanı ve baskı gruplarıyla ilişkiler nasıl şekillenmektedir? CHP'de, Batı Avrupa'daki sosyal demokrat kitle partilerinin yaşadığı ideolojik yumuşama yaşanmakta mıdır? CHP, "toplayıcı parti" ye dönüşmekte midir? Bu tez çalışmasında bu soruların yanıtı aranmıştır. Araştırmanın verileri konuyla ilgili literatür ve 26 CHP elit siyasetçiyle yapılan mülakatlardan elde edilmiştir. Mülakatlardan elde edilen verilerden bulgulara ulaşılması içerik analizi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın bulgularına göre, gerek global düzeyde gerekse Türkiye bağlamında ortaya çıkan toplumsal değişim sürecinden CHP de etkilenmektedir ve değişmektedir. Özellikle 2010 sonrasında CHP politika ve söylemlerine bakıldığında CHP'deki değişimin; ideolojik yumuşama, üyenin rolünün azalması, lider ve genel merkezin güçlenmesi, seçmen tabanını ve baskı grupları ile ilişkilerini genişletme çabası olarak ortaya çıktığı görülmektedir. CHP'deki bu değişimler CHP'nin "toplayıcı parti" olma yönünde ilerlediğini göstermektedir.
Türkiye'de bir biyopolitika alanı olarak HIV'e bakmak
İnsan bedeni bireysel olduğu kadar toplumsaldır ve bu toplumsallık bedenin iktidar ilişkilerinden, kültürel üretimlerden ve söylemlerden bağımsız olmadığını gösterebilmektedir. Bununla birlikte bedenin toplumsal veya iktidar ilişkileri bağlamında nasıl denetlendiğini, terbiye edildiğini, nasıl münasip veya makbul hale getirilmeye çalışıldığını sorgulamak, irdelemek, araştırmak önemlidir. Toplum içindeki iktidar ilişkileri bağlamında hareket etmek zorunda bırakılan özneler, biyoiktidar yolu ile de bedenleri üzerinden bir beden kıskacına girebilmektedirler. Bu biyoiktidar kıskacı ve iktidar ilişkileri bağlamında toplum içinde gücü elinde bulunduran yani çoğunluk diye de belirtebileceğimiz sosyal grup(lar) oluşabilmektedir. Gücü elinde bulunduran sosyal grubun üyesi olan özneler dışında kalan sosyal grup veya özneler çoğunluk diye de belirtebildiğimiz yani gücü elinde bulunduran grup/özneler tarafından ötekileştirmeye, damgalanmaya veya hak mahrumiyetine maruz bırakılabilmektedirler. Bunun için güç sahibi özneler veya sosyal grup dışında kalmaları yeterli olabilmektedir. Bu araştırmanın amacı da tam da bu noktada çoğunluğu kapsayan "sağlıklı beden" tanımlamasından ayrılıp bir "sağlık sorunu" yaşayan HIV tanısı almış özneleri içermektedir. Tanı almış öznelerin toplum içindeki iktidar ilişkileri ve bunun yanında biyoiktidar aracılığıyla kıskaca alınmış, örselenmiş, ötekileştirip damgalanmış bedenlerini konu edinen bu araştırma yine öznelerin kendi söylemleri üzerinden etnometodolojik araştırma tekniği ile yapılmıştır. Sayısal verilerin ve sahada yapılan araştırmanın sosyolojik yorumlanmasını içeren bu araştırma sonucunda sosyolojik anlamda göz ardı edilen HIV tanısı almış öznelerin gündelik yaşam pratikleri, kendilerini toplum içinde konumlandırma biçimleri ve bedenlerine karşı bakış açıları gün ışığına çıkmıştır. Toplam 25 kişi ile yapılan görüşmeler ve bu görüşmeler doğrultusunda yapılan teorik okumaları kapsayan bu tez ile beraber tanı almanın damgalanma ile bağı ve HIV/AIDS'e yönelik sarılmadan, aynı ürünleri kullanmaktan, öpüşmekten gibi doğru bilinen ama aslında yanlış olan bilgiler açığa çıkmıştır.
