
586
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Birinci trimester maternal serum biyokimyasal belirteçlerin gebelik prognozu üzerine etkisi
Birinci trimester tarama testi gebelik boyunca Down sendromu görülme olasılığını tahmin etmede invaziv olmayan bir yöntemdir. Birinci trimester tarama testi 11-14.haftalar arasında yapılmakta olup serbest ß-hCG, PAPP-A ve NT değerlendirmesini kapsar. Yakın zamanda yapılan çalışmalar birinci trimester serum belirteçlerinin anormal değerlerinin gelişme bozuklukları, hipertansif bozukluklar, preterm doğum, gestasyonel diyabet, intrauterin ölüm ve spontan abortus ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Çalışmamızın amacı birinci trimesterde bakılan serum belirteçlerinden ß-hCG ve PAPP-A nın gebelik komplikasyonları ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışma kliniğimizde 890 hasta üzerinde yapılmıştır. Sonuçlarımıza göre PAPP-A ve serbest ß-hCG değerlerinin bazı gebelik komplikasyonları ile ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Özellikle düşük PAPP-A MoM değerlerinin intrauterin fetal kayıp 32 hafta öncesi doğum ve düşük doğum ağırlığı ile ilişkisi bulunmuştur. Sonuçlarımız literatürdeki çalışmalardan çoğu ile uyumlu çıkmıştır. Ancak serbest ß- hCG nin düşük değerleri sadece gestasyonel diyabet ile ilişkili bulunmuştur. Bu belirteçlerden herhangi birisinin yüksek değerleri ile gebelik komplikasyonları arasında anlamlı ilişki çıkmamıştır. Birinci trimester serum belirteçleri ve gebelik komplikasyonları arasındaki ilişki ile ilgili literatürde birçok çalışma mevcut olmasına rağmen bu belirteçler henüz bu komplikasyonlar için kesin tanı kriteri olarak kullanılmamamktadır. Ancak bu sonuçlarla anormal değerleri olan hastalara danışmanlık verilebilir ya da hastalar bu komplikasyonlar açısından daha yakın takip edilebilir. Bu belirteçler ile ilgili ya da gebelik prognozu açısından erken dönemde başka belirteçler ile ilgili yeni çalışmalar gerekmektedir.
Doğumda intrapartum ultrasonografinin rolü
Amaç: Doğum eylemi takibinde doğum salonunda uygulayıcıya bağlı değişiklik göstermeyen, objektif, uygulanaması ve öğrenmesi kolay, girişimsel olmayan ve hasta tarafından tolere edilebilirliği yüksek olan intrapartum ultrasonografinin doğum eyleminin birinci evre aktif fazındaki gebelerde doğum şekli ve süresini öngörmedeki rolünün araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Termde, tekil, baş prezentasyonda, amniyotik membranları yırtılmış doğum eyleminin birinci evresinin aktif fazında 36 nullipar ve 45 multipar olmak üzere toplam 81 gebenin dahil edildiği çalışmada dijital vajinal muayene ile değerlendirip muayenelerini kaydettiğimiz gebeleri eş zamanlı olarak transperineal ultrasonografi yardımı ile sagittal düzlemde ilerleme açısı (AoP) transvers düzlemde orta hat açısı (MLA) ve baş perine mesafesi (HPD) parametrelerini ölçerek değerlendirdik. Maternal özellikler, doğum şekli, muayene ile doğum arasında geçen süre ve doğum sonrası yenidoğana ait bulguları kaydettik. Tüm bu verileri korelasyon ve regresyon analizleriyle istatistiki olarak karşılaştırdık. Bulgular: Korelasyon analizlerinde ilerleme açısı ile baş seviyesi (p<0,001, r=0.404), servikal silinme (p<0,001, r=0.410), servikal açıklık (p=0,002, r=0.339) değerleri arasında pozitif korelasyon saptanırken, baş perine mesafesi (p<0,001, r=-0.615) ile negatif korelasyon gösterdiği izlendi. Spontan vajinal doğum yapan grupta ilerleme açısının obstetrik müdahale ile doğum yapan grupla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu izlendi (130,96 ± 13,14 vs. 117,78 ± 20,80, p=0,010). Doğum süresinin ve ilerleme açısı (p<0,001, r=-0,455) arasında negatif korelasyon saptanırken, baş-perine mesafesi ile pozitif korelasyon gösterdiği izlendi (p<0,001, r=0,546). ROC eğrisi analizinde ilerleme açısı için sınır değeri 125,5° spontan vajinal doğum öngörüsü için anlamlı bulundu.Sonuç: Doğum salonunda doğum eylemi ilerleyişi takibinde yöntem ve yönetim kararı verilmesinde uygulanılan transperineal ultrasonografi parametrelerinden ilerleme açısı doğum şekli öngörüsünde kullanılabilecek kadar istatistiki olarak anlamlıydı.
Seröz ovaryan borderline tümörlerle ilişkili olduğu düşünülen miRNA'ların analizi
Çalışmamızda over tümörlerinin en sık görülen şekli olan seröz over tümörleri ile ilişkili olduğunu düşündüğümüz miRNA-16, miRNA-21 ve miRNA-92a'nın; formalin ile fikse edilmiş parafine gömülü bloklardan elde edilen doku örneklerinde gen ekspresyon düzeyleri tespit edilerek, benign, borderline ve malign seröz over tümörlerinde gösterdikleri ekspresyon düzeyi farklılıkların bulunması ve prognostik olarak önem arz edip etmediğinin tespitini amaçladık. Çalışmada 01.01.2010 – 01.01.2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde opere olmuş olan ve patoloji raporları Borderline, Benign ve Malign Seröz Ovaryan Tümör tanısıyla raporlandırılmış hastalara ait parafin bloklar kullanılmıştır. 30 adet Borderline, 29 adet Benign ve 30 adet Malign Seröz Ovaryan Tümör tanısı almış hasta gruplarında qRT-PCR yöntemi ile miRNA-16, miRNA-21 ve miRNA-92a ekspresyon düzeyleri değerlendirilmiştir. p değerinin 0,05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. miRNA-16 ekspresyon düzeyleri karşılaştırıldığında Borderline grupta Benign gruba göre, Malign grupta ise Borderline gruba göre anlamlı derecede artmış ekspresyon değerleri görülmüştür (sırasıyla p=0,002, p=0,017). miRNA-21'de ise Malign grup ile ne Borderline, ne de Benign gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (sırasıyla p=0,310, p=0,098). miRNA-21'in Borderline grupta Benign gruba göre anlamlı bir ekspresyon artışı dikkati çekmiştir (p=0,008). miRNA-92a'da Borderline ve Benign gruplar kıyaslandığında ekspresyon düzeyleri açısından anlamlı fark saptanamamıştır (p=0,431). Ancak miRNA-92a ekspresyon düzeyleri Malign grupta hem Borderline gruba göre, hem de Benign gruba göre anlamlı olarak yükselmiş olarak bulunmuştur (sırasıyla p=0,001, p=0,001). İngilizce literatürde Borderline seröz ovaryan tümörlerle alakalı miRNA ekspresyonunu karşılaştıran başka çalışma olmaması sebebi ile bu çalışma değerli bir yere sahiptir. miRNA-16, miRNA-21 ve miRNA-92a seröz over tümörleri için tanısal ve prognostik olarak kullanılabilecek biyobelirteçler olabilirler.
Preeklamptik gebelerde sfms like tirozin kinaz -1 ve biyokimyasal parametre düzeylerinin plazmaferez öncesi ve sonrası prognoza etkisinin değerlendirilmesi
Preeklamptik gebelerde sFms like tirozin kinaz-1 ve biyokimyasal parametre düzeylerinin plazmaferez öncesi ve sonrası prognoza etkisinin değerlendirilmesi Amaç:Bu çalışmada preeklampsi patogenezinde rol alan sFms like tirozin kinaz -1 ve biyokimyasal parametrelerin hafif preeklampsili gebelerde plazmaferez öncesi ve sonrası düzeylerini ölçerek prognozla olan ilişkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine 01.07.2016–01.07.2017 tarihleri arasında başvuran 15 hafif düzeyde klinik semptom veren preeklamptik gebe çalışmaya dahil edildi.Şiddetli preeklampsi, kronik hipertansiyonu olan,çoğul gebeliği,sistemik hastalığı olan gebeler çalışmaya dahil edilmedi.Çalışmaya dahil edilen gebelerde, başvuru anında,plazmaferez sonrası 6.saat ve sezeryan sonrası 6. saat kan örneği alınıp, AST, ALT, sFms like tirozin kinaz-1 seviyelerine bakıldı. Yine bu hastalara başvuru anında,plazmaferez sonrası 6.saat ve sezeryan sonrası 6. saat sistolodiastolik kan basıncı bakılıp kayıt altına alındı.p değerinin 0,05'ten küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Sonuçlar: sFms like tirozin kinaz-1 seviyeleri bakımından başvuru anında,plazmaferez sonrası 6. saat ve sezeryan sonrası 6. saatte bakılan değerler arasında anlamlı fark izlenmedi(11 g/ml - 12 g/ml- 11.43 g/ml;p=0,071).AST,ALT değerleri başvuru anında yüksek saptanan 4 hastanın, plazmaferez sonrası 6.saat ve sezeryan sonrası 6. saatte bakılan değerelerinde düşüş saptandı.Başvuru anındaki sistolik ve diastolik kan basıncı değerleri plazmaferez sonrası 6. saat ve sezeryan sonrası 6. saatte bakılan değerelere göre anlamlı düşüş gösterdi(p=0,001). Yorum: Biz yaptığımız çalışmamızda sFms like tirozin kinaz-1 seviyelerinin plazmaferez sonrası anlamlı şekilde düşüş göstermediğini bulduk.Bu nedenle, preeklampsili hastalarda plazmaferez işleminin prognoza olumlu katkı sağlamadığını tespit ettik. Sonuç olarak;sFlt-1 ve plazmaferez işleminin preeklampsi patogenezindeki spesifik rollerinin ortaya konabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, Gebelik,Plazmaferez,Soluble fms benzeri tirozin kinaz-1
Preeklampsi olgularında vanin-1 ve lipokalin-1 düzeylerinin araştırılması
Preeklampsi, gebeliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan hipertansiyon ve/veya proteinüri ve son organ disfonksiyonu ile karakterize; ilerleyici, multisistemik ve insana özgü bir hastalıktır. İnsidansı %7-10 arasında olup, dünyada anne ölümlerinin en önemli nedenlerinden biridir. Hastalığın başlangıcı ve klinik seyri tahmin edilemediğinden erken tanı ve tedavi için güçlü araçlara ihtiyaç vardır. Vanin-1 ve lipokalin-1'in farklı hücrelerde farklı fonksiyonlar gösterdiği bildirilmiştir. Vanin-1 Koenzim A (CoA) metabolizması, lipid metabolizması ve enerji üretimi ile ilişkili görünmektedir. Son yıllarda, birçok çalışma vanin-1'in oksidatif stres ve inflamasyonla ilişkili fizyolojik koşullar altındaki rolünü aydınlatmıştır. Lipokalin-1, esas olarak gözyaşı (gözyaşı lipokalini de denir) ve dil bezi gibi salgı bezlerinde, dokularda, burun, meme ve trakeobronşiyal mukozada salgılanır. Lipokalin-1, gözyaşındaki ana lipid bağlayıcı proteindir, hidrofobik, potansiyel olarak zararlı molekülleri temizleme yeteneğine sahiptir. Uterus ve plasentanın pek çok molekülü sentezleme özelliği olduğu için bu moleküller de çalışıldı. Preeklampsinin patofizyolojisi, vanin-1 ve lipokalin-1'in hücresel düzeydeki etkileri göz önüne alındığında vanin-1 ve lipokalin-1 preeklampsinin patofizyolojisini aydınlatmada dikkate değer bulunmuştur. Çalışmamızda şiddetli preeklampsi (n=40), preeklampsi (n=40) ve sağlıklı gebe (n=40) gruplarında vanin-1 ve lipokalin-1 serum değerleri incelenmiştir. Çalışmanın amacı preeklampsinin halen tam aydınlatılamamış olan patofizyolojisine ışık tutmak, preeklampsi kliniğinin apopitozis, oksidatif stres ve inflamasyon ile ilişkisine vanin-1 ve lipokalin-1 üzerinden kanıtlar sunmaktır. Çalışmamızda hem vanin-1'in (p<0,001) hemde lipokalin-1'in (p<0,05) düzeylerinin şiddetli preeklampsi ve preeklampsi grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük çıktığı görülmüşür. Preeklampsinin antiinflamatuar etki gösteren bu iki belirtecin düzeyini azaltarak multisistemik şiddetli bir hastalık oluşturduğu düşünülebilir. Vanin-1 ve lipokalin-1 düzeylerinin preeklampsi öngörüsündeki etkinliğini anlamak için, uterin arter dopplerinin sFlt-1, PIGF, AFP, İnhibin A gibi proteinler ile kombine edilerek çalışılmasında fayda görülmektedir. Anahtar kelimeler: Vanin-1, lipokalin-1, preeklampsi, oksidatif stres, inflamasyon
Gebelerde ikinci trimestr ultrasonografisinde tespit edilen hafif belirteçlerin fetal sitogenetik anomali üzerine etkisi
Çalışmamızın amacı en sık görülen minör sonografik belirteçlerden olan koroid pleksus kisti, hiperekojen barsak ve kardiyak ekojen odağın, kromozomal anomali saptamada kullanılabilirliğini ve ayrıca olumsuz gebelik gidişatı ile ilişkini değerlendirmektir. Bu amaçla bölümümüzde 2016-2017 tarihleri arasında, antenatal tarama testinde düşük riskli olan, 35 yaş altı gebeler retrospektif olarak taranarak, 20-24. haftalar arasında ayrıntılı ultrasonografide 40 koroid pleksus kisti, 40 ekojenik kardiyak odak, 40 hiperekojen barsak ve 40 tane de minör sonografik bulgu saptanmayan gebe çalışmaya dahil edildi. Hasta dosyaları taranarak ve bir kısmından da hasta ile sözel olarak kromozomal anomali varlığı sorgulandı. Ayrıca her bir çalışma grubunda minör sonografik bulguların, preterm eylem ve düşük doğum ağırlığı gibi olumsuz gebelik gidişatı ile ilişkisi değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirme SPSS 19.0 (SPSS Inc. Chicago, IL, USA) programı kullanılarak yapıldı. Sayısal değişkenler için grupların karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis varyans analizi kullanıldı ve tüm değerlendirmeler için p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda ayrıntılı ultrasonografide minör sonografik belirteç saptanan fetüslerin hiç birinde kromozomal anomali saptanmadı. Doğum ağırlığı ve doğum haftası bakımından gruplar kıyaslandığı zaman gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Preterm eylem açısından gruplar kıyaslandığında oranlar; kontrol grubunda %15, ekojenik kardiyak odak saptanan grupta %10, koroid pleksus kisti grubunda %12,5, hiperekojen barsak saptanan gebelik grubunda ise %22,5 şeklinde bulundu. Gruplar arasında erken doğum oranları istatiksel olarak kıyaslandığı zaman ise anlamlılık saptanmamıştır. (p=0.433) Diğer olumusuz gebelik gidişatı olan düşük doğum ağırlığı açısından gruplar kıyaslandığı zaman ise hiperekojen barsak grubunda %17,5, koroid pleksus kistinde % 0, hiperekojen kardiyak odak grubunda %2 ve krontol grubunda %10 olarak bulundu. İstatiksel olarak değerlendirildiğinde düşük doğum ağırlığı ile hiperekojen barsak arasında anlamlı ilişki saptandı (p=0.022). Her ne kadar değerlendirdiğimiz gebe sayısı az olsa da çalışmamızdan yola çıkarak minör sonografik belirteçlerin kromozomal anomali saptamada tek başılarına anlamlı olmadıklarını söylemek mümkündür. En sık minör sonografik belirteçlerinden biri olan hiperekojen barsak, olumsuz gebelik sonuçlarından düşük doğum ağırlığı ile ilişkili olarak bulunmuştur Anahtar sözcükler: Ekojenik kardiyak odak, koroid pleksus kisti, hiperekojen barsak, fetal sitogenetik anomali
Jinekolojik kanserli olguların yönetiminde PET-BT kullanımının etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Jinekolojik kanserler, kadınlardaki morbidite ve mortalitenin en sık nedenlerinden biridir ve yönetiminde temel tedavi cerrahidir. Kanser evrelemesi ve operasyon öncesi planlamada, vücut tarama ve tümörün metabolik aktivitesini göstermesi PET-BT'nin son yıllarda etkin bir şekilde kullanılmasını sağlamıştır. Araştırmamız endometrium, over ve serviks kanseri başta olmak üzere jinekolojik kanserli olguların yönetiminde PET-BT kullanımının etkinliğinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Bilim Dalı tarafından Ocak 2017 ve Eylül 2021 tarihleri arasında preoperatif PET-BT çekilen, endometrium, over ve serviks kanserli 40 hasta çalışmaya dâhil edildi. Histopatoloji raporları değerlendirmede altın standarttı. PET-BT'de lezyon görülmesi (primer tümör, LNM, uzak organ metastazı) pozitif bulgu kabul edildi. PET- BT'nin lezyonu öngörmedeki doğruluğu, spesifitesi, sensivitesi, PPD ve NPD'si hesaplandı. İstatistiksel olarak p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgu ve Sonuçlar: Çalışmamızda PET-BT'de primer tümörün SUVmax değeri ile histopatolojideki tümör boyutları arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da PET-BT'de LNM 1 cm ve üzeri olan hastalarda histopatolojik LNM görülme oranı artmıştır. PET-BT'nin toplam LNM saptamada sensitivitesi %60, spesifitesi %86,7, PPD'si %60, NPD'si %86,7 ve doğruluğu %80'tir. Pelvik LNM saptamada spesifitesi %86,7 ve NPD'si %83,9; paraaortik LNM saptamada spesifitesi %94,4 ve NPD'si %85'dir. PET-BT'nin uzak metastaz saptamada sensitivitesi %60, spesifitesi %93,3, PPD'si %75, NPD'si %87,5 ve doğruluğu %85'tir. PET-BT kullanımı gereksiz cerrahi işlemleri ve buna bağlı postoperatif morbiditeyi azaltmayı amaçlasa da henüz istenen derecede duyarlı değildir. Anahtar Kelimeler: Jinekolojik kanser, Endometrium kanseri, Over kanseri, Serviks kanser, PET-BT
Hipertansiyon tanılı gebe hastaların ekokardiyografi sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Gebeliğin hipertansif bozuklukları, maternal ve fetal morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenleri arasındadır. Gebeliğin hipertansif bozukluklarının dört kategorisi; gestasyonel hipertansiyon, preeklampsi-eklampsi, süperimpoze preeklampsi ile kronik hipertansiyondur. Kalp hastalıkları ise gelişmiş ülkelerde en sık anne ölümü sebebidir. Ölümlerin çoğu gebelik öncesi bilinen bir kalp hastalığı olmayan hastalarda gerçekleşmektedir. Bu hastalarda, kalp hastalığının gebeliğe bağlı hormonal ve hemodinamik değişikliklere bağlı olarak ortaya çıktığı ya da semptom ve bulgu vermeye başladığı kabul edilmektedir. Bizim çalışmamızın amacı hipertansiyon tedavisi öncesi değerlendirilen gebe hastaların ekokardiyografi bulgularını karşılaştırmak, gebelikte ortaya çıkan hipertansiyonun kalbin olası yapısal ve fonksiyonel bozuklukları ile ilişkisini ortaya koymaktadır. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından Ocak 2015 ve Ekim 2021 tarihleri arasında değerlendirilen, hipertansiyon bulguları olması nedeniyle Kardiyoloji konsültasyonu istenen gebe hastalar ve hipertansiyon tanısı olup, doğrudan Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran gebe hastalar çalışmaya dahil edildi. Aralarından ekokardiyografi ile değerlendirilmiş 272 hasta seçildi. Hipertansiyon tanılı gebeler ve kontrol grubu, ekokardiyografi bulguları ile karşılaştırıldılar. İstatistiksel olarak p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgu ve Sonuçlar: Çalışmamızda gestasyonel hipertansiyon, preeklampsi ve kronik hipertansiyon grupları değerlendirildiğinde LA çapı, EF, PWT ve IVS kalınlığı değerleri arasında istatistiksel fark bulunamamış olup, gestasyonel hipertansiyon ve kronik hipertansiyon gruplarının LVEDD ölçümlerinin kontrol grubuyla kıyaslanmasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmiştir. (Sırasıyla p=0,020 ve p=0,014) Hipertansiyon gruplarının uygun şekilde sınıflandırıldığı ve daha büyük örneklemlerin kullanıldığı prospektif çalışmaların yapılmasının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.
