
807
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Total abdominal histerektomi olgularında quadratus lumborum bloğunun postoperatif analjezi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, total abdominal histerektomi uygulanan hastalarda quadratus lumborum bloğunun (QLB) postoperatif analjezi üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Genel anestezi altında abdominal histerektomi operasyonu yapılan ve postoperatif analjezi amacıyla QLB uygulanan ve uygulanmayan toplam 50 hasta çalışmaya alındı. Her iki grupta hastaların yaşı, ağırlık, boy, ASA skorları, operasyon süresi, postoperatif derlenme ünitesindeki kalp atım hızı, sistolik ve diyastolik kan basınçları,1., 2., 6., 12 ve 24. Saat Visüel Analog Skala (VAS) değerleri, ek analjezi gereksinimleri, herhangi bir komplikasyon veya yan etki olup olmadığı, hasta ve cerrah memnuniyeti değerleri karşılaştırıldı. Postoperatif 1., 2., 4., 12., 24. saat VAS değerleri ve postoperatif ilk 24 saat opioid kullanımı grup k (kontrol) da istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Hasta ve cerrah memnuniyeti grup blok da istatiksel olarak anlamlı derecede yüksekti. Her iki grubun postoperatif kan basınçları, kalp atım hızı, ameliyat süresi, ASA skorları, operasyon süreleri benzerdi. Çalışmamızda QLB uygulanan hastalarda postoperatif ilk 24 saatte tüketilen analjezik miktarının azaldığı, VAS skorlarının düştüğü, hasta ve cerrah memnuniyetinin arttığı saptandı. Ultrason eşliğindeki QLB yapılmış abdominal cerrahi uygulanan hastalarda, postoperatif dönemde ağrıyı gidermek ve opioid gereksinimini azaltmak için alternatif, güvenli ve etkili bir yöntem olduğu dolayısıyla QLB uygulamasının geleneksel analjezik yöntemlere alternatif olduğu düşüncesindeyiz. Ancak literatürde sınırlı hasta ve çalışma olmasi nedeniyle hasta ve çalışma sayısı artması gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Quadratus Lumborum Blok (QLB), Visüel Analog Skala (VAS)
Lipozomal bupivakain
Analjezik etki sürelerini uzatmak, toksisitelerini azaltmak amacıyla lokal anestezikler lipozomlarla enkapsüle edilmektedir. Bu çalışmada multilameller lipozomal bupivakainin farklı formlarını hazırlayarak yapay beyin omurilik sıvısı (BOS) içerisindeki kontrollü salınım özelliğini değerlendirmeyi amaçladık. Öncelikle bupivakain HCl ve baz bupivakain ile kolesterol, dipalmitoil fosfatidil kolin, metanol kullanılarak rotavapor cihazında vakumlu distilasyon yapıldı, ultrasonik banyoda tutularak homojen dağılım sağlanarak baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain ve bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl elde edildi. Oluşturulan baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain ve bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl santrifüj edilerek lipozomal baz bupivakain ve lipozomal bupivakain HCl elde edildi. Yapay BOS tampon çözelti hazırlandı. Bupivakain HCl, baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain, bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl ile ilk deney yapıldı. Baz bupivakain ile lipozomal baz bupivakain, bupivakain HCl ile lipozomal bupivakain HCl, bupivakain HCl difüzyon franz hücresine konularak 24 saat boyunca sıcak su banyosunda takip edildi. İlk yarım saatte, 1., 3., 6., 12. ve 24. saatlerde numuneler alındı (1. deney). Lipozomal baz bupivakain, lipozomal bupivakain HCl difüzyon franz hücresine konularak 24 saat boyunca sıcak su banyosunda takip edildi. İlk yarım saatte, 1., 3., 6., 12. ve 24. saatlerde numuneler alındı (2. deney).İlk deneyden elde edilen 54 numune HPLC'de, ikinci deneyden elde edilen 36 numune UPLC'de analiz edilmeden önce baz bupivakain ve bupivakain HCl için ayrı ayrı kalibrasyon grafikleri elde edildi. Daha sonra numuneler analiz edilerek kromatogramları elde edildi. Sonuç olarak multilameller lipozomal bupivakaininin, bupivakain HCl'ye göre yapay BOS içerisinde yavaş salınımı gösterilmiştir. Lipozomal formülasyonlar içinde de bupivakain HCl ve baz bupivakainin salınımları birbirinden farklıdır.Anahtar Kelimeler: Lipozom, bupivakain, BOS
Ratlarda oluşturulan karaciğer iskemi ve reperfüzyon modelinde epidural bupivakainin karaciğer hasarına olan etkilerininin karşılaştırılması
Yüksek riskli cerrahi operasyonlarda gastrointestinal perfüzyon önemli bir yere sahiptir. Çünkü splanknik hipoperfüzyon, endotoksemi, mukazal geçirgenlik artışı hatta organ yetmezliğine neden olabilir. İskemi sonrası reperfüzyon ise kısa süreli iskeminin tek başına oluşturduğu hasardan daha fazlasına neden olabilir. Hepatik iskemi reperfüzyon hasarı, geniş veya radikal hepatobiliyer cerrahi girişimlerine bağlı olarak ortaya çıkabilir. Geçici iskemi sonrası oluşan reperfüzyon, hepatositlerde letal hasar veya postoperatif karaciğer disfonksiyonuna neden olur.Rejyonel anestezi yöntemlerinden biri olan TEA'nin splanknik kan akımı üzerindeki etkilerinin mekanizması net olarak aydınlatılamamış olmasına rağmen, splanknik hipoperfüzyona karşı koruyucu olabileceği bilinmektedir. Ancak bu etkilerinin oluşmasında kullanılacak olan lokal anestezik ajanların da etkileri gözardı edilmemelidir.Araştırmada denek olarak kullanılan 18 rat Grup K (n=6)=Sham (laparotomi), Grup S (n=6)=Kontrol (laparotomi, İR epidural kateter, 20 mcg/kg/st % 0,9 NaCl), Grup B (n=6)=Bupivakain (Laparotomi, İR epidural kateter, 20 mcg/kg/st bupivakain) şeklinde rastgele 3 gruba ayrıldı. Hepatik iskemi süresi 60 dakika reperfüzyon ise 360 dakika olarak uygulandıktan sonra karaciğer dokusu örneklerinden MDA, apoptozis ve histopatolojik inceleme yapıldı. Kan örneğinden TNF-?, IL-1ß, AST ve ALT düzeyleri ölçüldü.