Suriyeli tarım işçilerine yönelik yerli halkın deneyimleri üzerine bir inceleme: Erdemli örneği
Bu araştırmada Mersin'in Erdemli ilçesinde Suriyeli tarım işçisi çalıştıran tarım işletmesi sahiplerinin Suriyeli işçilere yönelik tutumları araştırılmıştır. Araştırma kapsamında sekiz erkek, dört kadın olmak üzere 12 katılımcıyla görüşme yapılmıştır. Araştırma bulguları teorik olarak kültürel ırkçılık kavramıyla desteklenmeye çalışılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre araştırmaya katılan tarım işletmesi sahipleri; yerli işçi bulamadıkları zaman Suriyeli işçiye yöneldiklerini, genel olarak yerli ve Suriyeli işçiye aynı ücreti ödediklerini, yerli ve Suriyeli işçilerin sigortasız çalıştırıldığını, tarım işletmecileri ve Suriyeliler arasında bugün dil probleminin yaşanmadığını ve tarım işletmecileri Suriyeli işçilerden tarım işlerini düzgün yapmaları beklentilerini ifade ederken, buradaki veriler ekonomik temelli ve çalışma hayatını kapsayan sonuçlar olmuştur. Tarım işletmecilerinin Suriyeli işçilerden diğer beklentileri ise ahlaki, kültürel normlara uymaları gerektiği şeklinde olmuş ve bu veriler kültürel söylemler nedeniyle kültürel ırkçılık kavramıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tarım İşletmecileri, Yerli Tarım İşçileri, Suriyeli Tarım İşçileri, Tutumlar, Kültürel Irkçılık.
Etnisite, din ve kimlik inşası üzerine sosyolojik bir araştırma: Arap Alevileri
Arap Aleviler Türkiye, Suriye Lübnan'ı kapsayan bölgede yoğun olarak yaşayan etno-dinsel bir topluluktur. Gelenek ve inançlarını korumak açısında gizliliğe ve kapalılığa dayalı bir yapı tesis etmişlerdir. Türkiye'nin çok kültürlü yapısı içerisinde bu bölgede yüzyıllardır yaşayan Arap Aleviler toplumun asli unsurlarından biridir. Modernizmin inşa ettiği ulus devlet modelinin homojen bir toplum yaratma anlayışı özellikle 1980 sonrasında Batı'da kimlik siyaseti olarak adlandırılan yeni bir sürecin başlamasına neden olmuştur. Türkiye açısından da bu yıllar farklı toplumsal kesimlerin kimlik temelli tartışmalar içerisinde olduğu görülmektedir. Bu çalışmada kimlik, gündelik yaşamda "biz ve onlar" arası ayrımlar açısından ele alınıp, hem doğumla dahil olduğumuz çevreye ait nitelikler hem de toplumsal yaşamdaki karşılaşmaların etkisi ile açıklanmaya çalışılmıştır. Nitel araştırma tekniklerinin kullanıldığı bu araştırmada Hatay, Adana ve Mersin illerinden toplamda 45 kişi ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Elde edilen bulguların yorumlanması ise Betimsel Analiz yaklaşımı ile yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre Arap Aleviliği kimlik inşasında grubun kendine içerden bakışı ve diğer toplumsal kesim ile gündelik ilişkiler belirleyici olmaktadır. Din ve inanç konusunda eleştirel yaklaşımlar olmakla birlikte din bugün hala önemini korumaktadır. Ayrıca bugün sırf Arap Alevi olmaktan kaynaklı çeşitli ömyargılı tutum ve davranışlara maruz kalmaktadırlar. Ayrıca yaşadıkları toplumda kendilerini azınlık ya da öteki olarak gören Arap Aleviler kendilerini bu ülkenin eşit yurttaşı olarak görmemektedirler. Kendi içlerinde farklılaşan Arap Aleviler, kimliklerini koruma ve aktarma konusuna büyük önem vermekte ve çeşitli düzeylerde de olsa içe dönük olma/içe kapanma eğilimi göstermektedirler.
