
1,414
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Helikobakter pilori, gastrit etiyolojisi ve endoskopik lezyonların prediksiyonunda CA19-9, CEA ve hematolojik parametrelerin rolünün retrospektif olarak değerlendirilmesi
Helikobakter pilori (HP), mide ve duodenumda kronik mukozal inflamasyona yol açan bir enfeksiyon hastalığı etkenidir. Peptik ve gastrik ülsere, gastrik atrofiye ve metaplaziye, kronik gastrite, mide karsinomuna ve mide lenfomasına yol açtığı kanıtlanmış bir mikroorganizmadır. Endoskopi bu yapısal lezyonların tanısının konmasında altın standart tanı yöntemidir. Nötrofil/lenfosit oranı (NLR) ve trombosit/lenfosit oranı (PLR), inflamasyonun basit ve güvenilir göstergeleridir. Bu çalışmada, HP enfeksiyonu ile endoskopi ile tespit edilmiş gastrik mukozal lezyonlar, NLR, PLR, hematolojik parametreler ve tümör markerları olan CEA ve CA 19-9 düzeyleri arasında bir ilişki olup olmadığını belirlemeyi amaçladık.
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi gastroenteroloji bölümündeki inflamatuvar barsak hastalarında cinsel yaşam kalite değerlendirmesi
Giriş ve amaç: İnflamatuar barsak hastalığı (İBH), relaps ve remisyonlarla seyreden barsakları etkileyen kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalar genellikle cinsel aktif dönemdeki yaşlarda tanı almaktadırlar. Hastalığın seyri sırasında hastalık ve komplikasyonları, ilaçlar ve cerrahi yaklaşımlar gibi birçok etken hastaların cinsel fonksiyonları etkilemektedir. Bölgemizin sosyokültürel özellikleri gözönüne alındığında hastalar cinsel yaşam bozukluklarını ifade etmeyebilirler. Bu çalışmadaki amacımız inflamatuvar barsak hastalığı olan hastalarda cinsel hayat kalitesini araştırmaktır. Materiyal ve metod: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji kliniğine başvurmuş İBH' lı tanılı 42'i erkek ve 16'sı kadın toplam 58 hasta (yaş ortalaması: 34,2±10,1) ile 25'i erkek ve 20'si kadın (yaş ortalaması: 34,6±8,6) ve 45 sağlıklı gönüllü olmak üzere toplamda 103 kişi alındı. Hastaların 41'i ülseratif kolitli, 17'si crohn hastalığına sahipti. Hastaların sosyo-ekonomik durum, eğitim seviyesi ve medeni halini içeren demografik verileri, hastalık süresi, laboratuvar ve endoskopik verileri, tedavi bilgileri kaydedildi. Hasta ve kontrol grubundakilere Patient-Reported Outcomes Measurement Information System (PROMİS) cinsel yaşam kalite indeksi Türkçeleştirilerek anket olarak yönlendirildi. Bu ankete verilen cevaplara göre toplam puanı hesaplanarak cinsel yaşam kalite indeksi belirlendi. Bulgular: PROMİS anketi toplam puan ortalaması hem erkek hem de kadınlarda hasta grubunda (sırasıyla 29.8±7.4 ve 28.1±7.7) kontrol grubuna (sırasıyla 38.5±5.4 ve 34.8±11.6) göre düşük bulundu. Bununla birlikte sadece erkeklerde fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Cinsel yaşam kalite indeksi ortanca değeri hem erkek hem de kadınlarda hasta grubunda (sırasıyla 3.0 (1-5) ve 3.0 (1-4)) kontrol grubuna göre (sırasıyla 5.0 (3-5) ve 4.0 (1-5)) düşük bulundu. Cinsel yaşam kalite indeksindeki düşüklük hem erkek hem de kadınlarda istatistiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla p<0.001 ve p<0.042). Sonuç: Bu çalışmada inflamatuvar barsak hastalığına sahip hem erkek hem de kadın hastaların cinsel yaşam kalite indeksinin normal popülasyona kıyasla daha düşük olduğunu gösterdik. Bu hastalara tanı ve takip süresince hastalık aktivitelerinin yanı sıra cinsel yaşam kalitesinin sorgulanması ve buna yönelik multidisipliner yaklaşımların yapılması hastalık seyri üzerine olumlu katkı sunabilir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar Barsak Hastalığı, PROMİS, cinsel yaşam kalite indeksi
2015-2020 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesine başvuran non hodgkin lenfoma tanılı hastaların demografik, klinik özellikleri ve ekstranodal lenfomaların durumu
Lenfomalar tüm dünyada insidansı artan lenfatik sistemin solid tümörleridir. Köken aldığı hücreler ve bunların subgrupları mevcuttur. Tedaviye yanıt, mortalite ve morbidite bu farklılığa bağımlıdır. Sadece patolojik farklılıklar değil hastanın cinsiyeti, yaşı, yaşadığı coğrafik bölge, tutulan doku/organları, immunohistokimyasal belirteçlerinin varlığı ve/veya yüksekliği tedavi ve sağkalımı etkilemektedir. Çalışmamızda; Non Hodgkin lenfomalı hastaların bölgemizde ki demografik özelliklerini araştırmak, extranodal lenf tutulumunun ve Ki 67 proliferasyon indeksinin yüksekliği ve bunların sağkalımlar üzerindeki etkisini incelemek amaçlanmıştır.
Beta talasemi major hastalarında vücuttaki demir birikiminin kardiyak, karaciğer, endokrin ve iskelet sistemi üzerindeki etkileri
Talasemi major beta globin zincir yapım bozukluğu nedeniyle oluşan, kalıtsal geçişli bir hastalık olup; eritrositlerin yapım, yıkım, emilim artışı ve transfüzyon nedeni ile ortaya çıkan demirin doku ve organlarda birikmesi sonucu; büyüme gelişmenin etkilenmesi, iskelet anormallikleri, puberte bozuklukları, tiroid fonksiyon bozuklukları, osteoporoz, kardiyak fonksiyon bozuklukları, hepatik yetmezlik, gonadal disfonksiyon, diabetes mellitus, paratiroid bez bozuklukları gibi etkilenen organa göre birçok komplikasyonların görüldüğü bir hastalık grubudur. Bu çalışmada düzenli transfüzyon alan talasemi major hastalarında oluşan komplikasyonları belirleyip literatür verileriyle karşılaştırmayı hedefledik.
Erişkin obez bireylerde serum kallistatin düzeylerinin karotis intima-media kalınlığı ve kardiyovasküler belirteçler ile ilişkisi
Toplumdaki obez nüfusun artması ile obezite önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Obezitenin neden olduğu komplikasyonlar arasında kardiyovasküler olaylar önemli yer tutmaktadır. Son yıllarda obezitenin neden olduğu kardiyovasküler riskin belirlenmesinde ve takibinde kullanılabilecek biyokimyasal belirteç arayışı birçok çalışmaya konu olmuştur. Kallistatin, insan plazmasında bir doku kallikrein bağlayıcı protein ve bir serin proteinaz inhibitörü olarak tanımlanmıştır. Kallistanin heparin bağlayıcı ve aktif kısım olmak üzere iki farklı etki bölgesi vardır. Bu etki bölgeleri sayesinde kallistatin bir çok yolak üzerine etki eder ve oksidatif stresin azalmasını sağlar. Koroner arter hastalığı, sepsis, enflamatuar bağırsak hastalığı, pnömoni ve kanser hastalarında seviyelerinin önemli ölçüde azaldığı rapor edilmiştir. Çalışmamızda obez hastalarındaki serum kallistatin düzeylerinin karotis media intima kalınlığı ve kardiyovasküler risk belirteçleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 18 yaş üzeri vücut kitle indeksi 30 ve üzeri olan 45 obez hasta ve vücut kitle indeksi 20-25 arasında olan 41 sağlıklı birey dahil edildi. Son altı ayda dökümente edilmiş akut koroner sendrom, kalp yetmezliği, malignite öyküsü, aktif infeksiyon öyküsü, kronik karaciğer hastalığı öyküsü olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Serum kallistatin düzeyi obez hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı sekilde düşük saptandı (p=0.003). Serum kallistatin düzeylerindeki artışın obezite tanısı olasılığını azalttığı tespit edildi ((AUC: Accuracy) 0.688 (%95 G.A.: 0.572-0.795 p=0.003). Kallistatin için optimum cut-off değeri 2469.763 pg/ml olarak belirlendi (duyarlılık= %45.2, özgüllük= %88.6). Kallistatin düzeyi ile insülin, HOMA-IR, karotis media intima kalınlığı, kilo, bel çevresi, kalça çevresi, bel/boy oranı ve vücut kitle indeksi, yağ ağırlığı, yağ oranı ve bazal metabolizma hızı ölçümleri ile negatif korelasyon saptandı. Karotis media intima kalınlığının serum kallistatin düzeyi belirlemede bağımsız bir risk faktörü olduğu görüldü. Serum kallistatin düzeyi ile kardiyovasküler belirteçlerden Hs-CRP, HDL, VLDL, LDL, trigliserid, total kolesterol ve fibrinojen arasında bir ilişki saptanmadı. Sonuç olarak serum kallistatin düzeylerinin obezite tanısı ve kardiyovasküler risk belirlemede yeni bir belirteç olarak kullanılması için daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.
Dicle üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniği'nde yatan ve invaziv fungal enfeksiyon saptanan hastalarda antifungal proflaksi ve antifungal tedavinin sağkalım üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: İnvaziv fungal infeksiyon (IFI); hematolojik maligniteli ve hematopoetik kök hücre transplant alıcı hastalarda önemli mortalite ve morbidite nedenidir. Bu çalışmada hematoloji kliniğimizde tedavi gören ve radyolojik olarak IFI tanısı konulup antifungal tedavi alan hastalarda tedaviye yanıtı, başlanan antifungal ajanların etkinliklerini, nötropenik gün sayısının sağkalıma etkisini araştırdık. Materyal ve Metod: Bu çalışmada Ocak 2014-Temmuz 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Hematoloji Kliniği'nde takip edilen ve radyolojik olarak IFI tanısı alan 84 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların komorbid hastalıkları, febril nötropeni (FEN) anındaki beyaz küre (WBC) ve nötrofil (NEU) değerleri, tedavi seçenekleri, tedavi yanıtları, ortalama sağkalım süreleri, başlanan antifungal tedavilerin sağkalım üzerine etkileri araştırıldı. Bulgular: Hastaların 54'ü (%64,3) erkek, 30'u (%35,7) kadındı. Ortalama yaş 44,7±16,66 olarak bulundu. Hastaların izlem süresi 17,40+16,31 ay, ortalama sağkalım süresi 20,9±2,6 ay olarak saptandı. KİT yapılan hastalarda ortalama sağkalım 28,4 ay, KİT yapılmayan hastalarda ortalama sağkalım 18,7 ay olarak saptanmış olup istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (P:0,042). Nötropenik gün sayısı 10 nun altında olan 14 hasta var iken nötropenik gün sayısısı 10 ve üzerinde olan 70 hasta vardı ve bu veriler istatiksel olarak anlamlı saptandı (P:0,005). IFI nedeni ile başlanan antifungal tedaviler 68(%81) hastada vorikonazol, 16 (%19) hastada lipozomal amfoterisin B (L-AmB) olarak saptandı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda hastalarda IFI'nin varlığı, nötropenik gün süresinin uzun olması ve KIT yapılma durumunun sağkalım üzerindeki etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hastalarımızda en sık kullanılan antifungal ilaçlar azol grubu (posakonazol, itrakonazol ve vorikonazol) ve poliyen grubu(L-AmB) olarak saptandı ve preemptif amaçlı en sık kullanılan antifungal ajanın vorikonazol olduğu görüldü. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Invaziv fungal enfeksiyon, nötropeni, sağkalım, hematolojik malignite
Özefagus kanseri tanılı hastalarda prognozu etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Özefagus kanseri görülme sıklığı açısından tüm kanserler içinde 8. sırada ve ölümlerde ise 6. sırada yer almaktadır. Beş yıllık sağkalım %15-25 civarındadır ve genellikle sağ kalım erken tanı ile ilgilidir. Biz bu çalışmada; Özefagus kanseri tanılı hastalarda sağkalımı etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Bu çalışmada Ocak 2010 - Aralık 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji'ye başvuran 18 yaş üstü, özefagus kanseri tanılı, ayaktan tedavi alan veya yatırılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların ortalama, genel sağkalım süreleri ve bu süreleri etkileyen tanı anındaki hasta özellikleri, laboratuvar değerleri ve tedavi modaliteleri araştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda özefagus kanseri tanılı 100 hastanın verileri analiz edildi. Hastaların ortanca yaşı ve ortalama görülme yaşı 58 (18-88) olarak tespit edildi. Hastaların 38'i (%38) kadın, 62'si (%62) erkekti. Elli yaş altı hasta sayısı 29 (%29), 50 yaş ve üstü hasta sayısı 71 (%71) olarak tespit edildi. Hastaların ortalama izlem süresi 16 ay, ortanca izlem süresi 11 ay olarak saptandı. Hastaların 74'ü (%74) ölü, 26'sı (%26) hayattaydı. Kaplan-meier analizi sonucu ortalama sağkalım süresi 26 (st sapma 3,17; CI:20,1-32,5) ay olarak bulundu. Ortanca (median) sağkalım süresi 15 ay olarak bulundu. Yapılan istatistiksel analiz sonucu ileri evrenin ve yaşın, erkek cinsiyetin sağkalımı olumsuz etkilediği bulundu. Sonuç: Özefagus kanserinde sağkalımı etkileyen prognositik faktörlere bakıldığında bizim çalışmamızda; hastanın tanı anındaki yaş, cinsiyet ve tanı anındaki hastalık durumu olmak üzere 3 önemli prognositik faktör bulundu.
Kolonoskopi yapılan hastalarda kolon polip sıklığı ve özellikleri
Giriş ve amaç: Kolon poliplerinin bir kısmından zamanla kolon kanseri gelişebildiğinden poliplerin erken tanı ve tedavisi önemlidir. Çalışmamızın amacı rutin kolonoskopi sırasında polip görülme sıklığını, polip saptanan hastaların klinik özelliklerini, poliplerin lokalizasyonunu, morfolojik ve histopatolojik özelliklerini ortaya koymaktı. Material ve metod: Çalışmaya hastanemiz endoskopi ünitesinde Ocak 2017 ile Aralık 2020 tarihleri arasında kolonoskopi yapılan hastalar alındı. Kolonoskopide polip saptanan hastaların demografik özellikleri ve laboratuvar sonuçlarıyla beraber poliplerin sayısı, şekli ve lokalizasyonu kaydedildi. Alınan poliplerin histopatolojik bulguları ayrıntılı olarak incelenerek polibin histolojik tipi, displazi ve malignite varlığı araştırıldı. Bulgular: Kolonoskopi yapılan 2826 hastanın 431(%15,2)'inde polip saptandı. Polipli hastanın 266(%61.7)'sı erkek, 165(%38.2)'i kadın olup, yaş ortalaması 54.78±15,17 idi. Elli yaşın üstünde olanlarda anlamlı olarak polip daha fazlaydı (p<0,02). Hastanın 261 (%60.5)'inde distal, 92 (%21.3)'inde proksimal ve 77(%17.8)'inde hem proksimal ve hem de distal kolonda polip vardı. Polip çapı 277(%64) hastada ≤ 5 mm, 42(%9,7)'inde 5-10 mm, 41(%9,5)'inde 10-15 mm ve 71(%16,5) hastada ise 15 mm'den büyüktü. Hastaların 248(%57.5)'inde tek polip, 75 (%17.4)'inde 2 polip ve geriye kalan 108(%25.1) hastada ise 3 ve daha fazla sayıda polip vardı. Histolojik bulgularına ulaşabildiğimiz 415 hastanın 234(%56.3)'inde adenomatöz polip, 104(%25)'ünde hiperplastik polip, 29 (%6.9)'unda inflamatuar polip, 13(%3)'ünde adenocarcinoma ve 35(%8.4)'inde farklı patolojiler saptandı. Adenomatöz polip saptanan 234 hastanın 196 (%83.7)'ında düşük dereceli displazi ve 4(%1.7)'ünde yüksek dereceli displazi olduğu halde, 34(%14.5)'ünde displazi saptanmadı. Hiperplastik polipli 102 hastanın 101(%99)'inde displazi olmadığı halde, 1 (%0.9)'inde yüksek dereceli displazi vardı. Displazi varlığı ile polip çapı (p<0,000), polip sayısı (p<0,001), 50 yaşından büyük olma (p<0.02), adenomatöz polip varlığı (p<0.001) ve villöz histoloji (p<0.001) arasında doğru ilişki saptandı. Sonuç: Malignleşme riski nedeniyle kolon poliplerinin erken evrede saptanması ve çıkarılması önemlidir. Yaşla orantılı olarak malignleşme riski arttığı için, 50 yaş üstündeki tüm bireylere tarama amaçlı kolonoskopi yapılması kolon kanseri riskini azaltabilir.
Deneysel böbrek iskemi-reperfüzyon hasarında HMG-KOA redüktaz enzim inhibitörü atorvastatin'in etkileri
Klinikte pek çok durumda böbrek iskemi-reperfüzyon hasarı karşımıza çıkmaktadır. Böbrek iskemi-reperfüzyon hasarının fizyopatolojisini ortaya koymak için birçok deneysel ve klinik çalışma yapılmaktadır. Bu hasarı önlemeye yönelik çabalara rağmen günümüzde halen proflakside rutin kullanıma girmiş ilaç yoktur. Çalışmamızda iskemi-reperfüzyon öncesi 10 gün süreyle proflaktik Atorvastatin kullanımının, böbrek iskemi-reperfüzyon hasarında etkilerinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada 48 adet erişkin, 250-300 gram ağırlığında Wistar albino erkek sıçan on ikili dört eşit guruba ayrıldı. Böbrek iskemi-reperfüzyon yaralanması öncesi Grup IlPdeki deneklere lOmg/kg/gün, Grup IV'deki deneklere 40 mg/kg/gün Atorvastatin gastrik gavaj ile 10 gün süreyle verildi. Kontrol grubundaki (Grup I) herhangi bir tedavi verilmedi, laparotomi yapıldı ancak böbrek iskemi-reperfüzyon yaralanması uygulanmadı. Travma Grubundaki (Grup II) deneklere ise herhangi bir tedavi verilmedi ancak böbrek iskemi-reperfüzyon yaralanması uygulandı. Tedavi etkinliği deneklerden alman kan ve böbrek dokusu örneklerinde oksidatif stres, inflamasyon parametreleri ve histopatolojik yapı incelemeleriyle ortaya konuldu. Bulguların istatistiksel analizleri sonucunda her iki dozda da verilen profilatik Atorvastatin tedavisinin iskemi-reperfüzyon yaralanmasında böbreği oksidatif stresten ve inflamasyondan koruduğu tespit edildi. Farklı dozlar verilen gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Histopatolojik incelemeler sonucunda tedavi gruplarında kısmen iyi sonuçlar elde edilse de, travma grubuyla tedavi grupları arasında istatistiksel anlamlı fark bulunamadı. Sonuç olarak proflaktik Atorvastatin kullanımı renoprotektif etkinliği bakımından yüksek riskli hastalarda tercih edilebilecek ilaçlardan biridir.
