Fırat University
Discipline

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı

Fırat University

403

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İki farklı soğutma sisteminin, farklı değişkenler eşliğinde implant frezlerinin kemik dokuda meydana getirdikleri sıcaklık üzerine etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi

Günümüzde implant tedavisi, diş kayıplarının çözümü olarak klinik ve literatürde önemli bir yer tutmaktadır. Bu tedavinin zorunlu girişimleri osseointegrasyonu olumsuz etkileyebilmektedir. Termal travmadan kaçınmak için işlem sırasında soğutma yapılması kemik dokuyu koruyucu ve implant başarısını artıran bir unsurdur. Çalışmamızda, iki farklı soğutma sisteminin -aynı firma tarafından üretilmiş implant frezleri ile farklı derinlik ve çaplarda drilleme yapılarak kemikte oluşturdukları sıcaklık değişimleri üzerine- etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda taze sığır femur kemiği kullanılmıştır. Bir dakika boyunca frezleme işlemi yapılmıştır. Drilleme sırasında kemikte meydana gelen ısıyı ölçmek için 2 adet "K tipi termokupl ısı sensörü" yerleştirilerek ölçümler yapılmıştır. Kullanılan frez belirlenen derinliğe ulaştığında ölçülen sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Uygulama, 8 grup oluşturularak ve her bir grup için 30'ar kez tekrarlanmış; toplamda 240 işlem gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler, istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. İstatiksel analizler sonucunda, soğutma sistemlerinin çalışmamızda oluşturulan iki farklı uygulaması arasında ve tercih edilen farklı çapta drillerle gerçekleştirilen uygulamaların sonuçları arasında anlamlı fark görülmüştür. En belirgin farklılık ise 14 mm frezleme derinliğinde iki farklı soğutma uygulaması arasında görülmüştür (p=0,001). Sonuç olarak, çalışmamızda elde edilen verilerle drilleme derinliği arttıkça; kombine soğutma sisteminin, yalnızca dış soğutma sistemine göre daha etkin olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte daha kapsamlı çalışmalar yapılmasında yarar olacağı görüşündeyiz.

DelmeDental implantasyonDental implantlar+5
Emre Taşdemir
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin ın-vitro değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasında osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle hazırlanan implant sahalarında kemikte meydana gelen değişimlerin in-vitro değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda sığır femur kortikal kemikleri kullanılmıştır.kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çapa göre gruplar oluşturularak kemikte meydana gelen sıcaklık değişimleri incelemek amacıyla 8 adet grup oluşurulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. Drilleme esnasında kemikte meydana gelen ısıyı değerlendirmek üzere osteotomide kullanılan cerrahi tur motoru, paralelometre cihazına kemik üzerine dik açı ile giriş yapacak şekilde adapte edilerek, taze sığır femur kortikal kemiğinde frezleme işlemi yapılmıştır. Drilleme boyunca oluşan sıcaklık, dril yuvasının sağ ve sol yanlarında 1'er mm mesafede, 9'ar ve 15'er mm derinliklerinde 2 adet k tipi termocouple ısı sensörü yerleştirilerek ölçülmüştür. Her grup için bu işlem 30 kere tekrarlanmış ve drillemelerde yapılan ısı ölçümleri kaydedilmiştir. Kemik bloklar üzerinde osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy, çap ve implant yiv tasarımına göre gruplar oluşturularak yerleştirilen implantların primer stabilite değerlerini incelemek amacıyla 16 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 15 implant sahası oluşturulmuş ve implant yerleştirilmiştir. Yerleştirilen implantlarda primer stabiliteyi değerlendirmek üzere osstel cihazı kullanılmıştır. 9 mm ve 15 mm derinliklerinde hazırlanan implant sahalarına agresif ve pasif yapıda implantlar kemik seviyesine kadar manuel olarak yerleştirme anahtarıyla gönderilip osstel cihazı yardımıyla primer stabilite değerleri kaydedilmiştir. Osseodensifikasyon tekniği ve geleneksel yöntemle 3.5 mm ve 5.0 mm çapında 9 mm ve 15 mm boylarında implant sahaları hazırlama işlemi için oda sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Yöntem, boy ve çap göre gruplar oluşturularak implant yuvaları etrafındaki kemik yoğunluğunu incelemek amacıyla 8 adet grup oluşturulmuştur. Her bir grup 30 implant sahasından oluşturulmuştur. İmplant sahaları bilgisayarlı tomografi ile incelenerek sagittal kesitler elde edilmiştir. Elde edilen kesitlerde gözlenen 3 duvarın 0.5 mm2 lik orta noktalarındaki ölçümlerde ortalama değer elde edilerek kaydedilmiştir.Sonuç olarak; sıcaklık deneylerinde hiç bir grupta kemik nekrozu için kritik değer olan 47 ˚c yi geçecek sıcaklık artışı gözlenmemiştir. Drilleme sırasında oluşan en düşük sıcaklık geleneksel teknikle oluşturulan 3.5 mm çapında 9 mm boyunda olan grupta gözlenmiştir en fazla oluşan sıcaklık ise 5.0 mm çapında 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Primer stabilite deneylerinde ise ölçülen en yüksek primer stabilite yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 5.0 mm çapında ve 15 mm boyunda olan osseodensifikasyon grubunda gözlenmiştir. Kaydedilen en düşük primer stabilite ise yiv tasarımı açısından pasif olarak tasarlanan 3.5 mm çapında ve 9 mm boyunda olan geleneksel teknikle oluşturulan grupta gözlenmiştir. Kemik yoğunluğu ölçüm deneylerinde ise osseodensifikasyon grubu tarafından oluşturulan 5.0 mm çapında 9 mm boyunda implant yuvaları etrafında gözlemiştir. Ölçülen en az yoğunluk ise geleneksel yötemle hazırlanan 3.5 mm çapında15 mm boyunda implant yuvaları etrafında kaydedilmiştir. Çalışmamızda osseodensifikasyon tekniğinin sıcaklık olarak geleneksel yönteme göre daha fazla ısılara cıksada kemik nekrozunu oluşturakcak sıcaklığı geçmediği,primer stabilite ve kemik yoğunlu üzerine ciddi artışlar sağladı gözlemlenmiştir.

Dental implantasyonDental implantlarDental implantlar+4
Aykut Can Balkanlıoğlu
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gömülü mandibular 3. molar dişlerin cerrahisinde kullanılan farklı flep dizaynlarının kan akımına etkisinin incelenmesi

Ağız, diş ve çene cerrahisinde en sık gerçekleştirilen işlemler mandibular üçüncü molar operasyonlarıdır. Bu operasyonlarda farklı yöntemlerin kullanımı ilgili bölgedeki yara iyileşmesini ve kanlanmayı etkileyebilir. Bununla birlikte çok sık uygulanan operasyonlar olmaları nedeniyle postoperatif komplikasyonların da kontrol edilmesi önemlidir. Çalışmamızda, gömülü üçüncü molar dişlerin cerrahi çekiminde zarf ve trapezoidal flep kullanımın komşu ikinci molar dişin ve operasyon bölgesindeki yumuşak dokunun kanlanması üzerine etkilerini ve postoperatif komplikasyonlardan ödem ve trismus gelişimi ile ilişkisini incelemek amaçlanmıştır. Gömülü mandibular üçüncü molar dişlerin en sık gömülü kaldıkları pozisyonlar olan vertikal, horizontal, mesioangular ve distoangular açılanmalara sahip 7'şer dişten oluşan 28 kişilik 2 grup oluşturulmuş, grup 1'de zarf, grup 2'de trapezoidal flep uygulanmıştır. Lazer doppler flowmetre cihazı kullanılarak kan akımı değerleri; komşu diş üzerinde bir nokta ve bukkal yumuşak doku üzerinde 3 ayrı noktada ölçülmüştür. Ayrıca ödem ve maksimum ağız açıklığı değerleri kaydedilmiştir. Tüm ölçümler preoperatif olarak, postoperatif 3. ve 7. günlerde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre 2 grup arasında ödem ve maksimum ağız açıklığı arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. 2 grupta da komşu dişin pulpal kan akımı preoperatif değerlere göre azalmıştır. İşlemden önce benzer değerler görülmekle birlikte 7. günde zarf flep kullanımında komşu dişin pulpal kan akımı, trapezoidal flebe göre daha fazla artmıştır. Yumuşak dokudaki kan akımı değerlendirildiğinde, zarf flep grubunda 3 noktada (Y1, Y2, Y3) trapezoidal flep grubunda ise 2 noktada (Y2 ve Y3) kan akımının postoperatif 3. günde anlamlı seviyede arttığı (p<0.05), 7. gün anlamlı olmamakla birlikte azalarak preoperatif değerlerin üzerinde kaldığı görülmüştür. Trapezoidal flep grubunda Y1 noktası kan akımı ise postoperatif 3. günde anlamlı olmamakla birlikte bir miktar artmış, 7. gün ise anlamlı derecede azalmıştır (p<0.05). Elde edilen bulgulara göre zarf flep tekniğinin trapezoidal flep tekniğine göre postoperatif komplikasyonlar, komşu ikinci molar diş pulpası ve flep kanlanmasında daha avantajlı olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu iki flep tekniğinin birbirlerine olan avantajlarının ve komşu yapıların kanlanmasına etkilerinin tam belirlenmesi için daha fazla sayıda ve daha uzun takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Akım ölçerlerAzı dişi-üçüncüDiş-gömülü+4
Mesut Kurt
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda deneysel otojen blok kemik greftlemelerinden sonra meydana gelen yumuşak doku açılmalarında lokal olarak uygulanan ozon gazının kemik grefti ve mukozal bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi

Bu tez çalışmasında; lokal olarak uygulanan ozon gazının, otojen kemik grefti üzerindeki yumuşak dokunun bütünlüğünü kaybetmesi sonucu oluşacak komplikasyonlar(iskemi ve enfeksiyon ve buna bağlı olarak otojen kemik greftinde oluşacak nekroz) ve yumuşak doku bütünlüğü üzerine etkisinin histopatolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız 24 Wistar cinsi sıçan, her grupta 12 sıçan olmak üzere kontrol ve ozon grubu olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm gruptaki deneklerin sağ pariyetal kemiğinden 5 mm çapında otojen blok kemik grefti alınarak sol pariyetal kemiğe titanyum vidayla fikse edildi ve yara primer kapatıldı. Daha sonra otojen blok kemik greftinin üzerindeki yumuşak doku 3mm çapında alınarak greftin üzeri açık hale getirildi. Tüm deneklere aynı cerrahi işlem uygulanmıştır. Kontrol gruplarına cerrahi sonrası farklı bir işlem yapılmazken, ozon gruplarına işlem sonrası 2 hafta süreyle haftada 3 gün 2 dakika süreyle lokal olarak ozon uygulaması yapılmıştır. Kontrol ve ozon gruplarının yarısı 14. günde diğer yarısı ise 28. günde sakrifiye edildi. Çalışma sonunda deneklerden alınan yumuşak doku ve kemik örnekleri Gaziantep Üniversitesi Histoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında histopatolojik olarak değerlendirildi. Elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak student's t testi kullanılarak değerlendirildi. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda iyileşme üzerine; lokal olarak uygulanan ozonun erken dönemde etkisi (14. Gün) kontrol grubu (14. Gün)'na göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0.05) kemik iyileşmesi üzerine etkisi ise anlamlı bulunmadı. Otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması araştırmacılar için büyük bir sorun haline gelmiştir. Yaptığımız bu çalışmada otojen blok kemik greft üzerinde ki yumuşak dokuda; iyileşme üzerine erken dönemde uygulanan ozonun anlamlı etkisi, büyük sorun haline gelen yumuşak doku bütünlüğünün bozulmasını tekrardan iyileştirerek uygulanan otojen kemik greftlerinin de bütünlüğünü koruyacağını düşünmekteyiz. Literatüre bakıldığında deneysel olarak otojen kemik grefti üzerinde ki yumuşak dokunun bütünlüğünün bozulması üzerine ozonun etkisini gösterecek çalışma henüz bulunmamaktadır. Çalışmamızın bu konuda ilerde yapılacak çalışmalara referans olacağı kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu konuda daha çok çalışma yapılmasının gerekli olduğu görüşündeyiz.

EnfeksiyonHayvan deneyleriHistopatoloji+5
Serdar Işıklı
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Tetra kalsiyum fosfat içerikli enjekte edilebilir yeni nesil kemik greftinin bifazik kalsiyum sülfat içerikli kemik grefti ile primer stabilite ve açığa çıkan ısı yönünden karşılaştırılması

Bu tez çalışmasında sertleşebilen iki farklı kemik greftinin implantın primer stabilitesi ve kemikte meydana gelen sıcaklık değişimleri üzerine etkilerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda cansız sığır kaburga kemikleri kullanılmıştır. Kemikler üzerinde dental implant yuvası oluşturulmuştur. Takiben bu osteotomi bölgesinin çevresine eşit büyüklükte kemik defektleri oluşturulmuş ve dental implantlar yerleştirilmiştir. Bu aşamada 2 farklı grup oluşturulmuş ve defektler 1. grupta tetra kalsiyum fosfat, 2. grupta bifazik kalsiyum sülfat içeren kemik grefti ile doldurulmuştur. Kemik greftinin sertleştiği esnada açığa çıkan sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Greftlemeden önce ve 200 dk sonra primer stabilite değerleri kaydedilmiştir. Tetra kalsiyum fosfat içeren kemik grefti kullanılan grupta kemikte ortalama 3.35⁰C sıcaklık artışı ve implant primer stabilitesinde ortalama 52.69 ISQ artış görülmüştür. Bifazik kalsiyum sülfat içeren kemik grefti kullanılan grupta ise kemikte ortalama 0.87⁰C sıcaklık artışı ve implant primer stabilitesinde ortalama 36.26 ISQ artış görülmüştür. Bununla birlikte hiçbir grupta kemik nekrozu için kritik değer olan 47 ˚C yi geçecek sıcaklık artışı gözlenmemiştir. Primer stabilitenin artışında tetra kalsiyum fosfat içeren kemik greftinin daha yüksek sonuçlar verdiği izlenmiştir.

Dental implantasyonKalsiyum fosfatKalsiyum sülfat+5
Carullah Anıl Kar
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sagittal split ramus osteotomisinde kullanılan farklı fiksasyon tekniklerinin üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılması

SSRO, ortognatik cerrahide mandibulaya sıklıkla uygulanan yöntemlerden birisidir. SSRO uygulanmasının ardından fiksasyon sağlanması amacıyla en çok kullanılan tekniklerden birisi miniplak sistemleridir. SSRO operasyonlarının başarısını arttırmak amacıyla birçok miniplak tasarlanmış ve kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı, SSRO'nun fiksasyonunun stabilizasyonuna ilişkin biyomekanik unsurları değerlendirerek güvenli bir fiksasyon tekniği belirleyebilmektir. SEA yöntemi ile oluşturulan üç boyutlu mandibula modellerine SSRO uygulanmasının ardından distal segment 10 mm ilerletildi. Segmentler 4 delikli düz miniplak, 4 delikli eğimli miniplak, 6 delikli düz miniplak, 6 delikli eğimli miniplak, yeni tasarımla oluşturulan kırlangıç düz miniplak ve kırlangıç eğimli miniplak ile fikse edildi. Modellere ısırmayı simüle edecek şekilde çiğneme kaslarından kuvvet uygulandı. Fiksasyon sistemleri ile kemikte oluşan stresler ve segmentler arası yer değiştirme miktarları değerlendirildi. Kırlangıç miniplaklarda diğer miniplaklara göre daha yüksek maksimum stres değerleri bulundu. Vidalarda oluşan streslerde; en az stresin kırlangıç miniplakların fiksasyonunda kullanılan vidalarda oluştuğu görüldü. Kortikal ve spongiöz kemikte oluşan streslerde ise kırlangıç miniplakların kullanıldığı modellerde daha az stres oluştuğu gözlendi. Ayrıca segmentler arasında oluşan yer değiştirme miktarları değerlendirildiğinde; en az yer değiştirmenin kırlangıç miniplaklar ile fikse edilen modellerde olduğu bulundu. Kırlangıç miniplakların, SSRO operasyonlarında rutin olarak kullanılan 4 delikli ve 6 delikli miniplaklara göre kemik dokuya daha az stres ilettiği, daha stabil olduğu ve değerlendirilen teknikler arasında en başarılı fiksasyon tekniği olduğu sonucuna varıldı.