İskemi reperfüzyona maruz kalan ve TEA amacıyla sadece serum fizyolojik uygulanan ratlarda karaciğer fonksiyon testleri dikkate alındığında, AST ve ALT düzeyleri sadece sham operasyonu yapılan iskemi reperfüzyon uygulanmamış gruba göre arttığı gözlendi. İskemi reperfüzyona maruz kalan ve TEA amacıyla bupivakain uygulanan ratlarda ise IL-1 düzeylerinin hem TEA amacıyla serum fizyolojik uygulanan gruba hem de sham grubuna göre anlamlı bir artış gösterdiği tespit edildi. İskemi reperfüzyona maruz kalan ve TEA amacıyla hem SF hem de bupivakain uygulanan ratlarda TNF-? düzeyleri sham grubundan daha yüksek olduğu saptandı. Ayrıca TEA amacıyla bupivakain uygulaması tüm ratlarda apoptozise neden olduğu olduğu görülmüştür.Gruplar arasında MDA düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı.Bu sonuçlara dayanarak, sistemik inflamatuar cevabı ve lipid peroksidasyonunu önlemede epidural bupivakainin yetersiz kaldığı ve karaciğer hücrelerinde apoptozise neden olduğu ortaya çıkmıştır.Ancak benzer İR hasarı modellerinde epidural bupivakain uygulanmasına karşın, hepatik İR hasarında epidural bupivakain kullanımına ait çalışmalara ratlanılmadığından konu ile ilgili daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Karaciğer iskemi reperfüzyon, Torakal Epidural, Bupivakain
Morbid obezlerde intraoperatif farklı oksijen konsantrasyonlarının bulantı-kusma üzerine etkisi
Postoperatif bulantı ve kusma (POBK) birçok sebebe bağlı, sık karşılaşılan ve özellikle operasyondan sonraki ilk iki saatte görülen bir problemdir. Bu çalışmada morbid obez hastalarda intraoperatif farklı oksijen konsantrasyonlarının bulantı-kusma üzerine etkisi retrospektif olarak araştırılmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra, 2018 yılı içerisinde bariatrik laparoskopik cerrahi geçiren, verilerine ulaşabildiğimiz 206 hasta dosyası incelenerek çalışmaya alındı. Hastalar kullanılan O₂ konsantrasyonlarına göre iki gruba ayrıldılar. %30 oksijen (n=87) verilenler Grup 30, %70 oksijen (n=119) verilenler ise Grup 70 olarak belirlendi. Hastaların demografik verileri, Vücut kitle indeksi, ASA skoru, hemodinamik parametreler ve kullanılan anestezik ajanlar, Apfel skoru, visual analog skala (VAS) skoru, POBK skoru, erken (ilk 2 saat) ve geç dönem (2-24 saat) yapılan antiemetik miktarı ve taburculuk süresi kaydedildi. Hastaların demografik verilerinde ve kullanılan anestezik ilaçlar açısından gruplar arasında fark yoktu. Hastaların POBK skoru iki grup arasında yapılan karşılaştırmada Grup 30 ve Grup 70'de sırasıyla 29/66 hastada bulantı-kusma saptanmadı, 37/34 hastada bulantı vardı, 17/18 hastada öğürme var, 4/1 hastada kusma gerçekleşmiştir. Gruplar arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Grup 30 ve Grup 70'te erken dönemde (ilk 2 Saat) yapılan metoklopramid miktarı arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. İlk 2-24 saatte yapılan kurtarma antiemetiği bakımından iki grup arasında fark yoktu. Grup 70'te taburculuk süresi daha kısaydı ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Laparoskopik bariyatrik cerrahiler; postoperatif bulantı-kusma açısından yüksek riskli girişimlerdir. Oksijen tedavisinin barsak perfüzyonunu iyileştirerek postoperatif bulantı-kusmayı azaltabileceği düşünülmektedir. Araştırmamızda laparoskopik bariyatrik cerrahi geçiren morbid obez hastalarda intraoperatif yüksek oksijen konsantrasyonunun erken dönemde (ilk 2 saat) bulantı-kusma oranını azalttığını bulduk. Oksijenin ucuz ve bu konsantrasyonlarda olası yan etkilerinin klinik olarak önemsiz olması, postoperatif bulantı-kusma risk faktörleri yüksek olan laparoskopik bariyatrik cerrahi geçirecek morbid obez hastalara uygun antiemetik profilaksi ile kombine edilerek kullanılması POBK insidansını azaltıp, bu durumda erken taburculuk sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Morbid obezite, intraoperatif oksijen konsantrasyonu, postoperatif bulantı-kusma
Kardiyopulmoner baypas sırasında kullanılan farklı prime solüsyonlarının serebral etkileri
Amaç: Çalışmamızda kardiyopulmoner baypas (KPB) uygulaması ile koroner arter baypas greft (KABG) operasyonu planlanan hastalara, priming amacı ile farklı içerikte hazırlanan prime solüsyonları kullanarak, prime solüsyonu içeriğinin serebral etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve yöntemler: Etik kurul onayı alınarak, Acıbadem Sağlık Grubu Kadıköy Hastanesi'nde gerçekleştirilen prospektif çalışmaya, bilgilendirilerek yazılı onamları alınan, KPB ile elektif izole KABG operasyonu yapılacak 30 hasta dahil edildi. Hastalar, prime solüsyonu içerikleri farklı olan üç gruba dağıtıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif ölçüm dönemlerinde serum nöron spesifik enolaz (NSE) enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri, Standardize Mini Mental Test (SMMT) skorları ile intraoperatif serebral rejiyonel oksijen saturasyon değerleri takip edildi. Bulgular: Demografik verileri benzer olan hastaların tümünde postoperatif NSE enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri fizyolojik sınırlar içerisinde seyretti. Hiçbir hastada serebral hasarı düşündürecek klinik bulgular ile SMMT skoru değişiklikleri saptanmadı. Hastaların serebral rejiyonel oksijen saturasyonu değerleri tüm hastalarda benzer seyretti, intraoperatif dönemde yalnızca dört hastada klinik olarak anlamlı kabul edilen bazal değerden % 20'den fazla düşüş yaşandı ve bu hastalara gerekli müdahalelerde bulunularak değerlerin normal aralığa yükselmesi sağlandı. Hastaların yoğun bakım ünitesinde ve hastanede kalış süreleri ile postoperatif kanama miktarları ve komplikasyon gelişimi gibi sonuç parametreleri, tüm gruplarda benzer bulundu. Sonuç: Koroner arter baypas greftleme cerrahisi uygulanan hastalarda, farklı prime solüsyonu kullanılmasının, postoperatif serum NSE enzimi ve S-100 β proteini düzeyleri ile postoperatif SMMT test skorlarında farklılık oluşturmadığı ve serebral hasarı düşündürecek klinik bulgulara yol açmadığı kanısına varıldı.