Diyabetik hastalarda hemogram kökenli inflamatuvar parametrelerin kırılganlık ölçekleriyle ilişkisi
Giriş: Kırılganlık yaşlı nüfusun önemli sorunlarından biridir. Hastanın fiziksel ve psikolojik durumu, sosyodemografik özellikleri, kronik hastalıkları ve bunların komplikasyonları kırılganlığı etkiler. Kırılganlık sendromunun patofizyolojisinde hücresel yaşlanma ve yaşlanmanın neden olduğu inflamatuvar süreçler önemli yer tutmaktadır. Tip 2 diyabet (T2DM) de inflamasyona neden olan kronik bir hastalıktır. Bu çalışmada yaşlı T2DM hastalarında Tilburg ve Frail ölçeklerine göre kırılganlığın; hemogramdaki inflamatuvar parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamıza Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları polikliniğine Haziran - Kasım 2021 tarihleri arasında başvuran 65 yaş üzeri, T2DM tanılı hastalar akındı. Hastaların sosyodemografik özellikleri, laboratuvar parametreleri ve antropometrik ölçümleri kaydedildi. Tilburg ve Frail kırılganlık ölçekleri kullanılarak hastaların kırılganlıkları belirlendi. Kırılgan ve kırılgan olmayan gruplar arasında çalışma parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 64 hastayı dahil ettik. 65 yaş üstü T2DM hastalarında yaşın artması Tilburg kırılganlık ölçeğine (TKÖ) göre kırılganlığı arttırıyordu (p=0.001). TKÖ'ye göre bekarlar evlilere göre anlamlı derecede daha kırılgandı (p=0.007). TKÖ'ye göre diyabetik nöropatinin varlığı kırılganlıkla anlamlı ölçüde ilişkiliydi (p=0.04). TKÖ'ye göre kırılgan olan hastaların laboratuvar tetkiklerinde hemogram parametrelerinden PDW (p=0.03) ve PLR (p=0.03) değeri anlamlı olarak daha düşük bulundu. Frail kırılganlık ölçeğine (FKÖ) göre ise kırılgan olan hastaların PDW (p=0.007) ve MPV (p=0.005) değeri anlamlı olarak daha düşük bulundu. Hastaların MPV değerleri (r=-0.254, p=0.04) Frail skoru ile negatif korelasyon gösteriyordu. Hastaların her iki ölçeğe göre diğer demografik, antropometrik ve laboratuvar ölçümlerinde kırılgan olan ve olmayanlar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (hepsi için p>0.05). PDW 11.8 cut off değeri altında %60 sensitivite ve %61 spesifite ile, PLR 145.6 cut off değeri altında %65 sensitivite ve %59 spesifite ile TKÖ'ye göre kırılganlığı gösteriyordu. PDW 11.6 cut off değeri altında %65 sensitivite ve %67 spesifite ile, MPV 10.2 cut off değeri altında %65 sensitivite ve %67 spesifite ile FKÖ'ye göre kırılganlığı gösteriyordu. Sonuç: T2DM ve yaşlanma vücutta inflamasyonu tetikleyen hadiselerdir. İnflamasyonun derecesi hastaların kırılgan olup olmamasında belirleyici bir etkendir. TKÖ'ye göre kırılganlarda PDW ve PLR'nin düşük olması, FKÖ'ye göre kırılganlarda PDW ve MPV'nin düşük olması ayrıca MPV düşüşüyle Frail skorundaki artışın anlamlı derecede korele olması trombosit aktivasyonundaki değişikliklerin kırılganlık patogenezinde önemli bir rol oynadığı çalışmamızda görülmüştür. Çalışmamızda inflamasyon belirteçlerinden olan PDW, MPV ve PLR ile kırılganlık ölçekleri arasındaki ilişki bunu desteklemekte ve bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Tilburg, Frail, Tip 2 Diyabetes Mellitus, Kırılganlık, Hemogram, Inflamasyon
Diyabetik hastalarda D vitamini düzeylerinin kırılganlık ölçekleri ile ilişkisi
Amaç: Yaşlı nüfus tıbbi teknolojideki ilerlemenin de etkisi ile giderek artmaktadır. Yaşlanmanın bir parçası olan kırılganlık da aynı şekilde artmaktadır. Kırılganlık yol açabileceği morbidite, hospitalizasyon, sağlık maliyeti artışı ve mortalite nedeni ile erken tespit edilmesi gereken ve önlem alınıp tedavi edilmesi gereken önemli bir halk sağlığı sorunudur. Biz de bu çalışmamızda diyabetik hastalarda D vitamini düzeyinin kırılganlıkla ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç hastalıkları polikliniğine Eylül-Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran 65 yaş üzeri, diyabet tanılı hastalar dahil edildi. Hastaların sosyodemografik özellikleri, laboratuvar parametreleri ve antropometrik ölçümleri kaydedildi. Tilburg kırılganlık ölçeği (TKÖ) kullanılarak hastaların kırılganlıkları belirlendi. Kırılgan ve kırılgan olmayan gruplar arasında çalışma parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 28'i kadın 40'ı erkek olmak üzere toplam 68 hasta alındı. Hastaların 36'sı (%52.9) TKÖ ye göre kırılganken 32'si (%47.1) kırılgan değildi. Yaşla kırılganlığın anlamlı şekilde artığı görüldü (p= 0.001). Kırılgan olan grupta D vitamini düzeyi anlamlı derecede düşük saptandı (p=0.05). Hastaların Tilburg Kırılganlık Ölçeğine göre diğer demografik, antropometrik ve laboratuvar ölçümlerinde kırılgan olan ve olmayanlar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (hepsi için p>0.05). Sonuç: Yaşla birlikte kırılganlık düzeyi belirgin şekilde artmaktadır. Düşük D vitamini düzeyi kırılganlık için risk faktörüdür. Yaşlı diyabetik hastalarda D vitamini düzeylerinin aralıklı takibi ve tedavisi kırılganlığı azaltabilir. Anahtar kelimeler: Kırılganlık, D vitamini, Diyabetes Mellitus, Tilburg Kırılganlık Ölçeği
Serum katelisidin'in helikobakter pilori durumuna göre mide korrea kaskadı premalign lezyonlarının ayrımında biyomarker olarak etkisi
Giriş: Helikobakter pilori sebep olduğu hastalıklar dikkate alındığında önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Mide kanserine kadar ilerleyebilen prekanseröz lezyonlara sebep olmaktadır. Son yıllarda Helikobakter pilori tanı ve takibinde kullanılabilecek biyokimyasal belirteç arayışı birçok çalışmaya konu olmuştur. Katelisidin, iki lösin kalıntısı ile otuz yedi amino asit kalıntısından oluşan ve çoğunlukla epitel hücrelerinde ve nötrofillerde bulunan bir C-terminal olgun antimikrobiyal peptittir. Antimikrobiyal peptitlerin önemli bir grubu olan ve aynı zamanda konak savunma peptitleri olarak da adlandırılan katelisidin doğal geniş spektrumlu antibiyotik olarak hizmet eder, konakçı savunmasını ve bağışıklığını düzenlemede temel rol oynar. Yapılan in vivo ve in vitro çalışmalarda katelisidinin antiinflamatuvar etkileri ortaya konulmuştur. Çalışmamızda serum katelisidinin Helikobakter pilori durumuna göre mide Korrea Kaskadı premalign lezyonlarının ayrımında biyomarker olarak etkisi olup olmadığınının araştırılması amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Çalışmamıza 18-80 yaş aralığında, 34 Helikobakter pilori pozitif hasta ve 44 Helikobakter pilori negatif kontrol grubu dahil edildi. Helikobakter pilori grupları kendi içerisinde Korrea Kaskadı durumuna göre kronik inflamasyon, gastrik atrofi ve intestinal metaplazi olacak şekilde gruplandırılarak toplamda altı grup elde edildi. Kalp yetmezliği, malignite öyküsü, akut enfeksiyon öyküsü, kronik karaciğer hastalığı, gebelik durumu, son 6 ay içinde akut koroner sendrom öyküsü, son dönem böbrek yetmezliği, hipertiroidizm olan hastalar dahil edilmedi. Diabetes mellitus, hipertansiyon ve koroner arter hastalığı olanlar gruplar arası eşit dağılacak şekilde seçildi. Uzun süreli nonsteroid antiinflamatuvar ilaç kullanımı, son iki hafta içinde proton pompa inhibitörü, H2 reseptör blokörü veya antibiyotik kullanımı olan ve Helikobakter pilori eradikasyon tedavisi almakta olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hasta ve kontrol grubunda demografik, klinik ve biyokimyasal parametreler kaydedildi. Serum katelisidin düzeyi ölçülerek, gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Serum katelisidin düzeyleri Helikobakter pilori pozitif intestinal metaplazi olan grupta, Helikobakter pilori pozitif kronik inflamasyon grubuna göre ve Helikobakter pilori negatif intestinal metaplazi olan grupta, Helikobakter pilori pozitif kronik inflamasyon grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0.012, p=0.004). Helikobakter pilori pozitif grupta, serum katelisidin düzeyi ile eozinofil ve CRP değerleri arasında pozitif yönde korrelasyon; Helikobakter pilori negatif grupta, serum katelisidin düzeyleri ile total kolesterol ve LDL düzeyleri arasında pozitif yönde korrelasyon saptandı. Helikobakter pilori durumuna bakılmaksızın Korrea Kaskadı'na göre tüm gruplarda serum katelisidin düzeyi ile korelasyon değerlendirildiğinde, kronik inflamasyon grubunda LDH ile negatif yönde ve sodyum düzeyi ile pozitif yönde, atrofi grubunda LDL düzeyi ile pozitif yönde, intestinal metaplazi grubunda ALP ve sedimantasyon hızı düzeyleri ile pozitif yönde korrelasyon saptandı. Helikobakter pilori durumu ve Korrea Kaskadı beraber ele alınarak 6 grup olarak değerlendirme yapıldığında; Helikobakter pilori pozitif kronik inflamasyon grubunda serum katelisidin düzeyleri ile CRP düzeyleri arasında pozitif yönde, Helikobakter pilori pozitif atrofi grubunda serum fosfor düzeyi ile negatif yönde, Helikobakter pilori negatif kronik inflamasyon grubunda trigliserid düzeyleri ile pozitif yönde, Helikobakter pilori negatif atrofi grubunda LDL ile pozitif yönde, Helikobakter pilori negatif intestinal metaplazi grubunda ALP, sedimantasyon hızı, total kolesterol, LDL düzeyleri ile pozitif yönde, total bilirubin, direkt bilirubin ile negatif yönde korrelasyon saptandı. Serum katelisidin düzeyinin intestinal metaplaziyi ayırt etmede etkili bir faktör olduğunu bulundu. ROC analizinde genel doğruluk oranı 0.664 (%95 CI:0.545-0.784, p=0.013) olarak hesaplandı. Serum katelisidin için optimum kestirim değeri 10.93 ng/ml olarak belirlendi (duyarlılık=%66.7, özgüllük=%63.9). Tartışma: Yaptığımız çalışmada intestinal metaplazi olan hastalarda serum katelisidin düzeyleri kronik inflamasyon grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Katelisidinin antiinflamatuvar özelliği göz önünde bulundurulursa mide Korrea Kaskadı premalign lezyonlarının ayrımında biyomarker olarak etkili olabileceği düşünülebilir. Hasta sayımızın yetersiz olması nedeniyle bu konuda daha çok sayıda katılımcı ile yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. Sonuç: Sonuç olarak serum katelisidin düzeyleri mide prekanseröz lezyonlarını ayırt etmede potansiyel bir biyomarker olabilir.
Erişkin romatid artrit hastalarında fibrinojen benzeri protein 1(FGL1) düzeyinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Romatoid artrit, başta eklemler olmak üzere pulmoner, kardiyovasküler, oküler ve kutanöz tutulum yapabilen inflamatuvar ve otoimmün bir hastalıktır. Romatoid artrit'de inflamasyonun neden olduğu komplikasyonlar morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. RA tanısı koymak ve hastalık aktivitesini değerlendirmek için klinik bulgular ile birlikte RF, Anti-CCP, CRP, ESH gibi birden fazla biyobelirteç kullanılmaktadır. RA'da hem tanı hem de aktivite değerlendirmede tek başına kullanılabilecek ya da mevcut biyobelirteçleri destekleyecek yeni biyobelirteçlerin ortaya çıkarılması güncel çalışmaların ilgi odağıdır. Fibrinojen Like Protein 1(FGL1) proteini primer olarak hepatositlerden salgılanan, fibrinojen süperailesinin bir üyesidir. Yapılan çalışmalarla FGL1'in akut faz proteini gibi davranma özelliğinin olduğu ve antijen spesifik T hücrelerinde bir immün inhibitör reseptörü olan lenfosit aktivasyon geni 3 (LAG-3) için önemli bir inhibitör ligand olduğu gösterilmiştir. Bu nedenle FGL1 RA gibi kronik inflamasyon ile karakterize, otoimmün bir hastalığın tanısında ve hastalık aktivitesinin takibinde yeni bir belirteç olabilir. Çalışmamızda erişkin RA hastalarında FGL1 düzeylerinin hastalık tanısı, hastalık aktivitesi, CRP, ESR ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 18-65 yaş aralığında 54 aktif RA hastası, 54 remisyonda RA hastası ve 56 sağlıklı erkek ve kadın dahil edildi. Kalp yetmezliği, malignite öyküsü, akut enfeksiyon öyküsü, kronik karaciğer hastalığı, amiloidoz, tiroid hastalığı, gebelik durumu, son altı ay içinde akut koroner sendrom öyküsü, GFR<60 ml/dk olan kronik böbrek yetmezliği hastaları ve ek romatolojik hastalığı olan bireyler çalışmaya dahil edilmedi. Serum FGL1 düzeyi RA hasta grubunda kontrol grubuna göre, aktif RA hastalarında remisyondaki RA hastalarına göre istatistiksel olarak anlamlı sekilde yüksek saptandı. FGL1 düzeyi ile CRP, ESR, CRP/Albumin düzeyleri arasında pozitif korelasyon görüldü. Serum FGL1 düzeylerindeki artışın RA tanı olasılığını arttırdığı tespit edildi. Serum FGL1 düzeylerindeki artışın aktif RA hastalarının tespit edilme olasılığını arttırdığı bulundu Sonuç olarak serum FGL1 düzeylerinin RA tanısında ve hastalık aktivitesini değerlendirmede yeni bir belirteç olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Pandemi hastanesindeki yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastalar arasında entübe olanlarla olmayanların bazal demografik, klinik ve laboratuar özelliklerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: 2019 Aralık ayında Çin'in Wuhan şehrinde tespit edilen ve dünya geneline yayılıp pandemiye neden olup büyük bir halk sağlığı sorunu oluşturan COVID-19, Dünya Sağlık Örgütü'nün 18 Haziran 2020 verilerine göre yaklaşık 8,2 milyon kişiyi etkilemiş ve yaklaşık 444 bin insanın ölümüne neden olmuştur. Solunum yetmezliğine, akut böbrek hasarına ve multi-organ yetmezliğine neden olarak ölümcül seyredebilmektedir. Bu nedenle COVID-19 tanılı hastalar için yoğun bakım ünitesi çok büyük bir önem teşkil etmektedir. Biz de yoğun bakıma yatan COVID-19 tanılı hastalardan entübe olan ve entübe olmayanların özelliklerinin karşılaştırmasını ve entübe edilmeyi etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi pandemi hastanesi yoğun bakımında 01.03.2020-10.11.2020 tarihler arasında yatan COVID-19 tanılı hastaların bilgileri hastane bilgi sisteminden retrospektif olarak alındı. Çalışmamıza >18 yaş üstü COVID-19 PCR+ olan tüm hastalar dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet), rutin bakılan laboratuar tetkikleri (tam kan, biyokimya, hormon, koagülasyon vb.) klinik takip verileri (nabız, solunum sayısı), fizik muayene bulguları değerlendirildi. Hastalar entübe olanlar ve olmayanlar diye iki gruba ayrılacak. Bakılan parametreler gruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 267'si (%58.9) erkek, 186'sı (%41.1) kadındı. Hastaların 228'i (%50.3) entübe olurken 225'i (%49.7) entübe olmadan takip edildi. Hastaların ortalama yaşı 64.56±16.98 idi. Hastalardaki mortalite oranı entübe olanlarda %93, entübe olmayanlarda %3 idi. Hastaların bakılan parametrelerinden entübe olanlarda yaş, nabız, solunum sayısı, vücut ısısı, lökosit sayısı, nötrofil sayısı, kreatinin, AST, kreatin kinaz (CK), CRP, sedimantasyon hızı, prokalsitonin, ferritin, d-dimer ve INR düzeyi anlamlı yüksek, lenfosit sayısı anlamlı olarak düşük bulundu. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre vücut ısısı, CK, d-dimer düzeyi, INR, lökosit sayısı, lenfosit sayısının yanısıra özellikle hasta yaşı, solunum sayısı, nabız, nötrofil sayısı, AST, CRP, prokalsitonin ve ferritin düzeylerinin ciddi klinik gidişata sahip COVID-19 hastalarını hızlı bir şekilde tanımlayabilecek efektif birer parametre olarak kullanılabileceğini ve COVID-19 hastalarında zamanında uygun tedaviyi planlamada, prognoz ve entübasyon ihtiyacını belirlemede önemli ve güvenilir bir gösterge olabileceği görülmüştür.
Diabetes insipiduslu hastalarda glukoz metabolizmasının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Diabetes insipidus (Dİ), anormal derecede büyük hacimlerde seyreltik idrarın atılmasıyla karakterize bir hastalıktır. Güvenli ve etkili yönetim için ayırt edilmesi gereken temelde farklı 4 kusurdan herhangi biri buna neden olabilir. Bunlar yetersiz ADH salgılanması ve üretimi nedeniyle santral Dİ, plasentadan yapılan bir enzim tarafından ADH'ın yıkılmasına bağlı gestasyonel Dİ, AVP salgısının aşırı fazla sıvı alımıyla baskılanmasına bağlı primer polidipsi ve AVP'nin antidiüretik etkisine renal duyarsızlık nedeniyle nefrojenik Dİ. Tanı koymak için, öncelikle 24 saatlik idrar miktarına bakılmalıdır. Primer polidipsi ve osmotik diürez nedenleri (hiperglisemi, hiperkalsemi, renal hastalıklar gibi) poliüriye sebep olan diğer nedenler olarak dışlanmalıdır. Tanı için standart testimiz olan 'susuzluk testi' yapılır. Santral Dİ ve gestasyonel Dİ için desmopressin etkili ve güvenli olarak kullanabilir. Nefrojenik Dİ tedavisinde tiazid diüretikleri, düşük sodyum diyeti ve amilorid kullanımı semptom ve bulguları azaltabilir. İnsulin direnci (İD) dolaşımda bulunan insülinin biyolojik etkilerini gösterememesi olarak tanımlanır. İnsülin direncinin temelini dokuların insülin aracılı glukoz kullanımının azalması ve karacigerde glukoz yapımının artması şeklinde ortaya çıkan metabolik bozukluklar oluşturur. İnsülin direncinin birçok ölçüm yöntemi mevcuttur. İnsülin direnci ölçümü için bu çalışmamızda HOMA-IR yöntemi kullanıldı. Bu çalışma Dİ tanılı hastaların kontrol grubuna göre glukoz metabolizmasını karşılaştırmak için yapılmıştır. Materyal ve Metod: Retrospektif vaka kontrol tipinde olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrin kliniğine başvuran Dİ tanılı 33 hasta ve 33 kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol gurubunun insülin direnci (HOMA-IR yöntemi ile hesaplandı), HbA1c, biyokimya paneli, hematokrit, idrar dansite değerlerine bakıldı. Başvuru anındaki antropometrik ölçümleri değerlendirildi. Başvuru anındaki bioempedans ölçümleri değerlendirildi. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Retrospektif vaka kontrol çalışmamıza toplam 33 Dİ ve 33 kontrol grubu alındı. Dİ grubunun yaş ortalama değeri 38.9±12.8 iken kontrol grubunun yaş ortalama değeri 40.9±12.6 yıldı. Dİ tanılı hastaların 10'u (%30.3) erkek, 23 ü (%69.7) kadındı. Dİ ve kontrol grubunun antropometrik ölçümleri arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Çalışmamızda hastaların 10'u (% 30,3) postoperatif gelişen santral Dİ idi. Dİ ve kontrol grubunun HbA1c değerleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi (p=0.011). Dİ tanılı hastaların HbA1c ortalama değeri 5.60±0.55 iken kontrol grubu ortalama değeri 5.24±0.41 idi. Dİ ve kontrol grubunun insülin düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi (p=0.001). Dİ tanılı hastaların insülin ortalama değeri 12.6±6.57 iken kontrol grubu ortalama değeri 7.73±3.73 idi. Dİ ve kontrol grubunun insülin direnci düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlendi (p<0.001). Dİ tanılı hastaların insülin direnci (HOMA-IR) ortalama değeri 2.94±1.50 iken kontrol grubu ortalama değeri 1.78±0.87 idi. Çalışmamızda Dİ grubunda HOMA-IR insülin direncine göre hastaların 13'de (% 39.3) insülin direnci varlığı tespit edildi (2.7'nin üstü değerler insülin direnci varlığı lehine değerlendirildi). Sonuç: Diabetes İnsipiduslu hastalar kontrol grubuna göre daha fazla insülin direnci göstermektedir. İnsülin direncinin varlığı hastaların ağırlığı, VKİ ve steroid kullanımından bağımsızmış gibi görünmektedir. Bu hasta grubunun Desmopressin kullanımı insülin direncini tetikleyen bir etmen olabilir. Bu hasta grubunda insülin direnci varlığını farklı yönlerden inceleyen prospektif çalışmalar ile ortaya konulması konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.