Dental stres analiziFiksasyonMandibula+4
Halil Anlar
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gömülü yirmi yaş cerrahisinde ozon tedavisinin postoperatif ağrı, ödem, trismus ve kan akımı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Gömülü mandibular yirmi yaş cerrahisi sonrasında oluşabilecek komplikasyonların giderilmesine yönelik pek çok yöntem uygulanmaktadır. Bölgedeki yara iyileşmesi kalitesi ve kanlanma oranları farklı yöntemlerle değişebilmektedir ve hasta konforu için de önem taşımaktadır. Çalışmamızda topikal ozon (Apoza-Ozone DTA) uygulamasının yirmi yaş diş çekiminden sonra oluşan ağrı, ödem, trismus ve operasyon bölgesindeki yumuşak doku kanlanması üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Mandibulada çift taraflı tam gömülü yirmi yaş dişleri bulunan, yaşları 18-24 arasında değişen 40 hasta (26 kadın, 14 erkek) çalışmaya dahil edilmiştir. Randomize kontrollü split mouth tasarım ile ozon ve kontrol grupları olmak üzere iki grup oluşturulmuştur. Ekstraoral olarak belirlenen noktalar arası ve ağız açıklığı metrik ölçümleri ile trismus ve ödem, VAS ile ağrı değerlendirmeleri yapılıp, kullanılan NSAİİ lar kaydedilmiştir. Komşu dişte bir ve yumuşak dokuda belirlenmiş üç nokta olmak üzere toplam dört noktadan Lazar Dopler Flowmetre ile preoperatif, postoperatif 3. ve 7. günlerde kan akışı ölçümleri yapılmıştır. Çalışmamızın sonucunda ozon grubunda 3. günde ödem istatistiksel olarak anlamlı azalma göstermiştir. Trismus açısından postoperatif 3. ve 7. gün değerlerinde azalma daha fazla kaydedilmiştir. Ağrı daha az hissedilmiş ve alınan toplam ağrı kesici sayısı daha az kaydedilmiştir. Komşu dişin pulpal kan akımı azalışı, ozon grubunda kontrol grubuna kıyasla postoperatif 3. günde istatistiksel alarak anlamlı gözlenmiştir. Yumuşak dokudaki kan akımı değerlendirildiğinde, ozon grubunda 3 noktada kan akımının 3. günde 1. güne göre anlamlı seviyede arttığı, 7. günde ise bir noktada ilk güne göre anlamlı artışın devam ettiği gözlenmiştir (p<0,05). Çalışmamızda elde edilen veriler ile ozon uygulamasının postoperatif komplikasyonları azalttığı ve kan akımı üzerinde olumlu etkileri olduğunu gözlenmiştir.

AğrıAğrı-postoperatifCerrahi-diş hekimliği+7
Habibe Dere
Gaziantep University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sagital split ramus osteotomisinde kullanılan farklı fiksasyon teknikleri ve bu tekniklerin temporomandibular eklem üzerine etkilerinin üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırılması

Sagital Split Ramus Osteotomisi, mandibular deformitelerin düzeltilmesinde en sık uygulanan ortognatik cerrahi yöntemlerden birisidir. SSRO cerrahisinin uygulanmasından sonra yeterli fiksasyonun sağlanması için en çok tercih edilen tekniklerden birisi mini plak- vida sistemleridir. SSRO cerrahilerinin post-operatif başarısını arttırmak için pek çok mini plak tasarlanmış ve kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı, SSRO'nun fiksasyonunun stabilizasyonuna ilişkin biyomekanik unsurları ve temporomandibular eklemdeki etkilerini değerlendirerek güvenli bir fiksasyon tekniği belirleyebilmektir. Mevcut çalışmada, distal segmentin 10 mm ilerletildiği bir SSRO cerrahisi modellendi ve SEA yöntemi ile analiz edildi. Kemik segmentleri 4 delikli mini plak, 6 delikli mini plak ve yeni tasarlanan: 6 delikli kırlangıç mini plak, 6 delikli yelpaze mini plak, 4 delikli çift Y mini plak ile fikse edildi. Modeller üst kafa kaidesinden sabitlenerek, ısırmayı taklit edecek şekilde kuvvetlere maruz bırakıldı. Fiksasyon işlemi sonrası kemikte oluşan stresler ve TME komponentlerindeki stres değerleri değerlendirildi. Yapılan analizler neticesinde; kırlangıç mini plaklarda diğer mini plaklara kıyasla en düşük stres değerleri bulundu. Vidalarda oluşan streslere bakıldığında ise en az stresin kırlangıç mini plakların fiksasyonunda kullanılan vidalarda oluştuğu görüldü. Ayrıca kırlangıç mini plağın, rutin olarak kullanılan 4 delikli ve 6 delikli mini plaklara ve diğer yeni tasarlanan yelpaze ve çift Y mini plaklara göre kemik dokuya daha az stres ilettiği ve daha stabil olduğu görüldü. TME yapılarına da daha az stres ileten ve stres yayılım paterninin de en dar olduğu tasarım olan kırlangıç mini plağın değerlendirilen teknikler arasında en başarılı fiksasyon tekniği olduğu sonucuna varıldı.

Kemik plaklarıKırık fiksasyonuMandibula+4
Fatma Nur Konarılı
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Non-hodgkin lenfoma tanılı bireylerde radyolojik değişiklikler ile klinik bulguların değerlendirilmesi ve fraktal analiz yöntemi ile kemik mikromimarisinin incelenmesi

Non-Hodgkin lenfoma; farklı olgunluk evrelerindeki B veya T lenfositlerinden köken alan, lenfatik yapıların farklı malign neoplazmalarından oluşan ve Hodgkin Lenfoma dışındaki tüm lenfomaları kapsayan genel bir terimdir. Semptomları arasında ağrısız büyümüş lenf nodları, ateş, halsizlik ve kemik ağrısı görülür. NHL, nodal tutulum gösterdiği gibi ekstranodal olarak da gözlenebilir. Ağız boşluğu içindeki yumuşak dokular (diş eti, sert damak mukozası, yanak, dil, ağız tabanı ve dudaklar) ve çene kemikleri ekstranodal tutulum alanlarındandır. Çene kemiklerini tutan non-Hodgkin lenfoma parestezi, yutma güçlüğü, dişlerin sallanması ve mukozal kanama ile kendini gösterebilir. Ayrıca NHL; apse, epitelyal tümör veya çene osteonekrozu gibi durumlarla karıştırılabilir. Çalışmamızda NHL hastalarının klinik ve radyolojik muayene bulguları kaydedilmiştir, NHL'nin çene kemikleri üzerindeki etkisi fraktal analiz ile değerlendirilmiştir. Çalışmamız toplam 112 kişiden oluşan 4 gruptan oluşmaktadır. Grup 1: Yeni tanı almış ve tedaviye başlamamış 11 NHL hastası, Grup 2: NHL tanısı almış ve aktif tedavi gören 33 hastayı, Grup 3: NHL tanısı almış, tedavisi tamamlanmış ve 6 aydan uzun süredir remisyonda olan 34 hastayı, Grup 4: 34 sağlıklı gönüllüyü ifade etmektedir. Hastaların yapılan lenf nodu muayenesinde lenfadenopati varlığının hastalığın aktif oluğu gruplarda remisyonda olan katılımcı grubu ve kontrol grubuna göre daha fazla oluğu görülmüştür (p<0.05). OPG üzerinden mandibular kanal genişlemesi incelemesi yapılmış ve gruplar arasında anlamlı farklılıklar görülmüştür (p<0.05). Fraktal analiz sonucunda oluşan fraktal boyut değerleri incelendiğinde NHL hastalığının aktif olduğu gruplarda remisyonda olan katılımcı grubu ve kontrol grubuna göre fraktal boyut değerlerinin daha düşük çıktığı görülmüştür. Elde edilen bilgilere dayanarak NHL'nin çene kemikleri üzerine etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu etkilerin tam belirlenmesi için daha fazla sayıda ve daha uzun takiplerin yapıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Fraktal analizKemik hastalıklarıKemik ve kemikler+4
Muhammed Yazıcı
Gaziantep University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Gömülü mandibular 3. molar dişlerin cerrahi çekimini takiben kinezyo bant uygulamasının kan akımı ve ödem üzerine etkisinin incelenmesi

Gömülü üçüncü molar diş operasyonları ağız, diş ve çene cerrahisinin en çok uygulanan işlemidir. Bu nedenle operasyon sonrası morbiditelerin minimum seviyede tutulması önemlidir. Çalışmamızda gömülü üçüncü molar diş çekimi sonrası kinezyo bant uygulamasının operasyon bölgesindeki postoperatif doku kanlanması, ödem, ağız açıklığı ve ağrı üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Winter sınıflamasına göre meziyoanguler pozisyonda, Pell ve Gregory sınıflamasına göre Sınıf 2 ve Pozisyon B konumuna sahip 87 gömülü mandibular üçüncü molar diş çalışmaya dahil edilmiştir. Kinezyo bant uygulanan ve kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Kan akımı ölçümleri lazer doppler flowmetre cihazı kullanılarak yapılmıştır. Ayrıca ödem, ağrı ve ağız açıklığı değerleri de kaydedilmiştir. Ölçümler operasyon öncesi, operasyondan hemen sonra, operasyondan sonraki 2., 4., ve 7. günlerde yapılmıştır. Kan akımı değerleri kinezyo bant uygulanan grupta anlamlı seviyede daha yüksek bulunmuştur. Kan akımı değerleri kinezyo bant uygulanan grupta 2. günde maksimum seviyeye ulaşıp 7. günde azalmasına rağmen operasyon öncesindeki değerlerin üzerinde kalmıştır. Ödem, ağrı ve ağız açıklığında kısıtlılık değerlendirildiğinde iki grup arasında anlamlı farklılık bulunmuştur. Bu bulgular göz önüne alındığında kinezyo bant uygulaması gömülü üçüncü molar diş çekimi sonrası oluşan morbiditelerin yönetiminde destekleyici bir tedavi yöntemi olarak uygulanabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Ancak kinezyo bandın cerrahi operasyonlar sonrası oluşan morbiditeler üzerindeki etkisinin tam olarak belirlenebilmesi için çok sayıda ve daha uzun süreli takipli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Akım ölçerlerCerrahi-diş hekimliğiDiş çekimi+5
Mehmet Turhan Teke
Gaziantep University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı estetik abutmentların döngüsel yorulma yüklemesi sonrasında kırılma dayanımlarının değerlendirilmesi

Çalışmamızın amacı implant destekli sabit restorasyonların yapımında yaygın şekilde kullanılan titanyum abutmentların yerine estetiğin önemli olduğu ön bölgede tercih edilen zirkonyum abutmentlarla bunlara alternatif olarak yeni geliştirilen Peek abutmentların kırılma dayanımlarının karşılaştırılmasıdır. Bu çalışmada Bredent implant (Almanya) sistemine ait zirkonyum ve peek abutmentların çiğneme siklusu sonrası kırılma dayanımları invitro olarak değerlendirildi. Çalışma grupları: Grup 1; implantlar üzerine yerleştirilmiş 10 adet zirkonya abutmentlardan (Bredent, Germany, 12 mm uzunluğunda ve 4 mm çapında), Grup 2; implantların üzerine yerleştirilmiş 10 adet peek abutmentlardan (Bredent, Germany, 12 mm uzunluğunda ve 4 mm çapında) oluşturuldu. Tüm implantlar önce 45° açıyla akrilik bloklara (Paladent-Kulzer) gömüldü ve abutmantlar 25 Newton kuvvet ile implantlara torklandı. Daha sonra abutmentların üzerine CAD/ CAM sistemiyle (Zenotec select) zirkonyum bloklardan (Zenostar T2 Wieland) hazırlanan korlar geçici implant yapıştırıcı simanı ( Premier;ABD) ile simante edildi. Örnekler önce çiğneme simülatöründe 1,2 milyon siklusta yorma testine tabii tutuldu. Daha sonra örneklere universal test cihazında (Shimadzu, Japon) 1 mm/ dk hızla yükleme yapılarak örneklere kırılıncaya kadar yük uygulandı. Test sonucu elde edilen ortalama kırılma değerleri Peek abutment BioHPP grubunda 478,83± 66,72 N, zirkoyum abutmentlar grubunda ise 722,50± 84,71 N olarak tespit edildi. Elde edilen değerler istatistiksel olarak T-testi ile analiz edildi. Zirkonyum abutmantların kırılma dayanımının, Peek abutmentların kırılma dayanımından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek (p< 0,001) olduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Zirkonya, seramik, peek, abutment, kırılma dayanımı

Dental implantasyonDental materyallerDental porselen+4
Berna Balcı
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

İmplant yapılan hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

İnsanların zaman içinde ağız ve diş sağlığının değişmesiyle hayat kaliteleri de etkilenmektedir. Total dişsiz hastalarda çiğneme yetersizliği, konuşma bozukluğu, ağrı, memnuniyetsizlik, retansiyon ve stabilitenin yetersizliği gibi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Alt çene tam dişsizlik vakalarında konvensiyonel protetik tedavinin istenilen düzeyde başarılı olamaması, bu olgularda dental implant uygulamalarının artması sonucunu doğurmuştur. Yaşam kalitesi; bireylerin memnuniyet ve memnuniyetsizliklerine bağlı olarak değişen kişilerin kendilerini daha iyi hissetme halidir. Bu çalışmanın amacı implant destekli protetik tedavilerin ağız sağlığı yaşam kalitesi ve genel sağlık yaşam kalitesine etkilerini incelemektir. Randomize olarak seçilmiş implant destekli protez yapılan 50 adet hastaya tedavi sonrası OHIP-14, ve OHQoL-UK anketleri uygulanarak ağız sağlığı ve genel yaşam kaliteleri değerlendirmektir. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, medyan en düşük, en yüksek, frekans ve oran değerleri kullanılmıştır. Değişkenlerin dağılımı Kolmogorov–Smirnov testi ile kontrol edildi. Nicel verilerin analizinde Mann-Whitney U testi kullanıldı. Korelasyon analizinde Spearman Korelasyon Analizi kullanıldı. Analizlerde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Yapılan tüm protetik tedavilerin ağız yaşam kalitesi üzerine olumlu katkı sağladığı sonucuna ulaşıldı. Ağız sağlığı, yaşam kalitesinin iyileştirilmesiyle birlikte genel sağlığın buna paralel olarak olumlu yönde etkilendiği görüldü.

AnketlerAğız hastalıklarıDental implantasyon+3
Mert Akbaş
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Farklı marka implant frezleri ile yapılan osteotomilerde kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi

Bu tez çalışmasında farklı firmalar tarafından üretilmiş implant frezleri ile yapılan drilleme esnasında, kemikte meydana gelen sıcaklık değişimlerinin in-vitro olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada taze sığır kaburgasından elde edilmiş kemik bloklar kullanılmıştır. Kemik bloklar üzerinde Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent ve Straumann implant markaları tarafından üretilen frezler ile 2 kg sabit basınç altında 30±2 C'lik ortam sıcaklığında drilleme işlemi yapılmıştır. Kemik bloklara 5. ve 10. mm derinliklere iki adet K tipi termocouple sensör yerleştirilmiş ve implant frezine 1 mm mesafedeki sıcaklık değişimleri ölçülmüştür. Çalışmamızda, implant yuvası hazırlanması için farklı koşullarda çalışma modelleri oluşturulmuştur. Grup1'de ilk defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 2'de ilk defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile grup 3'de 30. defa kullanılan frezlerle 150 rpm hızda irrigasyonsuz, grup 4'de 30. Defa kullanılan frezlerle 1200 rpm hızda 40 ml/dk irrigasyon ile çalışılmıştır. Yapılan tüm osteotomi işlemleri 3,5±0,3 mm çaplı frezler ile 8 sn süre periyodunda gerçekleştirilmiş ve eşit zaman aralıklarında elde edilen sıcaklık değerleri kaydedilmiştir. Verilerin istatistiksel analizinde Repeated Measures ve Kruskall Wallis-H testleri kullanılmıştır. İmplant frezlerinin drilleme esnasında kemikte oluşturdukları sıcaklık değişiklikleri ile frezlerin arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p<0.05). Grupların hiçbirinde, çalışma boyunca kritik sıcaklık değerlerine (47C+) ulaşılmamıştır. 5. ve 10. mm derinliklerde kullanılan sensörlerdeki sıcaklık değişimlerinin de birbirine yakın olduğu görülmüştür. Ayrıca, irrigasyonsuz ve irrigasyonlu çalışılan sistemlerde ortalama sıcaklıkların birbirine yakın olmakla beraber; ancak başlangıç sıcaklığı çıkartılarak elde edilen fark değerlerinin, irrigasyonsuz sistemlerde anlamlı düzeyde yüksek olduğu hesaplanmıştır. Çalışmamızın sonuçları, implant frezlerinin kemik bloklarda üretici firmaların farklılığına (Ankylos, Astra Tech, Nobel Biocare, Bredent, Straumann firmaları) ve kullanım sayısına bağlı olarak önemli ölçüde sıcaklık artışlarına neden olmadığını göstermiştir. Ayrıca, irrigasyonlu ve irrigasyonsuz sistemlerin, önerilen koşullarda kullanıldığı sürece güvenli oldukları sonucuna ulaşılmıştır.

