Dicle University
Discipline

Cardiology

Dicle University

288

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut ST yüksekliği ile seyreden miyokard infarktüsünde tek başına t-PA ile t-PA ile birlikte uygulanan düşük doz tirofiban tedavisi

Akut miyokard infarktüsünden çoğunlukla koroner arterdeki aterosklerotik plağın yırtılması ve bu zeminde oluşan trombüsle koroner kan akımının kesintiye uğraması sorumludur. Trombüs ile tıkanan koroner arterde açıklığın ve kan akımının tekrar sağlanması, kalp kası canlılığının korunması ve sağkalımın arttırılması açısından yaşamsal önem taşır. İnfarktla ilişkili koroner arterdeki akım Thrombolysis In Myocardial Infarction (TİMİ) araştırma ekibinin geliştirmiş oldukları bir anjioğrafik derecelendirme sistemine göre değerlendirilir. TİMİ 3 açıklığın sağlanmasının en iyi sağkalım oranlarıyla ilişkili olduğunun gösterilmesi üzerine yeniden kanlandırma tedavisi için basan ölçütü TİMİ 3 akım olarak kabul edilmiştir. Trombolitik tedavinin akut miyokard infarktüsünde sağkalım oranını arttırdığını gösteren klinik çalışmalar mevcuttur. GUSTO-I çalışmasından sonra hızlandırılmış (akselere) t-PA (alteplase) infüzyonu trombolitik tedavide altın standart olarak kabul edilmiştir. Hızlandırılmış t-PA uygulaması ile bile normal koroner perfüzyon (TİMİ 3 akım) olguların yaklaşık %50' sinde sağlanabilmektedir. Trombolitik tedavinin koroner açıklığın sağlanması ve sürdürülmesinde yeterince başarılı olamamasının bir nedeninin trombolitik tedavinin çelişkili (paradoksik) tromboz yaratıcı (protrombotik) etkisi olabileceği ve trombolitik ilaçlarla güçlü bir anti-trombosit ilacı birlikte kullanarak bu sorunun aşılabileceği savlanmıştır. Glikoprotein Ilb/IIIa (GpIIb/IIIa) reseptör blokerleri güçlü anti-trombosit ilaçlardır. GpIIb/IIIa reseptör blokerleri ile trombolitik ilaçların akut ST yüksekliği ile seyreden miyokard infarktüşü tedavisinde birlikte kullanımlarını değerlendiren klinik çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların çoğunluğunda GpIIb/IIIa inhibitörlerinin tedaviye eklenmesi ile tek basma trombolitik tedaviye kıyasla TİMİ 3 akım sağlanma oranlarında artış 59izlenmekle beraber, ölüm oranlarında belirgin bir azalma görülmemiştir. Tirofiban GpIIb/IIIa reseptörlerinin geri dönüşlü (reversibl) ve yarışmacı bir antagonisiti olup, heparinle beraber tıbbi olarak tedavi edilen veya perkütan koroner girişim yapılan akut koroner sendromlu hastaların tedavisinde endikedir. Tirofibanın akut ST yüksekliği ile seyreden miyokard infarktüsü tedavisinde trombolitik tedaviyle birlikte kullanımıyla ilgili küçük ölçekli öncü çalışmaların sonuçlan ümit vericidir. Bu çalışmada akut ST yüksekliği ile seyreden miyokard infarktüsünde tek başına t-P A tedavisi ve t-PA ile birlikte verilen düşük doz tirofiban tedavisinin etkinlik ve güvenilirlik açısından karşılaştırılması amaçlandı. Akut ST yüksekliği ile seyreden miyokard infarktüsü tanısıyla kabul edilen 48 hasta çalışmaya alındı. Hastalar sırayla tek başına tam doz t-PA (grup I) veya tam doz t-P A/düşük doz tirofiban (grup II) tedavi kollarından birine randomize edildiler. Tanının kesinleşmesi ile beraber her iki gruptaki hastalara düşük doz (60 Ü/kg iv yükleme, ardından 7 Ü/kg/saat infüzyon) standart heparin tedavisi başlandı ve bu tedaviye 48 saat boyunca devam edildi. Her iki grupta standart heparin yüklemesiyle eş zamanlı olarak 15 mg t-PA 5 dakika içinde yavaş yükleme olarak uygulandı. Daha sonra t-PA infüzyonuna hızlandırılmış uygulama şemasına uygun olarak 50 mg t- PA 30 dakikada ve 35 mg t-PA 60 dakikada gidecek şekilde devam edildi. Grup II 'deki hastalara t-PA yüklemesi bittikten 10 dakika sonra tirofiban'ın 0.2 mcg/kg/dk hızından 30 dakikalık yükleme infüzyonu başlandı. Tirofibanın yükleme infüzyonu bittikten sonra 0.05 mcg/kg/dk hızından 48 saat süreyle idame tirofiban infüzyonu verildi. Hastalara ortalama olarak yatışın 5. gününde koroner anjiografi yapıldı. İnfarktla ilişkili arter belirlendikten sonra sorumlu lezyonun özellikleri incelendi. Referans damar kısmının çapma göre görsel darlık yüzdesi belirlendi. Sorumlu lezyon üzerinde trombüs olup olmadığı kaydedildi. İnfarktla 60ilişkili arterdeki TİMİ akım derecesi değerlendirildi. Tedavinin güvenilirliği ile ilgili sonlanım noktası olarak önemli ve önemsiz kanama komplikasyonlan kayda geçildi. Her iki grupta da iki hasta öldü, böylelikle her iki grup için ölüm oranı aynı (%8.3) oldu. Grup I'deki 24 hastanın 19'unda (%79.1) koroner anjiografide sorumlu lezyonlarm üzerinde trombüs görüldü. Grup IF de ise 24 hastanın 12'sinde (%50) sorumlu lezyonlarm trombüslü olduğu görüldü. Grup H'de trombüslü lezyon görülme oranı Grup I'dekine oranla anlamlı olarak daha düşüktür (p=0.03). İnfarktla ilişkili arterde TİMİ 3 akım oranı grup Pde %45.8 ve grup IF de % 54.1 olarak bulundu. t-P A/düşük doz tirofiban birleşik tedavisi kolunda (grup II) tek başına t-PA tedavisi kolu (grup I) ile kıyaslandığında daha yüksek oranda TİMİ 3 akım sağlanması yönünde bir eğilim olduğu görüldü, aradaki fark anlamlılık derecesine yaklaşan düzeydeydi (p=0,06). Sorumlu lezyonda referans damar kısmına göre çap cinsinden görsel darlık oranı grup Fde ortalama % 82.5±21.3 ve grup IF de ortalama %64±31.7 bulundu. t-PA/tirofiban birleşik tedavi kolunda görsel çap darlık oranının tek başına t-PA koluna göre anlamlı derecede daha az olduğu görüldü (p=0.02). Hastaların hiçbirinde önemli kanama komplikasyonu meydana gelmezken t-PA/tirofiban birleşik tedavisi kolunda iki hastada (%8.3), tek başına t-PA kolunda ise bir hastada (%4.1) önemsiz kanama görüldü. Bu açıdan iki grup arasında istatiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı. Sonuç olarak, bu randomize klinik çalışmada bir fibrinolitik ilaç olan t-PA ile güçlü bir GpIIb/IIIa reseptör inhibitörü olan tirofibanın birlikte verilmesi ile tek basma t-PA tedavisine göre akut ST yüksekliği ile seyreden miyokard infarktüsünde daha iyi trombüs erimesi sağlanabileceği koroner anjiografi ile 61gösterilmiştir. Elde edilen bu faydaya karşılık kanama komplikasyonlannda kayda değer bir artış olmamış ve t-PA ile tirofiban güvenli bir şekilde birlikte verilebilmiştir. Koroner anjiografide gösterilen faydanın kardiyak olumsuz olaylarda ve ölüm oranında azalma olarak kliniğe yansımasını gösterebilmek için daha geniş ölçekli klinik çalışmalara gereksinim vardır.

Aycan Fahri Erkan
Gazi University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ejeksiyon fraksiyonu korunmuş kalp yetersizliği ile epikardiyal yağ dokusu arasındaki ilişki

Amaç: Epikardial yağ dokusu (EYD) viseral yağ dokusunun kalp etrafında depolanmış özel şeklidir. Kalp hastalıkları ve metabolik hastalıklarla ilişkisi kanıtlanmıştır. EYD ile obezite, metabolik sendrom, diyabet, hipertansiyon, gibi korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği (KEF-KY) için risk faktörü oluşturan hastalıklarla ilişkisi olduğundan, EYD'nin, KEF–KY'yi öngörmede önemini araştırmak amacıyla bu çalışma yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Kasım 2013 ile Ağustos 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Hastanesi'ne başvuran 50-80 yaş aralığındaki hastalardan; kalp yetersizliği(KY) tanısı ile kardiyoloji yoğun bakım ünitesinde yatan 30 hasta KY grubunu, kardiyoloji polikliniğine kardiyovasküler risk faktörleri olup kalp yetersizliği semptomları ile başvuran 30 hasta da kontrol grubu olarak seçildi. Demografik ve klinik özellikler açısından benzer özellikli gruplar oluşturulmaya çalışıldı. Çalışmaya alınan hasta grubundaki hastalar, Avrupa Kardiyoloji Derneği 2012 kalp yetersizliği kılavuzundaki tanı kriterlerine göre belirlendi. EYD ekokardiyografi (GE Vivid S6) cihazı kullanılarak parasternal uzun akstan ölçüldü. EYD iki grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Epikardiyal yağ dokusu, KEF-KY'li hastalarda, kontrol grubuna göre artmıştı (9.21 ± 0.82 mm ile 7.13 ± 1.39 mm p<0.001). SV hipertrofisi ile ilgili ekokardiyografik bulgular olan IVS (13.03±0.57 mm ile 12.11±2.22 mm p=0.013), LVMI (131.13 ± 18.00 gr/m2 ile 117.90 ± 20.30 gr/m2 p=0.010) ve SV diyastolik disfonksiyon ile ilgili bulgular olan LAVI (60.71 ± 21.53 ml/ m2, 44.92 ± 9.93 ml/m2 p<0.001), E/é (13.87±3.88, 10.12±2.44 p<0.001), KY grubunda daha yüksek bulundu. Obezite göstergesi olarak VKİ anlamlı değilken (p=0.097), viseral obezite göstergesi bel çevresi anlamlı olarak bulundu (p<0.001). KY grubunda anlamlı olarak bulunan EYD, yaş, LVMI, belçevresi, LAVI, E/é parametrelerinin lojistik regresyon analizinde EYD anlamlı bulundu (p=0.012). Bel çevresi sınırda anlamlı bulunurken (p=0.045) diğer parametreler istatistiksel olarak anlamsız bulundu. iv Sonuçlar: Epikardiyal yağ dokusunu, KY grubunda artmış olarak saptadık. EYD'yi KEF-KY için öngördürücü olarak belirledik. EYD, KEF-KY grubunda artmış olarak bulunduğu için, KEF-KY'nin patofizyolojisindeki inflamasyon biyobelirteçleri arasında gösterilebilir.

Kenan Ateş
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner yavaş akım saptanan hastalarda sol atriyum fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Koroner yavaş akım fenomeni (KYAF), anjiyografik olarak koronerleri normal ya da normale yakın olanlarda anjiyografi sırasında distal vasküler yapılara opak madde ilerleyişinin yavaş ve geç olmasıdır. Patogenez tam olarak açıklanamamış olmakla birlikte daha çok vazodilatör reservin azalması sonucu gelişen mikrovasküler iskemi neden olarak gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda KYAF olan hastalarda Sol atriyum fonsiyonlarını araştırmayı planladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2013-Kasım 2014 tarihlerinde miyokard iskemisini düşündüren anjinal yakınma ile hastanemize başvurup koroner anjiografi de epikardiyal koroner arterlerde darlık olmaksızın koroner yavaş akım saptanan 50 hasta ve koronerleri normal saptanan 40 hasta çalışmaya alındı. Her iki grubun klinik ve demografik özellikleri benzerdi. Tüm olgulara femoral yoldan standart Judkins tekniği ile selektif sol ve sağ koroner anjiyografi yapılmış olup, koroner yavaş akımın belirlenmesinde TIMI kare sayısı yöntemi kullanıldı. Sol atriyum fonksiyonları, ekokardiografi (GE VİVİD S6) cihazı kullanılarak apikal dört boşluktan modifiye Simpson metoduyla sol atriyum volümleri, nabız dalgalı Doppler ile E, A, E/A oranı, nabız dalgalı doku Doppler ile Em, Am ölçülerek değerlendirildi. Bulgular: E (0.09±0.19; 0.12±0.02, p<0.001), Em/Am (0.83±0.19; 1.2±0.29, p<0.001), E/A (0.99±0.2; 1.1±0.28, p<0.001) KYA grubunda kontrol grubuna göre düşük saptandı. E/Em KYA grubunda daha yüksek saptandı (7.1±2.1; 5.9±1.3, p=0.003). SAVImax (16.6±4.6, 11.3±2.1, p<0001), SAVImin (6.4±3.3, 5.0±1.3, P=0.001), SAVIpreA (12.8±2.8, 6.8±2.6 p<0.001) KYA grubunda yüksekti. SAPBV ve SAPEF KYA grubunda daha düşük, SAABV ve SAAEF kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı. Diyastolik parametreler E/A ile SAAEF arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (r=-0.4, p=0.003). Frame LAD ile SAAEF, ortalama frame ile SAAEF arasında anlamlı bir ilişki saptandı (sırasıyla r=0.6, r=0.42, p<0.001, p=0.002). Sonuçlar: Çalışmamız, KYA ile sol atriyum hacmi ve SV diyastolik disfonksiyonu arasındaki ilişkiyi ortaya koymuştur. Sonuç olarak, KYA hastalarında sol atriyal volümlerde belirgin değişiklikler olmakta ve aktif atriyal boşalma volümü artmaktadır. Bu bulgulardan KYA hastalarında sinüs ritminin korunmasının daha da önemli hale geldiği görünmektedir. Bizim çalışmamız da bu açıdan KYAF'ın masum olmadığını, bu hastalarda sol ventrikül diyastolik fonksiyonlarının değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Tedavi ve prognoz açısından daha geniş hasta popülasyonunu içeren prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler; Koroner yavaş akım , sol atriyum fonksiyonları, sol ventrikül diyastolik disfonsiyon

AterosklerozAtriyal fonksiyonDiastol+5
Burhan Aslan
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı nedeniyle statin kullanan hastalarda tedavi ne kadar optimal? "Epidemiyolojik çalışma"

Giriş ve Amaç: Koroner arter hastalığı öyküsü mevcut olan hastalarda antilipidemik tedavinin kardiyovasküler sonlanımlar üzerindeki olumlu etkileri uzun süreden beri yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur. Yine bu çalışmalarda özellikle üzerinde durulan ve sonlanımlar üzerinde büyük etkisi olan husus, hastalık için hedef düşük dansiteli lipoprotein (LDL) değerlerine ulaşılıp ulaşılmadığıdır. Hastaların, kılavuzların üzerinde durduğu ve yıllar içerisinde daha agresif düşüşü önerilen hedef LDL değerlerine ulaşamadığı da çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı; antiaterojenik, pleiotropik, antienflamatuvar ve antioksidan etkileri mevcut olan statinlerin, kardiyolog doktorların reçete ettiği KAH hastalarında mevcut kılavuz önerilerine göre kullanılıp kullanılmadığının ve hedef LDL değerlerine ulaşılıp ulaşılmadığının belirlenmesidir. Yine uygun dozda ilacını almayıp hedef LDL değerlerine ulaşılamayan hastalarda varsa hedef doza ulaşmayı kısıtlayan hasta veya ilaç temelli faktörler ortaya konacak ve daha fazla hastanın hedef dozda ve hedef LDL düzeylerine ulaşacak şekilde antilipidemik tedavi almalarını sağlamak için yapılabilecekler tartışılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde yürütülen bir anket çalışmasıdır. Çalışmamıza hastaneye ayaktan başvuran ya da hastanede yatarak tedavi gören ve koroner arter hastalığı nedeniyle en az üç aydır statin tedavisi alan 18 yaş üstü 664 hasta alındı. Hastaların demografik verileri kaydedildi. Hastalara statin tedavisini hangi amaçla aldıkları soruldu ayrıca ne kadar süre boyunca ve hangi doz aralığında tedaviye devam edildiği not edildi. Hastaların rutin laboratuvar tetkikleri incelenerek kolesterol paneli ve diğer parametreleri değerlendirildi. Hastaların elektrokardiyografileri (EKG) çekilerek hız ve ritim değerlendirmesi yapıldı. Hastaların, 2D transtorasik ekokardiyografi (EKO) değerlendirmesiyle ejeksiyon fraksiyonları (EF) ve sol ventrikül çapları (LV) ayrıca kapak yapı ve fonksiyonları incelendi. Bulgular: Çalışmaya KAH nedeniyle statin kullanan 664 hasta dahil edildi. Hastaların %60.2'si (400) erkek %39.8'i (264) kadındı. Boy ortalamaları 166.4 ± 8.4 kilo ortalamaları ise 79.5±11.9 olarak bulundu. 664 hastanın tümü evliydi. İkamet bölgelerine baktığımızda %51.5'i (342) il merkezinde, %27.1'i (180) ilçede, %21.4'ü (142) ise köyde ikametliydi. Gelir düzeyine göre dağılıma baktığımızda ise hastaların %54.2'si (360) <2000 TL, %40.4'ü (268) 2000-5000 TL, %5.4'ü (36) 5000-10000 TL'lik gelire sahipti. Çalışmaya aldığımız hastaların statin alma endikasyonlarına bakıldığında %24.1'i (160) STEMI, %18.7'si (124) NSTEMI, %5.6'sı (40) USAP, %41.6'sı (276) SAP ve %9.6'sı (64) da KAH (nonkritik darlık) nedeniyle tedavi almaktaydı. Statin tedavisini alma süreleri incelendiğinde hastaların %4.8'i (32) 3-6 ay, %10.5'i (70) 6-12 ay, %19'u (126) 1-3 yıl, %17.2'si (114) 3-5 yıl, %25.3'ü (168) 5-10 yıl, %16.9'u (112) 10-15 yıl, %3.9'u (26) 15-20 yıl, %2.4'ü (16) de >20 yıl şeklinde bir dağılım elde edildi. Vital değerlendirmede kalp hızı ortalaması 78.4±16.4, sistolik kan basıncı 128.2±18.1 mmHg, diastolik kan basıncı 76.0±10.3 mmHg bulundu. Hastalarda mevcut olan komorbiditelere baktığımızda HT %66.3 (440), DM %49.7 (330), sigara %56.6 (376), AF %5.1 (34), KAH yönünden aile öyküsü %15.4 (102), KBH %6.6 (44), KOAH %10.5 (70) oranında bulundu. Çalışmaya alınan hastaların %93.4'ü (620) gibi büyük bir çoğunluğu sinüs ritmindeydi. %5.1'i (34) AF, %1.5'i (10) ise pace ritmindeydi. %96.4'ünde (640) herhangi bir dal bloğu gözlenmezken %2.4'ü (16) LBBB, %1.2'si ise RBBB morfolojisine sahipti. Hastaların ortalama EF'si %52.6±10.3'tü. LVDD değeri 48.3±5.7 mm, LA çapı 38.7±5.1 mm, sistolik pulmoner arter basıncı (PABs) 31.8±12.1 mmHg bulundu. Kapak yetersizliklerine bakıldığında hastaların %8.1'inde orta MY, %1.8'inde ileri MY, %0.9'unda orta AY, %4.2'sinde orta TY, %1.2'sinde ileri TY mevcuttu. Hastaların ortalama total kolesterol değeri 186.7±53.4 mg/dl, LDL değeri 112.4±43.0 mg/dl, trigliserit değeri 148.4±101.6 mg/dl, HDL değeri ise 43.1±10.1 mg/dl olarak bulundu. Ortalama GFR hızı 80.8±24.5 ml/dk, kreatinin değeri 1.01±0.72 mg/dl bulundu. Glukoz ortalaması ise 158±79'du. Hastaların %76.5'i (508) Atorvastatin, %18.7'si (124) Rosuvastatin, %4.2'si (28) Pitavastatin, %0.6'sı (4) Pravastatin almaktaydı. Statin tedavisi yanında ek antilipidemik ajan ihtiyacı olan hastalar, tüm hastaların %2.7'siydi. Tüm hastaların %1.8'i (12) Statin + Fenofibrat, %0.9'u ise (6) Statin + Ezetimib kombinasyonuyla tedavi oluyordu. Statin tedavisine ek olarak hastaların aldığı diğer tedavilere baktığımızda hastaların %72.9'unun (484) beta bloker, %58.2'sinin (386) ACEi/ARB, %8.2'sinin (55) MRA, %20.4'ünün (135) kalsiyum kanal blokeri, %1.5'inin (10) SGLT-2i, %93.4'ünün (620) antiagregan, %6.6'sının (44) antikoagülan aldığı gözlendi. Çalışma verileri incelendiğinde hastaların sadece %6.3'ünün (42) 2019 ESC Dislipidemi Kılavuzu'nda KAH hastaları için önerilen LDL<55 mg/dl hedef değerine ulaştığı gözlenmektedir. LDL için 55-70 mg/dl değerine ulaşan hastalar, tüm hastaların %12'si (80)'dir. Bu bağlamda LDL<70 mg/dl olan tüm hastaların oranına bakılırsa %18.3 (122)'tür. LDL değeri <100 mg/dl olan toplam hasta yüzdesi %45.7 (304)'dir. Hastaların %54.2'sinde (360) ise LDL düzeyi 100 mg/dl'nin üstünde kalmıştır. Bu yüksek LDL düzeylerine rağmen statin dozunun arttırılmamasının nedenleri; hastaların %46.7'sinde doktorun uygun görmemesi, %20.2'sinde yan etki nedeniyle doktor tarafından doz düşümü yapılması, %25.3'ünde kolesterol ilaçlarına karşı medyada yer alan olumsuz haberler nedeniyle hastaların yüksek doz almak istememesi ve %7.8'inde ise hastaların düzenli kontrole gitmemesi olarak belirtildi. Sonuç: Çalışma sonucunda hastaların önemli bir kısmının güncel dislipidemi kılavuzlarında KAH hastaları için önerilen hedef LDL düzeyini yakalayamadıkları görüldü. LDL kontrolünün böyle kötü olmasının birkaç nedeni mevcuttu. En önemli neden ise statinlerle ilgili oluşmuş kötü imajın, en az hastalarda yer edindiği kadar doktorlarda da yer edinmiş olmasıydı. Anahtar Kelimeler: Optimal antilipidemik tedavi, koroner arter hastalığı, statin, LDL, HDL

Akut koroner sendromAntikolesteremik ajanlarAtorvastatin+7
Barış Acun
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

St elevasyonlu miyokard enfarktüslü hastalarda başvuru sırasında bakılan kan şekeri düzeyi̇ni̇n anjiyografi̇k no-reflow ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Koroner arter hastalığı dünyada en yaygın ölüm nedenidir. Biz çalışmamızda STEMI'li hastalarda başvuru kan şekeri yüksekliği ile no-reflow arasındaki ilişkiyi araştırdık. Daha önceki çalışmalarda hiperglisemi ile STEMI sonrasında artmış kalp yetmezliği, kardiyojenik şok ve ölüm riski arasındaki ilişki gösterilmiş ancak altta yatan mekanizması açıklanamamıştır. Materyal ve Metod: Dicle Üniversitesi Kalp Hastanesi Yoğun Bakımı'na yatırılan STEMI'li 900 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Tüm hastaların yoğun bakım ünitesine kabullerinde serum kan şekeri ile birlikte diğer laboratuar parametreleri ölçüldü. Önceki çalışmalara uygun olarak, TIMI akım derecesi ≤2 olanlar no-reflow fenomeni olarak değerlendirildi. Hastalar reflow ve no-reflow şeklinde gruplandırıldı. Tüm bilgiler dökümante edildi. Bulgular: Çalışmamızda 372 hasta analiz edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar primer PCI sonrası TIMI akımına göre sınıflandırıldığında; 70 hasta (%19) no-reflow grubuna dahil edilirken 302 hasta (%81) reflow grubuna dahil edildi. Yaş ortalaması reflow grubunda 60.9±13.7, no-reflow grubunda 66.1±13.4 idi (p=0.005). Başvuru anındaki kan şekeri ortalaması no-reflow grubunda 199.7±106.9 mg/dl, reflow grubunda 163.8±71.1 mg/dl izlendi (p=0.001). Stepwise forward çok değişkenli lojistik regresyon analiziyle yaş (p=0.001), Killip sınıfı (p=0.010), kan şekeri (p=0.038), MPV (p=0.039) ve nötrofil sayısının (p=0.030) no-reflowun bağımsız öngördürücüleri olduğu gösterildi. Sonuçlar: STEMI ile gelen hastalarda başvuru kan şekeri düzeyi yüksekliği ile no-reflow fenomeni arasında anlamlı bir ilişki tespit edildi. Başvuru kan şekeri düzeyi, no-reflow gelişmesi açısından bağımsız bir öngördürücü olarak kabul edilebilir. STEMI ile gelen hastalarda başvuru kan şekerinin düşürülmesi ile no-reflow fenomeninin azalabileceğini gösteren çalışmalar yapılabilir.