Meme kanseri ve jinekolojik kanserli olguların soygeçmişlerinde kanserin irdelenmesi
Amaç: Aile öyküsünde kanser hastalığı bulunan bireylerin ve genetik faktörler ile aile öyküsünün büyük oranda risk faktörü olduğu kanserlerin belirlenip, bu kanserler için geniş tarama programları oluşturulması önem arz eder. Araştırmamız meme kanserli ve jinekolojik kanserli hastaların soygeçmişlerinde kanser tanısı olan bireyleri, tanı aldıkları kanser türlerini ve bunların sıklıklarını irdelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ve Genel Cerrahi poliklinik ve kliniklerine Şubat 2017 ve Şubat 2022 tarihleri arasında başvuran 467 meme, endometrium, over, serviks, vulva ve vajen kanserli hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların aile öyküleri, öyküdeki akrabalık dereceleri, patolojik hormon reseptör pozitiflikleri, BRCA gen mutasyonları ve diğer demografik verileri kanser türlerine göre karşılaştırıldı. Çalışmadaki tüm istatistiksel analizlerde p değeri 0,05'in altındaki sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgu ve Sonuçlar: Çalışmamızda ele aldığımız 467 hastanın 158'i meme kanseri, 309'u jinekolojik kanser tanılı idi. Bu hastaların 228'inin ailesinde kanser öyküsü mevcuttu (%48,8). Ailesinde kanser öyküsü olan hastalardan 90'ı (%39,4) meme kanseri iken 138'i (%60,5) jinekolojik kanserli idi. Meme kanserli hastaların %57'sinde ailede kanser öyküsü mevcut iken jinekolojik kanserli hastalarda bu oran %44,7 idi. Ailede kanser öyküsü bulunması bakımından meme kanseri ve jinekolojik kanserler arasında anlamlı fark saptandı (p=0,012). Hem meme kanseri hem de jinekolojik kanserlerde ailede en sık rastlanan kanser meme kanseri idi. Anahtar Kelimeler: Jinekolojik Kanserler, Meme Kanseri, Over Kanseri, Endometriyum Kanseri, Serviks Kanseri, Aile Öyküsü
Preeklampsi olgularında plasentadaki CD56, ADAM17 ve FGF21 ekspresyonlarının incelenmesi
Amaç: Çalışmamızda, preeklampsi (PE) patofizyolojisi üzerinde etkisi olduğu düşündüğümüz CD56, ADAM17 ve FGF21 antikorlarının preeklamptik ve sağlıklı gebe plasentalarında ekspresyonlarını araştırdık. Bu antikorların ekspresyonları daha önce az sayıda çalışmada araştırılmıştır ancak PE'deki rolleri henüz netliğe kavuşturulamamıştır. Yaptığımız bu çalışmayla PE patofizyolojisinin aydınlatılmasına ve tedavi için yeni hedef moleküllerin saptanmasına katkı sağlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne 01.11.2020 ve 01.07.2022 tarihleri arasında başvuran; ek hastalığı olan veya plasentayla ilgili bir patolojisi (ablasyo plasenta, vasa previa, hemanjiom vs.) olan gebeler dışlandıktan sonra çalışma grubu olarak belirlenen 60 PE tanılı gebe plasentası ile kontrol grubu olarak belirlenen 43 sağlıklı gebe plasentasında CD56, ADAM17 ve FGF21 antikorları histopatolojik ve immunohistokimyasal olarak çalışılmıştır. Bulgular: CD56, ADAM17 ve FGF21 proteinlerinin tümü preeklamptik plasentalarda daha yoğun eksprese edilmiş ve iki grup arasında her üç antikor için anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0,001). Çalışma grubu plasentalarında desiduitis, perivillöz fibrin birikimi, intervillöz fibrin, intervillöz kanama, enfarkt, kalsifikasyon, laminer nekroz, sinsityal düğüm kontrol grubu plasentalarına göre anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur (p<0,001). CD56, ADAM17 ve FGF21'in preeklamptik plasentada ekspresyonlarının artmış olduğunu gösterdik. Sonuç: Çalışmamızın, PE patofizyolojisine bir miktar daha ışık tutacağını, yeni terapötik ajanlara hedef oluşturabilecek moleküllerin saptanmasına yarar sağlayarak anne ve yenidoğan sağlığı üzerinde önemli bir pozitif etki yapabileceğini düşünmekteyiz. Bu antikorlarla yapılacak ileriki çalışmalarda hasta sayısı arttırılarak ve çok merkezli hale getirilerek daha kapsamlı çıkarımlar ve sonuçlar elde etmenin de mümkün olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: ADAM17, CD56, FGF21, Plasenta, Preeklampsi
Pravastatin ve atorvastatin verilen gebe sıçanların yavrularında öğrenme ve bellek davranışlarının incelenmesi
Öğrenme ve bellek, çevreden gelen uyaranların beyinde işlenmesi ve uygun davranışların geliştirilmesi gibi zihinsel süreçleri düzenler. İnsanlar yaptıkları işlerde belleğe başvururlar. Algılanan bilgilerin, merkezi sinir sistemi hücrelerine aktarılması ve önceden öğrenilmiş bilgiler ile etkileşimi ile hatırlanması davranışı öğrenme ve bellek sürecini oluşturan öğelerdir. Öğrenme ve bellek üzerine olumsuz etkileri olan faktörlerin patofizyolojisi yeterince aydınlatılamamıştır. Çalışmalar öğrenme ve bellek sürecinde korteks ve limbik sistemin rol oynadığını göstermektedir. Serebral korteksteki primer ve sekonder motor ve duyusal alanlar olan spesifik kortikal alanların önemli fonksiyonları bulunmaktadır. Primer ve sekonder motor ve duyusal alanların klasik sınıflandırmasına uymayan bazı büyük serebral korteks alanları vardır. Bunlara asosiyasyon alanları adı verilir. Limbik sistem, kişinin korunması ve türün devamlılığının sağlanmasına yardımcı bir sistemdir. Bu sistem bellek, bağımlılık, stres ve plastisite oluşumunda birbiriyle etkileşimde olan ve serotonin, dopamin, noradrenalin, gamma aminobütirik asit (GABA), glutamat, asetilkolin gibi nörotransmitter sistemlerini barındıran spesifik bir nöronal ağdır. Korteksin medial kısmında bulunan hipokampus, beynin altına kıvrıldıktan sonra lateral ventrikülün alt yüzeyine doğru yükselir. Hipokampus, olfaktor korteksin bir parçası olarak gelişmiştir. En ilkel hayvanlarda hangi besinlerin yeneceğini, hangi objelerin kokularından tehlikeli olabileceğini ve yaşamsal birçok kararın alınmasında önemli rol oynamaktadır. Gebelikte statinlerin kullanımının teratojenik etkiye neden olmasıyla ilgili tartışmalı çalışmalar mevcuttur. Kolesterolu azaltarak gonadal steroidogenezisdeki potansiyel bir bozulma ile ilgili teorik endişeler, hayvanlarda kesin kanıtlarla desteklenmemiştir. Statinlerin, kortikal fetal beyin gelişimini ve metabolik anormallikleri in vivo ve in vitro önlediği, travmatik beyin hasarında hayvan modellerinde bilişsel eksiklikleri azalttıkları, nörogenezi arttırdıkları nöronal ölümü azalttıkları yetişkin ve yaşlı APP (Amiloid Precursor Protein) farelerinde serebrovasküler fonksiyonun eski haline getirilmesinde etkinlik gösterdikleri yapılan son çalışmalarda ortaya konmuştur. Bu çalışmada gebelik süresince pravastatin ve atorvastatin verilen sıçanların yavrularında öğrenme ve bellek deneyi yapılması planlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Öğrenme, bellek, atorvastatin, pravastatin, rat.
Preeklamptik ve izole intrauterin gelişme geriliği olan gebelerde umbilikal ve uterin arter doppler bulguları ve göbek kordonu plasenta bağlantısındaki (bağlantı sapı) bölgede inflamasyon, apoptozis ve anjiogenetik ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Preeklampsi (PE) sadece gebeliğe bağlı ortaya çıkan, doğumdan kısa bir süre sonra düzelen ve nedeni tam olarak bilinemeyen, erken dönemde fark edildiğinde tedavisi mümkün olan, geç dönemde ise anne adayının ve/veya bebeğin hayatını kaybetmesine neden olan ciddi bir hastalıktır. İntrauterin gelişme geriliği (İUGG) ikinci trimesterde ortaya çıkan, fetüsün gebelik haftasına göre olması gerekenden küçük olması durumudur (Total fetal ağırlık-TFA 10 persentilin altında). Tüm gebeliklerin %3-10'unda, doğumların ise yaklaşık %20'sinde İUGG görülmektedir. Maternal hipertansiyon veya daha önceki gebeliğinde İUGG öyküsü varlığında İUGG görülme olasılığının %25 ve üstünde olduğu bildirilmektedir. Dünya genelinde yenidoğan ölümlerinin en az %60'ına İUGG ile ilişkili düşük doğum ağırlığı eşlik etmektedir. Araştırmamız izole PE ve izole İUGG olan gebelerde patolojik durumları ilerlemeden erken tanı koymak ve müdahale etmek adına umbilikal ve uterin arter Doppler bulguları ve göbek kordonu plasenta bağlantısı (bağlantı sapı) bölgesinde inflamasyon, apoptotik ve anjiogenetik ilişkinin değerlendirmesini amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne Şubat 2021 ile Eylül 2022 tarihleri arasında başvuran, 30-40 hafta arası 30 izole preeklamptik, 30 izole İUGG olan gebe ile herhangi bir medikal problemi olmayan 20 sağlıklı gebe dahil edildi. Her üç grubun sosyodemografik, reproduktif, klinik bilgileri ve elde edilen ultrasonografik ve immunhistokimyasal veriler istatistiksel yöntemle değerlendirildi. Çalışmadaki tüm istatistiksel analizlerde p değeri 0,05'in altındaki sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Preeklamptik ve intrauterin gelişme geriliği olan gebe kadınların doğumdan önce yapılan ultrasonografik değerlendirmelerinde umbilikal ve uterin arter Doppler bulgularının kontrol grubundaki gebelerle kıyaslanmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Normal ve patolojik Doppler bulguları olan gebelerin göbek kordonu plasenta bağı (bağlantı sapı) bölgesindeki inflamasyon, apoptozis ve anjiogenetik ilişkinin değerlendirilmesi için kullandığımız BAX, TNF-α, ET-1 ve Kaspaz-3 immunhistokimyasal boyamaların düşük ve yüksek ekspresyonu ile Doppler bulguları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ancak PE ve İUGG olan gebelerin göbek kordonu plasenta bağı (bağlantı sapı) bölgesindeki inflamasyon, apoptozis ve anjiogenetik ilişkinin değerlendirilmesi için kullandığımız BAX, TNF-α, ET-1 ve Kaspaz-3 immunhistokimyasal boyamaların düşük ve yüksek ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızın, PE ve İUGG patofizyolojisinin araştırılmasına katkı sağlayacağını, yeni parametrelerin, markırların ve prediktif değerlerin saptanmasına yarar sağlayarak anne ve yenidoğan sağlığı üzerinde önemli bir pozitif etki yapabileceğini düşünmekteyiz. Hem PE hem de İUGG olan gebelerde umbilikal ve uterin arter Doppler velosimetrisinin tanıda yardımcı bir parametre olarak kullanılabilmesi ve plasentadaki apoptoz ve anjiogenetik ilişkinin değerlendirilmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olacağı kanaatindeyiz.