Dental implantasyonDental implantlarDiş hekimleri+4
Ömer Faruk Şarkbay
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2016
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Osteoporotik rat modellerindeki kemik defektlerinin iyileşmesinde proton pompa inhibitörü kullanımının ve düşük düzeyli lazer tedavisinin etkilerinin araştırılması

Bu deneysel çalışmada, Proton Pompa İnhibitörü (PPI) kullanımının ve Düşük Düzey Lazer Tedavisinin (DDLT) osteoporotik rat modellerinde oluşturulan kritik büyüklükteki kalvaryal defektlerde, kemik iyileşmesi üzerindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca çalışma gruplarında, kemiğin biyomekanik özellikleri de incelenmiştir. Çalışmada, 45 adet dişi Wistar rat kullanılmış ve kontrol grubu (A), overektomi grubu (B), overektomi ve PPI grubu (C), overektomi ve DDLT grubu (D), overektomi, PPI ve DDLT grubu (E) olmak üzere toplam beş grup yer almıştır. Tüm deneklerde, 5 mm çapta, kritik büyüklükte kalvaryal kemik defekti oluşturulmuştur. Kemik iyileşmesi, histomorfometrik ölçüm yöntemi ile değerlendirilmiştir. Ayrıca gruplardaki hayvanların kemiklerinin biyomekanik özelliklerinin saptanması için, femurlar üzerinde çekme ve germe testleri uygulanmıştır. Çalışmada, E grubunda gözlemlenen ortalama yeni kemik alanının, diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Çekme ve germe testlerinin sonuçlarına göre, çekme dayanımı, birim şekil değiştirme, fleksiyon modülüsü ile maksimum eğme, uzama ve gerilme momentlerinin ortalamalarının PPI ve overektomi gruplarında, kontrol gruplarına göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak, DDLT kullanımının cerrahi sonrası yeni kemik oluşumunu uyardığı ve PPI kullanımı ile, kemiklerin çekme ve germe kuvvetleri karşısındaki mekanik direncinin zayıfladığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Osteoporoz, proton pompa inhibitörleri, düşük düzey lazer tedavisi, kemik defektleri

Histamin H2 antagonistleriKemik defektleriKemik ve kemikler+3
Nihat Demirtaş
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Düşük doz lazer tedavisinin ve fotodinamik tedavinin oral mukozit üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Oral mukozit (OM), kemoterapi ve radyoterapi gören hastalarda yeme, içme ve konuşma gibi günlük aktiviteleri kısıtlayacak kadar şiddetli ağrıya sebep olabilen bir durumdur. Ayrıca fırsatçı mikroorganizmalar sebebiyle OM, sistemik enfeksiyonlara ve hospitalizasyona yol açabilir. Şiddetli vakalar kanser tedavisinin başarısını etkileyebilir. Bu sebeple OM, hayat kalitesini ve prognozu etkilemektedir. Düşük doz lazer tedavisi yara iyileşmesini hızlandırabilmektedir. Indosiyanin yeşilinin de düşük doz lazer tedavisinin etkisini arttırdığına yönelik çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada 24 adet Sprague Dawley cinsi sıçan kontrol, lazer ve lazer + indosiyanin yeşili olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Her hayvana intraperitoneal olarak 5-florourasil enjekte edilmiş ve yanak cebine enjektör ucu ile travma yapılmıştır. OM oluşumundan sonra kontrol grubunda tedavi yapılmamış, lazer grubuna lazer uygulanmış, lazer + indosiyanin yeşili grubuna ise indosiyanin yeşili boyamasından sonra lazer uygulanmıştır. Daha sonra tüm gruplar sakrifiye edilmiş, histolojik ve basic fibroblast growth factor (bFGF), transforming growth factor (TGF-β) ve platelet-derived growth factor - Becaplermin (PDGF-BB) seviyelerine bakılarak iyileşme değerlendirilmiştir. Lazer + indosiyanin yeşili grubu, bFGF ve PDGF-BB açısından diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı çıkmıştır. Ancak TGF-β grubunda tüm gruplar arasında istatiksel anlamlılık gözlenmemiştir. Sonuç olarak bu çalışmadaki limitasyonlara rağmen, indosiyanin yeşili OM tedavisinde düşük dozda lazer tedavisinin etkinliğini arttırmak amacıyla kullanılabilir. Bu konuda daha çok çalışma gereklidir.

Ağız mukozasıDiyod lazerLazer tedavisi
Suzan Bayer Alınca
Bezmialem Vakıf University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Radyoterapi sonrasında kritik boyutlu kemik defektlerinde ksenogreft ile karıştırılan doksisiklin, rifamisin, metronidazol ve klindamisinin deneysel olarak incelenmesi

Baş-boyun bölgesinde kanser tedavisi gören ve radyoterapi uygulanmış hastalar çenelerde osteoradyonekroz gelişimi açısından risk altındadır. İskemik ve sağlıksız bu bölgelerde kemik iyileşmesi gecikmektedir. Enfeksiyon, bu klinik durumu şiddetlendiren bir tablodur. Bu klinik tablonun önlenmesi ya da tedavisi için etkinliği olduğu bilinen antibiyotikler uzun dönemli kullanılmaktadır. Son dönemde, antibiyotiklerin bilinen antibakteriyel aktivitelerinden bağımsız olarak anti- enflamatuar etki gösterdikleri ve bu sayede kemik iyileşmesine katkı sağladıkları düşünülmektedir. Çalışmamızda, radyasyona maruz kalmış alt çene kemiğinde cerrahi olarak oluşturulan kritik boyuttaki defektlerde klindamisin, metronidazol, rifamisin ve doksisiklin grubu antibiyotiklerin kemik grefti ile uygulandığında kemik iyileşmesi üzerindeki etkilerini inceledik. Anti- enflamatuar etkinliğin kemik iyileşmesi üzerindeki etkilerini değerlendirmek için, 50 adet Wistar cinsi albino türü, 250± 20 gr ağırlığında ve 10- 12 haftalık dişi sıçanlar kullanılmıştır. Tüm gruplara genel anestezi altında 30 Gy dozda radyoterapi uygulandıktan 4 hafta sonra sıçanların sağ mandibulasında 5 mm çapında bikortikal hazırlanan kemik defektlerine deney gruplarında ksenogreft ile karıştırılan antibiyotikler, kontrol gruplarında ise sadece ksenogreft partikülleri uygulanarak cerrahi saha iyileşmeye bırakılmıştır. Cerrahi sonrası 4. haftada sakrifikasyonlar gerçekleştirilerek, alınan örnekler enflamasyon, nekroz, fibrozis, yeni kemik yapım alanları, kalsifiye olmuş kemik alanları ve kapiller sayısı açısından histopatolojik ve histomorfometrik olarak değerlendirildi. İncelenen kesitlerde nekroz, enfeksiyon ya da fibrozis bulgusuna rastlanmamıştır. Kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalarda metronidazol ve klindamisin gruplarında yeni kemik yapım alanlarının anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür (p<0.01, p<0.01). Kalsifiye kemik trabekül alanları incelendiğinde kontrol grubu ile klindamisin grubu arasında istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.01). Klindamisin ile diğer gruplar karşılaştırıldığında ise aradaki fark anlamlı (p<0.05) bulunmuştur. Kontrol grubu ile yapılan karşılaştırmalarda kapiller sayısı metronidazol grubunda anlamlı (p<0.05), klindamisin grubunda (p<0.01) ise ileri derecede anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Antibiyotik uygulanan gruplarda iltihabi alanların sayısında azalma, yeni kemik yapım alanlarında ve damarlanmada artış gözlenmiştir. Çalışmada kullandığımız antibiyotiklerin antibakteriyel aktiviteden bağımsız olarak anti- enflamatuar etkinliklerinin olabileceği sonucuna varılmıştır.

AntibiyotiklerClindamycinKemik defektleri+7
Özgün Günay
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Dişsiz mandibulada kısa ve açılı implantlarla desteklenen tedavi seçeneklerinin stres dağılımlarının incelenmesi

Farklı sebeplerden dolayı kaybedilen dental fonksiyon günümüzde implant tedavisi aracılığı ile geri kazanılabilmektedir. Bu tedavi seçeneği özellikle atrofik tam dişsiz çenelerde karmaşık bir hal alabilmektedir. Hastalar farklı uzunluk, çap ve konumda yerleştirilen implantlar ile farklı teknikler ile tedavi olabilirler. Ancak bu tedavi yöntemlerinin hangisinin daha avantajlı olduğuna dair hala şüpheler bulunmaktadır. Çalışmamızda tam dişsiz atrofik mandibulaya uygulanan farklı sayı, açı ve uzunlukta implantlar kullanarak elde edilen yedi farklı grubu farklı iki çap ile çeşitlendirerek uygulanan tedavi seçeneklerinin birbirine göre avantajları ve dezavantajları incelenmiş, atrofik mandibulada uygulayabileceğimiz ideal tedavi seçeneğini saptamamız hedeflenmiştir. Sonlu eleman analizi tekniğinden yararlanarak planlanan gruplarda implant açısının, diziliminin, uzunluğunun ve çapının yanı sıra kantilever protez varlığının implantlar ve çevresinde bulunan kemik doku üzerinde oluşturduğu streslerin yanı sıra sonlu eleman analizi yöntemi kullanarak implant gövdelerinde oluşabilecek uzun dönem başarısızlıkların nerede ve ne zaman oluştuğu araştırılmıştır. Bu çalışmada alınan sonuçların gerçeği ideal şekilde yansıtabilmesi için modelleme aşamasında tam dişsiz atrofik mandibula modellenmiştir. Model üzerine daha önceden planlanan şekilde implantlar yerleştirildikten sonra Co-Cr metal alt yapı üzerine feldspatik porselenden ve akrilik kullanarak protez modellenmiştir. Bu modeller üzerine ağız ortamını daha iyi simüle edebilmek adına 45 derece açı ile 200 N kuvvet bilateral olarak en distalde bulunun dişlerin bukkal kasp tepesinden uygulanmıştır. Alınan sonuçlar uygun parametreler ile kıyaslandığında kantilever varlığının implant ve implant çevresindeki kemik üzerinde oluşan stresleri arttırdığı, açılı implant kullanımının geniş çaplı implantlarda düz implantlara kıyasla benzer performans sergilediği görüldü. Kısa implant kullanımının kantilever etkisini ortadan kaldırmak için iyi bir seçenek olduğu saptanmıştır. İmplant çapının azalması tüm gruplar implant ve çevresinde oluşan stresi arttırdığı ve implantların kullanım ömrünü azalttığı belirlenmiştir.

Dental implantlarSonlu elemanlar analizi
Murat Çolak
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı kalınlıktaki okluzal splintlerin temporomandibular eklem üzerine oluşturduğu stres dağılımının araştırılması

TME bozuklukları (TMB) günümüzde sık rastlanılan kronik ağrılı ve hastaların yaşam kalitesini azaltan bir hastalık grubudur. TMB'ler ekleme gelen anormal stresler sebebiyle oluşabilir ve tedavisinde kullanılan temel yöntemlerden biri okluzal splintlerdir. Yayınlanan çalışmalarda değişen kalınlıklarda splintler kullanılmıştır. Bu araştırmanın amacı 3 ve 6 mm kalınlıktaki splintlerin TME üzerinde oluşturduğu streslerin sonlu elemanlar analizi (SEA) yöntemi ile karşılaştırılması ve ideal okluzal splint kalınlığının belirlenmesine yardımcı olmaktır. İskeletsel ve dişsel sınıf 1 kapanışa sahip olan bir hastadan çekilmiş olan bilgisayarlı tomografi (BT) verileri kullanılarak bilgisayar ortamında TME modeli elde edilmiştir. Elde edilen model üzerinde TME diski ön konuma alınarak bir disk deplasman modeli oluşturulmuştur. Bu model kullanılarak ağızda okluzal splint yokken, 3 ve 6 mm dikey kalınlığa sahip okluzal splintler varken olmak üzere 3 farklı model elde edilmiştir. Bilgisayar ortamında bu modeller üzerine anatomik kas kuvvet ve vektörleri atanarak yükleme koşulları oluşturulmuş ve TME komponentleri (disk, kondil, fossa) üzerinde oluşan stres dağılımları sonlu elemanlar analizi (SEA) yöntemiyle karşılaştırılmıştır. Tüm modellerde TME diskinde stres yoğunluğu, diskin ön ve orta bandı arasında lateral tarafta yoğunlaşmıştır. Okluzal splint kullanılan modellerde, diskteki stres yoğunluğu orta banda doğru yayılmış ve miktarı azalmıştır.Tüm modellerde kondil başı ve fossadaki stres yoğunluğu TME diskinin ön ve orta bandına denk gelen yüzeylerde yoğunlaşmıştır. Okluzal splint kullanılan modellerde, kondil ve fossada stres yoğunluğu ve miktarı azalmıştır. TME'nin tüm komponentlerinde oluşan stres karşılaştırıldığında, 6 mm okluzal splint kullanılan modelde, 3 mm okluzal splint kullanılan modele göre daha az stres yoğunluğu oluşmuştur. TMB'lerin tedavisinde okluzal splintlerin kullanımı, TME'de oluşan stresleri azaltmaktadır. Artan dikey kalınlıklarda okluzal splintlerin kullanımı da TME'de oluşan stresleri azaltılmasında daha faydalı olabilir. TMB hastalarında kullanılacak okluzal splintlerin, uygun dikey kalınlıklarının kanıta dayalı olarak belirlenebilmesi için klinik çalışmalar; biyomekanik ve SEA çalışmaları ile desteklenmelidir.

AtellerDental oklüzyonSonlu elemanlar+6
Ahmet Erdem
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Travmatik fasiyal sinir hasarı modelinde ozon terapi ve düşük seviyeli lazer terapinin etkinliğinin karşılaştırılması

İnsanların yüz ifadesi, onların fiziksel ve kalıtımsal özellikleri ile birlikte duygularını yansıtır. Kimliğin belirlenmesinde ve kişinin çevre ile olan ilişkilerinde önemli görevleri olan yüz mimiklerini kontrol eden fasiyal sinir (FS), aynı zamanda yüz kaslarının tonusu ve hareketini belirleyen sinirlerin inervasyonunu sağlar. FS, hasara uğradığında izlenebilen paralizinin nedenleri arasında Bell Paralizi şeklinde adlandırılan bir özel paralizi tipi ilk sırayı almaktadır. Klinik bulguları yüzün bir tarafındaki kasların bütününde paralizi ve parezi görülmesi, yüz kaslarında güçsüzlük, tek taraflı dudak ve kaş sarkması, göz kapağının kapanmaması sonucu göz kuruluğu gibi semptomlardır. Hasar gören sinir dokuların, farmakolojik ve/veya diğer konvansiyonel yöntemlerle doğru ve etkin tedavisinin tam olarak sağlanmaması nedeniyle alternatif tedavi arayışı gündeme gelmiştir. Alternatif tedavi yöntemlerinden en yüksek oranda tercih edilenlerden birisi düşük doz lazer ışını kullanılarak geliştirilen tedavi yöntemi (DDLT) ve ozonun veya ozon kaynaklı ürünlerin çeşitli yöntemlerle tedavi amaçlı uygulanmasıdır (OT). Bu tez çalışmasında, ratlarda oluşturulan fasiyal sinir hasarı modelinde düşük doz lazer tedavisi ve ozon terapi yöntemlerinin, hasarlı sinir dokunun iyileşmesi üzerine etkilerinin histolojik olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 30 adet wistar cinsi albino türü, 220±20 gr ağırlığında ve 10-12 haftalık dişi sıçanlar üzerinde yürütülmüştür. Tüm gruplara genel anestezi altında nöropatik hasar oluşturmak için ratların sol fasiyal sinirlerine, çapının hepsini içine alacak şekilde klemple 30sn boyunca tutularak hasar verilmiştir. Daha sonra kontrol grubu iyileşmeye bırakılırken lazer grubuna hergün düşük doz lazer tearapisi 4J, 32sn uygulanırken, ozon grubuna da 2 günde bir defa 2ml, 80 µm/ml sistemik ozon terapisi uygulanmıştır. 4. haftada sakrifikasyonlar gerçekleştirilerek fasiyal sinirlerinden alınan örnekler formaldehitte muhafaza edilerek histolojik inceleme amaçlı saklanmıştır. İncelenen kesitlerde epinöriyum, perinöryum ve endonöriyum varlığı ve sürekliliği değerlendirilmesi ile sinir dallanması öncesi sinir alanı ölçümü, dallanma sonrası fasikül sayısı, hasar öncesi ve sonrası kesitlerde akson sayısı incelenmiştir. İncelenen kesitlerde, sinir lifinin dallanma sayısı, çapı, alanı ve akson sayısı açısından yapılan değerlendirmeler sonucunda tüm gruplarda ozon terapi grubunda istatistiksel olarak anlamlı fark yaratacak sonuçlar elde edilmiştir. Lazer grubunda (DDLT) tüm parametrelerde kontrol grubuna göre ufak bir artış gözlenmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilememiştir.

