113
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kedilerin enjeksiyon yeri sarkomlarında PD-1 ve PD-L1 sunumlarının immunohistokimyasal olarak araştırılması
Bu çalışmada kedi enjeksiyon yeri sarkomları (KEYS) için immunoterapinin farklı bir yönden ele alınmasını sağlayabilecek olan programlı hücre ölümü 1 (PD-1) ve programlı hücre ölümü 1 ligandı (PD-L1) sunumlarının immunohistokimyasal olarak araştırılması amaçlanmıştır. PD-1/PD-L1 eksprese eden tümörlerde, bu yolağın baskılanması temeline dayanan tedavi stratejilerinin uygulanması mümkün olabilmektedir. Bu amaçla çalışmamızda öncelikle KEYS'lerin histolojik olarak klasifikasyonları yapılmış, ardından sarkomların malignite derecesi ve lenfosit infiltrasyon yoğunluğu belirlenerek, PD-1, PD-L1 sunumlarının farklı malignite dereceleri ile karşılaştırmalı olarak değerlendirmesi yapılmıştır. Tümörler histopatolojik görünümlerinin yanında immunohistokimyasal olarak vimentin, S100, düz kas aktini (SMA) ve sarkomerik aktin ile boyandı ve incelemeler sonrasında 8 olguya fibrosarkom, bir olguya indiferensiye sarkom, bir olguya liposarkom ve bir olguya rabdomyosarkom tanısı konuldu. PD-1 sunumlarının daha çok lenfoid infiltrasyonlarda ve makrofaj benzeri hücrelerde, olduğu, PD-L1'in ise daha çok tümöral hücrelerde ve infiltre makrofaj benzeri hücrelerde bulunduğu görüldü. Bulguların Pearson korelasyon analizi ile karşılaştırılmasında, tümör farklılaşmasının PD-1 ile orta dereceli (p < 0,05), PD-L1 ile ise yüksek dereceli (p < 0,01) bir korelasyonu bulunduğu görüldü. Tümör derecesinin de PD-1 ile düşük, PD-L1 ile orta dereceli korelasyon gösterdiği belirlendi (p > 0,05). PD-1 ve PD-L1 arasında ise orta dereceli bir korelasyon tespit edildi (p < 0,05). Bu bilgiler ışığında PD-1 ve PD-L1'in artan ekspresyonunun KEYS'lerde zayıf tümör farklılaşması ve dolayısıyla kötü prognozla ilişkili olabileceği sonucuna varıldı.
Plazma hücreli myelomlarda immünhistokimyasal olarak CREB ve VEGF ekspresyonları ile mikrodamar yoğunluğunun klinik ve patolojik parametreler ile ilişkisi
Plazma hücreli myelom, günümüzde küratif tedavisi bulunmayan, monoklonal plazma hücre proliferasyonu ile karakterli bir malign neoplazidir. Siklik AMP regülatuar eleman bağlayıcı protein (CREB) bir transkripsiyon faktörüdür. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), plazma hücreli myelomun patogenezi ve progresyonunda etkili bir glikoprotein olup, tümör anjiogenezinde görevlidir.Bu çalışmada, 2001-2010 yıllarında plazma hücreli myelom tanısı almış 76 olguya ait tanı anı kemik iliği olguları incelemiştir. Parafin bloklardan yapılan kesitlerde CREB ekspresyonunu gösteren p300, VEGF ve Faktör VIII ile immünhistokimyasal boyama yapılmıştır. Plazma hücreli myelomda CREB ve VEGF ekspresyonu ile mikrodamar yoğunluğunun (MDY) klinik, laboratuar ve histopatolojik parametreler ile ilişkisi araştırılmıştır.Yüksek plazma hücre oranının, yüksek MVD ve yüksek VEGF ekspresyonu ile anlamlı ilişki gösterdiği saptanmıştır (p=0.02 ve p=0.002, sırası ile). Benzer yüksek dereceli plazma hücre infiltrasyon patterninin de yüksek MVD ve yüksek VEGF ekspresyonu ile anlamlı ilişki gösterdiği izlenmiştir (p=0.006 ve p=0.01, sırası ile). Serum CRP düzeyi yüksek olan vakalarda MDY'nin de yüksek olduğu gözlenmiştir (p=0.03). Yüksek CREB ekspresyonu ile artmış MDY arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0.01). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte, artmış MDY'nin ve yüksek CREB ekspresyonunun yüksek klinik evre ile ilişkili olduğu gözlenmiştir (p=0.2 ve p=0.1, sırası ile). Yüksek MDY'nin kötü prognoz ile ilişkili olduğu ve toplam sağkalımın azaldığı izlenmiştir (p=0.04). İstatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte artmış VEGF ekspresyonu veya CREB ekspresyonunun da toplam sağkalımı olumsuz etkilediği gözlenmiştir (p=0.2 ve p=0.1, sırası ile).Sonuç olarak artmış MDY, VEGF ekspresyonu ve CREB ekspresyonunun hastalık progresyonu ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Bu nedenle anjiogenez, VEGF ve CREB'i hedef alan tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinin hastalık sağkalımını arttırabileceği ön görülmüştür.
Medulloblastomlarda morfolojik olarak farklı alanlardaki Myc C protoonkogen amplifikasyonunun karşılaştırılması
Medulloblastom serebellumun primitif nöroektodermal tümörüdür. Çocuklarda en sık görülen malign beyin tümörü iken erişkinlerde çok nadirdir.Medulloblastomların histopatolojik özelliklerinin moleküler profillerinin ve klinik davranışlarının oldukça heterojen olmasından dolayı prognozunu belirlemeye ve hastaların risk gruplarını düzenlemeye yönelik çalışmalar devam etmektedir.Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalında 2000-2010 yılları arasında medulloblastom tanısı alan 13 erişkin ve 1996-2010 yılları arasında medulloblastom tanısı alan 16 pediatrik olmak üzere toplam 29 olguda Myc C protoonkogen amplifikasyon varlığını araştırmak, aynı tümör içinde histopatolojik olarak farklı alanlardaki Myc C protoonkogen amplifikasyon varlığını saptamak ve tümör progresyonundaki rolünü belirlemek, tümörün morfolojik özelliklerini tanımlamak ve hem Myc C protoonkogen amplifikasyonu hemde bu morfolojik özellikleri hastaların prognozları ile karşılaştırmak amaçlanmıştır. Ayrıca erişkin ve pediatrik olgular arasındaki histopatolojik ve klinik farklılıklar değerlendirilmiştir. Bu amaçlarla tüm tümör olgularının histopatolojik özellikleri incelenmiş ve hastaların klinik takiplerine ulaşılmaya çalışılmıştır. Tüm olgularda FISH yöntemi uygulanmış ve Myc C protoonkogen amplifikasyon varlığı araştırılmıştır.Yaptığımız çalışmada medulloblastom olgularının çoğunun pediatrik yaş grubunda olduğu, erkeklerde daha sık görüldüğü izlenmiştir. Pediatrik olgularda prognoz erişkinlere göre daha kötü olarak saptanmıştır. Tümör vermis lokalizasyonunda daha sık görülmekle birlikte erişkinlerde hemisferlerin daha sık tutulma eğilimi vardır.Medulloblastomların genel olarak en sık görülen histolojik alt tipi klasik tiptir. Histolojik subtiplerden kötü prognozla ilişkisi olanı LC/A MB'dur ve ölümlerin büyük kısmının bu subtipte olduğu görülmüştür. Myc C protoonkogen amplifikasyonu çalışmamızda 29 olgunun 2'sinde (%6;9) saptanmış olup her 2 olguda LC MB subtipi olarak değerlendirilmiştir. Kötü prognostik bir moleküler belirteç olan Myc C protoonkogen amplifikasyonu saptanan pediatrik olgunun aynı zamanda yüksek risk grubunda olması, tanı anında metastazının varlığı ve postoperatif erken dönemde kaybedilmesi Myc C'nin bu özelliğini destekler niteliktedir.Fokal anaplazi alanlarının özellikle klasik subtipe eşlik ettiği ve tümörün histolojik progresyonunu yansıttığı düşünülmekle birlikte çalışmamızda fokal anaplazi alanları içeren tümörlerin Myc C amplifikasyonu açısından bir özellik göstermediği saptanmıştır.Glial diferansiasyon, miyojenik ve melanotik diferansiasyon, rozet / psödorozet formasyonu, kalsifkasyonlar, vasküler endotelyal proliferasyonlar medulloblastomlarda izlenebilen morfolojik özelliklerdendir. Mitoz sıklıkla LC/A MB'lara eşlik etmektedir. Yüksek mitotik aktivitenin anaplastik medulloblastomların bir özelliğini yansıttığı düşünülmektedir ve subtiplemede yardımcı bir parametre görevi görür.Medulloblastomlarda klinik olarak kötü prognostik faktörler ise hastanın yaşı dışında tanı anında metastaz varlığı ve hastaların yüksek risk grubunda yer alması olarak saptanmıştır.Sonuç olarak medulloblastom özellikle pediatrik grupta agresif seyreden malign bir tümördür. Hastalarda tedavi edilebilirliği artırmak için medulloblastomun prognozunu etkileyebilecek pekçok faktör üzerinde çalışılmaktadır. Bu çalışmada bazı histopatolojik özellikler ve moleküler olarak da Myc C protoonkogen amplifikasyonunun prognostik önemi ortaya konmaya çalışılmıştır. Myc C protoonkogen amplifikasyonu hem kötü prognostik histolojik subtip hemde kötü prognostik klinik faktörlerle birlikteliği nedeniyle kötü klinik gidiş ile ilişkili bulunmuştur. Fakat Myc C protoonkogen amplifikasyonunun tümör progresyonundaki rolünü desteklemeye yönelik olarak hiçbir anaplastik odakta Myc C protoonkogen amplifikasyonunu gösteremedik.Anahtar kelimeler: Medulloblastom, Myc C, amplifikasyon
Kolorektal karsinomlarda HIF-1 ALFA, CXCR4 ve CA9 immünhistokimyasal belirteçlerinin prognostik önemi
Kolorektal karsinomlar, dünyada ve ülkemizde sık görülen, her iki cins için de yüksek mortalite ve morbidite nedeni olan tümörlerdir.Günümüzde altın standart prognostik parametre TNM evrelemesidir. Ancak aynı evredeki hastaların farklı klinik gidiş göstermeleri yeni prognostik parametreler araştırmayı gerekli kılmaktadır.Bu çalışmada, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan ve Onkoloji Anabilim Dalı'nda takipli, 186 kolorektal karsinoma ait rezeksiyon materyali incelenmiştir. Amacımız, bu tümörlerde, immünhistokimyasal olarak HIF-1?, CXCR4 ve CA9 ekspresyonlarını belirlemek, bu ekspresyonların hastaların klinik özellikleri (yaş, cinsiyet), tümörün yerleştiği barsak segmenti, tümör çapı, tümörün makroskopik büyüme paterni, histolojik tipi, tümör grade'i, anjiolenfatik invazyon varlığı, TNM evresi, karaciğer metastazı, takipte lokal nüks gelişimi ve hastaların sağ kalımı ile ilişkilerini inceleyerek, prognostik önemlerini araştırmaktır.Vakaların %94'ünde nükleer HIF-1? ekspresyonu, %89'unda sitoplazmik CXCR4 ekspresyonu ve %15,6'sında ise membranöz CA9 ekspresyonu görülmüştür. Her 3 belirtecin immünhistokimyasal ekspresyonu ile T, N, M kategorileri, anjiolenfatik invazyon, evre ve sağ kalım gibi majör prognostik parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. CXCR4 ekspresyonunun grade 1-2 tümörlerde, grade 3 tümörlerden daha yüksek olduğu bulunmuş (p<0,05), HIF-1? ve CA9 ekspresyonu ile tümör grade'i arasında ilişki bulunmamıştır.Sonuç olarak, bu üç belirtecin prognostik öneminin sınırlı olduğu ve rol aldıkları biyokimyasal basamakların öngördüğünün aksine kötü prognostik belirteç olmadıkları görülmüştür.Literatürdeki çelişkili sonuçların aydınlanması ve bu belirteçlerin tedavideki rollerinin belirlenebilmesi için, standardize teknik yöntemlerin kullanılacağı geniş serilerde yapılacak araştırmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Kolorektal adenokarsinomlarda prognostik belirteçler, HIF-1?, CXCR4, CA9
Likopenin mide neoplazmları üzerine etkisi
Dünyada en sık görülen malign neoplazmlardan biri olan mide karsinomunun sıklığı, beslenme alışkanlıklarının değişmesiyle birlikte dünya çapında giderek azalmaktadır. Günümüzde antioksidanların kansere karşı koruyucu oldukları bilinmektedir. Likopen bu antioksidanlardan biridir. Çalışmamızın amacı, mide karsinogenezinde likopenin koruyucu etkisini araştırmaktır.Ratlara benzopiren (BP) ve likopen gavaj yoluyla uygulandı. Her biri 10 rattan oluşan gruplar sırasıyla kontrol, BP, likopen kontrol, BP+likopen olarak belirlendi. 45 haftalık süre sonunda çalışma sonlandırıldı. Ratlar dekapite edilerek alınan kan ve doku örnekleri biyokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirildi.BP grubu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, malondialdehitin (MDA) plazma ve doku düzeyleri (pMDA, dMDA) BP grubunda artmış (p<0,001), antioksidanlardan GSH-Px, SOD ve katalazın dokudaki düzeyleri azalmış bulundu (p>0,05). BP+likopen grubunda, BP grubuna göre pMDA ve dMDA değerleri azalmış (p<0,05), dokudaki GSH-Px, SOD ve katalaz değerleri artmış bulundu (p>0.05). Histopatolojik olarak, BP grubu kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, BP grubunda ön midede mikroinvazyon ve glandüler midede şiddetli displazi (p<0,001), ön midede epitel hiperplazisi ve papiller yapılar (p<0,05) yanı sıra glandüler midede hafif displazi (p>0,05) bulundu. BP grubunda, BP+likopen grubuna göre ön midede mikroinvazyon ve glandüler midede şiddetli displazi artmış bulundu (p<0,001).Sonuç olarak çalışmamız, mide karsinogenezi sürecinde BP' nin yol açtığı hasara karşı likopenin biyokimyasal ve histopatolojik düzeyde koruyucu etkisi olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Mide neoplazmları, benzopiren, likopen.
Vezikula seminalisteki epitelyal atipide virüslerin rolü
Vezikula Seminalis (VS) epitelinde 4. dekattan itibaren görülen, yaşla birlikte arttığı belirtilen atipik hücresel değişiklikler tanımlanmaktadır. Bu atipik hücreler bazen prostat iğne biyopsileri, üriner sitoloji olguları ve servikovajinal yaymalarda bulunmakta, çeşitli tanı problemlerine neden olmaktadır. Bu atipik hücresel değişik-liklere sıklıkla intranükleer psödoinklüzyonlar da eşlik etmektedir. Bu değişikliklerin yaş ve virüsler ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.Otopsi ve rezeksiyon materyallerinden elde edilen ortalama yaşı 59 (40-95) olan 60 olguya ait Vezikula Seminalis örneği rutin Hematoksilen-Eozinle boyanarak değerlendirildi. Histopatolojik incelemede olgularda atipi ve intranükleer inklüzyon varlığı araştırıldı. Tüm olgularda polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile EBV BKV, SV40 ve HSV-2 virüslerinin varlığına bakıldı.Tüm olgular 60 yaş altı (n=30) ve 60 yaş ve üstü (n=30) şeklinde gruplandı-rıldı. Histopatolojik incelemede, olgularda atipi % 81.7 (49/60) ve intranükleer inklüzyon % 41.7 (25/60) oranında bulundu. PZR ile olgularda EBV % 51.7 (31/60), BKV % 25 (15/60), SV40 % 35 (21/60) ve HSV-2 % 18.3 (11/60) oranında saptandı.PZR sonuçlarına göre, çalışılan virüslerin atipi, intranükleer inklüzyon varlığı ve yaşa göre dağılımında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p>0.05). EBV' nin karsinomla birlikteliği anlamlı bulunurken (p=0.02) diğer virüslerle böyle bir ilişki saptanmadı. Ancak atipi varlığının yaş gruplarına dağılımında, ileri yaş grubuy-la arasında negatif bir korelasyon saptandı (p=0.038).Sonuç olarak virüslerin VS epitelindeki atipinin oluşmasıyla nedensel bir iliş-kisinin olmadığı kanısına varıldı. Ancak atipinin yaşla birlikte arttığını belirten ça-lışmaların aksine, bizim sonuçlarımız ileri yaş grubuna göre orta yaş grubunda atipi varlığının daha sık olduğunu göstermektedir.Anahtar sözcükler: Vezikula seminalis, epitelyal atipi, EBV, BKV, SV40, HSV-2
Kolon adenokarsinomları ve öncü lezyonlarda COX?2, BCL?2, BAX salınımı ve lenf düğümü metastazları ile ilişkisi
Kolorektal karsinomlar dünyada kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada bulunurlar. Erken evrede prognozları iyi, ileri evrelerde kötüdür. Kolorektal karsinomların prognozunda birçok faktör etkilidir. En önemlilerinden biri lenf düğümü metastazıdır.NSAİD kullanan hastalarda kolorektal karsinom insidansının az olması bu ilaçlara ilgiyi arttırmıştır. Cox-2, araşidonik asitten prostoglandin sentezinde rol oynamaktadır. Kolorektal karsinomlarda Cox-2 salınımı artarken Cox-2 inhibitörleri kolorektal karsinomları azaltmaktadır. Çalışmamızın amacı; kolorektal adenokarsinomlarda Cox-2 ile antiapoptotik Bcl-2 ve preapoptotik Bax değerlerinin, diferansiyasyon ve lenf düğümü metastazıyla ilişkilerini araştırmaktır.Çalışmamıza bölümümüz arşivinden rastgele seçilen 30 kolorektal (10 iyi diferansiye, 10 orta derecede diferansiye, 10 kötü diferansiye) adenokarsinom, 10 tübüler tip adenomatöz polip ve 10 normal kolon mukozası alındı. Örneklere immünohistokimyasal olarak Cox-2, Bcl-2 ve Bax uygulanarak lenf düğümü metastazı, diferansiyasyon ve bu belirteçler arasındaki ilişki incelendi.Değerlendirmeler sonucunda; kolorektal adenokarsinomlarda Cox-2 skoruyla lenf düğümü metastazı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı iken, tümör diferansiyasyonuyla arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Bcl-2 ve Bax boyanma skoruyla diferansiyasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunurken, tümör gruplarında lenf düğümü metastazıyla anlamlı fark bulunmadı. Yine Cox-2, Bcl-2 ve Bax'ın kendi aralarındaki ilişki istatiksel olarak anlamsızdı.Sonuç olarak; kolorektal kanserlerde Cox-2, önemli prognostik faktörlerden biri olan lenf düğümü metastazı ile artmaktadır. Bcl-2 ve Bax ise diferansiyasyonla anlamlı bir ilişkili göstermektedir. Ancak bu konuda farklı yöntemlerle, geniş örnek gruplarıyla yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Kolon adenokarsinom, COX-2, BCL-2, bax.