Eğitim ve yoksulluk sarmalında yükseköğretim mezunu gençler üzerine bir alan çalışması
Eğitim toplumları belirlenen amaçlara yönlendiren, kişinin tutum, bilgi ve beceri düzeyini geliştirmeyi hedefleyen süreçler bütünüdür. Çocuk ve gençlerin eğitime erişimi ve erişim sonrası süreci devam ettirebilmesi önemlidir. Ülkelerin gelişmişlik düzeyi, eğitim politikaları, coğrafi yapısı, cinsiyetler arası eşitlik/eşitsizlik ilkeleri gibi faktörler öğrencilerin öğrenme, başarı, adaptasyonu üzerinde etkilidir. Daha da mikro ölçekte ailelerin sosyoekonomik statüsü, yaşadığı mahalle, semt, ilçesi veya ili bu eğitim sürecinde etkili olup, bulunduğu bölgede eğitime erişimi, eğitimin niteliği, eğitim kurumlarının yapısı gibi etkenler de eğitimde belirleyicidir. Bu çalışmada yükseköğretim eğitimleri sonrası eğitim süresince aldıkları uzmanlık alanları dışında çalışan gençlerin yoksulluk durumları ele alınmıştır. Çalışmanın amacı: Yükseköğretim mezunu gençlerin uzmanlık alanları dışında çalıştıkları alanlara giden süreci eğitim eşitsizlikleri, kültürel sermaye, meritokrasi, toplumsal hareketlilik bağlamında anlamaya çalışmaktır. Yöntem: Yükseköğretim eğitimleri üzerinden 2 yıl geçmiş ve Adana Merkez ilçelerinde (Seyhan, Çukurova, Sarıçam, Ceyhan, Yüreğir) ikamet eden. Mezun oldukları bölümler dışında daha çok emek gücüne dayanan ve niteliksel olarak yoksun olan işlerde çalışan 15-29 yaş aralığında yükseköğretim mezunu gençler ile yarı yapılandırılmış görüşme formu aracılığıyla veriler toplanmıştır. Sonuç ve Öneriler: Ailelerin eğitimde geçirdikleri süre, eğitime yabancılaşma durumları, gençlerin eğitim öncesi ve eğitim sonrası aşamalarında belirleyici bir rolü bulunmaktadır. Gençlerin hanelerinden aldıkları yoksulluğu eğitimlerinin diğer aşamalarında olduğu gibi (ilkokul, ortaokul, lise) yükseköğretim sürecine dahil olmalarına rağmen yeniden üretme riski ile karşı karşıyadırlar. Çocuk yaşlardan itibaren yoksullukları ile baş etme, ailelerine yük olmama, eğitimin materyallerini karşılama gibi nedenlerden dolayı iş piyasasına dahil olmuşlardır. Eğitim sonrası işsiz kalma durumu gençlerin dışında birçok farklı yapısal problemlerin ürünü olmaktadır. Yoksulluğun kronikleşmesi ile mücadelede dezavantajlı/kırılgan gruplar olarak gençlerin eğitimin farklı aşamalarında desteklenmesi yoksulluk döngüsünden çıkabilmelerine olanak tanıyacaktır.
Erkeklik deneyimini göç üzerinden okumak: İstanbul örneği
Bu araştırmada, göç eden Suriyeli erkeklerin yaşadığı erkeklik krizi tartışılmıştır. Göç eden Suriyeli erkeklerin hangi toplumsal olgular etrafında bir kriz yaşadığını, göç sürecinin, ataerkil sistemin yarattığı güç dengesizliğini nasıl sekteye uğrayarak bir erkeklik krizi yarattığını ortaya koymak amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, İstanbul'un Ümraniye, Fatih ve Sultanbeyli ilçelerinde bulunan 13 Suriyeli erkekle derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Araştırma kapsamında katılımcıların görüşleri analiz edilerek, araştırma bulguları Erkeklik Yükleri, Devreden Erkeklik ve Krizle Baş Etme Stratejileri olarak üç kategoriye ayrılmıştır. Yaşanan göç sürecinin ardından, Suriyeli erkeklerin kültürel kodlarını koruma eğiliminde oldukları ve erkeklik inançları perspektiflerinde önemli bir değişiklik yaşanmadığı gözlemlenmiştir. Araştırma kapsamında göç süreciyle birlikte erkeklik krizinin incelendiği alanlar iş-işsizlik, ev içi roller, babalık, otorite, erkeklik inançlarının devri gibi alt başlıklardan oluşmaktadır. Göç eden Suriyeli erkeklerin, erkeklik krizi bağlamında birçok alanda bunalım yaşamadıkları aksine tüm geleneksel rollerini devam ettirdikleri ortaya çıkmıştır. Suriyeli erkeklerin göç süreciyle beraber erkeklik krizi yaşamadığını tespit edilerek bu krizden kaçma stratejileri de incelenmiştir.
