
1,346
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Dicle Üniversitesi Hematoloji Kliniğinde 2008 ile 2016 yılları arasında otolog kök hücre nakli yapılan multiple myelom ve lenfoma hastalarının klinik özellikleri ve sağkalım analizleri
Amaç: Multiple miyelom (MM) ve Lenfomalar en sık karşılaşılan hematolojik kanser türleri arasındadır. MM'da otolog hematopoietik kök hücre nakli (OHKHN) destekli yüksek doz kemoterapi (YDKT) 65 yaş altında ve performansı iyi olan 65-75 yaş arası hastalarda standart tedavi yaklaşımını oluşturmaktadır. Benzer şekilde Lenfomalar'da da özellikle dirençli hastalık ve nüks durumunda HKHN destekli YDKT'nin uygun tedavi seçeneği olduğu bilinmektedir.Çalışmamızda kliniğimizde OKHN yapılan MM ve Lenfoma hastalarımızın geriye dönük incelenmesi ve sonuçları değerlendirilmiştir. Yöntem: Hematoloji kliniğimizde OKHN planlanan MM ve Lenfoma tanılı hastaların tanısından itibaren hazırlanan dosyaları incelendi.Çalışma grubunu 2008–2016 tarihleri arasında OKHN yapılan Lenfoma ve MM tanılı 18 yaş üstü ve 75 yaş altı toplam 64 olgu oluşturdu. Bulgular: 42(%65,6) MM, 13(%20,4) HL(hodgkin lenfoma) ve 9(%14) NHL(non hodgkin lenfoma) hastamız vardı.MM hastalarının 16'sı(%38) kadın,26'sı(%62) erkek,Lenfoma hastalarının 8'i(%36,4) kadın,14''ü(%63,6) erkekti.MM'da ortalama yaş 53,6±10, yaş aralığı (24-73) ve 3(%7) hasta 65 yaş üstündeydi.Lenfoma'da ortalama yaş 39±14,4 ,yaş aralığı (19-64) idi. Nakil öncesi MM hastalarının;6'sı (%14,3) KY (kısmi yanıtlı), 36'sı (%85,7) ÇİKY(çok iyi kısmi yanıtlı) veya TY(tam yanıtlı) idi.11(%26,2) hastada ölüm ve 20(%47,6) hastada nüks,progresyon gerçekleşti.Lenfoma hastalarınınsa 10'u (%45,5) KY, 12'si (%54,5) ÇİKY veya TY idi.6(%27,7) hastada ölüm,12(%54,5) hastada nüks,progresyon gelişti. Her iki grup hastada nakil sonrası hematolojik düzelme %100 olup,işleme bağlı ve işlem sonrası taburcu olunan dönem içerisinde mortalite olmadı.MM ve Lenfoma hastalarında nakil sonrası nüks olmayanlar ile nakil öncesi TY veya ÇİKY olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde uzun sağkalım süreleri saptandı. MM'da nakil öncesi BFT (böbrek fonksiyon testi) durumunun ve indüksiyon tedavisinde aldıkları kemoterapi rejimlerinin istatistiksel açıdan sağkalıma etkisi saptanmadı. Lenfoma'da hastalık evresi ve IPI (uluslararası prognostik indeks)'ye göre risk durumunun istatistiksel olarak sağkalıma etkisi olduğu saptandı.Hastaların nakil öncesi aldıkları tedavi sayısının veya nakil sırasının istatistiksel olarak sağkalıma etkisi saptanmadı. Sonuç: OKHN yapılan hastalarımızda nakil öncesi yanıt durumu ve nakil sonrası nüks durumu sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerdi,iyi yanıtlı hastalar ile nüks olmayan hastalarda sağkalım süreleri daha uzundu.MM'da BFT istatistiksel olarak sağkalım üzerinde anlamlı fark oluşturmasa da sağkalım sürelerinde belirgin farklılıklar vardı.Lenfoma'da IPI risk durumu ve hastalık evresi sağkalımı etkileyen prognostik faktörlerdi.Düşük riskli olan hastaların sağkalım süreleri daha uzundu. Erken evrede olan hastaların da sağkalım süreleri daha uzun saptandı. Anahtar Kelimeler: Otolog Kök Hücre Nakli, Yüksek Doz Tedavi, Multiple Myelom, Lenfoma, Sağkalım süresi
Diyaliz hastalarında epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ile ilişkili risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç Epikardiyal yağ dokusu (EYD), kalbin etrafını saran, miyokardiyum ve viseral perikardiyum arasında yerleşmiş bir viseral yağ dokusu kompartmanıdır. EYD toplumda diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak kardiyovasküler risk için güçlü bir belirteç olarak kullanılmaya başlanmıştır. EYD inflamatuvar adipositokinler için bir kaynak görevi görmektedir. İnflame EYD ile koroner arterler arasında herhangi bir bariyer olmamasından dolayı direkt parakrin etkilerle aterosklerotik değişikliklere sebep olmaktadır. Epikardiyal yağ dokusunun, diyaliz uygulanan hastalarda kardiyovasküler hastalık (KVH ) riski üzerine etkili faktörlerden biri olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız; hemodiyaliz ve periton diyalizi tedavisi uygulanan son dönem böbrek hastalarında (SDBH) epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ile ilişkili risk faktörlerini araştırmaktır. Materyal ve Metod Bu çalışmaya Ocak 2016-Aralık 2016 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji kliniği diyaliz ünitesinde en az altı aydır hemodiyaliz (HD) veya sürekli ayaktan periton diyalizi (SAPD) uygulanan son dönem böbrek hastaları dahil edilmiştir. Çalışmaya kalp yetmezliği (ejeksiyon fraksiyonu (EF)<%50), iskemik kalp hastalığı, obez (vücut kitle indeksi (VKİ)>35), malignite tanısı olan, serebrovasküler olay (SVO) öyküsü bulunan, 18 yaşından küçük ve 80 yaşından büyük hastalar dahil edilmedi. Hastaların boy ve kilo ölçümü yapılarak VKİ hesaplandı, hastaların bel çevresi ölçümü yapıldı. Hastaların sistolik ve diyastolik kan basınçları ölçülerek ortalama arteryel basınç (MAP) hesaplanıp kayıt edildi. Hastaların rezidü idrar volümleri ve diyaliz süreleri not edildi. Hastaların vücut kompozisyonlarının belirlenmesi amacıyla diyaliz sonrası biyoimpedans analiz yapıldı. Bu analizle vücut yağ kitlesi (FTM), FTM yüzdesi, adipoz doku kitlesi (ATM), yağsız doku kitlesi (LTM), LTM yüzdesi, yağ doku indeksi (FTI), yağsız doku indeksi (LTI), toplam vücut suyu (TBW), ekstrasellüler su (ECW), intrasellüler su (ICW), sıvı fazlası (OH) değerlendirildi. Hastaların epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ekokardiyografik yöntemlerle ölçüldü. Bulgular Diyaliz tedavisi gören 83 SDBH hastası (62 HD,21 SAPD) çalışmaya dahil edildi. Hastaların 49'u kadın (%59), 34'ü erkek (%41) idi. Hastaların yaş ortalaması 46,09±17,17 idi. Ortalama MAP 106,09±100,21 mmHg, ortalama diyaliz süresi 70,01±51,19 ay, ortalama FTM 18,89±11,23 kg, ortalama LTM, 33,85±11,54 kg, ortalama EF(%) 60,1±5,34, ortalama EYD kalınlığı 4,99±1,68 mm idi. Ortalama EYD kalınlığı HD hasta grubunda, SAPD hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha fazlaydı (p<0.05). EYD kalınlığı ile yaş, VKİ, bel çevresi, sistol ve diyastol sonu inter ventriküler septum kalınlığı (IVST), FTM, FTM yüzdesi, ATM, FTI, VLDL ve CRP arasında istatiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif korelasyon bulundu, buna karşın EYD kalınlığı ile LTM, LTM yüzdesi ve OH arasında ise istatiksel olarak anlamlı düzeyde negatif korelasyon bulundu. Sonuç KVH'dan yüksek oranda etkilendikleri bilinen kronik böbrek hastalarında EYD nin pratik ve non invaziv yöntemlerle ölçülmesi yararlı olabilir. EKO ile EYD ölçümünün bu hastalarda kardiyovasküler riski belirlemede önemli bilgi sağladığını düşünmekteyiz. Diyaliz hastalarında EYD kalınlığını arttıran faktörlerin düzeltilmesinin bu hasta populasyonunda olumlu sonuçlara yol açabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, Periton Diyalizi, Epikardiyal Yağ Dokusu
Yoğun bakım hastalarında mekanik ventilatörden ayırmaya akut böbrek hasarının etkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Akut böbrek hasarı (ABH) yoğun bakımdaki hasta populasyonunda %5-%30 oranında görülmekte ve yoğun bakımda ABH gelişen olgularda mortalite %40-90'a ulaşmaktadır. Yoğun bakımda ABH gelişimi mortaliteyi ciddi biçimde arttıran, yoğun bakımda kalış süresini uzatan, diyaliz ve diğer pahalı tedavi yöntemlerini gerekli kılarak maliyeti artıran önemli bir problemdir. Akciğer ve renal fonksiyon bozulması birlikteliği ile ilgili son zamanlarda birçok çalışma yapılmaktadır. Fakat mekanik ventilatöre bağlı hastalarda akut böbrek hastalığının mekanik ventilatörden ayırma üzerine etkisi üzerine yapılmış çok az çalışma bulunmaktadır. Biz yapacağımız bu çalışmayla dahiliye yoğun bakımda entübe şekilde takip edilen hastalarda akut böbrek hasarının mekanik ventilatörden ayırma üzerine olan etkisini ortaya koymaya çalışacağız. Materyal-metod: Bu çalışmaya 2010-2016 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi dahiliye yoğun bakımda takibi yapılan hastalardan seçim yapılmıştır. Hastaların akut böbrek hasarı tanısı KDIGO kriterlerine bakılarak konulmuştur. Kronik böbrek yetmezliği ve kronik böbrek hastalığı, kronik akciğer hastalığı ve kalp yetmezliği tanısı olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. En az kırk sekiz saat takibi yapılan ve solunum yetmezliği nedeniyle entübe olan hastalar tasnif edildi. Bu kriterleri karşılayan 100 akut böbrek hasarı olan ve 100 akut böbrek hasarı olmayan hasta incelendi. Hastaların yaş, cinsiyet, kreatinin, albümin, SOFA skoru, APACHE II skoru, hemoglobin değeri, oksijen saturasyonu, parsiyel oksijen basıncı, parsiyel karbondioksit basıncı, PH değeri ve sepsis kriterlerini taşıyıp taşımadığına bakıldı. Bulgular: Hastalarımızın cinsiyet dağılımı % 58,5 erkek % 41,5 kadın (erkek; 117 ve kadın;83) olarak saptandı. Tüm hastalar içerisinde weaning yapılabilme oranı % 23 olarak bulundu. ABH olan hastalarda weaning yapılabilenlerin oranı ABH olmayan hastalardaki weaning yapılabilenlerin oranına göre daha düşük saptandı (%13 vs %43 - p < 0.001). Weaning yapılabilen hastalarda kreatinin düzeyi weaning yapılamayan hastalara göre daha düşük bulundu (Kreatinin; 1,35 + 1,39 vs 2,10 + 1.42, mg/dl; p = 0.001). Ek olarak weaning yapılabilen hastalarda APACHE II (21,7 + 4,6 vs. 26,6 + 5,7) ve SOFA (7,45 + 2,3 vs. 9,5 + 3,2) ölçümleri yapılamayan hastalara göre daha düşük bulundu (p < 0.001). Multipl lojistik regresyon analizine göre akut böbrek hasarına sahip olmamanın weaning yapılabilme oranını arttırdığı gösterildi.(Tahmini rölatif risk:4,95 - Güvenlik aralığı :2,41-10,16 - p<0,001) Sonuç: Sonuç olarak, çalışmamızda mekanik ventilasyon ile takip edilen yoğun bakım hastalarında böbrek fonksiyon bozukluğu ile solunum sistemi arasında yakın bir ilişki olduğu görülmektedir. ABH yoğun bakımda mekanik ventilatöre bağlı takip edilen hastalarda weaning üzerine olumsuz etkisi görülmektedir. Bu hasta populasyonunda ABH' ın erken tanınması, prognozun belirlenmesinde ve diğer klinik yaklaşımların tayin edilmesinde faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Akut böbrek hastalığı, mekanik ventilatör, weaning, solunum yetmezliği
Evre 4 ve evre 5 kronik böbrek hastalarında epikardiyal yağ doku kalınlığı ile ilişkili risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Giriş: Epikardiyal yağ doku (EYD), kalbin etrafını saran, miyokardiyum ve visseral perikardiyum arasında yerleşmiş bir visseral yağ doku kompartmanıdır. Visseral yağ dokunun kronik böbrek hastalarında (KBH) insülin direnci, ateroskleroz ve inflamasyon gibi kardiyovasküler risk faktörleri ile ilişkisi bilinmektedir. Bu nedenle EYD, KBH hastalarında kardiyovasküler risk faktörlerinden biri olabilir. Bu çalışmada, Evre 4 ve 5 KBH tanısı almış ve renal replasman tedavisi uygulanmayan hastalarda visseral adipositenin bir göstergesi olan EYD ile ilişkili risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve metod: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji polikliniğine ya da çeşitli nedenlerle nefroloji kliniğinde yatırılan daha önce renal replasman tedavisi uygulanmamış olan Evre 4 ve Evre 5 KBH tanılı 80 hasta dahil edildi. Kalp yetmezliği (EF <%50), iskemik kalp hastalığı, obezite [Vücut kitle indeksi (VKİ) >35], malignite tanısı olan, serebrovasküler olay öyküsü bulunan, <18 yaş, >80 yaş hastalar, hemodinamik instabilitesi olanlar, gebelik, pacemaker kullanımı, ampüte ekstremite varlığı, diyaliz tedavisi alan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların VKİ, idrar volümü, sistolik kan basınçları (SKB) ve diyastolik kan basınçları (DKB) ölçüldü. Vücut kompozisyonlarının belirlenmesi amacıyla Bioimpedans analizi (BİA) yapıldı. Bu analizle vücut yağ dokusu kitlesi (FTM), yağ dokusu indeksi (FTI), adipoz doku kitlesi (ATM), yağsız doku kitlesi (LTM), yağsız doku indeksi (LTI) değerlendirildi. Hastaların ekokardiyografik (ECHO) inceleme ile EYD kalınlığı ölçümü yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 26'sında Evre 4 KBH ve 54'ünde Evre 5 KBH mevcuttu. Hastaların 42'si erkek (%52) ve 38'i bayan (%48) idi. Hastaların ortalama yaş 52.91+16.37 yıl, ortalama VKİ 24,13±14,44 kg/m2 saptandı. Hastaların ortalama SKB 132,94±17,31 mmHg, ortalama DKB 81,01±11,83 mmHg, ortalama FTM 18,92±7,73 kg, ortalama FTI 9,58±4,41 kg/m2, ortalama LTM 42,27±11,83 kg, ortalama LTI 15,10±3,82 kg/m2, ortalama EYD kalınlığı 6,4±1,21 mm bulundu. Evre 5 KBH hastalarında ortalama EYD kalınlığı, Evre 4 KBH hastalarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (6,7±1,2 mm vs 5,9±0,9mm; p=0.003). EYD kalınlığı ile yaş, VKİ, SKB, DKB, c-reaktif protein (CRP), trigliserit, FTM ve FTİ arasında pozitif korelasyon, HDL ve albümin ile ise negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Ayrıca, çok basamaklı linear regresyon analizi sonucunda yüksek SKB, artmış FTM düzeyi, düşük albumin ve düşük HDL düzeylerinin artmış EYD kalınlığı için bağımsız değişkenler olduğu saptandı (p<0.05). Sonuç: Kronik böbrek hastalarında kardiyovasküler riskin bir öngürücüsü olan EYD kalınlığının ECHO gibi pratik yöntemlerle ölçülmesinin faydalı olabileceğini ve ayrıca EYD kalınlığını artıran faktörlerin düzeltilmesinin olumlu sonuçlara yol açabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kronik böbrek hastalığı, epikardiyal yağ doku kalınlığı, biyoimpedans analiz
Dipper ve non dipper hipertansiyonlu hastalarda volüm yükü karşılaşırılması
Dipper ve Nondipper Hipertansiyonda Volüm Yükü karşılaştırması Giriş ve Amaç; Hipertansiyon en sık görülen kronik hastalıklardan biridir. Kan basıncının sirkadiyen ritminin keşfi ile dipper ve nondipper kavramları tanımlanmış olup bu iki patternin farklılıkları üzerine çok sayıda çalışma yapılmıştır. Literatürde nondipper hipertansiyonda artmış morbidite ve mortalite nedeniyle bu paternin ortaya çıkmasında hangi mekanizmaların etkili olduğu önem kazanmıştır. Nondipper patternin ortaya çıkmasında gece uyku esnasında beklenenin aksine parasempatik sinir sistemi aktivitesinin sempatik sinir sistemine baskın olamaması ön planda suçlansa da RAAS aktivasyonundaki artışı, otonomik disfoksiyon, diyette artmış tuz miktarının etkili olduğu düşünülmektedir. Biz de bu fizyopatolojik nedenlerin yanı sıra gruplar arasında volüm yükünün etkisini araştırmak istedik. Materyal ve Metod; Çalışmamıza 2016 Ocak -2017 Aralık tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji polikliniğine başvuran, 18-65 yaş aralığında, yeni tanı almış henüz antihipertansif tedavi almayan 92 hastayı aldık. Ambulatuvar kan basıncı ölçümleri yapıldı ve JNC-8 kılavuzuna göre 24 saatlik ortalama sistolik KB≥135 mmHg ve/veya diyastolik KB≥85 olan hastalar hipertansif olarak kabul edildi. Gece kan basıncının düşüş yüzdesi ''Gece KB düşüşü (%) = (Gündüz KB- Gece KB) x 100 / Gündüz KB''formülü ile hesaplandı. Hastalara kan basıncı düşüşüne göre dipper (≥10 mmHg) ve non- dipper (<10 mmHg) hipertansiyon tanısı kondu. Takiben hastaların vücut sıvı kompozisyonunun belirlenmesi için biyoimpedans analiz yapıldı. Bu analizle hastaların total vücut suyu (TBW), ekstrasellüler su (ECW), intrasellüler su (ICW), ECW/ICW oranı, rölatif su artışı (OH/ECW) değerlendirildi. Hastaların Vena Kava İnferior (VCİ), Sağ Atrium(RA) İnterventriküler Septum kalınlığı (İVSd) ekokardiyografik yöntemlerle ölçüldü. Ayrıca hastaların hipertansif retinopati açısından fundus muayenesi yapıldı. Bulgular ; Çalışmaya %42i erkek (n:39) %58i kadın (n:53) toplam 92 hasta dâhil edildi. Nondipper hasta oranı %52 idi (48/92). Dipper(n:44) ve nondipper(n:48) olarak gruplara ayrılan hastalar karşılaştırıldığında yaş (p:0,941) ve cinsiyette(p:0,104) istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Biyoimpedans analizde her iki grup arasında ECW (p: 0,031) ve ECW/ICW (p:0,001) 'de istatiksel olarak anlamlı fark vardı. Ekokardiyografi sonrası gruplar arasında sağ atrium çapında istatiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p:0,017). Fundus muayenesinde HTRP saptanan ve saptanmayan hastalar karşılaştırıldığında; gece yüksek sistolik (p=0.000) ve diastolik (p=0.003) kan basıncı ile hipertansif retinopatinin progresyonu arasında istatistiksel olarak güçlü bir ilişki olduğunu tespit ettik. Sonuç: Kan basıncı ile direkt ilişkili olan OH ve OH/ECW gruplar arasında farklılık göstermezken ECW ve ECW/ICW istatistiksel olarak farklılık gösteriyordu. Non dipper hipertansif grupta uç organ hasarı daha belirgindi. Bunu yeni tanı almış hipertansif hastalarda manifest olmayan volüm yükünün bulgusu olarak değerlendirdik. Bununla birlikte non dipper hipertansif grupta uç organ hasarı daha belirgindi.