Ankilozan spondilit tanılı hastalarda yaşam kalitesi ölçekleri, kinezyofobi, sosyodemografik özellikler, hsatalık aktivasyonunun, hastalık değerlendirilmesinde kullanılan laboratuvar parametlerinini değerlendirilmesi
Ankolizan Spondilit (AS); sakroiliak eklemlerle birlikte aksiyal omurgayı tutan ,zaman zaman periferik eklem tutulumlarıyla birlikte eklem dışı klinik bulguların da eşlik edebildiği,omurgada ilerleyici kemik harabiyetine yol açabilen, daha çok genç erişkinlik döneminde görülen, etyolojisi tam olarak ortaya konulamamış inflamatuar bir romatolojik hastalıktır. Yaş dekatı olarak insan hayatının en üretken ve en dinamik döneminde daha sık rastlanan AS hastalığı, üretim ve hizmet sektörü açısından ciddi iş gücü kaybı oluşturmaktadır. Yapılan çalışmalarda AS hasta grubunda yüzde on beş ile yüzde otuz arasında (%15-%30) iş gücü kaybı görülmüştür. Yapılan bir çok çalışmada AS hastalarında depresyonun çok sık görüldüğü,hastanın psikolojik durumunun da kinezyofobiyi etkilediği ortaya konulmuştur.Gözlemsel ve kesitsel nitelikteki bu çalışma Eylül 2021'den ve Nisan 2022'ye kadar Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Romatoloji Polikliniğine başvuran ve dahil edilme kriterlerini sağlayan modifiye New York kriterlerine göre AS tanısı almış ve dahil olma kritlerleri tutan hastalarda 80 kişi ve sağlıklı gönüllülerden oluşan 55 kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir.Çalışmamıza katılan bireylere Beck Depresyon Ölçeği,Tampa Kinezyofobi Ölçeği,Maslach Tükenmişlik Analizi,Edmmonton Kırılganlık Ölçeği,BASDAI,BASFI,BASMI skorları ve SF-36 yaşam standartı ölçeği ile hastaların retrospektif laboratuar verileri ve sosoyodemografik değişkenleri multianaliz incelenmiştir.Yaptığımız çalışma neticesinde AS hastalarında,kontrol grubuna göre Depresyon,Kinezyofobi,Maslach Tükenmişliğin Duygusal Tükenme Pateni,SF-36 yaşam standartı öçleği,BASDAI,BASMI,BASFI skorları daha yüksek çıkmıştır.AS hastalarında kontrol grubuna göre vitamin B12, D vitamini değerleri daha düşük, CRP ve SAA laboratuar değerleri daha yüksek çıkmıştır. Spinal mobilite kaybı ve iş gücü kaybı açısından önemli bir hastalık olan Ankilozan Spondilit için çalışmamız yaşam kalitesi ölçekleri, kinezyofobi,sosyodemografik özellikler,hastalik aktivasyonun , hastalik değerlendirilmesinde kullanilan laboratuvar parametlerinin değerlendirilmesi açısından multianalizli bir çalışma olup,geleceğe yönelik daha büyük çalışmalar için öncülük edecektir. Anahtar Kelimeler: Ankilzoan Spondilit, Depresyon, Tükenmişlik,Kırılganlık,Tükenmişlik
Romatoid artrit hastalarında sağ kalp fonksiyonları ve pulmoner hemodinaminin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Romatoid artrit (RA) etiyolojisinde farklı birçok etkenin rol aldığı kronik, otoimmun inflamatuar eklem hastalığıdır. Hastalık sürecinde cilt, göz, akciğer ve kardiyovasküler tutulum gibi eklem dışı bir çok organ ve sistem etkilenmektedir. Kronik inflamasyon süreci kardiyak miyositleri de olumsuz etkiler. RA'nın kardiyak tutulumu ile ilgili yapılan çalışmalar sıklıkla sol ventrikülle ilgilidir. Kompleks anatomisinden dolayı sağ kalbin değerlendirilmesi zordur. Yapılan pek çok çalışmada sağ ventrikül (RV) tutulumunun, hospitalize hastalarda mortalite ve majör komplikasyonları göstermede güçlü bir prediktör olduğu ekokardiyografik incelemelerle gösterilmiştir. Çalışmamızda sağ ventrikül fonksiyonları ve bununla yakından alakalı pulmoner arteryal hemodinamiyi henüz semptomatik olmamış RA hastalarında değerlendirmeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 18-65 yaş aralığındaki, ek hastalığı, sigara kullanımı, kardiyak ve pulmoner hastalık öyküsü olmayan 75 RA hastası ve 65 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Klinik, laboratuar ve EKG bulguları not alındı, hastalık aktivite skorları hesaplandı. Ekokardiyografik olarak konvansiyonel parametreler, doppler parametreleri ve RV parametreleri (TAPSE, S', FAC, TEİ, RVOT-SE, pPTT) ölçüldü. İstatistiksel analiz yapıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, VKİ, nabız, tansiyon ve konvansiyonel eko parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. RA hasta grubunda TAPSE, S', FAC, RVOT-SE, pPTT kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşüktü. RA hasta grubunda MPI kontrol kişilerine kıyasla anlamlı derecede yüksekti. RA hasta grubunda hastalık süresi ile TAPSE, RVOT-SE ve pPTT ile negatif yönde PAB ve MPI ile pozitif yönde korelasyon saptandı. DAS28-CRP aktivite skoru ile TAPSE, FAC arasında korelasyon izlenmiştir. RA hasta grubunda pPTT ile TAPSE ve RVOT-SE ile pozitif yönde PAB ve MPI ile negatif yönde korelasyon izlenmiştir. pPTT ve RVOT-SE için yapılan ROC analizinde pPTT için cut off değer 169,5ms olup sensitivite %61.3 spesifitesi %87.7, RVOT-SE için cut off değer 0.64cm duyarlılık %69.3 özgüllük %67.7 bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda RA hastalarında subklinik evrede sağ ventrikül disfonksiyonu ve pulmoner arteriyal hemodinamik değişiklikler tespit edilmiştir. RA hasta grubunda literatürde ilk kez çalışılan RVOT-SE, pPTT sağlıklı kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede düşüktü. RA hastalarında hastalık süresi ile TAPSE, FAC, pPTT, S' değerlerinin korele olduğu saptadık. Literatürde ilk kez S', RVOT-SE ve pPTT parametreleri çalışmamızda bakılmış olup, bulgularımız ışığında RA hastalarının subklinik evrede sağ ventrikül tutulumunu predikte ederek, hastaların tedavisini etkileyecek ve yön verecek ekokardiyografik parametreler olarak günlük pratiğimizde kullanılması düşünülebilir.
Çölyak hastalarında serum ve dokuda bakılan katelisidinin hastalıkla ilişkisi
Giriş: Çölyak hastalığı (ÇH), genetik olarak duyarlı bireylerde gluten içeren tahıllar tarafından tetiklenen immün aracılı bir enteropatidir. Çalışmalar ÇH'nin yaygın bir hastalık olduğunu ve nüfusun yaklaşık %1'ini etkilediğini göstermektedir. Son yıllarda ÇH'nin tanı ve takibinde kullanılabilecek biyokimyasal belirteç arayışı birçok çalışmaya konu olmuştur. Antimikrobiyal peptitler (AMP) doğal bağışıklık sisteminin efektör molekülleridir. AMP'ler, defensinler ve katelisidinler dahil olmak üzere iki ana alt aileden oluşur. İnsan katelisidinlerinin bilinen tek üyesi katelisidin LL-37'dir. Katelisidinler, iltihaplanma durumunda bakterilere ve diğer patojenlere karşı birincil savunma görevi görür ve anjiyogenez, yara iyileşmesi ve apoptozun düzenlenmesinde rol oynar. Katelisidin, aynı zamanda proinflamatuar özellik taşır ve otoimmün hastalıkların gelişiminde rol alır. Çalışmamızda çölyak hastalarında serum ve doku katelisidin düzeylerinin hastalıkla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 18-65 yaş aralığında, 41 çölyak hastası ve 22 çölyak hastalığı olmayan kontrol grubu dahil edildi. Çölyak hastalığı olan grup kendi içerisinde hastalık durumuna göre aktif ve remisyon olarak ayrılarak toplamda üç grup elde edildi. Kalp yetmezliği, malignite, akut enfeksiyon öyküsü, kronik karaciğer hastalığı, gebelik, son 6 ay içinde akut koroner sendrom öyküsü, son dönem böbrek yetmezliği ve hipertiroidizm olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Katelisidin serum konsantrasyonu, enzime bağlı immünosorbent deneyi (ELISA) kitleri kullanılarak ölçüldü. Katelisidin expresyonu katılımcıların intestinal mukozasında araştırıldı. Bulgular: Serum katelisidin düzeyi çölyak hastalığı [58,68 ng/mL (6,9-388,1 ng/mL)] olan grupta kontrol grubuna [25,64 ng/mL (0-84,2 ng/mL)] göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p₌0,001). Çölyak aktif, çölyak remisyon ve kontrol olarak 3 grup şeklinde değerlendirme yapıldığında katelisidin düzeyleri arasında istatististiksel olarak anlamlı fark saptandı (p₌0,004). Çölyak aktif grupta kontrol grubuna göre (p₌0,002) ve çölyak remisyon grubunda kontrol grubuna göre (p₌0,013) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı. Çölyak grubu kendi arasında aktif ve remisyon olarak incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p₌0,540). Çölyak hastalığı olan grupta serum katelisidin düzeyi ile lökosit, nötrofil, LDH, trigliserid arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Doku katelisidin expresyonu ÇH olan grupta kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artış gösterdi (p=0,0001). Doku katelisidin expresyonu ile serum katelisidin düzeyi ve modifiye Marsh skorlaması arasında pozitif yönde korelasyon saptandı (sırasıyla p=0,034, p=0,0001). Sonuçlar: Yaptığımız çalışmada çölyak hastalığında hem serumda hem de doku düzeyinde katelisidin expresyonu artmaktadır. Çölyak hastalığında yüksek miktarda sitokin salınımıyla tetiklenen süreçte konak savunma peptidi olan katelisidin proinflamatuar özellik taşıması nedeniyle yükseklik göstermiş olabilir. Bu durum hastalığın klinik aktivitesinden bağımsız olarak serum ve doku katelisidin artışının ÇH için potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmüştür.
Hashimoto tiroiditinde D vitamini tedavisinin nötrofil-lenfosit oranı ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş : Hashimoto tiroiditi hem en yaygın otoimmün hastalık, hem de hipotiroidizmin en yaygın nedeni olarak kabul edilen tiroid bezinin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. D vitamininin immünomodülatör etkileri olduğu bilinmektedir ve otoimmün hastalıklar üzerine etkileri birçok çalışmaya konu olmuştur. Nötrofil-lenfosit oranı, hemogram parametrelerinden elde edilebilen kolay ve ucuz bir inflamatuar belirteçtir. Koroid, fotoreseptörler de dahil olmak üzere dış retinanın beslenmesini sağlayan tabakadır. Aşırı koroidal incelme sıklıkla fotoreseptör hasarına ve görme bozukluğuna yol açmaktadır. İnflamasyon da dahil olmak üzere pek çok faktör koroid kalınlığına etki etmektedir. Çalışmamızda, Hashimoto tiroiditinde D vitamini tedavisinin, nötrofil-lenfosit oranı ve koroid kalınlığı üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza 18-65 yaş arası klinik, ultrasonografik ve laboratuvar parametreleri ile hashimoto tiroiditi tanısı konulan ve D vitamini eksikliği bulunan hastalar dahil edildi. Çalışmaya gebeler, kalp yetmezliği, malignite, ilerlemiş karaciğer veya böbrek hastalığı olanlar, hepatit B ve C enfeksiyonu olanlar, diabetes mellitus, romatolojik hastalığı olanlar, son altı ay içinde akut koroner sendrom geçirenler, kronik inflamasyonu olanlar dahil edilmedi. Yine, çalışmaya kornea ve retina durumunun incelenmesini engelleyecek bir oküler hastalık varlığı, daha önce lazer uygulaması veya herhangi bir oküler cerrahi uygulanmış olması; sigara veya alkol tüketimi öyküsü; hormon tedavisi veya sistemik vazoaktif ilaçlar dahil olmak üzere son 3 ay içinde herhangi bir ilaç kullanımı öyküsü olan hastalar dahil edilmedi. Her hastanın sağ gözünden alınan ölçümler çalışmaya dahil edildi. Hastaların hemogram parametreleri, rutin laboratuar tetkikleri, nötrofil/lenfosit oranı (NLR), tiroid otoantikorları ve koroid kalınlıkları kaydedildi. Hastalara 3 ay boyunca D vitamini tedavisi verildikten sonra bu tetkikler tekrarlandı. Hastaların başlangıç ve üçüncü ay değerleri istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 46 Hashimoto tiroiditli hasta dahil edildi. 39'u kadın (%85) 7'si erkekti (%15). Kadınların yaş ortalaması 39 ± 11 yıl iken, erkeklerin yaş ortalaması 38 ± 10 yıl idi (p=0,85). Hastaların hashimoto tiroiditi tanı süreleri karşılaştırıldığında kadınlar ve erkekler arasında anlamlı fark saptanmadı (p:0,201). D vitamini tedavisi sonrasında hastaların nötrofil-lenfosit oranlarının anlamlı derecede azaldığı saptandı (p:0,027). D vitamini tedavisi sonrası koroid kalınlıklarında anlamlı artış olduğu bulundu (p<0,001). Ayrıca hastaların NLR değerleriyle D vitamini seviyeleri negatif korelasyon göstermekteydi (tedavi öncesi r:-0,296 p:0,046, tedavi sonrası r: -0,432 p:0,003). Koroid kalınlıkları ile D vitamini seviyeleri ise pozitif korelasyon göstermekteydi (tedavi öncesi r: 0,520 p<0,001 tedavi r: 0,921 p<0,001). D vitamini tedavisiyle tiroid otoantikorlarından anti-tiroglobulin antikor seviyelerinin anlamlı olarak düştüğü saptandı (p:0,042). Sonuç: Çalışmamızda D vitamini tedavisi sonrasında otoimmüniteyi gösteren anti-tiroglobulin antikorunun ve inflamasyon belirteci olan NLR'nin azalması, koroid kalınlıklarının ise artması, D vitamini eksikliğinin tiroid bezinde ve gözde inflamasyonla ilişkili olduğunu göstermektedir. Sonuçta; D vitamini eksikliğinin saptanması ve doğru tedavisinin inflamasyon sonucu gelişen hastalıklardan korunma adına önemli olduğu düşünmekteyiz.
Nesfatin-1 ile çölyak hastalığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Giriş: Çölyak hastalığı, genetik olarak yatkın bireylerde diyette alınan glutene karşı duyarlılık sonucu gelişen ince barsakta karakteristik lezyonlar yapan, genellikle malabsorpsiyonla seyreden glutensiz diyetle klinik düzelme gösteren otoimmun, familyal özellikli inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda çölyak hastalığının tanı ve takibinde kullanılabilecek biyokimyasal ve immunohistokimyasal belirteçler bilim insanlarının ilgi odağı haline gelmiştir. Nesfatin-1, hipotalamustan salgılanan ve tokluk peptidi olarak bilinen nükleobindin 2'den sentezlenen, iştah mekanizması ile beslenme durumu üzerine etkileri bulunan bir nörohormondur. Nesfatin-1 beslenme dengesinin korunmasına ek olarak, glukoz homeostazı, lipid metabolizması, gastrointestinal fonksiyonların modülasyonu, kardiyovasküler ve üreme fonksiyonlarında önemli bir rol oynar. Ayrıca çeşitli hastalıkların semptomlarını iyileştirebilen güçlü anti-inflamatuar, anti-apoptotik ve anti- oksidatif özelliklerin yanında proinflamatuvar bir peptittir. Çalışmamızda serum ve doku nesfatin-1 düzeylerinin çölyak hastalığı tanı ve hastalık aktivitesi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Materyal-metot: Çalışmamıza 18-65 yaş aralığında, 37 çölyak hastası (17 aktif, 20 remisyon) ve 24 çölyak hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Gebelik, malignite, kardiyovasküler hastalık öyküsü, ilerlemiş karaciğer ve böbrek hastalığı olanlar, hepatit B ve C enfeksiyonu olanlar son altı ay içinde akut koroner sendrom geçirenler çalışmaya dahil edilmedi. Serum nesfatin-1 düzeyleri ELİSA kitleri kullanılarak ölçüldü. Nesfatin-1 ekspresyonu immunhistokimyasal olarak duodenal patoloji bloklarında araştırıldı. Veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Serum nesfatin-1, ÇH grubunda istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük saptandı (0.027). Çölyak aktif, çölyak remisyon ve kontrol olarak 3 grup şeklinde değerlendirme yapıldığında istatististiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,029) Aktif- remisyon arasında anlamlı fark saptanmasada, çölyak remisyon grupta kontrol grubuna anlamlı derecede düşük saptandı(p=0,026). Doku nesfatin-1 ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldığında çölyak hastalığı grubu ve kontrol grubunun istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.0001). Çölyak grubu kendi arasında aktif ve remisyon olarak incelendiğinde de istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.001). Çölyak aktif, çölyak remisyon ve kontrol olarak 3 grup şeklinde değerlendirme yapıldığında ise nesfatin-1 expresyon düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.0001). Çölyak aktif grupta nesfatin-1 ekspresyonu düzeyi en düşük, remisyon grubunda orta, kontrol grubunda en yüksek seviyelerde gözlendi. Çölyak hastalığı grubunda serum nesfatin-1 düzeyi ile üre, kreatinin, potasyum, magnezyum arasında negatif yönde ve yağ ölçümleri arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Kontrol grubunda serum nesfatin-1 düzeyi ile albumin arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Çölyak remisyon grubunda serum nesfatin-1 düzeyi ile magnezyum arasında negatif yönde korelasyon saptandı. Çölyak hastalığı grubunda doku nesfatin-1 düzeyi ile üre, kreatinin pozitif yönde TSH ile negatif yönde korelasyon saptandı. Kontrol grubu doku nesfatin-1 ekspresyonu ile AST, ALT, GGT, LDH, TSH, albumin, fosfor ve VKİ arasında negatif yönde korelasyon saptandı. Çölyak aktif grupta doku nesfatin-1 ekspresyonu ile RDW arasında negatif MCHC ile pozitif yönde korelasyon saptandı. Çölyak remisyon grupta doku nesfatin-1 ekspresyonu PLT, total kolesterol, LDL, kalsiyum, fosfor, üre, kreatinin arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Serum nesfatin-1 değerinin ÇH tahmini için yapılan ROC eğrisi analizinin genel doğruluk oranı 0.671 (p=0.039); doku nesfatin-1 değerinin, ise 0.786 (p=0.001) olarak saptandı. Serum nesfatin-1'in ÇH belirlemede optimum cut- off değeri 2047 pg/ml duyarlılığı %57, özgüllüğü %58; doku nesfatin-1'in ÇH belirlemede cut-off değeri 2.5 (0-3) duyarlılığı %83, özgüllüğü%68 olarak saptandı. Sonuçlar: Serum nesfatin-1 düzeyinin çölyak hastalığı varlığını belirleyen bir faktör olduğunu; serum nesfatin-1 düzeylerindeki azalmanın çölyak hastalığında tarama amaçlı kullanılabilecek bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Doku nesfatin-1'in çölyak aktif grupta belirgin azaldığı, remisyon grubunda orta düzeyde ve kontrol grubunda ise çok yüksek düzeyde saptandı. Doku nesfatin-1 düzeylerinin çölyak hastalığı tanı ve hastalık aktivitesinde kullanılabilecek bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.
Renal transplantasyon yapılan hastalarda anjiotensinojen, anjiotensin II tip 1 reseptör ve plazminojen aktivatör inhibitör-1 gen polimorfizmlerinin kronik allograft disfonksiyonu ile ilişkisi
38 ÖZET RAS kan basıncı regülasyonu, renal ve kardiyovasküler hastalıkların progresyonunda önemli rol oynar. Esansiyel hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar ve ilerleyici renal yetmezlikle renin-anjiotensin sistemi kompenentlerinin genetik varyantları arasında ilişki olduğunu gösteren çok sayıda çalışma vardır. PAİ-1 in renin anjiotensin sistemi ve artmış trombotik risk ile ilişkili oluğu ve anjiotensin II nin PAİ-1 düzeyini arttırarak flbrozis gelişimini arttırdığı önesürülrnektedir..Kronik rejeksiyonda morfolojik olarak interstisyel fibrozis, tubuler atrofi, arteriolopati ve bazı vakalarda glomeruloskleroz sözkonusudur. Bu çalışmada Anjiotensinojen (M235T), anjiotensin II tip 1 reseptör (AT 1) (A1166T) ve PAI-1 genotiplerinin kronik allograft disfonksiyonu (KAD) ile ilişkisi araştırılmıştır. Çalışmaya Gazi ve Hacettepe Üniversitesi hastanelerinde takip edilen 82 renal transplanth (47 E, 35 K ve ort. yaş 34,87±1 1,22 ) ve AGT, AT 1 için 100 (54 E, 46 K ve ort. yaş 35,54 ± 10,26 ) ve PAI-1 için 80 (45 erkek, 35 kadın ve yaş 36,54 ± 12,41) sağlıklı kontrol alındı. KAD olan vakalarda, graft fonksiyonları iyi olanlara göre MM genotipi ve M allel sıklığı daha düşüktü (p<0,005). KAD olan ve olmayan hastaların AA, AC, CC genotip ve A, C allel dağılımları arasında fark bulunmadı (p>0,05). Graft fonksiyonları iyi olan vakalarda kontrol grubuna göre A alleli fazla C alleli daha düşük oranda görülüyordu (p<0,001). Graft fonksiyonları iyi giden hastalarda 5G5G genotip ve 5G allel sıklığı, KAD olanlara göre belirgin olarak daha yüksekti ( p<0,001). Sonuç olarak transplantasyon öncesi AGT, AT 1 ve PAI-1 genotiplerinin bilinmesi hastaların kronik allograft disfoksiyonu açısından risk grubunda olup olmadıklarının belirlenmesinde yardımcı olabilir.