Diyod lazerLazer tedavisiOzon+4
Yusuf Yuca
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Mandibulanın cerrahi olarak saatin tersi yönünde rotasyonundan sonra posterior açılı kondil üzerinde oluşan streslerin değerlendirilmesi

Çalışmamızda, ortognatik cerrahide yaygın olarak kullanılan Sagittal Split Ramus Osteotomisi (SSRO) tekniği ile mandibulanın saatin tersi yönünde rotasyonu ve ilerletilmesi sonrası posterior açılı kondil üzerindeki stresler değerlendirilmiştir. Bu çalışmada güvenilirliği literatürce desteklenen 'Sonlu Eleman Analizi' (SEA) metodu kullanılmıştır. 5 farklı mandibular ilerletme miktarı sonrası kondilde oluşacak maksimum stres alanları ve bunların sonucunda meydana gelebilecek stabilite ve relaps problemlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamızda anterior açık kapanışı olan bir hastanın bilgisayarlı tomografi görüntüsü 'Sonlu Eleman Analizi' yöntemi kullanılarak bilgisayar ortamında işlenmiş ve mandibula modeli oluşturulmuştur. Mandibula modeli üzerinde çift taraflı sagittal split ramus osteotomisi yapılarak 2 farklı miktarda ilerletme (5 ve 10 mm) ve saatin tersi yönünde hareket işlemleri, ayrıca ilerletme sonrasında yapılan kemik segmentlerinin fiksasyonu sırasında proksimal segmentin alt sınırının düzeltildiği ve pasif olarak yerinde bırakıldığı modeller oluşturulmuştur. Posterior açılı mandibuler kondil üzerine gelen baskı, gerilim ve Von Mises stresleri SEA metodu ile değerlendirilmiştir. Mandibuler kondilde stres yoğunluğu mandibulanın ilerletme miktarına göre değişmektedir. İlerletme miktarı arttıkça kondilin posterioru ve lateralinde stres miktarı artmaktadır. Mandibuler kondil ilerletme miktarına ve fiksasyona bağlı olarak açısal değişimler gösterebilir ve deplase olabilir Rijit fiksasyon aşamasında kondilin posterior açılanması gelen stres miktarını ve yoğunluğunu etkilemektedir. Kondilin posterior açılanması stres yoğunluğunu arttırmaktadır. Mandibuler ilerletme ve saatin tersi yönünde rotasyon yaptırılan olgularda, mandibuler ilerletme miktarı arttıkça kondilin üzerine gelen stres miktarı artmaktadır. Mandibuler kondilin fiksasyon sırasında orijinal pozisyonunu korunmaması ve posteriora açılanması ile üzerine gelen stres miktarı daha da artmaktadır. Kondilin fazla yüke maruz kalmasıyla sinoviyal sıvıdan beslenmesi azalmaya başlar ve rezorpsiyon gelişir. Fazla miktarda ilerletmeler TME dokuları için elverişli değildir.

Sevim Çakıltaş
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Farklı le fort ı osteotomi yöntemleriyle yapılan maksiller ilerletme yöntemlerinin stabilitelerinin karşılaştırılması

Çalışmamızda, ortognatik cerrahide üst çeneyi hareketlendirmek için kullanılan Le Fort I osteotomi tekniğinin bir modifikasyonu olan M şekilli osteotomi tekniğinin, ameliyat sonrası meydana gelebilecek relapsı önleyici etkinliği araştırılmıştır. Bu etkinliğin araştırılmasında, güvenilirliği literatürce destelenen 'Sonlu Eleman Analizi' çalışması kullanılmıştır. İki farklı osteotomi tekniği ile maksillanın relaps açısından en riskli hareketi olan aşağı doğru konumlandırma işlemi sonrası oluşacak maksimum stres alanlarını, fiksasyon sisteminde oluşan stres alanlarını ve bunların sonucunda meydana gelebilecek stabilite ve relaps problemlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmamızda bir hastanın bilgisayarlı tomografik görüntüsü 'Sonlu Eleman Analizi' yöntemi kullanılarak işlenmiş, üç boyutlu çalışma modeli üzerinde konvansiyonel Le Fort I osteotomi tekniği ile M şekilli osteotomi tekniğiyle birlikte yapılan maksiller ilerletme ve aşağı konumlandırma işlemi sonrası, kemik ve plak sistemlerinde oluşan maksimum stres alanları stabilite ve relaps açısından değerlendirilmiştir. Çalışmamız 6 gruptan oluşmaktadır. Gruplarda maksiller ilerletme miktarı hepsinde aynı ve 5 mm olup, aşağı konumlandırma miktarı 3 mm ve 5 mm olarak belirlenmiştir. Konvansiyonel Le Fort I osteotomi sonrası segmentler arasına iliak greft konulmuştur. İliak greftin interpozisyonel greft olarak kullanılmasının sebebi literatürce altın standart olarak bildirilmesidir. Kontrol grubunda konvansiyonel Le Fort I osteotomi uygulanmış ancak araya greft konulmamıştır. Osteotomi sonrası L şeklinde 4 delikli plak ve 5 mm'lik vidalarla fiksasyon sağlanmıştır. Çalışmamızın sonucunda, M şekilli osteotomi yönteminin, araya greft konulmuş geleneksel Le Fort I osteotomi yöntemine göre stres parametreleri açısından daha düşük streslerin gözlendiği sonucuna varılmıştır.

FiksasyonMaksillaOrtognatik cerrahi+5
Gizem Alagöz Kabay
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dört implant destekli (all-on-four) tedavi konseptinde boyun bölgesi açılı implant kullanımının oluşan stresler üzerine etkisinin sonluelemanlar analizi ile incelenmesi

Bu çalışmanın amacı posteriorda açılı yerleştirilen implantlarda kemikle aynı seviyede biten, açılı bir implant boynu dizaynının kullanımıyla implant, protez iskeleti, peri-implant kemik, dayanak ve dayanak vidasında oluşacak streslerin standart implant boynu dizaynının kullanıldığı sistemlerle karşılaştırmalı olarak SEA ile incelenmesidir. Çalışmamızda atrofi miktarı nedeniyle all-on-four tedavi konsepti uygulanacak mandibula ve maksilla modellemeleri yapılacaktır. Aşırı rezorbe maksilla ve mandibulada implant yerleştirilmesi ve konumlandırılması genellikle zordur. Bu nedenle dişsiz çenelerde aşırı rezorbe kretlerde greft uygulamasını ekarte edebilmek ve daha öngörülebilir bir implant protokolü sağlamak için distal implantların eğimlendirilmesi önerilmiştir. All-on-four tedavi konsepti mandibula ve maksillada anterior bölgeye 2 adet vertikal pozisyonda, 3,8x11 mm boyutlarında (Quattrocone, Medentika) posterior bölgeye de 2 adet 30 derece açılı olacak pozisyonda, 4,3x11 mm boyutlarında (Quattrocone30, Medentika) implant çene kemikleri içerisine yerleştirilerek simüle edilecektir. Bu aşamada posterior bölgeye yerleştirilen implantlarda 30 derece açılı implant boynu ve standart implant boynu modellemeleri kullanılarak iki farklı model elde edilecektir. Yüklemeler her iki senaryo için de 6. dişler üzerinden her bir dişe modelin sağ tarafından 30 derece açılı olarak 250 N büyüklüğünde dişlerin bukkal tüberkülünden lingualden ve palatinalden bukkale doğru uygulanmıştır. Simülasyonu sonrasında implantlar, dayanaklar, dayanak vidaları, protez iskeleti ve implant boynu etrafındaki kortikal kemikte oluşan stress değeleri ve protetik restorayonlardaki yer değiştirme miktarı belirlenecektir. Maksillada posterior bölgede boyun bölgesi açılı implantta Von Misses değeri 94.9 MPa olarak bulunmuşken, boyun bölgesi düz olan implantta Von Misses değeri 117 MPa olarak bulunmuştur. Mandibulada posterior bölgede boyun bölgesi açılı implantta Von Misses değeri 174.4 MPa olarak bulunmuşken, boyun bölgesi düz olan implantta Von Mises değeri 328.9 MPa olarak bulunmuştur. Düz implantta Von Mises stres boyun bölgesi açılı olan implanta göre daha fazla çıkmıştır. Tüm modellerde implant ve abutment'taki maksimum Von Mises stress yüklemenin yapıldığı taraftaki implant ve abutment üzerinde oluşmuştur. Düz implantın çevresindeki kemik bölgesinde maksimum ve minimum asal stres değerlerinin daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Peri-implant kemik, all-on-four, dental implant

Dental implantasyonDental implantlarDental protez-implant destekli+1
Taha Aktaş
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı yüzey özelliklerine sahip piezocerrahi testere uçlarının biyomekanik özelliklerinin karşılaştırması

Birçok avantaja sahip olan piezocerrahi aletlerinin kullanımında çok sık karşılaşılan sorunlardan biri, piezocerrahi testere uçlarının kırılmasıdır. Bu çalışmada farklı yüzey özelliklerine sahip piezo cerrahi testere uçlarının kırılma ve dayanıklılık gibi biyomekanik özelliklerinin değerlendirilmesi ve karşılaştırılması yapılmıştır. Araştırmada kullanılmak üzere kliniğimizde en sık kullanılan piezocerrahi testere ucu belirlenmiş ve bu osteotomide kullanılan testere ucundan her grupta 10'ar tane olmak üzere 4 farklı gruptan toplam 40 tane üretilmiştir. Birinci gruba 54 HRC AISI 420C paslanmaz çelik üzerine Titanyum Nitrür (TiN) kaplama, ikinci gruba 54 HRC AISI 420C paslanmaz çelik üzerine Elmas Benzeri Karbon (DLC) kaplama yapılmıştır. Kalan son iki grupta ise AISI 420C paslanmaz çeliğin sertlik karakterizasyonu değiştirilmiş 54 HRC ve 48 HRC paslanmaz çelik olarak kaplamasız üretilmiştir. Piezocerrahi testere uçları eşit standartlarda universal test cihazına yerleştirilip cantilever eğme testine tabi tutulmuştur. Gruplar arası karşılaştırmada, deney sonucu elde edilen grafikteki "Elastik limit" noktaları ve elastik limit noktasına kadar olan "Enerji" değerleri kullanılmıştır. Eğme deneyine ek olarak piezocerrahi testere ucuna dinamik bir sistem için sonlu elemanlar analizi uygulanmıştır. Böylelikle hareket halindeki bir piezocerrahi testere ucun üzerindeki eşdeğer gerilme dağılımları değerlendirilmiştir. Sonuç olarak 48 HRC paslanmaz çelikten üretilmiş kaplamasız piezocerrahi testere uçların Elastik limit değerleri diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,008). Sonlu elemanlar analiz bulgularına göre de piezocerrahi testere uç üzerindeki en çok kırılma beklenen alan gövde kısmındaki büküm bölgesi olarak belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: piezocerrahi, testere uç, biyomekanik, kırılma

BiyomekanikBiyomekanik analizDental aygıtlar+3
Gülsün Aydoğmuş
Bezmialem Vakıf University
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda siyatik sinirin ezilme yaralanması sonrası yüksek yoğunluklu lazer biyostimülasyon tedavisinin rejeneratif etkilerinin değerlendirilmesi

Maksillofasiyal bölgede yapılan cerrahi işlemler sonucu oluşabilecek komplikasyonlarda; periferik veya santral sinir sistemi yaralanmasına bağlı sinirlerde fonksiyon kaybı, parestezi, hipoestezi, nöropatik ağrılar gibi nörosensöryel bozukluklar izlenebilmektedir. Oluşan hasarın şekli ve bulunduğu bölgeye göre tedaviye başlama zamanını değişmektedir. Tedavi yöntemi olarak invaziv, noninvaziv ve konvansiyonel tedaviler uygulanmaktadır. Periferal veya santral sinir sisteminin dejeneratif ve travmatik zedelenmesi sonrasındaki bir çok tedavi metodu uygulanarak sinirin rejeneratif etkisi gösterildiğine dair çalışmalar bulunmakla birlikte, yüksek yoğunluklu lazer tedavisi ile ilgili literatürlerde herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Tüm ratların sol siyatik sinirleri cerrahi klemp ile 30 sn ezilerek sinir hasarı oluşturuldu. Siyatik sinirin ezilme yaralanmalarını takiben, otuz üç sıçan rastgele olarak kontrol, düşük yoğunluklu lazer tedavisi (DYLT) ve yüksek yoğunluklu lazer tedavisi (YYLT) olarak üç gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki sıçanların yaralanan siyatik siniri spontan iyileşmeye bırakılırken, YYLT (120J/seans ve 1024 nm dalga boyu) ve DYLT (2.4J/seans ve 650 nm) ameliyattan hemen sonra başlanıldı ve tedavi süresince 3 günde bir uygulandı. Ameliyat sonrası dönemde siyatik fonksiyonel indeks(SFİ), elektrofizyolojik değerlendirmeler ve histomorfometrik değerlendirmeler ile rejenerasyon durumu araştırıldı. 23 günlük iyileşme periyodunda, SFİ skorunda YYLT grubunun kontrol grubuna göre istatiksel anlamlık mevcuttken (p=,012), kontrol-DYLT (p=,270) ve YYLT-DYLT(p=,473) arasında istatiksel fark olmadığı görüldü. 30 günlük iyileşme periyodu sonunda YYLT grubu kontrol ve DYLT gruplarına göre anlamlı derecede daha iyi SFİ skorları kaydedildi. (p=,000, p=,002) DYLT-Kontrol grupları arasında istatiksel olarak fark yoktu. (p=,419) Elektrofizyolojik değerlendirmede, amplitüt değerlerinde üç grup arasında istatiksel anlamlık bulunmamıştır. (p>0,05) Latans ve süre değerlerinde YYLT grubunun DYLT (p=,002, p=,014) ve kontrol (p=,003, p=,000) grubuna göre istatiksel anlamlılık mevcutken, DYLT-kontrol (p=1.000, p=,162) arasında istatiksel olarak fark yoktu. Histolojik değerlendirmede, schwann hücre sayısı LLLT grubunun kontrol (p=,003) ve YYLT (p=,048) grubuna göre anlamlı derecede fazla olduğu ancak YYLT- kontrol (p=,59) grubunda istatiksel olarak fark olmağını ortaya koydu. G-ratio değerlendirilmesinde, YYLT grubunda, 0,55-0,69 aralığına sahip sinir liflerinin sayısı diğer gruplara göre yüksek çıkmıştır. Fonksiyonel, histomorfometrik ve elektrofizyolojik araştırmalara göre YYLT, ezilme yaralanması sonrası periferik sinir rejenerasyonunda DYLT'den daha iyi sonuçlar ortaya koydu. Bu sonuçla YYLT, periferik sinir rejenerasyonu sırasında daha yüksek penetrasyon derinliği ve etkinliği açısından DYLT'den daha üstün görünmektedir.

Hayvan deneyleriLazer tedavisiPeriferik sinir hasarları+3
Kemal Atakan Bayburt
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Pterigo-maksiller bileşke yapısının cerrahi destekli maksiller genişletme işlemine etkisinin sonlu eleman analiziyle incelenmesi

Amaç: Cerrahi destekli maksiller genişletmede pterigo-maksiller bileşkeye yaklaşım ile ilgili kesin bir fikir birliği yoktur. Bölgeyle ilişkili önemli nöro-vasküler yapıların varlığı nedeniyle bazı araştırmacılar tarafından pterigo-maksiller osteotomi önerilmezken diğer bir grup araştırmacıysa bu bölgenin üst çene genişletmesi için ciddi bir direnç noktası oluşturacağı ve ayrılması gerektiğini savunmaktadır. Bu çalışmada, pterigomaksiller bileşkenin morfolojik karakteristiği radyolojik olarak belirlenmiş ve sonlu elemanlar analizi ile üst çene genişletme paternine etkileri incelenmiştir. Materyal- Methot: Bezmialem Diş Hekimliği Fakültesi radyoloji arşivinde mevcut olan 18-30 yaş arasındaki tam dişli sağlıklı bireylere ait olan 240 maksilla tomografisi incelenerek pterigomaksiller bileşkenin 3 boyutlu morfolojisi her boyut ( derinlik, kalınlık, uzunluk) için ayrı ayrı ölçülmüştür. Elde edilen boyutsal değerler kullanılarak birinci çeyrek, ortanca, üçüncü çeyrek değerleri hesaplanmıştır. Bu değerler kullanılarak sonlu elemanlar analizi yöntemiyle 7 farklı maksilla modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan modellerde cerrahi destekli genişletme işlemi simüle edilerek, pterigomaksiller bileşkede ve ilişkili diğer direnç bölgelerinde oluşan stres değerleri incelenmiştir. Bulgular: Maksillanın genişletilmesiyle birlikte pterigomaksiller bölgede oluşan stresi en fazla arttıran unsurun derinlik olduğu ve bunun kalınlık ve yüksekliğin takip ettiği görülmüştür. Pterigomaksiller bölge yüksekliğin artması stresin azalmasına yol açmıştır. Ayrıca pterigomaksiller bileşkenin boyutlarının daha büyük olduğu modellerde zigomatik ark, frontozigomatik sütur, medial pterigoid plate gibi alanlarda oluşan stresler artmıştır. Pterigo-maksiller bileşkenin boyutsal olarak artışı transversal genişlemede posterior bölgeye gittikçe azalmayla sonlanmıştır. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre, transversal darlığın özellikle posterior maksillayı da içerdiği durumlarda, pterigomaksiller bileşkenin derinlik ve kalınlığının artışının bu bölgede osteotomiye olan ihtiyacın belirlenmesinde kritik faktörler olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Sonlu elemanlar analizi, pterigo-maksiller bileşke, SARPE

Alveolar kenar artırılmasıCerrahi-diş hekimliğiMaksilla+1
Melis Haydarpaşa
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Alt yirmi yaş cerrahisinde IV midazolam sedasyonu ile hasta kontrollü analjezi yöntemiyle remifentanil uygulamasının güvenirlik ve klinik etkinlik yönünden değerlendirilmesi