Hilal Özbek
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST yükselmesiz miyokart enfarktüsü hastalarında fibrinojen/albümin oranı ile syntax skoru arasındaki ilişki

Amaç: Fibrinojen pozitif akut faz reaktanı olup inflamatuar süreçlerde plazma konsantrasyonu yükselmektedir. Fibrinojenin plazma viskozitesi ile olan güçlü korelasyonu da bilinmektedir. Yüksek plazma fibrinojen düzeyi gerek yıkımı sonucu oluşan fibrin gerekse de plazma viskozitesini artırdığından dolayı ateroskleroza meyili artırır. Albümin bir negatif akut faz reaktanı olup inflamatuar süreçlerde plazma konsantrasyonu düşmektedir. Yapılan epidemiyolojik çalışmalarda düşük plazma albümin konsantrasyonu ile kardiyavasküler mortalite arasında ilişki gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı, inflamatuar bir süreç olan aterosklerozun yaygınlığını gösteren bir parametre olarak fibrinojen / albümin oranının klinik pratikte yerini almasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2015 ile Eylül 2015 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Hastanesi'ne başvuran 40-93 yaş aralığındaki "Avrupa Kardiyoloji Derneği" 2013 ST yükselmesiz miyokart enfarktüsü kılavuzuna göre akut koroner sendrom tanısı almış 83 hasta alınmıştır. Syntax ve Gensini skoru ile aterosklerozun ciddiyeti ve yaygınlığı değerlendirildi. Hastalar Syntax skoruna göre düşük Syntax skoru (n:60), orta-yüksek Syntax skoru (n:23) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Demografik ve klinik özellikler açısından benzer özellikli gruplar oluşturulmaya çalışıldı. Fibrinojen / albümin oranı iki grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Düşük Syntax skoru grubunda nötrofil / lenfosit oranı 3.68 ± 3.1, orta-yüksek Syntax skoru grubunda 7.04 ± 4.27 (p<0.001) olarak saptandı. Düşük Syntax skoru grubunda fibrinojen / albümin oranı 80.71 ± 30.3, orta-yüksek Syntax skoru grubunda 120 ± 49.72 (p<0.001) olarak saptandı. Düşük Syntax skoru grubunda D-dimer 0.63 ± 0.87 mg/dl, orta-yüksek Syntax grubunda 1.49 ± 1.18 mg/dl (p<0.001) olarak ölçülmüştür. Gensini skoruna göre istatistiksel olarak albümin, D-dimer değerleri anlamlı bulunmuştur; ancak fibrinojen / albümin oranı istatistiksel olarak anlamlı olmayıp "p değeri" 0.05 olarak bulunmuştur. Yapılan korelasyon analizlerinde nötrofil / lenfosit oranı ile Syntax skoru arasında zayıf pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlıdır (r=0.450, p<0.001). D-dimer ile Syntax skoru arasında zayıf derecede pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlıdır (r=0.406, p<0.001). Fibrinojen / albümin oranı ile Syntax skoru arasında zayıf pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlıdır (r=0.496, p<0.001). Fibrinojen / albümin oranı ile nötrofil / lenfosit oranı arasında çok zayıf derecede pozitif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlıdır (r=0.219, p=0.04). Syntax skoru değişkenini etkileyen faktörleri bulmak için yapılan multivariate logistik regresyon analizinde değişkenler arasında en anlamlı değişkenin fibrinojen / albümin oranı olduğu saptandı [p=0.01, 95% CI (1.005-1.042)]. Verilerin ROC analizinde fibrinojen / albümin oranının 85 ve üzeri değerleri %83 sensitivite, %68 spesifite ile koroner arter hastalığının ciddiyetini gösterir. Sonuç: Plazma fibrinojen / albümin oranı Syntax skoru orta-yüksek olan hasta grubunda Syntax skoru düşük olan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksektir. Fibrinojen / albümin düzeyleri koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyetinin öngördürücüsüdür. Anahtar Kelimeler; Fibrinojen, Albümin, Fibrinojen / albümin oranı, Nötrofil / lenfosit oranı, D-dimer, Syntax Skoru, Gensini Skoru

Muhammed Demir
Dicle University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transkatater aortic valve implantasyonu uygulanmış hastalarda balon expandable ve self expandable kapakların demografik ve komplikasyonlar açısından karşılaştırılması ve komplikasyon prediktörlerinin değerlendirilmesi

Amaç: TAVR aort kapak değişimi için engelleyici cerrahi riski kabul edilmiş, 1 yıldan daha uzun süre yaşam beklentisi olan, semptomatik ciddi aort darlığı olan hastalara cerrahiye alternatif bir seçenek sunar. Şu anda klinik kullanım için en sık kullanılan kapaklar, Balon ile genişletilebilir Edwars SAPIEN ve Kendiliğinden genişleyebilen CorValveRevalving kapaklardır. Çalışmamızın amacı merkezimizde uygulanan TAVR işlemlerinde kullanılan Balon expandable kapaklar ile Self expandable kapakların karşılaştırılması ve komplikasyon prediktörlerinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, merkezimizde 01.04.2013-01.01.2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen, semptomatik ciddi AD bulunan ve açık cerrahi riski yüksek olarak kabul edilen 96 hastaya TAVR işlemi uygulanmıştır. Bu hastaların verileri retrospektif olarak taranmıştır. Çalışmaya alınma şartları temel olarak; hastalarda semptom bulunması, aort kapak alanının <1 cm2, ortalama aort kapak gradiyentinin>40 mmHg, STS skor ≥8 ve EuroSCORE II ≥8, fonksiyonel kapasitesinin ≥II veya AVR için cerrahi kontrendikasyon bulunması yer almıştır. Hastalarımızın AVR' ye alınmama nedenlerini genel olarak ileri yaş, malignite, hemodinamik bozukluk, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, böbrek yetersizliği, ilave kapak patolojileri ve sol kalp disfonksiyonları gibi cerrahi riski artıran sebepler oluşturmaktadır. TAVR uygulanan hastaların işlem öncesi klinik, labaratuvar ve ekokardiyografik verileri geriye dönük olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya 96 ciddi aort darlığı olan hasta dahil edildi. 96 hastanın %37,5(36)' si erkek, %62,5(60)'i kadın idi. Yaş ortalaması 78,5±6,6 , ortanca değer 79 (min:62, max:94) olarak bulundu. Hastaların median STS skoru 17,7(13,0-23,3), EuroSCORE II 10,7(7,1-20,3)olarak bulundu. İşlem öncesi yapılan ekokardiyografik görüntülemede ortalama maximum TAG 79,1±20,2 mmHG, ortalama TAG 48,7±12,8 mmHG ve aort kapak alanı(AKA) ortalama olarak 0,72±0,13 cm2 olarak bulundu. İmplante edilen kapakların 41(%42,8)'i Edwars SAPIEN, 55(%57,2)'i ise Core Valve Medtronic kapak idi. Ortalama yatış süresi 4,88±4,4 gündü. Hastaların 31(%32,3)'inde komplikasyon gelişti. Bu komplikasyonlar sırasıyla tamponad 7 hastada, av tam blok 9 hastada, femoral arter yaralanması 4 hastada, enfeksiyon 2 hastada, malign aritmi 4 hastada, koroner emboli 1 hastada, iliak arter yaralanması 2 hastada ve svo 2 hastada gözlendi. Komplikasyon gelişenlerin 18(%58)'i Edwars SAPIEN ve 13(%42)'ü ise Core Valve Medtronic kapak takılan hastalardan oluşmaktaydı ve istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde Balon expandable kapak takılan hastalarda komplikasyon görülme olasılığı daha yüksek çıktı.(p=0,036). İşlem yapılan hastaların 12(%12,5)' sinde periprosedüral dönemde ölüm gerçekleşti. Komplikasyon gelişen hastalarda başvuru sırasındaki labaratuar bulgularından hemoglobin ve hematokrit değerinin komplikasyon gelişmeyen hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha düşük olduğu saptandı(p değeri sırasıyla 0,020 ve 0,002 bulundu). CRP(c-reaktif protein) ise yine anlamlı bir şekilde komplikasyon gelişen hastalarda komplikasyon gelişmeyenlere göre başvuru anında yüksek saptanmıştır(p:0,034). Komplikasyon gelişen ve gelişmeyen hastaların karşılaştırılmasındaki başlangıç ekokardiyografi bulgularında ise komplikasyon gelişen grupta aort kapak alanı istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha dar izlendi(sırasıyla 0,67±0,17'ye 0,75±0,10, p:0,007). Yine başlangıç ekokardiyografik bulgularından max ve mean gradiyent komplikasyon gelişen grupta istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek saptandı(sırasıyla 86,9±23,7' ye 75,3±17,3 p:0,008 ve 54,6±15,6'ye 45,98±10,1 p:0,002). Binary lojistik regresyon analizi sonucuna göre Balon expandable kapak takılması %24, hemoglobin değerinde bir birimlik düşüş %36, hematokrit değerinde bir birimlik düşüş 1,5 kat ve C-reaktif protein değerinde bir birimlik yükselme ise %83 oranında komplikasyon riskini arttırmaktadır. Sonuç: Balon expandable kapak takılan hastalarda toplam komplikasyon daha yüksek oranda saptanmıştır fakat AV tam blok Self expandable kapak takılan hastalarda daha fazla görülmüştür. Hastaların hastaneye başvuru sırasında bakılan labaratuar bulgularından hemoglobin ve hematokrit değeri komplikasyon gelişen hastalarda anlamlı olarak daha düşük, CRP(c-reaktif protein) ise daha yüksek saptanmıştır. Başvuru sırasındaki ekokardiyografi bulgularından ise aort kapak alanı komplikasyon gelişen hastalarda daha dar, maximum ve mean gradiyent ise daha yüksek saptandı. Anahtar Kelimeler: TAVR, balon expandable, self expandable, hematokrit, hemoglobin, aort kapak alanı, mean gradiyent, maximum gradiyent, CRP(c-reaktif protein)

Anjiyoplasti-balonAort hastalıklarıAort kapak yetmezliği+7
Raif Kılıç
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Efor testine aşırı hipertansif yanıt veren hastalarda atrial elektromekanik gecikmenin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada amacımız efor testine aşırı hipertansif yanıt (EHY) veren normotansif hastalarda atriyal ileti özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma tek merkezli, gözlemsel bir çalışmadır. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Hastaneleri Kardiyoloji Kliniğinde koroner arter hastalığı şüphesi ile efor testi yapılan ve efor testi normal saptanan hastalar alındı. Efor testine aşırı hipertansif yanıt; Framingham kriterlerine göre pik egzersizde sistolik kan basıncının erkekler için ≥210 mmHg, kadınlar için ≥190 mmHg şeklinde tanımlandı. Efor testine aşırı hipertansif yanıtı olan 25 katılımcı ve kontrol grubu olarak efor testinde normal kan basıncı yanıtı olan benzer yaş ve cinsiyette 28 katılımcı çalışmaya alındı. Hastaların kan basınçları 24 saatlik ambulatuar kan basıncı ölçümü ile değerlendirilerek beyaz önlük hipertansiyonu ekarte edildi. İki grup arasında ambulatuvar kan basıncı ölçüm değerleri, konvansiyonel ekokardiyografi bulguları, efor testi parametreleri ve doku Doppler yöntemi ile değerlendirilen interatriyal ileti özellikleri karşılaştırıldı. Ekokardiyografik incelemede sol ventrikül sistolik fonksiyonları, diyastolik fonksiyonları, doku Doppler incelemeleri Amerikan Ekokardiografi Derneği önerileri doğrultusunda yapıldı. Bulgular: Çalışma grupları arasında 24 saatlik ambulatuar kan basıcı değerleri, konvansiyonel ekokardiyografi ve efor testi bulguları arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark izlenmedi. Doku Doppler yöntemiyle interatriyal ileti incelemesinde; lateral PA (EKG'de P dalga basından doku Dopplerde A dalga basına kadar olan süre) egzersize hipertansif yanıt veren grupta 74,0±6,3 msn, kontrol grubunda 68,8±5,7 msn olarak izlendi ve istatiksel olarak anlamlı değerlendirildi (p=0,003). ). Sol atriyal elektromekanik gecikme egzersize hipertansif yanıt veren grupta 24,9±7,2 msn, kontrol grubunda 19,3±7,0 msn olarak izlendi ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değerlendirildi (p= 0,007). İnter-atriyal elektromekanik gecikme egzersize hipertansif yanıt veren grupta 37,1±8,5 msn, kontrol grubunda 30,7±6,7 msn olarak izlendi ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değerlendirildi (p= 0,004). Sonuç: Efor testine aşırı hipertansif yanıt veren grupta kontrol grubuna göre sol atriyal ileti, interatriyal elektromekanik gecikme ve sol atriyal elektromekanik gecikme anlamlı olarak uzun bulundu. Efor testine hipertansif yanıtı olanlarda kardiyovasküler olaylar ve atriyal fibrilasyomn riskinin non invaziv olarak erken tespit edilmesi ile kardiyovasküler istenmeyen olaylarıın önüne geçilebilir. Yinede bu bulguların doğrulanması için daha geniş ve daha çk randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler; efor testi, aşırı hipertansif yanıt, elektromekanik gecikme

Atriyal fonksiyonEkokardiyografiElektrokardiyografi-ambülatuar+2
Ahmet Ferhat Kaya
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transkateter aortik kapak implantasyonu uygulanmış hastalarda, işlem öncesi hematolojik ve biyokimyasal parametrelerin 1 yıllık, 1 aylık ve hastane içi total mortalite üzerindeki etkisi

Amaç: Transkateter aort kapak implantasyonu (TAVİ), cerrahi riski yüksek olan hastalarda cerrahiye alternatif bir tedavi yöntemidir. Cerrahi risk, klasik cerrahi risk skorlama sistemleri ile belirlenmektedir. Bu çalışmadaki amacımız TAVİ işlemi uygulanmadan önce hastalardan alınan kanlardan, tüm merkezlerde pratik bir şekilde ölçülebilen hematolojik, biyokimyasal ve serum albümin/kreatinin oranı gibi parametreleri çalışarak, bu parametrelerin işlemden sonraki hastane içi, 1 aylık ve 1 yıllık sağkalım üzerine olan öngördürücülüğü araştırmak. Ayrıca mortalite üzerine etkili olabilecek bağımsız risk faktörlerini belirleyip, bu denli cerrahi riski yüksek olan kırılgan, yaşlı hasta grubunda TAVİ sonrası mortaliteyi azaltabilecek prediktör biyobelirteçler ile risk skorlama sistemlerinin gelişiminde katkıda bulunabilmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 01.04.2013-31.12.2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği'nde gerçekleştirilen, semptomatik ciddi aort darlığı (AD) olan ve cerrahi riski yüksek kabul edilen toplam 135 hasta alındı. Tüm hastalara transfemoral yoldan işlem uygulandı. Ciddi AD'nin ekokardiyografi ölçütleri kılavuzlara dayanarak belirlendi. Hastalar iki kardiyolog, iki kalp damar cerrahı ve bir anestezistten oluşan kalp takımı tarafından değerlendirilip karar verildi Çalışmaya alınma şartları temel olarak; hastalarda semptom bulunması, aort kapak alanının <1 cm2, ortalama aort kapak gradiyentinin>40 mmHg, STS skor ≥8 ve EuroSCORE II ≥8, fonksiyonel kapasitesinin ≥II veya SAVR için cerrahi kontrendikasyon bulunması yer almıştır. TAVİ uygulanan hastaların işlem öncesi klinik, labaratuvar ve ekokardiyografi verileri geriye dönük olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 135 hastanın (ortalama yaş 79,1±6,99 hastaların %58,5'i kadın) 16'sı hastane içinde, 15 hasta ilk 1 aylık süre içerisinde ve ilk 1 yıllık süre içerisinde 37 hasta öldü. Serum albümin/kreatinin oranı düşüklüğü hastane içi, 1 aylık ve 1 yıllık tüm nedenlere bağlı total mortalitenin bağımsız öngördürücüsü olduğu görüldü. Aynı şekilde albümin düşüklüğü, hastane içi ve 1 yıllık tüm nedenlere bağlı total mortalitenin bağımsız prediktörü olarak izlendi. Çalışmamızda TAVİ sonrası univarite analizlere göre hastane içi mortalitede, üre yüksekliği (p:0,01), serum albümin düşüklüğü (p:0,001), serum albümin/kreatinin oranı düşüklüğü (p<0,001), hematokrit düşüklüğü (p:0,05) ve nötrofil yüksekliği (p:0,05)'nin etkili olduğu görüldü. TAVİ sonrası 1 aylık mortalitede de serum albümin düşüklüğü (p:0,01), serum albümin/kreatinin oranı düşüklüğü (p:0,005) ve RBC düşüklüğünün (p:0,04) etkili olduğu izlendi. 1 yıllık mortalitede ise hemoglobin düşüklüğü (p<0,001), hematokrit düşüklüğü (p<0,001), üre yüksekliği (p<0,001), serum albümin düşüklüğü (p<0,001), serum albümin/kreatinin oranı düşüklüğü (p<0,001), kreatinin yüksekliği (p:0,03), lenfosit düşüklüğü (p:0,01), RBC düşüklüğü (p:0,03) ve STS skor yüksekliğinin etkili olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda TAVİ sonrası erken ve geç dönem mortalitenin bağımsız değişkenleri, serum albümin düşüklüğü ve düşük serum albümin/kreatinin oranıdır. TAVİ yapılacak hastalarda düşük serum albümini ve düşük serum albümin/kreatinin oranı erken ve geç dönem mortalitenin bağımsız prediktörü olması bu hasta grubunda malnutrisyonun, kırılganlığın ve kronik böbrek hasarının dikkat edilmesi gereken parametreler olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Aort darlığı, transkateter aort kapak implantasyonu, serum albümin/kreatinin oranı, mortalite

Aort hastalıklarıAort kapak stenozuAort kapağı+5
Bayram Arslan
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner kronik total oklüzyon saptanan hastalarda aterojenik indeksin kollateral gelişimi üzerine olan etkisi

Giriş ve Amaç: Koroner arterlerin kronik total oklüzyonu (KTO), damar lümeninin en az 3 ay boyunca tamamen tıkanması olarak tanımlanır. Koroner kollateral dolaşım (KKD) normal kalpte bulunan ve kan akımını bozan kritik bir darlık veya total tıkanma oluştuğunda, lezyonun distalinde kalan miyokart dokusunun perfüzyonunu ve canlılığını korumak için iskemik miyokart dokusuna kan akışını sağlamak amacı ile, aynı koroner arterin bölümleri arasında veya farklı koroner arterler arasında kronik, uyum sağlayıcı bir cevap olarak oluşan vasküler yapılar olarak tanımlanabilir. Birtakım kardiyovasküler risk faktörlerinin koroner kollateral dolaşımının gelişiminde olumsuz rol oynadığı gösterilmiş olsa da, yeterli bir kollateral ağı oluşması açısından, hastalar arasında neden farklılıklar olduğu konusu halen netlik kazanmamıştır. Bu çalışmamızda kollateral gelişimi üzerine etkili faktörlerden biri olan aterojenik plazma indeksi (AİP) ile koroner kollateral dolaşım (KKD) gelişimi arasındaki iliskiyi göstermeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Hastanesi kardiyoloji kliniğinde 03/2014-11/2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen koroner anjiografi serisinde, hastaların verileri retrospektif olarak tarandı. En az bir koroner arterinde kronik total oklüzyon (%100 darlık olması) saptanan hastaların hastane kayıtları incelendi. Çalışma kriterlerine uyan 451 hastanın koroner anjiyografi öncesi; trigliserid düzeyleri, HDL düzeyleri, trigliserid / HDL oranları ve aterojenik plazma indekslerine bakıldı. Kollateral dolaşım ise Rentrop kollateral sınıflamasına göre değerlendirildi. Rentrop grade 0 ve 1 olanlar zayıf kollateral, grade 2 ve 3 olanlar iyi kollateral şeklinde gruplandırıldı. Hastaların rutin bakılan kan tetkikleri, klinik risk faktörleri, koroner kollateral dolaşım sınıfı ve aterojenik plazma indeksleri ile birlikte dökümante edildi. Bulgular: Kollateral sınıflamasına göre hastaların demografik ve klinik özellikleri ile yapılan analizde; zayıf kollateral grubunda, diyabetes mellitus (p<0,001) ve sigara öyküsü (p<0,001) ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla saptanırken, hipertansiyon (p=0,123) ve aile öyküsü (p=0,059) ortalamaları ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha fazla saptandı. Anjiyografik bulgular ile yapılan analizde; her üç koroner arter kıyaslandığında genel olarak RCA'da daha fazla kronik total oklüzyon (KTO) saptanmıştır. RCA'daki KTO lezyonlarına karşı, istatistiksel olarak anlamlı saptanmasa da iyi kollateral gelişimi daha fazla saptandı (p=0,133). LAD (p=0,397) ve CX'teki (p=0,724) KTO lezyonlarına karşı ise, istatistiksel olarak anlamlı saptanmasa da zayıf kollateral gelişimi daha fazla saptandı. Laboratuvar ve ekokardiyografi bulguları açısından iki grup karşılaştırıldığında ise; zayıf kollateral grubunda, açlık glukoz değeri (158,5±75,60'e karşı 132,3±55,23, p<0,001), trigliserid değeri (186,7±86,75'e karşı 143,9±69,16, p<0,001), total kolesterol değeri (183,9±47,95'e karşı 173,4±46,63, p=0,019), trigliserid / HDL oranı (5,04±3,13'e karşı 3,56±2,12, p<0,001) ve aterojenik plazma indeksi (AİP) (0,63±0,25'e karşı 0,48±0,25, p<0,001) açısından istatistiksel olarak anlamlı oranda daha yüksek saptandı. Kollateral gelişimi ile aterojenik plazma indeksi (AİP) arasında korelasyon analizi yapıldığında, zayıf derecede negatif korelasyon olup istatistiksel olarak anlamlı bulundu (rs= -0,299, p<0.001). Aterojenik plazma indeksi (AİP) ile kollateral gelişimi arasındaki ilişkiyi incelemek için yapılan multivariate logistik regresyon analizinde, diğer faktörlerden bağımsız olarak (OR: 0,083, %95 CI: 0,035-0,196, p=0,000) istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Buna göre aterojenik plazma indeksindeki (AİP) düşüklük, iyi kollateral arter gelişiminin bağımsız öngördürücüsü olduğu saptandı. Yapılan ROC analizinde; aterojenik plazma indeksi için 0,58 cut-off değeri alındığında, %64,7 sensitivite, %66,2 spesifite ile zayıf kollateral varlığı ile ilişkili olduğunu tespit ettik. Sonuç: Kardiyovasküler hastalıklar açısından riskli bireylerin tespit edilmesinde, özellikle aile bireylerinde koroner kalp hastalıkları öyküsü bulunan kişilerde, basit, non-invaziv, hızlı sonuç alınabilen, ekonomik ve aynı zamanda önemli bir değere sahip olan aterojenik plazma indeksi dikkatlice değerlendirilmelidir. Bu çalışma ile aterojenik plazma indeksindeki yüksekliğin zayıf kollateral gelişimiyle ilişkili bağımsız bir faktör olduğunu ortaya koyduk. Bu nedenle aterojenik plazma indeksini oluşturan parametrelerin sıkı takibi ve bu değerin düşürülmesine yönelik yaklaşımlarla, kardiyovasküler hastalıkların gelişmesi azaltılabilir. Ayrıca hastalık gelişenlerde, kollateral gelişimi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak açısından oldukça önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Kollateral gelişimi, kronik total oklüzyon, aterojenik pazma indeksi, trigliserid/HDL oranı