Yaşlı ratlarda memantinin propofol anestezisinden derlenme, kognitif fonksiyon ve ağrı üzerine etkileri
Postoperatif kognitif disfonksiyon anestezi sonrasında sıklıkla görülen bir durumdur. Nedeni tam olarak belirlenememesine karşı postoperatif dönemde kognitif disfonksiyonu artıran pek çok risk faktörü vardır. İleri yaşta bu risk faktörleri arasındadır. Anestezik ajanlardan propofol, postoperatif kognitif disfonksiyon yaptığı kanıtlanmış bir ajandır. Memantinin ise hafıza ve öğrenmeye olumlu katkıları olmasının yanında; nörorotektif olduğu bilinen ve kronik ağrı tedavisinde kullanılan bir ajandır. Bu çalışmada memantinin, propofol anestezisi sonrasında derlenme, kognitif disfonksiyon ve ağrı düzeyine etkilerinin araştırılması amaçlandı.30 adet Wistar cinsi yaşlı ratlar rastgele 5 gruba ayrıldı. Grup K 20 gün normal beslendikten sonra 21. gün % 0,9 NaCl (1 ml i.p.) verildi. Grup P ikinci gruba 20 gün normal beslendikten sonra 21. gün propofol (100 mg/kg i.p.) verildi. Grup OMP 20 gün boyunca memantin (20 mg/kg/gün oral) tedavisi sonrasında 21. gün propofol (100 mg/kg i.p.) verildi. Grup OM 20 gün boyunca oral memantin (20 mg/kg/gün) tedavisi sonrasında değerleri ölçüldü. Grup İPMP'ye 21. gün memantin (1 mg/kg 1 ml SF içerisinde i.p.) uygulamasından 30 dk sonra 100 mg/kg/gün i.p. propofol uygulandı. Ratların derlenmesi ?tail pinch?, kognitif fonksiyonları ?Radial Arm Maze? ve serum biyolojik markerları olan S100ß ve NSE ile ağrı düzeyleri ise ?hot-plate? ile değerlendirildi. Ratlarda derlenme Grup OMP' de ve Grup İPMP' de Grup P' ye göre anlamlı süresi kısa idi (p=0.016). Radial arm maze üzerinde Grup OMP' de ve Grup İPMP' de Grup P' ye göre kollara giriş-çıkış sayısı daha erken olarak 0. saatte (p<0,05) anlamlı belirgin olmasına rağmen 1. saatte değerleri birbirine yakındı. Hot-plate değerleri ise Grup K hariç bütün gruplarda, grup içi karşılaştırıldığında, kontrol değerlerine göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). NSE ve S100ß değerleri sadece Grup P' de Grup K' ye göre yüksek bulundu. Memantin alan gruplarda ise kontrol grubu ile benzer bulundu.Sonuçta ise memantin propofol anestezisi sonrası derlenme, kognitiffonksiyonlar ve ağrı düzeyine olumlu etkileri olduğu kanaatindeyiz.
Sleeve gastrektomi geçiren ve hedefe yönelik sıvı yönetimi uygulanan hastalarda postoperatif derlenme sürecinin araştırılması
Obezite eşlik ettiği ek hastalıklar nedeniyle erken ölümlere sebep olmaktadır. Hedefe yönelik sıvı tedavi yönetiminin hasta prognozundaki başarısı aşikardır. Bu çalışmada, laparoskopik sleeve gastrektomi geçiren hastalarda kullanılan Pleth Değişkenlik İndeksi (PVI), Sistolik Basınç Değişimi (SPV) ve Nabız Basınç Değişimi (PPV) kontrollü hedefe yönelik sıvı tedavi uygulamalarının; doku perfüzyonunu sürdürmekteki ve böbrek fonksiyonunun devamlılığını sağlamaktaki yerini araştırmak amaçlandı. Prospektif, randomize kontrollü olan klinik çalışmamıza; etik kurul onayı alındıktan sonra 01/02/2019 – 01/08/2019 tarihleri arasında yazılı onamları alınan toplam 210 hasta dahil edildi. Demografik veriler, hemodinamik parametreler, verilen kolloid ve kristaloid miktarı, uygulanan hedefe yönelik sıvı yönetim tekniği kayıt altına alındı. Hastalar, uygulanan hedefe yönelik sıvı yönetim tekniğine göre PVI(n=70), PPV(n=70) ve SPV(n=70) olmak üzere randomize üç gruba ayrıldı. Doku perfüzyonu için plazma laktat düzeyleri, böbrek fonksiyonu için üre ve kreatinin değerleri prospektif olarak değerlendirildi. Hastalara rutin olarak yapılan preoperatif anestezik değerlendirme, genel anestezi uygulaması ve derlenme protokolleri uygulanmıştır. Verilen kolloid miktarı SPV grubunda, PVI grubuna göre anlamlı derecede düşük olup verilen kolloid miktarı açısından diğer ikili grup karşılaştırmalarında ise anlamlı bir fark saptanmadı. Verilen kristaloid miktarının, laktat, üre ve kreatinin değerlerinin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı. Laparoskopik sleeve gastrektomi cerrahisinde PVI, SPV ve PPV ölçüm teknikleriyle intraoperatif yapılan hedefe yönelik sıvı tedavi yönetimleri; doku perfüzyonu, böbrek fonksiyonu, barsak hareketlerinin geri dönüş zamanı ve hastane kalış süresi açısından araştırılarak postoperatif derlenme sürecinde üç grubun birbirlerine üstün olmadığı görüldü. Sonuç olarak, hedefe yönelik sıvı tedavi protokollerinin, bariatrik cerrahilerde intraoperatif aşırı sıvı yüklemesinin önüne geçtiğinden uygulanan tekniklerin optimizasyonu için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: PVI, SPV, PPV, Bariatrik Cerrahi, Laktat
Geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yönteminin hasta kliniği ile morbidite ve mortalite ilişkisinin değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
Bu çalışmada geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yönteminin hasta kliniği ile morbidite ve mortalite ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi'nde 2009-2013 yılları arasında kalça cerrahisi uygulanmış 700 hasta dosyası tarandı. Hasta dosyalarından 586'sı veri eksikliği, kodlama yanlışlığı ve 65 yaş altı hasta profili nedeniyle çalışma dışı bırakıldı Böylece hasta dosyalarından 114 tanesinde tüm verilere ulaşıldığından çalışmaya 114 hasta dâhil edildi. Altmışbeş yaş üstü 114 hasta'nın etik kurul onayı alındıktan sonra hastalar genel anestezi ve Rejyonel anestezi uygulananlar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Genel anestezi uygulanmış grupta 76 hasta, rejyonel anestezi uygulanmış grupta ise 38 hasta mevcuttu. Gruplarda yaş, cinsiyet, yapılan volüm replasmanı, kan transfüzyonu, postoperatif yoğun bakım ihtiyacı olup olmaması, hastanede kalış süresi, komplikasyonlar, hemodinamik değişiklikler, yapılan ameliyat, yandaş hastalıklar, ASA, anestezi süresi ve ameliyat süresi