Kronik endometrit tanılı infertil kadınlarda endometrial İntegrin alfaV/beta3, Prokineticin-1, Östrojen reseptörü (ER), Progesteron reseptörü ekspresyonu ve kronik endometritin reproduktif prognoza etkisi
Giriş: Kronik endometrit reprodüktif dönemdeki kadınlarda fekundite ve fekundabilitide azalmaya neden olan, tedavi edildiğinde ise reprodüktif prognozda iyileşmelerin gözlendiği, endometriumun kronik ödematöz inflamatuar hastalığıdır. Prokineticin-1 (PK1), diğer adı ile Endokrin Gland Kaynaklı Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (EG -VEGF) endokrin glandlardan salınan üreme dokularına spesifik bir anjiyogenez faktörüdür. Endotel hücrelerinin büyümesini, yapısını ve işlevini düzenlemek ve modüle etmekte görevlidir, in vitro çalışmalarda reprodüktif hormonlar ile uyarıldığı bulunmuştur. İntegrin proteinlerinin ise implantasyonda rolü olduğu bilinmektedir, integrin αV/β3, embriyonik bağlanma için potansiyel bir reseptör olabilir. Endometrial östrojen ve progesteron reseptörlerinin ekspresyonunun da endometrial reseptivite ile ilişkili olduğu ve kronik endometritte düzeylerinin değiştiği bilinmektedir. Amaç: Çalışmamızın amacı kronik endometrit tanılı infertil kadınlarda endometrial İntegrin alfaV/beta3, Prokineticin-1, Östrojen reseptörü (ER), Progesteron reseptörü (PR) ekspresyonun seviyesini araştırmak ve kronik endometritin reprodüktif prognoza etkisini öğrenmektir. Gereç ve Yöntem: Kronik endometrit tanılı 20 infertil hasta ile 20 fertil kadından oluşan kontrol grubunun proliferatif fazda alınmış olan endometrial biyopsi örneklerinde immünohistokimyasal yöntemlerle ER, PR, EG-VEGF, İntegrin αV/β3 ekspresyonu seviyeleri skorlama sistemi kullanılarak değerlendirilmiştir. Ayrıca hastalar ile iletişime geçilerek reprodüktif hikayeleri öğrenilmiştir. Bulgular: ER ve PR ekspresyonu açısından kronik endometrit tanılı infertil hastalar ve fertil kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Glandüler ve stromal EG-VEGF ekspresyonları ise kronik endometrit grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p:0,035, p:0,002). Glandüler EG-VEGF H-skoru için yapılan ROC analizinde cut off skor 205 olarak saptanmış, EG-VEGF'nin kronik endometrit için diagnostik önemi olduğu, tanıda yardımcı potansiyel bir parametre olabileceği gösterilmiştir (AUC: 0.78, %90 spesifisite ve %60 sensitivite; %95 güvenlik aralığı (CI) (0.621-0.895); P <0.001). İntegrin αV/ β3 ekspresyonu hem stromal hem de glandüler H-skoru, kronik endometrit grubunda ve kontrol grubuna istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha düşük bulunmuştur. Sonuçlar: Kronik endometrit tanılı infertil hastalarda östrojen ve progesteron reseptörlerinin yanı sıra daha önce hiç üzerinde çalışma yapılmamış olan integrin αV/β3 ve EG-VEGF ekspresyonlarını inceledik. Sonuçlarımızın kronik endometrit tanısında ve patofizyolojisinin anlaşılmasında etkili olacağını düşünmekteyiz. Daha geniş örneklem kümesi ile yapılacak çalışmaların reprodüktif fonksiyonların geliştirilmesinde daha etkili olacaktır. Anahtar Kelimeler: Kronik endometrit, endometrial reseptivite, infertilite, histeroskopi, östrojen reseptörü, progesteron reseptörü, İntegrin αV/β3, EG-VEGF, Prokineticin-1
Preeklampsi olgularında angiopoietin-like protein 4 ve vascular endothelial growth factor-A düzeylerinin araştırılması
Preeklampsi obstetrideki en önemli komplikasyonlardan biridir. Gebeliklerin yaklaşık %2-8'sini etkilemektedir. Gebeliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan hipertansiyon ve proteinüri olarak tanımlanır ancak mevcut durum hipertansiyon ve proteinüriden daha öte, tüm vücudu ilgilendiren multisistemik ve kompleks bir sendromdur. Preeklampsi ve komplikasyonlarına bağlı her yıl dünyada yaklaşık 50.000 anne ve 900.000 bebek ölümü meydana gelmektedir, bu da tüm maternal ölümlerin yaklaşık %12'si demektir. Hastalığın başlangıcı ve klinik seyri tahmin edilemez. Bu nedenle hastalığın tanı ve tedavisinde güçlü araçlara ihtiyaç vardır. Angiopoietin benzeri proteinler insan vücudunda birçok dokudan eksprese edilmektedir. Angiopoietin benzeri proteinlerin angiogenez,inflamasyon, lipid metabolizması, glukoz metabolizması ve yara iyileşmesinde tespit edilmiş önemli görevleri vardır. Angiopoietin benzeri proteinler ile ilişkili olarak işlev gören diğer bir protein olan Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF) tüm büyüme faktörleri içerisinde üzerinde en çok çalışılan faktördür. Vasküler permeabilite faktörü ya da vaskulotropin olarakta bilinir. Beş izoformu tanımlanmıştır. Bunlar VEGF-A, B, C, D, E'dir. VEGF ailesinin her üyesi spesifik bir işleve sahip gibi görünmektedir. VEGF-A endotel hücrelerinde sitokin salınımı ve sentezinde, trombolitik ve pıhtılaşma yolaklarında görev alır. Küçük kan damarlarında vasküler geçirgenliği arttırıcı özelliği bulunmaktadır. VEGF-A embriyonal gelişim süresince aktif olan fizyolojik vaskülogenez yanında, postnatal dönemde yara iyileşmesi, ovülasyon, menstruasyon, kan basıncının regülasyonu ve gebelik gibi pek çok olayda da anjiogenezin kontrolünde etkin rol oynamaktadır. Fizyolojik anjiyogenezisin ve endotelyal fonksiyonların sürdürülmesinde önemli rolleri olduğu düşünülen ANGPTL4 ve VEGF-A preeklampsinin patofizyolojisini aydınlatmada dikkate değer bulunmuştur. Çalışmamızda angiopoietin like protein 4 ve vascular endothelial growth factor-a düzeylerinin preeklampsi ile komplike gebelerde gestasyonel hipertansiyon tanılı gebelere ve sağlıklı gebelere kıyasla anlamlı olarak değiştiği tespit edilmiştir (p<0.001). Anahtar kelimeler: angiopoietin like protein 4, vascular endothelial growth factor-a, preeklampsi, gebe, anjiyogenez,vasküler permeabilite.
Premenopozal ve postmenopozal kadınlarda interlökin 31 ve 33'ün osteoporoz üzerine etkisi
Amaç: Premenopozal ve postmenopozal kadın popülasyonunda interlökin (IL)-31 ve IL-33'ün kemik mineral yoğunluğuna etkilerini araştırmak Gereç ve yöntemler: Bu çalışma 2022 Mart- 2023 Mart tarihleri arasında, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran, son 6 ay içerisinde tarama amaçlı DEXA çekilen seksen iki kadın hastada yapılmıştır. Kırk postmenopozal kadın çalışma grubu, kırk iki premenopozal kadın kontrol grubu olarak seçildi. Hastaların özgeçmiş bilgileri, fizik muayene bulguları, laboratuar değerleri ve çekilen DEXA sonuçları hastanemiz sistemindeki dosyalarından öğrenilerek kaydedildi. Hastaların IL-31 ve IL-33 değerleri çalışıldı. Bulgular: Premenopozal ve postmenopozal grupta kemik mineral yoğunluğu normal ve azalmış olan kadınların interlökin seviyeleri ve diğer parametreler arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı. Ancak postmenopozal grupta yer alan osteopenili kadınlarda IL-31 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artış olduğu bulundu. Sonuç: IL-31 ve IL-33 gibi osteoporoz mekanizmalarında yer alan sitokinler ile osteoporoz arasında ilişki saptanmadı.
Endometrial hiperplazi ve erken evre endometrium kanserinde asprosin immünreaktivitesinin araştırılması
ÖZET Endometrium kanseri, belirli bir tarama testi olmamasına rağmen gelişmiş ülkelerde en sık tespit edilen jinekolojik kanser türüdür. Endometrium kanserinin büyük çoğunluğu erken evrede tespit edilebilmesine rağmen geç tespit edilen vakalarda ileri evre olması önemli mortalite nedenidir. Çalışmamızda endometriyal hierplazi ile Grade I endometrial adenokarsinomada asprosin immunreaktivitesi araştırıldı. Çalışmamızda proliferatif endometrium (n=20), basit atipisiz endometrial hiperplazi (n=20), basit atipili endometrial hiperplazi (n=20), kompleks atipisiz endometrial hiperplazi (n=20), kompleks atipili endometrial hiperplazi (n=20) ve Grade I endometrial adenokarsinoma (n=20) tanısı alan hastalara ait endometrium örnekleri (biyopsi ve rezeksiyonları) asprosin İmmünreaktivitesi için yapılan immünohistokimyasal boyamanın ışık mikroskobu altında değerlendirildi. Proliferatif endometrium grubu ile karşılaştırıldığında Asprosin İmmünreaktivitesi Basit atipisiz endometrial hiperplazi (p=0,662), Basit atipili endometrial hiperplazi (p=0,987), Kompleks atipisiz endometrial hiperplazi (p=0,834) ve Kompleks atipili endometrial hiperplazi (p=0,997) gruplarında benzer şekilde izlenmekte olup gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi. Proliferatif endometrium grubu ile karşılaştırıldığında Asprosin İmmünreaktivitesinin Grade I endometrial adenokarsinomada (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış olduğu gözlendi. Sonuç olarak Grade I endometrial adenokarsinomada asprosin immune reaktivitesi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmaktadır. Anahtar Kelimeler: asprosin, endometriyal hiperplazi, endometrium adenokarsinom
Adenomyozis tanısında ultrasonografik elastografi kullanımı; kontrollü prospektif çalışma
Adenomyozis histerektomi serilerinde %70 sıklığa kadar ulaşabilen; infertilite, kronik ağrı sendromu, anormal uterin kanama neden olabilen ve hatta birkaç vakada onkolojik potansiyeline rastlanmış olan bir hastalıktır. MR, ultrasonografi, BT, histereskopi gibi teknolojilerle tanı konulabilmektedir ancak kesin tanısı histopatolojik incelemeyle konulur. Ultrasonografik elastografi dokunun mekanik özelliklerini değerlendirmeye yarayan noninvaziv bir görüntüleme yöntemidir. Shear wave elastografi ise doku sertliği hakkında kantitatif bilgiler veren yöntemdir. Çalışmamıza Nisan 2021 ile Şubat 2022 tarihleri arasında hastanemizde çeşitli endikasyonlarla histerektomi planlanan 56 kadın hasta dahil edildi. Operasyon öncesi swe incelemesi yapılan hastaların uterus myometriyumu ve adenomyozis, leiyomyom gibi lezyonlarından ölçüm alındı. Toplam 69 ölçüm çalışmaya dahil edildi. Operasyondan sonra, alınan materyaller histopatolojik incelemelerine göre grup 1: normal myometriyum, grup 2: adenomyozis, grup 3: leiyomyom olarak gruplara ayrıldı. Swe ölçümünden elde edilen kPa cinsinden Emean değerleri histopatolojik sonuçlarla kıyaslandı. Kolmogorov smirnov ve shapiro-wilk testi yapıldı. Alıcı işlem karakteristiği (ROC) eğrisi ve eğrinin altındaki alan (AUC) analiz edildi. Gruplar arası ayrım için kesme noktası değeri, duyarlılık ve özgüllük ROC kullanılarak tanımlandı. P değeri <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Histopatoloji sonuçlarına göre adenomyozis grubunda en yüksek değerler ölçülürken normal grupta en düşük değerler ölçüldü. Elastografik ölçümlerin normal myometriyumla adenomyozisi ayırma başarısı %92, duyarlılığı %93.1, özgünlüğü %82.1 bulundu. Sonuç olarak çalışmamız ultrasonografik elastografinin adenomyozis tanısında kullanımının adenomyozisin normal myometriyumdan ayrımında başarılı olduğunu ancak leiyomyomdan ayırımında çok da başarılı olamadığını göstermiştir. Anahtar Kelimeler: adenomyozis, shear wave elastografi, bening uterin lezyonlar
Vajinal dokuda melanokortin, oksitosin, androjen reseptör düzeyi ve seksüel fonksiyonlarla ilişkisi
Cinsellik, cinsel doyumu ve iki insanın uyum içerisinde beraberliklerini içeren sosyal kurallar, değer yargıları ve tabularla belirlenmiş biyopsikososyal yönleri olan özel bir yaşantı olarak tanımlanabilir. Kadın cinsel işlevi üzerine yapılan araştırmalar, vajinanın işlevsel anatomisi ve fonksiyonu hakkındaki bilgi eksikliinin altını çizmektedir ve bu düşünceler, insan vajinasının pasif bir kanal olarak değil, daha ziyade, kadınların fiziksel reseptivite ve seksüel cevabı ile klinik olarak kasılma organı olarak rolünü vurgulamaktadır. Kadın cinsel tepkilerinin kontrolünde yer alan periferik nörokimyasal yollar büyük ölçüde bilinmemektedir ve karakterize edilmemiştir. Klinik çalışmalar, kadın cinsel tepkisinin kontrolünü içerebilecek bir dizi potansiyel nörotransmitter adayını ortaya çıkardı. Melanokortin ve oksitosinerjik nöron sistemlerinin ve androjenik yolakların kadın cinsel arzusu ve uyarılmasının düzenlenmesinde çok önemli roller oynadığı düşünülmektedir. Bu bilgiler doğrultusunda, distal anterior vajinal dokuda melanokortin, oksitosin ve androjen reseptör düzeylerini ve cinsel fonksiyonlarla bağlantısını araştırmayı amaçladık. Çalışma grubuna, sistosel ve vaginoplasti isteği tanısı ile opere edilen hastaların; kolporafi anterior operasyonu ile çıkarılan ve rutinde patolojik incelemeye gönderilmeyen anterior vajen dokuları dahil edildi, hastaların vajen dokusundaki melanokortin, androjen ve oksitosin reseptör analizi immünohistokimyasal yöntemle araştırılırdı. Cinsel fonksiyonların değerlendirilmesi için Female Sexual Function Index (FSFI) ölçeği operasyondan önce hastalara doldurtularak sonuçlar kayıt edildi. İstatistiksel analiz için Mann Witney U ve Student t testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Anterior distal vaginanın immunohistokimyasal değerlendirmesinde Melanokortin reseptörü, sitoplazmik boyanarak; skuamöz epitelde tespit edildi. Oksitosin reseptörü, sitoplazmik ve membranöz boyanarak; kas dokusunda, stromal hücrelerde, vasküler endotelyal hücrelerde, Androjen reseptörü, nükleer boyandı ve stromal ve vasküler endotel hücrelerinde tespit edildi. Melanokortin reseptörü ve androjen reseptörü boyanma yoğunluğu ile FSFI alt boyutları ve toplam puanı açısından anlamlı farklılık görülmedi. FSFI puanları karşılaştırıldığında Oksitosin reseptörü + 2 boyananların istek, uyarılma, orgazm ve FSFI toplam puanı + 1 boyananların puanından anlamlı yüksek bulundu. Sonuç olarak distal ön vaginada oksitosin reseptör yoğunluğunun cinsel fonsiyonlarla ilişkili olduğu düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Cinsel fonksiyon, vajen, melanokortin, androjen, oksitosin, immünohistokimya, FSFI.
Tedaviye dirençli atipisiz endometrial hiperplazilerde endometrial dokuda hyaluronan sentaz ve CD44 aktivitesinin araştırılması
Endometrial hiperplazi (EH), morfolojik endometrial değişikliklerin bir spektrumunu temsil eden bir uterus patolojisidir. Normal proliferatif endometrium ile karşılaştırıldığında, ağırlıklı olarak endometrial bez-stroma oranındaki artış ile karakterizedir. EH'nin klinik önemi, ilişkili endometrioid endometrial kansere ilerleme riskinde yatmaktadır ve EH'nin 'atipik' formları premalign lezyonlar olarak kabul edilmektedir. Hücre dışı matrisin ana polisakkarit bileşeni olan hyaluronan, hücre yüzeyi reseptörleri ve bağlayıcı moleküller ile etkileşimler yoluyla doku mimarisinin organizasyonunda ve hücre çoğalması ve göçü gibi hücresel fonksiyonların düzenlenmesinde önemli roller oynar. Ayrıca, ortaya çıkan kanıtlar, hyaluronan sentazların ve hyalüronidazların değiştirilmiş ekspresyonuna bağlı olarak hücre dışı matriste hyaluronan ve fragmanlarının birikmesinin, tümör mikro-ortamını yeniden şekillendirerek kanser gelişimini ve ilerlemesini güçlendirdiğini ileri sürmüştür. CD44, hyaluronan ve diğer birçok hücre dışı matris bileşeni için bir reseptör ve ayrıca büyüme faktörleri ve sitokinler için bir kofaktör olarak işlev görür. Biriken kanıtlar, CD44'ün, özellikle CD44v izoformlarının, kanser kök hücre (KKH) belirteçleri ve kendi kendini yenileme, tümör başlatma dahil olmak üzere KKH'lerin özelliklerini düzenlemede kritik oyuncular olduğunu göstermektedir. Bu retrospektif çalışmamızda endometrial hiperplazi tanısı almış olguların patoloji raporlarını tekrar gözden geçirdik. Atipisiz endometrial hiperplazi tanısı alan ve 6 aylık progesteron tedavisinden 6 ay sonraki endometrial biyopsi raporlarını tekrar inceledik. Rastgele seçilmiş proliferatif endometrium olguları kontrol grubu (n=20) olarak oluşturuldu. Atipisiz endometrial hiperplazi tanısı alan 60 olgunun her birinin tedavi öncesindeki ve tedavi sonrasındaki endometrial biyopsi sonuçları incelendi. Bu olguların parafin kesitlerinden 5 µm kalınlığında kesitler alınarak HAS 2 ve CD44 için immünohistokimyasal boyama yapıldı. Preparatlar ışık mikroskobunda değerlendirilerek her bir olgunun tedavi öncesi ve tedavi sonrası immünohistokimya skorları hesaplandı ve gruplar arasında istatistiksel karşılaştırma yapıldı. Çalışmamızın sonucunda HAS 2 immünreaktivitesinin proliferatif endometrium grubuna göre endometrial hiperplazi gruplarının tümünde anlamlı olarak arttığını gördük. Altı aylık tedavinin sonunda ise düzelen endometrial hiperplazi grubunda HAS 2 immünreaktivite skorunun 6 ay önceki skora göre anlamlı olarak azaldığını, proliferatif endometrium grubundaki skorla benzer olduğunu gördük. Altı aylık tedavi sonrası düzelmeyip persiste eden grubumuzda ise proliferatif gruba ve düzelen endometrium grubundaki HAS 2 immünreaktivite skoruna göre ise yüksek seyretti. Yine çalışmamızın sonucunda CD44 immünreaktivitesinin proliferatif endometrium grubuna göre endometrial hiperplazi gruplarının tümünde anlamlı olarak arttığını gördük. Tedaviye direnç gösteren hiperplazi grubu ile tedavi sonrası düzelen grup arasında ise CD44 immünreaktivitesi açısından anlamlı bir fark saptamadık. Sonuç olarak, progesteron tedavisi alan endometrial hiperplazi olgularının ilk biyopsilerine göre ikinci biyopsilerinde HAS 2 immünreaktivite skorunda anlamlı azalma yok ise bu olguların dirençli hiperplazi grubuna dahil olup maligniteye ilerleme potansiyeline daha fazla sahip olabileceği beklenebilir. Bu konuda olgu sayılarının fazla olduğu daha ileri çalışmalar yapılabilir. Anahtar Kelimeler: Endometrial hiperplazi, kanser, HAS 2, CD44
Ovaryen hiperstimülasyon sendromu oluşturulmuş rat modelinde Resveratrolün etkileri
Ovaryen hiperstimulasyon sendromu (OHSS) infertil kadınlarda gonadotropinlerle foliküler gelisimi sağlamak amaçlı ovaryen stimülasyon sırasında ortaya çıkan hayatı tehdit eden komplikasyonları olan bir sendromdur.Vasküler geçirgenlikte artısa bağlı asit ve plevral effüzyon ile karakterize kliniği olan bu sendromda birincil şüpheli faktör vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)' dür. OHSS patogenezinde baska faktörlerinde rol oynadığı düsünülmektedir.OHSS' nin olusumundan çesitli mekanizmalar sorumlu tutulmakla birlikte, OHSS' nin olusumu ve devamında inflamatuar yanıtın ve anjiogenezisin önemli rol oynadığı gösterilmistir. Bizim çalısmamızın amacı, antiinflamatuar ve anjiogenezisi inhibe edici etki gösteren resveratrolün rat OHSS modelinde etkilerini arastırmaktır.OHSS' de deney modeli olarak immatür wistar disi rat kullandık. Toplam 24 rat çalısmaya alındı ve 4 gruba ayrıldı. 6 tanesi kontrol grubu olarak ayrıldı, 6 tanesinde hafif OHSS ve 12 tanesi de iki esit gruba bölünerek bunlarda da ciddi OHSS olusturuldu. Gonadotropinlerle ovarian stimulasyon yapılarak hafif ve ciddi OHSS olusturulan ratlardan, ciddi OHSS gelisen gruplardan birine tedaviolarak 60 mg/kg resveratrol verildi. Gruplar, vücut ağırlıkları, over ağırlıkları, periton sıvısında VEGF ve IL-6 düzeyleri, VEGF ekspresyonu, antral, atretik folikül ve korpus luteum sayıları over yönünden karsılastırıldı. Grup 4 periton sıvısı VEGF ortalama değerleri, ortalama histopatolojik skorları ve ortalama corpus luteum sayıları, grup 3 (siddetli ohss grup) ile karsılastırıldığında istatistiksel olarak düsük bulunmustur. Atretik folikül sayısı grup 3 ile kıyaslandığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmustur. Grup 4 Periton sıvısı IL6 değerleri grup 3 ile karsılastırıldığında istatistiksel anlam ulasmasada düsme trendinde bulunmustur.Resveratrol, anti-inflamatuar etki göstererek ve anjiogenezisi olumsuz yönde etkileyerek VEGF ekspresyonu azaltmıstır.