ÖZET Alt Yirmi Yaş Cerrahisinde IV Midazolam Sedasyonu ile Hasta Kontrollü Analjezi Yöntemiyle Remifentanil Uygulamasının Güvenirlik Ve Klinik Etkinlik Yönünden Değerlendirilmesi Gömülü yirmi yaş dişlerinin cerrahi çekimleri sırasında ek ağrı kontrolü ve sedasyona ihtiyaç duyulabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, alt yirmi yaş cerrahi çekimleri sırasında intravenöz midazolam sedasyonuna ek olarak hasta kontrollü analjezi yöntemiyle remifentanil uygulamasının klinik etkinlik ve güvenirliğini değerlendirmektir. Çift kör, randomize, karşılıklı, plasebo kontrollü, prensipler doğrultusunda planlanan bu prospektif çalışmaya çift taraflı, simetrik gömülü mandibuler üçüncü molar dişleri olan 20 sağlıklı birey dahil edildi. Her hastaya her iki operasyonda da 0,05 mg/kg intravenöz midazolam sedasyonu uygulandı. Hasta kontrollü intravenöz remifentanil uygulaması gelişigüzel olarak birinci veya ikinci ameliyatlarında uygulandı. Diğer ameliyatlarında ise remifentanil yerine plasebo verildi. Kanda stres hormonu - renin, aldosteron ve ACTH - değişimlerini incelemek üzere preoperatif, intraoperatif ve postoperatif kan örnekleri her hastadan her iki ameliyatı esnasında da alındı. Kan basıncı, nabız, oksijen saturasyonu ye solunum sayısı değerleri sedasyondan önce, işlem sırasında her beş dakikada bir ve işlemin bitiminden beş dakika sonrasına kadar kaydedildi. Sedasyon derecesini değerlendirmek amacıyla Ramsey sedasyon skalası ve işlemin sonunda derlenme değerlendirmesi için modifiye Steward derlenme skalası kullanıldı. Ağrı, hasta memnuniyeti, kooperasyon puanlaması, lokal anestezik enjeksiyonuna tepki ve amnezi dereceleri de incelendi iki grup ameliyatları arasında işlem süreleri bakımından anlamlı fark saptanmadı. Remifentanilin sedasyon düzeyi, hasta kooperasyonu ve memnuniyetini anlamlı ölçüde arttırdığı, oksijen saturasyon değerleri, nabız ve ağrıyı anlamlı ölçüde azalttığı görüldü. Remifentanil kullanılan ameliyatlarda amnezide hafif artış görüldü. İki uygulama arasında aldosteron ve renin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmazken renin seviyelerinde anlamlı fark görüldü. Her iki uygulama esnasında da aldosteron ve ACTH seviyelerinde anlamlı azalma olurken renin seviyelerinde anlamlı artış görüldü. Remifentanil hastaların derlenme sürelerinde önemli değişikliklere neden olmadı. İntravenöz midazolam sedasyonuna ek olarak hasta kontrollü analjezi yöntemiyle remifentanil uygulaması, önemli bir yan etki oluşturmaksızın etkili ağrı kontrolü ve yeterli sedasyon sağlayabilmektedir. Anahtar sözcükler: Hasta kontrollü analjezi, İntravenöz sedasyon, Midazolam, Remifentanil, Üçüncü molar cerrahisixi

Yakup Üstün
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2003
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Fasiyal asimetri hastalarında farklı mandibuler osteotomi dizaynlarının distal ve proksimal segmentler arasındaki kemik interferansına etkisinin değerlendirilmesi

Amaçlar: Yüz asimetrisinin ortognatik cerrahi ile tedavisinde, proksimal ve distal segmentler arasındaki interferanslar nedeniyle kondil distorsiyonları olabilir. Bu çalışma, sanal cerrahi planlama yazılım programı kullanarak mandibular proksimal ve distal segmentler arasındaki kemik interferans miktarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntemler: Mandibular ortognatik cerrahi geçirmiş ve sanal cerrahi planlama kayıtları olan hastaların retrospektif incelemesi yapılmıştır. Çalışmaya 12 hasta dahil edildi. Hastaların daha önceden ameliyat için planlanan çene hareketleri dört farklı osteotomi tekniği ile ayrı ayrı simüle edildi. Sagittal Split Ramus Osteotomisinin (SSRO) Dal Pont modifikasyonu, SSRO'nun Hunsuck modifikasyonu, SSRO'nun Posnick modifikasyonu ve minimal invaziv SSRO tekniği sanal planlama kayıtları üzerinden her hasta için simüle edildi. Mandibulanın proksimal ve distal segmentleri arasındaki interferansın hacmi ve bu interferanslara bağlı oluşan proksimal segmentin açılanması değerlendirildi. Bulgular: SSRO'nun Dal Pont modifikasyonun mandibulanın proksimal ve distal segmentleri arasında en yüksek kemik interferansına neden olan osteotomi olduğu tespit edildi. Diğer tüm osteotomi modifikasyonları daha düşük interferanslarla sonuçlandı ancak sadece Dal Pont modifikasyonu-Posnick modifikasyonu(p:0.008) ve Dal Pont modifikasyonu-minimal invaziv SSRO tekniği(p:0.019) istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuçlar: Yüz asimetrisinde tüm cerrahi tekniklerde bir miktar kemik interferansı oluşur. Bu problemi en aza indirmek için split alanını azaltan bir osteotomi modifikasyonu kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Yüz asimetrisi, sagittal split ramus osteotomisi, periferal kondiler sag, sanal planlama

AsimetriKemik ve kemiklerMandibula+3
Çağla Eroğlu
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Üst çenede saat yönünün tersine rotasyon hareketi yapılan ortognatik cerrahilerde farklı kondil boynu açılarının temporomandibular eklemde oluşan stresler üzerine etkisinin sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; okluzal düzlem açısının fazla olduğu sınıf 2 iskeletsel deformitelerin, maksilomandibuler kompleksin saat yönünün tersine döndürüldüğü bimaksiller cerrahileriler ile tedavisinde, kondil boynu morfolojilerindeki farklılıkların temporomandibular eklemde oluşan stresler üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda üç farklı gömme miktarı (2 mm, 4 mm, 6 mm) ve 3 farklı kondil morfolojisi tipi (anteriora açılı, dik, posteriora açılı) değerlendirilmesi amacıyla toplamda 9 adet model elde edilmiştir. Farklı gömme miktarlarının simüle edilmesi amacıyla sınıf 2 oklüzal düzlem açısı fazla olan bir hastanın tomografisi DICOM verisi ile sanal planlama yazılımında çene modelleri oluşturulup standart Le fort I ve BSSO osteotomileri simüle edilen hastanın maksillasına sırasıyla 2 mm, 4 mm ve 6 mm gömme hareketleri simüle edilmiştir. Sonrasında mandibulaları hedef oklüzyona alınan bu modellerde kondiler segmentlerde mandibula alt sınırı eşitlenecek şekilde rotasyon yapılarak, gömme işlemine bağlı oluşacak rotasyonlar mandibula modellerine aktarılmıştır. Posterior bölgeden ıssırma kuvvetleri simüle edildikten sonra kondil, disk ve glenoid fossada oluşan stres değerleri tespit edilmiştir. Ortalama von mises stres değerleri posterior açılı kondil ve 6 mm maksiller gömme simüle edilen modelde diger modellere göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. En düşük von misses stres değerleri ise dik acili kondil ve 2 mm maksiller gömme simüle edilen modellerde oluşmuştur. Saatin tersi yönünde rotasyon uygulanan ortognatik cerrahi prosedürlerinde maksiller gömme miktari arttikca kondilin üzerine gelen stres miktarını arttırmaktadır. Posteriora açılı olan kondil modellerinde tüm Von Mises stres değerleri anteriora ve dik açılı olan kondil modellerine göre daha yüksek bulunmuştur. Oklüzal düzlem açısı yüksek Sınıf 2 hastalarda artan saat yönü tersine rotasyon miktarı ve posteriora açılı kondil morfolojisi ile ilişkili olarak eklem ve çevre dokularında oluşan streslerin ve kondiler rezorpsiyon gibi ilişkili komplikasyonların daha sık karşılaşılabileceği akılda tutulmalıdır. Bu tip olguların tedavisinde kondil rotasyonunu en aza indirecek alternatif tedavi seçenekleri dikkate alınmasında yarar vardır.

Cerrahi-diş hekimliğiKemik rezorpsiyonuMandibular kondil+6
Samıra Alızada
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sınıf III iskeletsel deformitesi bulunan hastalarda ortognatik cerrahi sonrası havayolu değişiminin üç boyutlu olarak incelenmesi

Amaç: Cerrahi hareketlerin faringeal hava yolu alanı (PAS), minimum kesit alanı (MAK) üzerindeki etkilerini değerlendirmek ve bu etkilerin deformite analizinde kullanılan çeşitli referans noktaları, açılar veya düzlemler ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya bimaksiller ortognatik cerrahi uygulanan sınıf III iskelet deformiteli 49 hasta (30 kadın, 19 erkek) dahil edilmiştir. Cerrahi öncesi üç boyutlu sanal planlama için elde edilen Bilgisayarlı Tomografi (BT) tarama verileri ve en az 6 aylık takip süresince elde edilen taramalar kullanıldı. Bu taramaların rekonstrüksiyonları ve lateral sefalometrik grafikleri NemoStudio (NemoFab, v2020) yazılımı kullanılarak elde edildi. Çeşitli sefalometrik noktalar (A, B, PNS, Me) kullanılarak on adet lineer ve iki açısal ölçüm (FMA ve maksiller oklüzal düzlem) yapıldı. Bu ölçümler, lateral sefalometrik görüntülerde Frankfurt horizontal düzlem ve bu düzleme dik vertikal referans çizgisi tanımlanarak yapıldı. Hiyoid kemiğin toplam ve diagonal yer değiştirmesini, mandibula ile olan ilişkisini analiz etmek için, hiyoid kemiğinin gövdesi ile üçüncü servikal vertebra arasındaki mesafe (HC3) ve hiyoid kemiğinin mandibula kenarı ile olan en kısa mesafesi (HBM) ölçüldü. Ayrıca aynı yazılım aracılığıyla elde edilen hava yolunun üç boyutlu modeline dayalı olarak nazofarengeal (NH), orofarengeal (OH) ve toplam farengeal (TH) hava yollarının hacimsel ölçümleri ve OP bölgedeki MAK ölçümü yapıldı. Preoperatif ve postoperatif değişikliklerin dağılımı ve analizi için Wilcoxon işaretli sıra testi, korelasyon analizi için de Pearson ve Spearman'ın korelasyon testleri kullanıldı. Bulgular: Postoperatif dönemde toplam havayolu hacmi (p < 0,04) ve orofarengeal havayolu hacminde (p < 0,028) anlamlı azalmalar gözlemlenirken, nazal havayolu hacminde anlamlı bir değişim gözlenmemiştir. (p < 0,056) Postoperatif takip sürecinde de minimum aksiyel kesit alanında istatistiksel olarak anlamlı bir değişim olmadığı görülmüştür. (p < 0,724) Korelasyon analizi sonucunda havayolu hacmindeki değişiklikler ile sefalometrik rehber noktaların vertikal ve horizontal düzleme olan mesafeleri ve hyoid kemiğin pozisyonu arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir. (p < 0,05). Orofarengeal havayolu hacmi toplam havayolu hacmiyle (p < 0,001) ve minimum aksiyel kesit alanı ile (p < 0,001) pozitif korelasyon göstermiştir. Ayrıca nazal havayolu hacminin maksiller oklüzal düzlem açısı ile korele olduğu tespit edilmiştir. (p < 0,001). Sonuç: Bimaksiller ortognatik cerrahi (Lefort I ilerletme ve BSSO setback) toplam ve orofarengeal hava yol hacminde anlamlı azalmalara neden olmuştur, ancak minimum aksiyal kesit alanında anlamlı bir değişiklik gözlenmemiştir. Hava yolu hacmindeki değişiklikler, ameliyat sonucu oluşan sefalometrik değişiklikler ile korele olup, ortognatik cerrahi planlaması ve değerlendirmesinde hava yolunun değişikliklerinin göz önünde bulundurulmasının önemini vurgular. Anahtar kelimeler: Faringeal hava yol hacmi, ortognatik cerrahi, minimum aksiyel kesit

Tuğba Kuşlu
Bezmialem Vakıf University
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Sagittal split ramus osteotomisinde hunsuck-epker ve posnick osteotomi modifikasyonlarının post operatif nörosensoriyal değişiklikler üzerine etkilerinin klinik olarak karşılaştırılması

"Kısa ve Alçak Osteotomi" tekniğiyle ilgili en önemli endişelerden biri, olası nörosensoriyel sonuçlarıdır. Klasik görüş, n. alveolaris inferior'un distal segment içerisinde kalması gerektiğini öngörsede, bu teknik sıklıkla sinirin proksimal segment içerisinde kısmen yer almasına neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı, sagittal split ramus osteotomi (SSRO) sırasında uygulanan Hunsuck-Epker modifikasyonu ile "low and short medial osteotomi" modifikasyonunun postoperatif nörosensoriyel bozukluklar açısından karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Ağız ve Çene Cerrahisi Kliniği'ne ortognatik cerrahi amacıyla başvuran ve 18-35 yaş aralığında olan dentofasiyal deformiteli hastalar dahil edilmiştir. Split-mouth randomize kontrollü çalışma tasarımı kullanılmış olup, hastaların bir tarafında Hunsuck-Epker modifikasyonu, karşı tarafında ise "low and short medial osteotomi" modifikasyonu uygulanmıştır. Postoperatif 1., 3. ve 6. aylarda çift-kör yöntemle nörosensoriyel değişiklikler değerlendirilmiştir. Değerlendirmeler, ağrılı uyarı, iki nokta ayrımı, basınç ve fırça darbesi yönü testlerini içermektedir. Ayrıca hastalar tarafından sağlanan görsel analog skala (VAS) skorları ile subjektif nörosensoriyel iyileşme de değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonuçları, "low and short medial osteotomi" ile Hunsuck-Epker modifikasyonu arasında nörosensoriyel iyileşme açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadığını ortaya koymuştur. Ortognatik cerrahi sonrası inferior alveolar sinir hasarı açısından incelenen bu iki cerrahi teknik arasında anlamlı bir farkın olmaması, cerrahi teknik seçimi konusundaki belirsizlikleri gidermektedir. Bu bulgu, yalnızca cerrahi yöntemin değil, aynı zamanda cerrahi planlama sırasında bireysel hasta faktörleri ve anatomik varyasyonlar gibi etmenlerin de dikkate alınmasının önemini vurgulamaktadır.

Dentofasiyal yapıPeriferik sinir hasarlarıSagittal split
Ali Törel Saygı
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Bimaksiller ortognatik cerrahi hastalarında traneksamik asitin farklı doz ile uygulama protokolünün kanama, ödem ve hekim konforu üzerine etkinliğinin değerlendirilmesi

Ortognatik cerrahi, dentofasiyal deformitelerin düzeltilmesi, oral fonksiyonların yeniden kazandırılması ve fasiyal harmoninin sağlanması amacıyla sıklıkla uygulanan bir yöntemdir. Avantajlarının yanı sıra bu cerrahiler esnasında komplikasyonlar ortaya çıkabilmektedir. Cerrahi hastalarında kanamayı ve allojenik transfüzyon ihtiyacını azaltmak amacıyla antifibrinolitik ajanların, özellikle traneksamik asitin kullanımına dair birçok çalışma bulunmaktadır. Traneksamik asit, primer hiperfibrinoliz nedeniyle oluşan hemorajiler, sekonder hemoraji riski taşıyan durumlar ve plazminojen aktivatörlerinden zengin dokularda meydana gelen kanamalarda etkili bir antifibrinolitik ajandır. Ödem, ekimoz ve eritemin azaltılması, kan kaybının ve hasta morbiditesinin en aza indirilmesi ile hasta memnuniyetinin artırılması, cerrahi prosedürlerde bu uygulamaların potansiyel olarak faydalı olabileceğini göstermektedir. Bu prospektif, çift kör ve randomize çalışma, 72 hastada ortognatik cerrahi sırasında ödem yönetiminde iki doz traneksamik asit (TXA) protokolünün etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır. Katılımcılar rastgele üç gruba ayrılmıştır. Grup 1'e (TXA 250) kesiden önce intravenöz (IV) olarak tek doz 250 mg TXA uygulanmıştır. Grup 2'ye (TXA 500) kesiden önce 250 mg TXA'nın birinci dozu ve ilk çenenin tamamlanmasından sonra (veya 2 saat sonra) ikinci bir 250 mg TXA dozu verilmiştir. Grup 3 ise kontrol grubu olarak belirlenmiş ve TXA uygulanmamıştır. Ödem ölçümleri ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrası 1., 3. ve 7. günlerde yapılmıştır. Sonuçlar, rebound şişlikte (Tra-Co mesafesi) Grup 2 ile kontrol grubu arasında anlamlı farklar olduğunu ortaya koymuştur; bu fark 3. günde(p=0.037) ve 7. günde(p=0.002) belirgin hale gelmiştir. Ayrıca, kontrol grubunda kanama miktarı TXA gruplarına göre anlamlı derecede daha yüksek(p<0.001) bulunmuş, Fromme ölçeği skorları ise daha düşük (p<0.001) olarak tespit edilmiştir. Elde edilen bulgular, 500 mg TXA protokolünün hem kontrol grubuna hem de 250 mg TXA grubuna kıyasla ödemi azaltmada daha etkili olduğunu, komplikasyonları hafiflettiğini ve ortognatik cerrahi sonrası hastaların genel iyileşme sürecini hızlandırdığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: traneksamik asit, ortognatik cerrahi, ödem, hasta konforu, hemoraji, tedavi sonucu

Güniz Kaşarcioğlu
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçan modelinde fasiyal sinir ezilme hasarı sonrası sistemik melatonin tedavisinin rejeneratif etkileri

Melatonin, esas olarak pineal bez tarafından salgılanan, sinir dokuları üzerinde çok yönlü antioksidan ve anti-apoptotik etkileri olan nöroendokrin bir hormondur. Bu çalışmanın amacı, fasiyal sinir ezilme hasarı sonrasında sistemik melatonin tedavisinin rejeneratif potansiyelini değerlendirmektir. Fasiyal sinir hasarı oluşturulan 24 Sprague-Dawley sıçanı rastgele üç gruba ayrıldı: (1) 20 mg/kg melatonin, (2) 5 mg/kg melatonin ve (3) kontrol. Çalışma gruplarına göre sıçanlara 28 gün boyunca günlük intraperitoneal enjeksiyonlar uygulandı. Fonksiyonel değerlendirmeler, göz kırpma refleksi ve bıyık hareketi genliği gibi parametrelerle haftalık olarak yapıldı. 28 günlük tedavi süresinin sonunda, fasiyal sinirlere elektromiyografi (EMG) uygulandı ve ardından fasiyal sinirin bukkal dalları histomorfometrik analiz için alındı. Bıyık hareketi genliği, 5 mg/kg ve 20 mg/kg melatonin gruplarında kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Her iki tedavi grubunda da EMG genliği daha yüksek, süre değerleri ise daha kısa olarak saptandı. Histomorfometrik analizde, optimum g-oranı (g-ratio) gösteren akson yüzdesi kontrol grubunda anlamlı derecede daha düşük bulundu. Ortalama akson yoğunluğu ise her iki melatonin tedavi grubunda da anlamlı olarak daha yüksekti. Sistemik olarak uygulanan her iki suprafizyolojik melatonin dozu, fasiyal sinir ezilme hasarı sonrası rejenerasyonu artırmıştır.