açısından karşılaştırma yapıldı. Çalışmamızdaki hastaların gruplarına göre yaş, ASA, cinsiyet, anestezi süresi, giriş-çıkış hemoglobin, komplikasyon, postoperatif yoğun bakım ihtiyacı, yandaş hastalık, volüm replasmanı, mortalite, kan ve kan ürünleri transfüzyonu açısından gruplar arasında fark bulunmadı. Ancak ameliyat süresinin (113,68±34,732 dak) ve hastanede kalış süresinin (11,4211±4,03117 gün) rejyonel anestezi uygulanan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kısa olduğu gözlendi. Sonuç olarak; geriyatrik hastalarda kalça cerrahisinde uygulanan anestezi yöntemlerinden rejyonel anestezi yöntemi hastanede kalış süresi, ameliyat süresi ve istatistiksel açıdan anlamlı fark olmamakla birlikte verilen kan miktarının az oluşu nedeniyle genel anestezi yönteminden daha üstün olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Rejyonel anestezi, genel anestezi, ameliyat süresi, hastanede kalış süresi
Tek akciğer ventilasyonunda uygulanan süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun oksijenasyon üzerine etkileri
Tek Akciğer Ventilasyonunda Uygulanan Süperempoze Yüksek Frekanslı Jet Ventilasyonun Oksijenasyon Üzerine EtkileriNormal ve yüksek frekanslı ventilasyon üniteleri birlikte uygulandığından CO2 retansiyonu önlenebildiği için süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon uzun süre uygulanabilir. Bu çalışmanın amacı, toraks cerrahisinde TAV uygulanması gereken durumlarda süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun oksijenasyonda, hemodinami ve havayolu basınçlarına etkilerini araştırmak ve konvansiyonel ventilasyon ile karşılaştırmaktır. ASA I-II 40 hasta randomize olarak iki eşit gruba ayrıldı. Hastalar 2-2.5 mg propofol, 0.6 mg/kg roküronyum, 0.2 µg/kg/dk remifentanil indüksiyonundan sonra, anestezi propofol ve remifentanil sağlanan total intravenöz anestezi ile sürdürüldü. Anestezi her iki grupta tek akciğer ventilasyonu 15. dk'ya kadar konvansiyonel ventilasyonla sürdürüldü. Ventilasyon Vt:8 ml/kg, f: 12/dk, İ:E=1:2, FiO2: 0.6 olarak ayarlandı. Tek akciğer ventilasyonu 15. dk'da Grup I konvansiyonel ventilasyonla ventile edilirken Grup II süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon ile ventile edildi. Süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun normal frekanslı birimi f: 12/dk, İ:E=1:2 ve yüksek frekanslı birimi ise f: 600/dk, İ:E=1:2 olarak ayarlandı. Kalp atım hızı (KAH), sistolik erter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arteriyel basınç (OAB), periferik oksijen satürasyonu (SpO2) ve end tidal karbondioksit (ETCO2) düzeyleri, PaO2, PaCO2, pH, SO2, HCO3 ve pik inspiratuar basınç (PIP) değerleri başlangıç, indüksiyon, entübasyon sonrası, tek akciğer ventilasyonu süresince ve çift akciğer ventilasyonunda, ekstübasyon sonrası ve postoperatif 1. saatte kayıt edildi. İki grup arasında PaO2 için önemli farklılık gözlenmedi. Süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon grubundaki her kayıtta yüksek değerler gözlendi. ETCO2 ve PaCO2 değerleri süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon tek akciğer ventilasyonun 30. dk ve 90. dk arasında yüksekti. PIP süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon tek akciğer ventilasyonun süresince anlamlı derecede düşüktü. Tek akciğer ventilasyonunda süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon uygulamasıyla yeterli oksijenasyon sağlanabilir ve istatistiksel farklılık olmakla birlikte klinik olarak önemli bir CO2 retansiyonuna neden olmadığından dolayı uzun süre uygulanabilir. Ayrıca hava yolu basıncını düşürmesi akciğer hasarını önlemede önemli bir avantajdır.Anahtar Kelimeler: Toraks cerrahisi, tek akciğer ventilasyonu, süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon, oksijenasyon.
Bronkoskopilerde tüpsüz süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun hemodinami ve oksijenasyon üzerine etkileri
Bronkoskopilerde tüpsüz süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyonun hemodinami ve oksijenasyon üzerine etkileriBu çalışmanın amacı, rijit bronkoskopi girişimlerinde uygulanan tüpsüz süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon (SYFJV) un oksijenasyon ve hemodinami üzerindeki etkilerini araştırmak ve konvansiyonel ventilasyonla karşılaştırmaktır. ASA I-II 40 hasta randomize olarak iki eşit gruba ayrıldı. Hastalar 1 mg/kg iv lidokain, 2-2.5 mg propofol, 0.6 mg/kg roküronyum, 0.2 µg/kg/dk remifentanil indüksiyonundan sonra, anestezi idamesi propofol (4-10 mg/kg/sa) ve remifentanil (0.05-0.2 µg/kg/dk) infüzyonuyla sağlanan total intravenöz anestezi uygulanarak sürdürüldü. Grup I konvansiyonel ventilasyonla ventile edilirken Grup II ye süperempoze yüksek frekanslı jet ventilasyon uygulandı. SYFJV nin normal frekanslı birimi f: 12/dk, İ:E=1:2 ve yüksek frekanslı birimi ise f: 600/dk, İ:E=1:2 olarak ayarlandı. Kalp atım hızı (KAH), sistolik arter basıncı (SAB), diyastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), periferik oksijen satürasyonu (SpO2) ve end tidal karbondioksit (ETCO2) düzeyleri, PaO2, PaCO2, pH, SaO2, HCO3, en yüksek inspiratuar basınç (PIP), MAP ve PEEP değerleri; başlangıç (kontrol), indüksiyon, bronkoskopi öncesi, süresi, sonrası ve postoperatif 1. saatte kaydedildi. SAB bronkoskopinin 10. dk sında SYFJV grubunda anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.05). İki grup arasında SpO2 ve PaO2 değerlerinde önemli farklılık gözlenmedi. SYFJV grubunda ETCO2 ve PaCO2 değerleri daha düşük bulundu (p<0.05). SYFJV uygulananlarda PEEP ve MAP daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, SYFJV uygulaması PEEP ve MAP yi yükseltebilir. Hemodinamik stabilite ve yeterli oksijenasyonun yanısıra daha etkin CO2 eliminasyonu sağlama avantajı nedeniyle bronkoskopilerde tercih edilmelidir.