Primer hipertansiyonda perindopril-indapamid kombine tedavisinin kan basıncı, mikroalbuminüri ve transforming growth faktör-Beta düzeylerine etkileri
54 ÖZET Bu çalışmada yeni tanı almış JNC VFya göre 1. ve 2. evre primer hipertansiyonlu hastalar perindopril + indapamaid kombinasyonu ile tedavi edilerek sonuçlan değerlendirilmiştir. 27 kadın, 11 erkek, toplam 38 hasta 6 ay süreyle takip edildi. Her hasta için tedavi öncesi ve sonrasında SKB, DKB ve OAB'larının ( otururken ve ayakta) anlamlı olarak düştüğü görüldü ( her biri için p< 0.0001 ). Tedavi süresince toplam 1 1 (% 28.9) hastada yan etki izlendi; ancak hiçbirinde tedaviyi sonlandıracak derecede olmadı. Başlangıçta da normal sınırlarda bulunan BUN, Cr ve kreatinin klirensi değerlerinde anlamlı bir değişiklik olmazken, mikroalbuminürde belirgin azalma izlendi(p=0.04). Tedavi sonrasında yapılan ölçümlerde TGF-P2 serum düzeylerindeki değişim anlamlı değilken, idrar TGF- p2 düzeylerinde anlamlı bir azalma izlendi. Hipertansif nefropatinin erken belirteçlerinden kabul edilen mikroalbuminüri ile serum TGF- P2 düzeyleri arasında korelasyon bulunmadı. Ancak retinopatik değişiklikler ile serum TGF- P2 düzeyleri arasında güçlü korelasyon ( r= 0.944, p= 0.001 ) tesbit edildi. İdrar TGF- P2 düzeyleri ile mikroalbuminüri arasında da tedavi öncesi ve sonrasında korelasyon bulundu. Tedaviye rağmen idrar TGF- P2 düzeyleri yüksek seyreden hastalarda TGF- P2 gen polimorfizmi tespit edildi. Bu sonuçlarla perindopril + indapamid kombinasyonunun primer hipertansiyonda etkin kan basıncı kontrolü sağladığı ve mikroalbuminüri ve idrar TGF- P2 düzeylerini kontrol altına alarak hipertansif nefropati gelişimini engelleyici etkisi olduğu söylenebilir. Ancak etkin tedaviye rağmen nefroskleroza giden hastaların varlığı gelecekteki tedavi yaklaşımlarının genetik temeller üzerinde olacağını göstermektedir.
Toksik multinodüler guatrlı hastalarda radyoaktif iyot tedavisinin etkinliği ve yan etkileri
57 VI. ÖZET Çalışmamızda toksik multinodüler guatrlı hastalarda, radyoiyot tedavisinin etkinliği, hipotiroidizm insidansı prospektif olarak araştırıldı. Materyal ve metod: Çalışmaya 6 ay boyunca takip edilen, 50 toksik multinodüler guatr hastası dahil edildi. Hastaların 1 5 ' i (%30) erkek, 35'i (%70) kadın ölüp yaş ortalamaları 56.68±10.24 yıl idi. 39'u subklinik hipertiroid, 11 'i hipertiroiddi. Hastalara verilecek radyoaktif iyot düzeyi değişken skala formülüne göre hesaplanarak ortalama 17.2 ±5.7 (5-25) mCi iyot-131 verildi. Hastaların %6.4'ü 5mCİ, %12.6'sı l0mCi, %37.8'i 15 mCi, %25.2'si 20mCi, %23.2'si 25mCi dozunda radyoaktif iyot aldı. Bulgular: Radyoiyot tedavisi öncesinde hastaların 39'u (%78) subklinik hipertroid, 11 'i (%22) hipertiroid idi. Hastalar radyoiyot tedavisi verildikten sonra takibe alındı. Tedaviden 6 ay sonra hastaların 33'ünde (%66) ötroidi, 2'sinde (%4) hipotiroidi, 5'inde (%10)subklinik hipotiroidi, 10'unda (%20) subklinik hipertiroidi saptandı. Hastaların 6 aylık izleminde hipotiroidizm ve subklinik hipotiroidizm dışında önemli bir yan etki saptanmadı. Radyoiyot tedavisi ile total tiroid volümünde %31, dominant nodul hacminde % 51 oranında küçülme izlendi. 20mCi ve üstü dozlarda verilen radyoiyot ile %73.9 oranında ötiroidizm sağlanırken, 20 mCi altındaki dozlarda %59.3 ötiroidizm sağlandı (p>0.05). Verilen radyoiyot dozuna göre tedavi etkinliği karşılaştırıldığında, 20mCi ve üstündeki dozlarla, 20mCi altındaki dozlarda ötiroidi yapma açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. 15mCi dozu ile %2 hipotiroidi, %10 subklinik hipotiroidi58 oluşurken 25mCi ile %2 hipotiroidi oluştu. Diğer dozlarla hipotiroidi oluşmadı. Tedavi öncesinde hipertiroidisiolanların (11 hasta) total tiroid volümleri 37.51±4.94 ml'den tedavi sonrasında 21.33±2.87 ml'ye geriledi (p<0.005). Bu %43 küçülmeye denk geliyordu. Tedavi öncesinde subklinik hipertiroidisi olan hastaların total tiroid volümleri 59.87±9.07 ml'den 44.23±7.19 ml'ye geriledi (p<0.001). Bu % 26 küçülmeyi ifade ediyordu. Tedavi öncesinde hipertiroidisi olan hastaların tedavi öncesi dominant nodul volümleri 3.65±0.93 ml'den tedavi sonrasında 3.58±1.77 ml'ye geriledi (%19 küçülme) (p>0.05). Tedavi öncesinde subklinik hipertiroidisi olan hastaların tedavi öncesi dominant nodülleri 5.86±2.09 ml'den 2.76±0.69 ml'ye geriledi (%52 küçülme) (p<0.05). Tedavi sonrasında ötiroid olan hastaların (33 hasta) total tiroid volümlerindeki küçülme ortalama %22.5 iken, ötiroid dışındaki hastalardaki (17 hasta) tiroid volümünde küçülme %21.5 olarak saptandı (p>0.05). iki grup arasında tiroid volümlerindeki küçülme yönünden istatiksel olarak fark saptanmadı. Tedavi sonrasında ötiroid olanların dominant nodul hacimlerindeki azalma ortalama % 1 6.8 iken, ötiroid dışındaki hastalarda nodul volümündeki küçülme %30.9 olarak saptandı (p>0.05). İki grup arasında tiroid volümlerindeki küçülme açısından istatiksel olarak fark yoktu. Sonuç olarak toksik multinodüler guatr, 40 yaş üstü ve iyot eksikliği olan toplumlarda hipertiroidinin sık görülen sebeplerindendir. Antitiroid ilaçlar hipertiroidiyi kontrol altına almalarına rağmen ilaç kesildikten sonra nüks oranı yüksek olmaktadır. Ehil ellerde toksik nodüler guatrda cerrahi ile hipertiroidi kontrol altına alınmaktadır fakat cerrahi ve anestezi59 komplikasyonlarına ilaveten hipotiroidi riski daha yüksek oranda olmaktadır. Bu nedenle günümüzde iyot-131 tedavisi, toksik multinodüler hastalarda güvenle kullanılabilecek etkin ve daha ucuz bir tedavi yöntemi olarak görünmektedir. Radyoaktif iyot tedavisi sonrasında gelişebilecek en önemli komplikasyon hipotiroididir. Hastaların da yaşlı popülasyondan oluşması nedeni ile düzenli aralıklarla takip ve sensitif TSH ölçümleri ile gerekirse tiroksin replasmanları planlanmalıdır.
Hastanemizdeki gastrik intestinal metaplazili hastalarda takip sonuçları
Mide kanseri etyolojisinde en çok suçlanan faktörlerin başında prekanseröz mide lezyonları gelmektedir. İntestinal tip mide karsinogenezindeki olaylar dizisinin, kronik gastrit, atrofi, intestinal metaplazi (İM), displazi ve karsinom şeklinde olduğu kabul edilmektedir. Bu tür premalign lezyonlara sahip hastaların saptanması ve takip edilmesi ile ilerlemiş öncü lezyonların ve mide kanserinin erken teşhisi ve tedavisi mümkün olmaktadır. Çalışmamızda intestinal metaplazinin hastanemizdeki izlem sonuçlarını saptamayı amaçladık. Karadeniz Teknik Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı'na 2004-2013 yılları arasında başvuran ve herhangi bir nedenle gastroskopi yapılarak, alınan biyopsi materyalinden patolojik inceleme ile gastrik İM tanısı konmuş olan 18-79 yaş aralığındaki 468 hasta değerlendirilerek kontrol gastroskopisi ve biyopsi sonucu bulunan 58'i kadın ve 56'sı erkek olmak üzere 114 hasta dahil edildi. Olguların sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların takip süresi 12 ie 150 ay arasında değişmekte ve ortanca değeri 33,5 ± 2,2 aydı. Hastaların yaşı, cinsiyeti ve patoloji sonuçları İM tipi, İM'nin lokalizasyonu, İM'ye eşlik eden patoloji, Helikobacter pilori enfeksiyon ve atrofi varlığı açısından incelendi. Sonuçta, çalışmaya alınan 114 hastadan gastrik ülserli fokal İM mevcut olan bir hastada 1 yıl içinde adenokarsinom ve 1 hastada da 27 ay sonra displazi geliştiği görüldü. Diğer hastalarda displazi ya da karsinom görülmedi. İM tipi, İM lokalizasyonu ve İM'ye eşlik eden patoloji ile Hp varlığı, yaş ve cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. İM tipi ve İM lokalizasyonunda ilerleme olan grubun kontrol endoskopisi atrofi varlığı açısından incelendiğinde bu grup hastada daha fazla atrofi olduğu görüldü. İM'ye en sık antrumda rastlandı. Kontrol endoskopisinde karsinom saptanan hastanın ilk endoskopisinde İM'nin antrum ve korpusta yaygın olduğu, kontrol endoskopisinde displazi saptanan hastanın ilk endoskopisinde İM'nin antrumda olduğu görüldü. Kontrol endoskopileri 12 ay, 13-24 ay ve 24 aydan sonra yapılan hastalarda İM tipi ve İM'ye eşlik eden patoloji açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark tespit edilemedi, fakat İM lokalizasyon değişimi açısından incelendiğinde anlamlı fark tespit edildi; İM lokalizasyonunda ilerlemenin en fazla 13-24 ay kontrol endoskopilerde saptandığı görüldü. Endoskopik görünümü normal olmasına karşın 2 hastada alınan biyopside İM varlığı tespit edildi. Bu çalışmada hastanemizde İM tanısı konmuş 468 hastanın %71'inin izlem dışı olduğu ve hastaların yetersiz takip edildiği görüldü. Bu durumun muhtemel hasta – hekim iletişim eksikliği ve hastanın İM hakkında yetersiz bilgilendirilmesi nedenli olduğu düşünülebilir. Yaygın İM ve atrofi saptanan hastaların izlem sürelerinin yetersiz olmasına karşın kanser riski açısından periyodik takip edilmesi gerektiği düşünüldü.
Kronik lenfositik lösemi hastalarının 17p genetik durumu, evrelerine göre sağkalım etkisi ve aldıkları tedavilerinin retrospektif incelenmesi
Amaç: KLL periferik kan, kemik iliği, lenf nodları ve dalakta neoplastik B lenfositlerin monoklonal proliferasyonu ve birikimi ile karakterize bir hastalıktır. Bu çalışmada kliniğimizde KLL tanısı almış hastaların demografik özelliklerini, hastalık evrelerini, 17p delesyonu durumlarını ve çeşitli faktörlere göre sağkalımlarını incelemeyi ve literatür ile karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: 1 Ocak 2015-1 Ocak 2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi iç hastalıkları hematoloji kliniğinde KLL tanısı almış 308 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların tanı anındaki genel özellikleri, laboratuvar değerleri, hastalık evreleri, 17p delesyonu genetik sonuçları, tedavi seçenekleri ve sağkalım süreleri araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 308 hastanın 190'ı (%61,7) erkek 118'i (%38,3) kadındı. Erkek/kadın oranı 1.6/1, ortalama yaş 62,7 (ortanca yaş 63) ve standart sapma 10,7 olarak hesaplandı. Yaş aralığı 28 ile 86 arasında bulundu. 170 hastada 17p delesyonu çalışılmış olup 26 hastanın sonucu pozitif (%15,3) olarak belirlendi. Hastaların tanı anında Rai evrelemesine göre dağılımı incelendiğinde hastaların %8,4'ü evre 0, %42,2'si evre I, %30,5'i evre II, %12,5'i evre III, %6,5'i evre IV olarak belirlendi. Takip süresi ortanca değeri 68,1 ay (min-max=3,1-186,6 ay) olarak hesaplandı. Takipleri esnasında 9 (%2,9) hastada Richter transformasyonu, 31 (%10,1) hastada OİHA, 6 (%1,9) hastada İTP, 58(%18,8) hastada ise sekonder immün yetmezlik geliştiği gözlendi. Hastaların aldıkları tedaviler incelendiğinde 109(%35,4) hastanın tedavi almadığı, 199(%64,6) hastanın ise tedavi aldığı görüldü. Tedavisiz sağkalım ortanca değeri 21,2 ay (%95CI=16,9-25,4) olarak hesaplanmıştır. Rai evresi arttıkça tedavisiz sağkalım süresinin kısaldığı gözlendi(p<0,001). LDH seviyesi normal olanların tedavisiz sağkalım süresi 29,4 ay (%95CI=20,6-38,3) iken LDH seviyesi yüksek olanların tedavisiz sağkalım süresi 13,9 ay (%95CI=10,5-17,4) olarak gözlendi(p=0,03). 17p delesyonu pozitif olan hastaların tedavisiz sağkalım süresi 10,5 (%95CI=0-21,3) iken negatif olanların tedavisiz sağkalım süresi 21 (%95CI=15,7-26,3) olarak görüldü(p=0,03). Çalışmaya dahil olan 308 hastanın takipleri esnasında 118'i (%38,3) eksitus olmuştur. Hastaların total sağkalım ortanca süresi 117,2 ay (%95CI=104,-129,9) olarak hesaplandı. Hastaların Rai evresi arttıkça total sağkalımın kısaldığı gözlendi(p=0,001). LDH değeri yüksek olan hastaların total sağkalım ortanca değeri 84,5 ay (%95CI=70,2-98,7), normal olanların ise 128,7 (%95CI=114,5-142,8) ay saptandı(p<0,001). 17p delesyonu pozitif olan hastaların total sağkalım ortanca değeri 83,4 ay (%95CI=52,9-114) 17p delesyonu negatif olanların ise 116 ay (%95CI=92,6-139,4) olduğu görüldü(p=0,015). Richter transformasyonu olan hastaların total sağkalım ortanca değeri 90,1 ay (%95CI=20,5-159,4) iken Richter transformasyonu olmayan hastaların total sağkalım ortanca değeri 118,3 ay (%95CI=105,1-131,5) olduğu görüldü(p=0,037). Sonuç: KLL ileri yaş hastalığı olup erkeklerde daha sık görülür. Bizim çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak hastalarımızın çoğu ileri yaş hasta olup erkek baskınlığı ön plandaydı. Hastaların 17p delesyonu pozitifliği %15,3 olup, 17p delesyonunun kötü prognostik faktör olduğu gözlendi. Hastaların evreleri arttıkça tedavisiz ve total sağkalımlarının kısaldığı gözlendi.
Üçüncü basamak bir merkezde izlenen diyabetes mellitus tanılı hastaların metabolik parametrelerinin ve diyabetik komplikasyonlarının araştırılması
Amaç: Diyabetes mellitus tüm dünyada prevelansı hızla artan ciddi bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmada diyabetes mellitus tanısıyla takip edilen hastalarda metabolik parametrelerin durumu ve diyabete eşlik eden komplikasyon oranları incelenecektir. Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine 1 Temmuz 2021 ile 30 Eylül 2021 arasında başvuran diyabetes mellitus tanısı olan 350 hasta prospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastalar cinsiyet, yaş, diyabet süresi, diyabet tipi, HbA1c düzeyi, lipit paneli ve mikrovasküler komplikasyonlar açısından araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya toplam 350 (Erkek/Kadın:161/189) hasta dahil edildi. Hastaların %54'ü kadındı. Ortalama yaş: 50,1±15,7 (min-max:18-91) yıl olarak saptandı. Hastaların (Tip 1 DM/Tip 2 DM:272/78) %77,7'si Tip 2 DM idi. Ortalama HbA1c %10,9±3(min-max:%6,1-18,3); ortalama diyabet süresi 10,1±7,7(min-max:1-35) yıl; Tip 1 diyabet tanılı hastaların ortalama HbA1c si %11,3±3,2(min-max:6,6-18,3); tip 2 diyabetli hastaların ortalama HbA1c'si %10,8±2,9(min-max:6,1-17,8) olarak saptandı. Hastaların %10,6'sında HbA1c düzeyi %7'nin altında; %89,4'ünde ise HbA1c düzeyi %7 ve üzerinde olduğu saptandı. Çalışmamızda ortalama LDL düzeyi 113,8±42,4mg/dl(min-max:41-260), ortalama HDL düzeyi 43,7±12,9 mg/dl(min-max:10-94), ortalama trigliserit düzeyi 170,8±95,8 mg/dl (min-max:32-680) olarak saptandı. Çalışmamızda LDL düzeyi hedef aralıkta (<100 mg/dl) olan hasta düzeyi %41,4 olarak bulundu. Çalışmamızda tüm popülasyonda %43,7 oranında nefropati saptandı. Diyabet tiplerine göre orana baktığımız zaman ise Tip 1 diyabet tanılı hastalarda %47,4 oranında; Tip 2 diyabet tanılı hastalarda ise %42,6 oranında nefropati tespit edildi. Çalışmamızdaki tüm vakaların %42,6'sında eşlik eden hipertansiyon tanısı olduğu saptandı. Tip 1 diyabet hastalarında %20,5 Tip 2 diyabet hastalarında ise %48,8 oranında eşlik eden hipertansiyon tanısı gözlendi. Tüm popülasyonda %52,6 oranında retinopati saptandı. Tip 1 diyabet hastalarında %33,3; Tip 2 diyabet hastalarında %58 oranında retinopati gözlendi. Çalışmamızda tüm popülasyonda vakaların yalnızca %5,1'inde metabolik kontrol (HbA1c+LDL+HDL) sağlandığı saptandı. Yapmış olduğumuz çalışmada Tip 1 diyabet hastaların %8,9 unda glisemik hedefe, %6,4 ünde ise metabolik hedefe ulaşıldı. Tip 2 diyabet hastalarında ise %11 glisemik hedefe ve %4,7 metabolik hedefe ulaşıldığı saptandı. Sonuç: Diyabetik hastalarda metabolik kontrol hedeflerine ulaşamayan hasta oranı halen çok yüksektir. Hastaların yaklaşık yarısında kronik komplikasyon mevcuttur. Metabolik hedeflere ulaşmak ve komplikasyonları azaltmak için yeni stratejilere ihtiyaç vardır.
Meme kanserli hastalarda thioldisülfit homeostasisinin klinik değeri
Amaç: Meme kanseri, dünyada akciğer kanserinden sonra en sık teşhis edilen ikinci malignitedir ve her yıl iki milyondan fazla vaka görülmektedir(1). Meme kanseri patogenezinde birçok mekanizma sorumludur. Bunlardan biri de oksidatif strestir. Oksidatif stres sonucunda oluşan serbest oksijen radikalleri (ROS) lipit, protein ve DNA gibi hücre komponentlerini etkileyerek kanser oluşumunda rol alırlar(2). Thioller, organizmada önemli antioksidan ajanlardır ve ROS'a karşı önemli bir savunma rolü vardır. Prospektif olarak yaptığımız bu çalışmamızda thioldisülfit homeostasisinin meme kanserindeki klinik değerini ve diğer klinik parametrelerle ilişkisini göstermeyi amaçladık. Yöntem: Prospektif olarak dizayn edilmiş bu çalışmaya 15.04.2021-30.09.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Onkoloji polikliniğine başvurmuş yeni tanı meme kanseri tanılı 40 kadın hasta ile herhangi bir komorbiditesi olmayan 33 sağlıklı kadın birey dahil edildi. Tanı aşamasında ve tedavi öncesinde hastalara ait klinik bilgiler, demografik özellikler (yaş, boy, kilo, alışkanlıklar, komorbidite, performans durumu, aile öyküsü, tümörün evresi) ve rutin tetkikleri (hemogram, ALT, AST, bilüribin, laktat dehidrogenaz) hastane kayıt sistemi kullanılarak elde edilmiştir. Serum native thiol, disülfit, total thiol, İMA seviyeleri ve disülfit/native thiol, disülfit/total thiol ve native thiol/total thiol oranları yeni bir kolorimetrik yöntem kullanılarak analiz edildi. Ayrıca hasta grubunun fatmass oranlarını ölçmek amacıyla tanita ölçümü yapılmış olup sağlıklı bireylerden thioldisülfit dışında tetkik bakılmamıştır. Bulgular: Serum native thiol düzeyi meme kanseri hastalarında (421,94 ± 96,87), sağlıklı kontrollere (461,30 ± 74,87) göre düşüktü fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi(p=0,060). Serum total thiol düzeyi meme kanseri hastalarında(462,45 ± 100,2) sağlıklı kontrollere (507,28 ± 75,72) göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü(p=0,038). Serum disülfit düzeyi meme kanseri hastalarında (20,25 ± 5,94) sağlıklı kontrollere göre (22,99 ± 3,56) istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü(p=0,018). İMA düzeyi meme kanseri hastalarında (0,81 ± 0,73) sağlıklı kontrollere göre (0,73 ± 0,39) istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p=0,016). Meme kanseri tanılı hastalarımızda native thiol, total thiol düzeyleri; fatmass yüzdesi ve VKİ ile orta düzeyde, yaş ile zayıf düzeyde korelasyon gösterdi (p<0,05). Ayrıca thioldisülfit düzeylerinin hastaların klinik özellikleri ile ilişkisini değerlendiren univariant ve multivariant analizde native thiol ve total thiol düzeylerinin vücut kitle indeksi ve menopozal durum ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde ilişkili olduğu (p<0,05), postmenopozal hastalarda ve VKİ yüksek olanlarda native thiol ve total thiol düzeylerinin düşük olduğu gösterilmiştir. Thioldisülfit düzeyleri açısından meme kanseri subtipleri ve klinik evreleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda total thiol düzeyleri meme kanserli hastalarda anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Ayrıca thioldisülfit düzeylerinin menopoz durumu ve VKİ gibi klinik özelliklerle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Thioldisülfit homeostazisinin meme kanserinin patofizyolojisinde rol aldığı düşünülebilir.