Aliya İzzetbegoviç'in düşüncesinde İslam ve medeniyet tasavvuru
Bu araştırmada Aliya İzzetbegoviç'in medeniyet tasavvuru konu edinilmiştir. İzzetbegoviç'in bir medeniyet tasavvuru geliştirdiği iddiasından hareket eden bu çalışma, toplumlar arası ilişki perspektifinden hareketle İzzetbegoviç'in niçin bir medeniyet tasavvuru geliştirme çabası içinde olduğunu izah etmiştir. Bu bağlamda Bosna'nın ve Bosnalı Müslümanların tarihsel olarak bir kimlik mücadelesi içinde olduğu saptanmış ve bu hususta İzzetbegoviç'in medeniyet tasavvurunun ardındaki toplumsal dinamikler ve değişkenler ortaya konmuştur. Bu da araştırma kapsamı neticesinde ortaya konan ana problem ve alt sorular neticesinde elde edilen verilerin belli kavramsal temalar neticesinde tasniflenmesiyle ve bunların da birbirleriyle ilişkilendirilmesi sonucunda elde edilmiştir. Sonuç olarak Bogomilliğin, Bosna'daki İslamlaşma sürecinin, Bosna'nın maruz kaldığı toplumlar arası ilişkinin ve bu süreçteki Osmanlı İmparatorluğu'nun ve Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun Bosna Hersek üzerindeki etkisinin ve keza bunlarla ilintili olarak Bosnalı Müslümanların milliyetçiliği, muhalif yapılanmaları ve son olarak İzzetbegoviç'in İslami yenilenmeden, iki kutuplu birlik olarak İslam'dan ne anladığı ve post-Yugoslavya sürecinde düşünsel ve eylemsel açıdan nasıl bir duruş sergilediği gibi unsurlar onun medeniyet tasavvurunu inşa eden en temel bileşenler olarak ortaya konmuştur.
İnşaat sektörü alanında müteahhitliğin sermaye dinamikleri üzerine bir araştırma: Bursa ili örneği
Bu çalışma, inşaat sektörünün başat aktörleri arasında bulunan inşaat müteahhitleri ve onların sermaye dinamikleri üzerine bir incelemeye ve keşfe dayanmaktadır. Bursa'ya bağlı merkez ilçelerde yapılan bu çalışmada temel amaç; inşaat müteahhidi aktörlerin, mesleki konumlarına erişirken nasıl bir iş temelinden geldikleri, mesleği sağlama yolları, örgütlenme yapıları ve kurumsal ilişkileri ile elde etmiş oldukları sermayelerin bileşimi ve hacmine ulaşarak aktörlerin sermaye dinamiklerini ortaya çıkarmaktır. Çalışmada, Bourdieu'nun 'alan', 'sermaye' 'oyun' ve 'habitus' kavramlarını kullanan Bourdieu'nun sosyolojik perspektifinden hareket edilmiştir. Bununla birlikte belirtilmelidir ki çalışmada kullanılan, 'yüklenici' anlamındaki müteahhit kavramı, bu çalışma içerisinde sadece inşaat sektöründeki inşaat müteahhitliği özelinde kullanılmıştır. 2024 yılının Mayıs ve Haziran ayı boyunca süren, nitel araştırma yöntemi ile gerçekleştirilen bu çalışmada, durum deseni modelinden yararlanılarak müteahhitlerin sermaye dinamikleri değerlendirilmiştir. Yapılan çalışmanın çalışma grubu, Bursa'daki inşaat müteahhitlerini ifade ederken toplam 13 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışmada mülakat tekniğine başvurularak yarı yapılandırılmış görüşme formu, gözlem tekniği ve tarama metodundan yararlanılmıştır. Elde edilen veriler betimsel analiz yöntemi ile değerlendirilerek bulgular ortaya çıkarılmıştır. Yapılan alan araştırması sonucunda, müteahhitliğin meslek yasası eksikliğinden dolayı katılımcıların bir kısmı tarafından müteahhitliğin bir meslek olarak kabul edilmediği görülmüştür. Aile mirası, çevre etkisi ve özel tercih ile gerçekleştirilen müteahhitlik mesleğinde, sermaye çeşitlerinin her birinin önemli bir etki sunduğu görülmekle birlikte sektör içerisindeki en önemli sermayelerin ise ekonomik, sosyal ve siyasal sermaye olduğu sonucuna varılmıştır. Müteahhit bireylerin, yeni kaynaklara bu üç sermaye ışığında sorunsuz ulaştığı ve onları çeşitlendirme hususunda kolaylık sağladığı elde edilen bulgular ile sonuçlanmıştır.