Spinal anestezi ile yapılan transüretral rezeksiyonlarda farklı dozlarda uygulanan izobarik bupivakain ile morfin kombinasyonlarının karşılaştırılması
Transüretral rezeksiyon geçirecek hastalara spinal anestezi uygulamasında üç farklı dozda bupivakainin opioid ile kombinasyonunda hemodinamik parametreler, anestezi kalitesi, motor ve duyusal blok oluşturma özellikleri ve postoperatif analjezik etkinliklerini değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmamızda TUR operasyonu geçirecek 55 yaş ve üzeri, 60 hasta 5.0 mg (Grup I, n=20), 7,5 mg (Grup II, n=20), 10 mg (Grup III, n=20) bupivakain grupları olarak rastgele 3 gruba ayrıldı. Gruplara toplam volüm 3 mL olacak şekilde 100 µg morfin eklendi. Hemodinamik parametreler, duyusal ve motor blok özellikleri, ilk analjezik ihtiyacı, spinal anestezi uygulamasında gözlenen intraoperatif ve postoperatif yan etkiler kaydedildi.Maksimum duyusal blok seviyesi gruplarda sırayla T10, T8 ve T6 olarak bulundu. Ancak duyusal blok seviyesinin zaman içerisindeki seyri izlendiğinde Grup I ve Grup II'de stabil seyrettiği fakat Grup III'te zamanla yükseldiği görüldü ve buna bağlı gelişen hemodinamik değişikliklerinde bununla orantılı olduğu saptandı.Gruplar arasında hipotansiyon yönünden anlamlı farklılık olup Grup I'e göre Grup II ve Grup III'te hipotansiyon daha sık görüldü (p=0,047 ve p<0,001). Grup II ile Grup III arasında hipotansiyon sıklığında fark saptanmadı (p=0,102).Bradikardi Grup I'de sadece 1 hastada (%5), Grup II'de 4 hastada (%20), Grup III'te 10 hastada (%50) gözlendi.T10'a ulaşma süresi grup Grup I'e göre Grup II ve Grup III'te daha kısa süredeydi. Grup II ve Grup III'e göre Grup I'de iki segment gerileme zamanı daha kısa idi. Ayrıca, Grup III'e göre Grup II'de de iki segment gerileme zamanı daha kısa idi.Her üç grupta demografik özellikler, duyusal bloğun maksimum düzeye ulaşma zamanı, maksimum motor blok oluşma zamanları benzerdi.Gruplar arasında cerrahi memnuniyet yönünden anlamlı fark olup Grup I ve Grup II'ye göre Grup III'te cerrahi memnuniyet daha yüksekti. Gruplar arasında hasta memnuniyeti yönünden de fark olup Grup I ve Grup II'ye göre Grup III'te hasta memnuniyeti daha yüksekti.İleri yaş ve yandaş hastalıkları olan hastaların spinal anestezisinde düşük dozda lokal anesteziğin eklenen intratekal morfin ile birlikte kullanımının transüretral rezeksiyon operasyonlarında uygun bir seçenek olduğu sonucuna varıldı.
Asetaminofen ile hasar oluşturulmuş rat karaciğeri ve oksidatif stres üzerine desfluran ve propofol etkilerinin karşılaştırılması
Propofolün kalp, karaciğer, böbrek, akciğer ve beyin dokusunu peroksidasyona karşı koruduğu, antioksidan etkili olduğu gösterilmiştir. Desfluran da hepatik kan akımını korur ve daha az toksiktir; hepatobilier cerrahilerde öncelikli tercih edilmektedir.Çalışmamızda asetaminofen ile hasar oluşturulan rat karaciğer dokusu ve oksidatif stres üzerine propofol ve desfluranın etkileri karşılaştırıldı. 80 adet wistar erkek rat rastgele dört gruba ayrılarak ilk gruba asetaminofen+desfluran (Grup D), ikinci gruba asetaminofen+propofol (Grup P), üçüncü gruba asetaminofen (Grup A) verildi. Dördüncü gruba (Grup K) ilaç verilmedi. Gruplardan rastgele 5'er adet rat 6,12,24,48. saatlerde (T1,T2,T3,T4) sakrifiye edildi. Kan ve karaciğer doku örnekleri alınarak ALT, AST, GST, total CL/ HDL kolesterol, MDA analizleri ve histopatolojik hasar derecelendirilmesi yapıldı. Histopatolojik olarak Grup A'da T1,T2,T3, Grup D'de T1,T3,T4 ve Grup P'de T1,T2 uygulama zamanlarında grup K'ya göre grade artışları anlamlı bulundu. AST değerlerinde Grup P'de T2,T4; Grup D'de T4 uygulama zamanında Grup A ve Grup K'ya göre artma; ALT'de Grup D, Grup P, Grup A'da tüm zamanlarda Grup K'ya göre artma görüldü. Tüm gruplarda PNL sayısı, GST, total kolesterol/ HDL kolesterol, MDA düzeyleri benzerdi.Propofol ve desfluran ile aminotransferazlar ve histopatolojik gradein yüksek bulunması her iki ajanla da karaciğer hasarı oluştuğunu göstermiştir. Anestezi pratiğinde yaygın kullanılan bu anestezik ajanların karaciğer üzerine olan etkilerini değerlendirmek için daha fazla deneysel çalışmaya ihtiyaç olduğu kanısına varıldı.
Yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların yakınlarının anksiyete ve depresyon açısından değerlendirilmesi
Çalışmamızda, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği'ni (HADS: Hospital Anxiety and Depression Scale) kullanarak yoğun bakım hastalarının yakınlarında görülen anksiyete ve depresyon semptomları ile ilişkili olan faktörleri ve görülme sıklıklarını belirlemeyi amaçladık.Anestezi ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesinde 48 saatten daha fazla süredir tedavi gören hastası olan, 18 yaş ve üzerinde 150 hasta yakını çalışmaya dahil edildi. Hastaların sosyodemografik bilgileri (yaş, cinsiyet, medeni durum, öğrenim durumu), YBÜ'e yatış sebepleri, hemodinamik parametreleri, GKS, APACHE II ve MODS değerleri kaydedildi. Hasta yakınlarının sosyodemografik bilgileri (yaş, cinsiyet, medeni durumu, eğitim ve iş durumu) ile hastası hakkında verilen bilginin verimliliğini sorgulayan ve HADS'ı içeren anket formunu doldurmaları sağlandı.Sınırda ve klinik anksiyete ya da depresyon toplam olarak alındığında hasta yakınlarının % 76'sında anksiyete ve % 72,6'sında depresyon semptomları tespit edildi. Kadınların erkeklere oranla daha fazla anksiyete ve depresyon semptomları gösterdiği saptandı. Kadınların % 67,8'inde anksiyete, % 66,7'sinde depresyon semptomları olduğu görüldü. Eş, anne-baba, evlat ve kardeşlerde diğer hasta yakınlarına göre daha yüksek anksiyete ve depresyon semptomları olduğu bulundu. Yüksek APACHE II değerine sahip hastaların yakınlarında anksiyete ve depresyon semptomlarının daha fazla olduğu tespit edildi. Ayrıca, yüksek MODS ve düşük GKS olan hastaların yakınlarının daha fazla depresyon semptomları gösterdiği görüldü. Yeterli bilgi alan hasta yakınlarının yeterli bilgi almayan hasta yakınlarına göre daha fazla sınırda anksiyete semptomları gösterdikleri tespit edildi.Hasta yakınlarının eğitim düzeyi, daha önceki YBÜ deneyimi, bilgi alma sıklığı ve aynı kişiden bilgi almanın anksiyete ve depresyon semptomları ile ilişkisi olmadığı görüldü. Herhangi bir işte çalışmayan hasta yakınlarında çalışan hasta yakınlarına göre daha fazla anksiyete semptomları gösterdikleri bulunurken depresyon sıklığında anlamlı fark bulunmadı.Anahtar kelimeler: Anksiyete ve depresyon, Yoğun Bakım Ünitesi, Hasta yakını
Lomber disk hernisinde radyoopak jel etanol kullandığımız hastalarda sonuçlar: Retrospektif çalışma