Kolesterol-HDLKollateral dolaşımKoroner arter hastalığı+1
Tuncay Güzel
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı ciddiyeti ile anksiyete-depresyon ilişkisi

Amaç: Kardiyovasküler hastalıklar dünyada ölümlerin önde gelen sebeplerinden olup Koroner Arter Hastalığı (KAH) bu kategorideki en yaygın hastalıktır. Daha önce yapılan bir çok çalışma, anksiyete ve depresyonun Stabil Koroner Arter Hastalığında (SKAH) prognostik öneminin olduğunu ve aynı zamanda sağlıklı bireylerde KAH gelişimi ile ilişkili olduğunu desteklemiştir. Bu çalışmanın amacı Stabil Anjina Pektoris (SAP) öntanısıyla koroner anjiyografi (KAG) yapılmış olan hastalarda, anksiyete ve depresyondüzeylerini ve KAH ciddiyeti ile anksiyete depresyon arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Dicle Üniversitesi Kalp Hastanesi Kardiyoloji birimine Şubat 2016 ile Nisan 2016 tarihleri arasında başvuru yapan ve yapılan rutin tetkikler sonrası SAP tanısıyla koroner anjiyografi planlanan 138 hasta ve rutin iş yeri muayenesi için başvuran 31 sağlıklı yetişkin kişi dahil edildi. KAG işleminden en az 2 saat önce aynı gün içinde Beck Depresyon Envanteri (BDE) , Beck Anksiyete Envanteri (BAE), STAI-1 ( Durumluk Kaygı Ölçeği) dolduruldu ve KAG işleminden sonra yine aynı gün içinde, hastalara işlem sonucuyla ilgili bilgi verildikten en az 1 saat sonra STAI-1 hastalar tarafından tekrar dolduruldu. Anjiyografi yapılmayan sağlıklı kişilerden oluşan kontrol grubundaki kişiler tarafından sadece BDE ve BAE dolduruldu. KAH ciddiyeti Gensini skoru kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: KAG yapılan ve normal koroner arter (NCA), nonkritik ve kritik koroner arter darlığı saptanan gruplarda BDE skoru sırasıyla, 12,5, 13,5 ve 11,8 (p>0,05) saptandı, BAE ise sırasıyla 42,7, 43,2 ve 42.5 (p>0,05) saptandı. Kontrol grubunda BDE ve BAE 6,8 ve 40,9 (p<0,05) saptandı. KAH olan hastalar içinde düşük Gensini skoru olanlarda ve yüksek Gensini skoru olanlarda BDE sırasıyla 12,6 ve 12,2 (p>0,05), BAE skoru ise 17,8 ve 16,2 saptandı ( p>0,05). Sonuç: Koroner Arter Hastalığı öntanısıyla KAG yapılan ve NCA, nonkritik koroner arter darlığı ve kritik koroner arter darlığı saptanan hastalar arasında anksiyete ve depresyon skorları açısından anlamlı farklılık görülmedi. Fakat sağlıklı kişilerden oluşan kontrol grubuna göre bu gruplarda anksiyete ve depresyon skorlarının anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. KAH olanlarda Gensini skoru ile anksiyete ve depresyon skorları arasında korelasyon görülmedi. Anahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı, Anksiyete, Depresyon

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıDepresyon+3
Tuba Makca
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner kollateral dolaşım ile visseral yağ arasındaki ilişki

Kollateral dolaşım, koroner damarlarda kalbin ihtiyacını karşılayacak kan akımının sağlanmasında yetersizlik olduğu durumlarda devreye giren ve ihtiyacı karşılayan potansiyel alternatif bir kaynak olması dolayısıyla oldukça önemlidir.İleri derece koroner darlığa bir yanıt olarak meydana gelen bu kollaterallerin aynı derecede koroner arter hastalığına sahip bireyler arasında dahi farklılık göstermesi altta yatan çeşitli faktörlerden kaynaklanmaktadır.Biz çalışmamızda kollateral gelişimi üzerine etkili faktörlerden biri olan visseral yağ oranı ile koroner kollateral dolaşım gelişimi arasındaki iliskiyi gösterdik.Kliniğimizde koroner anjiyografisi yapılan ve koroner arterlerinden en az birinde %90 ve üzerinde kritik darlığı saptanan hastalar arasından seçim yapıldı.Çalışma kriterlerine uyan 148 hastanın Biyoelektrik impedans analizi(BİA) yöntemi ile visseral yağ oranları belirlenerek önceki çalışmalara uygun olarak; 1 ve 9 arası ile 10 ve üzeri şeklinde iki gruba ayrıldı.Kollateral dolaşım ise Rentrop kollateral sınıflamasına göre değerlendirildi. Rentrop grade 0 ve 1 olanlar kötü kollateral, grade 2 ve 3 olanlar iyi kollateral şeklinde gruplandırıldı.Kollateral sınıflamasına göre yapılan analizde kötü kollateral grubunda visseral yağ oranı, vücut kitle indeksi(VKİ), bel çevresi ortalamaları daha fazla saptandı.Bu fark kötü kollateral grubuna göre iyi kollateral grubunda visseral yağ oranı (p=0.011), vücut kitle indeksinde (p=0.040) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. ROC analizinde visseral yağ düzeyindeki artışın % 72.7 sensitivite, % 58.5 spesifite ile kollateral gelişimini azaltığını tespit ettik.Kollateral gelişimi üzerinde visseral yağ oranının VKİ ve bel çevresine gore daha güçlü konumda olduğunu gösterdik.Bu çalışma ile visseral yağ oranınındaki artışın kötü kollateral gelişimi ile ilişkili bağımsız bir faktör olduğunu ortaya koyduk.BİA yöntemi ile visseral yağ oranı tespiti pratik, hızlı, invaziv bir işlem uygulanmadan ve ucuz bir şekilde günlük klinik kullanımda kullanılarak hastaların visseral yağ oranı belirlenebilir.Anahtar Kelimeler: Kollateral dolaşım, visseral yağ oranı, koroner arter hastalığı

Epikardiyal yağ dokusuKollateral dolaşımKoroner arter hastalığı+3
Adem Aktan
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stabil anjinalı hastalarda koroner arter hastalığı ciddiyeti ile fibrinojen/albumin oranı arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, inflamatuar bir süreç olan aterosklerozun yaygınlığını gösteren bir parametre olarak fibrinojen/albümin oranı ile koroner arter hastalığı ciddiyeti arasındaki ilişkiyi göstermektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Hastanesinde Mart 2016 ile Haziran 2016 tarihleri arasında çalışmaya katılan 135 hasta üzerinde uygulandı. 40-85 yaş aralığındaki "Avrupa Kardiyoloji Derneği" 2013 Kararlı koroner arter hastalığı kılavuzuna göre stabil anjina pektoris tanısıyla koroner anjiografi yapılmış hastalar çalışma kapsamına alındı. Syntax skoru ile aterosklerozun ciddiyeti değerlendirildi. Hastalar normal koroner arter (NKA) saptananlar kontrol grubu olarak (n=65), koroner darlık saptananlar da hasta grubu (n=70) olarak ikiye ayrıldılar. Hasta (koroner) grubu da Syntax skoruna göre iki alt gruba ayrıldı. Düşük Syntax skoru olan hastalar (n:45) bir grubu teşkil ederken orta-yüksek Syntax skoru olan hastalar (n:25) diğer grubu teşkil etti. Gruplar arasında demografik ve klinik özellikler benzerdi. Grupların fibrinojen/albümin oranı karşılaştırıldı. Bulgular: Fibrinojen/albümin oranı kontrol grubunda 82,8±19,2, koroner grubunda 103,8±47,0 olarak saptandı ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı olarak bulundu (p=0,001). Fibrinojen/albümin oranı syntax skoru düşük olan grupta 91,8±25, syntax skoru orta-yüksek olan grupta 125,5±66,3 olarak saptandı ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlı olarak bulundu (p=0,011). Syntax skoru derecesi ile fibrinojen/albümin oranı arasında istatistiksel olarak anlamlı zayıf derece pozitif korelasyon bulundu (r=0,359, p=0,002). Syntax skoru derecesi ile hastaların yaşı arasında da istatistiksel olarak anlamlı zayıf derece pozitif korelasyon bulundu (r=0,282, p=0,018). NKA+düşük syntax skorlu gruba karşı orta-yüksek syntax skorlu grubu karşılaştırarak yapılan multivariate logistik regresyon analizinde fibrinojen/albümin oranı, hastaların yaş ve cinsiyetlerinin syntax skoru derecesini etkileyen değişkenler olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık oluşturduğu saptandı. Fibrinojen/albümin oranı için OR:1,031, %95 CI (1,014-1,048), p<0,001 idi. Verilerin ROC analizinde fibrinojen/albümin oranının 85 ve üzeri değerlerinin %68 sensitivite, %57 spesifite ile koroner arter hastalığının ciddiyetini gösterdiği saptandı.

AlbüminlerAnjina pektorisFibrinojen+4
Leyla Çiftçi
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple skleroz hastalarının sol ventrikül fonksiyonların strain ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

Multiple skleroz (MS), merkezi sinir sisteminde (MSS) beyaz madde ön planda olmak üzere fokal demiyelinize plaklarla karakterize kronik inflamatuar bir hastalıktır. Bu açıdan MS; kronik, otoimmün, inflamatuar, demiyelinizan ve nörodejeneratif bir hastalık olarak tanımlanır. Multiple sklerozun akciğer, üriner sistem ve gastrointestinal sistem benzeri farklı organlarda oluşturduğu anormallikler bilinmesine rağmen kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri iyi bilinmemektedir. Literatürde sağ ventrikül (SğV) ve sol ventrikül (SV) fonksiyonlarını inceleyen az sayıda çalışma vardır ve bu çalışmaların sonuçları çelişkili olarak görülmüştür. MS'de kardiyovasküler sistem disfonksiyonu sık rastlanan bir bulgudur. MS hastalarındaki kardiyovasküler sistem bozuklukları otonom sinir sistemi disfonksiyonu sebebiyle olabilir. Kardiyovasküler sempatik ve parasempatik testlerdeki anormallikler birçok yazar tarafından rapor edilmiştir. MS'deki kardiyak etkilenmenin, yeni ekokardiyografik yöntemler ile daha fazla araştırılmasına ihtiyaç vardır. Strain (S) ve strain rate (SR) ekokardiyografinin, MS'deki subklinik miyokardiyal fonksiyon bozukluğunu göstermede yararlı olabileceğinden hareketle böyle bir çalışma planladık. Çalışmamız, 2016 yılında, Nöroloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve MS tanısı alan 44 hastadan oluşan hasta ve 40 sağlıklı bireyi içeren kontrol grupları üzerinde yapıldı. Bireylerin ekokardiyografi ile kardiyak fonksiyonları incelendi. Doppler kayıtlarından S ve SR verileri elde edildi. Hasta ve kontrol gruplarının yaş ve cinsiyet gibi değişkenleri her iki grupta benzerdi. Grupları karşılaştırdığımızda, hasta grubunda diyastolik fonksiyon bozukluğunun daha fazla olduğunu bulduk. MS hastalarındaki mitral anüler hızları sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha düşük ölçtük. MS hastalarında kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, bazal lateral, bazal anterior, mid inferior segmentlerdeki strain değerleri anlamlı olarak daha düşüktü. MS hastalarında SV ortalama S değerini anlamlı olarak daha düşük ölçtük (%-18,26±1,22 ve %-19,02±1,07, p=0,003). SR değerleri karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre MS hastalarında apikal lateral, mid septal, apikal septal, apikal anterior, apikal inferior segmentlere ait strain rate değerleri anlamlı olarak daha düşüktü. MS hastalarında SV ortalama SR değerini anlamlı olarak daha düşük ölçtük (-1,32±0,14 s־¹ ve -1,40±0,15 s־¹, p=0,008). Sonuç olarak, MS'de S görüntüleme tekniği ile sol ventrikül fonksiyonlarının, subklinik düzeyde bozulduğunu saptadık. MS'deki subklinik miyokardiyal fonksiyon bozukluğunun, S görüntüleme tekniği gibi hassas ve yeni yöntemlerle araştırılmasının faydalı olacağını düşünüyoruz.

Doppler ekokardiyografiEkokardiyografiKalp+6
Mehmet Özbek
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dekompanse kalp yetersizliği tanısı ile yatırılan hastaların başvurudaki serum kreatin/albümin oranının 1 yıllık mortalite ile ilişkisi

Amaç: İlerleyen tedavilere rağmen kalp yetersizliğinde (KY) mortalite yüksektir. KY'de mortaliteyi gösteren pek çok parametre bilinmektedir. Çalışmamızda dekompanse sistolik KY hastalarında serum kreatinin/albümin oranının bir yıllık mortaliteyle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Ekim 2014 ve Ekim 2015 tarihleri arasında sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (EF) ≤% 40 olan akut sistolik dekompanse KY tanısı ile yatırılan 80 hasta (37'si kadın) çalışmamıza dahil edildi. Çalışmaya alınan hastalar bir yıl sonunda tüm nedenlere bağlı ölüm gerçekleşen ve gerçekleşmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 80 hastanın 31'inde (%39) bir yıl sonunda ölüm gerçekleşti. Yaş ortalaması ölüm gerçekleşen grupta 69±14 yıl; %38.7'si (n=12) kadın; yaşayan grupta ise yaş ortalaması 66±12 yıl; %51'i kadın (n=25)' idi. Serum keratinin-albümin oranı yüksekliği, üre, kreatinin değeri artışı ve pretibial ödem varlığı ölüm gerçekleşen KY grubunda istatiski olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edildi (p<0.01). Ayrıca sol ventrikül EF, albümin değeri, lenfosit sayısı, sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri, ölüm gerçekleşen KY grubunda mortalite açısından anlamlı düzeyde düşük saptandı. Serum kreatinin/albümin oranı ölüm gerçekleşen grupta 0,68±0,27, yaşayan hasta grubunda ise 0,38±0,18 olup istatiksel açıdan anlamlı idi (p<0,01). Kreatin/albümin oranı 0.45 alındığında KY hastalarında 1 yıllık mortalite için sensitivite 0.81 ve spesifite 0.78 olarak tespit edildi. Sonuç: Kreatin ve kreatin/albümin oranının yükseklği ve albümin düşüklüğü, sistolik dekompanse KY hastalarında 1 yıllık tüm nedenlere bağlı mortaliteyi yani prognozu öngörmede kullanılabilecek basit, yararlı ve ek maliyet gerektirmeyen belirteçler olabilir. Fakat bu konuda daha kapsamlı ve yüksek sayıda hastanın dahil edildiği randomize kontrollü çalışmalara şüphesiz ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Kalp yetersizliği, kreatin/albümin oranı, albüm

AlbüminlerKalp hastalıklarıKalp yetmezliği+2
Mehmet Ali Işık
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asendan aort anevrizması olan hastalarda santral kan basıncı ve augmentasyon indexi

Amaç: Hipertansiyon ateroskleroz için bir risk faktörü olup aynı zamanda kalp, göz, beyin, böbrek ve vasküler yapılar üzerinde hedef organ hasarı yaparak önemli morbidite ve mortaliteye yol açmaktadır. Yapılmış olan çalışmalarda santral kan basıncı ve aortik sertlik artışının hipertansiyona bağlı uç organ hasarı ve artmış mortaliteyle yakın ilişkisi olduğu gösterilmiş. Aort anevrizma gelişimi hipertansiyonun neden olduğu hedef organ hasarlarınıdan birisidir. Fakat hipertansiyonu olan hastaların az bir kısmında anevrizma gelişimi gözlenmekte ve bir kısmında da daha belirgin aortik sertlik artışı izlenmektedir. Çalışmamızda hipertansiyonu olan hastalarda, eşlik eden asendan aort anevrizması olan ve olmayanlar arasında osilometrik bir yöntem olan arteriograf cihazı ile santral kan basıncı, santral nabız basıncı ve arteriyel sertlik değerlendirilmesinde kullanılan nabız dalga hızı (NDH) ve augmentasyon indeksi (Aix) parametrelerini karşılaştırmayı amaçladık. Metod: Çalışmaya tamamı hipertansiyon tanılı 83 hasta dahil edildi. Hastalar asendan aorta anevrizması olup olmamasına göre iki gruba ayrıldı. Asendan aort anevrizması olan grupta 44 (27 erkek, ortalama yaş 59 ± 11 yıl) hasta ve asendan aort anevrizması olmayan grupta 39 (20 erkek, ortalama yaş 58 ± 10 yıl) hasta çalışmada yer aldı. Hastaların demografik verileri elde edildikten sonra standart ekokardiyografi incelemesi yapılarak sol ventrikül diyastol sonu (SVDSÇ) ve sistol sonu (SVSSÇ) çapları, interventriküler septum (IVSd) kalınlığı, sol atriyum (LA) ve asendan aorta çapı, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF), standart diyastolik parametrelerden mitral E, A dalga hızları, E/A oranı, izovolumetrik relaksasyon zamanı (IVRT) ölçüldü. Hasta gruplarının santral kan basınçları ve aortik sertlik (stiffness) değerleri brakiyal arterden Mobil-O-Graph arteriyograf cihazı ile non-invazif olarak ölçüldü. Arteriyel sertlik göstergeleri olarak Aix ve NDH kullanıldı. Bulgular: Gruplarda yaş, sigara içme oranı, vücut kitle indeksi, hiperlipidemi ve hipertansiyon süresi arasında fark yoktu. Anevrizması olan grupta SVDSÇ, SVSSÇ, LA çapları, diyastolik disfonksiyon göstergesi olan E/e' oranı anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Arteriyel sertlik parametreleri anevrizma grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, ancak Aix (p=0,038) dışında istatistiksel farklılık saptanmadı. Santral nabız basıncı iki grupta benzer bulundu. Periferik ve merkezi sistolik basınçların farkı anevrizma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulundu. Anevrizma grubunda NDH ile yaş, sol atriyum çapı ve santral nabız basıncı arasında anlamlı pozitif yönde, E/A oranı ile anlamlı güçlü negatif yönde korelasyon vardı. Anevrizması olmayan grupta ise NDH ile yaş ve santral nabız basıncı arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi. Aix anevrizma grubunda yaş ile pozitif yönde, E/A oranı ile negatif yönde korelasyon gösterirken anevrizması olmayan grupta sadece E/A oranı ile anlamlı negatif yönde korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Hipertansiyonu olup asendan aort anevrizması olan hastalarda arteriyel sertlik artmıştır ve bu durum SV diyastolik fonksiyon bozukluğu ile ilişkilidir. Bu hasta grubunda aort anevrizması gelişimi aortik sertlikle ilişkili olabilir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca bu hasta grubunda artmış aortik sertliği belirlemede osilometrik ölçüm yapan arteriograf cihazı basit, ucuz, güvenilir ve yararlı bir yöntem olarak kullanılabilir.

AnevrizmaAortAort anevrizmaları+6
Abdulkadir Arpa
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik arter hastalığı olan hastalarda tasc sınıflamasının ciddiyeti ve hematolojik indeks arasındaki ilişki

Amaç: Periferik arter hastalıkları (PAH), dünya genelinde kardiyovasküler morbidite ve mortalitenin önemli nedenlerinden biri olup sıklığı giderek artmaktadır. Altta yatan temel patoloji ateroskleroz olduğundan iskemik kalp hastalıkları ve serebrovasküler hastalıklar ile birlikteliği sıktır. Birçok çalışma, sistemik inflamasyonun aterosklerozun başlamasında, ilerlemesinde ve izleminde önemli bir yere sahip olduğunu göstemiştir. Nötrofiller, lenfositler, plateletler ve eozinofiller inflamasyonda kilit rol oynayan hücreler olup özellikle nötrofiller salgıladıkları araşidonik asit metabolitleri, kemoatraktanlar ve süperoksid radikalleri ile inflamasyonun ilerlemesinde katkıda bulunurlar. Bunun yanında kanda ölçülen yüksek eritrosit dağılım aralığı (RDW), platelet dağılım aralığı (PDW), ortalama platelet hacmi (MPV) değerleri inflamatuar reaksiyonlar ile ilişkili bulunmuş ve aterosklerotik periferik arter hastalıklarında morbidite veya mortalite öngördürücüsü olarak kullanılabileceği fikri oluşmuştur. Bu çalışmada amacımız bu parametreler ve bunlardan elde edilen indeksler [nötrofil/lenfosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO), eozinofil/lenfosit oranı (ELO) ] ile TASC-II (Trans-Atlantic Inter-Society Consensus) sınıflamasına göre periferik arter hastalığı ciddiyetini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Eylül 2014 ve Ağustos 2017 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Kalp Hastanesi'nde PAH tanısıyla periferik anjiyografi yapılan 170 hasta dahil edildi. Hastaların laboratuar değerleri retrospektif olarak incelendi. TASC-II sınıflamasına göre hastaların lezyonları belirlendi ve hastalar, lezyonların anjiyografik olarak belirlenen ciddiyetine göre TASC-II AB (n:77) veya TASC-II CD (n:93) şeklinde iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, sigara içiciliği, hipertansiyon, diyabet, kronik böbrek hastalığı, hiperlipidemi) sorgulandı ve her iki grupta da rapor edildi. Bulgular: Gruplar arasında hipertansiyon dışında demografik özellikler bakımından anlamlı fark yoktu. Periferik anjiyografi yapılan 170 hastanın 106'sına perkutan girişim yapılmış olup bunların 60'ına stent takıldı. En fazla müdahale edilen arter süperfisyal femoral arter oldu (48 hasta). Yüksek NLO, PLO, ELO, RDW ve PDW değerleri ile TASC-II sınıflamasına göre PAH ciddiyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. MPV değerleri ile PAH ciddiyeti arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Korelasyon analizi yapıldığında TASC-II sınıflaması ile RDW arasında yüksek; NLO, PLO, PDW ile orta; ELO ile düşük düzeyde korelasyon saptandı. Sonuç: Plazma NLO, PLO, ELO, RDW ve PDW değerleri ile TASC-II sınıflamasına göre PAH ciddiyeti arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki mevcuttur. Basit bir tam kan sayımı ile ölçülebilecek olan bu belirteçler, PAH ciddiyeti ve yaygınlığı konusunda tahmin sağlayabilir. Ancak bu alanda literatürde yapılan çalışma sayısı çok az olduğundan başka çalışmalar ile bu ilişkinin doğrulanması gerekmektedir. MPV değerleri ile PAH ciddiyeti arasında ise anlamlı ilişki saptanamamıştır. Literatürde yapılan çalışmaların sayısı çok az olduğundan ve olan çalışmalar da çelişkili bilgiler içerdiğinden bu alanda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

EozinofillerEritrositlerKan trombositleri+6
Ahmet Taş
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında çok kesitli BT ile koroner kalsiyum skorunun değerlendirilmesi

Ateroskleroz zemininde gelişen KAH gelişmiş ülkelerde ve gittikçe tüm dünyada önde gelen mortalite nedenidir. KAH gelişimi kompleks ve kolay öngörülemeyen bir hastalık olup biyokimyasal, genetik ve çevresel bir çok faktörle ilişkilidir. KAH erken teşhis ve tedavisi ile ilgili invaziv, noninvaziv tanı metodları kullanılmaktadır. Noninvaziv tanı metodlarının kısıtlılıkları yeni tanı araçlarının kullanımını gündeme getirmiştir. ÇKBT nin yaygınlaşması ve yüksek doğrulukla koroner arter kalsiyum skorunu değerlendirmeye olanak sağlaması koroner arter kalsiyum skorunun KAH riskini ve prognozunu öngörmedeki yeri ile ilgili yeni tanı olanakları sunmuştur. Buda son zamanlarda bu konuda daha fazla çalışma ve veri toplanmasına yardımcı olmuştur.Çalışmamızda KAH bulunan grupta NCA grubuna göre istatiski anlamlılıkta artmış koroner arter kalsiyum skoru saptadık. Çalışma verilerimiz asemptomatik hastalarda KAH riskini öngörmede ve semptomatik olan düşük-orta riskli hasta grubunda konvansiyonel anjiografi kararı vermeden önce ÇKBT ile değerlendirilecek CAC skorunun hastanın KAH riskini belirlemede önemli bilgiler sağlayabileceği yönündeydi. Böylelikle konvansiyonel koroner anjiografi miktarı, işleme bağlı komplikasyon oranları ve maliyet azaltılabilir.Çalışmamızda AKS lu hasta gurubu ile SAP hasta gurupları arasında koroner arter kalsiyum skoru yönünden anlamlı fark saptayamadık. Bu nedenle kesitsel olarak değerlendirilen koroner arter kalsiyum skoru AKS gelişim riskini öngörmede yetersizdi. Bu konuda belkide aynı hasta grubunun koroner arter kalsiyum miktarındaki progresif artış akut kardiyayovasküler olay ile ilişkili olabilir veya bazal koroner arter kalsiyum skoruna göre uzun süreli takip koroner arter kalsiyum skoru ile akut kardiyovasküler olay ilişkisini daha iyi değerlendirilebilir. Bu konuda yapılacak daha geniş ve iyi dizayn edilmiş çalışmalarla koroner kalsiyum skoru ile akut kardiyovasküler olay ilişkisi ile ilgili daha tatmin edici sonuçlara ulaşılabilir.