Kolon kanserinde lokalizasyonun önemi: klinikopatolojik ve epidemiyolojik farklılıkları,prognostik ve prediktif değeri
Moleküler biyoloji ve genetik yöntemlerin gelişmesi ve günlük pratiğimize girmesiyle kolorektal kanserlerin prognozunu ve tedavi seçimini belirleyen birçok prognostik ve prediktif faktör tanımlanmıştır. Tümörün lokalizasyonu da en güncel prognostik ve prediktif faktör olarak yerini almaya başladı. Bu güncel gelişmeler doğrultusunda biz de bu çalışmamızda kliniğimizde takip ve tedavi edilen kolorektal kanserli hastaları "sağ kolon" ve "sol kolon" olarak yeniden tasnif ederek bunların demografik, epidemiyolojik, klinik özelliklerini ve farklarını; bilinen prognostik ve prediktif faktörlerle olan ilişkilerini ve sağkalım farklarını belirlemeyi amaçladık.
Erişkin hematoloji polikliniğine başvuran hemofili a ve hemofili B hastalarımızın klinik ve laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Hemofili, koagülasyon faktörülerinden faktör VIII (hemofili A) veya faktör IXʼun (hemofili B) eksikliğinden kaynaklanan X'e bağlı konjenital kanama bozukluğudur. Bu çalışmamızdaki amacımız hemofili hastalarının klinik sınıflamalarını, inhibitor gelişme sıklığını, böbrek ve karaciğer fonksiyon testlerini ve klinik olarak da eklem kanaması geçirip geçirmediklerini kontrol ederek kendi verilerimizi oluşturmak, bu verileri literatürlerle karşılaştırmak idi. Materyal Metod: Bu çalışmamıza Aralık 2010–Nisan 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıkları Erişkin Hematoloji Polikliniğine başvuran ve hemofili tanısı almış 64 erkek hasta dahil edildi. Hastalarımızın çalışılmış olan tetkiklerine bakarak inhibitör düzeylerine, tam kan, biyokimya, hormon, vitamin, koagülasyon parametreleri incelendi. Görüntülemelerde herhangi bir eklem kanaması bulgusu veya intrakranial kanama bulgusu olup olmadığını araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 64 hasta alındı. Hastalarımız yaş ortalamaları 26,4±8,9 yıl (17-60 yıl) olarak hesaplandı. Çalışmamızdaki hastalarımızın %85.9ʼu (n=55) hemofili A, geri kalan % 14.1 ise (n=9) hemofili B olarak gruplandırıldı. Hastalarımızın % 85.9ʼunda (n=55) inhibitör düzeyi negatif olarak geldi. İnhibitör gelişmiş olarak kabul edilen hastalarımızın oranı ise % 4,1 idi (n=9). Hastaların %47.6ʼsında (n=30) eklem kanaması görüntüleme olarak saptanmamış olup, geri kalan %52.4ʼnde ise (n=33) herhangi bir eklemde kanama saptanmıştır. Sonuç: Hayat kalitesini etkileyen ve hastayla birlikte yaşlanan eklem kanamaları konusunda, hastalarımızın daha çok bilgi sahibi olmasının, onları sosyal yaşama katacak sorumluluk ve farkındalık projelerinin sayıca arttırılmasının ve bu konuda daha çok literatür çalışmasına ihtiyacımız olduğu kanısındayız.
2002-2017 yılları arasında D.Ü.T.F. hastanesine başvuran karaciğer sirozlu hastalarda hepatit B, C, delta infeksiyonlarının prevalansı ve klinik özellikler
Giriş ve amaç: Karaciğer sirozu; hepatik rejenerasyon, nodüler formasyon, yaygın fibrozis, hepatosellüler nekroz ile karakterize kronik ilerleyici bir hastalıktır. Viral hepatitler Türkiye de karaciğer sirozu vakalarının çoğunluğunu oluşturur. Bu çalışmamızda amacımız bölgemizde karaciğer sirozlu hastalarda viral hepatitlerin oranları, komplikasyon ve klinik farklılıklarını, diğer etyolojik nedenler ile de kıyaslayarak son 15 yıldaki değişiklikleri ortaya koymaktır. Materyal ve metod: Çalışmamıza Ocak 2001-Ekim 2017 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi gastroenteroloji bölümüne başvuran karaciğer sirozu olan 196 hasta dahil edildi. Tıbbi kayıtlarda yer alan yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi ile hastanemizde yapılmış olan; viral replikasyon, hepatit serolojisi, biyokimyasal parametreler ve görüntüleme tetkiklerinden yararlanıldı.Bu bilgiler ışığında karaciğer komplikasyonları; özafagus varisleri, asit, ensefalopati, portal ven trombozu varlığı ayrıca alkol kullanımı ve diyabetes mellitus varlığı belirlendi. HCC(Hepatoselüler karsinom) hariç bırakma ölçütü olarak belirlendi. Bulgular : Çalışmaya 152 'si erkek ,44' ü kadın olmak üzere toplam 196 hasta dahil edildi. Çalışmamızda karaciğer sirozlu hastalarda tüm etyolojiler içersinde ilk sırada HBV infeksiyonunun yer aldığı görüldü(%53.1). Delta infeksiyonu %29.6, HCV infeksiyonu %6.1, diğer etyolojiler %11.2 oranında saptandı. Demografik olarak bakıldığında; erkek cinsiyet HBV infeksiyonu olan karaciğer sirozu hastalarında %81,7 (n:85) en yüksek bulunurken, HCV li siroz hastalarında kadın ve erkekler eşit oranda saptandı(%50-%50). Yaş ortalaması en yüksek grup HCV pozitif siroz hastaları olarak bulundu(49,7). HbsAg pozitif olan hastalarda Anti-delta pozitiflik oranı %36 (n:58) olarak saptandı. Anti-delta pozitif olanların yaş ortalaması (41.6), negatif olanların ortalamasına göre (46.3) anlamlı ölçüde küçük bulundu. Child-Pugh skoru 10 ve üzeri ileri evre karaciğer sirozu hastalarıyla MELD Skoru arasında (10 ve üzeri) güçlü bir ilişki saptandı. Sonuç: Çalışmamızda; karaciğer sirozunda HBV infeksiyonunun tüm etyolojiler içerisinde halen ilk sırada yer aldığı, HCV ve delta infeksiyonunun önceki çalışmalar ile kıyaslandığında oranının azaldığı ancak halen bölgemizde önemli bir sorun olduğu görülmektedir. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, Anti-delta, HBsAg, MELD
Üremik hastalarda kateter enfeksiyonlarını öngörmede hematolojik parametrelerin prognostik önemi
Giriş ve Amaç: Kronik böbrek hasarına (KBH) bağlı gelişen üremi tablosu önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Üremik hastalarda kullanılan kateterler, nozokomiyal enfeksiyon gelişmesine neden olmaktadır. Çeşitli hastalıklarda hastalığın şiddeti, ayırıcı tanısı, prognozu ve mortalitesi ile ilişkisi bilinen, ortalama trombosit hacmi (OTH), nötrofil lenfosit oranı (NLO), trombosit lenfosit oranı (TLO), ortalama eritrosit dağılım hacmi (RDW), hematokrit gibi hematolojik parametreler katater enfeksiyonlarını öngörmede önemli olabilir. Çalışmadaki amacımız KBH'ı olan hastalarda OTH, NLO, TLO, RDW ve hematokrit gibi hematolojik belirteçlerin kateter enfeksiyonlarını öngörmede etkisini görmekti. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 2013 –2017 tarihleri arasında KBH tanısı ile yatan ve kateter enfeksiyonu tanısı konmuş 42 hasta (Grup 1) ve KBH nedeniyle takip edilen ve herhangi bir enfeksiyon bulgusu olmayan (Grup 2) 45 hasta retrospektif olarak dâhil edildi. Çalışmaya alınan vakalar arasında laboratuvar parametreleri açısından istatistiksel olarak karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular: Katater enfeksiyonu olan KBH hastalarının %71,4'ü kadın ve yaş ortalamaları 55,4 ± 18,0 yıl idi. Vakalarının ortalama hastanede yatış süreleri 22,7 ± 12,6 gün idi. Vakaların %92,9'i hemodiyaliz alıyordu. Hastaların %54,8'inde geçici katater varken, %45,2'sinde kalıcı-port sistemli katater vardı. Vakaların %40,5'inde subklaviyan, %38,1'inde juguler ve %21,4'ünde femoral katater mevcuttu. Çalışmaya alınan vakalarda katater enfeksiyonu gelişme süresi ortalama 10,9 ± 12,1 gün idi. Grup 1'de beyaz küre sayısı (p < 0.001), nötrofil sayısı (p < 0.001), NLO (p < 0.001), TLO (p = 0.002), RDW (p < 0.001), alanin aminotransferaz (p = 0.027) ve aspartat aminotransferaz (p<0.001) düzeyleri Grup 2'ye göre istatistiksel olarak daha yüksek iken, lenfosit sayısı (p < 0.001), hematokrit düzeyi (p < 0.001), albumin (p < 0.001) ve kreatinin düzeyleri (p < 0.001) ise istatistiksel olarak anlamlı oranda düşük idi. Grup 1 ve Grup 2 arasında NLO düzeyinin > 5 olması ≤ 5 olmasına göre enfeksiyon riskini ortalama 46,1 kat arttırdığı, hematokrit düzeyinin ≤ %33 olması > %33 olmasına göre enfeksiyon riskini 5,42 kat arttırdığı tespit edildi. Katater enfeksiyonu olan KBH hastalarında sedimentasyon ile OTH arasında istatistiksel olarak pozitif korelasyon saptandı (r = 0.327, p = 0.037). Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda enfeksiyonu olan KBH hastalarında NLO, TLO ve RDW düzeylerinde yükseklik ile hematokrit düzeyinde düşüklük gibi hematolojik parametreler üremik hastalarda kateter enfeksiyonunu öngörme açısından anlamlı olsa da bu parametrelerden sadece NLO düzeyinin > 5 olması ile hematokrit düzeyinin ≤ %33 olmasıenfeksiyon riskini belirgin şekilde arttırmaktadır. Bu nedenle KBH'ı olan hastalarda katater kullanımı sırasında enfeksiyon gelişmesini öngörmede NLO ve hematokrit düzeyinin sıkı takibinin yapılması kanaatindeyiz.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Medikal Onkoloji Kliniği'nde takipli olan meme kanserli kranial metastaz gelişen hastalarda sağ kalımı etkileyen faktörlerin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Dünyada meme kanseri, nonmelanom deri kanseri dışında kadınlarda en sık görülen kanserdir. Meme kanserli hastalarda metastazlar, morbidite ve mortalitenin başlıca nedenidir. Meme kanseri, beyin metastazının ikinci en sık sebebidir. Beyin metastazı olan meme kanseri hastalarının prognozu çok kötüdür ve beyin metastazı gelişiminin ardından sağkalım oldukça kısadır. Çalışmamızda; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Medikal Onkoloji Bölümü'nde takipli olan meme kanseri tanısı alan ve beyin metastazı gelişen hastalarda sağkalımı etkileyen faktörler retrospektif olarak analiz edildi. Yöntem: Çalışmamızda; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi, Medikal Onkoloji Bölümü'nde Ocak 2011–Şubat 2019 yılları arasında takipli meme kanseri tanısı alan 1250 hastadan beyin metastazı gelişen 130 hastada sağkalımı etkileyen faktörler retrospektif olarak analiz edildi. Bulgular: Hastaların meme kanseri tanısı ortanca yaşı 46 (21-74), meme kanseri tanısı aldıktan beyin metastazı gelişene kadar geçen süre 25 ay (0-144) ve beyin metastazı sonrası genel sağkalım 6 ay (0-64) olarak bulundu. Beyin metastazı gelişene kadar geçen süre açısından tek değişkenli analizde, hastaların tanı anında evre I-II-III olması, adjuvan kemoterapi ve adjuvan hormon tedavisi almaları iyi prognostik faktörler olarak tespit edilirken (sırasıyla, p<0,001, p<0,001 ve p=0,004); çok değişkenli analizde hastaların tanı anında metastatik olması ile performans skorunun 2 olması beyin metastazı gelişme süresinde kısalma, adjuvan kemoterapi almaları da beyin metastazı gelişme süresinde uzama ile ilişkilendirilerek bağımsız prognostik faktörler olarak tespit edildi. Beyin metastazı sonrası genel sağkalım açısından tek değişkenli analizde, lokal tedavi olarak radyoterapi ve cerrahinin birlikte uygulanması, hastaların metastaz sonrası kemoterapi alması, nörolojik defisit gelişmemesi, tekli beyin metastazı, Trastuzumab uygulaması ve Her-2 pozitiflik iyi prognostik faktörler olarak tespit edilirken (sırasıyla, p<0,001, p=0,009, p=0,013, p=0,015, p=0,025 ve p=0,046); çok değişkenli analizde leptomeningeal tutulum ile nörolojik defisit kısa sağkalımla, beyin metastazı sonrası kemoterapi alınması, radyoterapi veya cerrahi uygulaması da uzun sağkalımla ilişkilendirilerek bağımsız prognostik faktörler olarak tespit edildi. Sonuç: Meme kanseri tanılı beyin metastazı gelişen hastalarda elde edilen veriler sonucunda, tanı anında metastatik olan ve performans skoru 2 olan meme kanserli hastalar ile leptomeningeal tutulumu olan ve nörolojik defisit gelişen beyin metastazlı hastaların daha yakın takip edilmeleri sağkalım uzamasına katkı sağlayabilir.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi iç hastalıkları yoğun bakım ünitesinde 2015-2017 yılları arasında gelişen nozokomiyal enfeksiyonların risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç:Nozokomiyal enfeksiyonlar hastane yatışından 48-72 saat sonra gelişmektedir. Hastane enfeksiyonları mortalite ve morbiditenin en önemli nedenlerinden biri olup aynı zamanda hastanelerin maliyetinde de önemli artışa neden olmaktadır. Çalışmamızda amacımız yoğun bakım ünitesinde gelişen nozokomiyal enfeksiyonların tespiti ve ilişkili faktörlerin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza, Dicle Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Yoğun Bakım Ünitesinde 01 Ocak 2015 - 31 Aralık 2017 tarihleri arasında yatan 125 nozokomiyal enfeksiyon gelişen ve 89 kontrol hastası dahil edildi. Hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özellikleri retrospektif olarak hasta dosyalarından elde edildi. Bulgular: Yoğun bakım ünitesindeki enfeksiyonların dağılımına bakıldığında hastaların %45,23'ünde bakteriyemi, %34,12'sinde ventilatör ilişkili pnömoni, % 16,6'sında üriner sistem enfeksiyonları saptandı. En sık izole edilen mikroorganizmalar acinetobacter baumannii (%49,6), klebsiella pneumonia (%13,6) ve kandida (%12,8).Nozokomiyal enfeksiyon gelişen hasta grubu ile kontrol grubu hastaları arasında yaş ve cinsiyet açısından bir fark saptanmadı (p>0.05). Nozokomiyal enfeksiyon gelişen hasta grubunda CRP, hastanede yatış süresi, üre ve trombosit değerleri kontrol grubuna göre daha yüksek, albumin, hemoglobin ve hemotokrit düzeyleri ise daha düşük saptandı (p<0.05). Lojistik regresyon analizi sonuçlarına göre çalışmamızda non invaziv mekanik ventilasyon kullanan hastalarda enfeksiyon gelişme riskihiçbir mekanik ventilasyon kullanmayan hastalara göre 23.37 kat daha fazla saptandı. Santral venöz kateter kullanımının hastane enfeksiyonları için bağımsız bir risk faktörü olduğunu saptadık. Lojistik regresyon analizi sonucuna göre santral venöz katetere sahip hastalarda enfeksiyon gelişme riski santral venöz katetere sahip olmayan hastalara göre 36.12 kat daha fazla saptandı. Yine lojistik regresyon analizi sonuçlarına göre çalışmamızda, kan transfüzyonu yapılan hastalarda enfeksiyon gelişme riskinin kan transfüzyonu yapılmamış hastalara göre 6.57 kat daha fazla olduğunu bulduk. Sonuç:Yoğun bakımlarda gelişen nozokomiyal enfeksiyonların etkeni olarak izole edilen mikroorganizmalara yönelik önleyici tedbirlerin alınması ve enfeksiyonihtimalini arttıran risk faktörlerinin doğru kullanımının enfeksiyon riskini azaltabileceğini ön görmekteyiz.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Gastroenteroloji Bölümünde kronik hepatit B hastalarında tenofovir ve entekavirin renal fonksiyonlar üzerine uzun dönem yan etkileri