MelatoninSinir rejenerasyonuYüz siniri
Atahan Ünaldı
Bezmialem Vakıf University · Institute of Health Sciences
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Cerrahi destekli hızlı maksiller genişletme sonrası maksilla şekli ve pozisyonlarındaki değişikliklerin incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı; Cerrahi Destekli Hızlı Maksiller Genişletme (CDHMG) sırasında maksiller ark morfolojisinin ve farklı dental ark formlarının maksiller genişleme üzerindeki etkilerini dental, iskeletsel ve volümetrik düzeyde incelemek ve orta hattaki kemikleşmeyi değerlendirmektir. Gereç-Yöntem: Bu çalışmada, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde Cerrahi Destekli Hızlı Maksiller Genişletme (CDHMG) uygulanan 18–35 yaş aralığındaki erkek ve kadın hastalar geriye dönük olarak incelenmiştir. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 6. ayda Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntüleri mevcut olan hastalar çalışma kapsamına alınmıştır. Vakalar, preoperatif dental ark formlarına göre üç gruba ayrılmıştır: kare, oval ve V form. Cerrahi öncesinde damak morfolojisi ve santral kesici dişler arası mesafe belirlenmiş, cerrahi sonrasında ise dental ve iskeletsel açılma paternleri incelenmiş ve sütürel kemikleşme miktarı volümetrik olarak hesaplanmıştır. Tüm ölçümler Planmeca Romexis® Viewer, 3D Slicer (version 5.8.1; www.slicer.org, açık-kaynak yazılım) ve Autodesk Meshmixer (version 3.5; Autodesk Inc., San Rafael, CA, USA) yazılımları kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 26.0 programı ile analiz edilmiş, anlamlılık düzeyi tüm testlerde p<0.05 olarak kabul edilmiştir. p<0.001 değerleri ise ileri düzeyde istatistiksel anlamlılık olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Preoperatif damak derinliği kare ark grubunda en düşük (15.66±1.53 mm), V formda en yüksek (19.75±1.72 mm) bulunmuş, oval grup ise orta değerde yer almıştır (17.36±1.69 mm) (p<0,01). Maksiller santral kesici dişler arası mesafe preoperatif dönemde ortalama 1.26±0.47 mm olarak ölçülmüş ve gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemiştir (p=0,70). Cerrahi sonrası premaksilla hacim artışı kare ark grubunda (2032±710 mm3) V formuna (1226±802 mm3) kıyasla anlamlı derecede daha fazla saptanmış (p=0,027), kare ve oval grup arasındaki fark ise sınırda anlamlı bulunmuştur (p=0,062). Postoperatif premaksilla bölgesindeki kemikleşme miktarı açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (p=0,056). Orta palatal sütürün anterior bölgedeki açılımı ark formundan bağımsız olarak benzer düzeyde gerçekleşmiş (p=0,92), posterior bölgede ise kare form lehine daha fazla açılım eğilimi gözlenmiş ancak bu fark anlamlı bulunmamıştır (p=0,097). Koronal kesitten bakıldığında ise cerrahi sonrası belirgin V şeklinde bir açılma paterni gözlenmiştir. Tüm ark gruplarında posterior dişlerde bukkal devrilme artışı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş (tüm p<0,05), ancak gruplar arasında devrilme miktarı açısından farklılık görülmemiştir. Ayrıca sağ ve sol santral kesici dişlerde postoperatif dönemde alveol kemik yüksekliğinde belirgin azalma tespit edilmiştir (tüm p<0,05). Korelasyon analizinde, CDHMG sonrası genişlemenin sağ ve sol taraf arasında simetrik olduğu saptanmıştır. Sonuç: Dental ark formu ve damak derinliği, CDHMG'nin iskeletsel ve dental sonuçlarını doğrudan etkilemektedir. Daha sığ damaklı kare ark formunda premaksilla hacim artışı daha fazla olurken, V ark grubunda damak derinliğin fazla olmasına rağmen hacim kazanımı sınırlı kalmıştır. Orta palatal sütürün anterior açılımı ark formundan bağımsızdır; posterior açılımda ise kare ark formu daha avantajlı bir eğilim göstermektedir. Nazal tabanda izlenen V şeklindeki açılım ve açılmanın sağ–sol simetrisi, genişlemenin homojen paternini ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, dental devrilme ve alveol kemik kaybı tüm gruplarda ortak bulgulardır. Bu nedenle CDHMG planlamasında ark formu farklılıklarının dikkate alınması, tedavi stabilitesi ve bireyselleştirilmiş yaklaşımlar açısından önemlidir. Anahtar Sözcükler: CDHMG, dental ark formu, genişleme paterni, kemikleşme

Özge Serpil Çakır
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Geri alma ve ilerletme cerrahileri sonrasında inferior alveolar sinirin pozisyonundaki değişiklikler ve nörosensöryal iyileşme üzerindeki etkisi

Bu çalışma, sagittal split osteotomisi sonrasında inferior alveolar kanalın pozisyonundaki değişikliklerin nörosensöryal iyileşmeye etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Özellikle ortognatik cerrahi geçiren hastalarda İAK'ın cerrahi öncesi ve sonrası konum farklılıkları incelenerek, bu değişimlerin nörosensöryal bozukluk ile ilişkisi araştırılmıştır. Çalışma, Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde 2017–2024 yılları arasında sınıf II veya sınıf III dentofasiyal deformite nedeniyle ortognatik cerrahi uygulanmış 40 hasta üzerinde geriye dönük olarak yürütülmüştür. Dahil edilme kriterleri arasında en az 6 aylık takip, cerrahi öncesi ve sonrasında (≥6 ay) alınmış bilgisayarlı tomografi görüntüleri ve öznel duyusal değerlendirme anketinin bulunması yer almıştır. Mandibula ve İAK'ın üç boyutlu rekonstrüksiyonları Nemo Fab ve Mesh Mixer yazılımlarıyla elde edilmiştir. İAK'ın x, y ve z düzlemlerindeki yer değiştirmeleri ölçülmüş, nörosensöryal bozuklukların şiddeti ise 10 soruluk görsel analog ölçek anketi ile değerlendirilmiştir. Postoperatif analizlerde İAK'ta mediolateral ve vertikal yönde anlamlı pozisyon değişiklikleri saptanmıştır. Ancak bu yer değiştirmelerin uzun dönem nörosensöryal iyileşme üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olmadığı görülmüştür (p>0.05). Daha büyük mandibular hareketlerin geçici duyusal bozukluk riskini artırdığı, ancak iyileşme oranlarının İAK pozisyon değişikliklerinden bağımsız olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada elde edilen bulgular dahilinde, ileri ve geri alma cerrahilerinde İAS'ın hasar riskinin benzer olduğu; postoperatif dönemde görülen duyusal bozuklukların tek başına deformite tipiyle açıklanamayacağı, aynı zamanda mandibular kanalın lokasyonunun ve sinirin üç boyutlu düzlemdeki hareketinin de duyu bozukluğuna katkı sağladığı gösterilmiştir. Bu çalışma ile, preoperatif olarak inferior alveolar kanalın dış kortekse yakın olmasının duyu kaybını artıran bir faktör olduğu sonucuna varılabilir. Ortognatik cerrahi geçiren hastalarda ise tek başına duyu fonksiyon bozukluğunun tedavi memnuniyeti ve sosyal yaşam üzerindeki etkisinin düşük olduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Mustafa Aras Sürücü
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Farklı çaplardaki dental implantların başarı oranlarının klinik ve radyolojik olarak geriye dönük değerlendirilmesi

Amaç: Dental implantlar, diş eksikliklerinin rehabilite edilmesi için çene kemiği içine yerleştirilen ve diş kökünü taklit eden çoğunlukla titanyum yapılardır. İmplant tedavisinin başarısı temel olarak osseointegrasyon kavramı ile açıklanmaktadır. Başarıyı etkileyen faktörler arasında alıcı bölge ilişkili faktörlerin dışında implanta ait özellikler de araştırmalara konu olmuştur. Bunlar arasında özellikle implant çapının başarıya etkisi önem taşımaktadır. Dar alveol kretlerde ve hassas anatomik komşulukların bulunduğu bölgelerde invazif ve zorlayıcı prosedürleri elimine etmek amacıyla kullanılan dar çaplı dental implantların başarısını araştıran çalışmalar bulunmakta; ancak klinik ve radyolojik başarıyı birlikte ele alan çalışma sayısı sınırlıdır. Ayrıca alveol kemik genişliği ile periimplant marjinal kemik kaybı arasında bir ilişki varlığının da araştırılması faydalı görünmektedir. Bu çalışmanın amacı; dar ve standart çaplı implantların uzun dönem klinik ve radyolojik başarılarının geriye dönük değerlendirilmesi ve alveol kret genişliğinin dar çaplı implantlar çevresindeki kemik seviyesi kaybına etkisinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, 2019–2023 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi'nde dental implant tedavisi uygulanan hastalara ait 87 dar çaplı ve 84 standart çaplı olmak üzere toplam 171 implant çalışmaya dahil edilmiş; iki implant grubu klinik ve radyolojik başarı kriterleri açısından karşılaştırılmıştır. Tüm hastaların operasyon öncesi üç boyutlu dental volumetrik tomografileri ve operasyonun hemen sonrasında ve en az iki yıl süreden sonra alınan ortopantomografileri değerlendirilmiştır. Radyografi ve tomografi üzerinde marjinal kemik yükseklikleri ve bukkolingual/palatinal kemik genişlikleri ölçülmüştür. Hastaların intraoral değerlendirmesinde periimplant sulkus derinliği ölçülmüş, problamada kanama, enflamasyon ve mobilite durumu kaydedilmiş, implantüstü protezin uyumu not alınmıştır. Hastalardan OHIP-14 ölçeğini skorlamaları istenmiştir. Tüm ölçümler Romexis programı üzerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmada elde edilen verilerin 7 analizinde parametrik istatistiksel yöntemler kullanılmıştır. Sürekli değişkenler için normallik varsayımı Shapiro–Wilk testi ve dağılım grafikleriyle, varyans homojenliği ise Levene testi ile değerlendirilmiştir. Normallik ve homojenlik varsayımlarının sağlandığı karşılaştırmalarda bağımsız örneklem t-testi uygulanmış; varyansların eşit olmadığı durumlarda Welch düzeltmeli t-testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerin değerlendirilmesi için Pearson Ki-kare testi tercih edilmiştir. Dar implant grubunda protez tiplerine göre kemik kaybı değişkenlerinin incelenmesinde tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmış. sürekli iki değişken arasındaki doğrusal ilişkilerin belirlenmesinde Pearson korelasyon katsayısı hesaplanmıştır. Tüm analizlerde anlamlılık düzeyi .05 olarak kabul edilmiş, istatistiksel işlemler SPSS 27 kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Yapılan istatistiksel analizler sonucunda, takip süresi sonunda dar ve standart çaplı implantlar arasında mesial ve distal marjinal kemik seviyesi kaybı açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır (mesial:p=.261, distal: p=.742). Dar çaplı implant grubunda operasyon öncesi bukkolingual/palatinal alveol kemik genişliği 2.72 mm ile 8.40 mm arasında değişmektedir (N = 67). Ortalama genişlik 5.59 mm (SS = 1.34) olup, medyan değer 5.49 mm'dir. Dar ve standart çaplı implantlarda operasyon öncesi bukkolingual/palatinal alveol kemik genişliği ile marjinal kemik seviyesi kaybı arasında bir korelasyon bulunmamıştır (r (67) = .006, p=.964)( (r = -.178 ve .006). Periimplant cep ölçümleri ortalamasına ilişkin betimsel istatistikler sonucu, ortalama değerin 2.31 (SS = 0.85) olduğu görülmüştür. Periimplant dokularda enflamasyon, kanama, mobilite ve protez uyumu bakımından da iki grup arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir. OHIP-14 skorlarına göre hasta memnuniyeti ve tatminini iyi düzeydedir. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda dar çaplı implantların da standart çaplı implantlarla aynı başarı kriterlerini karşıladığı, periimplant marjinal kemik kaybı açısından aralarında anlamlı bir fark olmadığı görülmektedir. Dar çaplı implantların klinik intraoral muayeneleri sonucu elde edilen periimplant dokulara ait veriler de dar çaplı implantların klinik başarısını onaylar niteliktedir. Yapılan korelasyon analizi sonucu alveol kretinin bukkolingual/palatinal genişliği ile orta-uzun uzun dönem marjinal kemik seviyesi kaybı arasında bir ilişki olmadığı görülmüştür. Çalışmamızda 171 adet implant değerlendirilmiş ve en az iki yıllık ve ortalama 34 aylık takip süresi belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, yetersiz kemik genişliği olan vakalarda veya 8 anatomik sınırlamalar durumunda dar çaplı implantların da standart çaplı implantlar kadar güvenli ve rahat bir şekilde kullanılabileceği düşüncesini desteklemektedir. Uygun vaka seçimi ile dar çaplı dental implantlar da zorlu, tekrarlayan ve uzun süreçler gerektiren augmentasyon prosedürlerini elimine etmek ve daha az invazif ve güvenli cerrahiye alan açmak üzere ve uzun dönemde başarı sağlayan bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Anahtar kelimeler: Dar çaplı implant, standart çaplı implant, marjinal kemik kaybı, bukkolingual/palatinal alveolkemik genişliği,implant başarısı, periimplant doku sağlığı, OHIP

Fatma Zehra Yücel Pirouznia
Bezmialem Vakıf University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

K1 vitamini ve iskeletsel florozis

K1 Vitamini ve Iskeletsel Florozis İskeletsel florozis, kemik miktarının artışına rağmen kemiğin mekanik dayanıklılığının azalması ile karakterizedir. Bu, osteoid hacmi ve kemik mineral boyutunun artmasını takip eden, mineralizasyon defekti sonucu oluşur. Diğer yandan, yakın zamanlarda yapılan çalışmalar, K1 vitamininin kemik yeniden şekillenmesini, kemik mineral oluşumunu ve hacmini düzenleyebildiğin! göstermiştir. Bu bilgilere dayanarak, bu çalışmanın amacı K1 vitamininin florotik uzun kemik morfolojisi, mekanik dayanıklılığı ve femur ile vertebra histolojisi üzerindeki etkisini araştırmaktır. Bu nedenle, 4 haftalık erkek Wistar sıçanlar (n= 40) rastgele üç gruba dağıtıldılar. Oniki hafta süresince, kontrol grubu (n= 14) doğal kaynak suyu (DKS) aldı, sodyum florur (NaF) grubu (n= 13), 125 ppm NaF içeren DKS aldı ve K1 vitamini grubu (n= 13) 125 ppm NaF içeren DKS ile birlikte 0.2 mg/gr/gün K1 vitaminini gavaj ile aldı. Sıçanların yem ve su alımları serbest bırakıldı. Onaltı haftalık sıçanların hayatlarına servi kal dislokasyon yöntemi ile son verildi. Sol femur ve tibiae, sağ femur ve lumbar 1. (L-1) vertebra elde edildi. Kemik örnekleri üzerinde, morfolojik ölçümler, biyomekanik test ve histolojik değerlendirmeler yapıldı. Bu çalışmanın sonuçları, K1 vitamininin, NaF'ün neden olduğu iskeletsel florozise özgü morfolojik, biyomekanik ve histolojik değişiklikleri önlediğini ortaya çıkarmıştır. Bu nedenle, bu çalışmanın sonuçları, K1 vitamininin iskeletsel florozis üzerinde tedavi edici etkisi olabileceğini göstermiştir. Anahtar Sözcükler: K1 vitamini, Sodyum florür, İskeletsel florozis, Hayvan çalışması, Biyomekanik.