Açıklanamayan infertil hastalarda intrauterin inseminasyon tedavisi öncesi pertubasyonun gebelik oranları üzerine etkisi
Bu prospektif randomize çalışmada açıklanamayan infertil hasta gruplarında KOH + İUİ tedavi protokolüne ek olarak pertubasyon işleminin gebelik sonuçlarına olan etkisi değerlendirilmiştir. Çalışmaya toplamda 180 hasta katılmış, bu hastalardan 79'una inseminasyon öncesi pertubasyon işlemi uygulanmıştır. Pertubasyon uygulanan hasta grubundan 1 hastaya takibinde inseminasyon yapılmadığından çalışma dışı bırakılmıştır.Açıklanamayan infertil hasta grubunun demografik özellikleri çalışma ve kontrol grubunda benzerlik göstermektedir.Çalışma ve kontrol gruplarının gebelik oranları karşılaştırıldığında; çalışma grubundan toplamda 14 hasta (%17,8) gebe kalmıştır. Bu hastalardan 3' ü (%3,8) biyokimyasal gebelikle, 1' i (%1,3) abortus ile, 10' u (%12,7) canlı doğum ile sonuçlanırken kontrol grubunda ise toplamda 24 hasta (%23,8) gebe kalmıştır. Bu hastalardan 1' i (%1) biyokimyasal gebelikle, 3' ü (%3) abortus ile ve 20' si (%19,8) canlı doğum ile sonuçlanmıştır. Bu sonuçlar iki grup arasında karşılaştırıldığında tüm gebelik oranları ve canlı doğum oranları arasında anlamlı fark saptanmamıştır ( p>0,05 ). İki grubun toplamda gebelik kayıplarına bakıldığında tüm gebeliklerin yaklaşık %21'i kaybedilmiştir. Bu oran doğal sikluslarda beklenen gebelik kaybını geçmemektedir. İki grubun gebelik kayıpları karşılaştırıldığında da istatistiksel anlamlı fark gözlenmemektedir ( p>0,05 ).Tüm sonuçlar değerlendirildiğinde homojen bir hasta grubu içinde yapılan bu çalışma sonucunda KOH + İUİ tedavi protokolüne ek olarak pertubasyon işlemi uygulamanın gebelik sonuçlarına etkisinin olmadığı saptanmıştır.Anahtar kelimeler: Açıklanamayan infertilite, pertubasyon, gonadotropin
Rat ovaryan hiperstimülasyon modelinde Relcovaptan'ın GNRH antagonisti ile karşılaştırmalı etkileri
Günümüzde infertilite gebe kalma yaşının yükselmesi, pelvik inflamatuar hastalık gibi fertiliteyi etkileyen hastalıkların artması ve buna benzer birçok nedenden dolayı giderek daha fazla çifti etkilemektedir.Üremeye yardımcı teknikler yaygın olarak kullanılmakta ve ovaryan stimülasyon uygulanan siklusların yaklaşık %3?6' sında ovaryan hiperstimülasyon sendromu ile karşılaşılmaktadır.Vasküler geçirgenlikte artışa bağlı assit ve plevral effüzyon ile karakterize kliniği olan bu sendromda birincil şüpheli faktör vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF)' dür. OHSS patogenezinde başka faktörlerin de rol oynadığı düşünülmektedir.Bu faktörler arasında arginin vazopressin VEGF' yi önemli bir şekilde stimüle ederek vasküler permeabilitenin oluşumunda rol oynamaktadır.Bizim çalışmamızın amacı vazopressin V1a reseptörlerini bloke ederek VEGF stimülasyonunu inhibe eden Relcovaptan®(SR49059)' ı kullanarak OHSS oluşumunu engellemekti. OHSS' de deney modeli olarak immatür wistar disi rat71kullandık. Toplam 30 rat çalısmaya alındı ve 5 gruba ayrıldı. 6 tanesi kontrol grubu olarak ayrıldı ve bunlara deney süresinde sadece salin infüzyonu yapıldı. Geri kalan 4 grupta PMSG kullanılarak ovaryan hiperstimülsayon uygulandı ve deneyin 5. günü hCG yapıldı. HCG gününde ve bir sonraki günde bir gruba GnRH antagonisti sabah akşam, diğer iki gruba ise farklı dozlarda (0.3 mg, 0.15 mg) günde iki kez Relcovaptan uygulandı. 4. grup olan OHSS grubuna ise hiçbir tedavi uygulanmadı.Gruplar; vücut ağırlıkları, toplam over ağırlıkları, periton sıvısında VEGF miktarı, korpus luteum, antral ve atretik foliküller açısından karşılaştırıldı.Çalışmamızın sonucuna göre periton VEGF düzeyleri başta olmak üzere, vücut ağırlıkları ve toplam over ağırlıkları her üç tedavi grubunda OHSS grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Relcovaptan, OHSS, VEGF, Rat, Vazopressin inhibitörü.
Tiroid otoantikoru pozitif olan invitro fertilizasyon hastalarında prednisolon tedavisinin gebelik hızına etkisi
İVF programında, yüksek antitiroid antikoru olan kadınlarda metilprednizolon tedavisinin gebelik oranlarına etkisi- Retrospektif vaka-kontrol çalışması.Son çalışmalarda anti-tiroid antikor pozitifliğinin asiste reprodüktif tedavide düşük gebelik oranları ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Metilprednisolon tedavisi, lokal inflamasyonu azaltmak ve gelişmekte olan embriyo için uygun immun tolerans sağlamak için tavsiye edilmiştir. Önceki çalışmalarda prednizolon ile birlikte asetilsalisilat ya da tiroid hormon tedavi kombinasyonu araştırılmıştır. Bu çalışmanın amacı sadece metilprednisolon tedavisinin, İVF-ET tedavisi alan antitiroid antikor pozitifliği olan kadınlardaki gebelik oranlarının artışına etkisini araştırmaktır. Çalışmamızın bir alt grubu olarak tiroid hormon replasmanı alan hastalar ikincil kontrol grubu olarak ele alınmıştır.Bu retrospektif, vaka-kontrol çalışmada, antitiroid antikor normal sınırların üstünde olan 158 hasta, anti-T > 64 IU/ml ve anti TPO > 57 IU/ml olanlar, araştırmaya dahil edildi ve 3 gruba ayrıldı. Grup 1: 16mg/gün metilprednisolon tedavisi oosit toplanışından itibaren 14 gün verilen ve eğer gebelik var ise 21 gün daha 4mg/gün olarak devam edilen (n=44). Grup 2: levotiroksin-devamli + 16 mg/gün metilprednisolon tedavisi oosit toplanışından embriyo transferine kadar (ortalama 3.7 gün) alt kontrol grubu olarak alındı (n=41). Grup 3: 16 mg/gün metilprednisolon tedavisi oosit toplanışından embriyo transferine kadar (ortalama 3.6 gün) kontrol grubu olarak verilen (n=73).Araştırma sonucunda şu bulgulara ulaşıldı; Prednisolone kullanmak gebelik hizini %32 den %43 e arttirmasina ragmen, bu %11 artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0.20). Ortalama standart olarak sadece 3.7 gün metilprednisolon alan hastalar bile normalden daha fazla gebe gebe kalıyor olabilir. Anti T seviyesi, grup 1'de 115,2 ± 121,5 ten 86,85 ± 88,2 ye düşerken, %26 anlamli bir azalma oluşturmuştur (p=0,047). Grup3 te ise 214,3±380,6 den 251,1±444,3 ve istatistiki anlamlı olarak %14 arttığı izlenmiştir (p=0.027).Anti TPO, prednisolone uzun süreli kullanan grupta 658,9±1060,8 den 539,3±907,8 ye % 18 azalmiştir (p=0.007). Grup 3 ise 313,3±682,1 ten 741,6±1343,6 istatistiki olarak %136 anlamlı arttığı izlenmiştir (p=0.000)Prednisolonun uzun süreli kullanımı olup(grup 1) gebe kalmış hastaların Anti TPO düzeyleri, grup 3'ün gebe kalamiyan grubuyla karşılaştırıldığında % 82 anlamli bir düşüş izlenmiştir. Bu bulgu prednizolon uzun süreli kullanımının Anti TPO seviyesini düşürerek gebe kalmaya yardimci oluyor olabilir.Prednisolonun uzun süreli kullanımı olup(grup 1) gebe kalmış hastaların Anti TPO seviyeleri, Anti T seviyeleri ile karşılaştırıldığında, prednisolonu uzun süre almamış ve gebe kalmamış hastaların değerlerine göre % 51.2 daha fazla baskılanmış bulunmuştur. Bu bulgu belki de asil gebelik arttirici etkinin Anti T'den ziyade Anti TPO daki azalmadan kaynaklandığını göstermektedir.Ovülasyon indüksiyonu tekniklerinin indüklediği olası immün mekanizmaların antitiroid antikor düzeylerini yükselttiği ve bu antikorların implantasyonu etkilediği görülmektedir. Bu araştırma sadece kortikosteroidlerle immünterapinin, tiroid otoantikorları yüksek olan İVF-ET tedavisi alan hastalarda oto antikorlari duzeyini azaltarak klinik gebelik oranlarını arttırır hipotezini desteklemektedir.Anahtar Kelimeler: Tiroid otoantikoru, Metilprednisolon, İnfertilite, İn vitro fertilizasyon.
İntrauterin gelişme geriliğinde elabela hormon düzeyinin araştırılması
Bu çalışmadaki amacımız; intrauterin Gelişme Geriliği (İUGG) olgularında serum Elabela düzeylerinin belirlenmesi ve etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmaya İUGG tanısı konulan 50 olgu (Grup 1) ile normal gelişim gösteren 50 olgu (Grup 2) dâhil edildi. Hastaların obstetrik ve demografik özellikleri, serum Elabela düzeyleri, doppler parametreleri ve diğer ultrasonografik parametreleri kayıt altına alındı. Normal dağılım gösteren sürekli değişkenlerin karşılaştırmasında Bağımsız T testi, normal dağılım göstermeyen sürekli değişkenlerin karşılaştırmasında ise Mann Whitney U testi kullanıldı. p<0,05 anlamlı kabul edildi. Doğumun gerçekleştiği gebelik haftası Grup 1'de 36,35±1,29 ve Grup 2'de 38,16±0,94 olarak tespit edildi. Fetal ağırlık her iki grup için sırasıyla 2498,20±465,92 ve 3179,44±387,99 gr. olarak bulundu. Serum Elabela düzeyleri Grup 1'de 15,05±9,03 ve Grup 2'de 8,96±4,33 ng/ml olarak bulundu. Diyastolik arteryel tansiyon değeri Grup 1'de 77,00±9,53 ve Grup 2'de 72,60±13,37 mmHg. olarak bulundu. Değerler istatistiksel açıdan anlamlı bulundu. Olguların sağ uterin arter Pulsatilite indeksi (Pİ), sol uterin arter Pİ, orta serebral arter (MCA) Pİ ve serebro-plasental oran (CPR) değerleri de istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bilateral uterin arter Pİ değerleri Grup 1'de daha yüksek iken, MCA Pİ ve CPR değerleri Grup 2'de daha yüksek bulunmuştur. Umbilikal arter Pİ değeri Grup 1'de daha yüksek olmasına rağmen, istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Olguların yaş, gebelik sayısı, parite, küretaj sayıları, sistolik arteryel tansiyon değerleri ile yenidoğan kordon pH değeri, 1. ve 5. dakika APGAR skorları benzer olup istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Çalışmamızda İUGG ile komplike olmuş gebeliklerde, kontrol grubuna göre serum Elabela düzeyleri istatiksel açıdan anlamlı olarak yükseldiği tespit edildi. Anahtar kelimeler: Gebelik, intrauterin gelişme geriliği, Elabela.
Rat over torsiyon-detorsiyon modelinde n-asetilsisteinin asprosin immünoreaktivitesi üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada torsiyon-detorsiyon modeli oluşturulan ratlarda, antioksidan bir madde olan N-asetilsisteinin (NAS) over rezervine etkisi araştırılmıştır ve asprosin düzeyleri incelenmiştir. Deneysel çalışmamız için 35 adet dişi Wistar Albino rat kullanıldı. Ratlar 5 eşit gruba ayrıldı. Kontrol grubuna sadece laparatomi uygulandı. Sham grubuna ovaryan sütur atıldı. NAS grubuna laparotomiden 30 dakika önce intraperitoneal (İP) tek doz NAS 100 mg/kg/gün verildi. Torsiyon-detorsiyon grubunda overler 3 saatlik torsiyon edilip sonra 3 saat detorsiyonda bırakıldı. Torsiyon-detorsiyon+NAS grubunda overler torsiyon-detorsiyon edildi ve detorsiyondan 30 dakika önce NAS verildi. Daha sonra tüm grupların overleri ve kan örnekleri alınıp ratlar sakrifiye edildi. Dokularda asprosin immünoreaktivitesi, kanda asprosin düzeyleri, anti müllerian hormon (AMH), total oksidan seviyesi (TOS) ölçüldü. AMH düzeyleri, tüm gruplarda benzer olup istatistiksel olarak herhangi bir farklılık izlenmedi (p>0,05). TOS düzeyleri, Kontrol, Sham ve NAS gruplarında benzerdi (p>0,05). Kontrol grubu ile kıyaslandığında, Torsiyon grubunda TOS düzeyleri artmış izlendi (p=0,016). Torsiyon grubu ile kıyaslandığında ise Torsiyon+NAS grubunda TOS düzeyleri azalmış gözlendi (p=0,032). Asprosin düzeyleri, Kontrol ve Sham gruplarında benzerdi (p>0,05). Asprosin, NAS (p=0,002), Torsiyon (p=0,003) ve Torsiyon+NAS (p=0,010) gruplarında azalmış olarak izlendi (p=0,016). Torsiyon grubu ile kıyaslandığında ise Torsiyon+NAS grubunda Asprosin düzeyleri artmış gözlendi (p=0,008). Sonuç olarak N-asetilsisteinin oksidatif hasarı azalttığı ve torsiyonda faydalı olduğu gözlenmiştir. Asprosin proteinin ise iskemi-reperfüzyon hasarı ile ilişkili olduğu, torsiyonda azaldığı, NAS uygulaması ile düzeyinin arttığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: rat, ovaryan torsiyon-detorsiyon, asprosin, N-asetilsistein, iskemi-reperfüzyon hasarı.