Giriş ve amaç: Hepatit B virusu (HBV) dünya genelinde karaciğer ilişkili morbidite ve mor-talitenin önde gelen sebebidir. Hepatit B virusunun orta derecede endemik olduğu ülkemizde kronik hepatit B (KHB) önemli bir sağlık sorunudur. KHB tedavisinde yüksek etkili ve yüksek direnç bariyerine sahip entekavir (ETV) ve tenafovir disoproksil (TDV) gibi nükleoz(t)id analogları (NAs) kullanılmaktadır. Nükleotid analaogları (tenofovir ve adefovir) uzun dönem kullanımında nefrotoksisite ile ilişkili olabilmektedir. Çalışmadaki amacımız kendi kohortumuzda bulunan hastalarda uzun dönem TDV kullanımının böbrek fonksiyonu üzerindeki etkisini araştırmaktadır. Metod: Ocak 2011-Şubat 2016 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvurmuş, KHB tanısıyla TDV başlanan 194 ve ETV başlanan 100 olmak üzere toplam 294 hasta çalışmaya dahil edildi. Tıbbi kayıtlarda yer alan yaş, cinsiyet, hepatit serolojisi, viral replikasyon, biyokimyasal parametreler, görüntüleme tetkikleri ve patoloji raporlarının sonuçlarından yararlanıldı. Glomeruler filtrasyon hızı MDRD (The Modification of Diet in Renal Disease) yöntemi aracılığıyla hesaplandı. Hastalar, tedavi başlangıcındaki ve takip sonundaki böbrek fonksiyon testleri kullanılarak nefrotoksisite açısından değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 32±11 yıl olan 195'i erkek toplam 294 hasta alındı. Hastaların 194'ü TDV, 100'ü ETV grubunda yer almaktaydı. Gruplar karşılaştırıldığında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark yoktu. Grupların başlangıç ALT, AST, GGT, ALP, Total bilirubin, total protein, albümin değerleri, üre, kreatinin, GFR, viral yükleri (HBV DNA), HAİ skorları, fibrozis skorları arasında fark yoktu. Hastaların ortalama takip süreleri 66±18 ay idi. Tenofovir kullanan hastaların tedavi sonrası son takip kreatinin ve GFR değerleri sırasıyla 0,81±0,01 g/dl ve 102,94+19,78ml/dk olarak tespit edildi. Entekavir kullanan hastaların ise tedavi sonrası son kreatinin ve GFR değerleri sırasıyla 0,81±0,013 g/dl ve 104,65±19,05 ml/dk olarak tespit edildi. Grupların takip sonu kreatinin, kreatinin değişim oranlarıkarşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Hiçbir hastada kreatinin ve GFR, tedavi dozunda düzenleme veya ilaç değişikliği gerektirecek değerlere ulaşmamıştı. Sonuç:Bu çalışmada her iki ilacın kullanımının başlangıç renal fonksiyonları normal sınırlar içinde olan, komorbiditesi olmayan KHB hastalarında klinik öneme sahip olmayan GFR azalmasına yol açtığını gösterdik. Bu hastalarda renal açıdan kullanımı güvenli olsa da TDV başlanan, özellikle komorbiditeye sahip KHB'li hastalarda böbrek fonksiyon testlerinin düzenli takibi gerekir. Anahtar kelimeler: Entekavir, Tenofovir, GFR, Kronik Hepatit B, Böbrek fonksiyon testleri, Glomerüler filtrasyon hızı
Diyabetik acil nedeniyle başvuran hastaların özellikleri
Amaç: Bu çalışmada diyabetik aciller nedeniyle hastanemize başvurmuş yetişkin hastaların demografik verileri, klinik özellikleri, laboratuvar verileri, başvuru sıklıkları, diyabetik acil duruma neden olan presipitan faktörleri, takiplerinde gelişen komplikasyonları ve düzelme süreleri gibi özellikleri retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010 ve Mayıs 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi acil servis veya endokrinoloji polikliniğine başvurup diyabetik ketoasidoz (DKA), hiperosmolar hiperglisemik durum (HHD) veya hipoglisemi tanısı alan 18 yaş üstü hastalar çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Çalışma, 69'u (% 41.8) erkek ve 96'sı (% 58.2) kadın olmak üzere toplam 165 olgu ile yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 43.8 ± 20.4 (18-88) idi. Bu hastaların % 77'sinde (n=127) DKA, % 17'sinde (n=28) HHD ve % 6'sında (n=10) hipoglisemi saptandı. Hastaların % 55.2'si (n=91) tip 1 DM, % 44.8'i (n=74) tip 2 DM idi. Diyabetik acil duruma yol açan presipitan faktörlere bakıldığında ilk iki sırada % 32.7 (n=54) ile doz atlama ve %32.1 (n=53) ile enfeksiyon yer almaktaydı. Yeni tanı DM ise hastaların % 10.9'unu (n=18) oluşturmaktaydı. DKA için bakılan düzelme süresi ortalama 12.9 ± 9.2 saat olarak bulundu. Tedavi sonrası en sık gelişen komplikasyon % 38.7 (n=60) ile hipokalemi idi; ancak hastaların büyük çoğunluğunda (% 54.8) herhangi bir komplikasyon gözlenmedi. Çalışmamızda, toplam mortalite % 1.8 iken, HHD hastalarında % 11.1 oranında idi. DKA ve hipoglisemi hastalarında ise mortalite saptanmadı. Sonuç: DM' li hastalarda DKA, diğer diyabetik acillere oranla daha fazla görülmektedir. Hastaların yaklaşık % 11' inde önceden bilinen bir diyabet tanısı bulunmamaktadır. Doz atlama ve enfeksiyon, diyabetik acil duruma yol açan en önemli presipitan faktörlerdir. Mortalite oranı, erken tanı ve doğru tedaviyle oldukça düşüktür. Anahtar kelimeler: Diyabetik aciller, diyabetik ketoasidoz, non-ketotik hiperosmolar hiperglisemik durum, hipoglisemi
Erişkin hematoloji polikliniğine başvuran polisitemi vera tanılı hastaların klinik ve laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji Polikliniği' ne başvuran polisitemi vera (PV) tanılı hastaların demografik özelliklerini, klinik ve laboratuvar parametreleri ile tedavi yöntemlerini,hastalık komplikasyonlarını incelemek. Yöntem: Polikliniğimize 2013-2018 yılları arasında başvurmuş polisitemi vera tanılı hastaların(54 hasta) verileri geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların tanı anındaki yaş, cinsiyet, klinik özellikleri, laboratuvar değerleri, tedavi seçenekleri ve komplikasyonlarını araştırdık. Bulgular: Hastaların 32' si erkek (%59) , 22' si kadındı (%41). Tanıdaki ortalama yaşları 56 idi. Tanı öncesi tromboz gelişenlerin oranı %15 (8 hasta), tanıdan sonra tromboz gelişenlerin oranı %17 (9 hasta) idi. Takipte tromboz geçiren ve geçirmeyen hastaların verilerini karşılaştırdığımızda cinsiyetin tromboz gelişimi üzerinde anlamlı istatistiksel değeri olduğunu gözlemledik(p=0.013). Kadın cinsiyette takipte tromboz gelişme riski daha fazlaydı. Takipte kanama geçiren hastalar %7 (4 hasta) oranındaydı. Kanama geçirenlerde en sık gözlenen kanama şekli %50 oranında gastrointestinal sistem kanamasıydı. Tanı öncesi tromboz gelişen hastaların takipte kanama riski daha yüksekti ve istatistiksel olarak da anlamlıydı(p=0.040). Hastalarımızın hiçbirinde hematolojik transformasyon gözlenmedi. Sonuç: Polisitemi vera esas olarak ileri yaş hastalığıdır ve erkeklerde daha sık gözlenmektedir. Bizim çalışmamızda hastaların çoğu literatürle uyumlu olarak 50 yaş üzeriydi ve erkek hastalar çoğunluktaydı. Hastalıkla ilişkili semptomlar sıktı ve hastaların %92' sinde mevcuttu. Baş ağrısı şikayeti en sık görülen semptom olup hastaların %53' ünde vardı. 6 hastamız tromboz nedeniyle tetkik edilirken PV tanısı almıştı. Tedavi seçeneklerini incelediğimizde en sık uygulanan tedavi asetilsalisilik asit+hidroksiüre+flebotomi (%54 oranında) kombinasyon tedavisiydi. Ayrıca polisitemi vera hastalarında önemli mortalite ve morbiditeye neden olan trombotik ve hemorajik komplikasyonlar gözlenmektedir. En sık gözlenen komplikasyon trombozdur. Komplikasyonların etyolojisinde multipl faktörler suçlanmaktadır. Çalışmamızda literatürle benzer şekilde en sık görülen komplikasyon trombozdu. Tanı öncesi 8 hastada, takipte 9 hastada tromboz gelişmişti. Tromboz gelişimi daha ileri yaşta izlenmekteydi, kadın cinsiyette daha sıktı ve istatistiksel olarak da anlamlıydı. Hemorajik komplikasyonlar ise 4 hastamızda görüldü, bu hastaların yarısı antiagregan tedavi almaktaydı. Ayrıca hemorajik komplikasyonlar tanı öncesi tromboz öyküsü olanlarda ve tanıda splenomegalisi olanlarda daha sık gözlenmekteydi. Hematolojik transformasyon hastalarımızın hiçbirinde saptanmadı.
Esansiyel trombositoz tanısı ile izlenen hastaların klinik izlemi ve eski risk sınıflama sistemi ile ıpset skorlama sisteminin karşılaştırılması
Amaç: ET tanılı hastaların beklenen yaşam süreleri major tromboembolik olay veya kanama geçirmedikçe normal popülasyona göre benzerdir. Bu olayları önlemeye yönelik bugüne kadar hastalarda, 60 yaş üstü olmanın ve daha önceden tromboembolik olay geçirme öyküsünün yüksek risk sınıfında olduğu eski (standart) risk sınıflama sistemi kullanılmaktadır. Bir çok yeni çalışmada bu olaylar için yeni risk faktörleri tanımlanmıştır. 2012 yılında IPSET skorlama sistemi bu veriler ile geliştirilmiştir. Çalışmamızda ET tanılı 112 hastanın klinik izlemleri ile her iki skorlama sisteminlerinin tromboembolik olayları öngördürücü güçlerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Ocak 1994 ve Haziran 2015 arasında poliklinik başvurusu ile DSÖ 2008 kriterlerine göre tanı konulan 112 hasta retrospektif olarak incelendi. Epidemiyolojik ve klinik özellikleri, tromboembolik olaylar tarihleri ve lokalizasyonları ile not alındı. Her iki skorlama sisteminin bu tromboembolik olayları öngördürücü güçleri hesaplandı ve trombozsuz sağkalım süreleri risk gruplarına göre dağıtıldı. Bulgular: 112 hasta incelendiğinde hastaların epidemiyolojik ve klinik verilerinin genel olarak diğer çalışmalar ile uyumlu olduğu görüldü. JAK2V617F mutasyonu olan (%14-%48, p<0,001), sigara içen (%29-%48, p:0,026) veya herhangi bir kardiyovasküler risk faktörü olan hastaların (%25-44, p:0,048) anlamlı olarak tromboembolik olay için yüksek risk taşıdıkları görüldü. Standart risk sistemine göre düşük risk taşıyan hastaların bir kısmının IPSET skoruna göre orta ve yüksek risk grubunda olduğu görüldü (%38 ile %10). Harrell's C konkordans Index'i; standart skorlama sistemi için 0,60 ve IPSET için 0,77 sonuçlandı. 5 ve 10 yıllık trombozsuz sağkalım oranlarının IPSET skorlama sistemi ile daha iyi belirlendiği gösterildi (p:0,055-p<0,001). Yine gruplar arası risk karşılaştırmaları yapıldığında IPSET skorlama sisteminin daha kuvvetli olduğu gösterildi (p:0,055-p:0,021). Sonuç: IPSET skorlama sistemi ile JAK2V617F mutasyonu veya KVS risk faktörü taşıyan hastaların tromboembolik olaylar ile ilişkisi daha net ortaya konuldu. Hastaların risk skorlarına göre trombozsuz sağkalım oranları daha net ve istatistiksel olarak daha kuvvetli olarak ortaya konuldu. Bu gelişmeler ile bu hastaların tedavileri ve takipleri daha net olarak düzenlenebilir.
Tip 2 diabetes mellitus tanılı hastalarda nötrofil lenfosit ve trombosit lenfosit oranı ve komplikasyonlarla ilişkisi
AMAÇ: Artmış nötrofil lenfosit oranının (NLR) ve trombosit lenfosit oranının (PLR) inflamasyon ile ilişkisi gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, NLR ve PLR'nin, kronik inflamasyon olasılığının arttığı bir hastalık olan tip 2 diabetes mellitus ve diyabet komplikasyonlarıyla olan ilişkisini incelemek ve hastaların takip ve taramasında belirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif olarak planlanan bu çalışmada, 18-70 yaşları arasında 250'si tip 2 diyabetik ve 250'si normoglisemik olmak üzere toplam 500 hastanın sonuçları değerlendirildi. Malignitesi, aktif veya kronik infeksiyonu ve inflamatuvar bir hastalığı olanlar, hamile olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Hasta dosyalarından son 6 ay içerisinde görülen hemoglobin, lökosit, lenfosit, nötrofil, trombosit, HbA1c, spot idrar mikroalbümin değerleri toplandı. Mikrovasküler (nefropati, retinopati ve nöropati) ve makrovasküler komplikasyon varlığı hastane kayıtlarından değerlendirildi. BULGULAR: Her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve beden kitle indeksi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (P>0.05). PLR ve NLR, diyabetik hastalarda kontrol grubundaki bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek saptandı (P=0.003 ve P=0.024). Retinopati, nefropati ve nöropatisi olan diyabetik hastalarda, olmayan diyabetik hastalara göre NLR istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek tespit edildi (P<0.001, P<0.001 ve P=0.032). Benzer şekilde PLR de retinopati, nefropati ve retinopatisi olan diyabetik hastalarda, olmayan diyabetik hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı daha yüksekti (P=0.003, P= 0.028 ve P=0.030). Ayrıca her iki parametre, kardiyovasküler hastalık öyküsü olan diyabetik hastalarda olmayanlara göre yine istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek görüldü (P=0.022 ve P<0.001). SONUÇ: Araştırmamızda NLR ve PLR, tip 2 diyabetik hastalarda kontrol grubundaki normoglisemik bireylere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Ayrıca mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonları olan diyabetik hastalarda NLR ve PLR, bu komplikasyonların olmadığı diyabetik hastalara göre daha yüksek tespit edildi. Sonuç olarak, NLR ve PLR diyabetik hastaların takibinde ve makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonların tahmin edilmesinde belirteç olarak kullanılabilir.
Akut myeloid lösemi tanılı hastalarda remisyon/indüksiyon kemoterapisi döneminde primer antifungal profilaksi alan ve almayan hastaların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Akut myeloid lösemi (AML) hastalarında gelişen invaziv fungal enfeksiyonlar mortalitenin en önemli nedeni olarak görülmektedir. İnvaziv fungal enfeksiyon gelişimi için yüksek riskli dönem olan remisyon/indüksiyon kemoterapi döneminde hastalara primer antifungal profilaksi önerilmektedir. Çalışmaya 01/01/2008-01/08/2015 tarihleri arasında merkezimizde akut myeloid lösemi (akut promyelositer lösemi dışı) tanısı konulan ve yatarak remisyon/indüksiyon kemoterapisi alan 71 erişkin AML (akut promyelositer lösemi dışı) hastası alındı. Bu hastalardan 40'ı primer antifungal profilaksi olarak posakonazol kullanmakta olup, 31 hasta 2011 yılından önce profilaktik ajan temini olmaması nedeniyle antifungal profilaksi alamayan hastalardan oluşuyordu. Hastaların retrospektif olarak median 18 ay izlemleri yapıldı. Hastaların antifungal süreleri açısından karşılaştırmalı grup analizleri yapıldığında primer antifungal profilaksi alan hastalarda toplam parenteral terapötik antifungal tedavi süresi 9,9 (SD±10,4) gün, profilaksi almayan grupta ise 21,4 (SD±14,8) gün saptandı. Primer antifungal profilaksi alan hastalarda terapötik antifungal tedavi süresi anlamlı ölçüde kısa bulundu (p:0,001). Hastaların profilaktik ajan kullanım süresi ve terapötik parenteral antifungal tedavi sürelerinin toplamına bakıldığında ise primer antifungal profilaksi alan grupta 26,9(SD±9,7) gün, almayan grupta ise 21,4 (SD±14,8) gün saptandı. Her iki grup arasında profilaksi ve terapötik parenteral antifungal kullanım süreleri toplamı arasında belirgin farklılık yoktu (p:0,057). 12. ay sağkalımları incelendiğinde primer antifungal profilaksi alan hastalardan %42,5'inin, profilaksi almayan hastalardan %38,5'inin ex olduğu görüldü. Hastalar median sağkalım sürelerine göre karşılaştırıldığında primer antifungal profilaksi alan hastalarda 25 (SD±16) ay, profilaksi almayan hastalarda 18 (SD±5) ay olarak saptandı. Hasta grupları arasında sağkalım yönünden anlamlı bir farklılık görülmedi (p:0,61). İnvaziv fungal enfeksiyon açısından yüksek riskli hastalarda primer antifungal tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için daha çok sayıda hasta içeren çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.