Lomber disk hernisi medikal ve sosyoekonomik problemlere yol açan bir sorundur. Lomber disk hernisi tedavisinde uygulanan lomber Radyoopak Jel Etanol (RGE) işlemi, minimal invazif bir yöntem olup; bu çalışmada amacımız, cerrahi tedaviyi istemeyen lomber disk hernisi tanısı koyulan hastalara, kısıtlı literatür bilgisi olan RGE kullanımı sonrası kliniğimizdeki sonuçlarını değerlendirmektir. Ocak 2013- Ocak 2014 tarihleri arasındaki bir yıllık süre içerisinde lomber diskopati tanısıyla yatırılan klinik ve radyolojik açıdan uygulama endikasyonu olan 41 hastaya uygulanan 44 intradiskal RGE retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular demografik karakteristikleri, daha önce uygulanılan tedaviler, en erken 6 ay sonraki kontrol Magnetik rezonans görüntüleme, RGE verilmeden önce ve verildikten 6 ay sonraki Visuel analog skala (VAS), komplikasyonlar, yan etkiler ve işlem sonrası hasta memnuniyeti açısından incelendi. Hastaların ağrıları işlem öncesi ve işlemden 6 ay sonra VAS ağrı skalası ile değerlendirildi. VAS ağrı skalasında azalmalar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hastaların demografik özellikleri değerlendirilirken yaş, cinsiyet durumları göz önünde bulunduruldu. Buna göre, 14'ü erkek (%34.1), 27'si kadın (%65.9) olmak üzere 41 hastaya işlem yapıldı. Erkeklerin yaş ortalaması 51,2 17,1, kadınların yaş ortalaması 47,7 13,8 idi . Çalışmamızda MRI değerlendirmelerinde hastalarda lomber disk hernisinin seviyesi açısından; L3-L4 disk herniasyonu 7 olguda (%17.1), L4-L5 disk herniasyonu 19 olguda (%46.3), L5-S1 disk herniasyonu 10 olguda (%24.1) mevcuttu. Hastaların MRI bulguları ve öyküsünde lomber disk hernisi nedeni ile daha önce tedavi alıp almadığına göre değerlendirildiğinde ise 19 hastada diffüz bulging, 22 hastada protrüzyon tespit edildi. 41 hastanın 6'sı daha önce hiç tedavi almamıştı, 20'si Trans Foraminal Steroid tedavisi aldığı, 15 hastanın ise sadece ilaç tedavisi ( non-steroid antiinflamatuar, myorelaksan, steroid vb.) aldığı tespit edildi . Hastalarda RGE uygulandıktan sonra sözel olarak hasta memnuniyeti değerlendirildiğinde memnun olmayan hasta sayısı dört, orta derecede memnun kalan hasta sayısı 13, iyi derecede memnun olan hasta sayısı 13, mükemmel derecede tedaviden memnun olan hasta sayısı ise 11 idi, başka bir ifadeyle bu işlemden memnun olmayan hasta oranı, bütün hastaların sadece %9.8 idi. Onbir hastanın işlem sonrası kontrol MRI'ları çekildi. Protrüzyonu olan yedi hastada kontrol MRI'da düzelme tespit edilirken üç hastada değişiklik izlenmedi. Diffüz bulging olduğu bilinen bir hastada MRI 'da değişiklik izlenmediği tespit edildi. MRI patolojilerine ve yaşa göre memnuniyet değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuç olarak, disk patolojilerine bağlı olarak meydana gelen ve konservatif yaklaşımlarla tedavi edilemeyen, lomber radikülopatiye bağlı ağrıların tedavisinde RGE cerrahiye alternatif olarak güvenle kullanılabilecek, hastalarda fonksiyonel iyileşme sağlayan, analjezik tüketimini azaltan, yaşam kalitesini yükselten minimal invazif bir yöntem olduğu kanaatindeyiz. Anahtar kelimeler: Lomber disk hernisi, Trans Foraminal Steroid, Radyoopak Jel Etanol , Visuel analog skala
Yeniden yapılandırılan anestezi yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon oranlarındaki değişimlerin incelenmesi: Retrospektif çalışma
Bu retrospektif çalışmada yeniden yapılandırılan Fırat Üniversitesi Anestezi Yoğun Bakım Ünitesinde enfeksiyon oranlarındaki değişimlerinin incelenmesi ve bu yapılandırmanın yoğun bakım enfeksiyonları üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi Anestezi Yoğun Bakım Mart 2012'de yerinin tamamen değiştirilmesi ile yeniden yapılandırıldı. Bu çalışmayı, bu tarihten önceki ve sonraki bir yıl içinde görülen enfeksiyon oranları karşılaştırılarak yeniden yapılandırmanın enfeksiyon oranları üzerine olan etkisini görmek amacıyla planladık. Elde edilen verilerden hastaların günlük fizik muayene ve laboratuvar sonuçları kayıt edildi. Yatan hastaların kan, endotrakeal aspirat, yara, idrar kültür sonuçları fizik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleriyle birlikte değerlendirildi. Toplam 1101 hastanın değerlendirilmeye alındığı çalışmaya 18 yaşın üzerinde olup yoğun bakım ünitemize kabul edilen, 48 saatten daha uzun süre kalan ve kabul sırasında fizik muayene, kültür ve laboratuvar sonuçları sonrası enfeksiyonu olmayan 406 hasta dahil edildi. Bu hastalar Mart 2012 tarihi esas alınarak , A ve B olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup A'da 214, Grup B'de ise 192 hastanın verileri incelendi. Çalışmada iki grup arasındaki enfeksiyon oranları karşılaştırıldı. Sonuçlarımıza göre yaş, cinsiyet, primer yatış tanısı, gelişteki ortalama GKS, ortalama yatış süresi, ek hastalıklar gibi parametreler bu enfeksiyon oranlarını etkilemezken, her iki gruptaki hastalar arasında; gruplara göre (A/B) sırasıyla enfeksiyon oranları (%41.1/%25), üriner enfeksiyon (%18.7/%10.4), VİP (%32.7/%14.6) etken patojenlerden; Pseudomonas (%15.4/%6.8), Acinetobacter (%18.2/%12) ve Escherichiacoli (%8.9/%2.1) oranları, ortalama mekanik ventilatörde kalış süresi (15,0116,681/12,2217,595), trakeostomi açılan (%43/%31.3) ve salah ile taburcu olan hasta oranı (%31.8/%44.3) istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak, yeniden yapılandırmanın birçok değişikliği beraberinde getirerek, enfeksiyon oranlarında anlamlı bir düşüşe neden olduğu kanaatine vardık. Özellikle yoğun bakımda görev alan personelin bu enfeksiyonların en büyük nedeni olabileceği gibi bu personele verilecek sürekli bir eğitimin etkin sürveyans çalışmaları ile enfeksiyonları azaltmada da en büyük etken olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım ünitesi, hastane enfeksiyonu, sürveyans
Sıçanlarda izofluranın apoptotik etkisine dantrolen ve ketaminin rolü
Sıçanlarda izofluranla indüklenen apoptozis üzerine ketamin ve/veya dantrolenin etkilerinin araştırılması amacıyla 30 adet Wistar tipi erkek sıçan n=6 olacak şekilde rastgele 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubunda kapalı kafeste 2 saat sadece % 100 O2, diğer dört grupta ise 2 saat % 100 O2 içinde % 1,4 izofluran uygulandı. Grup İzo+Dant'ta dantrolen ip 10 mg/kg, grup İzo+Ket ketamin sc 40 mg/kg, grup İzo+Ket+Dant dantrolen 10 mg/kg ve ketamin 40 mg/kg verildikten 6 saat sonra sakrifiye edildi. Hipokampus CA-1'de kaspaz 3 grup İzo ve İzo+Ket'te, kaspaz 8 ve 9 içinse grup İzo, İzo+Ket ve İzo+Ket+Dant'ta immün tutulum gösteren hücreler kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksekken, grup İzo+Dant'ta kaspaz 3, 8 ve 9 için kontrole göre anlamlı farka rastlanmadı. Hipokampus CA-1'de kaspaz 3, 8 ve 9 grup İzo+Ket'te immun tutulum gösteren hücreler tüm gruplardan daha fazlayken, grup İzo'da sadece İzo+Dant'tan daha yüksekti. Grup İzo+Ket+Dant'ta ise sadece İzo+Dant'tan fazlaydı. Dentat girusta kaspaz 3 ve 8 için grup İzo ve İzo+Ket'te; kaspaz 9 içinse grup İzo, İzo+Ket ve İzo+Ket+Dant'ta kontrole göre yüksekti ancak grup İzo+Dant'ta kaspaz 3,8 ve 9 sonuçlarında fark bulunmadı. Ayrıca kaspaz 3 ve 8 grup İzo+Ket'te tüm diğer gruplardan daha fazlaydı. Oysa grup İzo+Ket'te kaspaz 9 sonuçları grup İzo'ya benzer fakat grup İzo+Dant ve grup İzo+Ket+Dant'ta daha çoktu. Grup İzo+Ket+Dant'ta kaspaz 3 ve 9 sadece grup İzo'dan düşüktü. Ancak grup İzo+Ket+Dant ile grup İzo+Dant benzerdi. Sonuç olarak izofluranla indüklenen apoptozisin ketaminle arttığı, dantrolenle azaldığı saptanmıştır.