Ovaryan hiperstimülasyon sendromu patofizyolojisinde TRPM2 iyon kanalı ve CHRM1 aktivitelerinin araştırılması
Bu çalışmada ovaryan hiperstimülasyon sendromu (OHSS) oluşturulan ratlarda, OHSS patofizyolojisinde TRPM2 iyon kanalları ve CHRM1 aktiviteleri araştırılmıştır. Çalışmada 14 adet, 22 günlük immatür dişi Wistar Albino cinsiratın rastgele seçilen 7'sine 10 IU FSH dört gün subkutan ve beşinci gün 30 IU human koryonik gonadotropin verilerek ovaryan hiperstimülasyon oluşturuldu.. Grup 1 (n=7) 27 günlük normal, Grup 2 (n=7) 27 günlük OHSS oluşturulan grup olarak ratlar ikiye bölündü.Daha sonra tüm grupların overleri ve kan örnekleri alınıp ratlar sakrifiye edildi.Serumda VEGF, IL1, IL6, IL10, TNFα ve MDA düzeyleri,dokudaTRPM2 ve CHRM1 aktiviteleri ölçüldü. IL1 ve IL6 düzeyleri, iki grupta da benzer olup istatistiksel olarak herhangi bir farklılık izlenmedi (p>0,05). Kontrol grubu ile kıyaslandığında, OHSS grubunda IL10 (p=0,038), TNFα (p=0,007), VEGF (p=0,0017), MDA (p=0,004) düzeyleri artmış izlendi. Kontrol grubu ile kıyaslandığında, OHSS grubu over dokusunda CHRM1 (p=0.001) ve TRPM2 (p=0.001) aktiviteleri artmış izlendi. Sonuç olarak, OHSS'de çok farklı mediyatörler ve sistemler patolojiden sorumludur. TRPM2 iyon kanalları ve CHRM1 aktivitesindeki artışlar OHSS patofizyolojisine farklı bir bakış açısı oluşturmaktadır.
Apikal prolapsuslu kadınların vajen dokusunda asetilkolin ve oksitosin reseptörünün immünohistokimyasal analizi ve cinsel fonksiyonlarla ilişkisi
Pelvik organ prolapsusu (POP), pelvik organların bulundukları anatomik yerleşim yerinden daha alt seviyeye inmesi olarak tanımlanmaktadır. POP hayatı tehdit eden bir hastalık olmasa da hastaların hayat kalitelerini belirgin olarak bozmakta, iş, aile ve cinsel yaşamlarında sınırlılıklara neden olmaktadır. Pelvik organ prolapsusunun patofizyolojisi tam olarak bilinememekte, genetik ve çevresel etkenlerin rol oynadığı düşünülmektedir. POP'lu hastaların uterosakral ligament ve vajeninde düz kas hücre çekirdeğinin boyutunda önemli ölçüde azalma görülmüştür. Oksitosin ve asetilkolinin de düz kas hücrelerindeki rolü bilinmektedir. Bizim çalışmamızda da düz kaslar üzerine etkisi ortaya konulmaya çalışılan oksitosin ve asetilkolinin pelvik relaksasyonda rolü olabileceği ve uterin destek dokularındaki ekspresyonlarının prolapsus ile bağlantılı olabileceği düşünülmüştür. Cinsellik, insan yaşamının en önemli parçalarından biri olan biyopsikososyal bir olaydır. İnsanda cinsel uyarana gösterilen fizyolojik tepkide asetilkolin ve oksitosin görev almaktadır. Biz de çalışmamızda POP'lu hastalardaki asetilkolin ve oksitosin düzeylerine bakarak, cinsellik üzerine etkisini bulmayı planladık. Bu çalışmaya 27 POP nedeniyle, 29 POP dışında benign jinekolojik sebeplerle opere olan toplam 56 hasta dahil edildi. "International Continence Society''nin (ICS) önerdiği "pelvik organ prolapsus quantification'' (POPQ) sistemiyle evrelendirilen hastaların vajen dokusundaki asetilkolin ve oksitosin reseptör analizi immünohistokimyasal yöntemle araştırılırken, bu dokuların asetilkolin ve oksitosin miktarları ise Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay yöntemiyle tayin edildi. Sonuç olarak, POP'u olan ve olmayan hastalarda asetilkolin ve oksitosin reseptörleri arasında fark, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ancak ağrı ve uyarılma dışındaki cinsel fonksiyonların POP olmayan hastalarda daha iyi olduğu gözlendi. Asetilkolin ve oksitosin miktarı arttıkça da cinsel fonksiyonlarda iyileşme izlendi. Bu nedenle asetilkolinin ve oksitosinin cinsel fonksiyonlarda iyileşme için kullanılabilecek bir tedavi seçeneği olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: pelvik organ prolapsusu, vajen, asetilkolin, oksitosin, immünohistokimya
Seröz overyan tümörlerde subfatin ve asprosin ekspresyonlarının immünohistokimyasal ve ELISA yöntemi ile taranması
Over kanserinde, seröz karsinomlar hızlı seyri nedeniyle jinekolojik kanserler arasında önem kazanırlar. Over kanseri mortalite oranlarına bakıldığında kansere bağlı ölümlerde ilk 5 sıradadır. Kabul edilen bir erken tanı yönteminin olmaması da mortalite artırıcı önemli nedenlerdendir. Epitelyal Over Tümörlerinin yarısından fazlasını Seröz Overyan Tümörler oluşturur. Epitelin proliferasyon ve atipisine göre de tümörler benign, borderline ve malign kategorilerine ayrılmaktadır. Tanıda en çok kullanılan metod pelvik muayene, transvaginal USG ve serum CA-125 değerleridir. Over kanseri için bilinen ucuz, emniyetli ve basit bir tarama yöntemi yoktur. Kanserli hücrelerin; immünolojik faktörler, inflamasyon, glukoz metabolizması, termoregülasyon, apoptoz ile yakından ilişkisi olduğu bilinmektedir. Bu nedenle hızlı glukoz salınımında, apoptoz ve inflamatuar mekanizmalarda rolü bulunan glukojenik bir protein olan asprosinin, benzer etkilere ek olarak egzersiz ve soğuk basınç ile ilişkili Meteorin-like proteinin kanserle ilişkisini araştırdık. Glukoz tüm yaşayan canlılar için enerji kaynağıdır. Kanser hücreleri hızlı bölündükleri için glukozu sağlıklı hücrelerden daha fazla kullanmaktadır. Glukoz metabolizmasını regüle eden, daha önce bu yönden çalışma yapılmamış subfatin ve asprosinin Seröz Overyan Tümörlerde kaderinin nasıl değiştiğini İmmüno histokimyasal ve ELISA yöntemi ile araştırdık. Sonuç olarak asprosin ve subfatinin kanserli grupta diğer gruplara oranla belirgin azaldığı belirlenmiştir. Subfatin ve asprosin malign transformasyonun metabolik kontrolüne aracılık eder. Bu çalışma, subfatin ve asprosinin seröz overyan tümörlerde, kanser fizyopatolojisinde önemli roller oynadığını düşündürmektedir. Bu veriler asprosin ve subfatinin tümör belirteci olabileceği, farklı kanser grupları arasında farklı eğilimler göstererek ayırıcı tanıda öncülük edeceği fikrini ve belki tedavi amaçlı kullanımını gündeme getirecektir. Anahtar kelime: Asprosin, Metrnl, Subfatin, Meteorin-Like protein, seröz over kanseri.
Preeklampsi olgularında prohibitin düzeylerinin araştırılması
Preeklampsi obstetrideki en önemli komplikasyonlardan biridir. Gebeliklerin %2-7'sini etkilemektedir. Gebeliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan hipertansiyon ve proteinüri olarak tanımlanır ancak mevcut durum hipertansiyon ve proteinüriden daha öte, tüm vücudu ilgilendiren multisistemik sistemik ve kompleks bir sendromdur. Preeklampsi ve komplikasyonlarına bağlı her yıl dünyada yaklaşık 50. 000 anne ve 900. 000 bebek ölümü meydana gelmektedir, bu da tüm maternal ölümlerin yaklaşık % 12'si demektir. Hastalığın başlangıcı ve klinik seyri tahmin edilemez. Bu nedenle hastalığın tanı ve tedavisinde güçlü araçlara ihtiyaç vardır. Prohibitinlerin (PHB), hücresel lokalizasyonları ve hücre tipleriyle tanımlanabilecek birçok fonksiyonu olduğu bildirilmiştir. Prohibitinlere atfedilen fonksiyonlar arasında nükleer transkripsiyon, plazma zarı lipid iskelet proteini ve mitokondri içinde bir mitokondriyal morfojenez ve apoptoz düzenleyici olarak bulunur. Ayrıca, indüklenmiş oksidatif stres PHB ifadesiyle ilişkilendirilmiştir. Endotel hücrelerinde, PHB'nin down-regülasyonu, mitokondriyal reaktif oksijen türlerinin (ROS) üretiminin artması ve hücresel yaşlanma ile sonuçlanmıştır. Prohibitin aktivite dizisi, bu proteinlerin, iltihaplanma, obezite ve kanser dâhil olmak üzere çeşitli hastalık durumları için çekici terapötik hedefler olabileceğini düşündürmektedir, ancak hücreye bağlı fonksiyonlarının daha iyi anlaşılması zorunlu görünmektedir. Preeklampsinin patofizyolojisi ve prohibitinin hücresel düzeydeki etkileri göz önüne alındığında prohibitini preeklampsinin patofizyolojisini aydınlatmada dikkate değer bulduk. Çalışmamızda olarak prohibitin düzeylerinin ağır preeklampsi ve preeklamsi ile komplike gebelerde sağlıklı gebelere kıyasla anlamlı olarak arttığını gördük (p<0. 001). Bu çalışma prohibitinin preeklampsinin fizyopatolojisinde roller oynadığını göstermektedir. Bu veriler ışığında prohibitinin preeklamsinin tanı ve tedavisinde kullanımı düşünülebilir. Anahtar kelimeler: prohibitin, preeklampsi, gebe, oksidatif stres, apotozis.
Açıklanamayan infetilite ve hafif erkek faktörü olan çiftlerde klomifen sitrat ve gonadotropinler ile yapılan intrauterin inseminasyon sikluslarında gebelik oranlarının karşılaştırılması: Prospektif randomize çalışma
Bu prospektif randomize çalışmada açıklanamayan ve hafif erkek subfertilitesi olan çiftlerde KOH/İUİ siklusları için kullanılan gonadotropin ve klomifen sitratın başarıya etkisi değerlendirilmiştir. Bu amaçla, İUİ tedavilerinde toplam 219 çifte ait 329 siklüsta gonadotropin ve klomifen sitratın etkinliği karşılaştırılmıştır.Total gruptan ( açıklanamayan ve hafif erkek faktörü birlikte ) elde edilen verilere göre, gonadotropin grubunun hasta başına ham gebelik ( % 47,7; 52/109), klinik gebelik ( % 43,1; 47/109 ) ve canlı doğum ( % 37,6; 41/109 ) oranlarının klomifen sitrat grubundaki ham gebelik ( % 28,2; 31/110 ), klinik gebelik ( % 28,2; 31/109 ) ve canlı doğum (% 20; 22/110 ) oranlarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır ( p<0,05 ). Gonadotropin grubunun siklüs başına ham gebelik ( % 31,4; 53/169 ), ve canlı doğum ( % 24,3; 41/169 ) oranları klomifen sitrat grubundaki ham gebelik ( % 20,6; 33/160 ), ve canlı doğum (% 13,8; 22/160 ) oranlarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır ( p<0,05 ). Gonadotropin grubundaki siklus başına klinik gebelik (% 28,4; 48/169 ) ile klomifen sitrat grubundaki siklus başına klinik gebelik ( % 20; 32/160 ) oranları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptanmıştır ( p>0,05 ). Tüm hastalarda elde edilen gebelik kayıp hızı ortalama % 26,7 olarak bulunmuştur. Gonadotropin ve klomifen sitrat grubunda düşük oranları arasında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (% 33,3 vs % 22,6 p> 0,05 ). Siklus başına elde edilen klinik gebelikler beraber değerlendirildiğinde çoğul gebelik oranı % 11,2 olarak bulunmuştur.Bu çalışmanın sonucunda KOH / İUİ siklüslarında gonadotropin kullanımının klomifen sitrat kullanımına göre gebelik hızı üzerinde olumlu etki ettiği gösterilmiştir.
Gestasyonel diabetes mellitusta serum irisin düzeyinin araştırılması
Gebelikte en sık karşılaşılan metabolizma bozukluğu Diabetes Mellitus (DM)'dur. Gestasyonel Diabetes Mellitus (GDM) gebelikte ilk kez ortaya çıkan veya gebelik sırasında tanı konulan glukoz tolerans bozukluğudur. Özellikle gebeliğin son dönemlerinde glukoz metabolizması, hızla büyümekte olan fetüse glukoz ve aminoasitleri yönlendirerek annenin enerji ihtiyacının alternatif kaynaklardan (serbest yağ asitleri, ketonlar ve gliserol) sağlanması şeklinde düzenlenir. Temel fonksiyonu beyaz yağ dokusunu, kahverengi yağ dokusuna çevirerek enerjinin ısı olarak ortaya çıkmasını sağlamak olan ve egzersizle uyarılan irisin; kilo kaybı, insülin direncinde azalma, şişmanlık ile ilişkili olması, glukozun düzenlenmesi ve lipid metabolizmasında ki etkileri gibi birçok fizyolojik özelliğinin olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada; GDM'li hastalarda enerji metabolizmasında görev alan yeni bir hormon olan irisin düzeyinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde GDM tanısıyla takip edilen 40 gebe (Grup1) ve gebeliğinde herhangi bir problemi olmayan sağlıklı 40 gebe (Grup2) olmak üzere toplam 80 hasta dahil edildi. Bu gruplar da kendi içerisinde GDM'li ikinci trimesterinde 20 hasta (Grup1A), GDM'li üçüncü trimesterinde 20 hasta (Grup1B) ve sağlıklı ikinci trimesterinde 20 hasta (Grup 2A), sağlıklı üçüncü trimesterinde 20 hasta (Grup 2B) olmak üzere 4 alt gruba ayrıldı. Çalışmamızda kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında 2.trimesterda daha yüksek olmak üzere (263,70±127,69 ng/ml) GDM gruplarında serum irisin düzeyleri anlamlı olarak artmış bulundu. Sonuç olarak yaptığımız bu çalışmada; GDM' li gebelerde serum irisin düzeylerinin kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek olduğu, BMI ile irisin arasında bir korelasyon olmadığı, ileride yapılacak çalışmalarda fiziksel aktivite ve egzersizin sorgulanmasının gerekliliği, daha kapsamlı deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu ve GDM ile irisin arasındaki fizyopatolojik mekanizmalar aydınlatılabildiği takdirde klinik olarak irisin ile ilgili tedavi seçeneklerinin olabileceği kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Gebelik, Gestasyonel Diabetes Mellitus, İrisin, Vücut Kitle İndeksi
Tri̇kloreti̇len uygulanan ratların over dokularina vi̇tami̇n D ni̇n etki̇leri̇
Trichloroethylene (TCE), bir klorinli hidrokarbondur ve yaygın kullanımından dolayı insanlar çevresel bir kirletici olarak sıklıkla maruz kalırlar. TCE ile yapılan birçok çalışmada TCE nin karaciğer, böbrek, testis ve over dokuları üzerine toksik etkileri gösterilmiştir. Vitamin D ve metabolitleri vitaminden çok hormon ve hormon öncülleridir. Birçok çalışmada Vitamin D3'ün antioksidatif etkileri görülmüştür. Bu çalışmada TCE uygulanan sıçanların over dokularına Vitamin D'nin etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 24 adet 8-10 haftalık Wistar albino cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları randomize olarak 4 gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubunu oluşturdu ve deney süresi olan 3 hafta boyunca bir uygulama yapılmadı. Grup 2'ye oral gavajla TCE 1000 mg/kg/gün ile verildi. Grup 3 TCE 1000 mg/kg/gün ile birlikte Vitamin D 50IU/gün oral olarak aldı ve Grup 4 ise sadece vitamin D 50IU/gün dozunda oral alanlardan oluşuyordu. Deney sonunda sıçanlar anestezi altında dekapite edildi ve over dokuları çıkartıldı. Histolojik çalışma için rutin takip işlemi ile dokular parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere Malondialdehid (MDA) immünreaktivitesi için avidin-biotin-peroksidaz yöntemi, histopatolojik değişiklikler için ise masson trikrom boyası uygulandı. Malondialdehid immünreaktivitesi kontrol ve Vit D gruplarında benzerdi. Kontrol grupları ile karşılaştırıldığında TCE grubunda anlamlı bir artış vardı. TCE grubu ile kıyaslandığında TCE+Vit D grubunda ise anlamlı bir azalma izlendi. Histolojik incelenme sonucu; Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; TCE grubunda korpus luteumda belirgin olarak azalmış angiogenez, germinal epitelde dejenerasyon, over follikül rezervinde azalma ve folliküllerde dejenerasyon gözlendi. TCE grubu ile kıyaslandığında TCE+Vit D grubunda ise folliküllerde dejenerasyon ve germinal epitelde belirgin bir iyileşme olduğu gözlendi Sonuç olarak, TCE'nin over dokusunda MDA'yı arttırdığ ve histopatolojik değişiklikler oluşturduğu, tedavi olarak verilen Vitamin D'nin MDA ve histopatolojik değişiklikleri azalttığı görüldü. Vitamin D'nin over dokusunda meydana gelen histopatolojik değişikliklerde klinik olarak kullanılabilmesi için gelecekte farklı çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Trikloretilen, over, vitamin D