Skleroderma hastalarında tanı alıncaya kadar geçen süre ve bu sürece katkıda bulunan faktörler
Amaç: Skleroderma oldukça nadir görülmekte ve heterojen bir klinik dağılım göstermektedir. Hastalığın çoğu zaman ilk bulgusu raynaud fenomeni olup bu genel popülasyonun %3-5 inde herhangi bir hastalığa bağlı olmaksızın idiopatik olarak da görülebilmektedir. Biz çalışmamızda nadir görülen ve tanı konulmasında zorluk yaşandığını düşündüğümüz sklerodermanın ortalama tanı konulma süresini ve bu süreyi etkileyen faktörleri, tanı konulanan kadar başvurulan doktor sayısını ve branşlarını araştırmayı amaçladık. Metod: 240 hastalık bir skleroderma hasta grubu arasından dışlama kriterleri sonrası 135 hasta ile çalışma yürütüldü. Hastaların demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Raynaud başlangıç ve Raynaud dışı ilk semptom başlangıç zamanı hastaların anamnezlerine göre belirlendi. Ayrıca hastalar tanıya kadar başvurulan doktorlar ve branşları ile romatoloğa yönlendiren sağlık çalışanı tanıdıkları olup olmadığı konusunda sorgulandı. Tanıya kadar geçen ortalama süre ve başvurulan ortalama doktor sayısını etkileyebilecek faktörler arasındaki ilişki istatiksel açıdan analiz edildi. Bulgular: Demografik özellikler ile tanıya kadar geçen süre ve başvurulan ortalama doktor sayısı arasında anlamlı ilişki saptanmadı ( p>0,05). Raynaud başlangıcından tanıya kadar geçen sürenin sınırlı SSk'ya göre diffüz SSk 'da daha kısa olduğu saptandı ( p: 0,008). MRS skoru ile Raynaud başlangıcından tanıya kadar geçen süre arasında anlamlı istatiksel ilişki bulundu (p: 0,037). Raynaud dışı ilk semptomdan tanıya kadar geçen süre ile herhangi bir parametre arasında istatiksel ilişki saptanmadı. Yönlendiren sağlık çalışanı ya da SSk nedeniyle izlenen tanıdığının olmasının tanıya kadar başvurulan ortalama doktor sayısını istatiksel olarak azalttığı belirlendi (p: 0,011). Sonuç: Raynaud başlangıcından tanı konulana kadar geçen ortalama sürenin sınırlı kutanöz SSk'ya göre diffüz kutanöz SSk için daha kısa olduğu saptandı. Ayrıca yüksek MRS skoru ile Raynaud başlangıcından tanıya kadar geçen ortalama süre arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Ortalama başvurulan doktor sayısının sağlık çalışanı tanıdığı tarafından yönlendirilen hastalarda daha az olduğu belirlendi.
Tedavi almamış kronik lenfositer lösemi (KLL) hastalarında kalretikülin gen (CALR) mutasyon sıklığı
Kronik Lenfositer Lösemi batı ülkelerinde erişkin yaşta görülen en sık lösemi tipi olup olgun B lenfositlerinin malign klon olarak çoğalması sonucu oluşur. Ciddi mortalite ve morbiditeye yol açar. Etyolojisi ve bilinen kesin genetik geçiş net olarak gösterilememiştir. Son yıllarda KLL açısından tanısal, prognostik ve tedaviye yönelik olarak mutasyon analizleri sıklıkla yapılmaktadır. Geçmiş yıllarda tedavi kararını etkilemeyen genetik alt yapı günümüzde tedavi tipini de belirlemektedir. Kalretikülin hücrede pek çok önemli göreve katılan, asıl olarak ER içinde kalsiyum depolayan ve şaperon görevi gören bir çeşit proteindir. Birçok malignite ile bağlantısı kurulmuş olan bu proteini kodlayan CALR genidir. Miyeloproliferatif hastalıklarda CALR gen mutasyonu bağlantısı gösterilmiştir. Bilinen tüm CALR mutasyonu exon 9 mutasyonu olup delesyon veya insersiyon şeklinde olmaktadır. Lenfoproliferatif hastalıklar ile kalretikülin ilişkisine yönelik sınırlı çalışma olması nedeni ile çalışmamızda KLL hastalarında CALR mutasyon durumunu saptamayı amaçladık. Çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Hematoloji Bölümü'nde KLL tanısı ile izlenen ve hastalığına yönelik daha önceden sitotoksik tedavi almamış 39 hasta verisi incelenmiştir. Hastaların CALR mutasyon analizi yapılmıştır. Mutasyon analizi için periferik kandan alınan beyaz kürelerden DNA elde edilmiş, PCR ile çoğaltılan genetik malzemede dizi analizi yöntemi ile exon 9 mutasyonları taranmıştır. Yapılan analiz sonucunda hiçbir KLL hastasında CALR mutasyonu saptanmamıştır. Hastaların tanı anındaki laboratuar ve klinik bilgilerine dosyalarından ve veri tabanından ulaşılmış olup 21'i (%53,84) erkek, 18'i (%46,16) kadın saptanmıştır. Hastaların tanı anındaki ortanca yaşı 56 bulunmuştur. Tanı anındaki Binet evrelemesine göre 27 hasta (%69,24) evre A, 11 hasta (%28,2) evre B, bir hasta (%2,56) evre C saptanmıştır. Hastaların KLL açısından önemli olan diğer mutasyonları ile ilgili veriler yetersiz olması nedeni ile ileride daha geniş hasta grupları ile daha güvenilir sonuçlara ulaşılabilir. Anahtar kelimeler: kronik lenfositer lösemi, kalretikülin, CALR mutasyonu
Yağsız vücut kitlesini içeren yeni bir formül ile glomerüler filtrasyon hızı tayini
Giriş: Glomeruler filtration hızını (GFH) doğru hesaplamak böbrek hastalığının şiddetini göstermede, dialize başlama zamanına karar vermede ve doğru ilaç dozu ayarlamada fayda sağlar. Serum kreatinini (SKr) renal fonksiyon göstergesi olarak yaygın olarak kullanılmakla birlikte GFH dışındaki faktörlerden de etkilenmektedir. Biz bu çalışmada demografik ve antropometrik değişkenlerin GFH'na etkisini araştırdık ve yağsız vücut kitlesini (YVK) içeren yeni bir GFH hesaplama yöntemi geliştirmeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Çalışmaya kronik böbrek hastası (ortalama GFH 38,2 ± 28,2 ml/dk/1.73m2) 81 olgu (ortalama yaş 43,4±17,2) alındı. Gerçek GFH Tc-99m DTPA ile ölçüldü. YVK bioelektrik impedans analizi ile ölçüldü. Formüller elde edilirken doğrusal regresyon analizi kullanıldı.Bulgular: Doğrusal regresyon analizi kullanılarak farklı BMI gruplarında GFH'nın bağımsız değişkenleri obez olmayan grupta (BMI<30 kg/m2) 1/serum kreatinin, obez grupta (BMI>30kg/m2) YVK/SKr ve YK/SKr bulundu. Yaş, cinsiyet, kilo, boy, albumin ve 24 saatlik idrar protein atılımının ise GFH'nı etkilemediği gözlendi (p>0,05). Doğrusal regresyon analizi kullanılarak obez olmayan grupta [GFR=74,7/kr +1 (hasta erkekse) veya -3,5 (hasta kadınsa)] ve obez grupta [GFH=(1,255xYVK?0,825xVYK)/kr + 2,1 (hasta kadınsa) veya + 11,4 (hasta erkekse)] iki ayrı formül elde edildi. Yeni formül Tc-99m DTPA referans alınarak değerlendirildiğinde tahmin katsayısı (R2): 0,828 bulundu (p<0,05). Yeni formül, Cockcroft and Gault (C&G), YVK eklenmiş C&G (C&G-YVK), Modification of Diet in Renal Disease (MDRD) formülü, kreatinin klirensi (KrKl) ile karşılaştırıldığında daha iyi sonuçlar elde edildi.Sonuç: Yeni formül, diğer yaygın kullanılan formüllerle karşılaştırıldığında GFH'nı daha doğru hesaplamaktadır. Obez olgularda GFH'nı hesaplamada vücut kompozisyonu önemli bir etkiye sahiptir. Bu hastalarda geleneksel formüllerle GFR tayini yapılırken dikkatli olunmalıdır.Anahtar kelimeler: glomerüler filtrasyon hızı, kronik böbrek hastalığı, kreatinin, yağsız vücut kitlesi
Kolorektal kanserde serum vasküler endotelyal büyüme faktör (VEGF) düzeylerinin bilinen prognostik faktörlerle ilişkisi
GİRİŞ: Kolorektal kanserler (KRK) gelişmiş ülkelerde en sık görülen kanser tiplerinden biri olup görülme sıklığı giderek artış göstermektedir. KRK'li bir hastada uygun tedaviyi planlamak için hastalığın prognozu hakkında bilgiye gereksinim duyulur. Anjiyogenesiz KRK'in ilerlemesinde önemli bir rol oynar. Preklinik ve klinik çalışmalardaki kanıtlar VEGF' ün insan KRK'inde temel anjiyogenik faktör olduğunu ve metastazların oluşumu ve kötü prognozla ilişkili olduğunu göstermiştir. Yaptığımız çalışmanın amacı KRK'li hastalarda VEGF seviyelerini ve bunun hastalığın diğer klinikopatolojik özellikleri ile olan ilişkisini analiz etmektirYÖNTEM: Çalışmaya preoperatif ve /veya postoperatif kemoterapi ve/veya radyoterapi almamış 71 hasta alındı. Hastaların serum VEGF seviyeleri evre, yaş, cinsiyet, lokalizasyon, metastaz ve CEA ya göre analiz edildi.BULGULAR: Evre III?IV deki hastaların VEGF değerleri Evre I?II deki hastaların değerleri karşılaştırıldığında anlamlı bir şekilde (p<0,003) yüksek bulundu. Kolon lokalizasyonuna sahip hastaların VEGF seviyeleri ile rektum kanserli hastaların seviyeleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.266). VEGF'ün salınımı CEA düzeyleri (p<0,01) ve klinik evre ile korele bulundu (p<0,01). VEGF salınımı ile hastanın yaşı ( p=0.955) ve cinsiyeti (p = 0,740) arasında korelasyon bulunmadı.SONUÇ: VEGF salınımının hastalığın evresi ve metastaz ile anlamlı bir şekilde korele olduğu bulunurken bu ilişki hastanın yaşı, cinsiyeti ve tümörün lokalizasyonunda gösterilemedi. VEGF düzeyi KRK'in progresyonunda ve metastazında önemli bir rol oynayabilir. Bu nedenle VEGF, KRK'de bir prognostik belirteç olarak kullanılabilir ve noninvazif bir ölçüm olarak hastalığın klinik durumu hakkında bize bilgi verebilir.Anahtar kelimeler: Anjiyogenezis, VEGF, Kolorektal kanser
Spontan bakteriyel peritonitisli dekompanse karaciğer sirozlu hastaların asit sıvısı lenfosit subgrupları ve sitokin düzeyleri
Giriş ve amaç: Spontan bakteriyel peritonit (SBP) dekompanse karaciğer sirozunun sık ve önemli komplikasyonlarından biridir. İmmün sistem bu infeksiyonun gelişimi veya eradikasyonunda önemli bir role sahiptir. Sirotik hastalarda immün sistem hücrelerinde bir takım sayısal ve fonsiyonel değişiklikler gösterilmiş olmakla birlikte; asidik infeksiyonda bu konu ile ilgili bilgiler yetersizdir. Sunulan çalışmanın amacı spontan bakteriyel peritoniti olan ve spontan bakteriyel peritoniti olmayan dekompanse karaciğer sirozlu hastaların asidik mayi lenfosit subgruplarının oranını ve bazı sitokinlerin düzeylerini değerlendirmekti.Gereç ve yöntem: Çalışmaya değişik etyolojiye bağlı sirozu olan 41 hasta (30 erkek, 11 kadın) alındı. Asidik mayi kültürü pozitif ve/veya asit polimorfonükleer lökosit sayısı ? 250 mm3 olan hastalar enfekte grup olarak, asidik mayi kültürü pozitif hastalar kültür pozitif grup olarak sınıflandırıldı. Asit lökosit sayıları, asidik mayi total protein, albumin, serum asit albumin gradiyenti, asidik mayi lenfosit subgrupları (CD3, CD4, CD8, CD16, CD19, CD56), CD4/CD8 oranı, asidik mayi IL?6, IL?8, IL?10, TNF-? düzeyleri enfekte ? nonenfekte ve kültür pozitif - kültür negatif gruplar arasında karşılaştırıldı.Bulgular: Enfekte grupta CD4 düzeyi ve CD4/CD8 oranı non-enfekte gruba göre anlamlı olarak düşük bulundu. Asidik mayide çalışılan lenfosit subgrupları ve CD4/CD8 oranı kültür pozitif ve kültür negatif gruplar arasında istatiksel olarak farklı bulunmazken, asidik mayi IL?8 ve TNF-? düzeyleri enfekte grupta ve kültür pozitif grupta diğer gruplara göre önemli derecede yüksek bulundu.Sonuç: Dekompanse karaciğer sirozlu hastalarda, asidik mayi enfeksiyonlarının gelişiminde hücresel immünite önemli rol oynamaktadır. Bu sav, çalışmamızda CD4/CD8 oranının enfekte grupta düşük bulunması ve Th 1 (T helper?1) ile ilişkili sitokinlerin (IL?8, TNF-?) asit enfeksiyonlu ve asit kültür pozitif gruplarda yüksek bulunması ile desteklenmiştir. Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, spontan bateriyel peritonit, lenfosit subgrupları, sitokinler
Son dönem böbrek yetersizliği hastalarında losartan ve nebivolol'ün oksidatif sters üzerine etkilerinin karşılaştırılması
SDBY de en önemli morbidite ve mortalite nedeni ateroskleroz ve bununla ili kili olan KVH d r. SDBY de KVH riskindeki bu art sadece klasik risk faktörleri ile de il, kronik hipervolemi, anemi, kalsiyum-fosfor metabolizmas bozukluklar , hiperhomosisteinemi ve artm OS ile ili kili mikroinflamatuar durum gibi üremiye özgül, geleneksel olmayan risk faktörleri ile de ili kilendirilmektedir. SDBY hastalar böbrek hastal n n kendisinin yan nda diyaliz i lemi, diyaliz tedavisi s ras nda kullan lan diyaliz s v s , diyaliz membran , immün sistem aktivatörleri ve di er farmakolojik tedaviler nedeniyle yo un oksidatif stress yükü alt ndad rlar. Bu hastalarda ateroskleroz geli iminde oksidatif stresin olumsuz etkileri gösterilmi tir. Bu çal mada Losartan ile Nebivolol ün hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalar nda oksidatif stres parametreleri olan TOS, OS , TAK ve SOD düzeyleri üzerine olan etkilerinin kar la t r lmas n amaçlad k. Losartan grubunda toplam 35 hasta ve Nebivolol grubunda 36 hasta 6 ay boyunca takip edildi. Yap lan kar la t rmada pro-oksidan olarak bak lan TOS, OS , antioksidan olarak bak lan TAK ve eritrosit SOD parametrelerinde hasta grubu ile kontrol grubu aras nda istatistiksel olarak anlaml fark saptand (s ras yla, p=0.002, p=0.005, p=0.002, p<0.001). Gruplar kendi içlerinde de erlendirildi inde Losartan grubunda TAK anlaml olarak yükselirken (p<0.001), OS de anlaml dü ü görüldü (p<0.001). TOS ve SOD düzeylerinde de i iklik izlenmedi (s rayla p=0.272, p=0.404). Nebivolol alan grupta ise TAK de erlerindeki anlaml yükselme, (p<0.001) TOS ve OS de erlerinde anlaml dü ü (s ras yla p=0.019 ve p<0.001) görülürken, SOD de erinde de i iklik izlenmedi (p=0.087). Hastalar n tedavi sonras kan bas nc , TAK, TOS, OS ve SOD düzeyleri kar la t r ld nda Losartan ve Nebivolol aras nda istatistiksel bir fark saptanmad (s ras yla p=0.574, p=0.696, p=0.586, p=0.534). Sonuç olarak; Losartan ile Nebivolol ün OS parametreleri olan TAK, TOS, OS ve eritrosit SOD düzeyleri üzerindeki etkilerinde anlaml bir farkl l k bulunmad . Ancak gruplar kendi içlerinde de erlendirildi inde Nebivolol ün oksidatif stres üzerindeki olumlu yöndeki de i ikliklerinin daha belirgin oldu u saptand .
Diyaliz hastalarında oksidatif stres parametreleri ve ekokardiyografik indeksler
Amaç: Kronik Böbrek Hastalığının (KBH) tüm evrelerinde artmış oksidatif stres (OS) yükü saptanmaktadır. Hemodiyaliz (HD) hastalarının Sürekli Ayaktan Periton Diyaliz (SAPD) hastalarına göre daha yüksek risk taşıdıkları öne sürülmüştür. Bu çalışmada HD ve SAPD hastalarında OS ile ekokardiyografik indeksler üzerindeki etkileri incelenmiştir.Gereç ve Yöntem: Çapraz?kesitsel bir araştırma olarak planlanan çalışmaya 39 SAPD, 32 HD ve benzer demografik özellikleri taşıyan 30 sağlıklı gönüllü alındı. Diabetes Mellitus ve kronik inflamatuar hastalığı olanlar kapsam dışı bırakıldı. Oniki saatlik açlığı takiben hafta ortası diyaliz seansında alınan serumlarda, biyokimyasal, hormonal ve hematolojik parametrelerinin yanı sıra malonildialdehit (MDA), glutatyon peroksidaz (GSH-px) ve superoksit dismutaz (SOD) çalışıldı. M-mod ekokardiyografi kullanarak ejeksiyon fraksiyon (EF), interventriküler septum kalınlığı (IVSd), arka duvar çapı (LVPWd) ve sol atrium çapı (LAd) ölçülerek OS parametreleri ile karşılaştırıldı.Bulgular: Hasta ile kontrol grubu yaş, cins, beden kitle indeksi, kan basıncı yönünde farksızdı. MDA ve GSH-px her iki grup arasında anlamlı bulunmazken, SOD hasta grubunda kontrol grubuna göre belirgin düşük bulundu (p < 0.0001). HD ve SAPD hastaları arasında yaş, cins, kan basıncı, beden kitle indeksi, hemoglobin, C-reaktif protein, ferritin, kalsiyum, iPTH ve oksidatif stres parametrelerinden MDA ve GSH-px benzerdi. SOD düzeyleri istatistiksel olarak HD hastalarında daha düşük bulundu (p = 0.039). Serum fosfor, kalsiyum-fosfor çarpımı (CaxP), albumin HD hastalarında SAPD hastalarına göre daha yüksek; fibrinojen, total ve LDL kolesterol daha düşük bulundu. MDA ile EF arasında negatif bir ilişki (r=-0.380, p=0.001) saptandı; SOD ile sistolik kan basıncı (r=-0.265, p=0.011), diastolik kan basıncı (r=-0.230, p=0.028), fosfor (r=-0.327, p=0.001), iPTH (r=-0.259, p=0.013), CRP (r=-0.235, p=0.024), Fibrinogen (r=-0.342, p=0.001), T. kolesterol (r=-0.249, p=0.017) olumsuz birliktelik vardı. SOD ile hemoglobin (r=0.414, p<0.001) ve albumin (r=0.367, p<0.001) arasında olumlu bir birliktelik vardı. MDA yaş (beta=-0.258, p=0.035), erkek cinsiyet (beta=-0.312, p=0.004) ve EF (beta =-0.461, p<0.001) ile bağımsız olarak etkileştiği saptandı. Antioksidanlar ile kardiyak indeksler arasında herhangi bir korelasyon bulunmadı.Sonuç: HD ve SAPD tedavisi alan son dönem böbrek yetmezliği hastalarında normal popülasyona kıyasla OS parametrelerinden SOD'un hemodiyalizde daha belirgin olmak üzere azalarak OS yol açabileceği, MDA seviyesinin bağımsız olarak yaş, erkek cinsiyet, ve EF ile birliktelik gösterdiği; buna mukabil SOD kan basıncı, P, PTH, CRP ve fibrinojen ile negatif ve hemoglobin ve albumin ile pozitif korelasyon gösterdiği bulundu.