Overin yüzey epitel tümörlerinde apopitotik ve proliferatif aktivite ile metastaz ilişkisi
Over tümörleri kadın genital sistemi tümörlerinin yaklaşık %30'unu oluştururlar. Over kanserleri dünya genelinde kadınlarda altıncı en sık görülen kanserlerdir ve jinekolojik kanserlere bağlı ölümlerde ilk sıradadır. Tanı esnasında %75'inde pelvis dışına yayılım vardır. Çalışmamızda overin yüzey epitel kaynaklı benign, borderline ve malign tümörlerinde CD44, M30 ve Ki-67 gibi immünohistokimyasal belirleyicileri kullanarak belirlenen apopitotik ve proliferatif aktivitenin; lenf düğümü tutulumu ve metastazla ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Çalışmamıza Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuarı arşivinden ardışık olarak seçilen 20 benign (13 seröz, 7 müsinöz), 20 borderline (12 seröz, 8 müsinöz) ve 20 malign (16 seröz, 4 müsinöz) over yüzey epitel tümörü örneği alındı. Örneklere immünohistokimyasal olarak uygulanan CD44, M30 ve Ki-67 boyama özellikleri ile lenf düğümü tutulumu ve metastaz arasındaki ilişki incelendi.Ki-67 proliferasyon indeksi benign grupta en düşük ve malign grupta en yüksek olup istatistiksel olarak gruplar arasında fark anlamlıydı (p < 0.05). CD44, benignlerde borderline ve malign tümörlere göre oldukça düşük olup istatiksel olarak anlamlı bulundu. M30 boyanma yoğunluğu açısından fark bulunmazken, M30 boyanma yaygınlığı benignlerde, borderline ve malign tümörlere göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Malign olgularda lenf düğümü tutulumu ve metastaz ile Ki-67, M30 ve CD44 pozitifliği arasında anlamlı ilişki belirlenmedi.Sonuçta; over yüzey epitel tümörlerinde Ki-67 ve CD44 pozitifliği malignite ile paralel artış gösterirken M30 ters bir ilişki ortaya koydu. Bu üç belirteç ile prognozu etkileyen lenf düğümü tutulumu ve metastaz arasında bir ilişki bulunamadı.
Böbreğin eozinofilik sitoplazmalı tümörlerinin ayırıcı tanısında immünohistokimyanın tanısal değeri
Böbrek neoplazmalarının büyük bir kısmını epitelyal kökenli ve malign olanlar oluşturur. Malign böbrek tümörlerinin de %85-90'ınını böbrek hücreli karsinomlar (BHK) oluşturur. Onkositomlar ise primer böbrek tümörlerinin % 3,2 ile % 7'sini oluşturur. BHK'lar kötü prognoza sahiptir ve alt tipleri arasında da sağkalım açısından anlamlı farklılıklar bulunmaktadır. Özellikle granüler-eozinofilik sitoplazmalı böbrek tümörlerinin ayrımı önem arzetmektedir.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1988-2009 yılları arasında BHK ve onkositom tanısı alan 64 nefrektomi materyali çalışmaya alındı. Bu tümörlerden 23'ü klasik BHK, 15'i papiller BHK, 13'ü kromofob BHK ve 13'ü onkositom olgusuydu. Olgular histopatolojik tipleri, nükleer dereceleri, patolojik evreleri, yaş grupları ve cinsiyetlerine göre gruplandı. Bu tümörlere, immünohistokimyasal olarak CK7, CD117, EpCAM, Vimentin, BHKb ve GST-? uygulandı. Bu belirteçlerin, BHK alt tipleri ve onkositomlar arasındaki boyanma yaygınlıkları ve bu boyanma paternlerinin tanıya olan katkısı araştırıldı.İstastiksel olarak; BHKb, GST-?, EpCAM, CD117, CK7 ile tümör tipleri arasında anlamlı bir ilişki saptanırken (p<0,05) vimentin ile anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Klasik BHK ile pT arasında anlamlı bir ilişki saptanırken (p<0,05), yaş, cinsiyet, nükleer derece ve tümör çapları arasında anlamlı ilişki saptanmadı.Ayrıca bu dört tümör alt tipindeki altı immünohistokimyasal belirtecin sensitivite ve spesifite değerleri karşılaştırıldı. GST-?'ının kromofob ve papiller BHK'da, vimentinin ise onkositomda %100 sensitif olduğu bulundu. Yine CK7'nin dört tümör tipinde de yüksek sensitiviteye sahip olduğu görüldü (%80-96). EpCAM'ın kromofob BHK'da sensitivitesi %100'ken, papiller BHK'daki sensitivitesini.%33,3 bulundu. BHKb'nin ise papiller BHK'daki sensitivitesinin %93,3, onkositom'daki sensitivitesinin ise %87 olduğu görüldü. CD117 ile klasik BHK ve onkositomda yüksek sensitivitede olduğu saptandı.Sonuç olarak klasik BHK tanısında BHKb pozitifliği ve CK7 ile CD117 negatifliği, kromofob BHK tanısında, EpCAM, CK7 ve CD117 pozitifliği ile GST-?, BHKb ve vimentin negatifliği papiller BHK'da, CK7 ve BHKb pozitifliği ile CD117 ve GST-? negatifliği ve onkositom tanısında ise CD117 pozitifliği ile CK7, GST-? ve vimentin negatifliğinin önemli olduğu görüldü. Tanı problemi olan böbrek tümörlerinde morfolojik bulgulara ek olarak belirtilen immünohistokimyasal belirteçlerin birlikte kullanılmasının doğru tanıya ulaşmada büyük katkı sağlayacağı düşünüldü.Anahtar Kelimeler: BHK, onkositom, immünohistokimya.
Memenin invaziv duktal karsinomunda telomeraz aktivitesi ve apoptozisin immunohistokimyasal ve western blot yöntemleri kullanılarak araştırılması
Meme kanserleri kadınlarda en sık görülen kanserdir. İnvaziv duktal karsinom meme kanserlerinin en geniş grubunu oluşturur. Bu çalışmada invaziv duktal karsinomlarda telomeraz aktivitesi ve apoptozisin immunohistokimya ve western blot yöntemleri ile araştırılması amaçlanmıştır.2005 ve 2010 yılları arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda invaziv duktal karsinom tanısı alan 75 olgu ve frozen incelemesi yapılan 6 olgu çalışmaya dahil edildi. Elde edilen kesitler Bax, Bcl-2, hTERT ve BNIP3 ile boyandı. Söz konusu antikorların boyanma özellikleri yanı sıra, yaş, tümör boyutu, derecesi, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü ve c-erbB2 durumları değerlendirildi.İmmunohistokimyasal çalışmalarda tümör derecesi arttıkça Bcl-2 pozitifliğinde azalma ve Bax pozitifliğinde artış bulundu. Bu durum, istatistiksel olarak anlamlı olmasa da, western blot yöntemiyle elde edilen bulgularda da Bcl-2'nin derece 1 tümörde en yüksek değerde olduğu saptandı. Bcl-2 ile östrojen reseptörü ve progesteron reseptörü pozitifliği arasındaki ilişki, apoptozisde hormonal kontrolü düşündürecek şekilde, istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Ayrıca derece arttıkça, hipoksik hücre ölümünde etkili olan BNIP3'ün azaldığı belirlendi. Benzer şekilde western blot yöntemi ile de BNIP3'ün derece 3 tümörde en düşük değere sahip olduğu saptandı. Tümör derecesi arttıkça, telomeraz aktivitesini düzenleyen ve hücre proliferasyonunun devamını sağlayan hTERT'in de arttığı tesbit edildi. Western blot yönteminde ise hTERT'in derece 1 tümörde, kontrole göre yaklaşık dört kat arttığı bulundu.Tümörde oldukça yüksek olan hTERT, tanıya yardımcı bir kanser belirleyicisi olabilir. hTERT ve BNIP3, prognoz hakkında bilgi verebilecek değerli belirleyicilerdir. Her ikisinde de duktal karsinoma insitu alanlarının pozitif boyanmış olması, tümör gelişiminin ilk basamaklarında, telomeraz ve apoptozisin etkin olduğunu göstermektedir. Telomeraz artışı ve hipoksik hücre ölümünün durdurulmasına yönelik tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi ile birlikte, tümör progresyonunun durdurulması konusunda önemli bir aşama kaydedilecektir.Anahtar kelimeler: Meme, karsinom, apoptozis, telomeraz.
Mesanenin ürotelyal karsinomlarının epidemiyolojisi
Mesane karsinomu erkeklerde kadınlardan ortalama 2-3 kat daha fazla görülmektedir. Bunun temelinde primer etyolojik faktörler olan sigara kullanımı ve mesleki maruziyetin genellikle erkek cinsiyet ile ilişkili olması yatmaktadır. Sigara kullananlarda ve bağlantılı olarak erkeklerde kas invazyonu gösteren tümörler de daha yüksek oranda görülmektedir. Ayrıca tümör derecesi ile patolojik evre korelasyon göstermektedir ve yüksek dereceli tümörlerde kas invazyonu görülme olasılığı daha fazladır.Bu çalışmada Ocak 1997 ile Ocak 2009 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na gelen 420 hastaya ait mesane transüretral rezeksiyon (TUR), sistektomi ve sistoprostatektomi materyalleri taranmış olup; mesane karsinomları için, ortalama tanı yaşı, erkek/kadın oranı, yüksek dereceli, düşük dereceli, muskularis propria invazyonu gösteren, lamina propria invazyonu gösteren ve noninvaziv tümörlerin oranları hesaplanarak bu tümörlerin epidemiyolojik verileri elde edilmiştir. Ayrıca cinsiyet, tümör derecesi ve evre arasındaki oransal ilişki değerlendirilmiştir.Sonuç olarak bu çalışmada literatür ile uyumlu olarak, mesane karsinomunun erkeklerde belirgin olarak daha yüksek oranda görüldüğü, yüksek dereceli, lamina propria invazyonu gösteren ve muskularis propria invazyonu gösteren tümörlerin oranının da erkek cinsiyette daha yüksek olduğu ve kas invazyonu gösterme oranının yüksek dereceli tümörlerde daha fazla olduğu saptanmıştır.
Buzağılarda heliotropium dolosum, heliotropium circinatum ve senecio vernalis intoksikasyonu: patolojik ve biyokimyasal incelemeler
Buzağılarda Heliotropium dolosum, Heliotropium circinatum ve Senecio vernalisintoksikasyonu: Patolojik ve Biyokimyasal incelemeler.Ali Osman ÇER BAŞIÖZETSenecio vernalis, Heliotropium dolosum ve Heliotropium circinatum bitkilerini%10 oranında içeren rasyonlar ile yapılan yedirme denemesinde buzağılarda oluşanpatolojik, biyokimyasal ve elektron mikroskobik değişimler incelendi. Bu amaçla 16adet, 3-4 aylık erkek buzağı, biri kontrol, 3 deneme olmak üzere 4 gruba ayrıldı ve 12hafta süren çalışmada, aşağıdaki bulgular elde edildi.1- Deneme sonunda, Heliotropium dolosum grubunda canlı ağırlığın % 9.21,Heliotropium circinatum grubunda % 19.36 ve Senecio vernalis grubunda ise % 17.24oranında bitkisel materyal tüketildi. Denemenin 38, 42 ve 50. günlerinde Heliotropiumdolosum grubunda üç, 39. günde Senecio vernalis grubunda bir hayvan olmak üzere,toplam 4 adet buzağıda ölüm şekillendi. Kontrol ve Heliotropium circinatumgruplarında ise ölüm görülmedi.2- Klinik bulgular; tenesmus, konstipasyon, ikterus, alopesi, asites, rektal prolapsus,kaşeksi ve sallantılı yürüyüş ile karakterize idi.3- Karaciğerde kapsüler fibrozis, asites, mide-bağırsak kanalında ödem, hidrotoraks,hidroperikard, akciğer ödemi ve testiküler atrofi saptanan belli başlı makroskobikbulgular idi. Ölen hayvanlardaki makroskobik değişimlerin şiddet ve dağılımı, denemesonuna kadar sağ kalanlara göre çok daha belirgindi.4- Mikroskobik olarak; karaciğerde veno-oklüzyon, megalositozis, intranüklearinklüzyon, periportal ve periasiner postnekrotik fibrozis gözlendi. Ekstrahepatiklezyonlar ise; interstisyel nefritis, tubüler megalositozis, akciğer ve böbrekarteriollerinde medial hipertrofi ile karakterize idi. nklüzyonların nüklear porlardansitoplazmanın nükleusun içerisine invaginasyonu sonucu oluştuğu ortaya kondu.5- Biyokimyasal olarak; karaciğer enzimlerinden AST ve GGT enzim aktivitelerindesadece belli haftalarda önemli yükselmeler görüldü.6- PCNA boyama yöntemi ile yapılan değerlendirmelerde tüm deneme gruplarındakontrollere göre mitotik indeksin baskılanmış olduğu ortaya kondu.Sonuç olarak; klinik, makroskobik ve mikroskobik bulguların Heliotropiumdolosum grubundaki buzağılarda en belirgin, Senecio vernalis grubunda orta derecede,Heliotropium circinatum grubunda ise en hafif şiddet derecesinde şekillendiği,biyokimyasal bulguların morfolojik değişimleri desteklemediği ve teşhis bakımındanyeterli olmadığı, megalositozis, intranüklear inklüzyon ve veno-oklüzyon ile karakterizehepatik değişimlerin spesifik, ekstrahepatik lezyonların ise doğal olguların tanısınıdestekleyici rol üstlenebileceği ortaya kondu.Anahtar kelimeler: Biyokimyasal bulgular, buzağı, intoksikasyon, patolojikbulgular, pirolizidin alkaloitleri.
Prostat karsinomlarında E-cadherin ve Beta-catenin ekspresyonlarının Gleason grade ve diğer prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Gleason grade'i 40 yılı aşan süre boyunca prostat karsinomunun en önemli prognostik faktörü olmuştur. Patoloji dünyasında bu kadar uzun süre, bazı küçük modifikasyonlar dışında varlığı sürdürebilen tek gradeleme sistemi olan Gleason grade'i bu çalışmanın tam merkezinde yer almaktatırBu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2003-2008 yılları arasındaki 156 radikal prostatektomi olguları ele alınıp, Gleason skorları ile diğer prognostik faktörler ve adezyon moleküllerinden E-cadherin ve Beta-catenin ekspresyonları arasındaki ilişki çalışılmıştırDoku mikroarray yöntemi ile immünhistokimyasal olarak değerlendirilen E-cadherin ve Beta-catenin ekspresyonlarının özellikle yüksek Gleason skoruna sahip olgularda anlamlı derecede kayba uğradığı saptanmıştır. Ayrıca bu iki adezyon molekülünde ekspresyon kaybı gösteren olguların daha sık seminal vezikül invazyonu ve daha sık prostat dışı yayılım gösterdiği dikkati çekmiştir. Tüm bu bulgular literatür ile uyumlu olarak hem E-cadherin hemde Beta-catenin'nin ekspresyon kaybının prostat karsinomu progresyonunda rolü olduğunu düşündürmektedir. Bu bulgulara ek olarak kapsül invazyonu, seminal vezikül invazyonu, prostat dışı yayılım varlığı, perinöral invazyon ve tümör volümü gibi prognostik faktörlerin Gleason skoru ile ilişkili oldukları gösterilmiştirSonuç olarak bu çalışma prostat karsinomlarında adezyon molekülleri ve diğer prognostik faktörler ile Gleason grade'i arasındaki anlamlı ilişki olduğunu göstermiştir.