Tuncay Taşkesen
Dicle University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut dekompanse kronik kalp yetersizliğinde pozitif inotrop tedavinin serum adiponektin düzeyi üzerine etkisi

Bu çalışmadaki amaç akut dekompanse kronik kalp yetersizliği ve pozitif inotrop tedavi ihtiyacı olan hastalarda levosimendan ve dobutamin tedavisinin serum adiponektin, BNP düzeyi ve LVEF'u, NYHA'ya göre fonksiyonel kapasite ve ekokardiyografik parametreler üzerindeki etkisini karşılaştırmaktı. Hastalar pozitif inotrop tedavisi için dobutamin ve levosimendan tedavisi alan gruplar şeklinde randomize edildi. Çalışmaya 44 hasta alındı ve 22 hastaya dobutamin diğer 22 hastaya da levosimendan tedavisi verildi.Tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3.günde hastaların serum adiponektin, BNP, Ekokardiyografik ölçümleri ve diğer rutin biyokimyasal parametreleri çalışıldı.Tedavi öncesinde her iki grup arasında klinik, demografik ve laboratuvar özellikleri açısından istatistiksel olarak bir fark görülmedi (p>0.05). Serum adiponektin düzeyi ile BNP arasında pozitif korelasyon (r=0.53, p<0,0001) ve adiponektin ile BMI arasında da negatif bir korelasyon olduğu gösterildi ( r= - 0.66, p<0,0001). Her iki tedavi grubunda tedavi öncesine göre tedavi sonrasında serum adiponektin, BNP düzeyleri, pulmoner arter sistolik basıncında anlamlı düşüş ve fonksiyonel kapasitede anlamlı düzelme olduğu gösterildi. Dobutamin tedavisi alan hastaların LVEF'da bir değişme görülmez iken levosimendan tedavisi sonrası LVEF'nun istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Her iki tedavi grubunda tedavi sonrası adiponektin seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı düşüş görüldü, bununla birlikte dobutamin ve levosimendan grubu arasında tedavi sonrası adiponektin düşüşü açısından kıyaslama yapıldığında levosimendan grubundaki düşüş daha anlamlıydı (p< 0.05).Tedavi sonrasında iki grupta da serum BNP düzeyinde, pulmoner arter sistolik basıncında ve fonksiyonel kapasitede istatistiksel olarak anlamlı düzelme görülmekle birlikte, bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı olmasa da levosimendan grubunda daha belirgindi (p> 0.05).Bu çalışmada akut dekompanse kronik kalp yetersizliği ve pozitif inotrop tedavi ihtiyacı olan hastalarda levosimendan tedavisinin, serum adiponektin düzeyindeki düşüşe ve LVEF'daki artışı üzerindeki etkisi dobutamine göre daha iyi olduğu gösterildi (p<0.05).Tedavi sonrası serum BNP düzeyi, pulmoner arter sistolik basıncı ve fonksiyonel kapasitedeki düzelme istatistiksel olarak anlamlı olmasa da levosimendan tedavisi sonrası daha iyi olduğu görüldü.

Mustafa Kaplangöray
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut koroner sendrom tanısıyla takip edilen erkek çocuk doğurmuş kadınlarda mikrokimerizmin erken koroner arter hastalığı gelişimi üzerine olan etkisi

Akut Koroner Sendrom tanısıyla takip edilen ve koroner anjiografik olarak koroner arter hastalığı saptanan 55 yaş altı erkek çocuk doğurmuş hastalarda mikrokimerizmin erken koroner arter hastalığı gelişimi üzerine etkisini araştırmak ve tanımlamak için bu çalışma planlandı.Çalışma kriterine uyan AKS tanısı ile takip edilen STEMI ve NSTEMI olarak gruplandırılan 31 hasta çalışmaya alındı. Koroner angiografileri yapılarak angiografik olarak koroner arterlerinde darlık saptanan hastalar PCR tekniğiyle Y kromozomu SRY zinciri aranarak mikrokimerizmin varlığı araştırıldı. Çalışmaya alınan hiçbir hastada Y kromozomu SRY zinciri saptanmadı.Sonuç olarak AKS tanısı ile takip edilen 55 yaş altındaki erkek çocuk doğurmuş hastalarda mikrokimerik etkinin erken koroner arter hastalığının immunoinflamatuar rolü üzerine etkisi saptanmadı.

Rojhat Altındağ
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

MGP gen polimorfizminin koroner arter hastalığındaki rolü

Koroner arter kalsifikasyonu (KAK) ,koroner ateroskleroz varlığı ile ilişkilidir.Koroner arterlerde duvar kalsifikasyonu ile koroner arter hastalığı(KAH) arasında çok güçlü bir ilişki bulunmaktadır.Subklinik aterosklerozun bir göstergesi olan KAK yükünün ,kişinin kardiyovasküler riski yönünden konvansiyonel risk faktörlerinden bağımsız olarak prognostik bilgi verdiği birçok çalışma ile kanıtlanmıştır. MGP (Matriks Gla protein )'nin arteryel kalsifikasyonun önlenmesinde oldukça etkin olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden kalsifikasyon inhibitörü olan MGP son zamanlardaki çalışmalarda daha da önem kazanmıştır.Matriks Gla Protein geninin yapısal ve özendirici gen bölgelerinde saptanan nükleotid değişimlerinin koroner arter hastası ve normal bireyler arasındaki dağılımının koroner arter hastalığı oluşumu ile ilişkisinin belirlenmesi için bu çalışma planlanmıştır.Çalışmaya Koroner arter hastalığı tespit edilen 58 hasta ile koroner arter hastalığı olmadığı tespit edilen 57 kontrol hastasından olamk üzere toplam 115 hastadan DNA analizi yapmak amacıyla kan örneği alındı. Elde edilen DNA'lar, MGP geninin kodlayıcı ve özendirici (promoter) bölgesindeki çeşitli nükleotid değişimlerini kapsayan, 3 çift primer seti kullanılarak Polimeraz Zincir Tepkimesi'ne (PZT) tabi tutuldu. Çoğaltılan gen bölgeleri RFLP yöntemi ile gen Polymorphismi yönünden analiz edildi.MGP geni özendirici bölgesinde yer alan T-138C ve G-7A değişimi ile genin 4. ekzonunda rastlanan Thr83Ala değişiminin incelendiği çalışmamızda her 3 gen polimorfizminin de gruplar arasındaki dağılımları belirlenmiştir. Yapılan ki-kare analizlerinde her 3 bölge için gruplar arasındaki dağılımda anlamlı bir fark görülmemiştirAnahtar Kelimeler: Koroner Arter Hastalığı ,Koroner Kalsifikasyon, Matriks Gla Protein, MGP Polimorfizmi

AterosklerozKalsifikasyonKoroner damarlar+3
Mehmet Zihni Bilik
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik kardiyomiyopatili hastalarda matrix gla protein gen polimorfizmi

Kalp yetmezliği günümüzün; önemli sağlık problemlerinden birini oluşturmakta ve prevelansı giderek artış göstermektedir. İskemik kardiyomiyopati koroner arter hastalığı nedeniyle oluşan miyokardiyal duvar hareket anormallikleriyle birlikte EF %40 altında olarak tanımlamakta olup Önemli morbidite ve mortalite nedenidir. İskemik kalp hastalığının temelinde Ateroskleroz yatmaktadır.Koroner arter kalsifikasyonu (KAK) ,koroner ateroskleroz varlığı ile ilişkilidir. Koroner arterlerde duvar kalsifikasyonu ile koroner arter hastalığı(KAH) arasında çok güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Subklinik aterosklerozun bir göstergesi olan KAK yükünün ,kişinin kardiyovasküler riski yönünden konvansiyonel risk faktörlerinden bağımsız olarak prognostik bilgi verdiği birçok çalışma ile kanıtlanmıştır. MGP (Matriks Gla protein )'nin arteryel kalsifikasyonun önlenmesinde oldukça etkin olduğu düşünülmektedir. Bu yüzden kalsifikasyon inhibitörü olan MGP son zamanlardaki çalışmalarda daha da önem kazanmıştır.Matriks Gla Protein geninin yapısal ve özendirici gen bölgelerinde saptanan nükleotid değişimlerinin İKM ve DKM'li hastalar arasındaki dağılımının belirlenmesi için bu çalışma planlanmıştır.Çalışmaya İKM'li olan 49 hasta ile DKM'si olan 74 kontrol hastasından olmak üzere toplam 123 hastadan DNA analizi yapmak amacıyla kan örneği alındı. Elde edilen DNA'lar, MGP geninin kodlayıcı ve özendirici (promoter) bölgesindeki çeşitli nükleotid değişimlerini kapsayan, 2 çift primer seti kullanılarak Polimeraz Zincir Tepkimesi'ne (PZT) tabi tutuldu. Çoğaltılan gen bölgeleri RFLP yöntemi ile gen polymorphismi yönünden analiz edildi.MGP geni özendirici bölgesinde yer alan T-138C ve 4. ekzonunda rastlanan Thr83Ala değişiminin incelendiği çalışmamızda her 2 gen polimorfizminin de gruplar arasındaki dağılımları belirlenmiştir. T-138C gen polimorfizmi için genotipler arasındaki analizde istatistiksel anlamlı farklılık bulundu (p=0.019). Ayrıca alleler arasında Ki-kare testi kullanılarak yapılan analizde istatistiksel farklılık bulundu(p=0.011).Bu çalışmanın sonucunda T-138C gen polimorfizmi ile İKM arasında anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: İskemik Kardiyomiyopati, Dilate Kardiyomiyopati, Koroner Arter Hastalığı, MGP Gen Polimorfizmi

AterosklerozKalp yetmezliğiKalsifikasyon+4
İlyas Kaya
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sistolik fonksiyonların korunduğu koroner arter hastalığında diyastolik fonksiyonların koenzim q10 ile ilişkisi

AmaçKoenzim Q10' un yüksek enerji gereksinimi olan miyokard gibi dokularda temel ATPkaynağı olan mitokondriyal oksidatif fosforilasyonda anahtar rol oynar. Kalbin diyastolikfonksiyonunun yüksek enerji gerektiren bir proçes olduğu, hücrenin enerjimetabolizmasındaki değişikliklerin de diyastolik disfonksiyona ve uygunsuz kardiyakremodellinge yol açtığı bilinmektedir. Çalışmamızda sistolik fonksiyonları korunmuş KAH'ta diyastolik fonksiyonlar ile Koenzim Q10 düzeyi arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Metod ve BulgularÇalışmaya 22(%34,4)' si kadın, 42(%65,6)' si erkek olmak üzere toplam 64 hasta alındı.Ortalam yaş 57,5±13,1 olarak hesaplandı. Hastaların 21 (%32,8)' inde Anlamlı KAH(-), 43(%67,2)' ünde Anlamlı KAH(+) mevcuttu. Plazma Koenzim Q10 düzeyi yönünden gruplarkarşılaştırıldığında Anlamlı KAH(+) olan grupta plazma Koenzim Q10 düzeyi istatikselanlamlılıkla daha düşük tespit edildi. Benzer şekilde plazma Koenzim Q10 düzeyi Mitralannulüs E'/A'<1 olan grupta istatiksel anlamlıkla daha yüksek olarak saptandı. AnlamlıKAH(+) olan 43 hasta DD varlığına göre iki gruba ayırıldı. Grupların klinik özellikleri,laboratuvar bulguları ve ekokardiyografik özellikleri benzerdi. Gruplar plazma Koenzim Q10düzeyleri yönünden karşılaştırıldığında önceki bulgular ile benzer şekilde DD olan gruptaplazma Koenzim Q10 düzeyleri daha yüksek tespit edildi. İstatiksel anlamlılığa ulaşılamadı.Anlamlı KAH(-) hastalarda da DD varlığında benzer sonuçlar elde edildi.SonuçTüm hastalarda DD varlığında plazma Koenzim Q10 düzeyinde artış tespit edildi. Buartış sadece Mitral annulüs E'/A'<1 olan grupta istatiksel anlamlılığa ulaştı. Sistolikfonksiyonların korunduğu Anlamlı KAH(+) varlığında DD bulunan hastalarda da plazmaKoenzim Q10 düzeyinde artış saptandı. Fakat İsatatiksel anlamlılığa ulaşılmadı. Uygunsuzkardiyak remodellingin bulunmadığı sistolik fonksiyonların korunduğu KAH varlığında DDgelişiminde Koenzim Q10 eksikliğinin primer rol oynamayabileceği düşünüldü.Anahtar kelimeler; Koenzim Q10, Koroner Arter Hastalığı, Diyastolik Disfonksiyon

AterosklerozDiastolKalp fonksiyon testleri+4
Bernas Altıntaş
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalp yetmezliğinde fonksiyonel kapasite ile göz muayene bulguları ve oftalmik arter dopler parametrelerinin karşılaştırılması

AMAÇ: Kalp yetersizliğinde dolaşım yetmezliği ve konjesyon sonucunda yaşam kalitesi, fonksiyonel kapasite, egzersiz toleransı azalmaktadır. Tüm organların perfüzyonu bozulmakta ve organ fonksiyonları olumsuz etkilenmektedir. Bu çalışmada fonksiyonel kapasitedeki kötüleşme ile birlikte göz muayene bulguları ve gözü besleyen oftalmik arterin doppler parametrelerindeki değişimleri karşılaştırmayı amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: EF %45 ve altındaki sinüs ritmindeki 23 ile 84 yaşları arasındaki hastaları fonksiyonel kapasiteye göre üç gruba ayrıldı. NYHA Sınıf I olan 28 hasta,Grup I, Sınıf II olan 32 hasta Grup II, Sınıf III-IV olan 31 hasta Grup III olmak üzere gruplar oluşturuldu. Hastaların rutin tam kan, biyokimya çalışıldı, EKG `leri çekildi tüm hastaların EF ve FS hesaplandı. BMI (Body Mass İndex)' leri hesaplandı. Kalp yetersizliği risk faktörleri sorgulanarak hastalar Dicle Üniversitesi Göz Hastalıkları Polikliniğinde görme keskinliği, pakimetre ile kornea kalınlığı, Goldman Aplanasyon Tonometresi ile göz içi basıncı, biyomikroskop ve 90 `lık Wolk yardımıyla indirekt oftalmoskopi ile göz dibi muayenesi sonucunda tespit edilen hipertansif retinopati, diyabetik retinopati, retinal atrofi bulguları varsa bulgular kaydedildi. Tüm hastaların oftalmik doppler ultrasonografisi radyoloji kliniğinde yapıldı. Tüm bulgular SPSS 11.5 programı ile Kruskal-Wallis tek yönlü varyans analizi kullanılarak istatistiği yapıldı.BULGULAR: Gruplar arasında tam kan, biyokimya parametreleri, lipid profili, kalp yetersizliği risk faktörlerinden HT, DM, KAH, Hiperlipidemi, Kronik Böbrek Yetersizliği ve BMI açısından benzer özelliklere sahipti. Hastaların 49`u iskemik 42'si non iskemik kalp yetersizliği olan hastaların biyokimya parametrelerinden üre (p:0,006), total bilirubin (p:0,001) ve direkt bilirubin (p:0,003) seviyesinde FK `deki kötüleşme ile tedrici bir artış, serum Na düzeylerinde FK kötüleştikçe düşüş gözlendi (p:0,03 ). EF ve FS parametrelerinde FK kötüleşmesi ile birlikte istatistiksel olarak anlamlı olan bir azalma gözlendi (EF p:0,004, FS p:0,003).Göz muayene bulgularından sağ ( p:0,18) ve sol ( p:0,12) kornea kalınlığı, sağ (p:0,16) ve sol ( p:0,11) göz içi basıncı , göz dibi bulguları ile gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Oftalmik arter doppler parametrelerinde sol pik sistolik hızda (p:0,06 ) ve sol end diastolik hızda (p:0,09) analmlı olmayan bir azalma saptandı. Sağ pik sistolik hızda (p:0,07) ve sağ end diastolik hız (p:0,07)'da anlamlı olmayan azalma saptandı. Sağ rezistivite (p:0,64) ve sol rezistivite (p:0,64) indeksileri ile sağ pusatil (p:0,62) ve sol pulsatil (p:0,46) indeksleri arasında gruplar arasında anlamlı farklılığa rastlanmadı fakat fonksiyonel kapasitedeki kötüleşme ile anlamlı olmasada oftalmik arter akım parametrelerinde hafif bir bozulma olduğu gözlendi.SONUÇ: Yapılan çalışmada fonksiyonel kapasitede kötüleşme sonucunda karaciğer ve böbrek fonksiyonlarının, göz muayene bulguları ile oftalmik doppler parametrelerinin olumsuz etkilendiği ve perfüzyon bozukluğu oluştuğu ancak istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edildi.ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kalp yetersizliği, fonksiyonel kapasite, oftalmik doppler ultrason, oftalmik arter.

Fizik muayeneGöz hastalıklarıKalp+5
Hasan Murat Uğurlu
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST segment yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü geçirmiş hastalarda ortalama trombosit hacminin mortalite ve morbidite üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Koroner arter hastalığı, mortalite ve morbidite oranları düşünüldüğünde Amerika Birleşik Devletleri ve diğer endüstrileşmiş ülkelerde tek başına en önemli hastalıktır. Halen tüm ölüm sebepleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Ülkemizde TEKHARF çalışmasının 2009'daki son verilerine göre yaklaşık 3,1 milyon kişide koroner arter hastalığı bulunduğu tahmin edilmektedir. Koroner kalp hastalığının ülkemizde yıllık mortalitesi erkeklerde binde 7.1, kadınlarda ise binde 3.5'tir.Risk faktörlerinin azaltılması, Koroner arter hastalığının sebep olduğu morbidite ve mortalitenin azaltılması için yapılması gereken en önemli klinik yaklaşımdır. Koroner arter hastalığındaki major risk faktörleri hiperlipidemi, hipertansiyon, aile anamnezi, cinsiyet, sigara içimi ve diyabetes mellitustur. Son zamanlarda ortalama trombosit hacmininde risk faktörü olduğu yönünde bulgular elde edilmiştir.Büyük trombositler metabolik ve enzimatik olarak daha aktiftir ve artmış trombotik potansiyel içerir. Bu trombositler yüksek düzeyde P-selektin ve glikoprotein IIIa gibi prokoagülatör yüzey proteinleri salgılar.Bu çalışmada, ST segment yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü geçirmiş hastalarda ortalama trombosit hacminin mortalite ve morbidite üzerine etkisi değerlendirildi. Çalışmaya 67'si kadın 170 ST segment yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü tanılı hasta ve 70'i kadın 179 kontrol olmak üzere toplam 349 kişi dahil edildi. Hastalardan alınan kan örnekleri biyokimya laboratuarında çalışıldı.NSTEMI hastalarında kontrol grubuna göre MPV değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu. Hastane içi dönemde ve ilk iki yıl sonunda NSTEMI grubunda kalp nedenli mortalite ve morbiditede ortalama trombosit hacminin anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı.Anahtar Kelimeler; Koroner arter hastalığı, ST segment yükselmesi olmayan miyokard infarktüsü, Ortalama trombosit hacmi, mortalite ve morbidite

KardiyomiyopatilerKoroner hastalıkMiyokard enfarktüsü+4
Ali Fuad Kara
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol ventrikül diastolik disfonksiyonunda koroner sinüsün anatomik değişimi ve NYHA fonksiyonel sınıf ile ilişkisi

AmaçÇalışmamızda diastolik disfonksiyon,koroner sinüs ve NYHA fonksiyonel sınıf arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.Hipotezimiz ,koroner sinüs anatomik değişiminin,diastolik disfonksiyonda gelişen yapısal remodeling'in bir parçası olabileceğidirÇalışma planıÇalışmaya başvuru anında LVEF>%50 olan ve ekokardiyografik olarak diastolik disfonksiyon tespit edilen 121 hasta (38 erkek,83 kadın,) alındı.Kontrol grubunu ,ekokardiografik olarak diastolik fonksiyonları normal,EF> %50 olan 37 hasta (15 kadın 22 erkek) oluşturdu..Tüm hastaların ekokardiografik olarak koroner sinüs çapları ölçüldü.Her hastanın plazma NT-proBNP düzeyleri ölçüldü.Ekokardiyografik olarak ölçülen koroner sinüs çapı,diastolik disfonksiyon ve NT-proBNP,NYHA fonksiyonel kapasite arasındaki ilişki incelendi.BulgularKoroner sinüs çapı diastolik disfonksiyon grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu.( 0.71+0.13 cm ve 0.79+0.17 cm;p=0.006) NT-proBNP düzeyleri diastolik disfonksiyon grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu.( 8.99±6.86fmol/ml ve13.74±15.60fmol/ml p=0.010) Diastolik disfonksiyonu olan hastalar arasında ,koroner sinus çapı ve hastaların NYHA fonksiyonel kapasiteleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı.(p<0.95)Diastolik disfonksiyonu olan hastalarda,NYHA fonksiyonel kapasite kötüleştikçe NT-proBNP düzeyleri artmasına rağmen,anlamlı ilişki saptanmadı.( p<0.6)SonuçEkokardiyografik olarak diastolik disfonksiyon tespit edilen hastalarda koroner sinüs çapı,diastolik fonksiyonları normal hastalardan daha geniştir.Ekokardiyografik olarak koroner sinüsün anatomik değişiminin değerlendirilmesi,diastolik fonksiyonların değerlendirilmesinde ek katkı sağlayabilir.Anahtar kelimeler; diastolik disfonksiyon,koroner sinüs, NYHA fonksiyonel sınıf

Mehmet Han Mercen
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik ve non iskemik kardiyomiyopatili hastalarda diürnal kan basıncı değişimi

AMAÇ: Kalp yetmezliği nöro-endokrin sistem maladaptasyonu ile karakterize kronik bir süreçtir. Bu süreçte sempatik aktivasyonda artma,baroreseptör duyarlılığında azalma ve periferik rezistansta artma izlenmektedir. Bu durumun kan basıncının diürnal ritmini değiştirebileceği düşünülmüştür. İlleri derecede sistolik kalp yetersizliği olan hastalarda kan basıncının sirkadiyen değişiminin kontrollerden farklı olmadığını gösteren çalışmalar olsa da,çalışmalar; çoğunlukla ileri derecede sistolik kalp yetersizliği olan hastalarda nondipper ve reverse dipper durumun ağırlıkta olduğunu göstermektedir.Kalp yetersizliğinin etyolojisinin bu durum üzerindeki etkilerini inceleyen herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Amacımız iskemik ve noniskemik kardiyomiyopatili hastalar arasında kan basıncının sirkadiyen ritmini araştırmaktır.MATERYAL VE METOD: Ejeksiyon fraksiyonu <%40 olan,sol kalbi geniş,sinüs ritminde,ciddi derecede kapak hastalığı olmayan, diyalize girmeyen ve biventriküler pace takılı olmayan, 22 iskemik kardiyomiyopati ve 22 noniskemik kardiyomiyopati ile 22'si kontrol grubundan oluşan toplam 66 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan bütün hastaların hemogram ve rutin biyokimyaları çalışıldıktan sonra BMI ve GFR'leri hesaplandı. Bu hastaların ekokardiyografilerine bakılıp 24 saatlik ambulatuvar kan basıncı cihazi takılarak,hastalar çalışmaya alındı.BULGULAR: İKMP grubunda (21E, 1K), DKMP grubu (14E, 8K) ve Kontrol grubuna(13E, 9K) göre istatistiksel olarak anlamlı sayıda erkek hasta fazlalığı mevcuttu. Ayrıca, İskemik kardiyomiyopati grubunda, noniskemik kardiyomiyopati grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı statin kulanımı fazlalığı mevcuttu. Ejeksiyon fraksiyonları, yaş,DM,HT, GFR, BMI,hemogram, biyokimya parametreleri ve kullandığı ilaçlar bakımından iskemik kardiyomiyopati ve noniskemik kardiyomiyopati hastaları arasında istatistiksel olarak farklılık yoktu. Kontrol grubunda dipper, noniskemik kardiyomiyopati grubunda nondipper, iskemik kardiyomiyopati grubunda ise reverse dipper durum istatistiksel olarak anlamlı derecede fazlaydı. Gruplar arasında P< 0.001 idi.SONUÇ: İleri derecede sistolik kalp yetmezliği olan hastalarda kan basıncı diürnal ritmi değişmektedir. Çalışmamızda; DKMP grubunda %54 oranında non dipper, %27,3 oranında reverse dipper, İKMP grubunda ise %63,6 oranında reverse dipper,%27,3 oranında non dipper durum saptandı. Çalışmamızın verileri göz önünde bulundurulduğunda iskemik kardiyomiyopati grubunda reverse dipper durumun anlamlı oranda fazla olması nedeniyle ilerde olabilecek ölüm ve hastaneye başvurularında ve/veya yatışlarında noniskemik kardiyomiyopati grubuna oranla daha fazla olabileceği düşünülebilir. Her nekadar KKY hastalarında prognozu belirlemede AKBM `nın ve non dipper durumun yeri biliniyor olsa da bu hastalarda ilaç alma saatlerinin belirlenmesinde AKBM ` nın rolü göz önünde bulundurulmalıdır.