Gebelik komplikasyonlarına bağlı akut böbrek yetmezliğinde kısa ve uzun dönem izlem sonuçlarımız
Giriş: Gebelik ve böbrek hastalığının birlikte bulunması gerek anne ve gerekse fötus için ciddi bir risk faktörüdür; bu risk hekimleri gebeliği sonlandırmaya veya gebeliği önlemeye yöneltmektedir fakat bu çok karamsar bir yaklaşımdır. Biz bu çalışmamızda yüksek maternal-fetal morbidite ve mortalite oranına sahip obstetrik nedenli ABY'li hastalarımızın etyolojik, klinik, biokimyasal parametreleri ve 6 ay sonraki rezidüel böbrek fonksiyonlarını araştırarak literatür verileriyle karşılaştırdık.Gereç ve yöntem: Çalışmada kadın Doğum kliniğinde ocak 2006- Ağustos 2007 tarihleri arasında gebelik süresince, abortus, doğumda veya doğumdan sonraki ilk hafta içerisinde ABY tanısı konulan 50 hasta (yaş ortalaması 32,4 ± 5,7 yıl) prospektif olarak incelendi. ABY tanısı için oligoüri veya anüri+ kreatinin klirensi<20ml/dk+serum kreatinin düzeyi 2 >mg/dlt parametreleri kabul edildi. Daha önce KBY tanısı almış hastalar çalışmaya alınmadı.Bulgular: Çalışmamızdaki ABY'li 50 olgunun %50 `sini preeklampsi-HELLP (PH); %12'sini eklampsi-HELLP (EH); %6'sını preeklampsi; %18'ini enfeksiyon; %8'ini kanama; %4'ünü AFLP ve %2'sini TTP oluşturmakta idi. ABY'li olgularımızın %12'sinde anne ölümü oldu. Maternal komplikasyonlar açısından olgular inclenediğinde hastaların; %10'unda DİC; %22'sinde plasenta dekolmanı; %4'ünde intraserebral hemoraji ve %18'inde solunum yetmezliği gelişti ayrıca hastaların %72'sinde kan ve kan ürünleri transfüzyonu; %18'inde ise mekanik ventilasyon ihtiyacı oldu. Bilinen komplikasyonların dışında 1 hastamızda deliryum ve 1 hastamızda da koroner arter diseksiyonu gelişti. Perinatal morbidite ve mortalite açısından bakıldığında; intrauterin ölüm oranı %32, abortus %12, prematürite %6 olarak bulundu, yaşayan bebek sayısı prematür bebekler dahil %56 idi. Takiplerimizde 4 hastanın 3'ü orta derecede KBY, 1'i ise SDBY kabul edildi ve hemodializ programına alındı. Ayrıca 2 hastamızda hipertansiyonun normale gelmediği görüldü ve antihipertansif tedaviye başlanıldı.Sonuç: Hasta populasyonumuzda obstetrik nedenli ABY gerek maternal gerekse fetal mortalite ve morbidite oranları dikkate alındığında önemini korumaktadır. Hasta populasyonumuzun sosyo-ekonomik düzeyi dikkate alınarak koruyucu hekimlik hizmetlerinin artırılması, tam donanımlı prenatal-antenatal bakım ünitelerinin sayısının artırılması gerekmektedir.
Kronik hepatit B'li hastalarda hepatik steatozun,insulin direnci,nekroinflamasyon ve fibrozis ile ilişkisi:Histolojik yağlanmayla ilişkili faktörlerin belirlenmesine yönelik prospektif klinik çalışma
Giriş: Kronik viral hepatitler ve özellikle kronik hepatit B ülkemiz için önemli bir sağlık problemidir. Kronik viral hepatitlerle yağlanma arasındaki ilişki pek çok yayına konu olmuş ve özellikle hepatit C ile yağlanma arasındaki ilişki açıkca ortaya konmuştur. Ancak aynı ilişki yağlanma ile hepatit B virusu arasında gösterilememiştir. Bu konuyla ilgili elimizde yeterli sayıda çalışma da bulunmamaktadır.Amaç: Çalışmamızda kronik hepatit B'li hastalarda karaciğer yağlanma sıklığı, yağlanmaya neden olabilecek faktörler ve başta hepatit B virusu olmak üzere çeşitli parametrelerle yağlanma arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır.Materyal ve metod: Bu çalışmada 88 kronik hepatit B'li hasta Aralık 2006 ile Ocak 2008 tarihleri arasında değerlendirildi. 27'si kadın ve 61'i erkek olan 88 hastamızın tamamına ultrasonografi eşliğinde Menghini tekniği ile karaciğer iğne biyopsisi yapıldı. Biyopsi materyalleri tek bir patolog tarafından değerlendirildi. Hastalarda yağlanmaya neden olabilecek biyokimyasal ve serolojik bütün parametreler ayrıntılı olarak çalışıldı.Bulgular: Çalışmaya toplam 88 kronik hepatit B'li hasta dahil edildi. Bunların 27'si kadın (% 31) ve 61'i erkek (% 69) idi. Hastaların 28'inde (% 31,8) karaciğerde yağlanma tespit edildi. Erkeklerde yağlanma oranı kadınların yaklaşık 2,5 katı kadar daha fazla bulundu. Yaş, beden kitle indeksi, insülin direnci, hiperlipidemi ve hipertansiyonun kronik hepatit B'li hastalarda karaciğer yağlanmasını arttıran faktörler olduğu saptandı. HBeAg (+) veya HBeAg (-) hastalar ile daha önce tedavi alan ve almayan hastalar arasında yağlanma açısından fark olmadığı görüldü. Viral yük ile steatoz varlığı arasındaki korelasyonu incelendiğimizde anlamlı bir ilişki bulunamadı.Sonuç: Kronik hepatit B'li hastalarda belli oranda karaciğer yağlanmasına rastlanmaktadır. Bu grup hastalarda karaciğer yağlanmasını belirleyen faktörler olarak; yaş, beden kitle indeksi, insülin direnci, hiperlipidemi ve hipertansiyon önemlidir. Bu hastalarda viral faktörlerden çok hastalara ait olan metabolik faktörlerin yağlanmayla ilişkili olduğu görülmüştür. Kronik hepatit B'li hastalarda hastalığın şiddetini ve seyrini belirlemede hepatik steatoz varlığı klinisyenlere ek bilgiler sağlayabilir.
Akut miyeloid lösemili hastalarımızda t(15;17), t(8;21), inv(16), t(9;22) translokasyonlarının sıklığı ve prognoza etkisi
Giriş ve amaç: Akut miyeloid lösemi; hematopoetik öncül hücrelerin heterojen klonal bir hastalığıdır ve sıklığı yaş ile artar. Klonal çoğalan öncül hücrelerin matür hücrelere farklılaşma yeteneği yoktur ve normal hematopoezi de baskılarlar. Kemik iliğinde blast sayısının %20'den fazla olması tanıyı koydurur. Mevcut WHO sınıflaması moleküler, sitogenetik ve önceki hematolojik hastalığa göre yapılır. AML'li olgularda 100'den fazla genetik bozukluklar tanımlanmış olmakla birlikte sıklıkla saptanan kromozomal bozukluklar t(8;21), t(15;17), inv(16), t(16;16)'dır. t(8;21), inv(16) ve t(15;17) kromozomal bozukluklar nispeten olumlu prognostik özellik gösterirler. t(9;22) ise kötü prognostik özellik gösterir. Biz bu çalışmada yeni tanı almış AML hastalarında t(8;21), inv16, t(15;17) ve t(9;22) sıklığını ve prognoza etkisini araştırdık.Materyal Metod: Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Hematoloji servisine başvuran ve yapılan tetkiklerde Akut Miyeloid Lösemi tanısı alan 82 hastanın t(15;17), t(8;21), t(9;22), inv(16) translokasyonları Real Time PCR yöntemiyle (Roche-lightCycler) çalışıldı.Bulgular: Yaptığımız çalışmada; t(8;21) sıklığı %6, t(15,17) sıklığı %17, inv(16) sıklığı %9,7 olarak saptanırken, t(9;22) hiçbir olguda saptanmadı. t(15;17) pozitif hasta grubundaki hastaların tümü ATRA tedavisi aldı ve bütün hastalar remisyona girdi, bu grupta relaps gözlenmedi. İzlem boyunca tüm hastalarda t(15;17) negatifleşti. t(8;21) pozitif hasta grubu ile negatif hasta grubu arasında relaps gelişim açısından fark bulundu. Tedaviye refrakterlik, toplam sağ kalım oranı, toplam sağ kalım süresi ve ölüm oranı açısından pozitif ve negatif grup arasında fark bulunmadı. İnv16 pozitif hasta grubu ile negatif hasta grubu arasında relaps sıklığı, tedaviye refrakterlik, toplam sağ kalım oranı, toplam sağ kalım süresi ve ölüm oranı açısından fark bulunmadı. Olumlu prognoza sahip hasta grubunda (t(8;21) ve inv(16)) relaps gelişim açısından negatif gruba kıyasla fark bulundu. Tedaviye refrakterlik, toplam sağ kalım oranı, toplam sağ kalım süresi ve ölüm oranı açısından fark saptanmadı.Sonuç: AML'de translokasyonların varlığı prognozu etkilediği için mutlaka yeni tanı konulan her AML hastasında translokasyonlarının saptanması gerekmektedir. Ayrıca her AML hastasının ek kromozomal anomalileri saptanmalıdır. Böylece tedavi seçeneği ve prognoz hakkında daha doğru bilgiler edinilebilir. Ek kromozomal anomalilerinin varlığını da gösteren daha büyük serili çalışmalar konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.Anahtar kelimeler: Akut miyeloid lösemi, t(15;17), t(8;21), inv16, t(9;22)
Kronik HDV infeksiyonlu hastalarda serum HBV DNA ve HDV RNA düzeyleri ile histolojik bulguların hastalığın klinik evreleriyle ilişkisi
Giriş ve amaç: Hepatit delta virusu defektif bir RNA virusudur ve viral replikasyon açısından mutlak olarak hepatit B virus yüzey antijenine gereksinim duyar. Kronik hepatit B ve D virus infeksiyonları asemptomatik taşıyıcılıktan, kronik aktif hepatit, karaciğer sirozu ve hepatosellüler karsinomaya kadar giden geniş bir klinik spektruma sahiptirler. Fakat bu klinik çeşitliliğin altında yatan mekanizma hala tam anlaşılamamıştır. Bölgemizde hepatit delta virus infeksiyonu hala yaygın ve ciddi bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Bu çalışmadaki amacımız hepatit delta virus infeksiyonunda hastalığın progresyonuyla korelasyon gösteren biyokimyasal, hematolojik, virolojik, serolojik, histolojik parametreleri incelemek ve kantitatif PCR metoduyla saptanan HBV DNA ve HDV RNA düzeyleri ile hastalığın evresi arasındaki ilişkiyi irdelemektedir.Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya 220 hasta prospektif olarak alındı. Hastalar hepatit delta viruse bağlı sirozu olanlar (Grup 1), kronik delta hepatit (Grup 2) ve kronik hepatit B'li hastalar (Grup 3) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hastaların biyokimyasal, hematolojik, virolojik ve serolojik parametreleri çalışıldı. Kronik hepatit B ve D'li hastalara histolojik inceleme için biyopsi planlandı. Histolojik skorlama için Ishak histolojik aktivite indeksi kullanıldı. Ayrıca HBV DNA, HDV RNA düzeyleri kantitatif PCR metodu ile çalışıldı. Sonuçlar üç grup arasında karşılaştırıldı.Bulgular: Hastaların 44'ü (%20) grup 1'den, 86'sı (%39.09) grup 2'den ve 90'ı (%40.9) grup 3'den oluşuyordu. Hepatit delta virüs infeksiyonuna bağlı siroz ve kronik aktif hepatitli grupta kronik hepatit B'li gruba göre HBV DNA'nın anlamlı olarak düşük olduğu tespit edildi. Albumin, hemoglobin ve lökosit değerleri sirozlu hastalarda diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük bulundu. HBsAg titresi, ALT, serum demir, serum demir bağlama kapasitesi ve GGT değerleri açısından üç grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Ferritin ve AFP düzeyleri sirozlu grupta diğer iki gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. AST ve protrombin zamanı bakımından sirozlu hastalarda hepatit B viruslu gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Alkalen fosfataz bakımından grup 1 ve grup 2 arasında anlamlı farklılık bulunmazken, grup 1 ve grup 2'de grup 3'e göre anlamlı olarak yüksek saptandı. Platelet düzeyleri grup 1'de 2. ve 3. gruplara göre ve grup 2'de grup 3'e göre anlamlı olarak düşük bulundu. Kreatinin, glukoz ve LDH açısından grup 1 ile grup 3 arasında anlamlı fark saptandı. Globulin düzeyleri açısından grup 1'de hem 2. hem de 3. gruba göre ve 2. grupta 3. gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Total bilirubin düzeyleri açısından üç grup arasında anlamlı fark olduğu saptandı.Sonuç: Kronik hepatit delta virüs infeksiyonunda HBV DNA düzeyi hepatit delta virüse bağlı olarak daha düşük düzeydedir. Hepatit delta virüse bağlı sirozu olan ve olmayan gruplar arasında HDV RNA farklı bulunmamıştır. Kronik delta hepatitli hastalarda serum HDV RNA ve fibrotik evre ile nekroinflamasyon skoru ile ALT arasında korelasyon mevcuttur. Bunun yanında kronik hepatit B'li hastalarda ise ALT ve AST ile nekroinflamasyon skoru ve HBV DNA arsında anlamlı korelasyon mevcuttur. Histolojik olarak kronik delta hepatitli hastalarda daha yüksek nekroinflamasyon skoru ve ileri fibrotik evreye bağlı olarak daha ağır bir hastalık formu mevcuttur. Ferritin, total globulin ve AFP düzeyleri hastalık şiddetiyle doğru korelasyon göstermektedir. Bu bulgular kronik HDV infeksiyonlu hastaların takip ve tedavisinde göz önünde bulundurulması yararlı olabilir.Anahtar kelimeler: Hepatit delta virus, PCR, hepatit B virus, HBV DNA, HDV RNA.
Relaps-refrakter akut lösemilerde FLAG-İDA kemoterapi rejimi sonuçları
Giriş: Relaps ve refrakter akut lösemiler kötü prognozludur. Bu hastalarda uygulanan tedavi yaklaşımı reindüksiyon kemoterapisini takiben allojenik kemik iliği transplantasyonudur. Reindüksiyonda kullanılacak kurtarma rejiminin etkinliğinin yüksek, toksisitesinin kabul edilebilir olması gerekmektedir. Bu çalışmamızda relaps veya refrakter akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve akut miyeloblastik lösemi (AML) olgularımızda, FLAG-İDA (Fludarabine, cytarabine, idarubicine, G-CSF) kemoterapisi sonuçlarımızı inceledik.Hastalar ve Yöntem: Mayıs 2005 ve Nisan 2008 tarihleri arasında, relaps/refrakter 10 ALL, 37 AML olgusu FLAG-İDA rejimi ile tedavi edildi. Fludarabine 30 mg/m2, sitarabin 2 gr/m2 5 gün, idarubicin 10 mg/m2 3 gün verildi. Kemoterapi tamamlandıktan sonra nötrofil düzeyi yükselinceye kadar G-CSF 5µg/kg/gün dozda uygulandı.Bulgular: ALL ve AML olguları arasında cinsiyet, yaş ortalaması, beyaz küre sayısı, nötrofil sayısı, hemoglobin düzeyi, trombosit sayısı, laktat dehidrogenaz düzeyi, fibrinojen düzeyi, PTZ düzeyi, INR düzeyi ve aPTT düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu. ALL grubunda 3 hasta refrakter, 7 hasta relaps ALL olgusuydu. 3'ü erken (%42), 4'ü (%58) geç relaps olgulardı. FLAG-İDA rejimi sonrası ALL hastalarının hiçbirinde tam remisyon elde edilemedi, kür sonrası toplam yaşam süresi 4,2 ± 1,6 ay bulundu.AML olgularının 20'si relaps, 17'si refrakter AML hastalarıydı. Refrakter/relaps hasta sayıları gruplar arasında benzerdi (p=0,157). Olguların 15'inde (% 40,5) tam remisyon elde edildi ve ortanca tam remisyon süresi 6 ay olarak bulundu. Remisyona giren olgularda FLAG-İDA sonrası ortalama yaşam süresi 11,64 ± 9,6 ay, girmeyen olgularda 6,36 ± 5,9 ay olarak saptandı (p=0,003). 17 primer refrakter AML'li hastanın 5'inde (%29,4) remisyon elde edildi. Relaps 20 AML'li olgunun 10'unda (%50) tam remisyon izlendi. 12'si erken, 8'i geç relaps olgulardı. Erken relaps olgularda remisyon oranı 4/12 (%33), geç relaps olgularda 6/8 (%75) olarak bulundu (p=0,157). Primer refrakter hastalar (5/17) ile relaps hastalar (10/20) arasında FLAG-İDA protokolü ile remisyona girme oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p=0,09). FLAG-İDA uygulaması esnasında hiçbir hastada kullanılan ilaçların spesifik toksik etkilerine bağlı ölüm izlenmedi.Sonuç: AML olgularında remisyonların gözlenmesi dikkate değer ölçüdeydi. Bu bulgular bize relaps veya refrakter AML vakalarında FLAG-İDA tedavisinin alternatif bir tedavi seçeneği olduğunu, buna karşın ALL vakalarında iyi bir seçenek olmadığını telkin etmektedir. Relaps/refrakter ALL olgularında etkinliğin daha geniş hasta gruplarında değerlendirilmesi gerekir.