Yoğun bakım ünitesinde COVİD-19 tanılı hastalardan entübe olanlarla olmayanlarda koagülasyon bozukluklarının değerlendirilmesi
Amaç: Yoğun bakımda takip edilen COVID-19 hastalarında, ağır solunum yetmezliğine bağlı invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacı geliştiği bilinmektedir. COVID-19 hastalığının seyrinde görülen koagülopatinin, önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olduğu literatürde bildirilmektedir. Çalışmamızda amacımız, entübe olanlar ile olmayanlar arasında gelişen koagülasyon bozukluklarını değerlendirmektir. Materyal ve metod: Mart 2020 ve Eylül 2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Pandemi Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesinde COVİD-19 tanısı almış 812 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastalar invaziv mekanik ventilasyon ihtiyacına göre iki gruba ayrıldı. Çalışmaya alınan hastaların tanı anındaki demografik özellikleri, laboratuvar değerleri, hastalarda gelişmiş koagülopati durumları ve sağkalımları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen toplam 812 hastanın 459'u (%56,5) erkekti. Ortalama yaş 66,4 ± 15,2 idi. Hastaların 257'si (%31,7), invaziv mekanik ventilasyon desteği almıştı. Bu hastaların 146'sında (%56,8) koagülopati geliştiği saptandı. Entübe hastalarda gelişen koagüolapati dağılımı; %26 disemine intravasküler koagülopati (DIC), %17,9 akut koroner sendrom (AKS), %10,5 hemoraji (vücut içi veya dışı), %5,4 pulmoner tromboemboli (PTE), %5 heparin ilişkili trombositopeni (HIT), %3,5 iskemik serebrovasküler olay, %1,9 hemorajik serebrovasküler olay ve %0,8 derin ven trombozu (DVT) olarak bulundu. Entübe olmayan hastaların ise %32'sinde koagülopati geliştiğini gördük ve bu fark istatistiki olarak anlamlıydı (p<0,001). Entübe olanlarda mortaliteyi %97,7 olarak saptadık. Entübe olmayanlarda mortalite, %38,4 idi. Çalışmamızda; en az bir komorbiditesi olan hastalarda, diğerlerine göre koagülopati gelişme oranı daha yüksek saptandı (p=0,006). Hastaların yattığı andaki laboratuvar bulguları ile koagülopati gelişme oranı arasındaki ilişkiye bakıldı ve hastaların hemoglobin, trombosit, fibrinojen, d-dimer ve INR düzeyleri ile koagülopati gelişimi arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki bulundu (p=0,026, p<0,001, p<0,001, p<0,001, p<0,001). Ölen hastaların %49,8'inde en az bir koagülopati durumu gelişmiş olduğu görüldü. Yaşayan hastalarda bu oran %26,7 olarak bulundu ve bu fark istatistiki olarak anlamlıydı (p<0,001). Sonuç: Yoğun bakımda yatan COVID-19 hastalarının yaklaşık üçte birinde mekanik ventilasyon ihtiyacı olduğu saptandı. Bunların %56,8'inde bir koagülosyon bozukluğu gelişmişti. Entübasyon ile koagülopati gelişimi arasında ve yüksek d-dimer, fibrinojen ve INR seviyeleri ile düşük hemoglobin, trombosit düzeyleri ile koagülopati gelişimi ile ilişkili olarak gözlendi. Ayrıca komorbiditenin koagülopati ve mortalite ile ilişkili olduğu gözlendi. Entübe olan hastaların %97,7'sinin öldüğü görüldü. Öneriler: Ağır COVID-19 hastalarında, koagülopati gelişimine katkıda bulunan durumlar için önlemler alınmalı ve hastalar koagülopati yönünden daha dikkatli izlenmelidir. Hastalarda hipoksiye müsaade edilmemeli, stazı azaltmaya yönelik rehabilitasyon programları uygulanmalı, hastaların antikoagülan tedavileri aksatılmamalıdır.
Tip 2 kardiyorenal sendromlu hastalarda volüm yükünün kilinik sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Kardiyorenal sendrom kardiyak disfonksiyon ile renal disfonksiyonunun birlikte bulunması durumudur. Tip 2 KRS kronik kalp hastalığına bağlı gelişen böbrek fonksiyonlarındaki azalmadır. Bu çalışmamızda kliniğimizde Tip 2 kardiyorenal sendrom tanısı alan ve volüm yükü olan hastalarda, yatış ve taburculuk sırasında hastaların ekokardiyografik bulguları, bioempedans elektrik analiz sonuçları, laboratuvar tetkikleri diüretik veya ultrafiltrasyon tedavisi uygulanan hasta gruplarında inceledik. Bu tedavilerin etkinliği ve güvenilirliği konusunda literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Yöntem: 1 Nisan 2021 –1 Şubat 2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji ve Kardiyoloji kliniği ve yoğun bakıma yatışı yapılan Tip 2 KRS tanılı ve volüm yükü olan 61 hasta prospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların tanı anındaki genel özellikleri, yatış ve taburculuk sırasındaki laboratuvar değerleri, ekokardiyografik bulguları, bioempedans elektrik analiz sonuçları, sağkalımları ve mortalite ile ilişkili faktörleri inceledik. Bulgular: Çalışmamız yaşları 35 ile 88 (67,97±13,265) arasında değişen ve 32'si (%52,5) kadın, 29'u (%47,5) erkek olmak üzere 61 vakadan oluşmaktadır. Vakaların 42'si (%68,9) diüretik tedavisi, 19'u (%31,1) ise ultrafıltrasyon tedavisi almaktadır. PTÖ, NYHA sınıfı ve TİT'de proteinüri ultrafiltrasyon grubunda daha yüksek izlendi (p<0,05). Yine ultrafıltrason grubunda olan hastalarda daha fazla yoğun bakım takibi olduğu ve takiplerde ultrafiltrasyon grubundaki hastaların daha fazla rutin hemodiyaliz programına alındığı izlendi (p<0,05). Ultrafıltrasyon tedavisi alan hastaların hastanede yattığı gün sayısınınve iki ay içinde hastaneye yeniden başvuru sayısınınyüksek olduğu görülmüştür(p<0,05). NTproBNP, kreatinin, spot idrarda proteinüri, TİT'de proteinüri değerlerinin ultrafıltrasyon tedavisi alan grupta daha yüksek olduğunu bulundu(p<0,05). GFH ise diüretik tedavisi alan grupta yüksekti(p<0,05). Giriş ve çıkış kreatinin değerlerinin, ultrafıltrasyon tedavisi alan daha yüksek bulundu(p<0,05). Aksine LAV çıkış değeri ise diüretik tedavisi alan grupta daha yüksek bulundu(p<0,05). Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası EKO elde edilen sonuçlar hem diüretik hem de ultrafıltrasyon tedavisi alan vakalarda VCI, PABS ve LAV değişkenlerinde giriş ve çıkış değerlerinde anlamlı farklılık izlendi(p<0,05). Ayrıca diüretik tedavisi alan vakalarda MY değişkeninde giriş ve çıkış değerlerinde farklılık izlendi(p<0,05). EKO parametrelerınde giriş ve çıkış değerlerinden elde edilen farklarda LAV değişkeninde ultrafiltrasyon grubunda daha fazla azalma izlendi (p<0,05). Hastaların kilogram (KG) ve BIA parametrelerindeki değişkenlerin overhidrasyon, ekstrasellüler sıvı, OH/ECW oranı, total vücut suyu (TBW), E/I oranı değişkenlerinin giriş ve çıkış değerlerinde her iki gruptada azalma izlendi(p<0,05). Hastaların biokimya parametreleri incelendiğinde her iki gruptada NA, K ve GFH değişkenlerinin giriş ve çıkış değerlerinde farklılıklar saptandı(p<0,05). Ayrıca diüretik tedavisi alan vakalarda albumin değişkeninde, ultrafıltrasyon tedavisi alan vakalarda ise üre, kreatinin ve ürik asit değişkenlerinde farklılıklar izlendi(p<0,05). Biokimya parametlerindeki değişkenlere ilişkin giriş ve çıkış değerlerinden elde edilen farklarda ultrafiltrasyon grubunda kreatinin ve kalsiyum değişkeninde daha fazla artış izlendi(p<0,05). Elde edilen sonuçlarda NYHA sınıfı ve NTproBNP değerlerinin ölen hasta grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu(p<0,05). Mortalite ile ilişki faktörleri değerlendirmek için tek değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda sadece NTproBNP, NYHA sınıfı, kreatinin değeri ve PABS değişkenlerinin mortalite ile ilişkili görülmüştür. Tek değişkenli lojistik regresyon analizinde anlamlı çıkan bağımsız değişkenler ile çok değişkenli lojistik regresyon analizinde elde edilen sonuçlar NYHA sınıfı ve PABS düzeyi mortalite ile ilişkisi anlamlı olarak izlendi(p<0,05). Sonuç: Tip 2 KRS günümüzde hala hastaneye sık yatış gerektiren ve kötü prognozu olan bir hastalıktır. Hastalarda volüm yükünün azaltılması klinik, laboratuvar ve ekokardiyografik bulgularda düzelme sağlayabilir. Volüm yükü diüretik veya UF tedavisi ile azaltılabilir. Diüretik direnci olanlarda UF uygulanması daha makul bir yaklaşım olarak görülmektedir. NYHA fonksiyonel sınıfı ve NTproBNP değeri mortalite ilişkili bağımsız değişkenlerdir. Anahtar kelimeler: Tip 2 KRS sendrom, volüm yükü, klinik sonuçları
Nazofarengeal karsinom tanılı hastalarda sağkalımı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Nazofarengeal karsinom (NFK), yeni teşhis edilen kanserlerin sadece %0.6'sını oluşturan, nazofarenksin epitel tabakasından kaynaklanan bir malignitedir. Biz bu çalışmada; NFK tanılı hastalarda tedavi yanıtı ve sağkalımı etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Bu çalışmada Ocak 2010-Mayıs 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji polikliniğine başvuran 18 yaş üstü, nazofarenks kanser tanılı, ayaktan tedavi alan veya yatırılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan hastaların ortalama, genel sağkalım süreleri ve bu süreleri etkileyen tanı anındaki hasta özellikleri, laboratuvar değerleri, tedavi modaliteleri araştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda nazofarenks kanser tanılı 76 hastanın verileri analiz edildi. Hastaların ortanca yaşı 46 (18-84) ve ortalama görülme yaşı 45 olarak tespit edildi. Hastaların 18'i (%23,7) kadın, 58'i (%76,3) erkekti. 50 yaş altı hasta sayısı 39 (%51,3), 50 yaş ve üstü hasta sayısı 37 (%48,7) olarak tespit edildi. Hastaların ortalama izlem süresi 44 ay, ortanca izlem süresi 28 ay olarak saptandı. Hastaların 25'i (%32,9) ölü, 51'i (%67,1) hayattaydı. Kaplan-meier analizi sonucu ortalama sağkalım süresi 108 (st sapma 10,2; CI:88,1-128,2) ay olarak bulundu. Ortanca (median) sağkalım süresine ulaşılamadı. Yapılan istatistiksel analiz sonucu ileri evrenin, tanı anındaki BMI düşüklüğünün ve LDH değerinin yüksekliğinin sağkalımı olumsuz etkilediği bulundu. Sonuç: Nazofarengeal karsinomda sağkalımı etkileyen prognositik faktörlere bakıldığında bizim çalışmamızda; hastanın tanı anındaki LDH düzeyi, tanı anındaki BMI ve tanı anındaki evresi olmak üzere 3 önemli prognositik faktör bulundu. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Nazofarengeal karsinom, prognositik faktör, sağkalım
Metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanserinde beyin metastazı tanısı sonrasında sistemik tedavi etkinliği retrospektif olarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanserinde beyin metastazı tanısı alan hastaların demografik, histolojik ve klinik özelliklerinin incelenmesi ve tedaviye ait prognostik faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca beyin metastazı sonrası kemoterapi veya hedef tedavi alan hastalarda tedavinin hasta beyin metastazları ve sistemik hastalığı üzerine etkilerinin analiz edilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya 1 Ocak 2010-31 Ocak 2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi İç Hastalıklar Tıbbı Onkoloji bölümünde takipli küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı 388 hasta dosyası tarandı, 167 hastanın verileri analiz edildi. Hasta dosyaları, klinik özellikleri incelendi, olguya ve tedaviye ait prognostik faktörler araştırıldı, sağkalım analizleri yapıldı. Tümörün histopatolojik tipi, evresi, sürücü mutasyon durumu, metastaz zamanı, metastaz bölgeleri, radyoterapi durumu ve beyin metastazı sonrası aldığı ilk tedavi, kontrol zamanı incelendi. Genel sağkalım, beyin metastazı tespitinden son kontrol tarihine veya hasta ölüm tarhine göre hesaplandı. Bulgular: Çalışmamızdaki hastaların 135'i (%80,8) erkek, 32'si (19,2) kadındı. Hastaların ortanca yaşı 63 yıl (29-90) olup, en sık görülen histopatolojik tip adenokarsinomdu (%80,2). Tanı anında 123 hasta (%73,7) metastatikti. 64 hastada (%38,3) tanı anında beyin metastazı mevcuttu. Tüm hastalarda ortanca sağkalım 4.83 ay olduğu görüldü. Hastalarda sağkalım üzerine ECOG skoru (Ortanca Sağkalım 5,38 ay ECOG 0-1-2 olan grupta, 2,16 ay ECOG 3-4, p=0,009), beyin dışı metastaz varlığı (OS beyin dışı metastaz olan grupta 3,5 ay, olmayan grupta 8,9 ay, p<0,001), beyin dışı metastaz sayısı (OS ≤2 beyin dışı metastaz olan grupta 6,9 ay, >2 grupta 3,22 ay, p=0,003) etkili olduğu görüldü. Ekstrakraniyal organ tutulumu incelemesinde akciğer metastazı varlığı sağkalım üzerinde etkili bulundu (OS: akciğer metastazı olmayan grupta 6,76 ay, metastaz olan grupta ise 3,31 ay, p<0,001). 2. defa kraniyal radiyoterapi alan hastalar ( OS: 2. seri WBRT alan grupta 17,6 ay, almayan grupta 4,07 ay, p=0,002) ve beyin metastazı sonrası 2'den fazla basamak tedavi alan grup (OS: 2'den az basamak tedavi alan grupta 3,5 ay, 2'den fazla basamak tedavi alan grupta 16,78 ay, p<0,001) için sağkalım anlamlı olarak uzun bulundu. Beyin metastazı sonrası tedavinin hasta sağkalımı üzerine belirgin etkisi olduğu gösterildi ve tedavi alan grupta sağkalım 8,67 ay, almayan grupta 2,95 ay olarak bulundu (p<0,001). Sonuç: KHDAK beyin metastazları hasta sağkalımı üzerine belirgin etkisi olup cerrahi ve radiyoterapiye ek olarak sistemik tedavinin hastanın sağkalımını belirgin etkilediği görülmüştür. Sağkalım üzerine etkili bağımsız faktörler sistemik tedavi uygulanıp uygulanmaması [(HR:0,553 (%95 CI:0,372-0,821), p=0,003] ve ekstrakraniyal organ metastazı [(HR:1,561 (%95 CI:1,009-2,416), p=0,046] olarak saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanseri, beyin metastazı, prognoz
2012-2019 yılları arasında Dicle Üniversitesi'nde renal transplantasyon yapılan hastalarda morbidite, mortalite ve greft sağkalımını etkileyen faktörlerin incelenmesi
Amaç: Kronik böbrek yetmezliğinde (KBY) önemi gittikçe artan böbrek nakli, immunsupresif tedavi ve cerrahi tekniklerdeki deneyimler sayesinde tüm dünyada daha sık uygulanmaya başlanmıştır. Nakil sonrası gelişen rejeksiyonlar, greft ve hasta sağkalımını olumsuz etkilemektedir. Bu amaçla rejeksiyona ve sağkalıma etki eden faktörleri araştırmayı planladık. Yöntem: Bu çalışmada 1 Ocak 2012-1 Eylül 2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde böbrek nakli olan hastalar retrospektif olarak incelendi. Çalışmada, ortalama hasta ve greft sağkalım süreleri ve bu süreleri etkileyen tanı anındaki hasta özellikleri, laboratuvar değerleri, tedavi modaliteleri araştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda böbrek nakli yapılan 72 hastanın ve 68 vericinin verileri analiz edildi. Hastaların ortalama yaşı 32,7±13,8 yıldı. 31 kadın, 41 erkek hasta vardı. Nakillerin 56'sı canlıdan, 12'si kadavradan yapılmıştı. Nakil öncesi dönemde diyaliz uygulanan hastaların 48'ine hemodiyaliz, 8'ine periton diyalizi uygulanmıştı. 14 hastaya ise preemptif nakil yapılmıştı. Beden kitle indeksi (BKİ)≤30 olan 58 hasta, >30 olan 14 hasta vardı. 9 hasta eksitus olmuştu. Ortalama hasta sağkalımı 94±3,4 aydı. 15 hastada greft kaybı gelişmişti. Ortalama greft sağkalımı 86±4,3 aydı. 10 hastada akut rejeksiyon (AR) gelişmişti. 19 hastada kronik allograft nefropatisi (KAN) gelişmişti. KAN, AR gelişen hastalarda (p=0,017) ve kadın vericiden nakil olanlarda (p=0,047) daha sık saptandı. Ayrıca KAN gelişen hastalarda greft kaybı daha sık olmaktaydı (p=0,002). Diyaliz süresinin ≤12 ay ve alıcıda BKİ≤30 olması hasta sağkalımını olumlu etkilemişti. Sonuç: Alıcı obezitesi ve uzun süreli diyaliz programları hasta sağkalımını azaltmaktadır. Ayrıca rejeksiyonun önlenmesinin, hasta ve greft sağkalımına olumlu etkisi olmaktadır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Böbrek nakli, rejeksiyon, sağkalım
The impact of strategic empowerment and organization environment in organizational innovation - analytical study in University of Duhok -Iraq
The study examines the mediating role of organization culture as mediator on the impact of strengthening and innovation in Duhok University (UOD) / Iraq. The framework for this work was developed by combining theory to support change. Findings of this study support these theories and the strategic decision-making process. In the last decade, significant contributions have been made to organizational culture and innovation. Academicians acknowledges that the effectiveness of these three factors can lead to sustainable competitive advantage and better innovation capability. Samples were selected from academic and universities. The designed questionnaire was sent to146 staff and selected from universities. The respondents of the work are employees. SPSS (V.21) software was used. Findings showed the role of organization culture as mediation variable in the relationship between empowerment and innovation. Specifically, the empowerment had significant relationship with innovation capabilities and both of them were partially mediated by the organizational culture. The results of the study are expected to contribute to research literatures on innovation to which knowledge was added, and to the field practices, where organizational leaders are seeking keys to the general behavior of their collage and their ability to innovate. Key Words: Empowerment, Organization Culture, Innovation, University of Duhok
Çölyak hastalarında safra taşı prevelansı ve safra kesesi ejeksiyon fraksiyonunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç:Çalışmamızın amacı, çeliac hastalığı tanısı alan hastalarınsafra kesesi ejeksiyon fraksiyonu ile beraber safra kesesi, karaciğer, safra yolları, pankreas ve dalak patolojilerinin sıklığını saptamaktı. Materyal ve Metod:Yapılan prospektif çalışmaya tedavi altında olan 50 celiac hastasıyla beraber 50 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta ve kontrol grubunun demografik verileri, kan basıncı, beden kitle indeksi, bel çevresi ölçümleriyle beraber tam kan ve biyokimya sonuçları kaydedildi. Tüm vakalara transabdominal ultrasonografi ile bakılarak karaciğer, safra tolları, safra kesesi, portal ven, hepatikvenler, pankreas, dalak ve paraaortik bölge değerlendirildi. Safra kesesi ejeksiyon fraksiyonunu ölçülmesi için bazal safra kesesi uzun çapı ve transvers çapı ölçüldükten sonra süt içirildi ve bir saat sonraki kese uzun çapı ve transvers çapı tekrar ölçüldü. Ejeksiyon fraksiyonu: bazal uzun çap x trasvers çap2 –süt sonrası uzun çap x transvers çap2 / bazal uzun çap x transvers çap2 x100 formülüyle hesaplandı. Bulgular:Celiac ve kontrol grubu arasında beden kitle indeksi (22 vs 24.2 ; p<0.01), bel çevresi (80.2 cm vs 84.9 cm; p<0.05), ortalama hemoglobin (13.1 g/dLvs 14.4 g/dL, p=0.002), AST (24.2 U/dLvs 20.7 U/dL, p=0.01), ALP (81.9 U/dLvs 58 U/dL, p=0.003), trigliserit (92.3 mg/dLvs 134.9 mg/dL, p=0.02) ve ferritin (30 mg/dLvs 53.9 mg/dL, p=0.001) (sıra ile) düzeyleri bakımından anlamlı fark saptandı. Safra taşı hiçbir celiac hastasında saptanmadığı halde kontrol grubunda iki kişide (%4) saptandı. Hepatik steatoz, pankreatik steatoz, pankreas gövde kalınlığı, portal ven çapı, splenikven çapı, safra kesesi ejeksiyon fraksiyonu, abdominal lenfadenopati sıklığı yönünden gruplar arasında fark saptanmadı. Celiac hastalarında kontrol grubuna göre dalak uzun ekseni (91.9 mm vs 100.7 mm; p<0.01) ve dalak indeksi (19.8 mm2vs 22.9 mm2 , p<0.001) anlamlı olarak düşük bulundu. SONUÇ:: Çalışmamızda tedavi altında olan celiac hastalarında morfometrik ölçüm değerlerinin düşüklüğü, malabsorbsiyon varlığını düşündüren laboratuvar anormallikleri ve hiposplenizmi düşündüren bulgular dışında anlamlı patoloji saptanmadı. ANAHTAR SÖZCÜKLER: çölyak hastalığı, safra kesesi,safra taşı, hiposplenizm,ejeksiyon fraksiyonu.