Kalp hastalıklarıKalp yetmezliğiKan basıncı+3
Ercan Taştan
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epikardiyal yağ dokusu kalınlığının sol ventrikül fonksiyonlarıyla ilişkisi

Amaç: Epikardiyal yağ doku kalınlığının sol ventrikülün sistolik, diyastolik ve kombine fonksiyonu üzerine olan etkisini incelemektir.Yöntem: Çalışmaya ekokardiyografik olarak epikardiyal yağ doku kalınlığı ölçülen 43 hasta dahil edildi. Hastalar epikardiyal yağ kalınlığına göre 2 gruba ayrıldı: grup 1 (<3 mm) ve grup 2 (?3 mm). Çalışma popülasyonunun tüm demografik özellikleri kaydedildi. Tüm çalışma popülasyonuna standart ve dokuDoppler ekokardiyografi yapıldı. Epikardiyal yağ kalınlığı ile diğer parametrelerin ilişkisi korelasyon analiziyle değerlendirildi. Sol ventrikül sistolik, diyastolik ve kombine fonksiyonunun bağımsız öngördürücülerinin bulmak için çok değişkenli analiz yapıldı.Bulgular: Grup 1 de 18 hasta (ortalama yaş 55 ± 13 yıl) ve grup 2 de 25 hasta (ortalama yaş 61 ± 10 yıl) vardı. Demografik özellikler ve ilaç kullanımları her iki grupta benzerdi. Sol ventrikül çapı, volümleri ve duvar kalınlıkları gibi temel eko parametreleri her iki grupta benzerdi. Gruplar arasında sol ventrikül sistolik fonksiyon açısından farklılık yoktu. Diyastolik ve Tei indeksi ile değerlendirilen kombine fonksiyon ise grup 2'de grup 1'e göre bozulmuş olarak bulundu. Çok değişkenli analizde, epikardiyal yağ kalınlığı, Tei indeksinin bağımsız öngördürücüsü olarak bulundu.Sonuç: Epikardiyal yağ kalınlığı, sol ventrikül fonksiyonları üzerinde olumsuz etkiye sahiptir.

Adipoz dokuAterosklerozDiastol+2
Gülhanım Kırış
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı nedeni ile aspirin kullanan hastalarda aspirin direncinin kardiyovasküler olay üzerine etkisi

Aspirin, aterotrombotik kardiovasküler olayların önlenmesinde kullanılan güçlü bir antiagregandır . Aspirin birincil ve ikincil korumada etkinliği MI ve iskemik CVO ispatlanmıştır. KAH ve CVO hastalığı olan olgular üzerine yapılan 145 randomize çalışmayı içine alan meta analizde 75-300 mg/ gün dozunda ASA tedavisinin ölümle sonuçlanmayan MI riskini %35 azalttığı vasküler olay riskini de %18 oranında azalttığı gösterilmiştir.(1-12) ASA birincil korumasında etkinliğini araştıran PHYSCİANS HEALT STUDY isimli çalışmada aspirinin plasebo ya oranla MI riskini %44 azalttığı gösterilmiştir.(2) İkincil korumanın araştırıldığı ISIS-2 çalışmasında ASA tedavisi gören hastaların plaseboyla karşılaştırılmasında re-infarktüs ve MI da anlamlı farklılıklar görülmüştür.(31)Biz çalışmamızda KAH nedeni ile düzenli aspirin kullanan hastalarda, Multiplate Platelet Fonksiyon Analizatörü ile daha önceden aspirin rezistansı baktığımız hastaları, retrospektif olarak taradık . KAH nedeni ile aspirin kullanan hastaları, tekrar kardiyovasküler olay geçiren ve tekrar kardiyovasküler olay geçirmeyenler olarak 2 gruba ayırarak sekonder aspirin tedavisine rağmen yeni bir kardiovasküler olay geçirme riskinin aspirin rezistansıyla ilişkisini araştırdık.Sonuç olarak KAH saptanan ve düzenli olarak aspirin kullanan olgularda aspirin direnci yeni kardiyovasküler olaya etkisi görülmemekle beraber, % 13 hastada aspirin rezistansı göstermekte ve bu hastalar antiagregan etkiden yoksun kalmaktadır. Bu nedenle aspirin tedavisi altında olan koroner arter hastalarında aspirin direnci araştırılarak tedaviye alternatif antiagreganların eklenmesi uygun olabilir. Aspirin direncine rutin bakılabilmesi ve gerçek prevalansını öğrenebilmek için bu grup hastalarda daha fazla prospektif, randomize çalışmaların yapılması gerektiği düşünüldü.

AspirinDirençlilikKardiyovasküler sistem+2
Halil Akın
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek yetmezliği hastalarında hemodiyaliz öncesi ve sonrası sağ ventrikül sistolik fonksiyonlarının ekokardiyografi ile değerlendirilmesi

ÖZET Amaç: Hemodiyaliz (HD) tedavisi gören Kronik Böbrek Yetmezliği (KBY) hastalarında HD esnasında uygulanan ultrafiltrasyon ile çekilen sıvıya bağlı olarak önyükte azalma meydana gelir. Bu çalışmadaki amacımız KBY hastalarında önyükteki azalmanın sağ ventrikül sistolik fonksiyonlarını belirlemede kullanılan yeni ve eski ekokardiyografik parametreler üzerine etkisini araştırmak ve bu ekokardiyografik parametrelerdeki değişimin çekilen sıvı miktarı ile ilişkili olup olmadığını belirlemektir. Metod: Sol ventrikül sistolik fonksiyonları normal, ciddi kalp kapak hastalığı olmayan ve HD tedavisi gören (yaş ortalaması 48 ± 15) 19?u kadın 11?i erkek olmak üzere toplam 30 KBY?li hasta çalışmaya alındı. Hastaların HD öncesi ve sonrasında ekokardiyografi ile; sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF), sol atriyum (LA) hacmi, sağ atriyum (RA) alanı, sağ ventrikül (RV) diyastol sonu alanı, pulmoner arter (PA) sistolik basıncı, sağ ventrikül fraksiyonel alan değişikliği (RV FAC), nabız dalgalı Doppler (PW) ve doku Doppler (TD) ile bakılan sağ ventrikül miyokard performans indeksi (RV MPI), sağ ventrikül doku dopler S?(RV S?) velositesi, izovolümetrik miyokardiyal akselerasyon (IVA), triküspit anuler plan yerdeğiştirme (TAPSE), sağ ventrikül çıkış yolu sistolik yerdeğiştirme (RVOT SE) parametreleri değerlendirildi. Bulgular: HD sonrası LV EF değerinin arttığı, LA hacmi, RA alanı, RV diyastol sonu alan ve PA sistolik basıncının belirgin bir şekilde azaldığı bulundu (p=0.001). Sağ ventrikül sistolik fonksiyonlarını belirlemeye yarayan PW ile bakılan RV MPI, RV S? ve RVOT SE parametrelerin HD sonrası anlamlı bir değişiklik olmadığı (sırası ile p=0.548, p=0.942, p=0.186) RV FAC, TD ile bakılan RV MPI, IVA ve TAPSE değerlerinin ise belirgin bir şekilde arttığı (sıra ile p=0.0001, p=0.001, p=0.0001, p=0.0001) bulundu. Sağ ventrikül sistolik fonksiyonlarını belirlemek için kullanılan bu parametrelerden sadece TAPSE?nin çekilen sıvı miktarı ile pozitif bir korelasyon (p=0.041 ve r=0.375) gösterdiği saptandı. Sonuç: Yaptığımız bu çalışma hipervolemik olup kalp boşlukları normal ve sol ventrikül sistolik fonksiyonları normal olan hastalardaki önyük azalmasının kalp boşluklarında küçülmeye ve sol ventrikül sistolik fonsiyonlarında artmaya neden olduğunu göstermiştir. Sağ ventrikül sistolik fonksiyonlarını belirlemeye yarayan PW ile bakılan RV MPI, RV S? ve RVOT SE parametrelerinin önyükten bağımsız olduğu; RV FAC, TD ile bakılan RV MPI, IVA ve TAPSE değerlerinin ise önyük bağımlı olduğu belirlenmiştir. Ayrıca TAPSE?nin çekilen sıvı miktarı ile korele olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, hemodiyaliz, sağ ventrikül sistolik fonksiyonları, ekokardiyografi

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikEkokardiyografi+3
Abdurrahman Akyüz
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter ektazi/anevrizması ile osteopontin seviyesi arasındaki ilişki

Amaç: Koroner Arter Ektazisi (KAE) anjiyografik olarak, koroner arter lümen çapının komşu normal proksimal segment çapına oranla lokalize veya diffüz şekilde 1.5 - 2 kat arasındaki genişleme olarak tanımlanır. 2 kattan daha fazla genişleme ise koroner arter anevrizması olarak adlandırılmaktadır. KAE ve anevrizmaları koroner anomalilerin nadir formlarıdır. Konjenital veya edinsel orjinli olabilirler. Edinsel KAE ve koroner arter anevrizma gelişiminin etyolojisinde en sık ateroskleroz olmak üzere, sistemik inflamatuvar hastalıklar, konnektif doku hastalıkları ve perkütan koroner girişime sekonder gelişen vasküler hasar sorumludur. KAE?nin abdominal aorta ve perferik arterler gibi vasküler yapıların diğer kısımlarında anevrizma oluşumu ile birlikteliği gösterilmiştir. Osteopontin bir matrisellüler proteindir. Osteopontin inflamatuar süreçte rol alan tüm hücrelerde (makrofaj, endotel hücreleri, düz kas hücreleri ve fibroblast) sentezlenir. Henüz KAE ile osteopontin arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada KAE ile osteopontin arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Metod : 07.05.2012 ? 30.04.2013 tarihleri arasında anjinal yakınma şikayeti ile Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı?na başvurup koroner anjiografi yapılan 88 hasta çalışmaya alındı. Hastalar KAE varlığına göre iki gruba ayrıldı. Toplanan kan örneklerinden hemogram, biyokimya, lipit profili ve ELISA yöntemiyle de osteopontin düzeyi çalışıldı. Tüm hastaların ekokardiyografik değerlendirilmesi yapıldı ve asendan aort çapının belirlenmesi için, sol ventrikül çıkım yolu (LVOT), sinüs valsalva ve sinotübüler bileşkeden ölçümler alındı. Bulgular: Çalışma grubunu oluşturan hastalar ile kontrol grubunu klinik ve demografik özellikleri karşılaştırıldığında,her iki grupta benzer bulundu. 45 KAE?li hastayı içeren ilk grubun yaş ortalaması 56.5 ± 8.3 ve 43 hastayı içeren koroner arter anatomisi normal olan ikinci grubun yaş ortalaması 53.7 ± 6.5 olarak tespit edildi. KAE grubunda osteopontin seviyesi normal koroner arter gruplarına göre daha yüksek saptandı (23.6 ng/ml ± 13.2 ng/ml ile 16.7 ng/ml ± 5.3 ng/ml, p=0.033). Her iki grubun Nötrofil/Lenfosit (N/L) oranı karşılaştırıldığında KAE grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (2.79 ± 2.6 ile 1.85 ± 0.6 p=0.024). Her iki grubun ortalama asendan aort çapı (3.4 cm ± 0.9 cm ile 3.0 cm ± 0.4 cm, p<0.001) ve diğer üç ölçüm bölgesinde de LVOT (2.4 cm ± 0.3 cm ile 2.2 cm ± 0.2cm, p <0.001), sinütübüler bileşke (3.0 cm ± 0.7 cm ile 2.7 cm ± 0.4 cm, p <0.001) ve sinüs valsalva ölçümleri (2.8 ± 0.4 cm ile 2.6 ± 0.3 cm, p <0.001) KAE grubunda anlamlı olarak daha geniş saptandı. Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgular inflamatuar sürecin bir parçası olan ve diğer vasküler yapılarda anevrizma oluşumu ile ilişkisi farklı çalışmalarla gösterilmiş olan osteopontinin, KAE oluşumunda da benzer şekilde rol oynadığını düşündürmektedir.

AnevrizmaAnjiyografiArterler+2
Önder Bilge
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epikardiyal yağ dokusu ile atriyal fibrilasyon arasındaki ilişki

Giriş ve amaç: Atriyal fibrilasyon (AF), klinik uygulamalarda en sık karşılaşılan aritmidir ve artmış mortalite ve morbitide ile ilişkilidir. AF patofizyolojisi kompleks olmasına rağmen inflamasyon ve AF arasındaki ilişkiyi destekleyen kanıtlar artmaktadır. Epikardiyal yağ kardiyak yapılara olan yakınlığı ve çeşitli proinflamatuar sitokinlerin kaynağı olması nedeniyle çoklu mekanizmalarla AF'nin patogenezinde sorumlu tutulmuştur. Çalışmamızın temel amacı ekokardiyografi ile ölçülen epikardiyal yağ doku kalınlığının (EYDK) atriyal fibrilasyon süresiyle korelasyonunu belirlemektir. Materyal ve metod: Temmuz 2012-Haziran 2013 tarihleri arasında Dicle Ünivertesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji hastanesi polikliniğine başvurup AF tanısı konan 60'ı hasta ve 20'si kontrol grubu olmak üzere 80 hasta çalışma açısından değerlendirildi. Atriyal fibrilasyon tanısı için başvuru esnasında tüm hastalardan 12 kanallı elektrokardiyografi cihazı ile 25mm/sn hız ve 10mm/mV kalibrasyon ile 12 derivasyonlu yüzey EKG kayıtları alındı. AF sınıflandırmasına göre atriyal fibrilasyonlu hastalar kronik, paroksismal , yeni başlangıçlı AF olarak 3 gruba ayrıldı. Yeni başlangıçlı AF terimi ilk kez tanı konmuş AF'li hastaları tanımlar, bu tanımlama AF'nin süresinden veya semptomlarından bağımsızdır. Paroksismal AF genellikle 48 saat içinde kendi kendine sonlanan AF'dir. Kronik AF, AF'nin varlığını hastanın veya doktorun kabul etmesi olarak tanımlanır. Hastaların demografik özellikleri sorgulandı. Tüm hastalara ekokardiyografik özellikleri belirlemek için 'General Electrics-Vivid 6'ekokardiyografi cihazı ile iki boyutlu ve M-mod ekokardiyografi uygulandı. EYDK parasternal uzun aks görüntüsünden sağ ventrikül serbest duvarının üzerinden ölçüldü. Elde edilen tüm veriler dökümente edilerek dosyalandı. Bulgular: Atrial fibrilasyon gruplarının her birinde 20 hasta vardı. Hastaların 39'u (%49) kadın ve 41'i (%51) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 63 ± 6 yıldı. Hipertansiyon hastalarda saptanan en sık komorbid durumdu (%43.8). Kontrol grubundaki katılımcılara göre kronik AF hastalarında EYDK anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla 4.2 ± 0.9mm vs. 5.6 ± 0.9mm, p<0.001). Atrial fibrilasyonun farklı altgrup analizinde, kronik AF'de paroksismal ve yeni başlangıçlı AF'ye göre, EYDK anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla 4.5 ± 0.9mm, p=0.001 ve 4.2 ± 1.0mm, p<0.001). Epikardiyal yağ doku kalınlığı kontrol, paroksismal ve yeni başlangıçlı AF grupları arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktu (sırasıyla 4.2 ± 0.9mm, 4.5 ± 0.9mm ve 4.2 ± 1.0mm). Sonuç: Epikardiyal yağ dokusundaki kalınlığın uzamış AF süresiyle ilişkili olduğu görüldü. Ekokardiyografik epikardiyal yağ kalınlığının ölçülmesi kolay ve güvenli bir yöntemdir. Bu nedenle, epikardiyal yağ dokusunun ekokardiyografik değerlendirmesi kardiyovasküler hastalıkların tanısı ve risk sınıflandırması için kullanabilir. Epikardiyal yağ dokusu AF'nin tedavisi için önemli bir hedef organ olabilir. Anahtar kelimeler: Epikardiyal yağ kalınlığı, ekokardiyografi, atriyal fibrilasyon

Aritmi-kardiyakAtriyal fibrilasyonEkokardiyografi+1
Ferhat Gündüz
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bruselloz tanılı hastalarda kardiyak fonksiyonel ve anatomik değişikliklerin araştırılması

Bruselloz Tanılı Hastalarda Kardiyak Fonksiyonel ve Anatomik Değişikliklerin Araştırılması Dr. İbrahim İLHAN Kardiyoloji Anabilim Dalı Uzmanlık Tezi Bruselloz mortalitesi düşük, morbiditesi yüksek zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır. Ülkemizde endemik olan bu hastalık sıklıkla kaynatılmamış süt ve süt ürünlerinin tüketilmesiyle insanlara bulaşır ve farklı klinik tablolar ile karşımıza çıkabilir. 1991 ile 2000 yılları arasında Sağlık Bakanlığı'na yıllık yaklaşık 9000 vaka bildirilmiştir (insidans: 14/100.000). Bruselloz tanılı hastalarda kardiyak komplikasyon oranı geniş serilerde %0-2 olarak raporlanmıştır. En sık izlenen kardiyak komplikasyon sağlıklı nativ bir kapağın tutulduğu endokardittir, sıklıkla aort kapak etkilenir, diğer olası kardiyak komplikasyonlar miyokard veya perikardın tutulduğu durumlardır ancak oldukça nadir izlenir. Tanı klinik belirti ve bulguların varlığında standart tüp aglütinasyon testinin pozitif (STA?160) olmasıyla konulmaktadır. Bu çalışmada bruselloz tanısı alan 32 hastada kardiyak bulguların araştırılması planlanmıştır. Bu amaçla tüm hastalara fizik inceleme, lipit profili, elektrokardiyografi (EKG), ambulatuar kan basıncı monitörizasyonu (AKBM), 24 saat holter takibi ve ekokardiyografik inceleme yapıldı. Çalışma Ocak 2012 ile Temmuz 2013 tarihleri arasında Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği ve Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kalp Hastanesinde yapıldı, Çalışmaya akut bruselloz tanısı konulan 32 hasta ile bruselloz olmayan 28 sağlıklı gönüllü alındı. Çalışmaya alınan 32 bruselloz olgusunun 18'i (%56,25) erkek idi. Hasta ve kontrol grubunda yaş ortalaması sırasıyla 22.04 ± 12.51 yıl (15-59 yıl) ve 27.05 ± 13,17 yıl; beden kitle indeksi (BKİ) ortalaması 23.21 ± 2.31 ve 24.38±2.44 olarak hesaplandı. Çalışma grupları yaş, cinsiyet, BKİ ortalaması açısından karşılaştırıldığında istatiksel olarak fark olmadığı görüldü (p<0.05). Reentri mekanizması yolu ile ciddi ventriküler aritmilere ve ani kalp ölümlerine sebep olduğu bilinen ve Miyokard repolarizasyonunda bölgesel heterojeniteyi gösterdiği kabul edilen QT dispersiyonu (Qtd), kontrol grubuna göre bruselloz tanılı hastalarda anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0.05). Uzun dönemde bu hastalarda aritmi gelişme riskinin arttığı düşünülebilir. Ancak, bu konuda daha geniş hasta populasyonu içeren, daha uzun dönem takip içeren prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Bruselloz, Kardiyovasküler sistem tutulumu, QT dispersiyonu

BrusellaBrusellozKalp fonksiyon testleri+4
İbrahim İlhan
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Riskli hastalarda kontrast madde nefropatisi ve sol ventrikül tei indeksi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç:Koroner anjiografi yapılan riskli hastalarda Tei indeksi ile değerlendirilen sol ventrikül fonksiyonlarının kontrast madde nefropatisi gelişimi üzerine etkisinin incelenmesi.Yöntem:Çalışmamıza, koroner anjiografi ve/veya perkutan koroner girişim uygulanan 51 hasta alındı.Hastalar kontrast madde nefropatisi gelişen ve gelişmeyenler olarak iki gruba ayrıldı: Grup 1 (13 hasta, ortalama yaş: 62.5±6.8 yıl) ve grup 2 (38 hasta, ortalama yaş: 62.4±9.6 yıl). Kontrast madde maruziyetinden 48-72 saat sonra,bazal kreatinin değerine göre %25 ve/veya 0.5 mg/dl artış kontrast madde nefropatisi olarak değerlendirildi.Tüm hastalara anjiografi öncesi konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi yapıldı. Doku Doppler ekokardiyografi verilerinden Tei indeksi hesaplandı.Bulgular:Her iki grup arasında cinsiyet dışındaki demografik özellikler açısından fark yoktu.Sol ventrikül sistolik (EF,Sm) ve diyastolik fonksiyonlarını (E/A,Em/Am,DT) gösteren ekokardiyografik parametreler her iki grupta benzerdi.Doku Doppler kaynaklı Tei indeksi değerleri açısından iki grup arasında anlamlı fark yoktu(sırasıyla; 0.42±0.09 ve 0.46±0.12, p=0.25).Sonuç: Kontrast madde nefropatisi açısından riskli ve EF'si korunmuş hastalarda Tei indeksi nefropati gelişim riskini öngörmede yetersizdir.