Okul öncesi eğitimde aile uyumunun çocukların okul performansına etkisi
Bu araştırma Niğde ili merkezinde bulunan anaokullarında yapılmak üzere, ebeveynlerin aile içerisindeki uyumlarının, çocuğun okuldaki başarı ve performansına etkisinin incelenmesi amacı ile yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini 2024-2025 eğitim öğretim yılı bahar döneminde Niğde ili merkezinde bulunan Milli Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel anaokullarına devam eden 36-60 ay yaş grubundan oluşan 193 öğrenci adına 24 öğretmene ve 193 ebeveyne uygulanmıştır. Araştırmaya ilişkin verilerin toplanabilmesi amacıyla; anne-babalara yönelik bilgileri içeren "Kişisel Bilgi Formu", anne-babaların aile içindeki uyumlarını ölçmek amacıyla "Yenilenmiş Çift Uyum Ölçeği" çocukların sosyal uyum becerilerini ölçmek ve okul içerisindeki başarısını ölçmek amacıyla "Anaokulu ve Anasınıfı Davranış Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS paket programı kullanılmıştır. Bilgisayar ortamında SPSS paket programı ile çözümlenen verileri frekans ve yüzde değerleri hesaplanmıştır. Verilerin bir faktöre göre farklılaşması üzerine yapılacak istatistik için önce verilerin normal dağılım gösterip göstermediklerine bakılmıştır. Çocuğun başarısını belirleyen "Anaokulu ve Anasınıfı Davranış Ölçeği" ile çocuğun ailesinin uyumunu belirleyen "Yenilenmiş Çift Uyumu Ölçeği" nin karşılaştırılmalı analizini yapmak üzere yapısal eşitlik modeli analizi gerçekleştirilmiştir. Aile çift uyumu, bir çiftin birbirleriyle olan ilişkilerindeki doyum, uzlaşma ve görüş birliği düzeyini ifade eder. Araştırma sonucunda, aile uyumu ile çocuğun okul içerisindeki başarısı arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir. Evlilik ve aile dinamikleri çocukların gelişimi üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Ebeveynlerin birbirleriyle olan uyumları ve çocuklarıyla olan ilişkileri, çocukların psikolojik ve fiziksel gelişimini doğrudan etkiler. Evlilikteki uyum ve uyumsuzluklar çocukların sosyal becerilerinden duygusal durumlarına, okul içerisindeki başarılarına kadar pek çok alanı etkilediği tespit edilmiştir. Duygusal uyuma sahip ebeveynlerin çocuklarının okul içerisindeki sosyal iş birliği becerileri, sosyal bağımsızlık ve sosyal kabul becerileri, sosyal etkileşim becerileri ve dışa yönelimleri yüksek düzeydeyken içe yönelimleri, antisosyal davranışları, ben merkezci yapıları düşük olduğu belirlenmiştir.