Yoğun bakım ünitesine kabul edilen COVID-19 hastalarında hipertansiyon ve mortalite ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Koronavirüs hastalığı (COVID-19), yeni keşfedilen bir koronavirüsün (SARS-CoV-2) neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen bu hastalığın, özellikle ileri yaştaki kişiler ile bilinen hipertansiyon, diyabet ve obezitesi olan kişilerde daha yüksek mortalite ve morbiditeye neden olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada pandemi hastanemizdeki COVID-19 hastalarında hipertansiyon ve mortalite ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Pandemi Hastanesi Yoğun Bakım Ünitesinde Mart 2020- Eylül 2021 tarihleri arasında COVID-19 tanısı alarak yatarak tedavi gören 434 hastanın demografik bilgileri, ilave hastalıkları, kullandığı antihipertansif ilaçlar, vital bulguları, laboratuvar değerleri retrospektif incelendi. Hastaların yoğun bakım gözlemi sonucunda klinik sonuçları taburcu ya da exitus olmalarına göre kaydedilerek hipertansiyonun, ACEi kullanımının ve ilave hastalıklar gibi bulguların COVID-19 tanılı hastalarda mortaliteyle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 434 hastanın 256'sı (%59) erkek, 178'i (%41) kadındı. Ortalama yaş 66,4 ±14,7 olarak saptandı. Hastaların ek hastalıkları değerlendirildiğinde olguların %50,9'unda HT, %24,9'unda DM, %10,9'unda Akciğer Hastalıkları (Astım-KOAH-Bronşektazi), %18,9'unda Kalp hastalıkları (KAH-KY), %11,5'unda KBH, %9,9'unda Maligniteler mevcutken, olguların %29,5'unda ek hastalık yoktu. Hipertansif hastaların %29,8'i ACEi/ARB, %73,3'ü Kalsiyum kanal bloker, %44,7'si Beta bloker, %7,6'sı Alfa bloker ve %12,2'si Diüretik kullandığı saptandı. Antihipertansif kullanımı monoterapi ve çoklu tedavi olarak değerlendirildiğinde hipertansif hastaların %54,7'si tekli antihipertansif, %27,1'i ikili antihipertansif, %15,8'i üçlü antihipertansif, %2,2'si dörtlü antihipertansif kullanığı görüldü. Çalışmamıza katılan COVID-19 hastalarının kan basıncı ölçümlerinin JNC 7'ye göre sınıflandırılması yapıldığında %29,5'u Normal, %19,6 Pre-hipertansif, %35,3 Evre-1 HT, %15,7 Evre-2 HT olduğu görüldü. Ek hastalık varlığıyla mortalite ilişkisine bakıldığında komorbid hastalığı olanların %54,6'sı komorbid hastalığı olmayanların %44,5'i eksitus olduğu görüldü, aradaki fark istatistiksel olarak sınırda anlamlı saptandı(p=0,05). Çalışmaya katılan hastalar arasında Hipertansiyon varlığının mortalite üzerine ilişkisi değerlendirildiğinde; hipertansiyonu olan 221 hastanın %56,6'sının eksitus ve %43,4'ünün taburcu olduğu görüldü. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı(p<0,03). Hastaların Kan basıncı ölçümlerinin JNC-7'ye göre sınflandırılması ile mortalite ilişkisi değerlendirildiğinde kan basıncı normal hastaların %47,7'si, pre-hipertansif olan hastaların %44,7'si, Evre-1 olan hastaların %56,9'u ve Evre-2 olan hastaların %55,9'u eksitus olduğu görüldü. Gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamıza katılan hipertansif hastaların kullandığı anti-hipertansifler ile mortalite ilişkisi değerlendirildiğinde; ACEi kullanan hastaların %42,4'ü, kullanmayanların %62,6'sı eksitus olduğu görüldü, aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı(p<0,02). Sonuç: COVID-19 hastalarında komorbidite varlığı mortalite açısından en önemli faktörlerin başında gelir. Hipertansiyon COVID-19 hastalarında en yaygın komorbiditelerden birini temsil etmektedir. COVID-19 hastalarında, hipertansiyon eşlik ettiğinde daha yüksek ölüm oranı görülmektedir. RAAS inhibitörlerine sahip hastalar, çalışmamızda daha yüksek bir mortalite riskine maruz kalmamıştır ve RAAS inhibitörlerinin kullanımının daha düşük mortalite riski ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, COVID-19 enfeksiyonu olan hastalarda RAAS inhibitörlerine devam etmek için belirgin bir ek risk olmadığı düşünülmelidir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Hipertansiyon, RAAS, ACEi, Mortalite
Duodenum ülserinin ve nükslerinin, bulbustaki gastrik metaplazi ve helicobacter pylori ile ilişkisi
52 ÖZET Gastroenteroloji polikliniklerine yapılan başvuruların çoğunu duodenal ülser hastalığı oluşturmaktadır. Dünya üzerinde yaygın görülmekle birlikte, duodenal ülser etyopatogenezinde hala bilinmeyen noktalar bulunmaktadır. Bugünkü görüşe göre duodenal ülser, bulber gastrik metaplazi üzerine yerleşen Hp' nin neden olduğu yoğun inflamasyonun bir sonucudur. Ancak tesbit edilen GM ve bulber Hp oranlarının büyük bölgesel farklılıklar göstermesi ve ülser kenarında Hp' nin düşük oranlarda bulunması bu hipoteze karşıdır. Ülkemizde GM ve Hp prevalansını tesbit etmek, duodenal ülser ve nüksleri ile GM ve Hp arasındaki ilişkiyi incelemek ve değişik tedavi rejimlerinin gastrik metaplazi ve Hp üzerine etkisini araştırmak için bu çalışmayı planladık. Bulgularımıza göre Türkiye' de, duodenal ülserli hastalarda gastrik Hp prevalansı %98.40, GM prevalansı %85.60, bulber Hp prevalansı ise %41.60 dır. Bu bulgular Türkiye'de Hp' nin, muhtemelen gastrik metaplazi yoluyla duodenuma yerleşerek ülsere yol açtığını düşündürmektedir. Overall gastrik Hp ile overall GM ve duodenal ülser nüksleri ile bulber Hp arasında bulduğumuz ilişkiler de bu görüşümüzü desteklemektedir. Ayrıca GM' nin ve bulber Hp' nin ülser olmayan tarafta da yüksek oranlarda (%36.80 ve %16.80) bulunması, Türkiye' de ülserlerin neden birden fazla sayıda görüldüğüne açıklık getirebilir. Çalışmamıza göre NSAID kullanımı Hp' yi suprese etmekte ve muhtemelen de bu yolla duodenal ülser hastalığında koruyucu bir rol oynayabilmektedir. Duodenal ülserli hastalara verilen farklı tedavilerde, en yüksek iyileşme oranlan DMA ve OAC gruplarında görülmüş, ancak 6 aylık takipte GM prevalansında gerileme görülmemiştir. Bunun için daha uzun süreli takipler gerekmektedir. Bu bulgular, ülkemizde de duodenal ülser ve nükslerinde GM ve Hp' nin önemini göstermektedir. Ancak nisbeten düşük bulunan bulber Hp oranlan, duodenal ülser etyolojisinde farklı bir mekanizmanın olup olmadığı sorusunu da akla getirmektedir.
Sekonder osteoporoz nedenleri: Üçüncü basamak endokrin merkez deneyimi
Amaç: Bu çalışmada üçüncü basamak bir merkezde herhangi bir nedenle kemik mineral yoğunluğu bakılan erişkin hastalar arasından sekonder osteoporoz nedenlerini araştırmak hedeflenmiştir. Metod: Bu retrospektif çalışma 1 Ocak 2019- 31 Aralık 2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Hastanelerinin tüm ünitelerine başvurmuş ve herhangi bir nedenle kemik mineral yoğunluğu bakılmış hasta popülasyonu arasından yaşları 18-50 yaş olan ve Z skor < -2,0 SD altında olan sekonder osteoporoz tanımına uyan hastalarla yapılacaktır. Hasta dosyalarından sekonder osteoporoz nedenleri tam olarak irdelenmiş hastalar çalışmaya alınacaktır. Verilerin istatistiksel analizleri yapılacaktır. Bulgular: Toplam 5688 DEXA raporu incelenmiş olup 1686 hastanın yaşı 18-50 arasında saptandı. 245 hasta sekonder osteoporoz tanımına uymaktaydı. Verileri tam olan 184 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilen 184 hastanın 77'i(%41,8) erkek, 107 hasta %58,2'i kadındı. Erkek hastaların yaş ortalaması 31,4 iken; kadın hastaların yaş ortalaması 30,6 yıl olarak tespit edilmiştir. Kadın erkek arasında yapılan Z skoru ile bakılan istatistiksel analizde erkeklerin Z skoru daha düşük bulunulmuş olup (p<0.01) anlamlı tespit edilmiştir. Erkeklerin Z skoru ortalaması- 3,4 iken, kadınlarda bu değer -2,98 olarak saptandı. İlaçlara bağlı osteoporozda en sık neden steroid olarak saptandı. Sekonder osteoprozlu hastaların %73,9'unda D vitamini düzeyi <30 ng/ml idi. Çalışma hastaları sekonder etyolojiler açısından değerlendirildiğinde hipogonadizm %12, talasemi %10,9, gluten enteropatisi %9,8, steroid kulanımı %8, bağ dokusu hastalıkları %7,6, hiperkalsiüri %7,1, idiopatik %7,1, D vitamini eksikliği %4,9, malabsorbsiyon %3,8, paratiroid adenomu %2,7 ile etyoloji olarak bulunmuştur. Sık görülen sekonder osteoporoz nedenleri ortalama Z skorları incelendiğinde Z Skoru: -4,0 ile paratiroid adenomu olan hastalar en düşük, en yüksek Z skoru -2,8 ile D vitamini eksikliği, hipofizer yetmezlik ve idiyopatik osteoporoz tanılı hastaların olduğu saptandı. Sonuç: Erişkin osteoporozlu popülasyonda yedi hastadan birinde sekonder osteoporoz mevcuttur. Sekonder osteoporoz kadınlarda daha sıktır. Erkeklerin kemik mineral yoğunluğu kadınlardan daha kötüdür. Etyolojik nedenler sıklık sırasına göre sırasıyla hipogonadotropik hipogonadizm, talasemi, çölyak hastalığı ve steroid kullanımı olarak saptanmıştır. Z skor paratiroid adenomlu hastalarda ve osteogenesis imperfecta da en düşüktür. Anahtar kelimeler: Sekonder osteoporoz; Erişkin, Kemik mineral yoğunluğu
Diyabetik hastalarda idrar yolu enfeksiyonu gelişiminde rol oynayan faktörlerin araştırılması
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada diyabet tanılı hastalarda idrar yolu enfeksiyonu sıklığı ve risk faktörlerinin belirlenmesi, hastada glisemik kontrol sağlamak amacıyla kullanılan insülin ve diğer oral antidiyabetik tedavilerin idrar yolu enfeksiyon gelişimi ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Materyal ve Metod: Retrospektif olan bu çalışmaya 01.10.2021 ile 30.12.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniğine başvuran, diabetes mellitus tanılı 18 yaşından büyük 422 hasta dahil edildi. Hasta yaşı, cinsiyeti, HbA1c, C-peptit, beyaz küre ve nötrofil sayısı, idrar da lökosit, idrada nitrit, idrarda glokoz, c-reaktif protein, sedimentasyon, procalsitonin, kan glukoz, üre-kreatin, alt, ast ve albümin değerlerine bakıldı. Veri analizi SPSS 26 (Statistical Package Social Science) istatistik programı kullanılarak yapıldı. Normal dağılıma uyan nümerik veriler Student T testi ile normal dağılım göstermeyen nümerik veriler ise Mann Whitney U testi ile değerlendirildi. Kategorik veriler Ki-kare testi ile değerlendirildi. İdrar yolu enfeksiyonu gelişimini açıklamak için bir dizi tek değişkenli lojistik regresyon analizi yapıldı. Santifüj edilmemiş idrar incelemesinde 10 ve üzeri lökosit saptanması idrar yolu enfeksiyonu olarak kabul edildi. Bulgular: Hastaların %23.2'ünde takip süresince idrar yolu enfeksiyonu geliştiği saptandı. Kadınların %31.4, erkeklerin %10.4'unda idrar yolu enfeksiyonu geliştiği gözlendi. Kadınlarda erkeklere göre daha yüksek oranda idrar yolu enfeksiyonu geliştiği görüldü(p=0.482). Hastaların yaşları incelendiğinde idrar yolu enfeksiyonu gelişen hastaların yaşları daha yüksek saptandı ve bu fark istatiksel olarak anlamlı saptandı(p=0.0129). İdrar yolu enfeksiyonu gelişen hastaların HbA1c değerleri istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı(p=0.002). İdrar yolu enfeksiyonu gelişen grupta kan glukoz değerleri istatiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek saptandı(p=0.008). Sedimentasyon değerleri idrar yolu enfeksiyonu gelişen grupta istatiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı(p=0.006). Albumin değerleri idrar yolu gelişen hasta grubunda istatiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük saptandı(p<0.001). C-peptid, CRP, beyaz küre, nötrofil, glukozüri, kreatin değerleri ile idrar yolu enfeksiyonu gelişimi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Alınan tedavilerin idrar yolu enfeksiyonu ile ilişkisi incelendiğinde; SGLT-2 inhibitörü alan hastalara idrar yolu enfeksiyonu oranı %10.2 olarak bulundu. SGLT-2 inhibitörü alan hastalarda, SGLT-2 inhibitörü almayan hastalara göre daha az oranda idrar yolu enfeksiyonu tespit edildi ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu(p=0.022). DPP-4 inhibitörü alan hastalarda ise idrar yolu enfeksiyonu oranı %17.8 olarak bulundu. DPP-4 inhibitörü alan hastalarda, DPP-4 inhibitörü almayan hastalara göre daha az oranda idrar yolu enfeksiyonu tespit edildi ve bu fark istatiksel olarak anlamlı bulundu(p=0.03). Sülfanilüre alan hastalarda idrar yolu enfeksiyonu oranı %22.6, İnsülin alan hastalarda ise idrar yolu enfeksiyonu oranı %26.6 olarak bulundu. İnsülin, sulfanilüre, metformin, glitazon ve GLP-1 analoğu tedavilerinin idrar yolu enfeksiyonu açısından istatiksel olarak anlamlı fark oluşturmadığı saptandı. Sonuç: 1-Diyabetik hastalrın yaklaşık ¼ ' ünde idrar yolu enfeksiyonu geliştiği görüldü. 2-Kadın cinsiyet, yüksek HbA1c, ileri yaş, kan şekeri yüksekliği, sedimentasyon yüksekliği, albumin düşüklüğü ile idrar yolu enfeksiyonu gelişiminin ilişkili olduğu söylenebilir. 3-C-peptid, CRP, beyaz küre, nötrofil, glukozüri, kreatin değerleri ile idrar yolu enfeksiyonu gelişimi arasında anlamlı ilişki olmadığı söylenebilir. 4-İnsülin, sulfanilüre, metformin, glitazon ve GLP-1 analoğu tedavileri ile idrar yolu enfeksiyonu arasında ilişki saptanmazken, DPP-4 inhibitörü alan hastalarda daha az oranda idrar yolu enfeksiyonu geliştiği görüldü. 5-Sanılan aksine SGLT-2 inhibitörü alan hastalarda daha az oranda idrar yolu enfeksiyonu tespit edildi. Bunun sebebinin de idrar yolu enfeksiyonu gelişme riski yüksek hastalarda SGLT-2 inhibitörü başlanmasından kaçınılması olabileceği düşünüldü. 6-Bu çalışmamızın en önemli kısıtlayıcı paremetreleri çalışmanın retrospektif olması ve idrar kültürü çalışılan hasta sayısıının az olması nedeniyle idrar yolu enfeksiyonu tanısının idrar kültürü ile desteklenememesiydi. Bu kısıtlayıcı etkenler göz önüne alınarak prospektif çalışmalar ile idrar kültürü de eklenerek daha büyük hasta gruplarında çalışılması konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir. ANAHTAR KELİMELER: Diyabetes mellitus, idrar yolu enfeksiyonu
Yoğun bakım ünitesinde yatan sepsis tanılı hastalarda monosit/HDL-kolesterol oranının mortalite üzerine etkisi
Amaç: Sepsis birçok hastalığa bağlı gelişebilen dünya genelinde önemli bir morbidite ve mortaliteye yol açan klinik bir sendromdur. Sepsis hastalarında mortalite açısından yüksek riskli hastaların önceden belirlenmesi mortaliteyi azaltmak için önemlidir. Bu çalışmamızda monosit/HDL oranının sepsis hastalarında mortalite ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Metot: Yoğun bakımımızda sepsis nedeniyle takip edilen 50 sepsis hastası ve sepsis olmayan 50 non-sepsis hastası prospektif olarak incelendi. Hastaların yatışa anında alınan hemogram, biyokimya, laktat, SOFA ve APACHE II skorları mortalite açısından incelendi. Ayrıca benzer faktörler sepsis ve sepsis olmayan hastalar arasında muhtemel farklılık açısından araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 100 hastanın 51'i yoğun bakım yatışı sonunda eksitus oldu. Hastaların yoğun bakım yatış süresi medyan değeri 7 gün (4-18) olarak hesaplandı. Sepsis grubundaki hastaların anlamlı olarak daha yüksek oranda eksitus olduğu gözlendi. Tüm hastaların monosit /HDL oranı medyan değeri 24,2 (14,3-45,6) olarak hesaplandı. Sepsis hastalarında monosit/HDL oranı medyan değeri 36,2 (17,5-59,3), kontrol grubunda medyan değer 20,4 (13,5-34,6) olarak hesaplandı. Sepsis hastalarında monosit/HDL oranının daha yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı saptandı(p=0,003). Hastaların hemogram değerleri mortalite açısından incelendiğinde eksitus olan hastalarda beyaz küre, RDW ve nötrofil değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde taburcu hastalardan daha yüksek saptandı. Lenfosit sayısı ise eksitus olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük saptandı. Hastaların biyokimya değerleri incelendiğinde laktat ve üre istatistiksel olarak anlamlı seviyede eksitus olan hastalarda taburcu hastalardan daha yüksek bulundu. Eksitus olan hastaların monosit/HDL medyan değeri 34,2 (16,6-61,3), taburcu hastaların monosit/HDL oranı medyan değeri 19,3 (13,5-35,8) olarak saptandı. Eksitus olan hastalarda monosit/HDL oranının daha yüksek olması istatistiksel olarak anlamlı saptandı(p değeri=0,003). Sadece sepsis hastaları değerlendirildiğinde eksitus olan ve taburcu hastaların RDW değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Sadece sepsis gelişen hasta grubunda taburcu ve eksitus olan hastaların biyokimya değerleri kıyaslandığında iki grup arasında laktat ve potasyum istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulundu. Sepsis tanılı hastaların içerisinde taburcu ve eksitus olanların akut faz reaktanları ve klinik skorlamalar açısından incelendiğinde, SOFA ve APACHE II skorları eksitus olan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek saptandı. Sadece sepsis hastaları değerlendirildiğinde taburcu hastalarda monosit/HDL oranı medyan değeri 30,4 (17,9-48,6), eksitus olan hastalarda ise 37,2 (16,6-82,5) olarak hesaplandı. Eksitus olan hastalarda monosit/HDL oranının daha yüksek olması istatistiksel olarak daha anlamlı saptandı(p değeri=0,039). Sonuç: Çalışmamızda hem tüm hastalarda hem de sadece sepsis hastalarında değerlendirildiğinde monosit/HDL oranı ölen hastalarda anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Bu sonuç ışığında sepsis hastalarında mortalite riskini belirlemek için monosit/HDL oranı kullanılabilir. Ancak bu konuda genel bir kabul ve fikir birliği oluşması için daha çok çalışma yapılmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Sepsis, monosit/HDL oranı, sepsiste mortalite, monosit/HDL oranı ve sepsiste mortalite