İnhalasyon ve total intravenöz anestezi uygulanan hastalarda hemodinamik, endokrin yanıtlar ve nesfatin-1'in değerlendirilmesi
Bu çalışmada, farklı anestezi tekniklerinin cerrahi stres yanıta ve yeni bir peptid yapılı hormon olan nesfatin-1 düzeylerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi ameliyathanelerinde Mart-Haziran 2015 tarihleri arasında septorinoplasti ameliyatı olacak ve ameliyatı en az iki saat sürecek, psikiyatrik, kardiyovasküler ve metabolik bozukluğu olmayan, 18–60 yaş arası, premedikasyon uygulanmamış, ASA I-II risk grubunda 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar; Desfluran + N2O (Grup 1), Desfluran + Remifentanil (Grup 2) ve Propofol + Remifentanil (Grup3) uygulananlar olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplardaki hastalardan indüksiyondan hemen önce, postoperatif derlenme odasında 30. dakikada ve postoperatif 24. saatte olmak üzere 3 kez en az 5 ml venöz kan örneği alınarak serum insülin, glukoz, adrenalin, noradrenalin, kortizol ve nesfatin-1 düzeylerine bakıldı. Çalışmamızda sistolik kan basınçları, kalp atım hızları, glukoz, serum noradrenalin, adrenalin ve serum nesfatin-1 düzeyleri yönünden gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Serum insülin düzeylerinde 3.dönemde Grup 1'de Grup 3'e göre anlamlı yükseklik tespit edildi (p<0.05). Serum kortizol düzeylerinde ise Grup 3'te 2.dönemde diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı yükseklik bulundu (p<0.05). Hastalara uyguladığımız farklı anestezi tekniklerinin, benzer hemodinamik ve endokrin yanıtlar oluşturması yanında, nesfatin-1 ve cerrahi stres arasındaki korelasyonun açık olarak ortaya konulabilmesi için daha geniş çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Cerrahiye stres yanıt, TİVA, İnhalasyon anestezisi, Nesfatin-1
Spinal anestezi ile sezaryen olan ve tranversus abdominus plane blok uygulanan hastaların postoperatif analjezi yönünden değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışmada spinal anestezi ile sezaryen ameliyatı yapılan hastalarda postoperatif analjezi amacıyla ultrasonografi eşliğinde transversus abdominus plan blok (TAPB) uygulanmasının etkinliği değerlendirildi. Etik kurul ve hasta onamı alındıktan sonra spinal anestezi altında elektif sezaryen olan yaşları 18-45 arasında değişen, ASA I-II risk grubu, toplam 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar postoperatif dönemde ultrason eşliğinde TAPB uygulananlar (Grup TAPB, % 0.25'lik bupivakainden her iki tarafa 20 ml) ve uygulanmayanlar (Grup K) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Postoperatif dönemde tüm hastalara tramadol ile hasta kontrollü analjezi (bolus doz 20 mg, kilitli kalma süresi 10 dakika, bazal infüzyon hızı 20 mg/saat olacak şekilde) uygulandı. Postoperatif dönemde analjezi düzeyini değerlendirmek için derlenmeye girişten itibaren 5 dakika aralıklarla ve postoperatif 1., 2., 4., 6., 12. ve 24. saatteki VAS skorları kaydedildi. Derlenme ve postoperatif 24. saatteki tramadol tüketimi kaydedildi. Ayrıca postoperatif 24. saatte hasta memnuniyeti değerlendirildi. Hastaların demografik verileri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Grup TAPB'de derlenme (32.50±15.51) ve postoperatif 24 saatte (226.00± 66.44) tüketilen tramadol miktarı (mg) Grup K'ya (sırasıyla, 47.52±19.15 ve 280.80±35.34) göre anlamlı olarak düşük bulundu (p<0.01). Grup TAPB'de derlenmenin 5., 10., 15., 20., 25., 35., 40., 45. ve 50. dakikasında, derlenmeden çıkışta ve postoperatif 1., 2., 3., 4., 6. ve 12. saatlerde VAS skorlarının Grup K'ya göre anlamlı düşük olduğu bulundu (p<0.05). Grup TAPB'de hasta memnuniyeti de anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Sonuç olarak, ultrason eşliğinde yapılan TAPB uygulamasının VAS skorlarını düşürdüğü, analjezik tüketimini azalttığı ve hasta memnuniyetini artırdığı saptandı. Spinal anestezi ile sezaryen olan hastalarda, TAPB'nin postoperatif analjeziye olumlu etkilerinden dolayı rutin uygulanması önerilebilir. Anahtar kelimeler: Transversus abdominus plane blok, spinal anestezi, sezaryen
Lomber disk hernisinde disk restorasyon hidrojel implant (GELSTIXTM) kullandığımız hastalarda sonuçlar: Retrospektif çalışma
Lomber disk hernisi hastalarında disk restorasyon hidrojel implant (GelstixTM) uygulanmasının kliniğimizdeki sonuçlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi Algoloji Polikliniği'ne başvuran lomber disk hernisi tanısı almış,kronik diskojenik ağrılı,Ocak 2013–Ocak 2014 tarihleri arasında bir yıllık sürede disk restorasyon hidrojel uygulanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi.Olgular demografik karakteristikleri,magnetik rezonans görüntüleme bulguları,preoperatif ve postoperatif VAS, komplikasyonlar, yan etkiler ve işlem sonrası hasta memnuniyeti açısından incelendi. Yirmibeşi erkek (%40,3),37'si kadın (%59,7)toplam 62 hastaya işlem yapıldı. Hastaların yaş ortalaması 49,18±14,18 yıl,kadın hastaların yaşları 50,81±13,37 yıl ve erkek hastaların yaşları 46,76±15,27 yıldı. Kadın ve erkek hastaların ağrı süreleri sırasıyla 