Histerosalpingografi işleminin over üzerine olan zararlı etkilerini önlemede amifostin'in etkinliğinin araştırılması
Bu çalışma, Histerosalpingografi (HSG) işleminin over üzerine olan erken ve geç dönem zararlı etkilerini ortaya koyma ve oluşan zararlı etkileri önlemede antioksidan, sitoprotektif ve radyoprotektif bir ajan olan amifostinin etkinliğinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Çalışma, 40 adet erişkin dişi Winstar Albino cinsi rat rastgele, prospektif, tek kör olarak Kontrol grubu, Radyasyon grubu, HSG grubu ve Amifostin grubu şeklinde 4 gruba ayrıldı. Her gruptaki 10 ratın yarısı rastgele seçilerek erken dönem etkilerini araştırmak üzere 3 saat sonra, diğer yarısı ise 1 ay sonra batınları açılarak overleri çıkarıldı. Her ratın overinin birinde histolojik ve immünohistokimyasal inceleme ve prolifere hücre çekirdek antijeni (PCNA) aktivitesi, diğer over dokusunda malondialdehit (MDA), Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Kapasite (TAK), Nitrik Oksit (NO), Tümör Nekrotizan Faktör-alfa (TNF-α) çalışıldı. Alınan intrakardiak kan örneklerinde Antimüllerian Hormon (AMH) düzeyleri ölçüldü. Oksidatif stres göstergesi olan parametrelerin (MDA, TOS, NO) tamamında 3. saatte gruplar arasında anlamlı fark izlenmezken, 1. ayda over dokusunda radyasyon ve HSG gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı yükseklik izlendi (p<0,05). Bununla birlikte amifostin grubunda oksidatif stres bulguları belirgin olarak daha düşük izlendi. AMH değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Radyasyon ve HSG gruplarında histolojik olarak germinal epitel dejenerasyonu ve apoptozis anlamlı olarak artmış iken, PCNA immünreaktivitesi tüm gruplarda benzerdi. Amifostin grubunda germinal epitel dejenerasyonu ve apoptozis ise anlamlı olarak azalmıştı. Sonuç olarak bizim çalışmamız gösterdi ki, amifostin uygulaması radyasyon ve HSG işlemine bağlı olarak gelişen oksidatif hasarı onarmada etkili bir ajandır. Anahtar Kelimeler: Histerosalpingografi, amifostin, oksidatif hasar, over
Erken foliküler fazdaki FSH/LH oranının matür oosit sayısına ve embriyo gelişimine etkisinin araştırılması
İnvitro fertilizasyon (IVF) işlem öncesi, over rezervini göstermek için bazal serum folikülstimülan hormon (FSH), Estradiol (E2), inhibin-B, folikülstimülan hormon/lüteinizan hormon oranı (FSH/LH), antral follikül sayısı (AFS) gibi testler kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, infertilite nedeniyle kliniğimize başvuran hastaların bazal FSH/LH oranın IVF sonuçlarına etkilerini incelemektir. Çalışmaya, 2012-2014 yılları arasında kliniğimizde IVF tedavisine alınan 648 hasta dahil edildi. Hastalar bazal FSH/LH oranına göre 2 gruba ayrılarak analiz edildi. Grup 1 (G1): FSH/LH<2,n=473, Grup 2 (G1): FSH/LH≥ 2,n=175.Hasta dosyalarından adetin 3. günü (D3) hormon profili, AFS, IVF etyolojisi, kadın yaşı, erkek yaşı, daha önceki deneme sayısı, IVF protokolü, kullanılan gonadotropin tipi ve dozu, total oosit sayısı (TOS), matür oosit sayısı (MOS), iki pronükleus embriyo skoru, transfer edilen embriyo sayısı, gebelik sonucu, gebelik akıbeti, insan koryonik gonadotropin (hCG) enjeksiyon günü E2 ve progesteron değerleri taranarak bilgisayar ortamına SPSS 21 programı ile aktarıldı. G1 ve G2 demografik özellikleri açısından kıyaslandığında G2' de; D3 FSH düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek, AFS daha düşük, kadın ve erkek yaşları daha yüksekti. İnfertilite etyolojisi açısından G2' de azalmış over rezervi ve endometriozis anlamlı düzeyde daha yüksek bulunurken, erkek faktörü ve tubal faktör G1' de istatistiksel olarak daha yüksekti. G2' de kullanılan gonadotropin dozu daha yüksek, TOS ve MOS G1' de daha yüksek iken gebelik ve canlı doğum oranları her iki grupta benzerdi. FSH/LH oranının IVF öncesi azalmış over rezervini göstermede kullanılabilecek makul bir parametre olduğunu düşünmekteyiz. Fakat FSH/LH oranının 2' nin üzerine çıkmasının IVF sonuçlarında gebelik ve canlı doğum oranlarına negatif bir etkisinin olmadığını görmekteyiz. Anahtar Kelimeler: FSH/LH oranı, IVF verileri, Overyan rezerv, Gebelik oranı
IVF tedavisi alan ve poor, normo ve high responder olan infertil bayan hastalarda follikül sıvısında AMH (Anti-Müllerian Hormon) ve inhibin A düzeyleri ve gebelik üzerine etkileri
Bu çalışmada amaç görülme sıklığı gitikçe artan kötü ovaryen yanıtlıhastalarda follikül sıvısındaki AMH ve İnhibin A düzeylerinin kontrollü ovaryenstimulasyon sonrası ovaryen yanıtı ve gebelik oluşum hızını öngörmedekietkinliğini belirlemektir.Subat -Nisan 2011 ayları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi KadınHastalıkları ve Doğum A.D. Tüp Bebek Merkezine başvuran ve infertilitedeğerlendirmeleri sonucunda IVF tedavisi planlanan 64 hasta dahil edilmiştir.Çalışma prospektif ve tek merkezli olarak dizayn edilmiştir. Kontrollüstimülasyona verilen over cevabına göre hastalar poor responder, normoresponder ve high responder olarak üç gruba ayrılmıştır. Yumurta toplama işlemisırasında dominant follikül sıvısı toplanarak santrifüj edilmiş (500 x g ) ayrıcapolypropilen tüplerde -70°C de daha sonra bir seferde çalıştırılmak üzeresaklanmıştır. AMH ve İnhibin A ölçümleri kantitatif olarak Enzyme-linkedImunosorbent Assay yöntemiyle gerçekleştirilmiştir.ß- HCG testi pozitif gelenhastalarda ultrasonografik olarak gestasyonel kese varlığı klinik gebelik olaraktanımlanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS paket programıkullanılmıştır.Çalışmamızda gruplar arasındaki folliküler sıvı AMH ve İnhibin Adüzeyleri benzer olarak bulunmuş, istatistiksel olarak anlam saptanamamıştır.Gebelik gerçekleşmeyen hastalarda İnhibin A düzeyinin daha yüksek olduğu veAnti-müllerian Hormon düzeyinin daha düşük olduğu saptanmış; istatistikselolarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Follikül gelişiminde, maturasyonunda vegebeliği öngörmede İnhibin A ve Anti-müllerian Hormon düzeyinin rollerininolmadığı saptanmıştır.Araştırmaya dahil edilen hasta sayısı arttırılarak infertil populasyonundaha iyi temsil edildiği yeni araştırmalar planlanabilir, follikül sıvısında bakılanbu parametreler kan serum düzeyinde de eş zamanlı çalışılarak folliküler sıvı vekan serum düzeyi arasında bir korelasyonun olup olmadığı gelecektekiaraştırmalarda değerlendirilebilir.
Trikloretilen uygulanan ratların over ve uterus dokularına benfotiamin'in etkileri
Trikloretilen (TCE) klorinli hidrokarbondur. Esas olarak metal parçalarının indirgenmesinde kullanılmaktadır. TCE maruziyeti genellikle TCE ile kontamine suların kullanımı veya metal indirgeme işlemleri sırasındaki buharlaşma ile olmaktadır. TCE leke gidericilerde, yapıştırıcılarda, parke temizleme solüsyonlarında bulunduğundan dolayı ev içinde de bulunabilen zararlı bir maddedir. Yapılan bir çok çalışmada TCE nin böbrek, karaciğer, testis ve over dokuları üzerine toksik etkileri gösterilmiştir. Vitamin B1'in yağda çözünen hali benfotiamindir. Benfotiaminin reaktif oksijen türleri üzerinde baskılayıcı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışma ile TCE uygulanan sıçanların over ve uterus dokularına benfotiamin'in etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 24 adet 8-10 haftalık Wistar albino cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubuna deney süresi olan 3 hafta boyunca herhangi bir uygulama yapılmadı. TCE grubuna 1000 mg/kg/gün TCE oral olarak verildi. TCE+Benfotiamin grubuna 1000 mg/kg/gün TCE ile birlikte 70 mg/kg/gün Benfotiamin oral olarak uygulandı. Benfotiamin grubuna ise Benfotiamin 70 mg/kg/gün oral olarak verildi. Deney süresi sonunda tüm gruplardaki sıçanlar anestezi altında dekapite edildi. Dekapitasyonun ardından sıçanların over ve uterus dokuları hızla çıkarılıp uygun fiksatiflerle tespit edilip ardından histolojik takip serilerinden geçirilip parafin bloklara gömüldü. Parafin bloklardan alınan doku kesitlerine Masson-Trikrom boyası yapılarak gruplar arası histopatolojik farklılıklar incelendi. Ayrıca bu kesitlere TUNEL tekniği uygulanarak apoptotik hücreler tespit edildi. Bununla birlikte over ve uterus dokularında Malondialdehid (MDA) seviyelerine bakılacağından dokular çalışma gününe kadar -80 °C'de saklandı. Over dokusunda TCE grubunda MDA düzeyleri, apoptotik hücreler ve histopatolojik değişikliklerde belirgin olarak artış izlendi. TCE grubuyla kıyaslandığında ise TCE + Benfotiamin grubunda bu değişikliklerde azalmalar gözlendi. Uterus dokusunda ise TCE grubunda MDA düzeyleri azalmış gözlenirken TCE + Benfotiamin grubunda MDA düzeylerinde belirgin artış izlendi. Apoptotik hücreler için yapılan değerlendirmede gruplar arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Histopatolojik olarak uterusta TCE grubunda belirgin inflamatuar hücre artışı izlenirken TCE + Benfotiamin grubunda bir değişiklik gözlenmedi. Sonuç olarak; TCE'nin over dokusunda MDA, apoptotik hücreler ve histopatolojik değişiklikleri arttırdığı ve tedavi olarak verilen Benfotiamin bu değişikliklerde azalmalar yaptığı, uterus dokusunda ise TCE'nin sınırlı bazı değişikler yaptığı, gelecekte daha ileri ve kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Trikloretilen, Over, Uterus, Benfotiamin
Ratlarda otolog intraperitoneal over transplantasyonunda benfotiamin ve n-asetilsistein kullanımı
Over transplantasyonunda çözülmemiş en önemli konulardan birisi iskemi re-perfüzyon hasarının önlenmesidir.Bu nedenle, serbest radikal üretimini azaltmak üzere antioksidanlar uygulanması over naklinden sonra iskemi ve reperfüzyon hasarının sonuçlarına karşı önemli bir ilaç hedefi olarak kabul edilebilir.Bu çalışmada over transplantasyonunda N-asetilsistein ve benfotiamin kullanılarak transplantasyon sonrası oluşacak hasara karşı benfotiamin ve N-asetilsistein etkileri araştırıldı. N-asetil sistein doğal bir aminoasit olan L- Sisteinin N-asetillenmiş türüdür. Asetil sistein mukolitik bir ajan ve sistein proglutatyan yapısında olan serbest radikal tutucu endojen bir antioksidandır. Oksidatif streste glutatyon havuzunu bir glutatyan prekürsörü olarak besler, glutatyon redoks siklusu, endoteli korumada iyi bir defans sistemi sağlar. Benfotiamin Vitamin B1'in yağda çözünen halidir. Benfotiaminin reaktif oksijen türleri üzerinde baskılayıcı olduğu bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmada, 28 adet 12-14 haftalık Wistar albino cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları 4 gruba ayrıldı. . Grup I: Kontrol grubu olarak kullanıldı Grup II: Transplantasyon grubu olarak kullanıldı Grup III: Transplantasyon grubuna transplantasyonda 1 gün once ve sonrasında 3 hafta boyunca 75 mg/kg/gün benfotiamin oral gavaj yoluyla uygulandı Grup IV: Transplantasyon grubuna transplantasyondan 1 gün once ve sonrasında 7 gün boyunca 150 mg/kg/gün N-asetilsistein intraperitoneal uygulandı. Deney süresi sonunda tüm gruplardaki sıçanlar anestezi altında dekapite edildi. Dekapitasyonun ardından sıçanların over dokuları hızla çıkarılıp uygun fiksatiflerle tespit edilip ardından histolojik takip serilerinden geçirilip parafin bloklara gömüldü. Parafin bloklardan alınan doku kesitlerine Masson-Trikrom boyası yapılarak gruplar arası histopatolojik farklılıklar incelendi. Ayrıca bu kesitlere TUNEL tekniği uygulanarak apoptotik hücreler tespit edildi. Ayrıca dokularda Toplam Antioksidan Durum (TAS)-Toplam Oksidan Durum (TOS) aktivitesine bakılacağından dokular çalışma gününe kadar -80 °C'de saklandı. Over dokusunda kontrol grubu ile kıyaslandığında transplantasyon yapılan grupta apopitotik hücreler, fibrozis, oksidatif hasar, inflamatuar hücre düzeyinde belirgin artış izlendi, transplantasyon yapılan grupla kıyaslandığında ise benfotiamin ve NAC verilen gruplarda bu değişikliklerde anlamlı bir azalma izlendi. Over rezervi açısından kontrol grubu ile kıyaslandığında tüm gruplarda primordial folikül sayısı azalmıştı tedavi grupları arasında anlamlı fark yoktu, sekonder, primer folikül, corpus luteum açısından gruplar arasında fark yoktu. Sonuç olarak; Transplantasyon, over dokusunda iskemi-reperfüzyona bağlı oksidatif hasar sonucu apopitozis, nekroz, fibrozisde artışa neden oldu. Benfotiamin ve NAC bu hasarı azaltmada eşit derecede ve etkili bulundu. Anahtar kelimeler: Over transplantasyonu, N-asetilsistein, Benfotiamin
Gazi Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde gerçekleşen endometrial örneklemelerin endikasyonları, histopatolojik dağılımları ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Endometrial örnekleme jinekoloji kliniklerinde en sık yapılan girişimlerden birisidir. Histopatolojik tanı elde etmek amacıyla yapıldığı gibi terapötik amaçlarla da yapılmaktadır. Endikasyonu ne olursa olsun, temel hedef hastaların endometrial patolojilere göre triajının sağlanması ve her hastaya özgü uygun tedavi ve takip şemasını oluşturmaktır. Bu çalışmanın amacı farklı klinik tablolarla başvuran, farklı yaş gruplarındaki kadınlara yapılan endometrial örnekleme tiplerinin histopatolojik sonuçlarını sunmak ve bu sonuçları yaş gruplarına, semptomatik olup olmadıklarına ve TvUSG endometrial kalınlıklarına göre karşılaştırmaktır.Mayıs 2006 ile Mayıs 2011 yılları arasında endometriumu örnekelen hastaların demografik verileri, başvuru şekilleri yapılan işlemler ve elde edilen histopatolojik sonuçlar retrospektif olarak analiz edilmiştir.İncelenen 1646 hastada, 1217'si premenopozaldi. Premenopozal hastalar arasında en sık görülen endometrial patoloji endometrial polipti (%33.3). Dokuz premenopozal hastada endometrial karsinom saptanmıştır (%0.7). Bu hastaların endometrial kalınlıkları benign sonuçlar elde eden hastalara gore daha kalındı (p=0.001). Premenopozal kadınlarda, endometrial premalign ve malign lezyonları saptama ultrasonografik endometrium sınır değeri %51.8 sensitivite ve %40 spesifite ile 10.05mm olarak saptanmıştır. Endometrial kanser için risk faktörü taşıyanlar, persistan anormal uterin kanaması olanlar ve medikal tedaviye yanıt göstermeyen hastalar haricinde, 42.5 yaşın üzerindeki premenopozal kadınlarda endometrial örnekleme yapılması önerilebilir. Premenopozal hastalarda endometrial karsinom gelişme riski antilipidemik ajanların, oral antidiabetik ve insulin kullanımıyla anlamlı ölçüde azamaktadır.Incelenen postmenopozal kadınlarda endometrial atrofi görülme sıklığı %23.1, malignite sıklığı ise %9.8'di. Hiperplazi ve kanser tanısaı alan hastaların çoğu başvuru sırasında semptomatikti. Endometrial karsinomu saptanan hastaların transvajinal ultrasonografiyle ölçülen endometrium kalınlıkları, benign sonuçlar elde eden hastalara göre daha kalındı (p=0.001). Malignite sıklığının arttığı sınır endometrial kalınlık değeri ise 7.05mm olarak saptanmıştır.Endometrial hiperplazi ve karsinomun, premenopozal ve postmenopozal hastalarda görülme riskini belirleyecek, hastanın bireysel özelliklerini ve ultrasonografik görüntüsünü kombine edebilen bir risk modelinin oluşturulması gerekmektedir.