Deneysel peritonit oluşturulmuş ratlarda intraperitoneal etanercept uygulamasının oksidatif stres göstergeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Giriş: Peritonit, visseral ve/veya parietal peritonu içine alan bir inflamasyondur. Peritonit uygun tedavi edilmezse sistemik inflamatuar yanıta ve sepsise neden olabilmektedir. Sepsis morbiditesi ve mortalitesi yüksek olan ciddi bir tablodur. TNF-α, IL-1 gibi proinflamatuar sitokinlerin üretimi ile karakterize sepsiste, sitokinler doku hasarını sınırlamak için lokal koagulasyonu aktive edici yararlı inflamatuar yanıtı tetiklemektedirler. Ancak proinflamatuar sitokinlerin aşırı üretimi, immün yanıtın normal düzenini bozmakta ve patolojik inflamatuar bozukluk oluşturmaktadır. Genellikle sepsisteki aşırı sitokin üretiminin kapiller kaçak, doku hasarı ve multiorgan yetmezliği ile sonuçlanmakta olduğu bilinmektedir. Etanercept, TNF-α'nın kompetitif inhibitörü olarak hücre yüzeyi reseptörlerine bağlanmasını engelleyen ve biyolojik aktivitesini önleyen bir ajandır. Oksidatif stres, herhangi bir nedenle oksidan üretiminde artış ve antioksidan savunma mekanizmasında yetersizlik nedeniyle aradaki dengenin bozulması sonucunda oluşan doku hasarını gösteren bir parametredir. Amaç: Deneysel Peritonit oluşturduğumuz ratlarda intraperitoneal etanercept uygulamasının oksidatif stres göstergeleri üzerine olan etkisini değerlendirerek doku hasarlanması üzerindeki etkisini görmek ve gelecekte peritonit tedavisinde etanerceptin kullanılabilirliğini araştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmamızda toplam 28 adet erişkin dişi 200 – 250 gram ağırlığında olan Wistar Albino cinsi rattan oluşan 7 şerli 4 grup oluşturuldu. Deney Grupları: Kontrol grubu( Herhangi bir madde enjeksiyonu yapılmadı), Peritonit grubu (İntraperitoneal E.Coli süspansiyonu 1,5 ml (107 CFU/ml) enjeksiyonu yapıldı), Peritonit + Sefazolin Sodyum grubu (E.Coli enjeksiyonundan 1 saat sonra 50 mg/kg dozunda intraperitoneal sefazolin sodyum verildi), Peritonit + Sefazolin Sodyum + Etanercept grubu (E.Coli enjeksiyonundan 1 saat sonra 50 mg/kg dozunda intraperitoneal sefazolin sodyum verildi.1 ve 4 saat sonra intraperitoneal etanercept uygulandı). Etanercept uygulandıktan 24 saat sonra deney sonlandırıldı. Tüm gruplardaki ratlardan histopatolojik ve biyokimyasal inceleme için periton dokusu ve kan örnekleri alındı. Oksidatif stres parametreleri olarak kanda ve dokuda: PON, MDA, NO, TAK, TOS ve TNF-α çalışıldı. Bulgular: Peritonit grubunda kontrol grubuna göre serum ve doku oksidatif parametreler artmış, antioksidatif parametreler azalmıştı. Peritonit olan ratlara Sefazol verildikten sonra oksidatif parametrelerde azalma, antioksidatif parametrelerde artış gözlendi. Ratların Sefazol tedavisinden fayda gördüğü gözlendi. Sefazol + Etanercept verilen grupta sonuçlar sadece sefazol verilen gruba göre daha olumluydu, oksidatif parametreler sefazol grubuna göre daha fazla azaldı, antioksidan parametrelerde daha fazla artış gösterildi. Histopatolojik olarak; kontrol grubuna ait kesitlerin inclenmesinde periton epiteli ve lamina propriada herhangi bir değişikliğe rastlanmadı. Periton grubunda epitelde dökülme, lamina propriada yaygın nötrofil infiltrasyonu, ödem ve kapiler damarlarda konjesyon izlendi. Sefazol grubunda periton grubuna oranla lezyonların azaldığı gözlendi. Sefazol + Etanercept grubunda epiteldeki deskuamasyonun ortadan kalkması, nötrofil infiltrasyonun oldukça azalması, lamina propriada ödemin şiddetinin azalması dikkat çekiciydi. Sonuç: Yaptığımız araştırma sonucunda, peritonit tedavisinde antibiyotik tedavisine ek olarak verilen Etanercept'in, sadece antibiyotik ile tedavi edilen gruptan daha olumlu sonuçlar verdiğini gördük. Bu sonuç doğrultusunda Etanercept'in inflamasyonu baskılayarak, sepsise gidişi azaltacağını düşünmekteyiz. Ancak peritonit tedavisinde kullanılabilirliği için daha kapsamlı hayvan deneylerine ve insan çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Deneysel peritonit, Etanercept, Oksidatif Stress
Kronik hepatit delta hastalarında oksidatif stresin önemi
Amaç: Kronik viral hepatit B ve C' de oksidatif stresin varlığı gösterilmesine rağmen kronik hepatit D' li hastalarda oksidatif stresle ilgili yeterli çalışma bulunmamaktadır. Amacımız kronik hepatit D' li hastalarda oksidatif stresi araştırmaktır. Materyal-Metod: Çalışmaya HDV enfeksiyonu tanılı 51'i erkek, 40'ı kadın toplam 91 hasta (yaş ortalaması: 42.2±11.7) ve sağlıklı gönüllü kişilerden 22'si erkek, 18'i kadın toplam 40 kişi (yaş ortalaması: 39.8±6.09) alındı. Hastalar sirotik (n=30) ve non-sirotik (n=61) olarak iki grupta değerlendirildi. Sağlıklı ve hasta grubundan alınan serum örnekleri total oksidan stres (TOS), total antioksidan stres (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSI) açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Total oksidan stres (TOS) hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla yüksek saptandı, fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Total oksidan stres (TOS) sirozlu hastalarda siroz olmayanlara kıyasla yüksekti (p=0.006). Total antioksidan stres (TAS) hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla düşük saptandı, fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.003). Oksidatif stres indeksi (OSI) hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla yüksek saptandı, fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Oksidatif stres indeksi (OSI) sirozlu hastalarda siroz olmayanlara kıyasla yüksekti (p<0.05). Hasta grubu içinde interferon tedavisi alanlar ve almayanlar kıyaslandığında oksidatif stres parametrelerinde farklılık saptanmadı (TAS, TOS, OSİ için sırasıyla p=0.676, p=0.714, p=0.937) . Sonuç: Hasta grubunda total oksidan stres (TOS) yüksekliği ve total antioksidan stres (TAS) düşüklüğü nedeniyle belirgin oksidatif stres saptanmıştır. Hasta grubu kendi içinde değerlendirildiğinde total oksidan stres (TOS) yüksekliği sirozlu grupta daha belirgin olup total antioksidan stres (TAS) açısında anlamlı farklılık yoktu. Bu bulgular kronik hepatit D hastalarının patogenezinde oksidatif stresin önemli rolü olduğunu desteklemektedir. Tartışma: Kronik hepatit D hastalarında bugünkü tedavi seçenekleri ile başarı şansı diğer kronik viral hepatitlere kıyasla düşüktür. Ayrıca interferon tedavisinin kontrendike olduğu durumlarda alternatif tedavi bulunmamaktadır. Oksidatif stresin varlığını gösterecek çalışmalar neticesinde alternatif tedavi seçenekleri göndeme gelebilir. Anahtar Kelimeler: hepatit, Hepatit D virusü (HDV), oksidatif stres, total oksidan stres, total antioksidan stres.
Subakut tiroidit tanılı hastaların demografik özellikleri ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Tiroid bezinin inflamatuvar bir hastalığı olan subakut tiroidit hipertiroidi/tirotoksikozların nadir bir nedenidir. Kadınlarda daha fazla görülen bu hastalıkta mevsimsel ilişki mevcuttur. Subakut tiroidit, boyun ağrısı ve/veya hassasiyet, tiroid fonksiyonlarında dönemsel değişimler ile karakterizedir. Bu çalışmamızda Dicle Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen hastaları retrospektif olarak inceleyip bu hastalarda tanı koymada yeni ipuçlarını araştırmayı amaçladık. Materyal ve metod: Bu çalışmaya 2010-2014 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı'na başvuran 50 hasta (36 kadın, 14 erkek) ile tiroid hastalığı olmayan ve kontrol amaçlı polikliniğe başvuran 51 kişilik (37 kadın, 14 erkek) kontrol grubu çalışmaya alındı. Hasta dosyalarından tanı yaşı, cinsiyet, geldiği şehir, tanı yılı ve ayı, ek hastalıkların varlığı, tanı anındaki ve kontrollerdeki serum serbest T4 (sT4), serbest T3 (sT3), TSH, tiroid otoantikor titreleri (anti-TPO ve anti-Tg), tiroglobulin, sedimantasyon, CRP, hemogram, ALT, AST, Ferritin, tiroid ultrasonografi ve tiroid sintigrafi bulguları açısından retrospektif olarak incelendi. Hasta ve kontrol grupları bu parametreler açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Subakut tiroiditli hastaların yaş ortalaması 39,94±12,2 yıl, kontrol grubunun yaş ortalaması 37,4±13,44 yıl, hasta grupta K/E: 2,6/1 olarak bulundu. Hastalığın mevsimsel ilişkisi açısından yapılan değerlendirmede olguların % 42'si sonbahar, % 26'sı ilkbahar, % 20'si yaz, % 12'sine kış mevsiminde tanı konduğu tespit edildi. Subakut tiroiditli hastaların laboratuvar bulguları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında sedimantasyon değeri hasta grupta anlamlı olarak yüksek bulundu (53.7±14.22, 11,02±696 sırasıyla, p<0.01). Lökosit sayısı, nötrofil sayısı, nötrofil/lenfosit oranı hasta grupta anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.01) lenfosit sayısı arasında anlamlı fark saptanmadı. Ortalama trombosit hacmi (OTH, MPV) ve trombosit dağılım genişliği (TDG, PDW) kontrol grubuna kıyasla hasta grupta anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.01). T4/T3 oranı hasta grupta anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.01). Tiroid otoantikorları açısından yapılan değerlendirmede anti tiroglobulin (Anti Tg) pozitifliği hasta grupta anlamlı olarak yüksek bulundu (% 46.5, % 11.8 sırasıyla, p<0.01). Anti tiroid peroksidaz (Anti TPO) pozitifliği açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Özellikle bahar aylarında boğaz ağrısı ve ESH yüksekliği olan hastalarda subakut tiroiditinde ayırıcı tanıda düşünülüp tiroid fonksiyon testleri istenmelidir. Subakut tiroiditli hastalarda Anti Tg düzeylerinin yüksek olabileceği gözlenmiş olup, Anti Tg pozitif hastalarda subakut tiroidit tanısı dışlanmamalıdır. Otoimmün tiroid hastalıklarının subakut tiroidit ayırıcı tanısında Anti Tg'den ziyade Anti TPO negatifliğinin daha değerli olduğu söylenebilir. Ayırıcı tanıda; T4/T3 oranı, nötrofil lenfosit oranı, MPV gibi belirteçlerin dikkate alınması için bu konuda daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler; subakut tiroidit, mevsimsel ilişki, sedimantasyon, Anti Tg, MPV
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda arteriyel stiffness indeksi ve 24 saatlik idrarda katekolamin yıkım ürünleri değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Uyku apne sendromunda gece uykuda apneler, uyku bölünmeleri, hipoksemi, solunum güçlüğü meydana gelmektedir. Bu durum kişide stres oluşturup kanda stres faktörlerini, katekolaminleri arttırıyor olabilir. Yaptığımız bu çalışmada OSAS ve OSAS saptanmayan kişilerde 24 saatlik ambulatuar kan basıncı, arteriyel stiffness indeks ve idrar katekolamin yıkım ürünlerinin farklı olup olmadığını saptamayı amaçladık. Materyal - metod: Ocak 2012 ile Temmuz 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi endokrin bölümünde yatan veya polikliniğe başvuran horlama, gündüz uyku hali, tanıklı apne gibi OSAS semptomları bulunan uyku laboratuvarında yatmış kişiler çalışmaya alınmıştır. Otuz beş OSAS saptanan hasta ile OSAS saptanmayan yirmi altı kişi araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmada 24 saatlik ambulatuar kan basıncı, arteriyel stiffness indeks, idrarda katekolamin yıkım ürünleri, BMI, insülin, glikoz, HOMA- IR ve lipid parametreleri araştırıldı. İstatistiki analizde independent-t test, ki-kare test ve pearson korelasyon testi kullanıldı. Bulgular: Hasta grubun yaş ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (50,7±10,5; 39,4±13,0; p<0,05). Hasta grubun vücut ağırlık ortalaması kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (101,5±28,0; 78,9±23,9; p<0,05). Hasta grubun BMI'sı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (36,0±9,7; 29,1±8,9; p<0,05). Hasta grubun HOMA-IR değeri kontrol gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu (7.0 ± 6.3; 3.8 ± 4.0 p<0,05). Hasta grubun 24 saatlik idrarda normetanefrin değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (283,7±233,6; 137,7±73,9 p<0,05). Hasta grubun 24 saatlik idrarda VMA düzeyi kontrol gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu (3,39±2,41; 2,17±1,4 p<0,05). OSAS grubunda 24 saatlik sistolik tansiyon ortalama değeri kontrol gruba göre anlamlı yüksek bulundu (131,8±14,6; 122,7±17,2 p<0,05). AHI ile HDL arasında negatif bir korelasyon saptandı (r:-0,392 p:0,004). AHI ile BMI, vücut ağırlığı, açlık glikozu, insülin, HOMA-IR değerleri arasında ise pozitif bir korelasyon bulundu (r:0,359 p:0,006; r:0,383 p:0,003; r:0,42 p:0,001; r:0,315 p:0,02; r:0,425 p:0,001). OSAS saptanan hasta grubu ile OSAS saptanmayan kontrol grubu arasındaki 24 saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü ile saptanan arteriyel stiffness indeksi karşılaştırılmasında anlamlı fark bulunmadı (OSAS grubu AASİ: 0.33 ± 0.18, kontrol grubu AASİ: 0.31 ± 0.17 p değeri: 0,672). Sonuç: 1-OSAS'lı hastalarda 24 saatlik idrarda normetanefrin ve VMA düzeyi kontrol gruba göre daha yüksek saptandı. 2-OSAS artmış ambulatuar sistolik tansiyon ile ilişkili olabilir. 3.OSAS, OSAS'lı hastalarda 24 saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü ile saptanan arteriyel stiffness indeksi etkilememektedir. 4.OSAS artmış vücut ağırlığı, BMI, açlık glikozu ve HOMA-IR değerleri ile ilişkili olabilir. 5. AHI artışı düşük HDL ile ilişkili olabilir. 6- BMI, vücut ağırlığı, açlık glikozu, insülin, HOMA-IR değerleri artıkça OSAS şiddeti artıyor gibi görünmektedir.
Karaciğer sirozlu hastalarda splenik arter anevrizma sıklığı
Giriş ve amaç: Splenik arter anevrizması (SAA) karaciğer sirozunun önemli bir komplikasyonu olup, hastanın klinik seyrini etkileyebilir. Çalışmamızın amacı karaciğer sirozunda SAA sıklığını ve gelişiminde etkili olan faktörleri saptamaktı. Materyal ve metod: Karaciğer sirozu tanısı konulan ve kontraslı dinamik abdomen tomografisi çekilen vakaların klinik, laboratuar, endoskopik ve tomografik bulguları retrospektif olarak değerlendirildi. Radyolojik inceleme sırasında SAA'sının varlığı, lokalizasyonu, anevrizma çapı ve sayısı ile beraber portal ve splenik ven, hepatik arter çapı, portal ven trombozu, asit ve hepatosellüler kanser varlığı araştırıldı. Bulgular: 109 (%63.7) erkek ve 62 (%36,3) kadın olmak üzere toplam 171 hasta değerlendirildi. Sirozun en sık sebebi sırasıyla kronik hepatit B (HBV) (%34.50), HBV+kronik hepatit delta (HDV) (%25.14), kriptojenik (%22.2), kronik hepatit C (HCV) (%11.6) enfeksiyonu, Budd-Chiari sendromu (%2.9) ve nadir sebeplerdi. Vakaların %37.4'ü Child A, %38'i Child B ve %24.5'i Child C hastasıydı. Toplam 27 (%15.7) vakada SAA'sı saptandı. Anevrizma ortalama çapı 11.66 (6.06-27.1 arasında) mm olup, 20 (%74) vakada dalak hilusunda, 4 (%14.8) vakada ortada, 2 (%7.4) vakada proksimalde ve 1 (%3.7) vakada splenik arterin hem hilus ve hem de orta kesiminde anevrizma vardı. Anevrizma 24 (%88.8) vakada tek ve 3 (%11.2) vakada birden fazlaydı. SAA'sı olan hasta grubu daha genç (49±13.36 yıl vs. 56±13.77 yıl, p=0.031) olup, kadınlarda erkeklere göre daha yüksek oranda (%23.2 vs %12, p=0.05) anevrizma saptandı. SAA'sı saptanan grupta daha düşük oranda kronik HCV enfeksiyonu (%0 vs %14.6, p=0.008) ve kronik HDV enfeksiyonu (%22.2 vs. %46.4, p=0.005) saptandı. Ayrıca SAA'sı olan grupta daha düşük AST (75±85 vs 93±192, p=0.034) ve platelet düzeyi (78000±47100/mm3 vs 115.8±98.2, p=0.017) saptandı. Portal ven çapı ve splenik ven çapı SAA'sı olan grupta anlamlı olarak daha geniş (sıra ile 15,4±3,8 mm vs 13.1±2.9 mm, p=0.001; 12.6±4.3 mm vs 9.6±2.7 mm, p= <0.001) saptandığı halde, hepatik arter çapı SAA'sı olan grupta anlamlı olarak daha dar (3.7±1.2 mm vs. 4.5±1.2 mm, p=0.005) saptandı. Yapılan multivariant analizde SAA'sı gelişimiyle hepatik arter çapı arasında ters ilişki (OR=0.48, %95 CI=0.27-0.85; p=0.011) ve splenik ven çapı arasında doğru ilişki (OR=1.23, %95 CI=1.02-1.5; p=0.032) saptandığı halde, diğer parametreler ve anevrizma gelişimi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç olarak, SAA'sı sirozlu vakaların önemli kısmında gelişebilir. Sirozlu vakaların takibi sırasında splenik arter anevrizması varlığı ve buna bağlı gelişebilecek komplikasyonların göz önünde bulundurulması faydalı olabilir.