Böbrek yetmezliği-kronikEkokardiyografiKontrast maddeler+3
Mustafa Öztürk
Karadeniz Technical University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atriyal fibrilasyon (AF) gözlenen hastaların demografik, biyokimyasal ve hematolojik parametrelerinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç Atriyal fibrilasyon klinik uygulamalarda en sık karşılaşılan aritmi türüdür. Atriyal fibrilasyonun en önemli mortal ve morbid komplikasyonlarından birisi iskemik inmedir. Bu komplikasyonun bazı çalışmalarda tüm AF tiplerinde meydana gelme riskinin benzer olduğu belirtilmiştir. Antikoagülasyon tüm AF tiplerinde tromboembolik komplikasyonları önlemede kabul edilmiş bir tedavi modalitesidir. Çalışmamızda hastanemiz kardiyoloji polikliniğine başvuran veya kardiyoloji klniğinde yatarak takip edilen AF hastalarını 2010 Atriyal Fibrilasyon Tedavi Kılavuzu önerilerine göre; Atriyal Fibrilasyon tipine göre sınıflandırmış, AF tipine göre sınıflandırılmış olan hasta gruplarının Ejeksiyon Fraksiyonu, Sol Atriyum çapı, hematolojik ve biokimyasal parametreleri, kullandıkları ilaçları, eşlik eden hastalıkları karşilaştırılmış, hastalar iskemik inme gelişim riski CHADS2 ve CHA2DS2-VASc Skoruna göre, hastaların kanama riski HASBLED skoruna göre karşılaştırılmıştır. Materyal-metod Çalışmamızda Ocak 2012- Ekim 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji polikliniğine başvuran ve/veya kliniğinde yatan AF tanılı 200 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışmada Valvüler AF' li olgular dışlanma kriteri olarak kabul edildi. Hasta dosya kayıtları ve hastane sistemi üzerinden hastaların adı, soyadı, protokol numarası, telefon numarası, adres bilgileri, yaş, cinsiyet bilgileri, boy, kilo, AF türleri, eşlik eden hastalıklar (DM, HT, KAH, KY, İKMP, DKMP, HKMP, Tirotoksikoz, İskemik/Hemorajik İnme, GİA, Sistemik Emboli) , kullandıkları ilaçlar, OAK ve/veya antiagregan tedavi kullanımları, OAK tedavi almama nedenleri, başvuruda ortalama INR değerleri, rutin biyokimyasal ve hematolojik parametreler ile ekokardiyografi bilgilerine ulaşıldı. Hastalar telefon numaralarından aranarak eksik bilgilerine ulaşıldı. Hastaların iskemik inme riskinin hesaplanması için CHA2DS2-VASc, CHADS2 skorları belirlendi. Hastaların kanama riskinin belirlenmesi için HASBLED skoru hesaplandı. Daha sonra hastaların tüm verileri Paroksismal AF (PAF) ve Persistant-Permanent AF (PPAF) grupları arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular Çalışmaya alınan 200 hastanın 144' ü (% 72) persistent/permanent AF (PPAF), 56' sı (% 28) paroksismal AF (PAF)' idi. Hastaların 116' sı(%58) kadın, 84' ü (%42) erkekti. PAF' lı olgularla PPAF' li olgular arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık bulunamadı (p>0,05). Tüm hastaların yaşları ortalaması 68,72±11,67 yıl. PAF' lı olguların ortalama yaşı 63,94±12,39 yıl PPAF' li olguların ortalama yaşı 70,57±10,86 yıl her iki grup arasında anlamlı fark mevcuttu(p<0,001). Hastaların ortalama CHA2DS2-VASc skoru 3,52±1,72 PAF' lı olguların ortalama CHA2DS2-VASc skoru 2,67±1,68 PPAF' li olguların ortalama CHA2DS2-VASc skoru 3,85±1,63 olup her iki grup arasında anlamlı farklılık mevcuttu(p<0,001). PAF' lı hastalar ile PPAF' li olguların CHA2DS2 -VASc gruplarına göre Düşük-Orta risk gruplarının karşılaştırılmasında stroke riski açısından anlamlı fark izlenmedi(p:0,577). Düşük-Yüksek risk gruplarının karşılaştırılmasında stroke riski açısından anlamlı fark izlendi(p<0,001). Orta-Yüksek risk gruplarının karşılaştırılmasında stroke riski açısından anlamlı fark izlendi(p<0,001). İnme/TİA, KKY, Yaş>75 yıl, İskemik KMP oranları anlamlı olarak PPAF' li grupta daha yüksek düzeyde izlendi (p<0,05). Hastaların ortalama HASBLED skoru 1,95±1,17 PAF' lı olguların ortalama HASBLED skoru 1,32±1,02 PPAF' li olguların ortalama HASBLED skoru 2,20±1,14 olup her iki grup arasında anlamlı fark mevcuttu(p<0,001). PPAF' li grupta oral antikoagülan (warfarin) tedavi alma oranı ve efektif INR düzeyine ulaşma sıklığı anlamlı olarak daha yüksekti(p<0,05). PPAF' li grupta ACEİ/ARB, diüretik, digoxin, klopidogrel kullanma oranları anlamlı olarak daha yüksekti(p<0,05). Ekokardiyografik değerlendirmede PPAF' li grupta EF anlamlı olarak daha düşük ve sol atriyum çapı anlamlı olarak daha büyüktü(p<0,05). PPAF' li olgularda tam kan parametrelerinden NLR, platelet, RDW değerleri anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). PPAF' li olgularda üre, ALT, ürik asit, indirekt bilirubin, trigliserid, total kolesterol, LDL, HDL, glukoz, GGT, CRP, INR değerleri anlamlı olarak daha yüksek saptandı(p<0,05). Tüm Hastalarımızda oral antikoagülan tedavi almamanın en sık nedeni %61,7 ile "hekim tarafından başlanmama" olarak saptandı. Çalışmamızda PPAF' nin bağımsız prediktifleri HASBLED skoru, LA çapı, GGT bulundu. Tartışma AF hastalarının büyük çoğunluğu iskemik inme yönünden yüksek riske sahiptir. Çalışmamızda PAF' lı olguların kılavuzların belirttiği CHA2DS2-VASc skoruna göre benzer inme riskine sahip olduğu ancak PPAF' li olguların ise kılavuzların belirttiği CHA2DS2-VASc skoruna göre belirtilen inme riskinden daha yüksek riski sahip olduğu görüldü. Çalışmamızda PPAF' li olguların eşlik eden komorbiditeler açısından PAF' lı olgulara göre klinik durumu daha ağır hastalar olduğu görüldü. Hematolojik ve biokimyasal değerlendirmelerde PPAF' li olguların daha iyi olmayan sonuçlara sahip olduğu izlendi. Oral antikoagülan tedavinin inmeyi önlemedeki faydalarını gösteren önemli çalışmalara rağmen; yüksek inme riskine sahip AF hastalarının sadece dörtte birinin (%27) oral antikoagülan tedavi aldığı bunların da ancak yarısına yakını (%45) efektif INR değerine sahip olduğu görüldü. Günlük klinik pratiğini yansıtan bu çalışmada yetersiz oral antikoagülan tedavi alımının tıbbi kontrendikasyonlardan ziyade önemli bir nedeni olarak hekimlerin yetersiz reçetelemesi bulunmuştur. Sonuç Literatürde her ne kadar tüm AF türlerinde iskemik inme riskinin arttığı bildirilmekte ise de, bizim çalışmamızda PPAF' lı hastaların PAF' lı hastalara göre daha fazla komorbid hastalığa sahip olduğu ve daha yüksek oranda iskemik inme ve kanama riski taşıdıklarını desteklemektedir.

Aritmi-kardiyakAtriyal fibrilasyonDemografi+3
Fethullah Kayan
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

St segment yükselmesiz akut koroner sendrom ile başvuran yaşlı hastalarda girişimsel tedavi ile konservatif tedavinin altı aylık dönemde mortalite üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç Koroner arter hastalığı orta ve ileri yaştaki popülasyonu etkileyen dejeneratif ve inflamatuvar bir hastalıktır. Tanı ve tedavi seçeneklerindeki gelişmelere paralel olarak tüm dünyada yaşlı nüfusun giderek artması sonucunda yaşlı hastalarda koroner arter hastalığı (KAH) sıklığı ve akut koroner sendrom(AKS) sıklığı artmaktadır. Güncel kılavuzlar her ne kadar yaşlı hastaların genç ve orta yaşlı bireylerle benzer bir girişimsel strateji ile tedavisini önerse de bu hasta gurubunda yapılmış randomize kontrollü çalışmalar bulunmamaktadır. Ayrıca yaşlı hastalar farklı nedenlerle girişimsel tedaviden yeterince yararlanamamaktadır. Bu çalışmada, kliniğimize ST segment yükselmesiz akut koroner sendromla (NSTEAKS) başvuran 65 yaş ve üstü hastalarda girişimsel tedavi ve konservatif tedavi guruplarının 6 aylık mortalitelerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Metod Çalışmamızda; Ocak 2011-Mayıs 2013 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji kliniğinde yatan NSTEAKS tanılı 65 yaş ve üstü 300 hasta retrospektif olarak incelendi. 300 hastanın yarısı konservatif tedavi, diğer yarısı da girişimsel tedavi almış olanlar diye belirlendi. Hasta dosya kayıtları ve hastane sistemi üzerinden hastaların yaşı, fizik muayene bulguları, vital parametreleri, kullandıkları ilaçlar, rutin biyokimyasal ve hematolojik parametreleri, kardiyak biyobelirteçleri, EKG ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu(EF) kayıtlarına ulaşıldı. Daha sonra hastaların GRACE, CRUSADE skorları hesaplandı. 6 ay sonraki mortalite sonuçları telefonla ulaşılarak elde edildi. Tüm veriler girişimsel tedavi ve konservatif tedavi grupları arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular Çalışmaya 157'si kadın (%52) toplam 300 hasta alındı. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 74,72 ± 6,3 olup, konservatif tedavi grubu anlamlı olarak daha yaşlıydı (75,7 ± 6,7 vs 73,6 ±5,9 p:0,05). Yaş grubu arttıkça hastaların girişimsel tedavi alma oranları azalmaktaydı (65-74 yaş grubu: %57, 75-85 yaş grubu: %45, >85 yaş grubu: %21). Çalışmaya alınan girişimsel grup ve konservatif grup hastaları; GRACE ve CRUSADE skorları, sol ventrikül EF değerleri, koroner arter hastalığı öyküsü varlığı, diyabet varlığı, tansiyon arteryel değerleri, kalp hızı, troponin (+) olan hasta sayısı (NSTEMI tanılı hasta sayısı), kanama oranları açısından karşılaştırıldığında her iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızda mortalite oranı %13,6 idi. Girişimsel tedavi gurubunda 6 aylık mortalite anlamlı olarak daha düşüktü (%8,6 vs %18,6, p:0,018). Çalışmamızda 6 aylık mortalitenin öngördürücüleri; çok yüksek CRUSADE kanama riski, konservatif tedavi stratejisinin benimsenmesi, kardiyak biyobelirteçlerinin (troponin) pozitifliği olarak tespit edildi. Tartışma Genel nüfustaki yaş dağılımı ile ilişkilendirildiğinde ve genç yaş grubunun daha geniş olduğu ülkemiz ölçütlerine göre, NSTEAKS ile başvuran hastalar içinde yaşlı hastalar oldukça fazla bir yer tutmaktadır. Buna rağmen girişimsel tedavi alan yaşlı populasyonu fazla olmamaktadır. Bizim çalışmamızda, yaşlı hastalarda girişimsel tedavi alanlar, konservatif tedavi alanlara göre daha az mortalite riski taşımıştır. Yaşlı hastalara titiz bir risk değerlendirme sonrasında girişimsel tedavi yöntemi uygulandığında, mortalite yararı sağlanabilmektedir. Sonuç Çalışmamız yaşlı hastalarda girişimsel tedavinin mortalitede azalmayla ilişkili olduğunu ve girişimsel tedavinin 6 aylık sağkalımın bağımsız bir öngördürücüsü olduğunu ortaya koymuştur. Bu sonuçlar yaşlı hastaların da kapsamlı bir değerlendirmeden sonra girişimsel tedaviyi hak ettiğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Yaşlı hastalar, girişimsel tedavi, 6 aylık mortalite

Anjina pektorisKalpKalp hastalıkları+6
Ferhat İşik
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2013 yılında pulmoner tromboemboli geçiren hastalarda elektrokardiyografide fragmante QRS bulgusunun mortalite öngördürücü değeri nedir

Giriş ve Amaç: Pulmoner tromboemboli tanısı olan hastaların yüzey EKG'lerinde görülebilen QRS fragmantasyonu (fQRS)' in artmış hastane içi mortalite ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. PTE geçiren hastalarda on iki derivasyonlu EKG'de saptanan fQRS' in mortalite, morbidite veya hastane yatışlarında ön gördürücü değeri üzerine literatürde herhangi bir bilgi yoktur. Bu çalışmada amacımız, PTE tanısı olan veya yeni tanı alan hastaların EKG'de fQRS parametresinin olup olmadığına bakarak mortalitelerinde bir fark olup olmadığını değerlendirmek ve böylelikle, bu tip hastalarda, mortalite açısından riskli hastaların belirlenebilip belirlenemeyeceğini saptamaktır Çalışma planı: Çalışma grubumuzu 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) hastanesinin herhangi bir kliniğine veya polikliniğine başvuru yapan ve pulmoner emboli tanısı alan hastalar oluşturdu. 199 hasta alındı ve veriler geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, rutin laboratuvar parametreleri kaydedildi. Hastaların başvuru anındaki standart 12 derivasyonlu EKG kayıtlarına ulaşıldı ve elektrokardiyografiler fQRS varlığı açısından analiz edildi. Ayrıca hastaların bilgisayarlı tomografi görüntüleri değerlendirilip lezyon yeri olan damar kaydedildi. Bulgular: PTE tanısı almış 88 (%44,2) erkek, 111 (%55,8) kadın olmak üzere toplam 199 hasta dahil edildi. Çalışmamızda toplam 111 (55,8) hastada fQRS tespit edildi. Çalışmaya alınan 199 hastanın 31' inde (%15,6) hastane içi mortalite gerçekleşti. Fragmante QRS saptanan hastaların 23' ünde (%20,7) hastane içi mortalite gelişirken, fQRS saptanmayan hastaların 8' inde (%9,1) hastane içi mortalite gerçekleşti. Fragmante QRS saptanan grupta, hastane içi mortalite istatistiksel açıdan anlamlı olacak şekilde daha yüksek oranda saptandı (p=0,025). Çalışmaya alınan 199 hastanın 98' inde (%49,2) 3 yıllık takip içerisinde mortalite görüldü. Fragmante QRS saptanan hastaların 58' inde (%52,3) 3 yıllık izlemde ölüm gerçekleşirken, fQRS görülmeyen grupta 40 hasta (%45,5) takip sırasında mortalite izlendi. Fragmante QRS saptanan grupta tüm nedenli ölümler açısından istatiksel açıdan anlamlılığa ulaşmadığı görüldü (p=0,341). Hastalara uygulanan tedavide fQRS saptanan grupta trombolitik tedavi alanların oranı, fQRS saptanmayan grupta trombolitik tedavi alanlara göre istatiksel olarak anlamlılığa ulaşacak düzeyde yüksek bulundu (sırayla%15,3' e, %4,5, p=0,014). Fragmante QRS saptanan hastalarda, akut PTE saptanan ve hemodinamisi unstabil olan hasta oranı %17,1, fQRS saptanmayanlarda ise bu oran %12,5 olduğu görüldü ve istatiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi. Pulmoner tromboemboli lokalizasyonu ve PTE zamanı (hemodinamiyi etkileyen akut olay ve kronik olay) açısından karşılaştırıldığında; fQRS saptanan hastalar ile fQRS saptanmayan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmedi (p değeri sırasıyla 0,135 ve 0,366). Sonuç: Pulmoner emboli tanısı konan hastalarda, yüzey EKG' de fQRS varlığı hastaların hastane içi mortalitelerinde daha büyük riske sahip oldukları düşünülmektedir. fQRS saptanan pulmoner emboli tanılı hastalarda daha çok trombolitik tedavi aldığı görülmüştür. Ayrca, fQRS varlığı uzun dönem takipte mortalite ile ilişkisi net değildir. Anahtar Kelimeler: Fragmante QRS, Pulmoner Tromboembli, Hastane içi mortalite, Tüm nedenli ölümler

ElektrokardiyografiMortalitePulmoner emboli+2
Abdulla Arslan
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut koroner sendrom ile başvuran hastalarda frontal planda QRS aksı ile T aksı arasındaki açı f(QRS/T) değişiminin elektrokardiyografik ve angiografik bulgularla ilişkisi

Giriş ve Amaç: Akut miyokard infarktüsü ile başvurmuş hastaların yüzey EKG'de görülen artmış başlangıç frontal plandaki QRS aksı ile T aksı arasındaki açı (f(QRS/T)) değerinin artmış morbidite ve mortalite ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ancak akut ST yükselmeli akut miyokard infarktüsünde (STEMİ) revaskülarizasyon sonrası f(QRS/T) değerindeki değişimin değerlendirildiği bir çalışma yoktur. Çalışmamızın amacı, ilk kez akut STEMİ ile başvuran hastalarda f(QRS/T)'yi etkileyecek faktörleri tanımlayarak, bu faktörlerin varlığını klinik ve anjiyografik bulgularla karşılaştırmak ve bu şekilde riskli hastaların belirlenip belirlenmeyeceğini saptamaktır. Ek olarak reperfüzyon tedavisi öncesi ve sonrasındaki açı değerleri arasındaki farkın, reperfüzyon stratejisi ile olan ilişkisi ve hastane içi kötü prognostik olayları öngördürmedeki önemi de incelendi. Çalışma Planı: Çalışmamıza 01/06/2013 ile 31/12/2014 tarihleri arasında DEÜTF (Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi) hastanesi koroner yoğun bakıma ilk kez akut STEMİ ile başvuran 248 hasta alındı ve veriler geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik özellikleri, rutin laboratuar parametreleri kaydedildi. Hastaların 106'sına trombolitik tedavi, 142'sine primer perkutan koroner girişim (PKG) uygulanmıştı. Hastaların koroner yoğun bakım ünitesine yatış anındaki, trombolitik tedavinin başlangıcındaki, trombolitik tedaviden 30-60-90 dakika sonraki ve primer PKG' giden hastaların ise işlem sonundaki 12 derivasyonlu EKG kayıtlarına ulaşıldı. Elektrokardiyografiler başlangıç f(QRS/T) ve revaskülarizasyon stratejisi sonrasındaki f(QRS/T) yönünden analiz edildi. Bulgular: Başlangıç ortalama f(QRS/T) 74.3°±49.6 idi. Yapılan ROC analizinde başlangıç f(QRS/T) değerinin ≥ 95.6° olması %72.1 özgüllük ve %66.7 duyarlılık ile hastane içi mortaliteyi öngördü. Başlangıç f(QRS/T) değeri ≥ 95.6° olan hastalarda daha yüksek oranda hastane içi mortalite (%16'ya karşın %4.6, p=0.003), proksimal damar hastalığı (%68'e karşın %53.8; p:0.037) ve üç damar hastalığı (%30.7'ye karşın %12.7; p:0.001) saptandı. Ancak MI lokalizasyonu açısından her iki grup arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi (anterior Mİ: %48'e karşın %38.7; p:0.174). Bununla beraber, başlangıç f(QRS/T) değeri ≥ 95.6° olan hastaların daha düşük sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna (LVEF) (%43.6±9.6'ya karşın %47±9.6; p:0.013), daha düşük Hb değerlerine (13.3±1.8'e karşın 13.8±1.7; p:0.024), daha yüksek BUN değerlerine (19.7±11.4'e karşın 16.7±6.8; p:0.042), daha yüksek maksimum Troponin I (TpI) düzeylerine (61.1±33.6'ya karşın 41.3±34; p:<0.001), uzamış QRS sürelerine (93.8±23.7 msn'ye karşın 86.1±17.3 msn; p:0.012 ), daha az ST segment rezolusyonuna (STR) (%53.0±33.8'e karşın %64.3±34.6; p:0.020) sahip olduğu görüldü. Revaskülarizasyon sonrasındaki ortalama f(QRS/T) 60.6°±48.0 idi. Yapılan ROC analizinde revaskülarizasyon sonrası f(QRS/T) değerinin ≥ 89.6° olması ise, %77.8 özgüllük ve %62.5 duyarlılık ile hastane içi mortaliteyi öngördü. Revaskülarizasyon sonrası f(QRS/T) değeri ≥ 89.6° olan hastalarda hastane içi mortalite oranı anlamlı olarak daha fazla iken (%16.9'a karşın %5.3, p=0.011), proksimal damar hastalığı (%67.8'e karşın %55; p=0.083), üç damar hastalığı (%16.9'a karşın %18.5; p=0.785) ve Mİ lokalizasyonu (anterior Mİ oranı: %40.7'ye karşın %41.8; p:0.879) açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi. Bununla beraber, revaskülarizasyon sonrası f(QRS/T) değeri ≥ 89.6° olan hastaların daha düşük LVEF'una (%43.3±8.9'a karşın %46.8±9.8; p:0.018), daha yüksek maksimum TpI düzeylerine (55.1±30.1'e karşın 44.8±36.1; p:0.032), daha az oranda STR'una (%50.2±42.4'e karşın %64.0±31.5; p:0.009) sahip olduğu görüldü. Trombolitik tedavi ile rekanalize olan ve rekanalize olmayan hastalar karşılaştırıldığında; ortalama başlangıç f(QRS/T) değeri arasında anlamlı farklılık saptanmazken (78.9°±54.0'e karşın 78.6°±53.4; p=0.976); işlem sonu ortalama f(QRS/T) değeri rekanalize olmayan hasta grubunda (77.3°±52.9'a karşın 53.2°±42.8; p=0.033) daha yüksek olarak tespit edildi. Yapılan çok değişkenli analizde, işlem sonu f(QRS/T) değerinin > 89.6o olması (OR: 3.541, 95% CI: 1.235-10.154, p= 0.019) hastane içi mortalitenin bağımsız prediktörlerinden biri olarak tespit edildi. Sonuç: Akut STEMİ hastalarında başvurudaki artmış f(QRS/T) değeri iskemik tehdit altındaki miyokard alanının daha yaygın olduğunu gösterirken, işlem sonrasındaki artmış f(QRS/T) değeri daha yaygın miyokard alanının nekroza gittiğini gösterir. Bu yüzden işlem sonrası f(QRS/T) değeri LVEF, aritmik olaylar, kardiyovasküler nedenli ölümler ve tüm nedenli ölümler ile daha yakın ilişkilidir. Bununla birlikte, başlangıç f(QRS/T) değerinin ≥ 95.6° olması üç damar hastalığını ve proksimal lezyon varlığını öngördüren bir parametre olarak kullanılabilirken, işlem sonu f(QRS/T) değerinin üç damar hastalığı ve proksimal lezyon varlığı ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Anahtar Kelimeler: f(QRS/T) açısı, akut ST elevasyonlu miyokard infarktüsü, Hastane içi mortalite, Üç damar hastalığı, Proksimal damar hastalığı

AnjiyografiElektrokardiyografiKalp hastalıkları+4
İnci Tuğçe Çöllüoğlu
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Transkateter aort kapak implantasyonu (TAVI) yapılan hastaların uzun dönem takiplerinde mortalite oranlarının klasik cerrahi risk skorları ile karşılaştırılması ve mortalite üzerine etkili olan risk faktörlerinin belirlenmesi