Bourdieu sosyolojisinde eğitimin yeri: Betimsel bir analiz
Sosyologlar toplumsal dünyayı farklı paradigmalardan okurlar ve bu farklı okumalar içinde eğitim sosyolojisinin yeri oldukça geniş bir alan kaplamaktadır. Yapısalcılıktan Sembolik Etkileşimciliğe, Durkheim'den Marx'a kadar farklı görüşlere sahip isimlerin kuramları içinde eğitimle ilgili değerlendirmeleri mevcuttur. Bu durum eğitim sosyolojisinin toplumsal ilişkilerin yeniden düzenlenmesi ve inşa edilmesindeki önemiyle yakından ilgilidir. Eğitim sosyolojisi içinde eğitim olgusu yeniden üretim aracı ve toplumsallaşmada etkili bir faktör olarak ele alınmaktadır. Eğitim olgusu farklı kuramlarda değişik yönleriyle ele alınsa da herkesin ortak fikre sahip olduğu nokta, eğitimin toplumsal bir araç olarak kabul görmesidir. Pierre Bourdieu toplumsal ilişkilerin üretiminde kültürel faktörlerin üzerinde durmaktadır. Bourdieu eğitim olgusunu bu perspektiften analiz eder. Bu çalışmada Bourdieu'nun bu kapsamdaki çalışmaları analiz edilmeye ve eğitim olgusu ile ilgili görüşleri bütüncül bir yaklaşımla ele alınmaya çalışılmıştır. Genel olarak bu çalışmanın amacı söz konusu literatüre katkıda bulunmaktır. Bu çalışmada ayrıca Bourdieu'nun fikirlerinden hareketle eğitim olgusunun eleştirel bir analizi amaçlanmaktadır.
Sembolik etkileşimci kuram çerçevesinde değişim programlarının değerlendirilmesi; Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi giden öğrencileri örneği
Erasmus Değişim Programı Avrupa Birliği Eğitim ve Kültür Programları kapsamında "Ortak bir Avrupa Kimliği" oluşturmak gayesi ile başlatılmış bir eğitim değişim programıdır. Avrupa coğrafyasındaki ülkeler uyumlu ancak rakiplerinden daha üstün bir yükseköğretim sistemi oluşturulması hedefi ile 9 Haziran 1999'da Bologna (Bolonya) Bildirisi yayınlamıştır ve Bologna olarak adlandırılan yeni bir süreç başlatılmıştır. Bu sürece, 2004 yılında dahil olan Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi de şimdiye kadar yaklaşık 2000 öğrencisine yeni ufuklar açmayı başarmıştır. Günümüzde öğrenciler, Avrupa vatandaşlığı kimliği kazanma ve çeşitli yaşamları ve eğitim sistemlerini keşfetme arzusu doğrultusunda uluslararası programlara katılmakta, bu süreçte kültürel ve dilsel gelişim elde etmektedirler. Ancak, bu programların dil ve kültür üzerindeki katkılarının yanı sıra, bireylerin yeni kimlikler edinmeleri gibi gözden kaçan bir etkisi de bulunmaktadır. Uluslararası programlara katılım, öğrencilerin yeni sosyal ortamlara uyum sağlama sürecinde toplumsal kabul görebilmek amacıyla bazı davranışsal değişiklikler yapmalarını veya yeni kimlikler benimsemelerini gerektirebilir. Toplumsal etkileşim sırasında kullanılan dil ve kültürel paylaşımın bireyler üzerindeki etkileri ve bu süreçte yaşanan kimlik sorunsallığı, Erasmus programları bağlamında yeterince incelenmemiş veya kurumsal etkilere değinememiştir. Bu bağlamda, söz konusu fenomenin toplumsal sosyoloji açısından ele alınması, mevcut literatüre önemli katkılar sağlayacak niteliktedir. Araştırmamızın amacı, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi'nde Erasmus programlarından yararlanan öğrenciler evreninde bireylerin mikro düzeydeki iletişimlerinin ve toplumca kabul görme düzeylerini George Herbert Mead'in Sembolik Etkileşim Kuramı bağlamında Yapısal Sembolik Etkileşimcilik perspektifinden Sheldon Stryker'ın kimlik sorunsalına bakış teorisinden faydalanarak incelemektir. Uluslararasılaşma sürecinde olan bir kurumda mikro düzeyde tutulan araştırma evreninin makro düzeye evrilebilen etkileri çalışmada ayrıca tartışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Kültür, Kimlik Sorunsalı, Dil, Erasmus Programı, Sembolik Etkileşim