Malign mezotelyomaya bağlı plevral efüzyon ayırıcı tanısında sıvı/serum vasküler endotelyal growth faktör (VEGF) oranının yeri
GİRİŞ: Malign sıvıların ayırıcı tanısında çok sayıda parametre çalışılmış olup VEGF bunlardan bir tanesidir. Bu araştırmanın amacı mezotelyoma ayırıcı tanısında sıvı ve serum VEGF düzeyleriyle sıvı/serum VEGF oranının ayırıcı tanıdaki yerini araştırmaktır. MATERYAL VE METOD: Çalışmaya 2011-2015 yılları arasında hastanemize başvuran plevral efüzyonu olan 18 yaş üstü hastalar dâhil edildi. Hastalar mezotelyoma(grup 1), mezotelyoma dışı malign(grup 2) ve benign(grup 3) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Mezotelyoma ve mezotelyoma dışı malign hastalar sıvı/serum VEGF oranı değerlendirilirken malign grup olarak değerlendirildi. Her üç grupta sıvı ve serum VEGF düzeyleri çalışıldı ve sıvı/serum VEGF oranlarına bakıldı. BULGULAR: 20 mezotelyoma, 44 mezotelyoma dışı malign ve 20 benign olmak üzere toplam 84 hasta çalışmaya alındı. Serum VEGF düzeyleri açısından gruplar arasında istatistikî olarak anlamlı fark bulunmazken (grup 1: 437±324 pg/ml, grup 2: 354±223 pg/ml, grup 3: 373±217 pg/ml, p:0.836) sıvı VEGF düzeyleri açısından gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (grup1: 3359±700 pg/ml, grup 2: 2175±435 pg/ml, grup 3: 1092±435 pg/ml, p:0.041). Malign ve benign gruplar arasındaki Sıvı/serum VEGF oranının farkı istatistiksel anlamlılık sınırındaydı(malign grupta: 8.83±1.29, benign grupta: 4.57±1.07, p:0.059). Mezotelyoma ile benign grup arasında sıvı/serum VEGF oranı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulundu(1. Grup: 12.11±1.68, 3. Grup: 4.57±1.07, p:0.044). ROC analizi ile sıvı/serum VEGF oranına ait cut off değeri % 76 sensitivite ve % 50 spesifite ile 0,85 olarak belirlendi. Bu Cut off değere göre hastalar kategorize edildiğinde malign ve benign grup arasındaki fark iatatistiksel olarak anlamlıydı (malign grupta cut off değerin üstündeki hasta oranı %75,9, benign grupta cut off değerin üstündeki hasta oranı %50, p:0.032). Mezotelyoma ile benign grup arasındaki fark istatistiksel anlamlılık sınırındayken (1. Grupta cut off değerin üstündeki hasta oranı %77,8, 3. grupta cut off değerin üstündeki hasta oranı %50, p:0.076) mezotelyoma ile mezotelyoma dışı malign grup arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (1. Grupta cut off değerin üstündeki hasta oranı %77,8, 2. Grupta cut off değerin üstündeki hasta oranı % 75, p:0.822). SONUÇ: Malign sıvıların ayırıcı tanısında sıvı VEGF katkı sunabilecek bir parametredir. Sıvı/serum VEGF oranı da daha geniş çalışmalarla desteklenmek kaydıyla aynı şekilde ayırıcı tanıya katkı sunabilir. Ancak her iki parametre de diğer parametrelerle desteklenmelidir.
Acustic radiation force impulse (ARFI) tekniğiyle ölçülen pankreatik elastografinin akut pankreatit tanısındaki değeri
Giriş ve Amaç: Akut pankreatit birçok sebeplere bağlı gelişebilen, ciddi komplikasyonlara sebep olabilen, erken tanı ve tedavi edilmesi gereken bir tablodur. Çalışmamızın amacı acoustic radiation force impulse (ARFI) tekniğiyle ölçülen pankreatik elastografinin akut pankreatit tanısı ve klinik seyrini belirlemedeki önemini ortaya koymaktı. Materyal ve Metod: Çalışmaya hasta grubu olarak hastanemiz Gastroenteroloji kliniğine akut pankratit tanısı ile yatırılan 108 hasta ve kontrol grubu olarak 50 sağlıklı birey alındı. Hasta grubunun yatışı sırasındaki demografik özellikleri, hastalık hikayesi, fizik muayene bulguları, tam kan, biyokimya sonuçlarıyla beraber hastanede takibi sırasındaki vital bulguları, yapılan tedavi, klinik seyri vegelişen komplikasyonlar progressif olarak kaydedildi. Ayrıca hastaların kliniğe yatışından sonraki ilk 24 saat içinde pankratik elastografileri yapıldı. Kontrol grubunun ise sadece pankreatik elastografileri yapılarak bulgular kaydedildi. Bulgular: Hasta grubunda yaş ortalaması 57.89 ± 1.89 (19-90) olan 79 kadın ( %73), 29 (%27) erkek olmak üzere toplam 108 hasta vardı. Vakaların 79 (%73)'unda biliyer, 24 (%22)'ünde idipatik ve 5 (%4.6)'inde hipertrigliseridemiye bağlı akut pankreatit vardı. İlk yatış sırasında ortalama Ranson skoru 1.81±0.129 (0-4) olarak saptandı. Hastaların klinikte yatış süresi ortalama 7.54±0.5 (2-22) gündü. Vakalarımızın 17 (%15.7)'inde şiddetti akut pankreatit düşünülerek kontraslı dinamik abdomen CT çekildi. Bu 17 vakanın 9'unda değişik derecelerde nekroz saptandı. Hastaların takibi sırasında 4 hipertrigliseridemiye bağlı, 8 idipatik ve 1 biliyer akut pankreatit olmak üzere toplam 13 vakada komplikasyon gelişti. Sadece 1 (%0.9) vaka eks oldu. Kontrol grubunda grubunda yaş ortalamsı 47 ± 2.27 olan, 23 erkek ve 27 kadın olmak üzere toplam 50 hasta vardı. Akut pankreatitlilerin elastografi değeri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (2.4 ± 0.08 vs 1.26 ± 0.026, p<0.001). Elastografinin 1.64 değeri cut-off olarak alındığında akut pankreatit tanısındaki sensitivitesi %98 ve spesfisitesi %100 bulundu. Sonuç: Pankreatik elastografi akut pankreatit tanısında kullanılabilen ve duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek olan bir tektik yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Akut pankreatit, Pankreatik elastografi
Yoğun bakım ünitesine yatırılan onkolojik hastalarda mortalite ile KDIGO evrelemesi ve inflamasyon bazlı prognostik skorların ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kanser hastaları yoğun bakım ünitesine(YBÜ)yatış gerektiren hayatı tehdit edici hastalıklar açısından risk altındadırlar. Kanser hastalarının YBÜ'ne yatış endikasyonları kanser ilişkili, tedavi ilişkili veya komorbid hastalıklara bağlı olabilir. Bu hastalarda en sık ölüm nedenlerinin başında akut böbrek hasarı (ABH) ve enfeksiyon gelmektedir. Bu çalışmada amacımız YBÜ'ne yatırılan kanser hastaların da mortalite ile Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) evreleri ve inflamasyon bazlı prognostik skorların ilişkisini değerlendirmektir. Materyal ve metod: Bu çalışmaya 2010- 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi araştırma ve uygulama hastanesi dahili yoğun bakım ünitesi ile tıbbi onkoloji yoğun bakım ünitesine yatırılan 386 onkolojik tanılı hasta dahil edildi. Çalışma retrospektif olarak düzenlendi. Hastaların demografik özellikleri, etyolojileri, komorbid durumları ve laboratuar bulguları dosyalarından alındı. Yoğun bakımda kalış süresi ve sonuçları kaydedildi. hastalar ABH yokluğuna veya varlığına bağlı, KDIGO Evre-1-2-3 olarak, RDW değeri>16,8 veya ≤16,8 olanlar, nötrofil/lenfosit oranı(NLO) ≤5veya>5 olarak, platelet/lenfosit oranı (PLO)<150, 150-300 ve ≥ 300 olarak ve modifiye glasgow prognostik skorlama (mGPS) sistemi (crp <1 mg/dl ise mgps:0, crp>1mg/dl, albumin>3.5g/dl ise mgps:1, crp>1mg/dl ve albumin<3.5g/dl mgps:2) ölenler(grup 1) ve yaşayanlar(grup 2) olarak sınıflandırıldı. Bulgular: Grup 1:(n=276) ve grup 2:(n=110) hasta idi. Grup 1'de kadın grup2'de erkek cinsiyet daha çoktu. Grup 1'de kreatinin, crp, nötrofil ve rdw düzeyi grup 2'ye göre istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu(p<0.05).Albumin, hemoglobin, trombosit, lenfosit ve yoğun bakım ünitesinde kalış süresi grup 1'de grup 2'ye göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük saptandı (p<0.05).Mortalite ile KDIGO evreleri, RDW ve NLO arasında pozitif ilişki olduğu görüldü.Mortaliteyi, KDIGO Evre 1; 1,9, Evre2; 2,3 ve Evre3; 2,4 kat, NLO>5 1,5 kat ve RDW>16.8 1,4 kat arttırdığı bulundu. mGPS ve TLO ile mortalite arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Yoğun Bakım Ünitesine yatırılan onkolojik hastalarda KDIGO evreleri, RDW>16,8 ve NLO>5 mortalite için bağımsız risk faktörleridir. Bu özelliklere sahip hastalarda yoğun bakım ünitesinde kalış süresi de daha kısa süreli olmaktadır.
Erkek hipogonadotropik hipogonadizm tanılı hastaların demografik özellikleri, radyolojik ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Hipogonadotropik hipogonadizmde, bozukluk hipotalamus ve/veya anterior hipofizdedir. Hipofizden LH ve FSH salgısında yetersizlik vardır. hipergonadotropik hipogonadizmde tedavi ile fertilitenin sağlanması mümkün değilken, Hipogonadotropik hipogonadizm olgularında tedaviyle fertilite şansı mevcuttur. Hipogonadizmin takip ve tedavisinin daha iyi planlanması, fertilite açısından prognozun belirlenmesi ve komplikasyonlarının daha etkin şekilde önlenebilmesi için yeni belirteç ve takip kriterlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmamızda Dicle Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniğinde takip edilen hastaları retrospektif olarak inceleyip bu hastalarda tanıdan sonra etkin tedavi ve takip için gerekli verileri araştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kliniğin'de takip edilen, 2009-2015 yılları arasında Endokrinoloji polikliniğine başvurmuş olan erkek hipogonadizmi tanılı hastalar retrospektif olarak incelendi. 16 ve 50 yaş arası olan 55 erkek hasta çalışmaya alındı. Panhipopitütarizm tanısı olan ve primer hipogonadotropik hipogonadizmi olan hastalar, komorbiditesi olan, malignite tedavisi sonrası hipogonadizm gelişen hastalar tespit edilip çalışma dışı bırakıldı. Hasta dosyalarından hastaların yaşı, boyu, ağırlığı, hemogram, ALT, AST, üre, kreatinin, glikoz, kolesterol, LH, FSH, prolaktin, ACTH, kortizol ve testosteron düzeyleri incelendi. Çalışmaya alınan hastaların tedavi öncesi ve sonrası testosteron, spermiyogram parametreleri ve skrotal ultrasonografideki testis volümleri karşılaştırıldı. Bulgular: Hastalar arasından 30 kişinin demografik özelliklerine ulaşıldı. Bu hastaların ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 26,2 ± 3,87 (kg/m²) saptandı. Boy ortalaması 177,9 ± 7,6 cm saptandı. Ağırlık ortalaması 83,3 ± 12,8 kg idi. 30 hastanın 15'i evli 15'i bekardı. Evli hastaların %53,3' ü çocuk sahibi olmuştu. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırdığımız parametrelerden 53 hastanın testosteron düzeyine ulaşılmış olup ortalama testosteron tedavi öncesi (T.Ö.): 0,88±1,3 (ng/ml), tedavi sonrası (T.S.): 5,98±2,96 (ng/ml) olup artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,001). 48 hastanın ortalama sperm sayısı T.Ö: 4,87±15,24 milyon/ml, T.S: 10,36±23,72 milyon/ml olup artış istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,004). 15 hastanın karşılaştırmalı testis ultrasonografisine ulaşılmış olup ortalama sağ testis volümü T.Ö: 4,64±4,89 mm³ , T.S: 6,64±4,75 mm³, ortalama sol testis volümü T.Ö: 4,67±5,00 mm³, T.S: 7,04±4,32 mm³ olup her iki testisteki volüm artışı istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05) . Hastaların tedavi öncesi bakılan testosteron düzeyi ile tedavi sonrası bakılan skrotal ultrasonografideki sağ ve sol testis volümleri arasında anlamlı pozitif korelasyon tespit edildi (sağ: r:0,516, sol r:0,460 p<0,05). Hastaların tedavi öncesi sperm morfolojsi ile tedavi öncesi ve sonrası bakılan skrotal ultrasonografideki testis volümleri arasında anlamlı pozitif korelasyon tespit edildi (p<0,05). Hastaların tedavi öncesine göre tedavi sonrasında testis volümlerindeki artış ne kadar fazla ise tedavi sonrasında bakılan spermiyogram analizinde sperm konsantrasyonun o ölçüde arttığı tespit edildi (sağ testis r:0,716 p<0,005, sol testis r:0,711 p:<0,05). Sonuç: Hastaların tedavi ile birlikte testesteron düzeyleri artmaktadır. Hastaların tedavi sonrası testis volümleri anlamlı ölçüde artış göstermektedir. Sperm konsantrasyonu, tedaviyle birlikte anlamlı olarak artmaktadır. Başlangıç testosteron miktarı ne kadar iyi düzeydeyse testis volümü de o kadar artış göstermektedir.
Kemoterapi alan malign plevral mezotelyoma hastalarında tedavi öncesi 18F-FDG PET/BT'de volümetrik parametrelerin ve bu parametrelerin tedavi sonrası 18F-FDG PET/BT'de değişiminin genel sağkalım üzerine etkisi
Amaç: Malign mezotelyoma; plevra, periton, perikardiyum ve tunika vajinal gibi yapıların mezotel yüzeyinden kaynaklanan prognozu kötü olan nadir bir malignitedir. Malign mezotelyoma tanı ve tedavi yanıtı değerlendirilmesinde görüntüleme yöntemleri kullanılmaktadır. Çalışmamızda malign plevral mezotelyoma hastalarında PET-CT parametrelerinin sağkalımı predikte etmede etkilerini incelemeyi amaçladık. Metot: Verilerine ulaşılabilen 36 malign mezotelyoma hastasının verileri retrospektif olarak tarandı. Tedavi öncesi PET-BT görüntülemeleri ve tedavi yanıtı değerlendirme için ikinci PET-BT görüntülemeleri elde edilmiş olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, laboratuvar, tedavi öncesi ve sonrası PET-BT görüntülemeleri hastane kayıt sisteminden incelendi. Hastaların tedavi öncesi PET-BT'de elde edilen parametreleri SUVmax1, MTV1, TLG1, Plevra kalınlık1 ve tedavi sonrası PET-BT'de elde edilen parametreler SUVmax2, MTV2, TLG2, Plevra kalınlık2 olarak ifade edildi. Hastaların tedavi sonrası alınan PET-BT görüntülemelerinde alınan sonuçları, tedavi öncesi PET-BT'ye göre parametrelerde görülen değişimler ΔMTV, ΔTLG, ΔSUVmax, ve ΔPlevra Kalınlık olarak yüzde değişim cinsinden ifade edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 36 hastanın 19'u (%52,8) erkek, 17'si (%47,2) kadın idi. Hastaların yaş medyan değeri 57,5 yıl (35-76) idi. Hastaların takip süresi medyan değeri 15,9 ay (3-43) olarak saptandı. Hayatta kalan hastaların ΔMTV medyanı -61,80 ([-100]-165) cm3, ölen hastaların medyanı ise -9,22 ([-100]-582) cm3 olarak saptandı(p=0,65). Hayatta kalan hastaların ΔTLG medyanı -77 ([-100]-326) ml*cm3, ölen hastaların ise 6,45 ([-100]-1132) ml*cm3 olarak bulundu(p=0,002). ΔSUVmax açısından hastalar incelendiğinde hayatta kalan hastaların medyanı -24,39 ([-100]-45), ölen hastaların medyanı 0,57 ([-61]-100) idi(p=0,381). Hayatta kalan hastaların ΔPlevra Kalınlık medyanı -17,36 ([-61]-180) ölen hastaların medyanı 0,69 ([-78]-260) olarak tespit edildi(p=0,373). ROC analizi yapılarak parametreler için belirlenen cut-off değerlerine göre hastalar iki gruba ayrılarak sağkalım durumları incelendi. Tüm hastalar için medyan sağkalım iii 18,8 ay (%95GA=13,9-23,6) olarak hesaplandı. TLG2 değeri <158 olan hastalar için medyan sağkalım 29,9 (%95 GA=15,3-44,4) ay, >158 olan hastalar için medyan sağkalım 16 (%95 GA=9-23) olarak saptandı(P=0,009). MTV2 <63,9 olan hastalar için sağkalım 29,9 (%95 GA=15,3-44,4) ay, >63,9 olan hastalar için medyan sağkalım 16 (%95 GA=8,9-23) olarak saptandı(p=0,007). ΔMTV <-54,03 olan hasta grubu için medyan sağkalım 29,9 (%95 GA=27,5-32,2) ay, >-54,03 olan hastalar için medyan sağkalım 16 (%95 GA=12,4-19,5) ay olarak tespit edildi(p=0,002). ΔTLG <-62,58 olan grubun medyan sağkalımı 30,9 (%95 GA=28-33,7) ay, >-62,58 olan hastalar için medyan sağkalım 16 (%95 GA=12,1-19,8) olarak saptandı(p=0,001). TBR2 değeri <1,84 olan hastaların medyan sağkalımı 29,9 (%95 GA=14-45,7) ay, >1,84 olan hastalar için ise medyan sağkalım 16 (%95 GA=11,2-20,7) saptandı(p=0,039). SUVmax1 değeri <7.95 olan hastalar için medyan sağkalım 29,3 ay (%95 GA=14- 44,6), >7.95 olan hastalar için medyan sağkalım 17,1 ay (%95 GA=15,2-19) olarak saptandı(p=0,312). ΔPlevra kalınlığına göre yanıtlı hastalar için medyan sağkalım 29,3 ay (%95 GA=15,6-43), yanıtsız olan hastalar için medyan sağkalım 17,1 ay (%95 GA=14,8-19,3) olarak saptandı(p=0,182). Sonuç: ∆SUVmax metabolik parametrelerinin sağkalım ile ilişkili olduğu çalışmalar olsa da bu konuda net bir görüş birliği yoktur. Plevra kalınlığı ve ∆plevra kalınlığı sağkalımı göstermede anlamlı bulunmadı. ∆MTV ve ∆TLG gibi volümetrik parametreler ise hem bizim çalışmamızda hem literatürdeki çalışmalarda da genel sağkalımı predikte etmede istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır. Buradan yola çıkarak PET-BT'de elde edilen volümetrik parametrelerin sağkalım göstermede metabolik parametrelerden ve plevra kalınlığından daha değerli olduğu söylenebilir. Bu sonucun genel kabul görmesi ve klinik olarak kullanılması için bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
İmmunoterapi alan kanser hastalarında hepatit toksisitesi
Amaç: İmmünoterapi gittikçe kullanım alanı genişleyen bir tedavi seçeneği olarak daha sık tercih edilmektedir. Bu yeni tedavi seçeneği immün sistemin aktivasyonunun maligniteye karşı artırdığı için birtakım immün yan etki ve toksisiteler de görülmektedir. Bu çalışmamızda immün checkpoint inhibitörleri ile tedavi alan kanser hastalarında tedaviye bağlı gelişen hepatotoksisiteyi incelemeyi amaçladık. Metot: Çalışmada Kasım 2021 tarihine kadar Dicle Üniversitesi Onkoloji Bilim Dal'ında immün checkpoint inhibitörleri ile tedavi almış 102 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Bir aydan fazla süre tedavi almış hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların demografik özellikleri, laboratuvar ve görüntülemeleri hastane kayıt sisteminden incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 102 hastanın 62'si (%60.8) erkek 40'ı (%39.2) kadındı. 89 (%87.3) hasta anti-PD-1 (nivolumab), 13(%12.7) hasta ise anti-CTLA (ipilimumab) alan hastalardan oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastaların 21'inde (%20.5) karaciğer metastazı olduğu saptandı. Hastaların medyan yaşı 55.5 (19-88) yıl olarak hesaplandı. İmmünoterapi tedavisinin medyan süresi 9 ay (1-72 ay) idi. İzlemde 13 (%12.7) hastada immünoterapiye bağlı hepatotoksisite geliştiği gözlendi. Tedavinin başlangıcından hepatit gelişimine kadar geçen sürenin medyan değeri 31 gündü (16-101). 11 hasta hafif (grade 1), 2 hasta orta (grade 2) hepatit olarak değerlendirildi. Hepatit gelişen hastaların tamamı tedavi olmaksızın geriledi ve hepatit tablosu herhangi bir klinik soruna neden olmadı. Hepatotoksisite, ipilimumab (Anti-CTLA4) alan 13 hastanın 4'ünde (%30,8) gözlenirken, nivolumab (Anti-PD1) alan 89 hastanın 9'unda (%10.1) gelişti. İpilimumab alan hastalarda hepatotoksisite daha yüksek oranda gözlendi (p=0.037). Sonuç: İmmün checkpoint inhibitörleri genel olarak yan etki profilleri konvansiyonel kemoterapiye kıyasla güvenlidir. Ancak immünoterapiye bağlı hepatotoksisite sık görülmese de bazı hastalarda ciddi bir sorun olabilmektedir. Hastaların tedavi takibinde özellikle tedavi başlangıcında sonra ilk 1-3. aylar arasında görülebilmekte olup, gelişmesi açısından hastalar takip edilmelidir. Daha nadir olarak da hepatotoksisite tedavinin her aşamasında görülebileceği akılda tutulmalıdır.