Erkek infertilitesi olan hastalarda serum ve seminal plazma çinko düzeylerinin sperm parametreleri üzerine etkisi
İnfertilite giderek daha sık izlenen bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Ancak yardımcı üreme teknikleriyle elde edilen başarı; halen doğru teşhis ve yerinde tedavi endikasyonlarına bağlıdır.İnfertil erkeğin değerlendirilmesine öykü alınması ile başlanmalı ve fertiliteyi etkileyecek alanlara özellikle dikkat edilmelidir (cinsel ilişki sıklığı ve zamanlaması, infertilite süresi ve önceki fertilite öyküsü, çocukluk hastalıkları ve gelişim öyküsü, sistemik hastalıklar ve önceki cerrahiler, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, gonadal toksinler gibi). Hikaye alımını takiben fizik muayene yapılmalıdır (penis muayenesi, testis, epididim, ve vaz palpasyonu, testis volüm ölçümü, varikosel muayenesi ve parmakla rektal tuşe gibi). Sonrasında infertile tedavi planının yapılabilmesi için, semen analizi ve hormon profilinin bakıldığı laboratuar çalışmaları yapılır.Bazı eser elementlerin spermatogenez ve testiküler gelişim açısından gerekli olduğu bilinmektedir. İnsan seminal plazmasındaki çinko konsantrasyonu, diğer dokulardan daha yüksektir. Semende, spermatozoanın fizyolojisinde ve testisin gelişiminde çinko önemli bir role sahiptir. Eksikliğinde gonadal disfonksiyon, testiküler volümde azalma, sekonder seksüel karakterlerde yetersiz gelişim, antioksidan savunma mekanizmalarında bozulma ve seminifer tübüllerde atrofi tespit edilir.Sigara sperm miktarı, konsantrasyonu ve motilitesi gibi bir çok sperm parametresinde bozulmaya neden olmakta ve bu da erkekte ki fertilizasyon potansiyelini azaltmaktadır.Bu çalışmanın amacı infertil erkeklerde serum ve seminal plazmadaki çinko düzeyi ile sperm parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ayrıca sigara kullanımının sperm parametreleri, serum ve seminal plazma çinko düzeyleri üzerindeki etkisi de incelenmiştir. Çalışmaya merkezimize başvuran 101 infertil erkek hasta dahil edilmiştir. Semen analizi sonrasında olgulardan serum ve seminal plazma örnekleri alınarak, atomik absorpsiyon spektrofotometresi ile çinko düzeylerine bakılmıştır. Elde edilen bulgular bireylerin semen analizi ve serum hormon düzeyleri ile karşılaştırılarak, aralarındaki etkileşim ve erkek infertilitesi üzerindeki sonuçları incelenmiştir. Ortalama serum çinko düzeyi normozoospermik erkeklerde daha yüksek bulunmuştur. Ortalama seminal plazma çinko düzeyi ise hafif olgizoospermi grubunda daha yüksek iken; şiddetli oligozoospermi ve azospermi grubunda daha düşük olarak saptanmıştır. Ancak bu bulgular istatistiksel olarak anlamlı değerlendirilmemiştir. Bununla birlikte, serum çinko düzeyi ile seminal plazma çinko düzeyi arasında pozitif bir korelasyon görülmektedir. Serum ve seminal plazma çinko düzeyi ile sperm hareketi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır (p>0,05); ancak ortalama çinko düzeylerine baktığımızda hareketli grupta çinko düzeylerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Sadece serum çinko düzeyi ile + 2 motilite arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Sigara kullanan hastalarda serum çinko düzeylerinde bir artış olduğu tesbit edilmiş; ancak bu bulgu istatistiksel olarak anlamlı değerlendirilmemiştir. Sigara kullanan bireylerde seminal plazmadaki çinko düzeylerinde de bir artış saptanmıştır ve bu bulgu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, çinko eksikliğinin sperm kalitesinde azalma ve idiyopatik erkek infertilitesi ile ilişkili olabileceği yönünde değerlendirmeye ulaşılmıştır.
Erkek infertilitesi olan hastalarda serum ve seminal plazma çinko düzeylerinin sperm parametreleri üzerine etkisi
Çinko gibi eser elementlerin eksikliği sık karşılaşılan erkek infertilitesi nedenleri arasında gösterilir. Bu çalışmada amaç, serum ve seminal sıvı çinko konsantrasyonları ile erkek infertilitesi ve sperm parametreleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir
Basit endometrial hiperplaziden endometrium kanserine doğru gelişen süreçte TRPM iyon kanallarının rolü
Tüm dünyada endometrium kanserleri en sık görülen jinekoljik kanser türüdür. Her yıl dünya çapında 287.100 kadın bu hastalığın tanısını almaktadır. Endometrium kanseri kadınlar arasındaki kanserlerde dördüncü sırada, kanser nedenli ölümlerde sekizinci sıradadır. Endometrium kanserinin gelişiminde endometrial hiperplaziler bilinen tek doğrudan sebeptir. Artmış proliferasyon sonucu malign hücrelerin transformasyonu, bozuk farklılaşma, ölüm yeteneğinin bozulması anormal doku gelişiminin temel sebebidir. Bunun sonucunda kontrolsüz yayılım ve invazyon ortaya çıkabilmektedir. Transformasyon sıklıkla iyon kanal ekspresyonundaki değişimlerle gerçekleşe bilmektedir. Plazma membranında yeralan iyon kanalları hücresel elektrogenez ve elektrik iletiminden sorumludur. Bu kanallar apoptoz, proliferasyon ve farklılaşma gibi doku homeostazının korunması için gerekli olan tüm temel hücre davranışlarının yerine getirilmesinde görev almaktadırlar. İyon kanallarının bu kritik süreçlere katkısında birkaç ana mekanizma vardır. Bunlar membran potansiyelinin korunması, hücre volümünün düzenlenmesi ve temel sinyal iletimini sağlayan iyonların girişidir. Sonuç, hücresel cevapların anormal progresyonudur. Kanserin ortaya çıkmasını ve ilerlemesini düzenleyen farklı ekspresyon ve iyon kanalı aktiviteleri önerilmesine rağmen, endometrium kanseri hücrelerinde, iyon kanalı bağımlı mekanizmaları incelemek oldukça kıymetli olacaktır. Çalışmamıza kliniğimizde son 10 yılda tanı alan atipili endometrial hiperplaziden , atipisiz endometrial hiperplaziden, grade 1 endometrium adeno kanser(ca) den, grade 2 endometrium adeno ca dan, grade 3 endometrium adeno ca dan ve kontrol grubundan 20 şer hastanın FRC (fraksiyone küretaj) materyalleri Patoloji Arşivinden seçilerek çalışılmıştır. Bu dokulardan TRPM2 ve TRPM7 immunohistokimyasal olarak ekspresyonları ve gerçek zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile TRPM2, TRPM7'nin mRNAekspresyonları çalışılmıştır. Endometrium kanseri oluşumunda TRPM iyon kanallarının etkileri incelenmiş, özellikle TRPM2 ve TRPM7'nin terapotik bir hedef olup olamayacağının belirlenmesi yönünde yol gösterici bir özelliği olduğu gibi, sonuçlarımız da bu iyon kanallarının endometrium kanseri tedavisinde yeni hedef genler olabileceğini ve böylece daha sonraki bir aşamada in vivo koşullarda bu proteinler hedeflenerek deneysel anlamda endometrium kanseri tedavi yöntemlerinin denenebilmesine olanak sağlayacağını düşünüyoruz. Sonuç olarak endometrial hiperplaziden endometrium adenokarsinoma geçişte TRPM7 mRNA ve TRPM2 mRNA anlamlı olarak düştü. TRPM7 endometrium adenokarsinomunda immünohistokimyasal olarak ta düşerken TRPM2 de immünohistokimyasal bir değişiklik izlenmedi. TRPM7 ve TRPM2 iyon kanalları farklı kanser türlerinde farklı davranmaktadır. Anahtar Kelimeler: Endometrial hiperplazi, endometrium adenokanser, TRPM2, TRPM7
Hiperemezis gravidarum hastalarında ve normal gebelerde kan biotin seviyelerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada amaç, farklı şiddette hiperemezis gravidarum bulguları gösteren hastalarda ve kontrol grubunda serum biotin düzeylerini tespit etmek ve böylece biotin eksikliğinin hiperemezis gravidarum etyopatogenezindeki yerini ortaya koymaktır. Materyal ve Yöntem: 01 Mart 2016- 01 Şubat 2017 arasında, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Gebe Polikliniği'ne başvuran 18-35 yaş arası toplam 170 gebe araştırma kapsamına alındı. Hiperemezis gravidarum (HG) olguları Modifiye PUQE (Pregnancy-Unique Quantification of Emesis and Nausea) sınıflamasına göre gruplandırıldı. Hafif derecede HG hastalığı olan 30, orta derecede HG hastalığı olan 30, ağır derecede HG hastalığı olan 30 ve herhangi risk faktörü olmayan 80 gebe kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Kan örneklerinde serum biotin seviyeleri ticari ELISA (Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay) kitleri kullanılarak üretici firmanın direktifleri doğrultusunda spektrofotometrik olarak belirlendi. Tüm veriler SPSS 13.0 paket programında kodlanarak girildi. One-Way ANOVA Testi ve Pearson Korelasyon Analizi Testi ile bilgisayar ortamında istatistiksel analiz yapıldı. P değeri <0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırma gruplarının kontrol grubu ile karşılaştırılmasında demografik ve klinik özellikler (yaş, gebelik haftası, gravida, parite, VKİ) açısından istatistiksel anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Tüm hiperemezis gravidarum gruplarında kontrol grubuna göre serum biotin düzeyleri belirgin olarak istatistiksel anlamlı düşük çıkmıştır (Hafif HG vs. kontrol grubu için P=0.014, orta HG vs. kontrol grubu için P<0.001, ağır HG vs. kontrol grubu için P<0.001). Hiperemezis gravidarum şiddeti arttıkça ortalama serum biotin düzeyleri de düşüş göstermektedir. Sonuç: Bu tez çalışması hiperemezis gravidarum etyopatogenezinde biotin eksikliğinin rol oynayabileceğini ortaya koyan literatürdeki ilk çalışmadır. Biotin seviyesinin hiperemezis gravidarumun öngörülmesi, önlenmesi ya da tedavisindeki yerini ortaya koyabilmek için yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Gebeliğinde asemptomatik bakteriürisi ve idrar yolu enfeksiyonu saptanan hastalarda kullanılan farklı antibiyotiklerin etkinliği
ÖZET Gebeliğinde Asemptomatik Bakteriürisi ve İdrar Yolu Enfeksiyonu Saptanan Hastalarda Kullanılan Farklı Antibiyotiklerin Etkinliği Amaç: Bu çalışma; gebelikte görülen üriner sistem enfeksiyonu ve asemptomatik bakteriüri olgularında ampisilin, sefuroksim aksetil ve fosfomisin gibi gebelerde kullanılabilen üç farklı antibiyotiği etkinlik, tolere edilebilme ve yan etki açısından karşılaştırmak için düzenlendi. Gereç ve Yöntem: K.T.Ü. Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı gebe polikliniğine Aralık 2005 ve Ekim 2016 tarihleri arasında başvuran ve üriner sistem enfeksiyonu veya asemptomatik bakteriürisi olan toplam 150 gebe çalışmaya alındı. Olgular yaş, gebelik sayısı, gebelik haftası, önceden geçirilmiş idrar yolu enfeksiyonu öyküsü, sistemik hastalık, geçirilmiş ürojinekolojik cerrahi varlığı, sigara ve alkol kullanımı yönünden sorgulandı. Belirgin lökositozu, yan ağrısı, yüksek ateşi bulunan ve üst üriner sistem enfeksiyonu düşünülen gebelerin yanı sıra üriner sistem taş hastalığı, önceden tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu öyküsü, diyabetes mellitusu, analjezik nefropatisi, Fanconi anemisi, hiperürisemisi olanlar ve sigara içenler çalışmaya dahil edilmedi. Alınan idrar örnekleri eş zamanlı olarak mikrobiyoloji ve biyokimya laboratuvarında işleme alındı. Tedavide antibiyotik duyarlılık paternine göre çift kör sistem ile ampisilin (n=50), sefuroksim aksetil (n=50) ve fosfomisin (n=50) kullanıldı. p değerinin 0.05' in altında olduğu durumlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Toplam 150 olgunun % 56.7'si üriner sistem enfeksiyonu olup, % 43.3'ü asemptomatik bakteriüridir. Olguların idrar kültüründe en çok üretilen mikroorganizma Escherichia coli'dir. Fosfomisin, ampisilin ve sefuroksim aksetil kullanımı sonrasında tedavinin etkinliği değerlendirildiğinde, her üç antibiyotikte tedavide başarılı olmakla beraber aralarında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Fosfomisin kullananlarda üç, ampisilin kullananlarda altı ve sefuroksim aksetil kullananlarda dört olguda yan etki bildirildi ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç: Üriner enfeksiyon saptanan olguların uygun antibiyotikle tedavisi sağlanmalıdır. Çalışmamızda, asemptomatik bakteriüri ve/veya üriner sistem enfeksiyonu varlığında gebelerde ampisilin, sefuroksim aksetil ve fosfomisin kullanımı etkinlik açısından bir fark oluşturmamıştır. Ancak, örneklem grubunun sayısı fazla olduğunda, çalışma sonucunun değişebileceği göz önünde tutulduğunda, daha çok sayıda gebe içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: asemptomatik bakteriüri, gebelik, üriner sistem enfeksiyonu.
Ovulatuar infertil hastaların tedavisinde klomifen sitrat ve intrauterin inseminasyonun başarıya etkisi
Ovulatuar infertil hastaların tedavisinde klomifen sitrat ve intrauterine inseminasyonun başarıya etkisi. Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2014 AMAÇ: Bu çalışmada, Mart 2012 - Mart 2014 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı İnfertilite Polikliniği'ne başvuran klomifen sitrat kullanılarak ovülasyon indüksiyonu uygulanan hastalarda, zamanlanmış ilişki ile intrauterin inseminasyon (IUI) sonuçlarının karşılaştırılmasını prospektif olarak incelemeyi amaçladık. YÖNTEM: Klomifen sitrat kullanılarak ovülasyon indüksiyonu yapılan 100 hastada, zamanlanmış ilişki veya İUİ uygulanmış toplam 265 siklus prospektif olarak tarandı. Çalışma ve kontrol grubu hastalarına, adetin 3. günü 50 mg/gün başlangıç dozundan 5 gün ard arda kullanmak üzere klomifen sitrat ile tedavi başlandı. Tüm hastalar adetin 13. günü kontrole çağrıldı ve transvajinal ultrasonografi ile folikülometri yapıldı. Folikül büyüklüğü yeterli boyuta ulaşan (18-20 mm) tüm hastalara HCG uygulandı. Çalışma grubu hastalarına HCG uygulanmasından 36 saat sonra intrauterin inseminasyon uygulandı. Kontrol grubu hastalarına ise HCG uygulanmasından sonra bir hafta süresince sık koitus önerildi. BULGULAR: Toplam 100 hastaya uygulanan 265 indüksiyon sonucunda 28 klinik gebelik elde edildi. Çalışma grubunda hasta başına gebelik oranı % 44, siklus başına gebelik oranı % 18.03 olarak belirlendi. Kontrol grubunda hasta başına gebelik oranı % 12, siklus başına gebelik oranı % 4.19 olarak belirlendi. Çalışma ve kontrol grubu arasında klinik gebelik oranı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. Hastalar arasında; yaş, menstrüasyonun 3. günü FSH, LH, E2, prolaktin, TSH değerleri açısından anlamlı fark saptanmadı. SONUÇ: Klomifen sitrat kullanılarak ovülasyon indüksiyonu yapılan hastalarda, intrauterin inseminasyon uygulaması ile elde edilen gebelik oranı, zamanlanmış ilişki uygulanan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Klomifen sitrat, Ovulasyon indüksiyonu, intrauterin inseminasyon.