Meme kanserlerinde tümör progresyonu ile ilişkili sitokeratin 5/6, sitokeratin 14, HMWK, p27, CXCR-4 ve SDF-1 gen ekspresyonunun değerlendirilmesi
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen ve kanser ölümlerinde kadınlarda ilk sırayı alan kanser türüdür. Erken tanı ve tedavinin çok önemli olduğu tümör gruplarından biri olan meme karsinomlarında, prognostik öngörü sağlayabilecek immünhistokimyasal belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2006-2008 yılları arasında değerlendirilmiş olan modifiye radikal mastektomi materyalleri, eksizyonel meme biyopsileri ve meme iğne biyopsilerinde tanıları duktus epitel hiperplazisi, duktal karsinoma in situ ve invaziv duktal karsinom olan 365 olguda lenf nodu durumu ve tümör çapı da göz önünde tutularak HMWK, Sitokeratin 5/6, Sitokeratin 14, p27, CXCR-4 ve SDF-1 belirteçleri immünhistokimyasal olarak çalışılmıştır.Doku mikroarray yöntemi kullanılarak hazırlanan bloklara uygulanan immünhistokimyasal boyama sonucunda, CXCR-4 ve SDF-1 belirteçlerinin tümör gelişim basamaklarında, tümör boyutunun artışı ve lenf nodu metastazı varlığı ile uyumlu kötü prognostik belirteçler olarak kullanılabileceği, bazal sitokeratinler ve p27 ile birlikte kullanıldıklarında metastatik hastalık varlığının desteklenebileceğini, HMWK ve p27'nin ile birlikte kullanıldıklarında kanser olmayan olgu grubunda eksprese olarak özellikle atipili epitel hiperplazisi ve duktal karsinoma in situ olgu gruplarında geçiş zonunda yer alan ve ayırıcı tanı güçlüğü yaratan biyopsilerde yardımcı olarak kullanılabileceği sonuçlarına ulaşılmıştır.
Küçük ruminantlarda koksidiyoz enfeksiyonlarının patolojik bulguları ve dopamin reseptörleri ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı Burdur bölgesindeki küçük ruminantlarda görülen koksidiyozis enfeksiyonlarının patolojik bulgularının tespiti ve Dopamin Reseptörleri ile ilişkisinin belirlenmesidir. Bu çalışmada sadece dopamin 1 reseptörünün incelenmesi amaçlanmıştır Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın materyalini Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na 2023 yılı içerisinde getirilen 1 yaşın altındaki dışkı muayenesinde Eimeria spp. tespit edilmiş toplamda 11 adet küçük ruminant dokularına ait parafin bloklardan oluştu. Hayvanlardan alınan dışkı örnekleri Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Veteriner Fakültesi Parazitoloji Anabilim Dalı'nda kültüre edilerek tür tayinleri yapıldı. Parafin bloklar 5µm kalınlığında kesilerek rutin hemaoksilen&eozin ile boyanarak dokulardaki histopatolojik bulgular kaydedildi. Ayrıca standart Avidin-Biyotin Peroksidaz metodu uygulanarak anti-dopamin 1 reseptör antikoru (D1R antibody, St. John's Laboratory, UK, STJ92642, 1:100 sulandırma) salınımları incelendi. Bulgular: Doku kesitlerinde ince bağırsakların jeunum ve ileum ve sekum bölgelerinde değişen derecelerde paraziter enteritis bulgularına rastlandı. Şiddetli olgularda bağırsak lümeninde pıhtılaşmış kan ile birlikte lamina propriada kanama alanlarına rastlandı. Özellikle liberkühn kript epitelleri ve villus epitellerinde bölgesel deskuamasyon mevcuttu. Sağlam kalan epitellerin bazılarında Eimeria spp. türlerine ait gelişim formlarına rastlandı. İmmunohistokimyasal bulgularda ise tunika serozadaki damarlar ve hemen üzerinde sirküler kas tabakası, lamina propriadaki çoğunluğu histiyositik karakterdeki yangısal hücrelerin sitoplazmaları, dejenere kript epitelleri Etkene ait gelişim formları ve lakteallerde anti-DP1R pozitif alanlar tespit edildi.
Elazığ Elet mezbahasında kesilen ineklerde mastitisler üzerine patolojik incelemeler
Bu çalışma, bölgemizde mezbahada kesilen ineklerdeki klinik ve subklinik mastitislerin oranlarını ortaya koymak ve mastitisli hayvanların meme lopları ile supramammar lenf düğümlerinde saptanan değişiklikleri, patomorfolojik olarak incelemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, 1 yıl boyunca mezbahada kesime alınan 1 950 ineğe ait 7800 meme lobu, klinik olarak, inspeksiyon ve palpasyonla, muayene edilmiş, bunlardan 1888 ineğe ait 7552 meme lobuna ayrıca, postmortem olarak, California Mastitis Test (CMT)'i uygulanmıştır. Antemortem muayeneler ve CMT sonucu, mastitisli veya mastitis yönünden şüpheli görülen toplam 160 ineğe ait 206 meme lobu ile 160 supramammar lenf düğümü doku örnekleri alınarak patomorfolojik yönden incelenmiştir. Ayrıca, bakteriyolojik olarak, klinik mastitisli ve CMT ile pozitif sonuç veren 160 ineğe ait 206 meme lobundan standart ekimler yapılmış, üreyen mikroorganizmalar izole ve identifiye edilmiştir. Çalışmada tespit edilen başlıca bulgular aşağıda sunulmuştur. 1. Antemortem olarak, inspeksiyon ve palpasyonla, muayene edilen 1950 ineğin 62'sinde (% 3.18) ve bu hayvanlara ait 84 (% 1.07) meme lobunda klinik mastitis saptanmıştır. 2. Klinik mastitis saptanamayan 1888 ineğin 98'inde (% 5.02) ve bu hayvanlara ait 122 (% 1.56) meme lobunda subklinik mastitis tespit edilmiştir. 3. Klinik olarak veya CMT ile muayene edilen toplam 1950 ineğe ait 7800 meme lobundan 160 (% 8.20) ineğe ait 206 (% 2.63) meme lobunda total mastitis saptanmıştır. 4. Klinik ve subklinik mastitisli 160 ineğe ait 206 meme lobundan yapılan bakteriyolojik ekimlerde, 132 meme lobundan değişik etkenler izole ve identifiye edilmiştir. Bunlardan; Staph, spp. 69, Strep, spp. 16, C. pyogenes 16, Karışık kültür44 14, E. coli 8, Bordotella spp. 3, Pasteurella spp. 2, C. pseudotuberculosis 2, Lactobacillus spp. 1 ve Bacillus cereus 1 meme lobundan üretilmiş, 74 meme lobundan ise herhangi bir etken üretilememiştir. 5. Bakteriyolojik olarak, meme loplarından izole ve identifıye edilen farklı etkenlerin, aynı form mastitislere veya diğer bir ifade ile, aynı etkenlerin farklı mastitis formlarına yol açtıkları saptanmış, böylece mastitisli inek meme loplarından üretilen etkenler ile bu loplarda şekillenen patomorfolojik değişikliklerin tabiatı arasında yakın bir ilişkinin bulunmadığı veya kurulamadığı dikkati çekmiştir. 6. Çalışmada, inek meme loplarında saptanan histopatolojik değişiklikler esas alınarak, mastitisler; 1. Akut kataral purulent galaktoforitis ve mastitis, 2. Kronik kataral galaktoforitis ve mastitis, 3. Akut gangrenöz mastitis, 4. Kronik purulent apseli mastitis, 5. Nonpurulent interstisyel mastitis olarak sınıflandırılmıştır. 7. Klinik olarak veya CMT ile muayene sonucu mastitis saptanan 160 (% 8.20) ineğe ait 206 (% 2.63) meme lobunun histopatolojik incelemelerinde; 25 (% 1.28) ineğe ait (klinik mastitisli) 27 (% 0.35) meme lobunda akut kataral purulent galaktoforitis ve mastitis; 88 (% 4.51) ineğe ait (15'i klinik, 73'ü subklinik) 119 (% 1.53) meme lobunda (28'i klinik, 9 Fi subklinik) kronik kataral galaktoforitis ve mastitis; 4 (% 0.20) ineğe ait (klinik mastitisli) 5 (% 0.06) meme lobunda akut gangrenöz mastitis; 18 (% 0.92) ineğe ait (klinik mastitisli) 24 (% 0.31) meme lobunda kronik purulent apseli mastitis ve 11 (% 0.56) ineğe ait (subklinik mastitisli) 14 (% 0.18) meme lobunda nonpurulent interstisyel mastitise ilişkin değişiklikler tespit edilmiş, 14 (% 0.71) ineğe ait (subklinik mastitisli) 17 (% 0.22) meme lobunda herhangi bir histopatolojik değişikliğe rastlanmamıştır.45 8. Mastitisli meme loplarında saptanan histopatolojik değişiklikler ile supramammar lenf düğümlerinde saptanan histopatolojik değişiklikler arasında yangının süreci ve tabiatına göre, yakın bir ilişkinin varlığı dikkati çekmiştir.
Malign melanomlarda matriks metalloproteinazlar ve inhibitörlerinin ekspresyonu
VI-ÖZETBu çalışmada, invazyon ve metastaz potansiyeli yüksek bir tümör olan malignmelanomlarda, histopatolojik parametreler ile matriks metalloproteinaz ve dokuinhibitörlerinin immünhistokimyasal ekspresyonları arasındaki ilişkiler ele alınmıştır.Araştırmaya dahil edilen 70 primer invaziv kutanöz malign melanom olgusu, histopatolojikolarak Breslow'a göre tümör kalınlığı, Clark seviyesi, ülserasyon varlığı, histolojik tipleri,mitoz sayısı, tümörü infiltre eden lenfositler, vertikal ve radial büyüme fazları açısındantekrar değerlendirildi. Ayrıca immünhistokimyasal olarak MMP-2, MMP-9, TIMP-1 veTIMP-2 çalışılarak boyanma şiddetleri ve yüzdeleri saptandı. Histopatolojik veimmünhistokimyasal sonuçlar arasında korelasyon olup olmadığı istatistiksel olarakaraştırıldı.Daha önce yapılan bir çok çalışma ile uyumlu olarak bu çalışmada da, histopatolojikbelirteçlerden Breslow'a göre tümör kalınlığı, Clark seviyesi, mitoz oranı ve ülserasyonvarlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Histolojik tiplerle diğerhistopatolojik parametreler arasında ise herhangi bir ilişki izlenmedi.Bu çalışmada MMP-2 ekspresyonu ile Breslow'a göre tümör kalınlığı ve ülserasyonvarlığı arasında korelasyon olması, MMP-2'nin prognozla ilişkili olduğu ancak bağımsız birprognostik belirteç olmadığı şeklinde yorumlandı. MMP-9'un daha önceki çalışmalarda radialbüyüme fazındaki melanomlarda etkili olduğu ileri sürülmesine rağmen, bu çalışmadaBreslow'a göre tümör kalınlığı arttıkça immünhistokimyasal ekspresyonunda da artış görüldü.TIMP-2'nin, tek başına tümör anjiogenezisini inhibe etmesi gibi bir takım MMP'lardanbağımsız etkileri olduğu için MMP-2 ile korele olmadığı düşünüldü. TIMP-1 bilinenhistopatolojik parametrelerle korelasyon göstermedi. TIMP-2 ise mitoz sayısı ve TIL ileanlamlı ilişki göstermekteydi. statistiksel olarak TIMP-1 ve TIMP-2 birbiri ile korelasyongöstermekle birlikte; MMP-2 ve MMP-9 ile aralarında istatistiksel olarak anlamlı ilişkisaptanmadı.Sonuçta, malign melanomlarda prognozun belirlenmesinde rol oynayan histopatolojikparametrelerin ( Breslow'a göre tümör kalınlığı, Clark seviyesi, mitoz ve ülserasyon gibi)birbirleri ile korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Breslow'a göre tümör derinliği arttıkça,MMP-2 ve MMP-9 ekspresyonlarının da artış göstermesi bu belirteçlerin invazyondakiönemini desteklemektedir.
Diffüz Büyük B hücreli lenfomalarda fluoresan insitu hibridizasyon yöntemi ile C-MYC,PTEN ve t(14,18) koekspresyonlarının yüksek proliferatif indeks ile ilişkisi
Diffüz büyük B-hücreli lenfoma (DBBHL) ve Burkitt lenfoma (BL), klinik, morfolojik, immünfenotipik ve sitogenetik özellikleri açısından heterojen matür agresif B- hücreli lenfomalardır ve değişken bir klinik seyir gösterir. Bu çalışmada DBBHL ve BL ayrımında kullanılabilecek morfolojik, immünhistokimyasal ve sitogenetik kriterler ve prognoz ile ilişkileri araştırılmıştır. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji ABD'da 2000-2007 yılları arasında 45 DBBHL ve 11 BL tanısı alan toplam 56 olgu incelenmiştir. İmmünhistokimyasal çalışmada Bcl-2, Bcl-6, CD10, MUM-1 ve Ki-67 antikorları ile immün boyama ve floresan in situ hibridizasyon yöntemi ile C-MYC, PTEN ve T (14;18) Probları uygulandı. Bulgular: DBBHL olgularında CD10 ekspresyonu %25.4, Bcl-6 ekspresyonu %35.6 ve Bcl- 2 ekspresyonu %55.6 oranında bulunmuştur. Kırkbeş DBBHL olgusunun 18'inin (%32.1) GCB, 27'sinin (%48.2) ABC alt tipini oluşturduğu saptanmıştır. GCB alt grubundaki hastaların sağkalım oranı ABC alt grubuna göre daha iyi olmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p= 0.271). DBBHL olgularında CD10, Bcl-6 ve Bcl-2 ekspresyonu ile prognoz arasında analamlı bir ilişki mevcut değildir. BL olgularının tümünde (%100) CD10 ve Bcl-6 ekspresyonu saptanırken Bcl-2 negatif bulunmuştur. BL olgularında Ki-67 proliferasyon indeksi ortalama %97.2 (%95-100) iken, DBBHL'da ortalama %63.2 (%30-90) olarak bulunmuştur. BL olgularında c-myc amplifikasyonu %80 oranında pozitif iken, DBBHL'da %31.4 oranında pozitif saptanmış olup, istatiksel olarak belirgin bir fark mevcuttur (p=) T14;18 PTEN delesyonu, DBBHL'da %26.7 oranında saptanırken, BL'da %9.1 oranında görülmüştür. 75 Sonuç: DBBHL/BL ayrımında immünhistokimyasal olarak CD10, Bcl-6, Bcl-2 ve Ki-67 panelinin uygulanması oldukça yararlı ve pratik bir yöntemdir. Ki-67 proliferasyon indeksinin %95'in üzerinde olması BL tanısı için önemli bir belirleyicidir. C-myc amplifikasyonu özellikle BL lenfomagenezisinde önemli bir rol oynamakla birlikte DBBHL gibi agresif lenfomalarda da saptanabilmektedir. T ve Pten delesyonu DBBHL ve BL'da nadir olarak görülebilmektedir.