ÖZET Giriş ve Amaç: Transkateter aort kapak implantasyonu (TAVİ) cerrahi riski yüksek hastalarda cerrahiye alternatif bir tedavi yöntemidir. Cerrahi risk, klasik cerrahi risk skorlama sistemleri ile belirlenmektedir. Bu skorlama sistemleri 30 günlük cerrahi mortaliteyi öngörmektedir ancak, TAVİ yapılan hastalarda genellikle riski olduğundan yüksek göstermektedir. Ayrıca, cerrahi risk skorlarının TAVİ yapılan hastalarda geç dönem mortalite için öngörüde kullanılıp kullanılamayacakları bilinmemektedir. Buna ek olarak TAVİ yapılan hastalarda geç dönem mortalite ile ilişkili risk faktörleri araştırılması gereken bir konu olarak güncelliğini korumaktadır. Çalışmamızın amacı, klasik cerrahi risk skorlarının TAVİ yapılan hastalarda geç dönem sağkalım üzerine öngördürücülüğünü araştırarak mevcut skorlama sistemlerinde olmayıp mortalite üzerine etkili olabilecek risk faktörlerini incelemek ve geç dönem mortalitenin bağımsız prediktörlerini belirlemektir. Çalışma Planı: Çalışmamıza Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Kliniği'nde Haziran 2012 ve Mart 2016 tarihleri arasında 119'u ciddi kalsifik AD ve 2'si semptomatik ciddi aort yetersizliği (AY) olup TAVİ uygulanan toplam 121 hasta alındı. Bu işlemlerin tamamı aynı deneyimli operatör ve ekibi tarafından yapıldı. Tüm hastalara işlem transfemoral olarak uygulandı. Ciddi AD'nin ekokardiyografi kriterleri güncel kılavuzlara dayanarak belirlendi. Hastalar iki kardiyolog, iki kalp damar cerrahı ve bir anestezistten oluşan kalp takımı tarafından değerlendirilerek komorbid durumlardan dolayı cerrahi AVR için inoperable kabul edilen ya da klasik cerrahi risk skorlarına göre yüksek riskli (STS skoru ≥10 ve/veya Log.EuroSCORE ≥20) ve/veya VARC-2'ye göre bu risk skorlama sistemlerinden bağımsız olarak cerrahi için herhangi bir yüksek risk faktörü olan hastalara TAVİ işlemi uygulanması kararı alındı. TAVİ yapılan hastaların işlem öncesi, hastane içi erken dönem ve hastane sonrası geç dönem takipteki klinik, laboratuvar ve ekokardiyografik verileri geriye yönelik incelendi. Bulgular: Hasta populasyonumuzun yaş ortalaması 78 ±7.7, yaşın ortanca değeri 80 (min:47 max:91) idi. Ortalama STS skoru 4.6±2.4, Log.EuroSCORE 27.4±9.7 ve EuroSCORE-II 7.9±4.6 idi. İşlem öncesi yapılan ekokardiyografide maksimum TAG 74±20.6 mm Hg, ortalama TAG 45.2 ±14 mm Hg ve aort kapak alanı(AKA) ortalama 0.57±0.14 cm2 idi. Hastaların işlem öncesi ejeksiyon fraksiyonları ortalama %49.5± %14.7 idi. İmplante edilen kapakların 30(%24.8)'u Edwards SAPIEN, 88(%72.7)'i Medtronic Core Valve veya Evolut R, 3(%2.5)'ü Direct Flow Medical idi. İşlem sonrası hastane yatış süresi ortalama 9.69±8.08 gün idi. 2 İşlem sonrası maksimum ve ortalama transaortik gradientlerin anlamlı olarak azaldığı, AKA'nın da anlamlı olarak arttığı görüldü (maksimum TAG:75.1±22.5'e karşın 16.7±7.8, P=0.010; ortalama TAG: 45.2 ±14'e karşın 8.2±4.3, P=0.017; AKA: 0.57±0.14' e karşın 1.88±0.36, P<0.001). Ekokardiyografik EF'de işlem sonrası anlamlı artış olduğu görüldü (%50.3±15.2' e karşın 54±13.8 P<0.001). İşlem öncesi 3. derece ve üzeri olan mitral yetersizliği (MY) oranı işlem sonrasında anlamlı olarak azaldı (P=0.035). İşlem sonrası 29 (%24.2) hastada kontrast nefropatisi (kreatin değerlerinde >%25 artış) gelişti. VARC-2'ye göre hastane içi mortalite oranı %1.6 (2 hasta) idi. İşlem sonrası 1 hastada erken dönemde iskemik SVO gelişti. 19 hasta (%15.7)'ya işleme bağlı olarak gelişen yüksek dereceli bloklar nedeniyle kalıcı PM implante edildi. Ortalama takip süremiz 23.2 (interquartile range: 8.5-34.5) ay ve takip süremizin ortanca değeri 23.2 (min:0.87 ay max:49.4 ay) ay idi. Takipte sağkalım bilgisine ulaşılan 120 hastadan tüm nedenlere bağlı geç dönemde 24 (%20)'ünde ölüm gerçekleşti. Kaplan-Meier yaşam verilerine göre 3 aylık sağkalım %93.3, 6 aylık sağkalım %91.6, 1 yıllık sağkalım %85.9, 2 yıllık sağkalım %78.3 ve 3 yıllık sağkalım %71.3 idi. Skorlama sistemleri bu yönle izcelendiğinde; STS skoru 3 aylık, EuroSCORE-II 6 aylık ve Log.EuroSCORE 3 yıllık mortaliteyi öngörmekteydi. Mortalite gelişen hastaların yaş ortalaması 78.9±9.2 ve ortanca değeri 80.5 (min:47, max:93) idi. Kardiyovasküler nedenli ölüm oranı %4.2 (5 hasta) , iskemik inme oranı ise %3.3 (4 hasta) idi. Erken ve geç dönem mortalite gelişen ve gelişmeyen hastaların yaş ortalamaları ve cerrahi risk skorları benzerdi. Kadınların %14.7'sinde erkeklerin %33.3'ünde mortalite geliştiği görüldü (P=0.016). Kontrast nefropatisi gelişen hastalarda geç dönemde daha fazla mortalite geliştiği görüldü (%41.4'e karşın %1.6 P=0.003). Erkek cinsiyet, KOAH varlığı, işlem öncesi kan albumin düzeyi düşüklüğü, işleme bağlı kontrast nefropati gelişmesi ve işlem sonrası hastanede kalış süresinin uzun olmasının geç dönem mortalite ile ilişkili idi. Binary lojistik regresyon analizine göre erkek cinsiyet ve işlem öncesi kan albümin düzeyinin düşük olması TAVİ sonrası geç dönem mortalitenin bağımsız prediktörleri idi. Bu analize göre erkek cinsiyetin mortaliteyi 5.6 kat (OR: 5.668 CI: 1.055-30.446, P= 0.043 ) ve işlem öncesi kan albumin düzeyindeki her bir birimlik düşüşün tüm nedenlere bağlı geç dönem mortaliteyi %11 artırdığı görüldü. ROC eğrisi analizinde %73 sensitivite ve % 65 spesifite ile işlem öncesi kan albumin düzeyinin kestirim değeri 3.4 mg/dL olarak saptandı. EuroSCORE-II, Log.EuroSCORE ve STS'nin geç dönem mortaliteye etkili olmadığı görüldü. 3 Sonuç: Çalışmamızdaki hasta populasyonunda hiçbir klasik cerrahi risk skoru TAVİ yapılan hastaların hastane içi erken dönem ve 30 günlük mortalitelerini tahmin edemedi. Tüm skorlamalar riski olduğundan fazla gösterdi. Hastane sonrası geç dönem mortalitenin bağımsız değişkenleri erkek cinsiyet ve işlem öncesi kan albumin düzeyi düşüklüğüdür. Erkeklerde mortalitenin yüksek olmasının muhtemel sebepleri; koroner arter hastalığı oranının yüksek ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun düşük olmasıdır. TAVİ yapılacak hastalarda düşük kan albumin düzeyinin geç dönem mortalitenin bağımsız prediktörü olması bu hasta grubunda malnutrisyonun ve kırılganlığın dikkat edilmesi gereken bir parametre olduğunu göstermektedir.

AlbüminlerAort kapak stenozuAort kapak yetmezliği+5
Erkan Alpaslan
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyokardiyal iskemide ve akut miyokard infarktüsünde B1 ve B6 vitaminlerinin etkisi

Abdullah Arıcıoğlu
Dicle University
1977
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut koroner sendrom ile başvuran ve koroner anjiografide ciddi lezyon tespit edilmeyen hastalarda mortalite değerlendirmesi

Amaç: AKS tanısı ile KAG yapılmış olup koroner arterlerde ciddi darlık tespit edilemeyen hastaların retrospektif olarak 1 yıllık surveyi ve surveyle ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi. Yöntem: 2009-2012 yılları arasında AKS tanısı ile KAG yapılan 150 hasta değerlendirmeye alındı. Retrospektif olarak dosya kayıtlarından demografik verileri, kardiyak risk faktörleri ve KAG verileri incelenerek değerlendirmeye alındı. 1 yıllık survey ve surveyle ilişkili faktörler incelendi Bulgular: Hastaların yaş aralığı 22-94 (ortalama 62,48±13,6) olup 64 (%42)?ü kadın, 86 (%57)?sı erkek idi. Hastaların %60?ında hipertansiyon , %20?sinde diyabetes mellitus mevcuttu. Sigara içenlerin oranı %22, hiperlipidemisi olan hasta oranı ise %42 idi. AKS öntanısı ile yatırılan hastaların büyük çoğunluğunu UAP tanılı hastalar olşturmakta idi (%62). Çalışmaya dahil edilen hastalardan sadece 11 hasta (%7,3) STEMI tanısı ile yatırılmıştı. 53 hastanın troponin değeri yüksekti (%35,3). Hastaların % 41?inde EKG?de iskemi bulgusu tespit edilmesine rağmen yalnızca %24?ünde EKO?da segmenter duvar hareket kusuru mevcuttu. Tüm çalışma gruplarında toplam 8 (%5,3) hastada ölüm meydana gelmiştir. Bunlardan 4 tanesi ektazi- yavaş akım, 2 tanesi non-kritik darlık ve 2 tanesi de plaklı olan gruptaydı. Ektazi grubunda mortalite diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı idi.(p=0,022) Sonuç: AKS ile başvuran ve KAG da ciddi darlık tespit edilmeyen hastalarda mortalite ciddi koroner darlığı olan hastalara göre düşük olup, troponin yüksekliği, koroner arterlerde ektazi-yavaş akım varlığı mortlite ile ilişkli bulunmuştur. Bu hastaların risk faktörlerinin kontrol altında tutulması ve hastaların yakın takip edilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: AKS, mortalite, koroner ektazi-yavaş akım, normal koroner arterler

Kan akış hızıKoroner anjiyografiKoroner damarlar+3
Mürsel Şahin
Karadeniz Technical University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Antrasiklin kemoterapisinin arterial stifnes üzerine etkisi

Amaç: Hodgkin dışı lenfoma (HDL) tanısını alan hastalarda antrasiklin ile ilk karşılaşmada ve kemoterapi tedavisinin kürleri arasında arteryel stifnesdeki değişikliklerin araştırılması. Yöntem: Çalışmamıza, HDL tanısı alan ve antrasiklin kemoterapisi planlanan 10 hasta alındı. Hastaların kemoterapi öncesi bazalde, 1.kür ve 6.kür sonrası 24 saat içerisinde arteryel stifnes parametreleri aplanasyon tonometri cihazı SpygmoCor (ArtCor, Sydney, Australia) ile ölçüldü. Arteryel stifnes aortik nabız dalga velositesi (PWV) , augmentasyon indeksi ( AIx@75) ve subendokardiyal viabilite oranı (SEVR) ile değerlendirildi. Tüm hastalara kemoterapi öncesi bazalde ve 6.kür sonrası 24 saat içerisinde ekokardiyografi yapıldı. Bulgular: Antrasiklin kemoterapisinden önce ve 6.kür sonrası ekokardiyografik parametreler içinde SV sistol sonu çapında (SVSÇ) anlamlı artış (26.9±3.3 ve 29±2.5, p=0.01) , sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunda (65.5±4.8 ve 62.8±3.9, p=0.01) anlamlı azalma saptandı. Antrasiklin kemoterapi öncesi bazal, 1.kür ve 6.kür PWV değerlerinde artış eğilimi vardı ve bu artışın anlamlılık değeri p=0.053 idi. Antrasiklin kemoterapi öncesi bazal, 1.kür ve 6.kür sonrası Alx@75 değişiminin anlamlı olmadığı saptandı (p=0.76). Tedavi öncesi bazal, 1.kür ve 6.kür SEVR değerlerinde azalma eğilimi vardı ve bu azalmanın anlamlılık değeri p=0.058 idi. Sonuç: Antrasiklin kemoterapi öncesi bazal, 1.kür ve 6.kür sonrası PWV değerlerinde artış eğilimi vardı. HDL hastalarında antrasiklin kemoterapisi ile kür sağlanmasına rağmen gelişen kardiyovasküler olaylardan artmış PWV sorumlu olabilir. Bu nedenle daha çok hasta sayısının içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Oğuzhan Ekrem Turan
Karadeniz Technical University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

KRT (kardiak resenkronizasyon terapisi) hastalarında farklı sol ventrikül pacing polaritelerinin ventriküler repolarizasyon paternleri üzerindeki etkisi ve klinik sonuçlarının karşılaştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Kardiyak resenkronizasyon terapisi (KRT), hafif-şiddetli kalp yetmezliği (KY), azalmış sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) ve geniş QRS kompleksi olan hastalarda klinik semptomları iyileştirmek , egzersiz toleransını artırmak ve mortalite, morbidite ve KY nedeniyle hastane yatışlarını azaltmak için standart bir tedavi modalite haline gelmiştir 1-4,134. Konvansiyonel KRT'de olduğu gibi Sol ventriküler epikardiyal 'pacing', ventriküler repolarizasyonun transmural dispersiyonunu artırabilmektedir12,13. KRT sırasında, sol ventrikül (LV) 'pacing' polaritesine göre mekanik aktivasyon dizisinde önemli bir fark saptanmıştır, bu nedenle ventriküler repolarizasyon paternleri etkilenebilmektedir 29 . Bu repolarizasyon anormalliklerinin boyutu ve klinik önemi tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmanın amacı, KRT'nin ventriküler repolarizasyon parametreleri üzerine etkisini değerlendirmek ve bu repolarizasyon anormalliklerinin LV 'pacing' konfigürasyonlarına bağlı olarak değişip değişmediğini araştırmaktır. Ek olarak, aritmik olaylar ile bu KRT ile indüklenen repolarizasyon değişiklikleri ve sol ventrikülün tersine yeniden şekillenmesi 'reverse remodelling' arasındaki ilişki de incelenmiştir. Metod: Ocak 2014 ve Eylül 2016 arasında , standart KRT endikasyonu olan 54 hasta (morfolojisinden bağımsız olarak QRS süresi >130ms , optimal medikal tedaviye rağmen NYHA fonksiyonel klası III-IV olupLV EF 'si ≤ % 35 veya NYHA sınıflaması dan bağımsız olarak LVEF"si ≤ % 35 olup ventriküler 'pacing' indikasyonu olan hastalar) çalışmaya dahil edilmiştir.Ortalama takip süresi 17.7 ay (çeyrek aralık: 12.6-31.2)'dır. Hiçbir hastada geçmişte ventriküler taşiaritmi öyküsü bulunmamaktaydı.On iki derivasyonlu elektrokardiyogram (EKG) başlangıçta, implantasyondan 48 saat sonra ve takibin sonunda dijital olarak kaydedilmiştir. QRS ve ventriküler repolarizasyon parametreleri kör bir hekim tarafından analize edilmiştir. Konkordan sol dal bloğu (cLBBB);DI,V5 veya V6 derivasyonların en az ikisinde QRS kompleksi ile uyumlu (konkordan) pozitif T dalgası olarak tanımlanmıştır. Ekokardiografik değerlendirme ; İşlem öncesinde ve takip süresinin sonunda yapılmıştır. Çalışma süresinin sonunda, aritmik olaylar (cihaz algılama kriterlerini karşılayan, sürekli'sustained've sürekli olmayan 'non-sustained'(NSVT) VT veya VF atağı olarak tanımlanan) ve uygulanan terapiler (Şoklar ve antitaşikardik pacing') cihaz kayıtları kullanılarak incelenmiştir. KRT'ye klinik yanıt, NHYA'nın fonksiyonel sınıfında ≥ 1 iyileşme olarak tanımlanmıştır. ≥ 2 iyileşme ise klinik süper yanıt olarak kabul edilmiştir. LVEF'de ≥ 5% mutlak artış ve/veya LVESV ≥%15 azalma olması ekokardiyografik yanıt olarak tanımlanmıştır . LVEF'da 2 kat veya daha fazla artış ve/veya final LVEF>%45 ve/veya LVESV'de ≥% 30 azalma ise ekokardiyografik süper yanıt olarak kabul edilmiştir. QRS süresindeki azalmanın ≥ 20 ms olması elektrokardiyografik yanıt olarak tanımlanmıştır. Bu yanıtlar hastaların özelliklerine göre değerlendirilmiştir. Ayrıca ventriküler taşiaritmilerin (VTA), bazal hasta özellikleri, KRT'ye elektrokardiyografik ve klinik yanıt , tersine yeniden şekillenme 'reverse remodelling' ve akut fazda EKG'deki repolarizasyon değişiklikleri ilişkisi de incelenmiştir. Çalışmamızın bir parçası olarak , hastaları LV pacing polaritesine göre retrospektif olarak analiz ettik . LV bipolar 'lead'i LV halka 'ring' ve LV uç 'tip' arasında 'pace' eden hastalar 'gerçek' bipolar (Grup 1:n=25), Buna karşın unipolar 'lead'li veya LV bipolar 'lead'i olup 'LV tip' veya 'LV ring' ile sağ ventrikül 'coil' arasında 'pace' eden hastalar 'uzatılmış' bipolar/Unipolar (Grup2:n=29) olarak belirlenmiştir. Bu iki grupta repolarizasyon parametreleri, klinik sonuçlar ve aritmik olaylar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastalarımızn yaş ortalaması 65.2±11.6 , %72.2'si erkek, %55.6'si iskemik olmayan etiyolojiye sahip ve %88.9'ünün NYHA fonksiyonel klası ≥3 idi . KRT'ye Klinik , ekokardiyografik, akut ve uzun dönemde elektrokardiyografik yanıt oranlarımız sırasıyla %72.2, %63, %42.6 ve %46.3'tür. klinik ve ekokardiyografik süper yanıt oranları ise sırasıyla %9.3 ve %14.8'dir . İskemik olmayan etiyoloji daha yüksek klinik yanıt ve süper yanıt oranları ile ilişkili bulunmuştur (p değerleri sırasıyla 0.008 ve 0.045'tir) . c-LBBB'ye sahip hastalarda olmayana göre anlamlı daha yüksek klinik süper yanıt oranları tespit edilmiştir (sırasıyla %30 vs. %4.8 ; p=0.043) . Hem Klinik hemde ekokardiyografik yanıtı olanlarda yaş ortancası 64.50 olup yanıtı olmayanlara göre istatiksel olarak anlamlı daha düşüktür (klinik ve ekokardiyografik yanıtı olmayanlarda sırasıyla 74 ve 70.5; p=0.013 ve 0.042). Elektrokardiyografik yanıt veren hastaların bazal QRS süresinin ortancası ,QRS süresi artan ve <20 ms azalan hastalara göre anlamlı olarak fazladır (sırasıyla 178.56 vs. 171.03 vs. 154.39; p=0.004) . klinik yanıtı olanlarda bazal pulmoner arter sistolik basıncının (PASB) ortancası daha düşük (37.75 mmHg) iken klinik yanıtı olmayanlarda 45 mmHg olarak saptanmıştır (p=0.009).Bazal mitral yetersizlik (MY) derecesi arttıkça klinik yanıt oranlarında azalma izlenmiştir (p=0.004). Takibin sonunda sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (LVEF) ortalama % 6.58 (mutlak değer) artmıştır (p<0.001). Sol ventrikül diyastolik çapı (LVDD), sol ventrikül sistolik çapı (LVSD) ve sol atriyum çapı (LA) bazala göre sırasıyla ortalama 3.41, 4.65 ve 2.36 mm azalmıştır . ( p değerleri sırasıyla <0.001, <0.001 ve 0.045 ) .Sol ventrikülün sistol sonundaki volümü (LVESV ), PASB ise bazala göre sırasıyla ortalama 26.95 ml, 6.09 mmHg azalma saptanmıştır (p değerleri sırasıyla <0.001, 0.003)(Tablo 39). Tüm çalışma grubunda, akut fazda ventriküler repolarizasyon parametrelerinin tümü anlamlı olarak artmıştır (Tablo 37).Kronik fazda bu anormallikler önemli ölçüde azalmıştır . Polarite bakımından, iki alt grubun karşılaştırılması repolarizasyon parametrelerine göre anlamlı bir fark göstermemiştir (Tablo 38) . Bipolar grubun daha fazla etkilendiğini düşündüren akut fazda TpecBA / QTc (p = 0.019), kronik fazda ise Tpe / QT (p = 0.062), TpecBA / QTc (p = 0.005) ve TpecBA / JTc (p = 0.023) dışında, LV pacing polarite grupları arasında repolarizasyon parametrelerinin çoğu açısından anlamlı bir fark saptanmamıştır (Tablo 41,42). Sayısal farklılığa rağmen elektriksel, mekanik 'reverse remodelling', klinik sonuçlar ve aritmik olaylar her iki grupta istatistiksel olarak da benzerdi (Tablo 41-46).%44.4 hastada VTA epizodu tespit edilmiştir . Terapi (şok ve/veya ATP) % 20.3 hastada uygulanmış olup geri kalan epizodlar NSVT 'dir. LVESV 'de ≥30% azalma saptanan (yüksek oranda 'reverse remodelling') hastalarda tüm VTA'larda anlamlı olarak azalma saptanmıştır (%12.5 vs. %50; p değeri 0.049) . istatiksel olarak anlamlı olmasa da aritmi saptanan hastalarda hem erken hemde uzun dönemde aritmi epizodu olmayan hastalara göre KRT ile sağlanan QRS daralması daha az olarak bulunmuştur (sırasıyla, erken dönemde -16.33 vs. -17.89 ms ;p=0.721, uzun dönemde -13.94 vs. -20.69 ms; p=0.175) . Aritmi epizodu olmayan hastaların 'biventriküler pacing' oranları daha fazla bulunmuştur ( %99 vs. %96.5; p=0.024). Hastaların diğer bazal özelliklerinin ve ventriküler repolarizasyon parametrelerin VTA ilişkisi saptanmamıştır (p değerleri >0.05). Sonuç Epikardiyal pacing, miyokardiyal repolarizasyon süresini uzatmakta ve repolarizasyonun transmural dispersiyonunu arttırmaktadır (TDR). Bununla birlikte, bu repolarizasyon anormallikleri geçiciydi ve ventriküler aritmiler ile önemli ölçüde ilişkili bulunmamıştır. KRT hastalarında pacing polaritesinin ventriküler repolarizasyon ve aritmik olaylar için anlamlı etkisi olan bir faktör gibi görünmemektedir. Özellikle KRT'ye ekokardiyografik süper yanıtı olanlarda ters yeniden şekillenme 'reverse remodelling' , ventriküler taşiaritmilerin (VTA) riskinde belirgin bir azalma ile ilişkili saptanmıştır. Çalışma grubumuzun küçüklüğü sınırlayıcı bir faktör olabilir ve sonuçları genellemek için daha fazla prospektif verilere ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler Kardiyak resenkronizasyon terapisi, Pacing polaritesi, Repolarizasyonun transmural dispersiyonu, Ters remodeling, Ventriküler taşiaritmi .

Aritmi-kardiyakKalp yetmezliğiKardiyak pacing-yapay+4
Mohammed F.m. Abusharekh
Bingol University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut Q dalgalı miyokart infarktüsünde sinyal ortalamalı EKG'de geç potansiyellerin meydana gelmesinde etkili olan faktörler nelerdir?