Erişkinlerde gastrik nodularite ve helikobakter pylori ilişkisi
Gastrik nodularite özellikle pediatrik yaş gurubunda görüldüğü bildirilen endoskopik bir tanımlamadır. Birçok çalışma çocuklardaki noduler gastritin Helicobacter pylori enfeksiyonu ile güçlü ilişkisini ortaya koymakla birlikte, bu endoskopik paternin erişkinlerdeki doğal seyri ve önemi az anlaşılmıştır. Çalışmamızda amaç, gastrik nodulariteli erişkinlerin demografik özellikleri, nodularitenin Helikobakter pylori ve patojenik suşları ile olan ilişkisinin güncelleştirilmiş Sydney histopatolojik sınıflama sisteminden yararlanılarak araştırılması olmuştur.
BT çekilen hastalarda Kontrast Madde Nefropatisi gelişiminin tesbitinde İdrar Sitokinleri
Dayanak ve amaç: KMN özellikle hastanede yatan ve risk faktörleri taşıyan hastalarda 3. en sık ABY nedenidir. KMN görüntüleme yöntemlerinin son on senedir önemli derece artmasıyla önem kazanmaktadır. KMN öncesinden basit önlemler alınırsa ve risk taşıyan hastalar daha iyi değerlendirilse önlenebilir. Bu çalışmada böbrek yaralanma markırları olarak bilinen idrar sitokinlerinin KMN gelişimi erken tanısında kullanabileceğimizi değerlendirdikMateryal ve metot: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları kliniğinde yatan ve hastalığından dolayı Bilgisayarlı Tomografi çektiren 85 hasta dâhil edildi. Hastaların kontrast madde verilmeden ve verildikten hemen sonra idrar sitokinlerine bakıldı.Bulgular: 85 hastanın 10 da serum kreatinin değerindeki 0,5 mg/dl yükselme ölçüt alınarak KMN tanısı konuldu. Çalışma sonucunda idrarda idrar sitokinlerinden IL?1, IL?6 ve IL?8 de işlem öncesi ve sonrasında istatiksel olarak anlamlı artış bulundu (p değerleri sırasıyla 0.013, 0.000, 0.020Sonuç: KMN önlenebilinir bir ABY nedeni olduğundan erken tanının olası önemli bir ABY oluşumunu engeller. Erken tanı için idrar sitokinleri kullanıla bilinir. Ama bu konuda daha geniş ve homojen hasta gruplarının seçildiği kapsamlı bir araştırmaya gerek vardırKelimeler: KMN, İdrar sitokinleri
Glomerülonefritli hastalarda spot idrar protein/ kreatinin oranının, günlük proteinüri miktarının belirlenmesindeki rolü
Giriş: İdrardaki protein miktarının belirlenmesi böbrek hastalıklarının tanısında, tedavi etkinliğini belirlemede ve prognozu değerlendirmede sıklıkla kullanılmaktadır. Çalışmamızda farklı tip glomerülonefritli hastalarda prospektif olarak spot idrar protein/kreatinin oranının proteinüri miktarını belirlemedeki doğruluğunu araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Spot idrar protein/kreatinin oranı (sPr/Kr) ve 24 saatlik Proteinüri arasında korelasyon 38 erişkin hastada tedavi öncesi ve sonrasında değerlendirildi. SPr/Kr'nin 24 saatlik idrardaki bazı proteinüri miktarlarını (0,3 ve 3gram/gün) belirlemedeki rolü ROC-analizi ile araştırıldı. Bulgular: Hem tedavi öncesi ve sonrasındaki değerlendirmede sPr/Kr ve 24 saatlik idrardaki protein arasında yüksek korelasyona sahip doğrusal bir ilişki vardı (p<0,0001). Hastaların proteinüri miktarı arttıkça iki yöntem arasındaki sapmanın arttığı görüldü. Düşük kreatinin atılımına sahip hastalarda yüksek proteinürili durumunda görülen sapmanın yüksek kreatinin atılımına sahip hastalara oranla daha fazla olduğu izlendi. ROC eğrisi analizinde sPr/Kr oranların 24 saatlik idrardaki proteini belirlemede eğri altında kalan alan tedavi öncesi ve sonrası 0,3 ve 3 gram/gün eşik değerleri için >0,95 bulundu. Tartışma: sPr/Kr oranların 24 saatlik idrardaki proteine alternatif olarak kullanılabilir. Ancak yüksek proteinürisi olan hastalarda test güvenilir değildir. Düşük kreatinin atılımına sahip hastalarda testin doğruluğunun aydınlatılması gereklidir.
Karaciğer sirozunda insülin direnci
Giriş ve amaç: Karaciğer (KC) sirozu, ülkemizde ve bölgemizde en önemli ölüm nedenlerinden birisidir. KC sirozunda glukoz metabolizmasının bozulduğu ve insülin direncinin varlığı birçok çalışmada gösterilmiş olmakla birlikte, insülin direncinin oluş mekanizması tam olarak açık değildir. Sunulan çalışmanın amacı KC sirozlu hastalar ve kontrol grubu vakalarının insülin direnci, sitokinler ve CRP düzeylerini değerlendirmekti. Ayrıca KC sirozunda gelişen insülin direncinin yaş, cinsiyet, etyoloji, Child-Pugh sınıflaması, dalak boyutu, TNF-?, IL-1ß, IL-2RES, IL-6, IL-8, IL-10, CRP, Hs-CRP parametreleriyle olan ilişkisinin araştırılması amaçlandı.Gereç ve yöntem: Çalışmaya değişik etyolojiye bağlı sirozu olan 79 hasta (49 erkek, 30 kadın) alındı. Kontrol grubu olarak 50 (23 erkek, 27 kadın) kişi alındı. KC sirozlu ve kontrol grubu arasında glukoz, insülin, C-peptid, HOMA-IR, TNF-?, IL-1ß, IL-2RES, IL-6, IL-8, IL-10, CRP, Hs-CRP düzeylerinin karşılaştırılması yapıldı. Çalışmamızın ikinci kısmında KC sirozlu grupta HOMA-IR değeri >2.7 olan hastalar insülin direnci pozitif, ?2.7 olan hastalar insülin direnci negatif olarak iki gruba ayrıldı. HOMA-IR pozitif ve negatif grupların yaş, etyoloji, cinsiyet, Child-Pugh sınıflaması, dalak boyutu, TNF-?, IL-1ß, IL-2RES, IL-6, IL-8, IL-10, CRP, Hs-CRP düzeyleri karşılaştırıldı.Bulgular: KC sirozlu grupta glukoz, insülin, C-peptid, HOMA-IR, TNF-?, IL-2RES, IL-6, CRP ve Hs-CRP düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek tespit edildi. KC sirozlu hastalarda, HOMA-IR pozitif hastalar ile HOMA-IR negatif hastalar karşılaştırıldığında; Yaş, etyoloji, cinsiyet, Child-Pugh sınıflaması, dalak boyutu, TNF-?, IL-1ß, IL-2RES, IL-6, IL-10, CRP, Hs-CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. IL-8 düzeyi ise HOMA-IR pozitif hastalar grubunda anlamlı olarak düşük bulunmuştur.Sonuç: KC sirozlu hastalarda glukoz, insülin, C-peptid, HOMA-IR, TNF-?, IL-2RES, IL-6, CRP ve Hs-CRP düzeyleri normal popülasyona göre yükselmektedir. KC sirozunda HOMA-IR'nin yüksek tespit edilmesi, KC sirozunda insülin direnci geliştiğini, benzer çalışmalarda olduğu gibi desteklemektedir. KC sirozlu hastalarda insülin direncinin gelişim mekanizmasının yaş, etyoloji, cinsiyet, Child-Pugh sınıflaması, dalak boyutu, TNF-?, IL-1ß, IL-2RES, IL-6, IL-10, CRP, Hs-CRP düzeylerinden bağımsız olarak geliştiği saptandı. HOMA-IR pozitif hastalarda IL-8 düzeyinin istatistiksel olarak HOMA-IR negatif hastalara göre düşük tespit edilmesi, yapılmış çalışmalarla benzerlik göstermemektedir.Anahtar kelimeler: Karaciğer sirozu, insülin direnci, sitokinler.
Evre 3-4, kronik böbrek yetmezlikli hastalarda karotis intima media kalınlığı, sekonder hiperparatiroidi sıklığı ve ilşkili risk faktörleri
Giriş: KBY hastalarında sekonder hiperparatiroidi (SHPT), birçok klinik sonuçlarından dolayı önemli morbidite ve mortalite sebebidir. SHPT ile ilişkili hiperfosfatemi ve artmış Ca x P sonucunu içeren anormal mineral metabolizması da artmış kardiyovasküler mortaliteye katkıda bulunur. Karotis arterlerin intima-media kalınlık (KİMK) artışının aterosklerozun güvenilir bir göstergesi olduğu gösterilmistir. Bu çalışmadaki amacımız; prediyalitik, evre 3-4 KBY hastalarında KİMK, SHPT ve ilişkili risk faktörlerini belirlemektir.Gereç ve yöntem: Çalışmaya 62 hasta (Evre 3-4 KBY hastası) ve 22 sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 84 olgu alındı. Çalışmaya alınan her iki grup arasında yaş ve cinsiyet farklılığı yoktu (p>0.05). Çalışma kapsamına alınan tüm olguların serum glukoz, üre, kreatinin, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, ALT, AST, LDH, total protein, albumin, ürik asit, total kolesterol, LDL, HDL, trigliserid, demir, demir bağlama kapasitesi, parathormon, insülin düzeyleri, hemogram değerleri ve KİMK'ları tespit edildi. Hasta grubunda; ayrıca 1,25(OH)2 D3 düzeyi ve M mod ekokardiyografileri çekildi.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında KİMK, glukoz, üre , kreatinin, Na, K, Ca, P, Ca×P, t. protein, albumin, ürik asit, demir, hemoglobin, hematokrit, MCV, WBC, nötrofil ve parathormonda anlamlı fark saptandı (p<0.05). PTH düzeylerinde evre 3'de 139.02 ± 86.48 pg/ml, evre 4'de 209.93 ± 183.25 pg/ml rakamsal olarak belirgin fark saptandı (p=0.168). PTH ile Ca (r=-0.345, p=0.001) ve albumin (r=-0.244, p=0.025) arasında negatif, üre (r=0.577, p<0.001), kreatinin (r=0.671, p<0.001), HOMA-IR (r=0.280, p=0.010), P (r=0.462, p<0.001) ve Ca×P (r=0.294, p=0.007) arasında ise pozitif yönde ilişki saptandı. Çalışmamızda KİMK açısından kontrol grubu (0.65±0.09 mm) ile hasta grubu (0.82±0.14 mm) arasında anlamlı fark tespit edildi (p<0.001); ayrıca evre3 (0.75±0.13 mm), evre 4 (0.84±0.14 mm) arasında da anlamlı fark tespit edildi (p=0.030). Hasta grubunda KİMK ile Ca (r=-0.345, p=0.001) ve albumin (r=-0.324, p=0.003) arasında negatif , PTH (r=0.362, p=0,001), üre (r=0.489, p<0.001), kreatinin (r=0.345, p=0.001), yaş (r=0.563, p<0.001), glukoz (r=0.221, p=0.043), P (r=0.460, p<0.001) ve Ca×P (r=0.373, p<0.001) arasında pozitif yönde korelasyon tespit edildiSonuç: KBY evreleri ilerledikçe SHPT sıklığı ve KİMK artmaktadır. KİMK ile üre, kreatinin, yaş, glukoz, P, Ca×P ve PTH arasında pozitif korelasyon, Ca ve albumin arasında ise negatif korelasyon tespit edildi. PTH ile P, yaş, kreatinin ve HOMA-IR arasında pozitif, Ca ve albumin arasında negatif korelasyon tespit edildi.Anahtar kelimeler: kreatinin klirensi, kronik böbrek yetmezliği, karotis intima-media kalınlığı, parathormon, sekonder hiperparatiroidi.
Kriptojenik sirozlarda ve HBV ilişkili sirozlarda HFE gen mutasyonları
Giriş ve amaç: HFE gen mutasyonları ile ilişkili herediter hemokromatozis, Avrupa populasyonunda yaygın görülen otozomal resesif geçişli bir hastalıktır. Mutasyonlardaki yüksek frekans sıklığıyla uyumsuz olacak şekilde tipik hastalık fenotipiyle nisbeten az karşılaşılmasından dolayı, populasyon bazlı tarama programları taraftar bulmamaktadır. Bu sebeple HFE'nin mutasyonlarını yüksek riskli hasta gruplarında taramak daha mantıklı görünmektedir. Çalışmamızda kriptojenik ve hepatit B'li sirozlularda HFE gen mutasyonlarının sıklığını belirlemeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Bu çalışmada, 29 hepatit B'li ve 29 kriptojenik sirozlu olgu incelendi. HFE gen mutasyonları, ?Haemochromatosis StripAssay A of VıennaLab? yöntemi ile çalışıldı.Bulgular: Yirmidokuz kriptojenik sirozlu olgunun 1'inde C282Y heterozigotluğu, 2'sinde H63D homozigotluğu ve 5'inde de H63D mutasyonu heterozigotluğu tespit edildi. Hepatit B'li 29 olgunun 1'inde H63D ve E168Q birleşik heterozigotluğu ve 5'inde H63D mutasyonu heterozigotluğu bulundu. Hepatit B'li ve kriptojenik sirozlu hasta gruplarında mutasyon oranları açısından istatistiksel fark yoktu. İki grupta toplamda H63D mutasyon oranı 58 hastanın 13'ünde (13/58) %22.4, C282Y mutasyonu 58 hastanın 1'inde (%1.72) tespit edildi. Kriptojenik sirozlularda allel sayısına göre H63D mutasyon oranı %31.03 (9/29) bulundu.Sonuç: Sonuç olarak HFE mutasyonları bölgemiz için önemli bir sağlık problemi gibi görünmemektedir. Kriptojenik siroz hastalarında bulduğumuz heterozigot C282Y ve iki hastada da homozigot H63D varlığı değerlendirildiğinde seçilmiş hasta gruplarında bu mutasyonların taranması önerilebilir. Özellikle kriptojenik sirozlu olgularda gerek HH tanısı için gerekse ılımlı demir birikimi ile bu mutasyonların hepatik hasarı arttırıcı etkisini ortaya koymak ve belki de flebotomi ile sirozun ilerleyişini yavaşlatabilmek amacıyla bu mutasyonları araştırılabilir bulmaktayız. Klinisyenler karaciğer hastalarında bu mutasyonların morbidite ve mortaliteye olan olası katkısı açısından uyanık olmalıdır.