JAR ve JEG-3 koryokarsinom insan hücre kültüründe lipozomal doksorubisin ve karoten etkisinin incelenmesi
Amaç: Gestasyonel Trofoblastik Hastalıklar, insanda plasentadan gelişen bir grup hastalıktır ve koryokarsinom bunların malign formudur. Etyolojisinde, retinoik asit eksikliği ve A vitamini alımının azlığının, hastalık riskini arttırdığı çeşitli çalışmalarda saptanmıştır. Medikal tedavide, hastalığın evresine göre, tek başına veya kombine kemoterapotik ajanlarla uygulanan pek çok tedavi rejimi bulunmaktadır. Doğal bir antioksidan olan Karoten'in peroksit radikallerinin yakalanması ve detoksifikasyonunda rol alarak özellikle kimyasal karsinogenezde koruyucu rol aldığı bilinmektedir. Karoten' in hücre çoğalmasını azaltıcı, apopitozu uyarıcı, invazyonu inhibe edici etkileri bildirilmiştir. Lipozomal doksorubisin antrasiklin türevi kemoterapötiktir, hidrokloridin pegile lipozomlar içerisine gömülmesiyle oluşturulmuş uzun salınımlı bir formülasyondur. DNA içine enterkalasyon yapar, transkripsiyon esnasında DNA'nın açılmasını sağlayan Topoizomeraz II enziminin ilerlemesini ve DNA ikili sarmalının tekrar birleşmesini engeller. Bu formül artmış kardiyak riskli metastatik meme kanseri hastalarında, platinum bazlı kemoterapinin başarısız olduğu ileri evre over kanseri olgularında ve kaposi sarkomu ile ilişkili kazanılmış immun yetmezlik sendromlarında kullanılır. Ayrıca multipl myelom, mide, akciğer, tiroid, mesane kanserikemoterapi rejimleri içersinde yer almaktadır. Çalışmamızın amacı, farklı hücre kültürü modelleri (JAR, JEG) kullanılarak Lipozomal Doksorubisin ve Karoten'in tek başına veya kombine kullanıldığında, koryokarsinom tedavisindeki etkinliğinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: İnsan koryokarsinom benzeri JAR ve JEG-3 hücrelerin RPMI-1640 ortamında %10 fetal dana serumu, penisilin-steptomisin varlığında 37°C, %95 hava, %5 CO2 içeren atmosferde çoğaltıldı. Lipozomal Doksorubisin (LD) ve Karoten'in uygulama grupları aşağıdaki gibi belirlendi; Tek ilaç uygulaması için LD'nin 1 μg/ml, 2 μg/ml, 5 μg/ml; Karoten'in 1 μg/ml'lik, 5 μg/ml'lik ve 10 μg/ml'lik dozları kullanılmıştır. LD ve Karoten kombinasyonunda; LD'nin 1 μg/ml'lik, 2 μg/ml'lik ve 5 μg/ml'lik, dozları ile Karoten'in 5μg/ml'lik dozu kullanılmıştır. Maddeler hücrelere aynı anda verilmiştir. İlaç uygulamasını izleyen 72. saatte hücreler Tripsin-Etilen Diamin Tetraasetik Asit (EDTA) solüsyonu ile kaldırılıp, apopitoz çalışmasına alınmıştır. Bu çalışmada JAR ve JEG-3 hücrelerinde apoptozun derecesi Flowsitometri (FCM) ile belirlenmiş, sadece bir set için tripsin öncesi süpernatan toplanıp, β-hCG ve h-hCG ölçümü için derin dondurucuda saklanmıştır. İmmünoenzimatik yöntemle β-hCG ve h-hCG ölçümü literatürde ilk kez birlikte yapılmıştır. SPSS 19.0 ve Minitab 17 istatistik programları kullanılarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular: Yaptığımız çalışmada Karoten'in tek başına artan dozlarda kullanıldığında JAR hücre serileri üzerinde ki apopitotik etkilerinin istatistiksel olarak arttığı ancak JEG-3 hücre serileri üzerinde ki apopitotik etkilerinin istatistiksel olarak artmadığı görülmüştür. LD'nin tek başına artan dozda ve bu iki ilacın kombine edilip Karoten dozu sabit tutulurken LD'nin dozu arttırılarak kullanıldıklarında JAR ve JEG-3 hücre serisi üzerinde apoptotik etkilerinin istatistiksel olarak arttığı görülmüştür. Sonuç: İnsan Koryokarsinom hücre hattı modelleri olan JAR ve JEG-3 üzerinde LD ve Karoten'in tek ajan ve kombine kullanımları ayrıca immünoenzimatik yöntemle β-hCG ve h-hCG ölçümü, her iki hücre hattında birden literatürde ilk kez yapılmıştır. Elde edilen sinerjistik apoptotik veriler LD ve Karoten'in Koryokarsinom tedavisinde karşılaşılan çoklu ilaç direnciyle mücadelede kullanılabilecek seçeneklerden biri olabileceğini göstermektedir. Ancak ilaçların etkileri ve kombinasyonlarındaki etkilerin in vivo sistemlerde farklı olabileceğinden, veriler ilk olarak hayvan deneyleri ve sonra klinik araştırmalarla da desteklenmelidir.
CO-test taraması ile servikal HPV HR + saptanan olguların kolposkopik, sitolojik ve histopatolojik değerlendirilmesi
Serviks kanseri, kadınlarda tüm yaşlarda meme ve akciğer kanserinden sonra üçüncü sıklıkta görülen bir kanser türüdür ve kadınlarda kansere bağlı ölümler içinde ikinci sırada yer almaktadır. Serviks kanserinin displazi zemininde gelişmesi ve bu displazi aşamasındaki lezyonların da tarama testleri ile erken tanısının mümkün olması, bu hastalığın erken tanısı için önemli bir avantaj teşkil etmektedir. Servikovajinal sitoloji (pap smear) serviks kanserinin tarama ve tespitinde yaygın olarak uygulanan en etkili, klasik yöntemdir. Spesifitesi yüksek olmasına karşın sensitivitesi düşüktür. Sadece sitolojik değerlendirme ile taramaya göre HPV DNA testi eklenmesi halinde taramanın sensitivitesi artmaktadır. Servikal smearın sitolojik olarak değerlendirilmesi ve aynı örnekte eş zamanlı HPV DNA çalışılması co-test olarak adlandırılır. Co-test günümüzde 30 yaş üzerindeki kadınlar için en çok kabul gören tarama yöntemidir. Biz de çalışmamızda Co-test'inde HPV (+) saptanan ve kolposkopisi yapılan hastaların servikal sitoloji, HPV, servikal/endoservikal biyopsi ve operasyon sonuçlarını değerlendirdik. HPV 16 ve 18'in serviksin invaziv kanserleri ile ilişkisinin diğer hr HPV'lere göre daha fazla olduğu bilinmektedir. Tüm dünyada invaziv servikal kanserlerin yaklaşık %71'i HPV 16 ve 18 enfeksiyonuyla ilişkilendirilmektedir Çalışmamızda literatür ile uyumlu olarak biyopsi sonucu CIN 3 ve invaziv serviks kanseri olan hastalarda HPV 16 pozitifliği anlamlı olarak daha fazla bulundu (p <0,05) Ayrıca çalışmamızda yine literatür ile uyumlu olarak smear sonucu LSIL ve ASCUS olan 99 hastanın 43'ünde (%43,4), HSIL VE ASC-H olan 17 hastanın 14'ünde (%82,3) HPV 16 pozitif saptandı. HPV 16 pozitifliği HSIL/ASC-H olan hastalarda LSIL/ASCUS olan hastalara göre anlamlı olarak daha fazla bulundu. (P <0,05) Türkiye'nin kendi HPV prevelansını ve tip dağılımını belirlemek için çok merkezli çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu şekilde ülkemiz için serviks kanseri tarama ve aşı programları oluşturulabilir.
Endometriozis, endometrioma veya adenomyozis tespit edilen kadınlarda endometrium C sinir liflerinin araştırılması
ÖZETEndometriozis tanısını koymak için altın standart günümüzde laparoskopidir. Bu çalışmada, endometriozis tanısını koyabilmek için laparoskopiye göre daha az invazif bir yöntem olarak endometriumdan biyopsi alınmış ve biyopsi materyallerinde C sinir lifleri araştırılmıştır. C sinir liflerinin oranları endometriozis, endometrioma, adenomyozis hasta grupları ile kontrol grubunda karşılaştırılarak endometriyal örneklemenin endometriozis tanısında yerini ortaya koymak amaçlanmıştır.Çalışmaya 20 endometriozis, 20 endometrioma, 20 adenomyozis tanısı konulan hasta ve bu patolojilerin olmadığı 20 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi. Olguların tümünde operasyon esnasında endometriyal örnekleme yapıldı. Endometrial örneklere içerdikleri sinir liflerini belirlemek için S-100 ve PGP9.5 ile immunhistokimya boyama yapıldı. Elde edilen sonuçlar gruplar arasında Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testleri kullanılarak karşılaştırıldı.Endometriozis, endometrioma ve adenomyozis hasta gruplarında C sinir lifi oranları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında adenomyozis ve endometrioma gruplarında endometriozis grubuna göre C sinir lifi oranı anlamlı olarak yüksek bulundu. Tüm hastalık grupları dismenore/disparoni varlığı ve C sinir lifi oranı açısından karşılaştırıldığında ise dismenore/disparoni varlığında C sinir lifi oranı anlamlı olarak yüksek bulundu. Endometriozis evresine göre C sinir lifi oranında ise anlamlı fark izlenmedi. Endometriyal biyopsinin yapıldığı menstruel dönem ile sinir lifi yoğunluğu arasında da ilişki izlenmedi.Endometriozis, endometrioma ve adenomyozis hasta gruplarında kontrol grubuna göre endometrium C sinir liflerinin anlamlı olarak artış göstermesi endometriyal biyopsi tekniğinin endometriozis tanısında basit ve güvenilir bir tanı yöntemi olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Adenomyozis, Endometriozis, Endometrioma, Endometriyal Biyopsi, İmmunhistokimya, Sinir Lifleri
Plasental yetmezlikli gebeliklerde maternal kan, kord kanıve plasenta( dokuda Antioksidan Aktivite ve Oksidatif Stres markerlarının fetomaternal Doppler değerleriyle korelasyonu
Plasenta! yetmezlikte lipid peroksidasyonu ve Doppler sonografi üzerinde son yıllarda özellikle durulmaktadır. Plasenta! disfonksiyonun eşlik ettiği preeklampsinin ciddi maternal ve fetal mortalite ve morbiditeye yol açması nedeniyle erken dönemde tespiti büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda, plasental yetmezlikli gebelerde oksidatif stres markerları ile fetomaternal Doppler değerlerinin korelasyonunun değerlendirilmesi, hastalığın erken tanı ve ön görüsünde kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışma, 52 sağlıklı gebe (kontrol grubu), 22 preeklamptik gebe (çalışma grubu) olmak üzere toplam 74 olgu üzerinde yapıldı. Tüm gebelerin matemal kan, kord kanı, plasenta! dokularında lipid peroksidasyon göstergesi olarak malondialdehit çalışıldı, uterin ve umbilikal arterlerde Doppler sonografik ölçümler yapıldı. Maternal kan ve plasenta! dokudaki malondialdehit seviyeleri, kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksekti ve aralarında pozitif bir korelasyon saptandı. Umbilikal arter ve umbilikal ven malondialdehit düzeyleri çalışma grubunda, kontrol grubuna göre daha yüksek bulunsa da istatistiksel olarak anlamlı değildi. Umbilikal ve uterin arterlerdeki Doppler sonografik indeksler, çalışma grubunda kontrol grubuna göre daha yüksekti. Tüm hastalar değerlendirildiğinde maternal ve plasenta! malondialdehit değerleri ile umbilikal ve uterin arter Pi değerleri arasında anlamlı bir korelasyon bulunmadı (R değerleri sırasıyla 0.76, -0.138 ve 0.004; p>0.05). Bu veriler ışığında plasenta! disfonksiyon gelişen preeklamptik gebelerde, fetomatemal Doppler sonuçları ve oksidatif stress göstergelerinin hastalığın şiddetinin değerlendirilmesinde kullanılabileceği, ancak fetomaternal Doppler sonografik değerlendirme ile oksidatif stres göstergeleri arasında korelasyon saptanmaması nedeniyle bu iki testin birbiri yerine kullanılamayacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Oksidatif stres, lipid peroksidasyonu, malondialdehit, Doppler sonografi, plasenta! yetmezlik, preeklampsi
Puerperium dönemindeki anemik hastalarda demir sükroz ve demir dekstran tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Gebelik ve puerperium anemi açısından riskli bir dönemi oluşturmaktadır. Gebelik sırasında uygulanan rutin oral demir takviyesine rağmen, yanlış beslenme, tedaviye yetersiz uyum ve gebelik ve doğum sırasındaki kayıplar nedeniyle postpartum anemi sık görülmektedir. Bu çalışmanın amacı puerperium dönemindeki anemik hastalarda iki farklı intravenöz demir preparatı olan demir sükroz ve demir dektranın etkinliklerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya katılan 100 postpartum anemik olgunun 50 tanesine intravenöz demir sükroz, 50 tanesine intravenöz demir dekstran tedavisi uygulandı. Yapılan istatistiksel analizde her iki tedavinin depostpartum anemi tedavisinde etkin olduğu gösterildi. İki tedavi yönteminin etkinlikleri arasında fark olmadığı gözlendi. Hastaların hiçbirinde ciddi alerjik reaksiyon izlenmedi. Demir sükroz tedavisi alan gruptaki bir hastada ciltte döküntü, kaşıntı şikayetleri olması nedeniyle tedavi kesildi. Demir dekstran alan grupta hiçbir yan etki gözlenmedi. Puerperium dönemindeki anemik hastalarda aneminin yan etkilerini en aza indirmek amacıyla oral tedaviye uyumun yetersiz olması ve yanıtın yavaş olması nedeniyle hızlı düzelme sağlamak için intravenöz demir tedavisi önerilen bir alternatiftir. Oral demir replasmanının da olası yan etkileri ile kıyaslandığında tercih edilebilir bir yöntemdir.
All-trans retinoik asit, metotreksat ve aktinomisin D kemoterapilerinin farklı koryokarsinom hücre kültür modelleri üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
All-trans retinoik asit, Metotreksat ve Aktinomisin D kemoterapilerinin farklı koryokarsinom hücre kültür modelleri üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması Amaç: All-trans retinoik asit (ATRA) trans formu yapısıyla A vitamininin doğal bir derivesi olup, hayvansal (retinoidler) ve bitkisel (karetenoid provitamin) gıdalarla vücuda alınır. ATRA, immatür hücrelerin farklılaşmasını uyarır ve yüksek bölünme potansiyeline sahip tümör hücrelerinin fonksiyonel hücrelere dönüşmesini sağlar. Bu etkisiyle özellikle Akut Promyelositik Lösemi'nin tedavisinde başarıyla kullanılmaktadır. Hücre kültürü çalışmalarında ATRA'nın apopitozu uyarıcı, hücre çoğalmasını azaltıcı ve invazyonu inhibe edici etkileri olduğu bildirilmiştir. Gestasyonel Trofoblastik Hastalıklar, insanda plasentadan gelişen bir grup hastalıktır ve koryokarsinom bunların malign formudur. Bu hastalıkların etyolojisinde, retinoik asit eksikliği ve A vitamini alımının azlığının, hastalık riskini arttırdığı çeşitli çalışmalarda saptanmıştır. Literatürde ATRA'nın diğer kemoterapötikler ile karşılaştırıldığı çalışmaların sayısı çok kısıtlıdır. Çalışmamızın amacı, farklı hücre kültürü modelleri (JAR, JEG-3) kullanılarak ATRA'nın tek başına veya MTX, Act-D ile kombine kullanıldığında, koryokarsinom tedavisindeki etkinliğinin araştırılması ve bu konuda çok sınırlı olan literatür bilgisine ek yeni bir veri sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: İnsan koryokarsinom benzeri JAR ve JEG-3 hücreleri kültüre edildi. ATRA, MTX ve ACTD'nin uygulama grupları aşağıdaki gibi belirlendi; Tek ilaç uygulaması için MTX'in 2 μM, 4 μM, 8 μM; ATRA'nın 0.1 μM, 1 μM, 10 μM; Act-D'nin 0.05 μM, 0.1 μM, 0.2 μM olması sağlanarak hazırlanmıştır. ATRA ve MTX kombinasyonunda; ATRA'nın 0.1 μM, 1 μM ve 10 μM dozları ile MTX'in 2 μM, 4 μM ve 8 μM'lık dozu kullanılmıştır. ATRA ve Act-D kombinasyonunda; ATRA'nın 0.1 μM, 1 μM ve 10 μM dozları ile Act-D'nin 0.05 μM, 0.1 μM ve 0.2 μM dozları kullanılmıştır. ATRA ve MTX ve ACT-D kombinasyonunda ATRA'nın 0.1 μM, 1 μM ve 10 μM; MTX'in 2 μM'lık dozu ve ACT-D'nin 0.05 μM, 0.1 ve 0.2 μM'lık dozları kombine edilmiştir. Maddeler hücrelere aynı anda verilmiştir. İlaç uygulamasını izleyen 72. saatte hücreler Tripsin-Etilen Diamin Tetraasetik Asit (EDTA) solüsyonu ile kaldırılıp, apopitoz çalışmasına alınmıştır. Bu çalışmada JAR ve JEG-3 hücrelerinde apopitozun derecesi Flowsitometri (FCM) ile belirlendi. Sadece bir set için tripsin öncesi süpernatan toplanıp, β-hCG ölçümü için derin dondurucuda saklanmıştır. İmmünoenzimatik yöntemle β-hCG ölçümü yapılmıştır. SPSS 19.0 ve Minitab 17 istatistik programları kullanılarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular: 0.1 µM, 1 µM ve 10µM ATRA JEG-3 ve JAR hücre hattına tek başına uygulandığında sırasıyla %15, %19, %30 ve %14, %17, %24'lük bir apopitoz oranı saptanırken, 2 µM, 4 µM ve 8 µM MTX JEG-3 ve JAR hücre hattına tek başına uygulandığında sırasıyla %40, %48, %53 ve %40, %45, %49'luk apopitoz oranı saptandı. 0.05 µM, 0.1 µM ve 0.2 µM Act-D JEG-3 ve JAR hücre hattına tek başına uygulandığında sırasıyla %17, %23, %36 ve %14, %15, %24'lük bir apopitoz oranı saptandı. İstatistiksel olarak kontrol grubuna göre saptanan apopitoz anlamlıydı. Ancak çalışmamızın asıl önemli çıkarımı olan bulgu ise kombine dozlarda MTX, Act-D ve ATRA'nın apopitoz oranlarına etkisiydi. Üç ilacın da düşük dozlarının kombinasyonu ile elde edilen apopitoz oranı JEG-3 ve JAR hücre hatlarında sırasıyla %54 ve %43 idi ve bu oranlar MTX'in 2 µM dozunda elde edilen apopitoz oranları olan %40'tan fazlaydı. İstatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: İnsan Koryokarsinom hücre hattı modelleri olan JAR ve JEG-3 üzerinde ATRA, MTX ve Act-D kombinasyon uygulaması her iki hücre hattında birden literatürde ilk kez yapılmıştır. Elde edilen bu sinerjistik apopitotik veriler, ATRA, MTX ve Act-D kombinasyonunun Koryokarsinom tedavisinde karşılaşılan çoklu ilaç direnciyle mücadelede kullanılabilecek seçeneklerden biri olabileceğini göstermektedir. Ancak ilaçların etkileri ve kombinasyonlarındaki etkilerin in vivo sistemlerde farklı olabileceğinden, veriler ilk olarak hayvan deneyleri ve sonra klinik araştırmalarla da desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: ATRA, koryokarsinom, kemoterapi, hücre kültürü