Küçük yuvarlak mavi hücreli tümörlerde fısh metodu ile ews/flı 1 translokasyonu, n-myc amplifikasyonu ve pten mutasyonunun gösterilerek ayırıcı tanıda kullanılmaları ve c-kit (cd 117) ekspresyonunun değerlendirilmesi
Küçük yuvarlak mavi hücreli tümörler (KYMHT), histolojik olarak benzerlik göstermelerine ragmen bunların biyolojik davranısları ve tedavileri farklıdır. Bu lezyonlarda ayırıcı tanıda klinik bilgi, radyolojik özellikler ve immünhistokimyasal çalısmalar yanında elektron mikroskobik ve moleküler çalısmalar da gerekli olabilmektedir. Bu çalısmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji A.B.D.'da KYMHT grubu içinde tanı alan 32'si erkek, 25'i kadın, toplam 57 olgu incelendi. En sık yerlesim bölgelerinin bas-boyun bölgesi ve ortalama görülme yasının 14.8 yas oldugu saptandı. Bu olguların 24 tanesini (%42.1) ES/PNET, 12 tanesini (%21.1) rabdomyosarkom (RMS), 10 tanesini (%17.4) nöroblastom (NB), 2 tanesini olfaktör nöroblastom (ONB), 1 tanesini (%1.8) dezmoplastik küçük yuvarlak hücreli tümör (DKYHT), 1 tanesini (%1.8) polifenotipik yuvarlak hücreli tümör (PYHT) ve 7 tanesini unfdiferansiye küçük yuvarlak mavi hücreli tümörün (UKYMHT) olusturdugu görüldü. Bu çalısmadan çıkan önemli sonuçlar: (1) ES/PNET'te CD-99 pozitifligi %63. 2 oranında bulunmus, ES/PNET yanısıra bu immünreaktivitenin 1 PYHT, 2 UKYMHT ve 2 RMS vakasında da oldugu gözlenmis, CD-99 pozitifliginin ES/PNET ailesi için yüksek oranda sensitif oldugu ama spesifikliginin bulunmadıgı ve immünhistokimyasal panelin bir parçası olarak kullanılması gerektigi düsünülmüstür. Ayrıca hiçbir nöroblastom olgusunda CD-99 pozitifligi saptanmamıs, tüm nöroblastom olgularında vimentin negatif bulunmus ve spesifik membranöz CD-99 immünreaktivitesi ile vimentin pozitifliginin ES/PNET ayırıcı tanısında yardımcı olabilecegi sonucuna varılmıstır. (2) Santral PNET'lerde %85.7 oranında CD-99 negatifligi saptanmıs ve santral/periferal PNET'ler arasında CD-99 immünreaktivitesi açıcından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmustur (p=0.02). Ayrıca santral PNET olarak kabul edilen 11 olgu ile diger bölgelerde yerlesen ES/PNET'ler arasında EWS/FLI1 translokasyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı fark görülmüstür (p=0.04). Santral PNET'lerde CD-99 negatifliginin ve EWS/FLI1 translokasyon negatifliginin periferal PNET'lerden ayırımda yararlı olabilecegi düsünülmüstür. (3) ES/PNET'li olgularda EWS/FLI1 translokasyon oranı %65 olarak saptanmıs, olguların büyük kısmını santral PNET'lerin olusturması nedeniyle bu oranın daha düsük bulundugu, EWS/FlI1 transkolasyonunun saptanmasının ES/PNET'ler için oldukça sensitif oldugu sonucuna varılmıstır. (4) 10 NB'lu olgunun 4 tanesinde N-myc amplifikasyonu, 3 tanesinde N-myc overamplifikasyonu saptanmıs olup toplam N-myc amplifikasyonu görülme oranı %70 olarak bulunmustur. (5) KYMHT'lerde PTEN delesyonunun PYHT'ler dısında bulunmadıgı saptanmıstır. (6) ES/PNET olgularında C-kit ekspresyon oranı %49.8 , RMS olgularında %58.4 ve NB olgularında %88.9 olarak saptanmıs, buna yönelik tedavilerin KYMHT'lerde kullanılabilecegi ama tedaviye tümör cevaplarının da degerlendirildigi baska çalısmalarla bu sonuçların dogrulanması gerektigi sonucuna varılmıstır.
İnvaziv meme karsinomlarında PD-L1, PTEN, PHH3 ve Ki-67 ekspresyonlarının prognostik önemi
Giriş: Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir. Meme kanserinde prognozun belirlenmesinde, lokal rekürrens ve mortaliteyi önlemede prognostik faktörler önem kazanmaktadır. Geleneksel prognostik faktörlerin yetersiz kaldığı durumlarda, yüksek riskli hastaları belirleyecek ve tedavi kararına yön verebilecek yeni belirteçlere ihtiyaç vardır. Bu çalışmada PD-L1, PTEN, PHH3 ve Ki-67 immünohistokimyasal boya ekspresyonlarının meme kanserinde prognostik klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada 2014-2019 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde tedavi gören ve ameliyat edilen 85 hastanın lumpektomi ve mastektomi materyalleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastalara ait klinik bilgiler hastane bilgi sisteminden elde edilmiştir. Patolojik prognostik parametreler cerrahi rezeksiyon materyallerine ait lamlarda tekrar değerlendirilmiştir. Formalin ile tespit edilmiş, parafine gömülü bloklardan 4 mikron kalınlığında kesitlere uygulanan immunohistokimyasal boyama sonucunda tümör immünolojisinde yer alan PD-L1 ekspresyonu ile hücre siklusunda görevleri olan PTEN, PHH3 ve Ki-67 ekspresyonları incelenmiştir. İmmunohistokimyasal boyama sonuçları prognoz ile ilişkisi kanıtlanmış klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, ortalama, standart sapma değerleri ile verilmiştir. Çalışmadaki prognostik faktör ölçümlerinin PD-L1, PHH3, Ki-67 ve PTEN pozitiflik durumuna göre farklı olup olmadığını incelemek için ise Mann Whitney U testi analizi yapılmıştır. Çalışmada p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Analizler SPSS 25.0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmada 85 adet invaziv meme karsinomu olgusunun yaş ortalaması 58,33 ± 12,50 olup 82'si (%96,4) kadın, 3'ü (%3,6) erkektir. Hastaların 21'inde (%24) PD-L1 pozitifliği, 42 (%49,4) vakada PTEN kaybı (H-skor<90), 36 (%42,3) vakada PHH3 pozitifliği görülmüştür. Ki-67 ekspresyonu 57 vakada (%67) %20'nin altındayken, 28 vakada (%33) %20'nin üzerindedir. PD-L1 ile büyük tümör boyutu, yüksek histolojik derece, multifokalite, lenfovasküler invazyon, Ki-67 ekspresyonu, östrojen ve progesteron reseptör negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. PTEN kaybı ile büyük tümör boyutu, multifokalite, östrojen ve progesteron reseptör negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. PHH3 ile ileri yaş, büyük tümör boyutu, yüksek histolojik derece, multifokalite, Ki-67 ekspresyonu, östrojen ve progesteron reseptör negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Ki-67 ile büyük tümör boyutu, yüksek histolojik derece, lenfovasküler invazyon, östrojen ve progesteron reseptör negatifliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Meme karsinomlarında PD-L1, PHH3 ve Ki-67 ekspresyonu kötü prognostik parametreler ile ilişkili iken PTEN kaybı ile negatif yönde ilişki bulunmuştur. PD-L1, PTEN, PHH3 ve Ki-67 ekspresyonlarınının değerlendirilmesinin meme kanserinin prognozunun tahmininde kullanılabilecek potansiyel biyobelirteç olabileceği, tümörün immünolojik temellerini daha iyi anlayarak uygun immünoterapi ajanları geliştirilmesine katkıda bulunabileceği ve hedefe yönelik tedavilerin gelişmesinde yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.
Prostat adenokarsinomlarında SOX2, siklin D1 ve P21 gen ekspresyonlarının klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Prostat karsinomu ileri yaş erkeklerde en sık görülen kanserdir. SOX2, onkogen rolüne sahip bir transkripsiyon faktörüdür. Siklin D1 ve p21 ise hücre siklusunun düzenlenmesinde görevleri olan önemli gen ürünleridir. Bu çalışmada karsinogenez mekanizmalarında rol oynayan SOX2, p21 ve siklin D1 genlerinin prostat adenokarsinomunda immunohistokimyasal ekspresyonlarını saptamayı ve bu belirteçlerin bilinen klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini ortaya koymayı hedefledik. Gereç-Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2015-2021 yılları arasında prostat adenokarsinomu tanısı almış 90 adet radikal prostatektomi materyali retrospektif olarak incelendi. Bölümümüz arşivinden çıkarılan uygun parafin bloklara immunohistokimyasal olarak SOX2, p21 ve siklin D1 çalışıldı. Elde edilen immunohistokimyasal boyama sonuçları ile klinikopatolojik parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda veziküloseminalis invazyonuna sahip olgularda ve daha ileri patolojik evreye sahip olgularda daha yüksek SOX2 ekspresyonu bulundu. Gleason derecesi yüksek olgularda daha yüksek siklin D1 ve daha yüksek p21 ekspresyonu mevcuttu. Ayrıca ekstraprostatik yayılıma sahip olgularda daha yüksek p21 ekspresyonu izlendi. Perinöral invazyona sahip olgularda ise daha yüksek siklin D1 ekspresyonu görüldü. Siklin D1 ve P21 arasında pozitif yönde zayıf korelasyon izlenirken, SOX2 ile diğer markırlar arasında korelasyon bulunmadı. Serum PSA düzeyi ve yaş ile herhangi bir markır arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda her bir markırın ekspresyonundaki artışı prostat karsinomunda bilinen kötü prognostik parametrelerle ilişkili bulduk. Sonuçlarımız bu markırların prostat karsinomunda prognoz tahmininde kullanılabilecek potansiyel biyobelirteçler olabileceğini ve hedefe yönelik tedavilerin gelişmesine katkı sağlayabileceğini göstermektedir.
Kolon karsinomlarında SATB2 ekspresyonu ile mikrosatellit instabilite arasındaki ilişkinin araştırılması
Kolon adenokarsinomu, gastrointestinal traktın en sık görülen malignitesidir. Dünya çapında önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Dünyadaki tüm kanser ölümlerinin yaklaşık olarak %10'undan kolon adenokarsinomları sorumludur. Kolon karsinomlarının nedenleri ve patogenezi genetik ve çevresel faktörlerin her ikisi ile ilişkilidir. Mikrosatellitler, insan genomu boyunca dağılmış hem kodlanan hem de kodlanmayan bölgelerdeki baz çiftlerinin kısa tekrarlı DNA dizileridir. Tekrarlanan yapıları nedeniyle replikasyon hatalarına özellikle eğilimlidirler ve yanlış eşleşme tamiri (MMR) sistemi tarafından onarılırlar. MMR sisteminde MLH-1, PMS-2, MSH-2, MSH-6, MLH-3, MSH-3, PMS-1 gibi proteinler yer alır. Bu proteinler, DNA hasarını onaran heterodimerler oluşturur. Bu proteinlerden birinin eksikliği, eksik MMR (deficient MMR, dMMR), mikrosatellit instabilite (MSI) ile sonuçlanır. Kolorektal karsinogenezde en yaygın görülen heterodimerler MLH-1/PMS-2 ve MSH-2/MSH-6'dır. SATB2 (Special AT-rich sequence binding protein), DNA'nın AT açısından zengin matriks bağlanma bölgesi ile etkileşime giren transkripsiyon faktörü ailesinin bir üyesidir. Kolon ve appendiks dahil olmak üzere alt gastrointestinal sistem epitel hücrelerinde eksprese edilir. Dolayısıyla alt gastrointestinal tümörlerde belirteç olarak kullanılabilir. Bu çalışmada; SATB2 ile MMR proteinlerinin immünohistokimyasal yöntem ile tespiti, MMR protein eksikliğine sahip tümörlerin, yerleşim yeri, histolojik alt tip, yaş, cinsiyet, tümör evresi, sağkalım, crohn benzeri lenfoid reaksiyon, tümörü infiltre eden lenfositler, lenfovasküler invazyon ve perinöral invazyon açısından değerlendirilmesi, yine SATB2 ekspresyonunun yaş, cinsiyet, histolojik alt tipler, tümör evresi, sağkalım, lenf nodu metastazı, uzak organ metastazı, lenfovasküler invazyon ve perinöral invazyon ile olan ilişkisi, ayrıca SATB2-dMMR arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji AD.'na 01 Ocak 2010-30 Ağustos 2020 tarihleri arasında gönderilen kolon adenokarsinom tanısı alan, neoadjuvan tedavi almamış 150 olgu dahil edildi. 6 İstatistiksel verilere göre dMMR; sağ kolon yerleşimi, tümörü infiltre eden lenfositler, Crohn benzeri lenfositik yanıt ile literatür ile uyumlu olacak şekilde anlamlı olarak ilişkili bulundu. Çalışmamızda SATB2 negatif tümörler ile yüksek histolojik derece, yüksek evre ve düşük oranda sağkalım arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki izlendi. Çalışmamızda dMMR grubunda, MSS grubuna göre SATB2 negatif ve SATB2 düşük ekspresyon gösteren vakalar daha yüksek oranda izlenmiş olup istatiksel olarak anlamlı bulundu. Kolon adenokarsinomlarında rutin uygulanabilecek immünohistokimyasal MLH-1, MSH-2, MSH-6, PMS-2 parametreleri MSI'yi öngörmede hızlı bir yol olabileceği, MSI tespitinin hastaların klinik takibinde ve tedavi planlanmasında yardımcı olacağını, SATB2 ekspresyonunun kolon kanserlerinde olumlu prognostik faktör olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca dMMR varlığı ile negatif SATB2 ekspresyonu arasındaki ilişkinin sağkalım ile ilişkili olduğunu, hasta değerlendirilirken göz önünde bulundurulması gerektiğini ve tedaviyi yönlendirmede önemli bir rolü olduğunu düşünmekteyiz.
Meme kanserlerinde histopatolojik parametreler ve birbirleri arasındaki ilişki
Meme kanserlerinin ülkemiz için insidans ve mortalite oranlan yanısıra histopatolojik özelliklerini ve bu özelliklerin prognoz ile ilişkilerine ait veriler yoktur.Bu çalışmada 1994-1997 yıllan arasında dört yıllık dönemde Gazi Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı'nda meme kanseri tanısı verilen 200 olgunun histopatolojik özellikleri değerlendirilmiştir. Anjiolenfatik damar invazyonunun lenf nodu metastazı ve meme başı, meme derisi, göğüs duvarına invazyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır.Primer tümör hücrelerinin nükleer östrojen boyanması ile aksiller lenf nodu metastazındaki tümör hücrelerinin boyanmaları arasında regresyon analizi ile anlamlı korelasyon gözlenmiştir. Hastalığın boyutlarını ve prognoz ile ilişkili parametrelerin doğru olarak değerlendirilebilmesi için verilerin standardizasyonu gereklidir. Bu nedenle tüm kanser olgularında olduğu gibi meme kanserleri de önceden belirlenen parametrelerin standart olarak inceleneceği bir protokol çerçevesinde rapor edilmelidir.
Tiroid tümörlerinde benign, malign ayırımında ince iğne aspirasyon biyopsisi ve Frozen Section`un değeri
56 ÖZET İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi benign ve malign tiroid lezyonlannın ayırımında Frozen Section ise cerrahi tedavinin planlanmasında yaygın olarak kullanılan yöntemlerdir. Ocak 1986 - Ekim 1995 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalında 2083 tiroidektomi materyali incelenmiş 374 tiroid Frozen Sectionu, 1667 İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi yapılmıştır. Frozen Section yapılan vakaların 57 sine preoperatif İnce İğne Aspirasyon Biyopsisi uygulanmıştır. Bu vakaların tanısı histopatolojik tamları ile karşılaştırıldığında FS m doğruluğu % 94.3, sensitivitesi % 93.3, spesivitesi % 96, 57 vakanın ÜAB nin doğruluğu % 92.9, sensitivitesi % 80, spesivitesi % 95.7 olarak bulunmuştur. ÜAB tiroid lezyonlannın benign malign ayırımında oldukça yüksek doğruluk, spesivite ve sensitivite göstermektedir. ÜAB sonucu; folliküler neoplazi, Hurthle hücreli neoplazi veya kuşkulu olarak rapor edilmişse veya klinik kuşkulu ise cerrahi tekniğin belirlenmesinde intraoperatif FS uygulanmalıdır. Her iki metod gerektiğinde birlikte uygulandığında tiroid lezyonlannın tesbitinde doğruluk oranın arttığı gözlenmiştir.