Bilge Çadır
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2002
00
DoctorateOpen AccessTR

Warfarın ve heparin kullanımının diş çekimine bağlı oluşan kanama üzerine etkilerinin klinik ve laboratuar değerlerle karşılaştırılması

Kardiyovasküler hastaların sistemik durumları çoğu zaman dentaltedavilerin ertelenmesine ve bunun sonucunda diş çekimini gerektiren dentalproblemlere sebep olmaktadır. Çürük dişler birer infeksiyon odağı olarak kalpkapak hastalığı olan veya kalp kapak protezi taşıyan hastalar için hayati tehlikeoluşturmaktadır. Bu hastalarda kanama riskini en aza indiren, bunun yanındaterapötik antikoagülasyonun sürdürülmesine izin veren ?warfarin yerine heparinuygulaması? diş çekimi işlemi için güvenli ve kontrollü bir protokol oluşturmuştur.Ancak bu protokolün diş çekimi gibi minör ağız cerrahi işlemleri içinuygulanması, hastanede yatırılarak tedaviyi gerektirdiğinden önemli iş gücü vezaman kaybı ve yüksek tedavi harcamalarına sebep olmaktadır.Bu çalışmanın amacı INR değeri 1-4 aralığında olan hastalarda warfarinkullanımına ara vermeden, lokal hemostatik önlemler alınarak gerçekleştirilen dişçekiminin güvenirliğini değerlendirmektir.Araştırmamızda diş çekimi planlanan hastalar dört gruba ayrılmıştır;*Warfarin kullanımı değiştirilmeyen hasta grubu (Grup 1)*Warfarin yerine Düşük Molekül Ağırlıklı Heparin (DMAH) uygulanan hastagrubu (Grup 2)*Warfarin yerine Standart Heparin (SH) uygulanan hasta grubu (Grup 3)*Sağlıklı bireylerden oluşan ve her hangi bir ilaç kullanmayan kontrol grubu(Grup 4)Dört grupta da diş çekimleri gerçekleştirildikten sonraki 20 dakika içindemeydana gelen kanama miktarları değerlendirildi. İlk üç gruptaki hastaların işlemgününde INR değerleri kaydedildi. Verilerin istatistiksel analizi varyans analizi(ANOVA), Fisher' in LSD post hoc testi, Student's t-test ve Pearson' ın Korelasyonve Ki-kare testleri ile gerçekleştirildi.Bu araştırmanın sonuçları warfarin kullanmakta olan ve INR değeri 1-4aralığında olan hastalarda lokal hemostatik önlemlerin alınmasıyla gerçekleştirilendiş çekimi işleminin kanama açısından önemli bir risk oluşturmadığınıgöstermektedir.Anahtar sözcükler: Diş çekimi, Heparin, Kanama, Warfarinix

Ebru Deniz Karslı Gürel
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2006
00
DoctorateOpen AccessTR

Düşük yoğunlukta kesikli ultrason uygulamasinin mandibuler kirik iyileşmesi üzerine etkisi

Kesikli ultrason dalgalarının uzun kemiklerin kırık iyileşmesini hızlandırdığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı düşük yoğunlukta kesikli ultrason uygulamasının mandibuler kırık iyileşmesi üzerine etkisini araştırmaktı. Çalışmada 30 adet iskeletsel gelişimini tamamlamış Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Hayvanların mandibula kemiklerine tek taraflı kemik kesisi yapıldı. Kırık kemik segmentleri repoze edilip, miniplak ve minividalar ile tespit edildi. Deney grubundaki hayvanların kırık sahalarına 20 gün boyunca, her gün 20 dakika süreli ultrason uygulaması yapıldı. 1.5 megahertz frekansında ultrason sinyalleri, 200 mikro saniye aralıklı kesikli tipte, 30 miliwatt/santimetrekare ortalama temporal ve spatial yoğunlukta iletildi. Kontrol grubundaki hayvanlara sahte ultrason tedavisi yapıldı. Tüm hayvanlar 22. postoperatif günde sakrifiye edildi. Kırık iyileşmesinin değerlendirilmesi için çıkartılan mandibula kemiklerinde dijital radyodensitometrik ölçümler, üç noktalı bükme testi, histolojik ve histomorfometrik değerlendirilmeler yapıldı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Biyomekanik testler sonucunda ultrason uygulamasının mandibula kemiklerinin mekanik özelliklerini arttırdığını gözlendi. Bu sonuçlar histolojik, histomorfometrik ve radyodensitometrik bulgular ile desteklendi. Bu çalışmanın sonuçları düşük yoğunlukta kesikli ultrason uygulamasının tavşan mandibulalarında kırık iyileşmesini hızlandırdığını göstermiştir.

Özgür Erdoğan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2007
00
DoctorateOpen AccessTR

Osteoporozlu tavşan modelinde sistemik zoledronik asit uygulamasının titanyum implant osseoentegrasyonu üzerine etkisi

Bifosfonatların implant osseoentegrasyonunu geliştirme potansiyeli olduğu düşünülmektedir. Zoledronik asit yeni jenerasyon intravenöz bir bifosfonat olup kemik mineraline yüksek afinite uzun süreli retansiyon gösteren bir ilaçtır. Bu potensitesi osteoporoz tedavisinde yıllık aralıklarla uygulanmasına imkan vermektedir. Bu çalışmanın amacı tez doz sistemik zoledronik asit uygulamasının titanium implantlar çevresindeki kemik iyileşmesi üzerindeki etkilerinin incelenmesidirÇalışmada 36 adet, 6-12 aylık, dişi, Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. Tavşanlar Kontrol, Ovx ve Zol olmak üzere üç gruba ayrıldı. Ovx ve Zol grubu hayvanlara bilateral overektomi uygulanırken Kontrol grubunda ise yalancı/sahte cerrahi uygulandı. Sekiz hafta sonra her bir tavşanda bilateral tibia kemiklerine titanyum implantlar yerleştirildi. İmplantasyon sırasında Zol grubuna zoledronik asit, Ovx ve Kontrol gruplarına serum fizyolojik infüzyonları yapıldı. Tüm hayvanlar implantasyondan sekiz hafta sonra sakrifiye edildi ve tibia kemikleri rezeke edildi. Çıkarılan tibia ve implant örnekleri üzerinde histomorfometrik analiz, rezonans frekans analizi, çıkartma tork testi ve radyodensitometrik analizleri yapıldıHistomorfometrik, rezonans frekans ve radyodensitometrik analizler Zol grubunda Ovx grubuna göre osseentegrasyonun anlamlı şekilde iyileştiğini göstermiştir. Çıkartma torku testinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadıBu çalışmada elde edilen sonuçlar sistemik zoledronik asit uygulamasının osteoporotik kemiğe yerleştirilen titanyum implantların osseoentegrasyonunu geliştirdiğini göstermektedir.

Alper Yıldız
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Dental implant çevresinde cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinde sığır kaynaklı laktoferrinin kemik rejenerasyonuna etkisi

Çekim soketlerine anında implant yerleştirilmesi hastaların toplam tedavi sürelerini kısaltmaktadır. Deneysel hayvan modellerinde cerrahi olarak oluşturulan kemik defektleri çekim soketini temsil etmektedir. Bu defektlerin tedavisinde farklı cerrahi teknikler, biyomateryaller ve anabolik ajanların başarısı değerlendirilmiştir. Son yıllarda yapılan temel bilimsel ve deneysel hayvan çalışmaları özellikle bazı anabolik ajanların kemik rejenerasyonu üzerine etkisi üzerine yoğunlaşmıştır. Ancak laktoferrinin dental implant çevresindeki kemik defektlerinde kemik rejenerasyonu üzerine etkisi ile ilgili herhangi bir çalışma yapılmamıştırBu çalışmanın amacı bLF (sığır kaynaklı laktoferrin) ile yüklenmiş GM (jelatin mikroküreler) ve sığır kaynaklı HA (hidroksiapatit) karışımının dental implant çevresinde cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinde kemik rejenerasyonu üzerine etkinliğinin değerlendirilmesidirDeneysel çalışmamızda, 12 adet evcil domuz kullanılmıştır. Ağız dışı girişimle frontal kemiğin alın bölgesine her hayvanda 2 adet olacak şekilde toplam 24 eşboyutlu kemik defektleri oluşturulmuştur. Defektler, 9 mm çapında ve 4 mm derinliğindedir. Tüm defektlerin tam ortasına dental implantlar yerleştirilmiştir. Sekiz hayvanda, defektlerin biri 0.3 cc sığır kaynaklı HA ile doldurulurken diğer defekt boş bırakılmıştır. Kalan 4 hayvanda defektlerin hepsi bLF yüklenmiş GM ve sığır kaynaklı HA ile doldurulmuştur. Tüm defektler kollajen membran ile örtülmüştür. Tüm hayvanlar 10 haftalık iyileşme periyodu sonunda sakrifiye edilmiştir. İmplantlar çevrelerindeki defektlerle birlikte en bloc şekilde çıkarılmıştır. Histomorfometrik analiz için undekalsifiye kesitler hazırlanmıştır. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştirSonuç olarak, 3 mg bLF ile yüklenmiş GM ve sığır kaynaklı HA karışımı dental implant çevresinde cerrahi olarak oluşturulan defektlerde kemik rejenerasyonunu ve osseoentegrasyonu istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmıştır. Ayrıca GM ilaç iletim sisteminin, bLF'nin kontrollü salınımı için iyi bir seçenek olduğu görülmüştür.Anahtar kelimeler: sığır kaynaklı laktoferrin, kontrollü salım, histomorfometri, implant, çevresel defekt

Ulaş Görmez
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Sinüs tabanı greftlemesi ve eş zamanlı implant yerleştirme işlemlerinde sığır kaynaklı spongioz hidroksiapatit blok ve granül hidroksiapatit greft materyallerinin deneysel olarak karşılaştırılması

Maksiller sinüs tabanı greftlemesi, implant yerleştirilmeden önce veya yerleştirme sırasında, posterior maksiller bölgedeki yetersiz kemik yüksekliğini arttırmak için uygulanan cerrahi işlemdir. Sığır kaynaklı granül hidroksiapatitin (GHA) sinüs tabanı greftlemesindeki başarısı birçok deneysel ve klinik çalışmalarda rapor edilmiştir. Sinüs tabanı greftlemesinde kullanılan solid yapıdaki sığır kaynaklı blok HA'nın (BHA) implant stabilizasyonu, osseoentegrasyonu ve yeni kemik oluşumu üzerindeki etkileri, GHA'ya göre avantajları ve dezavantajları literatürde henüz yeterli cevabın bulunamadığı bir konudur. Araştırmamızda sinüs tabanı greftlemesi ve eş zamanlı implant yerleştirme işlemlerinde iki farklı formdaki sığır kaynaklı HA greft materyallerinin başarısı rezonans frekans analizi (RFA) ve histomorfometrik yöntemler ile karşılaştırılmıştır.Bu çalışmada 12 adet erişkin domuz kullanıldı. Ekstraoral yaklaşım ile domuzların maksiller sinüs membranları bilateral olarak eleve edildi. Bir taraftaki sinüs tabanı 3cc sığır kaynaklı GHA ile diğer taraftaki sinüs tabanı sığır kaynaklı spongioz BHA (20x20x10mm) ile greftlendi. Greftlenen her sinüs içerisine eş zamanlı birer adet dental implant ekstraoral yoldan yerleştirildi. Altı aylık iyileşme döneminin ardından hayvanlar sakrifiye edildi. İmplantların stabilizasyonları yerleştirildiği anda ve 6 aylık iyileşme döneminin ardından RFA yöntemi ile değerlendirildi. Sakrifikasyon aşamasında implantlar çevresindeki kemik-greft dokusu ile birlikte blok halinde çıkartıldı. Histomorfometrik analiz için dekalsifiye edilmemiş kesitler hazırlandı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi.Bu çalışmada kullanılan her iki sığır kaynaklı HA greft aynı materyalden üretilmesine rağmen, greft formu implantların osseoentegrasyonu üzerinde etkili olmuştur. Sinüs tabanı greftlemesi ve eş zamanlı implant yerleştirme işleminde 6 aylık iyileşme süresinin ardından sığır kaynaklı GHA içerisine yerleştirilen implantlar, sığır kaynaklı spongioz BHA içerisine yerleştirilen implantlara kıyasla istatistiksel olarak daha yüksek stabilizasyon ve osseoentegrasyon değeri göstermiştir.

Mehmet Emre Benlidayı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Tek doz intravenöz zoledronik asit uygulamasının mandibuler kırık iyileşmesi üzerine etkilerinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı sistemik olarak uygulanan zoledronik asit uygulamasının mandibular kırık iyileşmesi üzerine etkilerini araştırmaktı.Çalışmada 36 adet, iskeletsel gelişimini tamamlamış, erkek, beyaz, Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Hayvanlar rastgele iki gruba ayrıldı. Hayvanların mandibula kemiklerine tek taraflı kemik kesisi yapılarak deneysel mandibular korpus kırığı oluşturuldu. Kırık kemik segmentleri repoze edilip, miniplak ve minividalar ile tespit edildi. Deney grubundaki hayvanlara cerrahi operasyon sırasında intravenöz olarak, tek doz, 0,1 mg/kg zoledronik asit uygulandı. Kontrol grubundaki hayvanlara, cerrahi operasyon sırasında sadece serum fizyolojik infüzyonu yapıldı. Tüm hayvanlar operasyondan sonraki 21. günde sakrifiye edildi ve mandibula kemikleri çıkartıldı. Kırık iyileşmesinin değerlendirilmesi için mandibula kemiklerinde; dijital radyodensitometrik ölçümler, üç noktalı bükme testi, histolojik ve histomorfometrik analizler yapıldı. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi.Biyomekanik testler sonucunda, zoledronik asit uygulamasının iyileşen kemiğin mekanik özelliklerini arttırdığı gözlendi. Bu sonuçlar; radyolojik, histolojik ve histomorfometrik bulgular ile desteklendi.Bu çalışmanın sonuçları, sistemik zoledronik asit uygulamasının mandibula kırıklarında kemik iyileşmesini hızlandırdığını ve geliştirdiğini gösterdi.

BifosfonatlarKırıklar-kemikMandibula+4
Ufuk Tatlı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Osteoporotik rat modelinde alfa lipoik asidin kemik rezorpsiyonu üzerine olan etkinliğinin değerlendirilmesi

Osteoporoz kemik kütlesinde azalma ve kemik dokusunun mikroyapısının bozulması sonucu kemik kırılganlığının veya kırık olasılığının artması ile karakterize sistemik bir hastalıktır.Osteoporozun patogenezinde oksidatif stres önemli bir rol oynamaktadır. Alfa lipoik asit (ALA) güçlü bir antioksidan olup güçlü etkileri antioksidan savunma sistemini geliştirmekdir. ALA osteoklastik kemik rezorpsiyonunu baskılayarak kemik kaybını inhibe etmektedir.Bu çalışmanın amacı osteoporotik rat modelinde alfa lipoik asidin kemik rezorpsiyonu üzerine olan etkinliğinin değerlendirilmesidir.Çalışmada 75 adet 3 aylık Wistar türü rat kullanılmıştır. Tüm hayvanlar rastgele 3 gruba ayrılmıştır. SHAM grubu, Ovx grubu ve ALA grubu. Ovx ve ALA grubundaki hayvanlara bilateral overektomi, SHAM grubundaki hayvanlara sahte/yalancı overektomi uygulandı. ALA grubundaki hayvanlara 60 gün boyunca intraperitoneal olarak 50mg/kg/gün alfa lipoik asit verildi. Tüm hayvanlar 60 günün sonunda sakrifiye edildi.Çıkarılan sağ mandibular kondil, sol femur ve 5.lumbar vertebra örnekleri üzerinde dijital radyodansitometrik ölçümler ve histomorfometrik analizler yapıldı. Veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Histomorfometrik ve radyodansitometrik analizler SHAM grubunda trabeküler yapının normal olduğunu, Ovx grubunda trabeküler yapının bozulduğunu göstermiştir. Trabeküler kemik hacmi, trabeküler kalınlık ve genişliğin Ovx grubunda SHAM gurubuna kıyasla düştüğünü görmekteyiz. ALA grubunu Ovx grubu ile karşılaştırıldığında trabeküler yapıda belirgin bir iyileşme görmekteyiz.Bu çalışmanın sonuçları, postmenapozal osteoporozda alfa lipoik asit uygulamasının kemik yıkımını azalttığını göstermektedir.