40 5. ÖZET Akut miyokard infarktüsü sonrası mortalitenin ana nedeni ventriküler disritmilerdir. Sinyal ortalamah EKG, meydana gelmesi olası disritmileri daha önceden saptayan non- invazif bir testtir. Bu çalışmadaki amacımız; geç potansiyeller üzerinde etkili olabilecek etkenleri belirleyip, özellikle AMİ sonrası hangi hastaların öncelikli olarak SAEKG testine aday olduklarım ortaya çıkartmaktır. Çalışmaya ilk defa AMİ tablosu ile koroner yoğun bakım ünitesine ard arda kabul edilen ve çalışma kriterlerine uyan 124 hasta (104 erkek, 20 kadın ) alındı. Tüm hastaların klinik ve labarotuvar verileri prospektif olarak kaydedildi. Yaş, cinsiyet, infarkt lokalizasyonu, trombolitik tedavi, beta blokör kullanımı, AMİ geliş zamanı, LYEF, hipertansiyon, diabetes mellhus, sigara, submaksimal efor testi, sessiz iskemi, hastalıklı damar sayısı, serum-enzim düzeyi, hiperakut ve akut dönemde meydana gelen disritmiler, reperfüzyon, infarkt arterinin açıklığı ile geç potansiyeller arasındaki ilişki incelendi. Yapılan istatistiksel analiz sonucu geç potansiyeller ile; yaş, cinsiyet, hipertansiyon, sol ventrikül hipertrofisi, diabetes mellhus, sigara arasında bir ilişki saptanmadı. LVEF'si düşük, infarkt arteri kapalı, reperfüzyon saptanmayan, yüksek serum CPK enzim pik düzeyi, submaksimal efor testi pozitif, hastalıklı damar sayısı fazla ve inferior Mİ ile baraber sağ ventrikül Mİ lokalizasyonu olanlar ile holterde sessiz iskemi, akut dönemde maling disrimi saptanan, torombolitik tedavi ve beta blokör verilmeyenlerde geç potansiyel insidansı yüksek çıktı. Sonuç olarak AMİ sonrası SOEKG'de geç potansiyellerin meydana gelmesinde birçok faktör etkilidir. Bu faktörlerin sayısı arttıkça ilerde meydana gelecek disritmi olasılığı da artacaktır. Bu nedenle AMİ sonrasında SAEKG kayıtlan öncelikli olarak bu hastalarda yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Akut miyokard infaktüsü, geç potansiyeller.

ElektrokardiyografiMiyokard enfarktüsü
Kenan İltümür
Dicle University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut miyokard infarktüsünde sirkadiyen varyasyon bölgesel karakteristiklerden etkilenir mi?

39 ÖZET Akut miyokard infarktüsüne (AMİ) maruz kalan hastalarda belirgin bir sirkadiyen varyasyon (SV) varlığı dikkat çekmektedir. Bu, organizmanın kendi günlük homeostatik durumu, kişinin psiko-sosyal yapısı, alışkanlıkları, yaşadığı toplumun gelenekleri, mevsimsel ve çevresel değişkenler gibi birçok faktörden etkilenir. Bu çalışma Türkiye'nin güneydoğu bölgesinin yaklaşık on iline hizmet vermekte olan Dicle Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Bölümüne AMİ tanısı ile Ocak 1995-Ocak 1997 yıllarında başvuran, yaşlan 23 ile 100 arasında değişen 357 erkek,85 kadm toplam 442 hasta kaydı incelenerek gerçekleşunlmiştir. Hastaların AMİ de ağrının başlangıç saati ile risk faktörleri (cinsiyet, yaş, sigara kullanımı, hipertansiyon, Diyabetes Mellitus, hiperkolesterolemi, aile hikayesi,obesite,pre-infarktüs stres), hastane içi mortalite ve infarktüs lokalizasyonu arasındaki ilişki araştırıldı. SV'un günlük ve altı saatlik dilimler halinde (Grup 1-24:01-06:00; Grup 11-06:01-12:00; Grup 111-12:01-18:00; Grup IV-18:01-24:00) dağılımları ile aylık ve mevsimsel dağılımları incelendi. Ağn başlangıç saati yoğunluğunun gece saatlerinde (grup I) en düşük seviyesini korurken, sabah 06:00 ve akşam 18:00'de pik yaptığı görüldü. Altı saatlik dilimler incelendiğinde bu dağılımın en fazla 18:01-24:00 arasında (%31), en az 24:01-06:00 arasında (%17.4), mevsimsel ve aylık dağılımlar incelendiğinde ise en fazla Ocak (%13.1), en az Ağustos (%3. 1) aylarında ve en fazla Kış (%32. 1), en az Yaz (%13.9) mevsiminde olduğu tespit edildi. Altı saatlik dilimlerle oluşan grupların özellikleri incelendiğinde, grup 11 ve grup IV'de sigara kullanımı ve pre-infarktüs stres belirgin olarak fazla bulundu (p<0.01,p<0.01). Sigara kullanımı 40 yaşın altındaki hastalarda diğer yaş gruplarına göre anlamlı olarak fazla bulundu (p<0.01). Doymuş yağ tüketimi bölgemizde tüm yaş gruplarında anlamlı olarak fazlaydı (p<0.05). Diğer risk faktörleri ile anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç olarak erken sabah piki ve sabah pikinden daha fazla oranda akşam piki saptanırken AMİ insidansının Ocak ve Kış aylarında en sık,Ağustos ve yaz aylarında en düşük seviyede olduğu tespit edildi. Sabah pikinin literatürlerden farklı olarak daha erken saatlerde olmasının ülkemiz ve bölgemizin büyük çoğunluğunun Müslüman olması ve dini ibadetlerden olan sabah namazı için çok erken saatlerde uyanmasına bağlı olabileceğini ve bununla birlikte artmış akşam pikinin bölgemizin, sosyo-ekonomik sorunların da yer aldığı, kendine özgü birtakım demografik ve sosyopolitik karakteristiklerinden kaynaklanan günün sonuna doğru artmış yoğun mental stres ile açıklanabileceğini düşünmekteyiz.

Koroner hastalıkMiyokard enfarktüsüSirkadiyen ritim+1
Halil Kaymak
Dicle University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ST yükselmeli miyokard enfarktüsünde primer veya kurtarıcı perkütan girişim öncesi no-reflow fenomeni öngörülebilir mi?

Giriş ve Amaç: Perkütan koroner girişimlerde koroner arterde akımı engelleyen diseksiyon, mekanik engel, distal emboli olmaksızın sorumlu arterin açılmasına rağmen miyokardiyal perfüzyonun sağlanamaması ?no-reflow? fenomeni, akımda daha az bozulma ?yavaş akım? olarak tanımlanır. Akut miyokard enfarktüsü sonrası no reflow gelişen hastalarda, tehlikeli aritmi, konjestif kalp yetmezliği, kardiyak ölüm, akım sağlananlara oranla daha fazla görülmektedir. No-reflow fenomeni gelişiminde, mikrovasküler spazm, endotel hücre hasarı, inflamasyon, doku ödemi ve mikrovasküler sahada nötrofil tıkaçlar oluşması etkili faktörler olarak bilinmektedir. No-reflow'un patofizyolojisindeki risk belirteçlerin tanımlanması ile işlem öncesi uygun tedavi seçimi işlemin başarı oranını arttıracaktır. Bu noktadan yola çıkılarak çalışmada AMI tanısı ile primer veya kurtarıcı perkütan koroner girişim uygulanmış hastaların demografik özellikleri, laboratuar parametreleri ve ekg'leri incelenerek no-reflow gelişme riski yüksek hastaların işlem öncesi tanımlanması amaçlanmıştır.Method: Çalışmaya; kliniğimizde ST yükselmeli akut miyokard enfarktüsü tanısıyla, primer veya kurtarıcı perkütan koroner girişim uygulanmış 173 hasta alındı. Çalışmaya dahil edilen hastaların ekg'leri, laboratuar parametreleri, demografik verileri ve uygulanan tedavi yöntemleri, hastane arşivine kayıtlı hasta dosyalarından edinildi. Hastalar işlem sırasında no-reflow fenomeni gelişenler ve gelişmeyenler olmak üzere iki gruba ayrıldı. No-reflow fenomeni kriteri olarak hastanın katater raporunda belirtilen anjiografik TIMI akım ?2 kriteri kullanılmıştır. Gruplar arasında belirtilen parametrelerdeki farkın anlamlılığı değerlendirildi.Bulgular: İleri yaş (p=0,048), kadın cinsiyet (p=0,002), diyabet öyküsü (p=0,023), başvuru anında bakılan laboratuar parametlerinde anemi (p=0,005), lenfopeni (p=0,023), kan şekeri yüksekliği (p=0,014) olması, semptom başlangıç-balon süresinin uzun (p=0,000), başvuru anında çekilen ekg'de ST elevasyon skoru yüksek (p=0,048), QT mesafesi uzun (p=0,023) olması, işlem sırasında balon+stent tedavisinin uygulanması (p=0,048) no-reflow gelişiminde öngördürücü parametreler olarak bulundu. Anlamlı bulunan parametreler çoklu lojistik regresyon analizi ile değerlendirildiğinde başvuru anında kan şekeri yüksekliği, QT mesafesi, semptom başlangıç-balon süresi, balon+stent tedavinsin no-reflow gelişminde bağımsız prediktörler olduğu saptandı.Sonuç: Primer veya kurtarıcı perkütan girişim öncesi basit klinik, laboratuar parametreleri, ekg bulguları ile no-reflow fenomeni ön görülebilir. Myokardiyal hasarın büyüklüğü no-reflow gelişimi ile ilişkilidir.Anahtar Kelimeler: Akut miyokard enfarktüsü, no-reflow fenomeni, primer perkütan koroner girişim

Cerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıkları+2
Nazile Bilgin Doğan
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İskemik kardiyomiyopatide 24 saatlik glikoz-insülin-potasyum infüzyonunun viablite üzerine etkisinin dobutamin stres ekokardiyografi ve miyokard perfüzyon sintigrafisi ile araştırılması

8.0ZET İskemik kardiyomyopatili hastalarda, miyokardiyal fîbrozis ve iskemik fakat viabl miyokardiyum arasındaki fark klinik öneme sahiptir. Hibeme ve stunning miyokardiyum irrevesibl miyokardiyum (nekroz ve skar) ile karşılaştırıldığında pozitif inotropik bir rezerve sahiptir. Viablitenin kanıtı, revaskülarizasyondan soma LV fonksiyonunun düzelmesiyle gösterilmiştir. Düşük doz dobutamin stres ekokardiyografi ve Tc-99m sestamibi ile miyokard perfüzyon sintigrafi'si miyokardiyal viabiliteyi değerlendirmek için çok sık kullanılan iki metoddur. Glikoz-insülin-potasyum solüsyonu ile iskemik bölgelerin kontraksiyonunun arttırıldığı yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Glikoz, iskemi ve reperfüzyon sırasında miyokard için tercih edilen enerji kaynağıdır. GİK solüsyonu, iskeminin deneysel modellerinde ve klinik çalışmalarında iskemik hasan sınırlandırmıştır. Glikoz tutulumu ve glikolitik ATP üretimi özellikle düşük koroner kan akımlı kalpte doku viablitesini saptamada önemlidir. GİK infüzyonunun yararlı etkileri kardiyak cerrahi sırasında ve miyokard infarktüsünün akut fazmdaki hastalarda kanıtlanmıştır. Bu çalışmadaki amacımız, iskemik kardiyomiyopatili hastalarda miyokardiyal viablitenin saptanmasında 24 saatlik GİK infüzyonu sonrası ekokardiyografi ve düşük doz dobutamin stres ekokardiyografiyi karşılaştırmak ve uzun süreli GİK infüzyonu ile sağ ve sol ventrikül diyastolik ve sistolik fonksiyonlardaki düzelmeyi göstermekti. Çalışmaya 2003 yılı içinde kardiyoloji kliniğimize başvuran 9'u erkek, 5 'i kadın toplam 14 hasta alındı. Hastaların tümünün EF'u <%40 idi, yaşlan 47-77 (ortalama 64±8) yıl ve NYHA fonksiyonel sınıf 2,2±0,4 olup, çalışma kriterleri göz önüne alınarak çalışmaya dahil edildiler. Tüm hastalara, her litrede 300 gr glikoz, 50 Ü msülin ve 6 gr potasyum 24 saat için 1 ml/kg/saat infüzyon hızı ile verildi. 12 hastaya GİK infüzyonu öncesi ve soması istirahat ekokardiyografisi ile sistolik ve diyastolik parametreler çalışıldı ve düşük doz dobutamin stres ekokardiyografi ve 14 hastaya infüzyon öncesi ve sonrası Tc-99m sestamibi ile istirahat miyokard perfüzyon sintigrafisi yapıldı. 55Yapılan istatiksel analiz sonucu uzun dönem GİK infuzyonu ile sağ ve sol ventrikül sistolik ve diyastolik parametrelerinde anlamlı düzelme saptandı ve GİK'in miyokardiyal viabilite üzerinde ekokardiyografik ve sintigrafîk olumlu etkileri gözlendi. Sonuç olarak; bu konuda daha geniş çalışmalara ihtiyaç olmakla beraber GİK infuzyonu LV performansını arttırmada ve vibliteyi saptamada kullanılabilir. Anahtar kelimeler: İskemik Kardiyomiyopati, Viablite; Düşük Doz Dobutamin Stres Ekokardiyografî, Miyokard Perfuzyon Sintigrafisi 56

Mehmet İpek
Dicle University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tild testi pozitif nörokardiyojenik senkoplu hastalarda tedavi alternatifleri ve tedavi etkinliğinin takibinde ekokardiyografi ve arteryel distansibilitenin yeri

ÖZET Vazovagal senkoplu hastaların tedavi seçeneklerini değerlendiren çok sayıda çalışma literatürde mevcut olmasına rağmen tanı ve tedavi etkiliğini değerlendirmede yardımcı olacak yeni parametreler üzerine az sayıda çalışma mevcuttur. Bizde çalışmamızda tilt testi pozitif vazovagal senkop düşünülen 33 hastada(Grup I n=33), başlangıçta ve 6. ayın sonunda AD, ÎMK ve ekokardiyografı parametrelerini belirledik. Sağlıklı bireylerden oluşan kontrol grubunda(Grup II n=30), yine AD, ÎMK ve ekokardiyografı parametreleri bir defaya mahsus olarak belirlendi. Grup I, 3 gruba ayrıldı; Grup IA metoprolol kullanan 11 hastadan, Grup IB sertralin kullanan 11 hastadan, Grup IC meteprolol ve sertralin kullanan 11 hastadan oluşmaktaydı. Vazovagal senkoplu hastalarda AD ve İMK'yı ölçüp sağlıklı bireylerle karşılaştırdığımızda; İMK'nın hasta grubunda daha yüksek olduğunu saptadık, AD açısından iki grup arasında fark saptayamadık. Vazovagal senkoplu hastalar ile sağlıklı bireylerin bazal ekokardiyografık değerlerini karşılaştırdığımızda özellikle her iki ventrikül diastolik fonksiyonlarında anlamlı farklılık vardı. Vazovagal senkoplu hastaların tedavi etkinliği açısından ilaç gruplarını değerlendirdiğimizde sertralin tedavisinin metoprolol tedavisine üstün olduğunu daha iyisininde kombinasyon tedavisi olduğunu gördük. Sonuç olarak vazovagal senkopun tanı ve tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesinde AD ve ÎMK kulanılabilir. Vazovagal senkoplu hastalarda sertralin metoprolol' e göre daha iyi bir seçenek gibi görünmektedir. Semptomların kontrol altma alınamadığı olgularda metoprolol ve Sertralinin birlikte kullanılması iyi bir kombinasyon olabilir. Anahtar kelimeler :ÎMK, AD, Sertralin, metoprolol 67

Levent Özdemir
Dicle University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı ciddiyetini öngörmede P dalga süre değişiminin kullanımı

Giriş ve Amaç: ST segment çökmesinin, sol ventrikül diyastol sonu basınç artışına ikincil subendokardiyal iskemi sırasında meydana geldiği bilinmektedir. Sol ventrikül diyastol sonu basıncının artışı, P-dalga dalga süresinde uzamaya neden olan sol atriyal basınç artışı ile ilişkilidir.Çalışmamızda, stabil angina pektoris kliniği ile başvuran ve tanı amaçlı yapılan miyokard perfüzyon sintigrafisinde iskemi saptanması nedeniyle koroner anjiografi uygulanan hastalarda revaskülarizasyon gereksinimi olan ciddi koroner arter hastalığını saptamada P dalga süresindeki uzamanın kullanılabilirliğini değerlendirmeyi amaçladık.Metod: 2008-2011 yılları arasında stabil angina pektoris kliniği ile Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji polikliniğine başvurmuş ve tanı amacıyla ?Egzersiz Stres Testi? ile ?MPS GATED SPECT? uygulanmış ve iskemi saptanması nedeniyle koroner anjiografi uygulanmış hastalar geriye dönük olarak taranarak çalışmadan dışlanma kriterlerinden birine sahip olmayan hastalar alındı (n=126).P-dalga süre değişimi= P-dalga süresi (recovery) ? P-dalga süresi (rest) şeklinde hesaplandı. P-dalga süresi, ölçüm kolaylığı sağlaması amaçlı 4 kat büyütülmüş (100 mm/sn, 40 mm/mV) elektrokardiyografik kayıtlarda, lead II ve lead V5' te ölçüldü. Koroner anjiografi raporlarının sonuçlarına göre ciddi koroner arter hastalığı LMCA için ? %50, diğer damarlar için ? %70 darlık olması şeklinde belirlendi.Bunun altındaki darlıklar, koroner yavaş akım ve normal koroner anjiyografi nonkritik darlık olarak kabul edildi, buna göre hastalar nonkritik darlık, tek damar ve çok damar hastalığı olarak gruplandırıldı.Bulgular: P-dalga süre değişimi, koroner anjiografi sonuçlarına göre ciddi lezyon saptanan ve revaskülarizasyon ihtiyacı olan hasta grubu sonuçları ile ilişkili bulundu. P dalga süre değişikliği ve koroner anjiografide ciddi lezyon saptanması arasındaki ilişki Roc eğrisiyle değerlendirildi. Buna göre p dalga süre değişikliği için 21,5 msn değeri cut off değer olarak belirlendi. P dalga süre değişikliğinin 21,5 msn ve üzerinde olması %81 sensitivite, %80 spesifite ile ciddi koroner arter hastalığı ile ilişkili bulundu. P dalga süre değişikliği ile Gensini skoru, yaş, EF ve ST segment değişikliği arasındaki ilişki korelasyon analizi ile incelendiğinde EF ile P dalga süre değişikliği arasında negatif, diğer parametreler ile arasında ise pozitif yönde bir korelasyon saptanmıştır.Sonuç: Sonuçta, çalışmamız p-dalga süre uzaması değerinin, koroner anjiografi ile belirlenen koroner arter hastalığı ciddiyeti ile ilişkili olduğunu ortaya koymuştur. Egzersizin sonlandırılmasını takiben 1. dakika sonundaki p-dalga süre uzaması revaskülarizasyon ihtiyacı olan ciddi koroner arter hastalığı ile anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur.Bu çalışma populasyonunda, P-dalga süre değişiminin kullanımı egzersiz stres testinin tanı değerini belirgin şekilde arttırmıştır ve revaskülarizasyona uygun hastaları saptamada değerli bulunmuştur.

EkokardiyografiKardiyolojiKoroner damarlar+3
Hande Kangül
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dekompanse kalp yetersizliği ile başvuran hastalarda tedavi ile sağlanan beyin natriüretik peptid düzey değişimleri ile ekokardiyografi parametrelerinin ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Kalp yetersizliği (KY) hastalarının artan bakım maliyeti, KY'ye bağlanan ölümlerde artış olması ve KY'ye bağlı hastane yatışlarındaki belirgin artıştan da anlaşıldığı üzere KY prevalansı ve insidansı epidemik düzeylere ulaşmıştır (1). Tüm dünyada KY yaklaşık 23 milyon kişiyi etkilemektedir. Genel Avrupa populasyonunda semptomatik KY prevalansı ABD ile benzer oranlardadır ve %0,4-2 arasındadır (2). Kalp yetersizliği prevalansı yaşla birlikte gittikçe artan bir seyir göstermektedir ve 65 yaşın üstündeki hastaların %6-10'unu etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı dekompanse KY ile başvuran hastalarda tedavi ile sağlanan beyin natriüretik peptid (BNP) düzey değişimleri ile ekokardiyografi parametrelerinin ilişkisinin araştırılmasıdır.Metod: Haziran 2011 ? Mart 2012 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda dekompanse KY tanısı (New York Kalp Birliği fonksiyonel sınıf 3-4) ile yatarak tedavi görmüş ve tedavi başlangıcı ve tedavi sonrasında transtorasik ekokardiyografi (TTE) uygulanmış ve BNP düzeyleri çalışılmış 18 yaş üstünde olan 30 hasta çalışmaya alındı. Hastaların tedavi öncesi BNP düzeyleri ve TTE bulguları ile bunların değişimi ve birbirleri ile olan bağıntısı değerlendirildi.Bulgular: Dekompanse KY ile başvuran hastalarda tedavi ile sağlanan BNP düzey değişimleri ile ekokardiyografi parametrelerinin ilişkisinin değerlendirilmesi amacı ile yapılan çalışmaya, DEÜTF kardiyoloji kliniğinde dekompanse KY ile tetkik ve tedavi edilen 30 hasta alındı. Otuz hastadan 29 tanesi iskemik KY (%96,7) ve 1 tanesi iskemik olmayan KY (%3,3) idi. Sol atriyum (LA) çapının ve LA alanının değişimi ile BNP değişimi arasında anlamlı bağıntı olduğu görüldü.Transmitral akımlardan elde edilen E dalgası (erken diyastolik dalga) amplitüdündeki değişim ile BNP değişimi arasında (p=0,003, r=0,522) ve septalden ve lateralden elde edilen E/Em (erken diyastolik dalga / erken diyastolik miyokardial hareket) oranı değişimleri ile BNP değişimi arasında (sırasıyla p: <0,0001, r=0,737; p: <0,0001, r=0,765) anlamlı bağıntı olduğu görüldü. Sol ventrikül lateral mitral anulusundan bakılan sistolik miyokardial hareket (Sm) ile BNP arasında ise anlamlı, negatif bağıntı olduğu (p=0,014, r=-0,444) görüldü. Sağ ventrikülden elde edilen doku Doppler ve standart Doppler ekokardiyografi bulgularının değişimi ile BNP değişimi arasında anlamlı bağıntı saptanmadıSonuç: Beyin natriüretik peptid hastanın yaşı, cinsiyeti, renal fonksiyonları, nörohormonal durumu, LV (sol ventrikül) geometrisi, LA boyutları, diyastolik fonksiyonları ve sağ kalp fonksiyonlarının hepsinden etkilenen bir parametredir. Özellikle ileri evre kalp yetersizlikli olgularda, artmış LV boyutlarına sekonder bazaldeki artmış BNP düzeyleri nedeniyle, rutinde kullanılan BNP eşik değerleri bu hastalardaki volüm yükünü ve artmış dolum basıncını göstermede güvenilir değildir. Bu çalışma ileri evre kalp yetersizlikli hastalarda tek bir BNP düzeyi ya da ekokardiyografik değerlendirmenin her hasta bazında klinik değerlendirme açısından yeterli olmayacağını ancak ardıl yapılan ekokardiyografiler ile özellikle LA boyutları, LV E/Em, LV E ve Sm'deki değişimin klinik ve laboratuar iyileşme ya da kötüleşmeyi değerlendirmede kullanabileceğini ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: Dekompanse kalp yetersizliği, Beyin natriüretik peptid, Ekokardiyografi

Ekokardiyografi-dopplerKalp hastalıklarıKalp yetmezliği+1
Mehmet Akif Ekinci
Dokuz Eylül University
2012
00