Hepatoselüler karsinoma kinetiğinin histopatolojik, immünhistokimyasal ve flovsitometri yöntemleri ile karşılaştırmalı olarak araştırılması
ÖZET Bu çalışmada 1984 - 1990 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı'na gönderilmiş 10 HSK biyopsi materyalinde kinetik inceleme yapılmıştır. Bu vakaların histolojik özelliklerine göre dökümü yapılmıştır. Proliferasyon kapasitesini değerlendirmek amacıyla her vakada mitotik aktivite belirlenmiştir, tmmünhistokimya yöntemi ile bir proliferasyon belirleyicisi olan anti-PCNA ile boyama yapılmıştır. Flovsitometri (FCM) ile DNA içerikleri, Di ve S fazı hücre oranı belirlenmiştir. Sonuç olarak histolojik tiplendirme ile proliferasyonu belirleyen parametreler arasında bir ilişki kurulamamıştır. Mitotik aktivite değerlendirilmesi en kolay parametre olmakla birlikte diğer yöntemlerle karşılaştırıldığında oldukça yetersiz kalmıştır. FCM ile saptanan anaploid tümörlerin homojen bir gurup olmadığı ve Di ile S fazı hücre oranları bakımından heterojenite gösterdikleri dikkati çekmiştir. PCNA ile boyama sonuçları Di ve S fazı hücre oranları ile parelellik göstermiştir. Bu durumda PCNA ile boyamanın FCMye göre daha pratik, kısa süren ve ucuz bir yöntem olarak HSKların proliferasyon kapasitelerinin değerlendirilmesinde aynı derecede güvenilir bir parametre olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. 48
Uterin leiomyomlarda ve leiomyosarkomlarda MCM7 ve CD117 ekspresyonlarının kök hücre belirteçleri (CD34, CD44) ile ilişkisi ve uterin leiomyosarkomlarda prognostik parametrelerle ilişkisi
Leiomyosarkomlar malign düz kas tümörleridir. Uterus leiomyosarkomları kötü prognozludur ve agresif seyir gösterir. 5 yıllık sağ kalım oranı %20-30 olarak bildirilmiştir. Ayırıcı tanıya giren "atipik leiomyomlar" ve "malignite potansiyeli belirsiz düz kas tümörleri"nden ayırmada hastanın yaşı, tümör çapı, makroskopik kesit özellikleri, tümör büyüme şekli, vasküler invazyon, nükleer atipi derecesi, koagülatif nekroz, artmış mitotik aktivite, atipik mitoz gibi parametrelerin yanı sıra Ki-67 proliferasyon indeksi de yardımcıdır. Ayrıca uterus leiomyosarkomlarında CD44 ve c-kit ekspresyonu ile ilgili çalışmalar da vardır. Ancak CD34 ve MCM7 ile ilgili herhangi bir çalışma mevcut değildir. Çalışmanın amacı; uterusun çeşitli benign ve malign mezenkimal tümör gruplarında CD 117, CD34, CD44 ve MCM7'nin immunohistokimyasal ekspresyonu; bu ekspresyonun tümör tipleri ve prognostik parametrelerle ile ilişkisini araştırmaktı. Uterus kaynaklı 25 leiomyom (LM), 16 leiomyosarkoma (LMS), 8 malignite potansiyeli belirsiz düz kas tümörü (STUMP), 4 atipik leiomyoma (Atipik LM) olgusunun parafin bloklarından yapılan kesitlere, immünohistokimyasal yöntemle CD 117, CD34, CD44, MCM7 boyaması uygulandı. MCM7 ve CD44 değerlendirmesi için boyanma yoksa negatif, %1-%50 boyanma varsa fokal, %50-%100 boyanma varsa diffüz boyanma kabul edildi. CD117 değerlendirmesi için peritümöral ve intratümöral alanlarda 50 büyük büyütme alanında(BBA) pozitif boyanan hücre sayıldı. CD34 değerlendirmesi için peritümöral ve intratümöral alanlarda 10 BBA tek tek boyanan hücre ile lümen yapmış pozitif boyanan hücreler ayrı ayrı sayıldı. Tüm grupların karşılaştırılmalı analizinde ''Kruskal Wallis varyans analiz testi'', grupların ikili çapraz karşılaştırmasında "Wilcoxon-Mann-Whitney U test", kategorik verilerde ise Ki-kare testi uygulanmıştır. CD117 ile fokal veya diffüz boyanma izlenmedi. Ancak peritümöral ve intratümöral alanda boyanan mast hücreleri açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark izlendi. Özellikle LMS grubunda mast hücre sayısı, diğer gruplara göre düşüktü. CD34 boyamada peritümöral alanda tek hücre açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi. MCM7 ile boyamada gruplar arası karşılaştırmada açısından anlamlı fark saptandı. Ancak CD44 ile gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Ayrıca grade 2 ve grade 3 LMS altgruplarında MCM7 boyanması açısından anlamlılık vardı. Evre, nekroz varlığı, boyut, mitoz ve Ki-67 proliferasyonu ile CD117, CD34, CD44, MCM7 arasında anlamlılık bulunmadı. Sonuçta; Bütün gruplarda mitoz, Ki-67 ve MCM7 açısından farklılık literatürle uyumlu şekilde anlamlıydı. MCM7, literatürde başka tümör grupları arasında araştırılmıştır. Uterin sarkomlarda MCM7 durumu ile ilişkili bir çalışma bulunmamaktadır. MCM7, literatürde tümör proliferasyonu ve hastaların prognozu açısından Ki-67'den daha kullanışlı ve faydalı olduğu belirtilmiş olup, bizim çalışmamızda da LMS grubunda düşük ve yüksek grade arasında anlamlıydı. Retrospektif çalışmamızın sonucunda nüks durumuna göre değerlendirdiğimizde; özellikle erken evrede olmak (evre 1-2) hastalıksız sağkalım süresi açısından en önemli prognostik faktör olarak tespit edilmiştir.
Kolorektal karsinomlar ve kolonun diğer lezyonlarında çevre mukoza değişiklikleri. (59 kolon rezeksiyon materyalinin morfolojik ve histokimyasal değerlendirilmesi)
ÖZET Bu çalışmada 1987-1989 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalına ait 59 kolon rezeksiyon materyali incelenmiştir. Kırkaltı kolorektal karsinom ile kolorektal karsinom dışı neoplastik ve neoplastik olmayan lezyonlar H.E., HID/AB-pH 2,5 ve PB/KOH/PAS boya yöntemi uygulanarak hiperplazik değişiklikler ve müsin histokimyası bakımından değerlendirilmiştir. Kolorektal karsinomları çevreleyen mukozada sıklıkla (% 95,6) TM gözlenirken, mukozal hiperplazinin her zaman sialomüsin sekresyonu ile birlikte olmadığı saptanmıştır. Özellikle tümörden uzak, izole, dağınık odaklar şeklinde ve rezeksiyon sınırlarında görülen TM'larda mukozal hiperplazi daha az sıklıkta görülmüştür. Kolorektal karsinomlara komşu mukozada O-asetil sialomüsinde azalma, karsinomlarda ise tümüyle kayıp izlenmiştir. Ancak bu bulguya kolorektal karsinom dışında kolonun diğer neoplastik ya da neoplastik olmayan lezyonlarında da rastlanılmıştır. O-asetil sialomüsin sekresyonu ağır derecede displazi gösteren adenomatöz poliplerde azalmış ya da kaybolmuş olarak bulunmuşsa da, hafif ve orta derecede displazik değişiklikler gösteren adenomlarda da aynı bulgu dikkati çekmiştir. Ailevi polipozis kolide polipler arasında TM saptanmamıştır. Kolorektal karsinom dışı malign lenfoma, malign karsinoid, metastatik tümör, lipom, özgül olmayan iltihabi proçes, perfore divertikülit, iskemik kolit ve kolon travmasında da çevre mukozada TM görülmüştür. Sonuç olarak; TM'nın kolorektal karsinomlara özgül, preneoplastik bir mukozal değişiklik olmaktan çok, kolonun diğer benign ve malign lezyonlarında da görülebilen özgül olmayan, ikincil bir yanıt olarak kabul edilmesi daha uygun olacaktır. 66
Akciğer, mide ve over malign epitelyal tümörlerinde mast hücre yoğunluğunun tümör nekrozu ve vaskülarizasyon ile ilişkisi
Malign epitelyal tümörler başta akciğer olmak üzere bir çok organda gelişebilen ve ölüme neden olabilen önemli bir tümör gurubunu oluşturmaktadır. Tümör büyümesinde anjiogenez çok önemli bir basamağı teşkil etmekte olup, bazı çalışmalarda mast hücresinin (MH) dokudaki anjiogenez veya neovaskülarizasyon (yeni damar oluşumu) ile yakından ilişkili olduğu da gösterilmiştir. Ayrıca MH'nin degranülasyonu ile saldığı bazı maddelerle (anjiogenik VEGF ya da kollajenolitik enzimler vb.) tümörün büyümesine ve yayılmasına yol açtığı iddia edildiği gibi, yine saldığı TNF-α ve IL-4 gibi maddelerle de tümör büyümesini inhibe edebildiği, tümör hücrelerinin apoptozuna yol açabildiği de gösterilmiştir. Bu sebeble mast hücresinin tümör ile olan karşılıklı etkileşimlerinde iki hususun çok önem arzettiği görülmektedir: MH'nin anjiogenez üzerine olan etkisi ve iddia edilen sitotoksik etkisi. Araştırmamızda sık görülen ve nekrozla seyredebilen mide, akciğer ve over malign epitelyal tümör örneklerinde nekrozlu ve nekrozsuz olgular arasında mast hücre yoğunluğu ile vaskülarizasyon arasındaki ilişkiyi ortaya koyabilmeyi amaçladık. Bunun için çalışmamızda 50 adet mide, 56 adet akciğer, 59 adet over olmak üzere toplamda 165 malign epitelyal tümör olgusu ele alınarak, kendi aralarında nekrozlu ve nekrozsuz gruplara ayrıldı ve her olguya mast cell triptaz ile CD34 antikorları çalışıldı. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre mide, akciğer malign epitelyal tümörlerinde nekrozsuz olgular nekrozlu olgulara göre hem daha fazla sayıda mast hücresi, hem de daha fazla sayıda vasküler yapı içermekteydi. Bu vasküler yapı sayısındaki artışın mast hücre sayısındaki artış ile bir ilişkisi olabileceğini, bunun da mast hücrelerince salındığı bilinen VEGF düzeyi ile bağlantısının bulunabileceğini düşünmekteyiz.
BRCA-1 ve BRCA-2 sık görülen nokta mutasyonlarının bölgemizde görülme sıklığı
Dünya sağlık örgütünün verilerine göre meme kanseri dünyada kadınlar arasında en sık görülen malign tümör olup, tüm kadın kanserlerinin yaklaşık %25'ini oluşturmaktadır. Meme kanseri kadınlarda %14.7 ile ölüme en sık neden olan kanser tipidir. Her yaş grubunda görülebilmesine karşın genç yaşta ailesel olguların dışında nadir olarak görülmektedir. BRCA 1, 2 mutasyonları, nokta mutasyonlarından dolayı oluşan meme kanserlerinin çoğunluğunu ve genel meme kanserlerinin %3'ünden sorumlu tutulmaktadır. BRCA 1 ve BRCA 2 genlerinde kodlama bölgeleri boyunca dağılan yüzlerce farklı mutasyon bildirilmiştir. Bu mutasyonların belirlenmesinde bir çok metod kullanılmaktadır. Bunlardan biri de Real-time PCR yöntemidir. Araştırmamızda Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Patoloji Anabilim Dalında genç yaş (42 yaş altı) grubu kadınlarda meme kanseri tanısı almış 96 adet hasta değerlendirildi. Bu hastalara ait yaş, tümör lokalizasyonu, grade, ER, PR, HER-2 reseptör durumu ve rezeksiyon materyallerinde tümör çapı gibi parametreler değerlendirildi. Bu hastaların biyopsi ve rezeksiyon dokularına ait materyallerden elde edilen tümör dokularında, meme kanserinde sık olarak tespit edilen BRCA 1 (rs80357713, rs80357906, rs28897672) ve BRCA 2 (rs80359550) genlerine ait nokta mutasyonlarının bölgemizdeki sıklığını PCR özgül belirleme grubundan Hibridizasyon Prob Yöntemiyle "LightCycler" PCR cihazı kullanılarak belirlemeyi amaçladık. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre 96 olgumuzdan sadece bir tanesinde BRCA 1 genine ait rs80357906 [5382insC] nokta mutasyonu saptadık. Bu sayı istatistiksel analizler için oldukça yetersiz bulunmuştur. Çalışmamızdaki olgu sayısı 96'dır. Literatürde yapılan çalışmalarla karşılaştırıldığında olgu sayımız oldukça azdır. Çalışmada heterojen bir hasta grubumuz vardı. Belirli bir histolojik tip veya moleküler alt tip ve spesifik gruplar belirlenip buna uygun olgu seçimi yapılarak çalışmanın tekrarlanması durumunda daha farklı sonuçlara ulaşılabileceği kanısındayız.
Eş zamanlı HPV yapılan smear örneklerinde hpv pozitifliğinin sitomorfolojik yansımaları
ÖZET Pap smear taraması servikal epitelde meydana gelen değişiklikleri belirleyerek premalign ve malign lezyonları saptamada önemlidir. Özellikle tarama programlarının iyi olduğu ülkelerde servikal kanser insindansını ve servikal kanser kaynaklı mortaliteyi düşürmede faydalı olduğu bulunmuştur HPV testi ile kolaylıkla daha yüksek oranda HPV saptanması nedeniyle servikal kanser önlenmesinde primer tarama testi olarak önerilmektedir. Günlük pratikte HPV testi önemi belirsiz atipik skuamöz hücreler (ASCUS) tanısı alan hastalarda ve 30 yaşını geçmiş kadınlarda sitoloji ile kombine olarak kullanılır. Çoğu durumda yalnızca yüksek riskli HPV testleri kullanılır. HPV enfeksiyonun farklı evrelerinde farklı sitolojik değişiklikler olduğu bilinmektedir. HPV enfeksiyonunun karakteristik hücresi koilositoz olmasına rağmen, diskeratoz ve multinükleasyon gibi değişikliklere de sıklıkla rastlanır. Bu çalışmamızda ASCUS tanısı alan olgularda HPV pozitifliği ve sitolojik değişiklikler arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı ve ayrıca bölgemizdeki yüksek riskli HPV enfeksiyonunun sıklığını tespit etmeyi amaçladık. Çalışmamızda 1500 hasta değerlendirildi. 1500 olgumuzun 151 tanesinde yüksek riskli HPV pozitifliği tespit edilmiştir. Tespit edilen yüksek riskli HPV pozitif olguların 36 tanesinde (%2.4) HPV 16, 14 tanesinde (%0.9) HPV 18, 101 tanesinde (%6.7) ise diğer yüksek riskli HPV subtipleri saptandı. Ayrıca 32 ASCUS tanısı almış ve eş zamanlı yüksek riskli HPV DNA pozitifliği olan (HPV 16 subtipi =2 + Diğer yüksek riskli HPV subtip=3) toplamda 5 hastamızı bu hücresel değişiklikler açısından inceledik. Olgularımızın 3 tanesinde perinükleer halosu olan hücre, 2 tanesinde sitoplazmik kavitasyon, 4 tanesinde multinükleasyon, 4 tanesinde parakeratoz, 1 tanesinde minimal nükleer hiperkromazi saptadık. Minimal nükleer hiperkromazi ASCUS tanılı olgularımızda sadece HPV 16 subtipinde izlenmiştir. HPV DNA subtip tayini yapılamayan durumlarda sitomorfolojik olarak izlenen minimal nükleer hiperkromazi bulgusu HPV 16 subtipini işaret edebileceğini düşündürmüştür. Ancak bu genel yaklaşımı bizim çalışmamızdaki kısıtlı sayıdaki ASCUS tanılı olgularla vermek mümkün değildir. Daha geniş vaka serileriyle yapılacak çalışmalar ile HPV subtiplerindeki sitomorfolojik değişiklikleri daha sağlıklı ortaya konulabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: ASCUS, HPV, PAP SMEAR
Malign plevral mezotelyomalarda PD-L1, PD-l2 ve CRTLA-4 ekspresyonlarının immünohistokimya ve real-time pcr yöntemleri ile araştırılması
Malign mezotelyoma %90 plevra olmak üzere, periton, perikardın seröz yüzeylerinden ve nadiren tunika vajinalisten gelişen bir tümördür. Malign plevral mezotelyoma etyolojisinde bilinen en önemli faktörler; asbest veya erionit lifleri ile temastır. Malign mezotelyoma üç temel histolojik formda görülür: epiteloid, sarkomatoid veya mikst (bifazik). Malign mezotelyoma hastalarının uzun süreli sağkalım oranı kötüdür. Bu durum immün kontrol noktalarını bloke eden antikorlar gibi yeni tedavi yöntemlerini araştırmaya yönlendirmiştir. İmmün kontrol noktaları, otoimmüniteden kaçınmak ve doku hasarını önlemek için bağışıklık sistemini kontrolden sorumludur. CTLA-4 (CD152), esas olarak T-hücrelerinde ve daha düşük oranda aktive edilmiş B-hücreleri, monositler, dendritik hücreler ve granülositlerde bulunan bir immün inhibitör reseptördür. Kanserde, ko-inhibitör yolakların baskınlığının tümörün immün sistem kontrolünden kaçınma özelliğini etkilediği gösterilmiştir. PD-1 (CD279), immünoglobülin süper ailesinin bir üyesidir. B7/CD28 kostimülatör reseptör ailesinden olan PD-1, programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1; CD274) ve programlanmış ölüm ligandı 2 (PD-L2; CD273) 'ye bağlanarak T-hücre aktivasyonunu düzenler. PD-1 bağlanması, T-hücre proliferasyonunu, interferon-γ, tümör nekroz faktörü-α ve IL-2 üretimini inhibe eder ve T-hücre sağkalımını azaltır. PD-1, B7 ailesinin özellikle PD-L1 ve PD-L2 inhibitör moleküllerine bağlanır ve böylece otoimmüniteyi önler ve doku hasarından kaçınır. Bu çalışmada malign plevral mezotelyoma hastalarında immün kontrol noktası reseptörlerinden CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu ve bu ekspresyonun tümör tipleri ile prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda 2010 ile 2017 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında değerlendirilen plevra biyopsi, dekortikasyon ve kitle eksizyon materyalleri arasından malign plevral mezotelyoma tanısı almış 50 olgu seçildi. Olguların Dünya Sağlık Örgütü Sınıflamasına göre 44'ü epiteloid tip, 1'i sarkomatoid tip, 5'i ise bifazik tipti. Tüm olgulara immünohistokimyasal ve Real- Time PCR yöntemleri ile PD-L1, PD-L2 ve CTLA-4 çalışıldı. Hastaların ortalama sağkalım süreleri belirlendi. İmmünohistokimyasal ve Real Time-PCR çalışma sonuçları yaş, cinsiyet, histolojik alt tip ve ortalama sağkalım süreleri ile karşılaştırıldı. Grupların karşılaştırmalı analizinde Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testleri, kategorik verilerde Ki-kare testi uygulandı. İmmünohistokimyasal çalışma sonucunda histolojik alt tip ile CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. CTLA-4 ve PD-L1 immün ekspresyonu ile hastaların sağkalım süreleri arasında da anlamlı fark izlenmemiştir. Ortalama sağkalım süresi ile immünohistokimyasal PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki (p=0,045) izlenmiştir. Real Time-PCR yöntemi ile yapılan çalışmada CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonları ile histolojik alt tip ve ortalama sağkalım süresi arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. İmmünohistokimyasal CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 ekspresyonu ile Real Time-PCR yöntemi ile CTLA-4, PD-L1 ve PD-L2 overekspresyonu arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (p=0,004, p=0,001 ve p=0,029). Literatürde malign plevral mezotelyoma hastalarında PD-L1 ekspresyon derecesinin, özellikle sarkomatoid farklılaşması olan hastalarda arttığı ve kötü sağkalım ile ilişkisi olduğu görülmektedir. Çalışmamızda sağkalım ile anlamlı ilişki bulunmamasını sarkomatoid tip malign plevral mezotelyoma hasta sayımızın yetersiz olmasına bağlı olabileceğini düşündük. Ortalama sağkalım süresi ile immünohistokimyasal PD-L2 ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmiş olup, sonuçlar literatürde yer alan az sayıdaki çalışma ile benzerdir ve PD-L2 ekspresyonunun iyi prognozla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Literatürde CTLA-4 ekspresyonunun malign plevral mezotelyomada prognostik parametreler ile ilişkisini ortaya koyan veri çok sınırlıdır. Çalışmamızda CTLA-4 gen ekspresyonu ile malign plevral mezotelyoma histolojik alt tipleri ve ortalama sağkalım arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır.