Gündelik yaşamda ayırıcı pratikler; grup içi-gruplar arası olarak Atatürkçülük ve Yeni Osmanlıcılık
Bu çalışmanın amacı ideolojik bir örnek olarak Yeni Osmanlıcılık ve Atatürkçülük söylemlerinin gündelik hayattaki yansımalarını sunabilmektir. Seçim, beğeni ve arzuların benimsenmesi ve dışlanmasını toplumsal olgular ve eyleyenler üzerinden ele alan Bourdieu sosyolojisiyle, günümüz Türkiyesi'ne bakabilmek ve kutuplaşmanın hakim olduğu sosyal yaşamı tarafsız bir şekilde ele alabilmektir. Bunu yaparken elde edilen bulguları, yorumlayıcı sosyal bilim (YSB) bağlamında inceleyebilmektir. Araştırma konusunda seçilen örneklem; online anket ve normal anket şeklinde gerçekleştirilerek onbeş yaş ve üstü kategorisinden, meslek ve gelir sınıflarının oldukça çeşitli olduğu, seksen kişilik birbirinden bağımsız bireyler ile gerçekleştirilmiştir (örneklem-evren). Araştırmacının yakınlığı nedeni ile katılımcılar; araştırmacının çevresinden ve online eğitim sitelerinde rastgele bireyler olmak üzere yazılı ve online anket sistemi ile seçilmiştir. Bourdieu içerik analizine paralel hazırlanmış olan anket soruları çerçevesinde, örneklem içindeki bireylerden yola çıkarak topumun seçimlerine, beğenilerine, tüketimine bu etkileşimlerle grupların oluşumuna ve grup dışı kalmalarına bütün bu süreçleri nasıl deneyimlediklerine değinilmiştir. Bireylerin kişisel özelliklerinin ve tercihlerinin (yaş, cinsiyet, ideoloji, film, müzik, kılık kıyafet, eşya, dil, din, ırk…) gündelik hayatı nasıl oluşturdukları ve inşa ettikleri, belirtilen örneklem ve evren kapsamında anket sonucuna göre grafik ve veri analizleriyle değerlendirilmiştir. Konunun çerçevesi, Yeni Osmanlıcılık ve Atatürkçülük, Türkiye'de nasıl başlayıp şuan itibari ile günümüzde nasıl devam ettiğini, gündelik yaşam alanlarında, kurum ve kuruluşlarda ne şekilde karşımıza çıktığını ve tüketildiğini bu bağlamda aslında tercih, tüketim ve beğenin sınıfsal, ekonomik, kültürel ve toplumsal bir ayrım aracı olduğunu gösterebilmektir. Metodoloji olarak yorumlayıcı sosyal bilim çizgisiyle ve çoklu metot yöntemi olan anket ve içerik analizi metodundan yararlanılmıştır. Bu metot, SPSS yardımı ile yorumlanarak zenginleştirilmiştir. Çalışmanın yöntemi Bourdieu'nun adı geçen çalışması doğrultusunda içerik analizi ve araştırmacının çevresine ek olarak online sitelerde birbirinden bağımsız bireylerden oluşması nedeni ile, olasılığa dayalı olmayan- gelişi güzel örneklem seçimi ile anket metodudur. Çalışmada, gelişigüzel olasılığa dayalı olmayan seçim yöntemi ile anket uygulanmıştır. Anketin, kırk tanesi 2019-2022 tarihlerinde devam ettirilen çalışmada yüz yüze uygulanmış, diğer kırk tanesi ise internet ortamında farklı yaş, statü ve cisiyette online sitelerde dijital form hazırlanarak uygulanmıştır. Anahtar Kelimeler: Alan, Habitus, Sermaye, Toplumsallaşma, Hegemonya, Atatürkçülük, Yeni Osmanlıcılık
Katılımcı demokrasi ve dijital yurttaşlık çerçevesinde yükseköğrenim öğrencilerinin dijitalleşmeye yönelik algısı: Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi örneği