Kontrast madde nefropatisinde bir risk faktörü olarak metabolik sendrom
AMAÇ: Kontrast maddenin artan miktarda kullanımı, kontrast madde nefropatisini Akut Böbrek Yetmezliğinin giderek sık rastlanan bir nedeni haline getirmiştir. Kontrast madde nefropatisi, hastanın hastanede yatış zamanını, tedavi maliyetini, hastanın mortalite ve morbiditesini belirgin bir şekilde artırır. Kontrast madde nefropatisi için, önceden varolan böbrek yetmezliği, diyabet, hipovolemi, ileri yaş, konjestif kalp yetmezliği, fazla kontrast madde kullanımı, nefrotoksik ilaç kullanımı risk faktörlerini oluşturmaktadır. Metabolik Sendromun kontrast madde nefropatisi için risk faktörü olup olmadığı ile ilgili literatürde az sayıda çalışma yapılmış ve risk faktörü olduğu belirlenmiştir (186). Bizim çalışmamızda, metabolik sendrom ve onun temelinde yatan insülin direnci ile kontrast madde nefropatisi arasındaki ilişki incelenmiştir.MATERYAL VE METOD: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi dahili bilimler kliniklerinde yatan ve herhangi bir nedenle kontrastlı bilgisayarlı tomografi çekilen 94 hasta dahil edildi. Çalışmaya kreatinin seviyesi 1.0 ve üzerindeki hastalar alındı.. Hastaların bilgisayarlı tomografi öncesi ve tomografi çekildikten 48 saat sonraki kreatinin değerlerine bakılarak kontrast madde nefropatisi gelişen hastalar tesbit edildi. Diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, hiperlipidemi, strok, kalp yetmezliği, sigara öyküleri sorgulanıp tomografi çekimi öncesi son 48 saat içinde kullandıkları ilaçlar kaydedildi. Tüm hastalar metabolik sendrom yönünden IDF kriterleri kullanılarak değerlendirildi. Buna göre 39 hastada metabolik sendrom saptandı. Tüm hastaların açlık insülin ve glukoz değerlerine bakılarak insülin direnci açısından HOMA-IR değerleri hesaplandı.BULGULAR: Çalışmaya 73 erkek, 21 kadın hasta alındı. Toplam 94 hastanın 10'unda kontrast madde nefropatisi gelişti. Bu 10 hastanın 6'sında metabolik sendrom mevcuttu. Yani kontrast madde nefropatisi gelişen grubun %60'ında, gelişmeyen grubun %38.1'inde metabolik sendrom saptandı. İnsülin direnci kontrast madde nefropatisi gelişen grupta %30, gelişmeyen grupta %17.9 oranında görüldü. Hasta sayısının azlığından dolayı aradaki bu fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı.Hastaların değerlendirilen albümin, üre, kreatinin, ürik asit, CRP, hemoglobin değerleri arasında kontrast madde nefropatisi gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında anlamlı fark saptandı. Yine iki grup arasında bazal kreatinin klirensleri ve kreatinin ?1.3 olanlarda belirgin fark saptandı. Nefropati gelişen grupta kreatin klirensleri daha düşük, kreatinin düzeyleri daha yüksekti. Daha önce yapılan çalışmaların da gösterdiği şekilde renal fonksiyon bozukluğunun kontrast madde nefropatisiyle ilişkili olduğu görüldü.SONUÇ: Kontrast madde nefropatisi son yıllarda görüntüleme tekniklerinin gelişmesiyle birlikte daha sık görülmeye başlandı. Kontrast madde nefropatisinin halen spesifik bir tedavisi yoktur. Riskli popülasyonun önceden tesbit edilmesi ve koruyucu önlemlerin alınması önemlidir. Son yıllarda metabolik sendrom da kontrast madde nefropatisi risk faktörü olarak suçlanmaktadır. Metabolik sendrom hareketsiz yaşam, obezite ve yaşlanmanın artmasıyla salgın gibi birçok insanı etkilemektedir. Sonuç olarak, bu çalışmada kontrast madde nefropatisi gelişen grupta daha yüksek oranda metabolik sendromlu hasta saptanmasına rağmen bu fark istatistiki anlamlılığa ulaşmamıştır.Ancak yine de oranın yüksek olması nedeniyle metabolik sendromlu hastalara kontrast madde verilirken kontrast madde nefropatisi açısından dikkatli olunmalıdır.Anahtar kelimeler: Kontrast Madde Nefropatisi, Metabolik Sendrom, İnsülin Direnci
Konstipasyonlu olgularda kolonoskopi öncesi bağırsak hazırlığında PEG ve oral NaP solusyonlarının etkinlik ve tolerabilite karşılaştırması
GİRİŞKolon hastalıklarının tanı ve tedavisinde önemli yer tutan kolonoskopi işleminin başarısı için, kolonoskopi öncesi bağırsak hazırlığının yeterli olması gereklidir. Konstipe hastalarda bağırsak hazırlığı yetersiz olup nedenleri belirlenmiş değildir.AMAÇBu çalışma yetersiz bağırsak hazırlığına neden olan faktörlerden biri olan konstipasyonlu hastalarda PEG ve NaP solüsyonlarının etkinlik ve tolerabilitesini karşılaştırmaktır.YÖNTEMAraştırmamız; Aralık 2007 ile Temmuz 2008 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran ve kabızlık şikâyeti olan hastalar arasında yapıldı. Kolonoskopi öncesi hastaların sosyodemografik özellikleri, işleme uyum ve kullanılan ajanlara bağlı gelişen yan etkiler anket formuna kaydedildi. Bağırsak temizlik ölçüsü olarak, iki gastroenterolog gözlemine dayanan skorlar kullanıldı (mükemmel, iyi, kabul edilebilir, orta, kötü). Elde edilen veriler Ki kare Test, Fisher's exact test ve Mann Whitney U testi uygulanarak değerlendirildi.BULGULARDeğerlendirmeye alınan hasta sayısı PEG gurubu için 28, NaP gurubu için 29 idi. Kullanılan solüsyonlara bağlı gelişen yan etkiler açısından yapılan değerlendirmede; PEG gurubunda şişkinlik daha sık saptandı (p=0.03). Buna karşın karın ağrısı ve bulantı NaP gurubunda daha sık saptandı (p=0.04, p=0.01). Etkinlik değerlendirilmesinin karşılaştırıldığı skalaya göre PEG gurubunda %71,5 hasta mükemmel, %28,5 hasta iyi olarak değerlendirildi. NaP gurubunda %55,2 hasta mükemmel, %31,0 hasta iyi olarak değerlendirildi. Ancak iki gurup arasında bağırsak hazırlık etkinliği açısından istatiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.213).SONUÇKonstipe olgularda kolonoskopi öncesi bağırsak hazırlığında PEG ve NaP benzer etkinliktedir. NaP'ın tolerabilitresi PEG solüsyonundan daha iyidir.
Diyabetik hastalarda kardiyovasküler otonom nöropati sıklığı ve bu duruma eşlik eden faktörler
GİRİŞ VE AMAÇ: Diyabetik hastalarda otonom nöropatinin varlığı kötü bir prognostik değer taşımaktadır. Bu çalışmadaki amacımız diyabetik hasta populasyonunda otonom nöropati sıklığını saptamak ve otonom nöropati olan olmayan grup arasında farklı olan parametreleri saptamaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya beş yıl ve üzerinde tanı alan 85 Diyabet hastası(9 kişi tip 1, 76 kişi tip2) alındı. Diyabet hastalarında, hastalara kardiyovasküler otonomik nöropati testleri, 24 saatlik Holter-EKG monitorizasyonu, doppler ekokardiyografi, QTc, miyokard perfüzyon sintigrafisi yapıldı. Hastaların, test öncesi HbA1c, insülin , c-peptid, LDL , VLDL, TG, HDL, Hscrp, Glukoz düzeylerine bakıldı. Kardiyovasküler otonomik nöropati testleri, Valsave manevrası, Derin soluk almaya kalp hızı değişkenliği , İstirahatta kalp hızı değişkenliği, Max /min oranı testi, Ortostatik cevap hastalara uygulanıp kaydedildi.Bu beş testten, İki ve üzerinde testi pozitif olan hastalara diyabetik otonom nöropati testi pozitif grup ve testin hepsi normal veya bir pozitif olan hastalara otonom nöropati testi negatif grup denildi.Oluşturulan gruplar arasında yukarıdaki parametreler karşılaştırıldı.BULGULAR: Çalışmamıza alınan 85 diyabetik vakaya uygulanan kardiyovasküler otonom nöropati testleri sonucuna göre otonom nöropati testi pozitif saptanan ve saptanmayan grup arasında kardiyovasküler otonomik nöropati testleri, 24 saatlik Holter-EKG monitorizasyonu, doppler ekokardiyografi, QTc, miyokard perfüzyon sintigrafisi yapıldı. Testler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi. 47 hastada KON pozitif , 38 hastada negatif tesbit edildi her iki grup arasında HbA1c, insülin, c-peptid, ldl , vldl, tg, hdl, hscrp, glukoz düzeylerine bakıldı, İstatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi. QTc ve Miyokard perfüzyon sintigrafisi sonuçlarına göre her iki grup arasında farklılık izlenmedi, SKB değerleri farklı idi. 24 saatlik Holter-EKG monitorizasyonunda her iki grup arasında SDNN değerinde fark izlendi. RMSSD, SDANN, LF, HF, LF/HF, değerleri farklı değildi. Diyabet süresi ile test pozitiflik sayısı arasında pozitif bir korelasyon vardı (r:0,240 p<0,027). Diyabet süresi ile QTc süresi arasında pozitif bir ilişki izlendi (r:0,306 p<0,004). Test pozitiflik sayısı ile QTc değeri arasında ise pozitif bir korelasyon (r:0,248 p<0,02) izlendi.SONUÇ :1- KON 5 yılı aşkın Diyabetik hastaların yarısında fazlasında gözlenmektedir.2- Sistolik kan basıncı artışı KON'li hastalarda daha yüksektir, bu durum KON'lu hastalarda bildirilen artmış mortaliteden sorumlu olabilir.3- Diyabet süresi uzadıkça KON gelişme olasılığı artmaktadır.4- 24 saatlik holter monitorizasyonlar kalp hızı değişkenliklerinin izlenmesinde kullanılan SDNN parametresi KON testleri ile uyum göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Diyabet, Kardiyak Otonom Nöropati
İrrtabl barsak sendromunda mukozal mast hücre artışı
İrritabl barsak sendromu (IBS), kronik ve tekrarlayıcı karın ağrısı, diyare, kabızlık ve/veya karında şişkinlik ile seyreden fonksiyonel bir gastrointestinal bozukluktur. Kabızlık baskın (IBS-C), diyare baskın (IBS-D), karma tip (IBS-M) ve alt sınıfı olmayan şeklinde alt grupları tanımlanmıştır. Tanıyı kolaylaştırmak ve standardize etmek için semptoma dayalı Roma kriterleri geliştirilmiştir. İBS önemli biyolojik ve psikososyal faktörlerin etkileşimidir. Motilite değişikliği, visseral hiperaljezi, beyin barsak etkileşiminin bozulması, anormal merkezi işlem, otonom ve hormonal olaylar, genetik ve çevresel faktörler, postenfeksiyöz sekeller ve psikososyal bozuklukların bireye göre farklı katılımları olur.Sistemik mastositozun GİS ve GİS dışı semptomlarının IBS ile benzerliği, kolonik mukozal mast hücrelerinin sorumlu olup olmayacağı hipotezini gündeme getirmiştir. Bu hipotezden hareketle yapılan çok sayıda araştırmalarda IBS' lu hastaların kolon mukozasında mast hücre infiltrasyonu saptanmıştır. Çalışmamızda yapılmış araştırmaların işaret ettiği gibi IBS' nun düşük dereceli organik bir hastalık olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. Bu amaç için yaş ve cinsiyet uyumlu, Roma-III kriterlerini karşılayan 72 İBS hastası ( IBS-D grup 40 kişi,İBS-K 32) ve 50 kontrol grubu oluşturuldu. Vakaların barsak temizliği lavman ile yapılıp, fleksibil kolonoskopi cihazı ile rektum ve çekum mukozasından forcepsle biopsiler alındı. Alınan biopsi materyeli Giemza ve Hematoksilen-Eozin ile boyandı. Biobsi kesitlerinin histolojik değerlendirmesi, ışık mikroskopisinde 10 odakta mast hücresi sayılıp, ortalaması alınarak 4 basamaklı skala (yok, az, orta, çok) ile yapıldı. Yine her üç grubun serum sitokinleri çalışılıp analizleri yapıldı. Çalışmamızın sonucunda IBS-D gruptaki hastalarımızın rektum ve çekum mukozasında mast hücre artışı ile inflamatuvar sitokinlerden de sIL-2R düzeyinde artış saptandıÇalışmamız IBS'nin fizyopatolojisinde düşük dereceli inflamasyonun olduğunu göstermektedir. IBS' nin patogenezinden sorumlu tutulan inflamasyonda ve visseral hipersensitivitede mukozal mast hücre infiltrasyonun rolu olduğunu desteklemektedir.
Akut ve kronik böbrek yetmezliği ayırımında yeni bir belirteç: Hyaluronik asit
Giriş: Öyküsünde böbrek fonksiyon bozukluğunu gösteren biyokimyasal ve görüntüleme tetkiki olmayan hastalarda akut ve kronik böbrek yetmezliğini ayırt etmek zor olabilir. Bizde fibrozis markırı olan serum hyaluronik asit (HA) seviyesine bakarak bu ayırımı yapmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Üremi nedeniyle yatan yeni tanı almış KBY ve ABY olan toplam 90 (52 kadın, 38 erkek) hasta çalışmaya alındı. Serum HA seviyesi corgenix Hyaluronik Asit Test Kiti ile ölçüldü. ABY ve KBY olan grupların ortalama değerleri eşleştirilmiş student T-test ile karşılaştırıldı. Pearson's korelasyonu ve Receiver operator curve (ROC) eğrisi analizi yapıldı.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54.6 ±17.9'du. Hastaların 52'si (% 57.8) kadın 38'i (%42.2) erkekti. Çalışmaya 37 (%41.1) KBY, 44 (%48.9) ABY, 6 (%6.7) kronik zeminde ABY, ölen 3 (%3.3) hasta alındı. Çalışmada KBY olan hastalarda serum HA seviyesi (146.1± 119.3 ng/ml) ABY'li hastalardan (68.9 ± 69.1 ng/ml) daha yüksek bulundu (p<0.0001). Serum HA düzeyi ile 24 satlik idrar Proteinüri miktarı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (r=0,716, p<0,0001) ve serum HA seviyesi ile serum albumin miktarı arasında anlamlı negatif korelasyon olduğu görüldü (r=-0,544, p<0,0001). ABY ve KBY ayırıcı tanısında HA için eşik değeri 61 ng/dl seçildiğinde testin sensitivitesi %82 spesifitesi ise %67 bulundu.Tartışma: Serum HA seviyesi ABY ve KBY ayırımında yararlı olabilir. Ancak bu testin ayırımdaki rolü için daha büyük çalışmalara ihtiyaç vardır.
Lokal ileri meme kanseri olgularında neoadjuvan (Dosetaksel-Epirubisin-Siklofosfamit) kemoterapi tedavisinin etkinliği
Giriş ve Amaç; Meme kanseri tüm dünyada kadınlarda en sık görülen tümördür. Amerika birleşik devletlerinde her yıl 200.000 yeni invaziv meme kanseri tanısı konmakta ve yaklaşık her yıl 40.000 kişi meme kanserinden ölmektedir. Meme kanseri kadınların yaşamları boyunca %12,5'inde yada sekiz kadından birinde görülür ve kadın kanserlerinin %31'ini oluşturur; akciğer kanserinden sonra kadınlarda kansere bağlı ikincil ölüm nedenidir. Meme kanseri insidansı yavaşça artmaya devam etmekle beraber, mortalite oranları düşmektedir.Meme kanserlerinin %20-30'nu lokal ileri meme kanserleri oluşturmaktadır. Son yıllarada uygulanan neoadjuvan kemoterapi seçenekleri; özelliklede taksan bazlı rejimler ile küratif amaçlı uygulananan tedavi olanakları artmıştır. Bizde 2005-2008 yılları arasında düzenli takip ve tedavileri yapılabilmiş neoadjuvan TEC(Dosetaksel-Epirubisin-Siklofosfamit) kemoterapi protokolü uygulanan hastalarımızın tedavi yanıtlarını, progresyona kadar geçen süre ve sağ kalım sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmeye çalıştık.Materyal ve Metod: 2004-2008 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi (D.Ü.T.F) Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında düzenli takip ve tedavileri yapılıp başvuru sırasında uzak organ metastazı saptanmayan neoadjuvan kemoterapi; Dosetaksel-Epirubisin-Siklofosfamit (TEC) uygulanan meme kanseri olguları çalışmaya dahil edildi.Olguların cinsiyet, yaş gibi demografik özellikleri yanında meme kanseri için spesifik olan prognostik faktörler değerlendirildi. Saptanabilen prognostik faktörler; tümör boyutu, nekroz miktarı, diseke edilen ve tutulan lenf nodu sayısı, vasküler invazyon, perinöral invazyon, tümör grade, ER, PR, cerb-B2 içeren prognostik faktörlerdi. Bunun yanında tedavi yanıtları, progresyona kadar geçen süre ve ortalama sağ kalım sonuçları ile bunların prognostik faktörlerle ilintisi tüm olgularda değerlendirilmeye çalışıldı.Sonuçlar: Olguları tedavi yanıtları objektif kriterlerle (fizik muayene ve post operatif patolojik değerlendirmeyle); 6 (%13,3), hastada patolokjik tam yanıt, 27 (%60) hastada parsiyel yanıt, 6 (%13,3), hastada stabil hastalık ve 6 (%13,3) hastada tedavi altında progresyon saptandı. Çalışmanın ana hedeflerinde biri olan progresyona kadar geçen süreler değerlendirildiğinde ortalama 22 (19,32-24,67) ay olarak saptandı. Progresyon 30 (%66,6) olguda saptandı.
Tip 2 diyabetes mellituslu hastalarda gliklazid, metformin ve pioglitazon monoterapilerinin fibrinoliz, enflamasyon ve endotel fonksiyonları üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Diyabetes mellitus karbonhidrat, lipid ve protein metabolizmasındaki anormallikler ile karakterize kronik bir hastalıktır. Diyabetik hastalarda kardiyovasküler hastalık riskinde belirgin artış söz konusudur. Tip 2 diyabet patogenezinde ß hücre fonksiyon bozukluğu ve insülin direnci önemli rol oynamaktadır. Sulfonilüreler ß hücre fonksiyon bozukluğu sonucu oluşan insülin sekresyon yetersizliğini gidermek amacıyla üretilmiş ilaç grubudur. İnsülin direncini hedef alan iki ilaç grubu vardır. Bunlar biguanidler ve tiazolidinedionlardır. Gliklazid, metformin ve pioglitazonun kan şekeri düşürücü etkileri dışında kardiyovasküler risk faktörlerini azaltıcı etkilerinin de olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı; tip 2 diyabetik hastalarda gliklazid, metformin ve pioglitazon monoterapilerinin glisemi üzerindeki etkilerinin yanında fibrinoliz, inflamasyon ve endotel fonksiyonu üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Toplam 60 yeni tanı tip 2 diyabetli hasta tarama dönemini takiben gliklazid (20 hasta), metformin (20 hasta) ve pioglitazon (20 hasta) gruplarına randomize edildi. Hastaların boy, ağırlık ve kan basıncı ölçüldü. BKI'leri hesaplandı. Hastaların antropometrik ölçümleri de (bel çevresi, kalça çevresi, vücut yağ oranı) alındı. Bu ölçümler 0, 3, 6 ve 12. aylarda tekrar edildi. 3 hasta (gliklazid grubunda 1, metformin grubunda 1, pioglitazon grubunda 1 kişi olmak üzere) randevularına zamanında gelmemeleri nedeniyle çalışma dışı bırakıldı. Optimal ilaç dozlarına ulaşıldıktan sonra 55 hasta 3 ay, 47 hasta 6 ay, 24 hasta 12 ay süre ile takip edildi. Çalışmaya alınan hastaların hiçbirinde yan etki gözlenmedi. Çalışmada hastalardan alınan kan örneklerinde ilk başvuruda ve sonrasında 0, 3, 6 ve 12. aylarda AKŞ, TKŞ, HbA1c, insülin, C-peptid, ALT, AST, BUN, kreatinin, total-K, trigliserid, LDL-K, HDL-K, idrarda mikroalbümin ve kreatinin düzeylerine bakıldı. Optimal ilaç dozuna ulaşıldıktan sonra ilave olarak lipoprotein (a), TAFI, t-PA, PAI-1, fibrinojen vWF, IL-1, IL-6, TNF-?, hsCRP ICAM-1, E-selektin ve homosistein düzeylerine 0, 3, 6 ve 12. aylarda bakıldı. Gliklazid grubunda vücut ağırlığında değişiklik olmadığı görüldü. Metformin ve pioglitazon gruplarında ise vücut ağırlığında belirgin azalma izlenmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Metformin grubunda BKİ ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı fakat gliklazid ve pioglitazon gruplarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Gliklazid grubunda kalça çevresi ölçümlerinde, metformin grubunda bel çevresi ölçümlerinde, pioglitazon grubunda ise bel ve kalça çevresi ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma olduğu bulundu. Metformin ve pioglitazon gruplarında AKŞ, TKŞ ve HbA1c düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı azalmalar saptandı. Gliklazid grubunda sadece AKŞ ve HbA1c'de anlamlı azalma saptandı. Gliklazid ve pi0oglitazon grubunda HOMA skorunda anlamlı düşme vardı fakat metformin grubunda anlamlı düşme yoktu. Gliklazid grubunda total-K ve lipoprotein (a) düzeylerinde anlamlı düşme saptandı. Pioglitazon grubunda serum HDL-K'de anlamlı artış ve trigliserid düzeylerinde anlamlı düşme saptandı. Metformin grubunda lipid parametrelerinde anlamlı fark yoktu. Pioglitazon grubunda vWF düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı. Gliklazid ve metformin gruplarında IL-1, IL-6 ve TNF-? düzeylerinde anlamlı bir düzelme gözlenmedi. Pioglitazon grubunda TNF-? düzeylerinde düşme izlendi ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi. Pioglitazon grubunda IL-6 düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak azaldı. Gliklazid grubunda E-selektin düzeyinde, metformin grubunda ICAM-1 düzeyinde ve pioglitazon grubunda ICAM-1 ve E-selektin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşmeler saptandı. Üç grupta da homosistein seviyeleri istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu. Metformin grubunda HbA1c ile E-selektin arasında anlamlı korelasyon olduğu saptandı. Pioglitazon grubunda HbA1c ile PAI-1 arasında anlamlı korelasyon olduğu bulundu. Sonuç olarak; tip 2 diyabetli hastalarda gliklazid, metformin ve pioglitazon monoterapilerinin glisemi üzerindeki yararlı etkilerinin yanında, geleneksel olmayan kardiyovasküler risk faktörleri üzerine olumlu etkileri olabileceği ve pioglitazonun gliklazid ve metformine göre daha etkin olduğu görülmüştür.