Böbrek tümörlerinde Kİ67 proliferasyon indeksi ile CD117 ve COX2 ekspresyonunun karşılaştırılması
Böbrekler yaklaşık olarak her biri 150- 160 gr ağırlığında fibröz kapsülle çevrili bir organdır. Böbrek tümörlerinin hemen tümü primerdir. Böbrek tümörleri, erişkin kanserlerinin %3' ünü oluşturmaktadır. Bu tümörler 50- 70 yaş arasında erkek hastalarda sık görülmektedir. Erişkinlerde görülen malign böbrek tümörlerinin % 90'nı tubulus epitel hücrelerinden kaynaklanmaktadır (1).Böbrek tümörlerinde, tümörün biyolojik davranışı tümör hücrelerindeki proliferasyon ve tümör derecesi arasındaki ilişkiler çoğunlukla tanıda güçlükler çıkarabilmektedir. Bu da prognozda belirsizliklere ve operasyon sonrası tedavi protokolünde zorluklara neden olmaktadır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sadece evre, grade, mikroskobik varyantlar, DNA ploidy, tümör boyutu hastalığın seyrini belirlemede yeterli olmayabilir. Tümörün davranışını belirlemek amacıyla günümüze kadar birçok immünohistokimyasal belirteçler kullanılmıştır.Biz de bu amaçla çalışmamız da; arşiv materyalimiz içersinden seçtiğimiz 50 adet böbrek hücreli karsinom olgusunu değerlendirdik. Olguların yaş, cinsiyet, patolojik evresi, tümör boyutu, tümörün nükleer derecesi, tümörlerin morfolojik tipleri gibi değişkenler ile Kİ67 proliferasyon indeksi ve CD117, COX-2 arasındaki korelasyonu inceledik. Bu immünohistokimyasalların birbirleriyle aralarındaki ilişkiyi araştırdık. Tümörlerin nükleer derecelendirilmesi Fuhrman nükleer dereceleme sistemine göre yapıldı. Evresi de 2002 TNM evreleme sistemine göre değerlendirildi. İstatiksel metod olarak Kruskal ?Wallis testiyle Mann-Whitney U testleri kullanıldı. Aralarındaki ilişki, korelasyon testi ve khi kare testi ile incelendi.Kİ67, CD117 ve COX-2 immünohistokimyasalların aralarındaki ilişkiyi üçlü karşılaştırmalı testle incelediğimizde istatiksel anlamda birbirlerine göre anlamlı bir fark izlenmedi. İkişerli karşılaştırma testlerine göre ise; COX-2-Kİ67 ve Kİ67 ?CD117 arasında birbirleriyle anlamlı bir ilişki bulundu. Tümörün nükleer derecesi, tümör büyüklüğü, tümörlerin evresi ve farklı tümör cinsleri ile Kİ67, CD117 ve COX-2 ekspresyonu arasında da anlamlı bir korelasyon bulunmadı.Tümörün nükleer derecesi ile tümör evresi arasındaki korelasyon incelendiğinde de aralarında anlamlı bir korelasyon olduğu bulundu. Hasta yaşları ile tümör grade arasındaki korelasyon değerlendirildiğinde anlamlı bir sonuç elde edilmedi.Bu sonuçlara göre özellikle berrak hücreli tip ve papiller tip böbrek hücreli karsinomlarda; Kİ67 ve COX-2 ekspresyonunun, berrak hücreli tip ile multiloküler tip böbrek karsinomlarda da Kİ67 ve CD117 ekspresyonunun prognozda önemli olduğunu düşünebiliriz.Kromofob tip böbrek karsinomlarında uyguladığımız üç immünohistokimyasal belirtecin ekspresyonunun az ya da hiç görülmemesi dikkat çekici bir sonuç olarak yorumlanabilir. Önceden yapılan çalışmalardan farklı sonuçlanması bu konuda daha geniş araştırma yapılarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Kemik iliğinde ,myelodisplastik sendrom ve myeloproliferatif neoplazm vakalarında ,Beta-Katenin ,CD 34 ve CD 117 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Myelodisplastik Sendrom (MDS) ve Myeloproliferatif Neoplazmlar (MPN) klonal hematopoetik kök hücre hastalıklarıdır. Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden 2007-2010 yıllarında elde edilen 30 MDS, 29 MPN ve kontrol grubu olarak 30 kemik iliği biopsi materyali kullanılmıştır. Tüm parafin kesitler immunhistokimyasal olarak anti-beta-katenin, anti-CD34 ve anti-CD117 antikoru ile çalışılmıştır.MDS ve MPN vakalarının her ikisinde de kemik iliği kontrollerine göre, CD34 ile anlamlı derecede yüksek oranda boyanma izlenmiştir (p<0.001,p<0.001). MDS, MPN ve kontrol grupları arasında CD34 ile boyanma yoğunlukları açısından anlamlı bir fark izlenmemiştir (p=0.06). Kontrol grubunun CD117 ile, MDS ve MPN gruplarına göre anlamlı oranda düşük sıklıkta boyanma gösterdiği izlendi (p<0.001,p<0.001).CD117 ile boyanma patterni açısından gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir (p=0.9). Kontrol grubunun, b-katenin ile, MDS ve MPN vakalarından, anlamlı derecede düşük oranda boyanma gösterdiği izlendi (p<0.001,p<0.001). B-katenin ile boyanma yoğunluğu açısından gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmedi (p=0.32).Çalışma sonucunda elde edilen verilere göre CD34 halen, MDS ve MPN gibi hastalıklarda blast artışını göstermede en güvenilir markerdır. CD117 ise özellikle myeloid blast ve progenitörlere yüksek spesivite göstermesi açısından, CD34 ile birlikte kullanılabilecek önemli bir markerdır. B-katenin ise diğer neoplazilerde gösterdiği başarıyı, MDS ve MPN vakalarında gösterememektedir. Bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, bu konuya ışık tutacaktır.
Helicobacter Pylori pozitif ve negatif gastritlerde inflamatuar hücre profilinin diğer morfolojik parametrelerle karşılaştırılması
H. pylori dünya nüfusunun neredeyse yarısının midesine yerleşmiş bir gram negatif patojendir. H. Pylori peptik ülser, gastrit, adenokarsinoma ve MALT Lenfoma (mucosa-associated lymphoid tissue lymphoma) gibi çeşitli hastalıklarda hatta bazı mide dışı hastalıkların patogenezisiyle bile alakalı olmasının yanında, kronik aktif gastritin etiyolojisinde en sık ve en önemli faktördür.Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji departmanındaki 100 adet H.pylori pozitif kronik gastrit ve 20 adet h. pylori negatif gastrit vakasında histokimyasal olarak giemza ve immünohistokimyasal olarak CD3, CD4, CD5, CD8, CD10, CD20, CD68, CD79 ? ve CD138 boyaları kullanılarak detaylı inflamatuar hücre analizi yaptık.CD138 pozitif plazma hücreleri tüm hastalarda en yüksek yoğunluktaki hücre tipiydi. Aynı zamanda plazma hücrelerinin h. pylori 3+ olan grupta diğer gruplara oranla anlamlı olarak yüksek olduğunu tespit ettik. B lenfositleri boyamak için kullandığımız CD20 ve CD79 ?? antikorları ile boyamada gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık yoktu. CD20 ve CD79 ?? boyanma oranlarının, CD20 ile biraz daha yüksek boyanmış olsa bile, korele olduğunu tespit ettik.CD3 antikoru ile gruplar arasında T lenfosit yoğunluğu açısından istatistiki olarak anlamlı bir farklılık olmamakla birlikte T lenfosit alt gruplarını incelediğimizde, CD4 antikoru ile boyanan T-helper lenfositlerin ve CD8 antikoru ile boyanan sitotoksik T lenfositlerin yoğunluğunun, h. pylori kolonizasyon yoğunluğu arttıkça azaldığını saptadık. CD10, germinal merkez hücrelerini boyayan ve MALT lenfomada negatif olan bir antikordur. Çalışmamızda CD10 ile pozitif boyanmış germinal merkez hücresi bulunan vaka sayısında h. pylori yoğunluğunun artışıyla hafif bir artış izledik ancak bu artış h. pylori 3+ olan grupta yoktu. Yine MALT lenfomada negatif olan CD5 antikoru ile, h. pylori miktarı arttıkça CD5 pozitif lenfosit sayısının azaldığını tespit ettik.Anahtar kelimeler, H. pylori, gastrit, MALT lenfoma, CD3, CD4, CD5, CD8, CD10, CD20, CD68, CD79 ??? CD138 ?
Uterin serviksin intraepitelyal neoplazileri ve invaziv yassı hücreli karsinomlarında p16, p27, siklin D1 ve BCL-2 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Serviks kanseri Dünyada meme kanserinden sonra en yaygın görülen ikinci kanserdir. Servikal karsinogenezisdeki en önemli ajan Human papilloma virüsünün (HPV) özellikle yüksek riskli tipleridir. Servikal biyopsilerin değerlendirilmesinde morfolojik inceleme altın standartdır. Pataloglar arasında servikal lezyonların değerlendirilmesinde görülen uyuşmazlıkları ortadan kaldırmak için immün belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır.Biz de bu amaçla arşivimizden seçtiğimiz 20 LSIL, 16 HSIL ve 20 SCC tanılı olguya p16, p27, siklin D1 ve Bcl-2 immunohistokimyasal belirteçlerini uyguladık. 20 non-neoplazik serviks biyopsisini kontrol grubu olarak kullandık.Servikal intraepitelyal neoplazi ve yassı hücreli karsinomların p16, p27 ve Bcl-2 ile boyanma dağılımı arasında `Khi kare' testi ile yapılan istatiksel değerlendirmede, anlamlı bir fark izlenirken, siklin D1 ile izlenmedi. Mann-Whitney U testi ile non-neoplazik serviks ile LSIL, HSIL ve SCC grupları arasında p16 ve p27 ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı fark izlendi. p16, p27, siklin D1 ve Bcl-2 arasındaki ilişki dörtlü karşılaştırma testiyle incelediğinde, tüm gruplarda istatiksel olarak anlamlı bir fark izlendi. LSIL'li olgularda immunohistokimyasal belirteçler arasındaki ilişkiyi öğrenmek için yapılan ikili karşılaştırma testinde, tüm belirteçler arasında anlamlı bir fark izlenirken, HSIL'li olgularda siklin D1-p16, siklin D1-p27, Bcl-2-p16, p16-p27, SCC'li olgularda p27-p16, p16-Bcl-2, siklin D1-p27, siklin D1-p16, siklin D1-Bcl-2 arasında anlamlı bir fark izlendi.Sonuçlarımıza göre, p16 ve p27'nin ayırıcı tanıda yardımcı olabileceği, p16'nın özellikle LSIL ve non-neoplazik olguların ayırıcı tanısında, p27'nin ise prognostik bir belirteç olarak kullanılabileceğini destekler niteliktedir. Siklin D1 ve Bcl-2 ile elde ettiğimiz sonuçlar ikisinin de ayırıcı tanıda katkısının olmadığını, prognostik paremetreler olabileceğini düşündürmüştür.
Esansiyel trombositoz ve polisitemia vera hastalıklarında kemik iliği biyopsilerinde wnt yolak proteinlerinin (Wnt-1/beta-katenin /E-kaderin) değerlendirilmesi
Polistemia Vera (PV) ve Esansiyel Trombositoz (ET), hematopoetik kök hücreden köken alan myeloproliferatif neoplazilerdir. Hematopoetik kök hücrenin yenilenmesi ve diferansiasyonu aşamalarında farklı yolaklar rol almaktadır. Bu yolaklardan bir tanesi Wnt sinyal yolağıdır. Wnt sinyal yolağının hematopoetik sistem üzerindeki etkileri kısmen biliniyor olmasına rağmen literatürde myeloproliferatif neoplazilerde kemik iliğinde bu yolağın değerlendirilmesine yönelik fazla çalışma yapılmamıştır. Çalışmamızda hematopoetik kök hücre kökenli PV ve ET tablosunda Wnt sinyal yolunda (Wnt-1, ß-katenin, E-kaderin) normal kemik iliği dokusuna kıyasla değişiklik olup olmadığı ve patogenezdeki olası rolünün araştırılması amaçlanmıştır.PV ve ET tanısı ile kemik iliği biyopsisi yapılan 25 PV ve 25 ET vakası yanı sıra 25 kontrol grubu olarak normoselüler kemik iliği biyopsisi çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulara ait kemik iliği biyopsilerinde eritroid, myeloid ve megakaryositik seriye ait hücrelerde Wnt-1, ß-katenin ve E-kaderin ekspresyonu immünhistokimyasal yöntemle değerlendirilmiştir. Her bir seri için %10 `a kadar olan boyanma negatif, %10 ve üzerinde boyanma pozitif olarak kabul edilmiştir. ET olgularında megakaryositik seride Wnt-1 ekspresyonunda ve eritroid seride E-kaderin ekspresyonunda anlamlı artış saptandı. Olgular kendi içlerinde her üç seri üzerinden değerlendirildiğinde PV olgularında E-kaderin ile eritroid seride E-kaderin ekspresyonunda artış ve ET olgularında megakaryositik seride Wnt-1ekspresyonunda artış görüldü. Olgularda ß-katenin ekspresyonu saptanmadı.Sonuç olarak Wnt-1'in ET olgularında megakaryositopoezde ve E-kaderin'in ET olgularında eritropoez ile ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Ancak daha geniş myeloproliferatif neoplazi serileri ile çalışmanın tekrarı ve Wnt yolağında yer alan diğer faktörlerin değerlendirildiği başka çalışmalarında yapılması yararlı olacaktır.