Bu araştırma, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri Enstitüsünde eğitim gören yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin katılımcı demokrasi ve dijital yurttaşlık çerçevesinde dijitalleşmeye yönelik algılarını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Dijitalleşmenin toplumsal, sosyal sistemdeki karşılığı dijital çağ, dijital toplumken siyasal alandaki karşılığı, e-devlet ve e-yönetişim olmuştur. Siyasal alandaki bu dönüşüm, demokrasiye ve yurttaşlığa farklı boyutlar kazandırmış ve yurttaşın katılımını destekleyen ve teşvik eden bir siyasal alan inşa edilmiştir. Yeni siyasal alanın çıktıları ise Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER) Modeli, e-Devlet Kapısı, Niğde Üniversitesi İstek Yönetim Sistemi (İYS) ve Beyaz Masa uygulamalarının olduğu ifade edilebilir. Bu uygulamalar, yurttaşı dijitalleşen siyasal alanda daha katılımcı ve aktif olmaya teşvik etmektedir. Aynı zamanda dijital platformda yurttaş, devlet ve beraberindeki organizmalar arasında iletişim kanalı görevi görmektedir. Bu sentez nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik yöntemle analiz edilmiştir. Aynı zamanda birebir ve mail yoluyla görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Toplamda 27 öğrenciyle görüşülmüştür. Çalışma grubundaki öğrencilerden elde edilen bulgulara göre, dijitalleşmenin devleti ve kamu yönetimini dönüştürdüğü ve siyasal alanı yurttaş için daha katılımcı bir hale getirdiği düşünceleri tespit edilmiştir. Dijitalleşmenin demokrasi modelinin katılımcı demokrasi olduğu, yurttaşlığın ise dijital yurttaş olarak var olmaya başladığı düşüncesini destekleyen katılımcılar, dijitalleşme sayesinde demokrasiye ve yönetime katılabildiklerini desteklemektedirler. Aynı zamanda dijital iletişim kanallarının yurttaş ve devlet arasındaki iletişimi sağladığını, demokrasiye ve yönetime katılım için bir kanal olduğunu belirtmektedirler. Fakat bu katılımın gerçekleşmesi için birtakım belirleyicilerin olduğuna ulaşılmıştır. Niğde Üniversitesi Sosyal Bilimler ve Fen Bilimlerindeki yüksek lisans ve doktora öğrencileri arasında araştırmanın problemine ilişkin birtakım farklılıklar da ortaya çıkmıştır. Bu farklılıklar, dijitalleşmeyle dönüşen demokrasinin yurttaşı siyasal alanda nasıl konumlandırdığı ve demokrasiye katılımı sağlayıp sağlamadığı yönündedir. Elde edilen bulgular tezimizde ayrıntılı olarak incelenmiştir.
'Gönül Dağı' dizisinde taşra temsilinin ve tutunma biçimlerinin göstergebilimsel analizi
Bu tez, Gönül Dağı dizisindeki taşra temsillerini sosyolojik ve kültürel açılardan incelemektedir. Araştırmanın amacı, dizide yer alan taşra yaşamının gerçek taşra koşullarıyla ne ölçüde örtüştüğünü veya ondan ne kadar uzaklaştığını anlamaktır. Göstergebilimsel analiz yöntemiyle, dizideki karakterlerin taşra yaşamına uyum süreçleri ele alınarak, bu süreçlerin toplumsal, ekonomik ve kültürel faktörlerle olan ilişkileri incelenmiştir. Çalışmada, dizinin taşrayı sadece bir kaçış alanı değil, toplumsal bağların güçlü olduğu bir yer olarak yeniden tanımladığı bulunmuştur. Bu araştırma, televizyon dizilerinin toplumsal gerçeklikleri nasıl yansıttığını ve izleyicilere hangi temsiller aracılığıyla mesajlar sunduğunu anlamaya yönelik önemli bir katkı sunmaktadır.