Periton diyalizi (SAPD/ APD)) ile ilişkili peritonit için risk faktörleri
Periton diyalizi, SDBY olan hastalarda böbrek yerine koyma tedavisi (renal replasman) olarak uygulanabilecek tedavilerden birisidir. Peritonit, PD'nin en sık görülen komplikasyonlarından olup hastaların hastaneye yatışının en sık nedeni olarak bilinmektedir. Periton diyaliz tedavisinde ve teknolojisinde keşfedilen gelişmeler sayesinde periton diyalizinde en çok korkulan komplikasyon olan peritonit sıklığı azaltılmış olmakla birlikte, peritonit hâlâ önemli bir sorun olmaya devam etmektedir. Periton diyaliz hastalarında geçirilmiş peritonit atakları, morbidite, mortalite ve teknik sağkalımın en önemli belirleyicilerinden olup bu nedenle peritonit gelişiminde rol oynayabilecek risk faktörlerinin bilinmesi ve düzeltilmesi gerekmektedir. Çalışmamızda Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğinde PD yapan hastalarda peritonit risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık.Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Periton Diyalizi Merkezi'nde 2006-2010 tarihleri arasında periton diyalizi (PD) tedavisi yapan toplam 40 hasta alındı. Hastaların demografik, klinik ve laboratuar sonuçları kaydedildi. Hastalar, hiç peritonit geçirmeyenler peritonitsiz grup ve en az bir veya daha fazla peritonit geçirenler peritonitli grup olmak üzere 2 gruba ayrıldı. İki grup arasındaki farkı karşılaştırmak için sürekli değişkenlerde Student t testi, kategorik değişkenlerde Ki-kare testi kullanıldı. Bu çalışmada periton diyaliz hastalarında peritonit gelişmesine etki edebilecek klinik ve laboratuvar parametreleri incelendi.Toplam 1379 periton diyaliz ayında 21 hastada toplam 31 peritonit atağı gözlendi. Ortalama peritonit sıklığı 44 ay/atak olarak bulundu. Bu çalışma sonucunda serum albümin düzeyindeki düşüklük, düşük eğitim düzeyi, sigara kullanımı, psikososyal bozukluk, hiponatremi, hipokalsemi, hipofosfatemi ve rezidüel renal fonksiyonlarındaki düşüklük gibi durumların periton diyalizi yapan hastalarda peritonit riskini artırdığını tespit ettik. Ayrıca peritonitli hastalarda serum beyaz küre ve CRP yüksekliğinin anlamlı düzeyde yüksek olduğunu saptadık.Sonuç olarak; periton diyaliz tedavisinin her aşamasında peritonit gelişiminin önlenmesi için mevcut risk faktörlerine yönelik gerekli tedbirler alınmalı ve hastaların yaşam boyunca kaliteli ve sağlıklı bir yaşam sürmesi sağlanmalıdır.
Trabzon bölgesinde risk gruplarının kanser erken tanısına yönelik tarama testlerini yaptırma oranları
Giriş: Bu çalışmanın amacı Trabzon ili ve ilçelerinde yaşayan 20 yaş üstü sağlıklı kadın ve 50 yaş üstü sağlıklı erkek populasyonun kanser tarama yöntemleri hakkındaki bilgilerini ölçmek, ne kadarının bu yöntemleri uyguladığını tespit etmek ve elde ettiğimiz verileri Türkiye ve Dünya verileri ile karşılaştırmaktır.Materyal ve Metod: Bu çalışma Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi (KTÜ) Farabi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Onkoloji Bilim Dalı tarafından yürütülmüştür. Çalışma protokolü Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Lokal Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır. Katılımcılar anket formuna göre değerlendirildi. Katılımcılara gruplarına göre serviks kanseri, meme kanseri, kolorektal kanser ve prostat kanseri ile ilgili sorular soruldu. Yapılan ankette gruplarına göre yaş, cinsiyet, meslek, adres, eğitim düzeyi, sosyal güvenliği, ailede kanser öyküsü, kendi kendine meme muayenesi, doktor tarafından meme muayenesi, meme USG/mamografi yaptırma sıklığı, Pap smear testi bilinirliği ve yaptırma sıklığı, gaytada gizli kan testi bilinirliği ve yaptırma sıklığı, rektosigmoidoskopi bilinirliği ve yaptırma sıklığı, PSA testi bilinirliği ve yaptırma sıklığı soruları sorularak yanıtları alınmıştır. Sonuç olarak 20-40 yaş arası 1496, 40 yaş üstü 1716, 50 yaş üstü 1070 kadına ve 50 yaş üstü 922 erkeğe, toplamda 5204 kişiye anket yapılmıştır.Bulgular: Toplamda 4282 kadının % 48,1'i kendi kendine meme muayenesini duymuş, % 51,9'u duymamıştı. Toplamda 4282 kadının % 23,7'si kendi kendine meme muayenesi yapıyor, % 76,3'ü yapmıyordu. 4282 kadının % 10,4'ü doktor tarafından meme muayenesi yaptırıyor, % 89,6'sı yaptırmıyordu. 40 yaş üstü 2785 kadının % 12,7'si Mamografi/Meme Usg çektirmiş, % 87,3'ü çektirmemişti. 3785 evli kadının % 50,7'si Pap smear testini duymuş (ne demek olduğunu biliyor), % 49,3'ü duymamıştı. 3785 evli kadının % 9,3'ü Pap smear testini yaptırmış, % 90,7'si yaptırmamıştı.Toplamda 922 erkeğin % 50,7'si gaitada gizli kan testini duymuş (ne demek olduğunu biliyor), % 49,3'ü duymamıştı. 922 erkeğin % 30,1'i gaitada gizli kan testini yaptırmış, % 69,9'u yaptırmamıştı. 922 erkeğin % 51,8'i rektosigmoidoskopi tetkikini duymuş ve % 10,9'u rektosigmoidoskopi tetkikini yaptırmıştı.50 yaş üstü 1023 kadının % 51,3'ü gaitada gizli kan testini duymuş ve % 28,1'i gaitada gizli kan testini yaptırmıştı. 50 yaş üstü 1023 kadının % 53'ü rektosigmoidoskopi tetkikini duymuş ve %15,8'i rektosigmoidoskopi tetkikini yaptırmıştı. 922 erkeğin % 67'si PSA testini duymuş ve % 35,6'sı PSA testini yaptırmıştı.Sonuç: Günümüzde kanser hastalıkları önemli bir sağlık sorunudur. Kanserde erken tanı ve tedavi çoğu zaman hayat kurtarıcıdır. Yaptığımız çalışmada halkın çoğunluğunun kanser erken tanısıyla ilgili bilgilerinin eksik olduğunu tespit ettik. Ailesinde kanser öyküsü olan kişilerin kanser tarama testleri hakkında daha çok bilgiye sahip olduklarını ve bu testleri daha sık yaptırdıklarını tespit ettik. Halkın kanser erken tarama konusunda daha çok bilgilendirilmesi ve erken tarama yapmaları konusunda teşvik edilmeleri gerekmektedir. Bu bilgilendirmeler sağlık çalışanları, televizyon, internet, yazılı basın ve broşürler aracılığıyla yapılabilir kanısındayız.
Lokal ileri küçük hücreli dışı akciğer kanserinde eş zamanlı kemoradyoterapiye düşük molekül ağırlıklı heparinin katkısı
Akciğer kanseri tüm dünyada kanser ölümlerinin en sık nedenidir. Tüm kanser ölümlerinin yaklaşık üçte birini oluşturur. Akciğer kanserlerinin yaklaşık %80'ini küçük hücreli-dışı histoloji (KHDAK) oluşturmaktadır. Bu olguların 1/3'ü tanı anında lokal ileri evrededirler. Lokal ileri KHDAK'li hastaların büyük çoğunluğu cerrahi rezeksiyona uygun değildirler. Genellikle radyoterapi ve kemoterapi kombinasyonuyla tedavi edilirler.Farklı kanser türlerinde yapılan klinik çalışmalarda tedaviye antikuagülan eklenmesinin tedavi yanıtı ve sağkalıma olumlu katkıları olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada unrezektabl lokal ileri KHDAK tanısıyla eş zamanlı kemoradyoterapi (K-RT) uygulanmış olgularda tedaviye düşük molekül ağırlıklı heparin eklenmesinin tedavi yanıtı, sağkalım ve toksisite üzerine etkisi ve katkısı araştırıldı.
Çok yüksek HbA1c değerlerinin diyabetik komplikasyonlarla ilişkisinin değerlendirilmesi
Diyabetes mellitus (DM) hiperglisemi ile karekterize bir grup metabolik hastalıktır. Diyabetin makrovasküler ve mikrovasküler olmak üzere birçok komplikasyonları bulunmktadır. Bu komplikasyonlar kan glukoz düzeyinin yüksekliği ile ilişkilidir. HbA1c değeri ortalama 3 aylık glukoz değerini gösterir ve diyabetin komplikasyonları ile ilişkilidir. Bu çalışmada çok yüksek HbA1c değerlerinin diyabetik komplikasyonlarla ilişkisi incelendi.
Gastroözefageal reflü hastalarında Eozinofilik Özefajit
Gastroözefageal reflü hastalığı toplumumuzda sıkça rastlanılan ve yaşam kalitemizi etkileyen bir sorundur. Eozinofilik özefajit, son yıllarda popüler olmaya başlayan, daha önceleri çoğunlukla çocuklarda görüldüğü düşünülen ama sonradan erişkinlerde de önemli ölçüde sıklıkla rastlanan bir rahatsızlıktır. Eozinofilik özefajit semptomları, gastroözefageal reflü hastalığı ile karışabilmektedir.
Primer arteriovenoz fistül yetmezliğinde insülin direncinin rolü
Kronik böbrek yetmezliği (KBY), dünyada ve ülkemizde yol açtığı yüksek morbidite, mortalite ve maliyet nedeniyle artık önemli bir halk sağlığı sorunu kabul edilmektedir. Ülkemizde hemodiyaliz tedavisi gören hastaların yaklaşık % 90'ı tarafından damar ulaşım yolu olarak AV fistül kullanılmaktadır. AV fistüllerin en önemli problemi yüksek oranda görülen fistül başarısızlığıdır. Pek çok çalışmada primer AV fistül yetmezliğinde DM, obezite, yaş, ırk, AV fistülün açıldığı tarafta santral venöz katater yerleştirme öyküsü gibi faktörlerin rolü araştırılmıştır. Bu çalışmamızın amacı da primer AV fistül yetmezliğinde sayılan bu faktörlerin rolüne ilave olarak insülin direncinin rolünü de değerlendirmektir.
Karaciğer sirozlu hastalarda hepatik osteodistrofi
Giri ve amaç: Hepatik osteodistrofi, karaci er sirozu olan hastalarda görülen önemli birproblemdir. Bu çal mada 55 sirozlu hasta ve 30 kontrol grubunu kar la t rarak osteoporozlaili kisini ara t rmay amaçlad k.Olgular ve yöntemler: Hasta ve kontrol grubunun kemik mineral dansitesi DEXA yöntemi ileölçüldü. Çal maya dahil edilen kad nlar premenopozaldi. Kemik y k m mark rlarolarakdeoksipiridinolin, piridinolin, idrarda Ca, kemik yap m mark r olarak ALP, osteokalsin, IGF-1ölçüldü. Ayr ca IL-1, IL-6, TNF- , D3 vitamini, direkt biluribin, albumin, kortizol, PTH ölçüldü.Her iki grubun kar la t rmas nda independent t testi ve ki-kare testi kullan ld . Korelasyonanalizleri için Pearson korelasyon testi kullan ld .Bulgular: Sirozlu grupta lumbal total T-skoru ( s ras yla -1,6±1,2; -0,25±1,3g/cm 2 ;p 0,001), lumbal total Z-skoru (s ras yla -1,2±1,23; -0.6±1,3 g/cm²; p<0,001), total femur T-skoru(s ras yla 0,05±1; -0,6±0,9g/cm²; p=0,003) ve total femur Z-skoru (s ras yla -0,08±1,5; 0,7±0,9g/cm²; p=0,003) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak dü ük saptand . Kan ALP düzeyi(s ras yla 109,2±57; 62,6±32,5 U/L; p<0,001), IL-6 düzeyi (s ras yla 27,9±51,6; 3,3±3,1 pg/ml; p=0,01), TNFdüzeyi(s ras yla 42,6±33,2; 25,3±12,3 pg/ml; p =0,007), direkt biluribin (s ras yla0,9±0,7; 0,3±0,2; p<0,001) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak yüksekti. IGF-1 düzeyi(s ras yla 47,7±26,2; 143,4±53,2 ng/ml; p<0,001), osteokalsin (s ras yla 1,05±2,5; 7,0±13 ng/ml;p=0,002), 24 st.lik idrarda Ca (s ras yla 169,6±227,2; 287±168,6 mgr/dl; p=0,003) kontrolgrubuna göre anlaml olarak dü üktü. Üriner deoksipiridinolin/kreat. (s ras yla 9,4±9,9; 8,1±5,3pmol / ?mol; p=0,51), üriner piridinolin/kreat (s ras yla 51,3±66,6; 29±25,8 pmol/ ?mol; p=0,08),kanIL-1düzeyi3,4±8,8;1,6±3,5pg/ml; p=0,29), Vit D3 düzeyi (s ras yla 18,6±13,3;18,4±8,9?g/l,p= 0,95), kortizol düzeyi (s ras yla 11,1±4,8; 12,6±4,3 ?g/dl; p=0,15), PTH düzeyi(s ras yla 42,7±38;34,8±10,9 ?g/dl; p=0,27) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlams zd .Sonuçlar:1-Sirozlu hastalarda kemik mineral dansitesinde azalma vard r. Bunun sebebi azalmkemik yap m olabilir.2-Sirozlu hastalarda artm IL-6, TNF- , direkt biluribin ve azalm IGF-1, osteokalsinkemik mineral dansitesinde azalmadan sorumlu olabilir.3- Hepatik osteodistrofi karaci er sirozunun önemli bir komplikasyonudur. Hastalar buaç dan da takip edilmelidir.
Düzenli diyaliz programında olan hastalarda QT dispersiyonu sıklığının, kardiyak etkilerinin ve diyalizat kalsiyum konsantrasyon seviyesiyle ilişkisinin değerlendirilmesi.
Amaç: Düzenli diyaliz programında olan son dönem böbrek hastalarında QT dispersiyonu (QTd) sıklığını, kardiyak etkilerini ve QTd ile biyokimyasal, hematolojik parametrelerin ve hasta özelliklerinin ilişkisini değerlendirmektir.Materyal ve Metod: Çalışmaya, 60 diyaliz hastası (30 PD, 30 HD) ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı birey kaydedildi. Hastalardan diyaliz öncesinde ve sağlıklı bireylerden kan örnekleri toplandı. Tüm katılımcılardan 12 derivasyonlu EKG çekildi (25mm/s). Bazet formülü kullanılarak QTc mesafeleri ölçüldü ve QTd sıklığı belirlendi.Bulgular: Diyaliz grubu yaş ortalaması 39.45±15.18 yıl, kontrol grubununki 44.43±16.7 yıl (p>0.05). QTd, diyaliz grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05).QTd >50 ms olanlarda, QTd < 50 ms olanlara göre SKB, Üre, Ferritin ve CRP parametreleri, istatistiksel olarak yüksek (p<0.05), Ca ve demir bağlama kapasitesi parametreleri ise istatistiksel olarak düşük saptandı (p<0.05).Diyaliz grubunda QTc, QTd, QTcd, Cornell Çarpımı yüksekliği ve Sokolow-Lyon Voltaj yüksekliğinin sıklığı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). QTd ile SKB, Üre, Ferritin ve Soklow Lyon Voltajı arasında pozitif, Ca ve demir bağlama kapasitesi arasında negatif ve istatiksel olarak anlamlı düzeyde korelasyon saptandı (p<0.05).Sonuç: Diyaliz hasta populasyonunda QTd, kontrol grubundan daha uzun ve daha sık saptandı. Artmış QTd'nin kardiyovasküler morbidite ve mortalite riskinde artış ile ilişkili olduğundan diyaliz hastalarında daha düşük kan basıncı, üre, ferritin, normal CRP ve normal serum Ca++ seviyeleri hedeflenmelidir.Anahtar Kelimeler: Diyaliz hastası, Diyaliz tedavisi, QTd, Sol ventrikül hipertrofisi.