Beyin tümörlerinde radyolojik ve patolojik bulguların karşılaştırılması
Patolojik tümör tanısında hastanın yaşı, tümör lokalizasyonu, tümör boyutu, şekli, tümörün MR ve CT görüntüleri, cerrahi spesmen ya da biyopsinin ışık mikroskopik özellikleri birlikte değerlendirilir. Radyolojide tümörün yerleşim yeri, kontrast tutup tutmaması, heterojenitesi, peritümöral ödem veya nekroz gibi bulguların varlığı patolojik tanısına katkı sağlamaktadır. Radyolojik bulgulara göre beklenen histolojik grade ile biyopside saptanan patolojik tanı arasındaki uyum ya da uyumsuzluk hastanın tedavisini etkiler. Bu nedenle radyolojik-patolojik bulgular birlikte değerlendirildiğinde en doğru tanıya ulaşılır.Çalışmamızda radyolojik-patolojik korelasyonu araştırmak amacıyla, 2007-2011 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Laboratuvarı'nda tanı almış, intrakranial intraaksiyal yerleşimli toplam 176 beyin tümörü incelendi. Patolojide grade 1 astrositom tanısı almış 11, grade 2 diffüz infiltratif astrositom tanısı almış 21, grade 3 anaplastik astrositom tanısı almış 11, grade 4 glioblastom tanısı almış 71, oligodendrogliom tanısı almış 13, ependimom tanısı almış 6, medülloblastom tanısı almış 6, lenfoma tanısı almış 3 , metastaz tanısı almış 34 vakaya ait preperatlar yeniden incelenerek tanı teyidi yapıldı. Bu olguların radyolojik MR çalışmalarına ait görüntüleri ve/veya raporları radyoloji uzmanı eşliğinde yeniden değerlendirildi. Patolojik hücresellik ve radyolojik intensite yanısıra patolojik damarlanma ve radyolojik kontrastlanma karşılaştırıldı. Tanı, nekroz ve kalsifikasyonun patolojik-radyolojik karşılaştırılmasında istatistiksel olarak sensitivite-spesifisite testi kullanıldı.Patolojik-radyolojik tanı kıyaslamasında sensitivite ve spesifisite yüksek bulundu. Patolojik ve radyolojik nekrozun korelasyonunda sensitivite % 64.4, spesifite % 96.5 bulundu. Patolojik ve radyolojik kalsifikasyonun korelasyonunda sensitivite % 64.4, spesifite % 100 bulundu. Patolojik hücresellik ve radyolojik intensite kıyaslamasında anlamlı sonuç elde edilmedi. Patolojik damarlanma ve radyolojik kontrastlanma kıyaslanmasında doğru orantılı ve anlamlı bir ilişki bulundu.Çalışmamızda genel olarak radyolojik-patolojik tanı uyumu yüksek oranda izlenmiştir. Sonuç olarak beyin tümörlerinde beyin cerrahı, radyolog ve patoloğun yakın ilişki içinde çalışması, patolojik doğru tanı ve dolayısıyla uygun tedavi seçeneği için önem arzetmektedir.
Working Formulation`una göre non-hodgkin lenfomaların sınıflandırılması
Mesane transisyonel hücreli karsinomunda mutant P53 ile stage-grade ilişkisi
ÖZET Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında, 1990-1997 yıllarında transisyonel hücreli kanseri tanısı almış 58 olgu retrospektif olarak incelendi ve immunohistokimyasal olarak mutant p53 boyanma oranı ile grade ve stage ilişkisi araştırıldı. Olgularımızın 15 (% 25.86)'i radikal sistektomi, 43 (%71.14)'ü transüretral rezeksiyon ve biyopsi materyaliydi. Olgularımızda genel yaş ortalaması 51 (30 ile 80 arasında) erkek kadın oranı 3.8/1 bulundu. Ash gradeleme sistemine göre vakalarımızın 8 (%13.79 )'i grade I, 16 (%27.58)'sı grade II, 25 (%43.10)'i grade III, 9 (%15.51)'u grade IV olarak değerlendi. Olgularımızın % 30.48'i stage B1/P2, % 27.58'si stage 0 ve A/P1, % 8.62'si stage B2/P3a ve D2/M1, % 5.17'si stage C/P3b, % 1.72'si stage D1/P4a, D1/N1 ve D2/N4 şeklindeydi. P53 pozitifliği grade ll'de % 12, grade lll'de % 52 ve grade IVde % 77 olarak bulundu ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (P:0.001). İstatistiksel olarak incelendiğinde pozitiflik açısından grade II ile III ve IV arasında anlamlı fark vardı ( P=0,01) ancak grade III ve IV arasında anlamlı fark bulunmadı. Stageler arasında da anlamlı farklar vardı. Stage 0-1 arasında pozitiflik açısından fark yokken (P>0.05), stage III ile diğer stageler arasında p53 pozitifliği açısından istatistiksel olarak belirgin anlamlı fark saptandı (P<0,01).
Patoloji arşivindeki 10 yıllık kanser (1991-2000) olgularının genel değerlendirilmesi
ÖZET Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 1991- 2000 yılları arasında tanı verilen 71758 biyopsi raporu retrospektif olarak incelendi. Bunlardan kanser tanısı alan 4795 olgunun yaş, cinsiyet ve topografiye göre dağılımları incelendi. Veriler SPSS 10.0 istatiksel program paketi kullanılarak değerlendirildi. Kanser tanısı alan olguların 2698'inin (%56.3) erkek, 2097'si (%43.7) kadındır. Yıllara göre gelen biyopsi sayısındaki artışa bağlı olarak kanser tanısı alan olgu sayısı da artmıştır. Olgularda erkek/kadın oranı (E/K) 1.28'dir. Erkek hastalarda ortalama yaş 52.3, kadın hastalarda ortalama yaş 45.6 olarak tespit edildi. Her iki cinsde de kanserler 60 ve üstü yaşlarda en sık izlenmiştir. Toplam 345 (%7.1) olguda biyopsi materyalinin alındığı organ, doku ya da sistem, toplam 360 (%7.5) olguda da yaş tespit edilemedi. Erkeklerde, deri (%15.4), lenf nodu (%12.8), akciğer (%8.9) kanserleri ilk üç sırayı alırken kadınlarda ilk üç sırada deri (%15.9), meme (10.2) ve lenf nodu (%9.7), kanserleri izlendi. Her iki cinsde de deri kanseri ilk sırada izlenmektedir. Lenf nodu, akciğer ve mesane kanserleri de yüksek oranda izlenmektedir. 54
Güneydoğu Anadoludaki hodgkin hastalığı'nın klinikopatolojik özellikleri
ÖZET Hodgkin hastalığı (HH), reaktif yangısal hücrelerden oluşan, fibrozisin eşlik ettiği bir zeminde neoplastik RS hücreleri ve diğer Hodgkin hücreleri ile karakterize malign lenfomadır. HH için geliştirilen Rye sınıflandırması uzun yıllar kullanılmıştır. Lenfomalar için önerilen son REAL ve WHO sınıflandırmaları HH'nı da kapsamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız bölgemizdeki HH'nın klinikopatolojik özelliklerini incelemektir. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 1987- 2003 tarihleri arasında, HH tanısı alan 160 olgu, Rye ve WHO sınıflandırmasına göre yeniden incelenerek subtiplerine ayrıldı. Bu tiplerin yaş, cins, lokalizasyon, evre ve B semptomları gibi parametreler arasındaki ilişki araştırıldı. Olgularımızın 111'i (%69.4) erkek, 49'u (%30.6) kadın olup, erkek/kadın oranı 2.3/1 'idi. En çok olgu (%25.6) 2. dekatta izlendi ve olgularımızın 95 (%59.4)'i ilk üç dekattaydı. Olgularımızın 109 (%68.1)'unda servikal, 14 (%8.8)'ünde aksiller, 13 (%8.1 )'ünde abdominal, 9 (%5.6)'unda supraklavikuler, 9 (%5.6)'unda inguinal ve 6 (%3.7)'sında mediastinal lenf düğümleri tutulmuştu. Rye sınıflamasına göre; 160 olgumuzun 39 (%24.4)'u LZHH, 33 (%20.6)'ü NSHH, 62 (%38.8)"si MSHH ve 26 (%16.2)'sı LFHH idi. MSHH en sık, LFHH ise en az görülen histolojik alttiplerdi. WHO sınıflandırmasına göre olgularımızın -3 (%1.9)'ü NLPHH, 157 (%98.1)'si klasik tip HH idi. 32 olguya immunohistokimyasal boyama yapıldı. Dosyalarına ulaşılan 90 olgunun- 47'sinde B semptomları vardı ve NSHH, MSHH ile LFHH olguları daha ileri evrelerde saptandı. Sonuç olarak; gelişmiş batı ülkelerinin aksine, bulgularımız ülkemiz gibi sosyoekonomik yönden benzer ülkelerin bulguları ile uyumludur. Bununla birlikte, bölgemizde özellikle MSHH başta olmak üzere olgularımızın daha erken yaşlarda görüldüğü izlenmektedir. ¦ >¦ Anahtar kelimeler: Hogkin hastalığı, klasifikasyon, histolojik alttipler 54
Mide adenokarsinomlarında CDX2 ,CD44 ekspresyonu ve diger proğnostik faktörler ile ilişkisi
ÖZETDicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'na 2000-2005 yıllarıarasında gelen ve gastrik adenokarsinom tanısı konmuş 82 total ve subtotal gastrektomimeteryaline ait doku örneklerine CDX2 ve CD44 immünohistokimyasal markırlarıkullanılarak elde edilen sonuçlar patolojik evre, grade, lenf nodu, perinöral, vasküler tutulum,tümöre komşu mukozadaki atrofi, intestinal metaplazi ,H pylori infeksiyonu ve tümör hücrepaterni ile karşılaştırılarak aralarında ilişki olup olmadığı araştırıldı.Çalışmamızda gastrik adenokarsinomları en sık 6.dekadlarda ve erkeklerde daha fazlaizlendiğini tespit ettik. Midedeki anatomik lokalizasyonuna göre en sık antrum/pylor(%84.1)izlenmiş olup en sık ülseratif (%45.1) görünümdedir. ntestinal tip adenokarsinomda diffüztipe oranla daha yüksek oranla olgularımızda % 54.87'sinde tümöre komşu mukozada atrofi% 64.63'ünde intestinal metaplazi, H pylori %52.43 oranında izlenmiştir.Tubuler adenokarsinom olgularında taşlı yüzük hücreli karsinom olgularına göreistatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olmak üzere %68.30 oranında CDX2 ekspresyonuizledik.CDX2 grade ile ilişkili bulunup düşük grade olgularda daha yüksek oranda izlendi.CDX2 ekspresyonu tümöre komşu mukozadaki intestinal metaplazi ve H pylori pozitifolgularda istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek izlendi.Olgularımızdan %47.56'sında CD44 ekspresyonu izlendi.CD44 ekspresyonu tümörekomşu mukozada izlen intestinal metaplazi dışında herhangi bir bulguyla ilişkili bulunmadı.Çalışmamızda hastalara ait rapor bilgileri ve tümöre ait meteryal kullanıldı.Tümöre aitmakroskobik ve mikroskobik incelemede elde ettiğimiz sonuçlar literatür bulguları ileuyumludur.Bizde çalışmamızda CDX2 ekspresyonunu Laurenin intestinal tip adenokarsinomunakarşılık gelen tubuler adenokarsinomda taşlı yüzük hücreli karsinomdan yüksek ve intestinalmetaplazi ve H pylori ile ayrıca histopatolojik grade ile ilişkili bulduk. BulgularımızCDX2'nin midede intestinal metaplazinin gelişiminde öncü olduğuna dair olduğu bilgileridesteklemektedir. CD44 standart formunu kullandığımız bu çalışmada CD44 ile gastrikadenokarsinomlardaki histopatolojik ve proğnostik bulgular arasında anlamlı bir ilişki eldeedilememesi CD44 molekülnün varyant formlarının litaratürlerdeki çalışma sonuçları ile elealındığında özellikle CD44v6 formunun gasrik adenokarsinomlarda daha önemli bir markerolduğu izlenmektedir. Bu konuda daha geniş araştırma yapılması uygundur.50
Patoloji arşivindeki 10 yıllık (1996-2005) mesane ürotelyal karsinom olgularının WHO/ISUP 1998 konsensus sınıflamasına göre değerlendirilmesi
ÖZET1996-2005 yılları arasında yeni tanı alan 333 mesane ürotelyal neoplazm olgusuWHO/ISUP konsensus sınıflamasına göre yeniden sınıflandırıldı ve olguların yaşı,cinsiyeti ve tümör lokalizasyonu ve TNM sınıflaması geriye dönük olarakdeğerlendirildi. Ayrıca 5 yıllık takibi olan 1996-2001 yılları arasındaki evre pTa papillerneoplazi olgularının nüks ve progresyon oranları değerlendirildi.Olgularımızın en sık 6-7 dekatta görüldüğü, erkek/kadın oranı 8/1 olduğu izlendi.Tümör yerleşimi olarak en sık mesane yan duvarlarının tutulduğu izlendi. Yeni tanı alanolgu sayısında yıllar içinde artış tesbit edildi. Noninvaziv ürotelyal neoplaziolgularımızın en sık düşük dereceli papiller karsinom en az papillomlardan oluştuğuizlendi.Olgularımızın nüks oranları incelendiğinde papillom dışındaki gruplar arasındaanlamlı farklılık gözlendi. Progresyon düşük ve yüksek dereceli papiller karsinomdaartan oranlarda izlenirken diğer gruplarda izlenmedi.56
Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojilerinin bethesda sistemine göre yeniden değerlendirilmesi ve histopatolojik korelasyonu
GİRİŞ: Yeni önerilen Bethesda sistemine göre; tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinde 7diagnostik kategori kullanılmaktadır. Bu kategorileri kullanarak bizim patoloji bölümündekiince iğne aspirasyon sitolojisindeki deneyimler; sitolojik histolojik korelasyonlar, hatalarınsebepleri ve klinik değerlendirmeler önemle çalışıldı.M ETOD: Kurumsal bilgi temelinde tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinin retrospektifaraştırmasıyla hastaların sitolojik bilgileri elde edildi. Sitolojik teşhisler yetersiz, benign,önemi belirsiz atipik folliküler hücreler, folliküler neoplazm, hürthle hücreli neoplazm,malignansi için şüpheli, malign olarak tekrar sınıflandırıldı. Bu çalışmada ince iğneaspirasyon sitolojisi ve devamında cerrahisi olan 206 hasta mevcuttur.S ONUÇLAR: 206 iğne aspirasyon sitolojisinin; % 24'ü yetersiz, % 58'i benign, % 4'üAFC-US, % 9'u folliküler neoplazm (hürthle hücreli neoplazmı da içeriyor), % 4'ümalignansi için kuşkulu, % 3'ü malignant olarak sınıflandırıldı. Bu kategorilerde histolojikolarak doğrulanmış malignansi oranları sırasıyla % 8, % 1, % 38, % 25, % 62, % 100 dür.Teşhisteki hataların sebepleri; yetersiz spesmen, örnekleme hatası ve folliküler adenom vehiperplastik nodüller arasındaki üst üste binen sitolojik özelliklerdir. Tiroid ince iğneaspirasyon sitolojisinin önceki değerlendirmeye göre malignensi teşhisindeki duyarlılık veözgüllüğü sırasıyla % 83.3 ve % 100' dür. Tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisinin Bethesdasistemine göre değerlendirildiğinde malignensi teşhisindeki duyarlılık ve özgüllük sırasıyla% 85.7 ve % 100' dür.S O N UÇ: Şimdiki bulgulara göre tiroid ince iğne aspirasyon sitolojisi tiroidmalignansilerin uygun teşhisini sağlıyor. 7 teşhis kategorisi; klinik takip veya cerrahideğerlendirmede hastalar için faydalıdır.