HistolojiKemik rezorpsiyonuLipoik asit+5
Ufuk Gürsesli
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Overektomize osteoporotik rat modelinde k1 vitamininin mandibular kondil trabeküler mikromimarisi üzerindeki etkilerinin incelenmesi: Histomorfometrik çalışma

Yaşlı bireylerde sıklıkla karşılaşılan osteoporoz kemik yapısında kortikalden çok trabekül kemiği etkilemektedir. Osteoporotik yaşlı kadınlarda serum vitamin K düzeylerinin normalden düşük olduğu bilinmektedir. Yakın zamanlarda yapılan çalışmalar K1 Vitaminin kemiğin yeniden şekillenmesi, kemik mineral oluşumu ve hacmini düzenleyebildiğini göstermektedir. Temporomandibular eklem kondil trabeküler yapısının osteoporoze bağlı olarak bozulduğu bilinmekle beraber K1 Vitamini ile tedavisine yönelik bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma, osteoporotik rat modelinde, K1Vitamininin overektomi ile oluşan kemik kaybına etkisini belirlemek amacıyla planlandı.Çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıbbi Deneysel Araştırma Merkezinde yetiştirilen 3 aylık, 75 adet dişi Wistar türü sıçan kullanıldı ve üç gruba ayrıldı. Kontrol grubu sahte operasyon (SHAM) uygulanan 25 adet sıçandan oluşturuldu. SHAM işlemi abdominal girişim ile overlere ulaşıldıktan sonra over dokuları yerlerinde bırakılarak bölgenin primer olarak kapatılması ile sağlandı. Dorsal yaklaşımla bilateral overektomi işlemi yapılan 50 adet sıçan rastgele iki gruba ayrılarak overektomize grup (OVX) ve. K1 Vitamini grubu (VKX) oluşturuldu. OVX grubu overektomi işleminden sonra beslenmeleri su ve standart yemden oluşurken, VKX grubuna ise standart beslenmelerinin yanında K1 vitamini verildi. VKX grubundaki sıçanlara 56 gün boyunca K1 Vitamini 1mg/kg/gün dozunda gavaj yöntemi ile verildi. Sakrifikasyonu takiben tüm sıçanların alt çenesi kondille birlikte çıkartılarak histomorfometrik değerlendirmesi yapıldı.SHAM grubunda trabeküler yapı normal gözlenirken, OVX grubunda trabeküler yapıda bozulmayla birlikte trabeküler sayıda ve kalınlığında azalma, trabeküller arası mesafede artma saptandı. VKX grubunda ise trabekül sayısında ve trabekül kalınlığında artma, trabeküller arası mesafede azalma gözlendi. VKX grubunun tüm histomorfometrik parametreleri OVX grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilirken (p<0,05), SHAM grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,01). SHAM grubu ile OVX grubu karşılaştırıldığında tüm histomorfometrik parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,05)Bu çalışmanın sonuçları, K1 Vitamini besin desteği ile TME kondil trabeküler yapısı üzerinde osteoporozun etkilerinin en aza indirgenebileceği göstermektedir.

Mandibular kondilMorfometriOsteoporoz+2
Burcu Çam
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Vücut kitle indeksi ile gömülü üçüncü molar cerrahisinin postoperatif morbiditesi arasindaki ilişkinin değerlendirilmesi

Gömülü üçüncü molar cerrahisi, ağız diş çene cerrahisi alanında en sık uygulanan girişimlerdendir. Bu işlemlerim ardından, ödem, ağrı, trismus, enfeksiyon gibi komplikasyonlar beklenmekle birlikte iyileşme sürecinde hastaların yakınmalarını azaltmaya yönelik araştırma çalışmaları yaygındır. Çalışmamızda vücut kitle indeksi ile gömülü üçüncü molar cerrahisi sonrası gelişen morbidite arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. 80 hasta; dünya sağlık örgütü vücut kitle indeksi sınıflamasına göre zayıf, normal, fazla kilolu ve obez olmak üzere dört gruba ayrılmıştır. Hastaların preoperatif, postoperatif 2. ve 7. günlerde; ödem, ağız açıklığı ve lokal kan akımı ölçümleri yapılmıştır. Postoperatif ağrı puanlamaları ve enfeksiyon, alveolit ve yara dehisensi oluşum sıklığı kontrol muayenelerinde kaydedilmiştir. Sonuç olarak işlem süresi obez (16,35 ± 5,91 dk) ve fazla kilolu (15,6 ± 5,12 dk) gruplarda anlamlı olarak fazladır (p<0.05). Zayıf grupta oluşan ödem artış oranı (%9,11± 2,46) obez gruptaki artış oranına göre (%6,01 ± 3,3) istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazladır (p<0.05). Belirlenmiş diğer parametre ölçümlerinde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. VKİ'nin postoperatif trismus ve ağrı şiddeti üzerinde anlamlı etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır. Obez ve fazla kilolu hastalarda operasyon süresi uzarken göreceli olarak zayıf hastalarda izlenen ödem, deri ve subkutan yağ dokusunun inceliği sebebiyle daha belirgindir seyretmiştir.

Ali Can Uçar
Gaziantep University
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

TME iç düzensizliklerinde Glukozamin ve Kondroitin Sülfat kombinasyonu ile Tramadol'ün eklem sıvısındaki IL?1ß, IL?6, TNF? ve PGE2 seviyelerine etkisi

Toplumda gün geçtikçe yaygınlaşan temporomandibular eklem şikayetlerinin çözümü için yeni tedavi seçenekleri arayışları devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı, glukozamin ve kondroitin sülfat kombinasyonu ile tramadolün temporomandibuler eklem iç düzensizliklerine etkilerinin klinik ve biyokimyasal olarak incelenmesi ve etkinliklerinin karşılaştırılmasıdır.Tek kör, randomize olarak planlanan bu prospektif çalışmaya MR incelemesinde eklem yüzeylerinde dejenerasyon ve disk deplasmanı saptanan; klinik incelemede ağız açıklığı 35 mm'den az, eklem palpasyonunda hassasiyet ve alt çene hareketleri sırasında ağrı tarif eden Wilkes Sınıf III ve IV hastalar dahil edildi. Hastaların maksimum ağız açıklığı, alt çene hareketleri ve ağrı düzeyi kaydedildi. Her hastadan bilinçli sedasyonla lokal anestezi altında temporomandibuler eklem sinoviyal sıvısı örneği alındı. Bütün örnekler -40°C donduruldu. Hastalar rasgele iki gruba ayrıldı. Bir gruptaki hastalara 2 ay süreyle 1500 mg glukozamin ve 1200 mg kondroitin sülfat kombinasyonu kullandırıldı. Diğer gruba ise 50 mg tramadol 2x1 reçete edildi. İki ayın sonunda hastaların klinik bulguları kaydedilip, aynı prosedürle tekrar temporomandibuler eklem sıvısı alınıp donduruldu. İlaç kullanımı öncesi ve sonrası sinoviyal sıvıdaki İL?1ß, İL?6, TNF-? ve PGE2 seviyeleri karşılaştırıldı.Glukozamin/kondroitin kullanan hastalarda alt çene hareketlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülürken, tramadol grubunda meydana gelen artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Temporomandibuler eklem palpasyonunda hastaların hissettiği ağrı miktarı değerlendirildiğinde, her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir. Temporomandibuler eklem sinoviyal sıvılarındaki İL?1ß ve PGE2 miktarlarında meydana gelen azalma istatistiksel olarak anlamlı iken; İL?6 ve TNF-? miktarlarında anlamlı azalma saptanmadı.Temporomandibuler eklem iç düzensizliklerinde klinik şikayetleri ortadan kaldırmak için glukozamin/kondroitin kombinasyonu veya tramadol kullanılabilir.

AnaljeziklerGlükozaminKondroitin+3
İbrahim Damlar
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Üst çene birinci büyük azı dişlerinde konik hüzmeli bilgisayarlı tomografi yardımlı endodontik cerrahi

Üst çene büyük azı dişlerinin palatinal kökleri cerrahi yaklaşım için özel bir sorun teşkil etmektedir. Son yıllarda, endodontik cerrahi, özellikle üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal kökü olmak üzere, posterior dişler için, kök amputasyonu veya çekime alternatif önemli bir rol oynamaktadır.Bu prospektif, randomize, kontrollü çalışmanın amacı üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal köküne bukkal yaklaşım yoluyla yapılan endodontik cerrahide konik huzmeli bilgisayarlı tomografinin, tanı ve tedavi planlamasında cerrahi işleme katkısı olup olmadığını değerlendirmek ve uzun dönem klinik ve radyolojik takip sonuçlarını sunmaktı.Daha önceden belirlenmiş klinik ve radyolojik kriterleri taşıyan 40 hasta randomize olarak 2 gruba ayrıldı. Muayene ve ameliyat planlaması CBCT yardımıyla yapılan hastalar Grup 1'e, muayene ve ameliyat planlaması geleneksel radyograflar yardımıyla yapılan hastalar Grup 2'ye dahil edildi. Bütün ameliyatlar bukkal yaklaşım kullanılarak yapıldı. Veriler istatistiksel olarak analiz edildi.Tüm hastaların %92,31'inde sinüs membranı elevasyonu yapıldı. Grup 1'in ortalama ameliyat süresinin Grup 2'den anlamlı şekilde daha kısa olduğu (p=0,001<0,05) görüldü. Grup 1'deki hastaların %20'sinde, grup 2'deki hastaların %42,1'inde sinüs membranı perforasyonu görüldü. Radyografik ve klinik iyileşme kriterlerine göre Grup 1'deki hastaların %35'inde başarı, % 40'ında düzelme ve % 25'inde başarısızlık gözlendi. Grup 2'de ise hastaların %42,1'inde başarı, % 31,6'sında düzelme ve % 26,3'ünde başarısızlık gözlendi.Üst çene birinci büyük azı dişinin palatinal köküne bukkal yaklaşımla yapılan endodontik cerrahi işlemi, komplikasyon riski yüksek olan palatinal yaklaşıma alternatif bir tedavi yöntemidir. Başarının daha iyi değerlendirebilmesi için daha fazla hasta sayısını içeren prospektif klinik çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Azı dişleriCerrahi-oralMaksilla+2
Şule Nur Purdaş Kurt
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinde sığır kaynaklı anorganik kemik grefti ve hemostatik bitki ekstresinin kombine kullanımının kemik rejenerasyonuna etkisi

Diş kayıplarına bağlı oluşan dişsiz alveoler kretlerin protetik rehabilitasyonu diş hekimliğinde sıklıkla uygulanan bir işlemdir. Konvansiyonel veya implant destekli bir protezin yerleşeceği yeterli bir alveoler kret bulunmadığı durumlarda, diş çekim işlemleri, periapikal cerrahi işlemler, kist operasyonları ve kemik fraktürü tedavileri sonrası greftleme işlemleri uygulanabilmektedir. Tüm bu uygulamalar mevcut kemik miktarında artış hedeflemektedir. Çeşitli deneysel ve klinik çalışmalar kemik greftleri, bariyer membranlar ve kemik fizyolojisi üzerinde yoğunlaşmış ve kemik rejenerasyonunu hızlandırmayı amaçlamışlardır. Bu çalışmanın amacı, yumuşak doku ve erken dönem kemik doku iyileşmesine olumlu etkileri bildirilen kanama durdurucu bitki ekstresinin (Ankaferd BloodStopper®, Ankaferd İlaç Kozmetik A.Ş., İstanbul ,Türkiye) (ABS) ve sığır kaynaklı anorganik kemik greftinin (Integros Boneplus-xs®, Integros Sağlık Ürünleri Ar-Ge İmalat, İthalat, İhracat, San. ve Tic. Ltd. Şti., Adana, Türkiye) (ABB) birlikte kullanımının cerrahi olarak oluşturulan defektlerde kemik iyileşmesi üzerine etkisinin incelenmesidir. Deneysel çalışmamızda 9 adet evcil domuz kullanılmıştır. Ağız dışı girişimle her hayvanın mandibulasında 3 adet kemik defekti oluşturulmuştur. Defektler, 10 mm çapında ve 5 mm derinliğindedir. Birinci defektlerde, ABS solüsyonu (0,3 ml/defekt), taşıyıcı olarak ABB (0,3 cc/defekt) içerisinde ve ikinci defektlerde, ABS kontrollü ilaç salınımına yönelik mikroküreler içerisinde (0,3 ml/defekt) yine ABB (0,3 cc/defekt) ile kombine uygulanmıştır. Her hayvanda üçüncü defekt boş bırakılmıştır. Tüm defektler rezorbe olabilen kollajen membranla örtülmüştür. Tüm hayvanlar 10 haftalık iyileşme periyodu sonunda sakrifiye edilmiştir. Histomorfometrik analiz için dekalsifiye edilmemiş kesitler hazırlanmıştır. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak, ABS ile ABB?nin her iki farklı şekilde kombine kullanımı, boş defekt grubuna kıyasla kemik rejenerasyonunu istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttırmıştır. Ancak, mikroküre içerisine yerleştirilmiş ABS?nin ABB ile karışımı ve ABS solüsyonunun doğrudan ABB ile karışımı arasında yeni kemik oluşumu açısından anlamlı fark bulunamamıştır. Anahtar Sözcükler: hemostatik bitki ekstresi, sığır kaynaklı anorganik greft, ksenogreft, kemik iyileşmesi, kontrollü salınım, histomorfometri

Bitki özütüCerrahi-oralHemostatikler+7
Mert Sanrı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Kanin, premolar ve süpernümerer dişlerin cerrahi çekimi öncesi ön değerlendirmede CBCT'nin öneminin araştırılması

Gömülü diş, beklenen zamanda sürmeyerek diş arkında yerini almayan diş olarak tanımlanır. En sık olarak gömülü kalan dişler alt ve üst akıl dişleridir, bunu sırasıyla üst kanin dişleri ve alt premolar dişler takip eder. Gömülü dişlerin çekimi esnasında ve sonrasında; komşu dişte harabiyet, yanlış diş çekilmesi, sinirlerin zarar görmesi, lojlara diş/kök kaçması, maksiller sinüs veya burun tabanı perforasyonu gibi bazı komplikasyonlarla karşılaşılabilir. Bu komplikasyonların önlenmesi amacıyla iyi bir radyografik değerlendirme oldukça önem arzeder. Diş hekimliğinde geleneksel radyografik görüntüleme araçları olan periapikal, oklüzal, sefalometrik ve panoramik radyografiler (OPG) sadece iki boyutlu inceleme imkânı sağladığından; çenelerdeki anatomik yapıların, patolojilerin ve lezyonların lokalizasyonu ile boyutu hakkında sınırlı bilgiler sağlar. Ayrıca iki boyutlu görüntü veren bu yöntemlerde; çevre dokuların süperpozisyonu, magnifikasyon, görüntülerin distorsiyonu, perspektif problemleri gibi dezavantajlar da mevcuttur . İki boyutlu görüntü veren bu sistemlerdeki yetersizlikten dolayı konik-ışınlı-bilgisayarlı-tomografi (CBCT) veya dental-volumetric-tomografi (DVT) olarak adlandırılan ve özellikle baş ve boyun uygulamalarında yoğun ilgi gören görüntüleme sistemleri geliştirilmiştir. CBCT'nin; düşük radyasyon dozu, doğru ve hassas değerlendirmeye izin vermesi, hızlı tarama süresi, daha az artefakta ve magnikasyona sebep olması gibi birçok avantajı vardır. Çalışmamızda gömülü kanin, premolar ve süpernümerer toplam 108 dişin cerrahi çekimi öncesi ön değerlendirmesinde, 70 hastadan çekilmiş olan panoramik radyografiler (OPG) ile CBCT'ler değerlendirilerek elde edilen bu iki veri birbirleri ile kıyaslanmıştır. Akıl dişleri haricinde çenelerde gömülü kalan dişlerin cerrahi çekimi öncesinde CBCT'nin öneminin değerlendirilmesinin amaçlandığı bu çalışmada, sonuç olarak, ilgili dişlerin çekimi öncesi OPG'larla birlikte CBCT görüntülemesinin günümüz teknolojisinde özellikle şüpheli vakalarda bir seçenek değil bir zaruriyet olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar sözcükler: CBCT (Cone Beam Computed Tomography), Panoramik radyografi (OPG), Gömülü Dişler, Tesadüfi lezyonlar.

Diş çekimiDişlerKöpek dişleri+3
Omed Shafıg Hamaamın
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Dental implant çevresinde cerrahi olarak oluşturulan kemik defektlerinin onarımında kullanılan iki ayrı sığır kaynaklı hidroksiapatit greft materyalinin etkinliğinin karşılaştırılması

Kısmi ya da tam diş eksikliği görülen hastalarda dental implant destekli protez uygulaması son yıllarda sıklıkla kullanılan tedavi yöntemlerinden biridir. Bazı durumlarda yetersiz alveol kemik hacmi, proteze desteklik sağlayacak olan implantın kemiğe yerleştirilmesinde zorluklara neden olmaktadır. Kemik hacmini artırmak için çeşitli kemik greftleri ve bariyer membranlardan yararlanılmaktadır. Bu çalışmamızın amacı, farklı yöntemlerle üretilmiş iki ayrı sığır kaynaklı hidroksiapatitin dental implant çevresindeki kemik defektinin iyileşmesine olan etkisinin karşılaştırılmasıdır. Çalışmamızda 8 adet evcil domuz kullanılmıştır. Tüm hayvanların frontal kemiğine 3 adet kemik defekti oluşturulmuş ve her defektin ortasına dental implant yerleştirilmiştir. Defektlerden biri greft ile doldurulmamış ve kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir. Diğer defektler Integros Boneplus xs ve BioOss marka kemik greftleri ile ayrı ayrı doldurulmuştur. Tüm defektler rezorbe olabilen bariyer membran ile örtülenmiştir. 10 haftalık iyileşme sürecini takiben hazırlanan dekalsifiye edilmemiş kesitler üzerinde kemik implant kontağı yüzdesi değerlendirilmiştir. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak, greft kullanılan gruplarda, boş defekt grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek kemik implant kontağı sağlandığı belirlenmiştir. Kullanılan kemik greftleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.

Dental implantasyonDental implantlarHidroksiapatitler+3
Uygar Bakşi
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
10