Meme karsinomlarında anjiogenezisin histopatolojik veriler ile karşılaştırılması
Meningiomlarda Kİ-67 ve pcna immünreaktivitelerinin klinikopatolojik verilerle karşılaştırılması
Glioblastom olgularında immünohistokimyasal MGMT ve P53 ekspresyonu ile bulguların prognostik faktörler ile karşılaştırılması
Bu çalışmada primer beyin tümörleri arasında en sık görülen ve en agresif tümör olan glioblastom olgularının tedavisinde son yıllarda önem kazanan alkile edici ajanların ortaya çıkmasına neden olan MGMT ekspresyonunun bizim olgularımızdaki görülme sıklığının belirlenmesi, glioblastom tümörigenezinde diğer bir önemli rol oynayan p53 tümör süpresör gen ekspresyonu ile ilişkisini araştırmak yanı sıra hastaların sağkalımına etkilerini değerlendirip literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Bu çalısmada 1995-2015 yılları arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Patoloji Anabilim Dalı'nda glioblastom tanısı almış 71 olgunun parafin bloklarından hazırlanacak kesitlerine immünohistokimyasal olarak p53 ve MGMT antikorları uygulanmıştır. Klinik, histopatolojik, immünohistokimyasal bulgular ile prognostik parametreler istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. İmmünohistokimyasal olarak her iki antikor için nükleer boyanma anlamlı kabul edilmiştir. Boyanan her kesit ışık mikroskobunda incelenerek her iki antikor içinde nükleer boyanmanın en yüksek olduğu alan seçilmiştir. MGMT ve p53 için 1000 tümör hücresi sayılarak; nükleer boyanma gösteren tümör hücrelerinin sayılan 1000 tümör hücresine oranı hesaplanarak boyanma indeksleri yüzde olarak saptanmıştır. p53 için ara değerler %10 ve %50 olarak belirlenip boyanma indeksi %10'un altında ise negatif, %10-50 arasında ise 1(+), %50-100 arasında ise 2(+) olarak sınıflandırılmıştır. MGMT için de aynı şekilde ara değerler %10 ve %50 olarak belirlenmiştir. Boyanma indeksi %10'un altında ise negatif, %10-50 arasında ise 1(+), %50'nin üzerinde ise 2(+) olarak sınıflandırılmıştır. Bu çalışmada olgularda mutant p53 ekspresyonu ile MGMT ekspresyon düzeyleri immünohistokimyasal olarak karşılaştırılmıştır. p53 negatif olan gruptakilerin %62.5'sında MGMT negatif iken p53 pozitif olanların %63.8'inde MGMT negatif olarak izlenmektedir. p53 ve MGMT ekspresyon düzeyleri arasında negatif bir korelasyon görülmesine rağmen p53 ve MGMT ekspresyon dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1.00). Hastaların MGMT ve p53 ekspresyon düzeylerine göre sağkalım süreleri Kaplan-Meier yöntemine göre karşılaştırılmıştıtr. İmmünohistokimyasal p53 ekspresyon derecesi 1(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 24.26 ay, 2(+) olan grubun 19.10 ay'dır. p53 negatif olan grubun ortalama sağkalım süreleri 8.00 ay olup, gruplar içinde en düşük sağkalım ortalamasına sahiptir. Ekspresyon dereceleri ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.16) MGMT ekspresyon derecesi 1(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 9,29 ay olup, 2(+) olan grubun ortalama sağkalım süreleri 11,59 'dır. MGMT negatif olan grubun ortalama sağkalım süresleri 21,03 ay olup, diğer gruplardan daha yüksek sağkalım ortalamasına sahiptir. Ancak ekspresyon dereceleri ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.40). Prognozu oldukça kötü olan glioblastom hastalarında sağkalım artışı sağlayan temozolamid tedavisinin hangi hastalara verileceğinin belirlenmesinde MGMT protein ekspresyon düzeyi önem taşır. Çünkü MGMT ekspresyon kaybının (MGMT promotör metilasyonu), alkilleyici kemoterapötiklere yanıtı artırdığı bilinmektedir. p53 tümör süpresör geni mutasyonu, MGMT proteini sentezi regülasyonunda önemli bir yere sahiptir. Bizim çalışmamızda bulgular, bu ilişkiyi destekler niteliktedir. Ancak kısıtlı sayıda olgu olması nedeniyle bu iki protein ekspresyonu ve sağkalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Tedavi protokolleri ve aşamaları bilinen daha fazla olgu üzerinde immünohistokimyasal ve genetik analiz birlikte yapılarak planlanacak gelecek çalışmalara gerek duyulmaktadır.
Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında sperm-ilişkili antijen 9'un, tümör ilişkili makrofajların ve vasküler endotelyal büyüme faktörü'nün anjiyogenezis ve tümör progresyonundaki rolü
Tümör mikroçevresi tipik olarak kronik inflamasyon ve stromal hücreler, büyüyen damar hücreleri ve inflamatuar infiltratı içeren konak komponentlerinden oluşmaktadır ve bu mikroçevrenin kanser gelişimi ile davranışında önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir. Tümör mikroçevresinde geniş bir lökosit spektrumu bulunmaktadır. Bu lökositler tümör gelişim ve progresyonunda çift etkili role sahiptirler; immün hücreler tümör hücrelerini elimine edip anti-tümöral yanıtta etki edebildikleri gibi, uygun tümör hücreleri ile uyarıldıklarında tümör büyümesi ve progresyonuna sebep olurlar. Tümör mikroçevresindeki inflamatuar infiltratın iyi bilinen bir diğer komponenti de tümör ilişkili makrofajlar (TAM-Tümör Associated Macrophages)'dır. TAM'lar kemokinler gibi birçok mediatörün üreticisidirler ki bu mediatörler kronik inflamatuar sürecin aktivasyonu ve progresyonunu sağlar. Ayrıca bazı kanserlerde de TAM sayısının tümör hücre apoptozu ve CD8+ hücrelerin varlığı ile korele olduğu gösterilmiştir. Akciğer kanserli hastalarda ise TAM'ların önemi, yüksek TAM sayısı ve kötü prognoz arasındaki ilişki ile gösterilmiştir. Tümörler neovaskülarizasyon olmadan ancak 2-3 mm çapa ulaşabilirler. Tümörün büyümesi için yeni damar yapıları ile desteklenmesi gerekmektedir, yeni damarların oluşumu ise endotel hücre proliferasyonu ve migrasyonunu stimüle eden faktörler arasındaki dengeye bağlı olan kompleks bir süreçtir. Bu olaylar kaskadının tetiklenmesi için tümör hücrelerinden çeşitli enzimler, büyüme faktörleri ve anjiogenik maddeler salınması gerekir. Vasküler büyüme faktörlerinin prototipi 'vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)'dir. VEGF, damar permeabilitesini arttırıp, endotele spesifik mitojenik faktör olarak etki göstererek endotelyal hücre büyümesinde rol oynayan anjiyogenik bir faktördür. Son yıllarda yapılan çalışmalarda, VEGF overekspresyonunun küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin (KHDAK) prognozuyla ilişkili olduğu gösterilmiştir. Sperm-ilişkili antijen 9 (SPAG9), birçok kanser grubunda salgılanan ve güçlü immün yanıta neden olan 'kanser testis antijen (KTA)' ailesinin bir üyesidir. KTA'lar primer olarak normal testis dokusunda eksprese edilen proteinlerdir. Bu antijenler diğer normal dokularda çok düşük seviyelerde eksprese edilirken, çeşitli kanseröz dokularda artmış ekspresyonları görülmektedir. Yapılan çalışmalarda da KHDAK olgularında, kanserli dokularda, komşu non-kanseröz dokular ile karşılaştırıldığında SPAG9 protein ekspresyonunun daha yüksek olduğu bulunmuş olup, ekspresyonun daha yüksek olduğu hastalarda ise düşük olanlara göre prognozun daha kötü olduğu görülmüştür. Ayrıca SPAG9 baskılanması sonucunda VEGF ekspresyonunun azaldığı saptanmış olup, SPAG9'un VEGF üzerinden vaskülarizasyonu arttırdığı da belirtilmiştir. Son yıllarda yapılan bu çalışmalar ile birlikte çalışmamızda, KHDAK'lerinde VEGF, tümör mikroçevresindeki TAM ve tümör ilişkili lenfositlerin tümör progresyonuna etkisi, SPAG9 proteininin prognoz ile ilişkisini ve tüm bunların KHDAK prognozu üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2011-Mayıs 2016 tarihleri arasında tanı almış 80 KHDAK olgusu retrospektif olarak incelendi. Hemotoksilen&Eozin kesitleri tekrar gözden geçirildi; klinikopatolojik parametreler değerlendirildi. Ayrıca SPAG9, CD68, CD4, CD8 ve VEGF antikorları immünohistokimyasal yöntem ile tüm olgularda çalışıldı. Çalışmamızda KHDAK'lu hastaların progresyonunda SPAG9 ekspresyonunu, SPAG9'un VEGF üzerindeki etkisini ve ayrıca tümör mikroçevresindeki TAM'lar ve lenfositlerin etkisini araştırmaya çalıştık. SPAG9 ekspresyonunun, KHDAK'larında tümör progresyonunu hızlandırdığını, tümör hücre invazyon, migrasyon ve metastaz yeteneği kazandırdığını bilmekteyiz. Çalışmamızda SPAG9 ekspresyon şiddeti yüksek olan olgularda, lenfovasküler invazyonun daha fazla olduğunu gördük ve bu tümörlerin pTNM evresinin daha yüksek olduğunu saptadık. Ayrıca SPAG9 ekspresyonu yüksek olan olgularda VEGF pozitif ekspresyon oranının daha fazla olduğunu saptadık. Tümör mikroçevresindeki TAM'ların ve lenfositlerin tümör progresyonu ile ilişkisi olduğunu bilmekteyiz. Çalışmamızda da TAM sayısı fazla olan tümörlerde TNM evresinin daha yüksek olduğunu gösterdik. Tümörü infiltre eden CD4+ ve CD8+ T lenfositler ile klinik parametreler arasında ise anlamlı bir ilişki saptamadık. Bu çalışma sonucunda, SPAG9 proteininin ve VEGF ekspresyonu ile tümörü infiltre eden TAM sayısının kötü prognoz ile korele olduğunu düşünmekle beraber bu konuda daha fazla olgu üzerinde çalışma yapılması gerektiğini söyleyebiliriz.
Patolojik meme başı akıntılarında sitolojik özellikler, klinik-radyolojik yaklaşım ve meme kanseri görülme oranı
AMAÇ: Meme başı akıntısı yakınması meme hastalıkları kliniğine başvuruların %4-7'sini oluşturmaktadır. Meme başı akıntısının en sık nedenleri benign etyoloji iken, kanser görülme oranı çeşitli çalışmalarda %6'dan %23'e kadar değişmektedir. Meme başı akıntısı yakınması ile meme kliniğine başvuran hastalara standart yaklaşım; ayrıntılı öykü, fizik bakı ve hastanın yaşı da dikkate alınarak; sitolojik inceleme yanı sıra gerekli görüldüğünde ultrasonografi, mammografi, duktulografi yapılmasıdır. Ancak bu yöntemlerin hiç biri var olabilen maligniteyi dışlamak için yeterli ve güvenilir değildir.Bu çalışmadaki amaç, patolojik meme başı akıntısı olan olguların sitopatoloji sonuçlarını subareolar eksplorasyon, eksizyonel biyopsi sonuçlarıyla karşılaştırmak ve radyodiagnostik inceleme sonucu lezyon tespit edilemeyen olgulara en iyi klinik yaklaşımın ne olabileceğini irdelemektir.YÖNTEM: Eylül 1998-Ocak 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalına 102 patolojik meme başı akıntısı yayma preparatı gönderilmiştir. Sitoloji sonrası subareolar eksplorasyon ya da eksizyonel biyopsi ve mastektomi yapılan 1 olgu ile birlikte toplam 57 olgu çalışmaya alınmıştır. Olguların sitopatolojik tanıları, histopatolojik sonuçları ile karşılaştırılmış ve meme başı akıntısının sitolojik tanısal değeri, malignite görülme oranı saptanmıştır. Histopatolojik olarak malignite saptanan olguların ulaşabildiğimiz radyodiagnostik inceleme sonuçları ile karşılaştırma yapılmıştır.BULGULAR: Elli yedi olgunun ikisi erkek diğerleri kadındır ve meme başı akıntısı dışında yakınması bulunmamaktadır. Yaşları 16-78 arasında olup ortalama yaş 52.2'dir.Bu olgulara ait patolojik meme başı akıntısı yayma preparatları incelendiğinde 39 olguda (%68.5) atipik duktal epitelyal hücre (ADE), dört olguda (%7.0) malign hücre görülmüştür. Altı olgu (%10.5) benign, sekiz olgu (%14.0) tanısal açıdan yetersiz kabul edilmiştir. Patolojiye gönderilen biyopsi örnekleri incelendiğinde 28 olguda (%49.1) invaziv ya da in situ karsinom, 19 olguda intraduktal papillom/papillomatozis olmak üzere 27 olguda (%47.4) benign değişiklikler, kalan iki olguda (%3.5) ise atipik değişiklikler saptanmıştır. Sitolojik incelemede ADE izlenen ya da malign sitoloji tanısı alan 43 olgunun histopatolojisinde 25'inde (%58.1) in situ ya da invaziv karsinom, 12'sinde (%27.9) intraduktal papillom/papillomatozis, üçünde (%7) duktal/papiller hiperplazi, ikisinde (%4.7) atipik değişiklikler, birinde (%2.3) duktal ektazi saptanmıştır. Eksizyonel biyopsi ya da subareolar eksplorasyon sonucunda karsinom saptanan 28 olgudan radyolojik inceleme kaydına ulaşılabilen 24 olgunun ikisine sadece galaktografi yapılmış, birinde ?oblitere duktus? diğerinde ?kesintili irregüler dolum? saptanmıştır. Yirmi iki olgu ise mammografi ve ultrasonografi ile birlikte değerlendirilmiştir. Olguların dördü ?normal?, biri ?retroareolar dilate kanal?, ikisi ?intraduktal papillom?, bir olgu ?BIRADS 2 lezyon?, iki olgu ?BIRADS 3 lezyon? olarak değerlendirilmiş ve bu 10 olgu (%45.5) radyodiagnostik olarak malignite kuşkusuna neden olmamıştır. Kalan 12 olgunun (%54.5) altısı BIRADS 4 lezyon, altısı BIRADS 5 lezyon tanılarını almıştır.SONUÇ: Meme başı akıntısında sitolojik olarak malignite/ADE tanısı alan olguların; radyolojik incelemeler yanısıra, genişletilmiş eksizyon ya da subareolar eksizyonu gerektirdiğini, sitolojik incelemeleri benign ya da tanısal olmayan olgularda radyolojik inceleme, klinik izlem, subareolar eksplorasyonun önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Displastik nevüslerde atipi ve dermal fibroplazi ile ilişkisinin araştırılması
Amaç ve hipotez: Malign melanomun kesin nedeni bilinmemesine karşın çalışmalarda DN varlığı melanom riskini artıran önemli bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Araştırıcılar, displastik nevüsleri yapısal ve sitolojik özelliklerine göre derecelendirmeyi önermektedir. Genellikle yapısal ve sitolojik atipi derecelendirmeleri arasında önemli ölçüde korelasyon izlenmektedir. DN'lerdeki dermal fibroplazi konsantrik ve lamellar fibroplazi şeklinde olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı displastik nevüslerde yapısal ve sitolojik atipi derecesini belirlemek ve bu atipinin dermal fibroplazi ile ilişkisini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: 2003-2008 yılları arasında displastik nevüs tanısı alan 71 hastaya ait, 93 adet parafin blok bu çalışmanın gerecidir. Bloklardan hazırlanan , 4µm kalınlıkta, hematoksilen & eosin (H&E) boyalı kesitler ışık mikroskobunda incelenerek, yapısal ve sitolojik özelliklerine göre atipileri derecelendirilmiştir. Bu derecelendirmede, aşağıdaki özelliklerin intraepidermal ya da bileşke komponette varlığı ya da yokluğu kaydedilmiştir. (1) Yapısal; sınırlanım, simetri, nestlerin kohezyonu, suprabazal melanositler, konfluens ve tek hücreli proliferasyon, (2) Melanosit sitolojisi; yuvarlak / ökromatik nükleus, nükleer genişleme, hücre büyümesi ve nükleol belirginliği. Her bir kritere 0 ya da 1 değeri verilmiştir. Yapısal ve sitoloji toplam skoru her olgu için elde edilmiştir. Kesitlere Masson Trikrom histokimyasal boyaması uygulanmış ve semikantitatif olarak değerlendirilerek fibroplazi var (1) ya da (0) şeklinde skorlanmıştır.Bulgular: Çalışma kapsamına alınan 71 olgunun tanı sırasındaki yaşları 12 ile 75 yıl arasında değişmekte olup, ortanca değeri 33.62'dir. Olguların 32'si kadın (%45.1), 39'u ise erkektir (%54.9). Lezyonlar 71 hastaya ait 93 adet (33 adet bileşke ve 60 adet bileşik) nevüsten oluşmaktadır. Olgular yapısal atipi derecesine göre, 28 olgu (%30.1) hafif derecede, 48 olgu (%51.6) orta derecede ve 17 olgu (%18.3) şiddetli derecede yapısal atipili olarak skorlanmıştır. Sitolojik atipi derecesine göre 9 olgu (%9.7) hafif derecede, 28 olgu (%30.1) orta derecede ve 56 olgu (%60.2) şiddetli derecede sitolojik atipiye sahiptir. Yapısal ve sitolojik atipi derecesi arasında anlamlı korelasyon izlenmiştir (r=0.084).Hafif yapısal atipili 6 olguda (%21.4), orta derecede yapısal atipili 31 olguda (%64.6), şiddetli derecede yapısal atipili 12 olguda (%70.6) , hafif sitolojik atipili 1 olguda (%11.1), orta derecede sitolojik atipili 10 olguda (%35.7) ve şiddetli derecede sitolojik atipili 10 olguda (%67.9) dermal fibroplazi saptanmıştır. Sitolojik ve yapısal atipi derecesi ile fibroplazi varlığı arasında anlamlı ilişki bulunmuştur.Sonuç: Displastik nevüsler yapısal ve sitolojik atipi ile karakterize olup, bu özellikleri nedeniyle morfolojik ve biyolojik olarak banal melanositik nevüslerle melanomlar arasındadır. Çalışmamızda displastik nevüslerde yapısal ve sitolojik atipi derecesi arttıkça dermal fibroplazi varlığında anlamlı artış saptadık. Displastik nevüslerdeki stromal değişikliklerin histokimyasal yöntemlerle saptanması ve derecelendirilmesi, DN'lerin diğer banal nevüslerden ayrımında yardımcı olabilir.