37,81±37,92 ay ve 25,36±33,58 aydı.Kadın ve erkek hastaların preoperatif ve postoperatif VAS skorları sırasıyla 8,24±1,09 ve 7,88±1,01 ile sırasıyla 3,56±2,11 ve 3,76±2,17 idi.Onaltı (% 25,8) sağ bacak ağrısı, 20(%32,3) sol bacak ağrısı,26(%41,9) bilateral alt ekstremite ağrısıyla kliniğimize başvurdu.Hastaların 31'inde(%50) ek bir hastalık olmadığı,12'sinde(%19,4) kardiak hastalık, 3'ünde(%4,8) respiratuar hastalık, 7'sinde(%11,3) endokrin hastalık, 4'ünde(%6,5) endokrin ve kardiyak hastalık beraber, 2'sinde(%3,2) kardiyak ve respiratuar hastalık beraber, 1'inde(%1,6) endokrin ve respiratuar hastalığın beraber ve 2'sinde(%3,2) endokrin, kardiyak ve respiratuar ek hastalığının beraber olduğu görüldü.Hastaların 25'inde bulging(%40,3),5'inde protrüzyon(%8,1),4'ünde NFD(%6,5),18'inde bulging+NFD(%29),3'ünde NFD+protrüzyon(%4,8) ve 7'sinde bulging+protrüzyon (%11,3) vardı. Onüç hastanın (%20,97) daha önce tedavi almadığı, 29'unun(%46,77) transforaminal steroid tedavisi aldığı ve 20'sinin(%32,26) sadece medikal tedavi aldığı tespit edildi.Şikayet seviyesi 2 hastada L2-L3 (%3,2), 17'sinde L3-L4(%27,4), 28'inde L4-L5(%45,2) ve 15'inde L5-S1'di(%24,2). Memnun olmayan hasta sayısı 9(%14,5), orta derecede memnun kalan hasta sayısı 16(%25,8), iyi derecede memnun olan hasta sayısı 16(%25,8), mükemmel derecede memnun olan hasta sayısı ise 21'di(%33,9). Disk restorasyon hidrojel özellikle genç ve orta yaş hastalarda diskojenik ağrıya karşı tatmin edici sonuçlarla kullanılabilen, düşük komplikasyon ve yan etki riskine sahip güvenli bir minimal invazif tekniktir.
Pediyatrik cerrahi ameliyathane çalışanlarında genotoksik etkinin mikro çekirdek yöntemiyle değerlendirilmesi
Ameliyathane ortam havasındaki atık anestezik gazlara bağlı olarak ameliyathane çalışanlarında genotoksik etki meydana geldiği bilinmektedir. İnhalasyon anesteziklerinin ortam havasında ölçülen en yüksek düzeyleri kulak burun boğaz ve pediyatrik cerrahi ameliyathanelerinde görülmektedir. Bu çalışmanın amacı pediyatrik cerrahi ameliyathanelerinde çalışan kişilerde mesleki maruziyete bağlı oluşan genotoksik etkiyi mikro çekirdek yöntemiyle araştırmaktır.Çocuk hastalıkları hastanelerinde gerçekleştirilen bu çalışmada, ameliyathanede görev yapmakta olan 30 çalışan (13 anestezi çalışanı, 10 ameliyathane hemşiresi, 7 ameliyathane personeli) ameliyathane grubu olarak belirlendi. Aynı hastanelerden ameliyathane grubuyla yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, sigara ve alkol kullanma alışkanlıkları benzer olan ameliyathane dışında çalışan 30 hastane çalışanı kontrol grubu olarak seçildi. Her bireye genotoksik etkiyi artıran durumların sorgulandığı anket uygulandıktan sonra bukkal epitel örnekleri alındı. Mikro çekirdek yöntemine uygun boyama işleminden sonra mikroskopik değerlendirme yapıldı.Ameliyathane grubunda mikro çekirdek sıklıkları Kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Yaşı <35 yıl olanlarda mikro çekirdek sıklıkları, ameliyathane grubunda kontrol grubu bireylerde olduğundan anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.009). Anestezi çalışanı bireylerin mikro çekirdek sıklıkları, kontrol grubundaki doktor bireylerin mikro çekirdek sıklıklarından anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.034). Ameliyathane grubunda sigara içmeyen bireylerde mikro çekirdek sıklığı kontrol grubundaki sigara içmeyen bireylerin mikro çekirdek sıklığından daha yüksekti (p=0.007). Gruplarda mikro çekirdek sıklıklarının; cinsiyet, alkol, maruziyet süresi ve çalışma şekli gibi değişkenlerden etkilenmediği gözlendi (p>0.05).Bu çalışmada, pediyatrik cerrahi ameliyathane çalışanlarında, özellikle daha genç ve anestezi çalışanı olanlarda daha belirgin olmak üzere genotoksik etki meydana geldiği sonucuna varılmıştır.
Ekstübasyon sonrası görülen kardiyovasküler ve solunum sistemi yanıtlarına benzidamin ile lidokainin etkileri
Entübasyon öncesi endotrakeal tüp (ETT) kafı çevresine uygulanan benzidaminin ve ekstübasyondan 5 dk önce intravenöz yoldan uygulanan 1.5 mg/kg lidokainin ekstübasyona bağlı kardiyovasküler ve solunum sistemlerinde gelişebilecek olumsuz yanıtlara etkileri araştırıldı.Çalışmaya genel anestezi altında opere olacak ASA I veya II grubunda, 18-65 yaş arası, supin pozisyonda operasyonda süresi 1 saatten uzun sürecek 200 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele ekstübasyondan 5 dk. önce 10 mL iv. serum fizyolojik (SF) verilen Kontrol grubu (KG), ekstübasyondan 5 dk. önce 10 mL SF içinde iv. 1.5 mg/kg lidokain verilen Lidokain grubu (LG), entübasyondan önce ETT kafı dışına 4 puff benzidamin (1 puff 0.270 mg) sprey sıkılan ve ekstübasyondan 5 dk. önce 10 mL iv. SF verilen Benzidamin grubu (BG), entübasyondan önce ETT kafı dışına 4 puff benzidamin sprey sıkılan ve ekstübasyondan 5 dk. önce 10 mL iv. 1.5 mg/kg lidokain verilen Lidokain +Benzidamin grubu (LBG) olarak 4 eşit gruba ayrıldı. Anestezi indüksiyon ve idamesinde aynı ilaçlar kullanıldı. Kontrol verileri alındıktan sonra operasyon esnasında tüm gruplarda sistolik arter basıncı (SAB), diastolik arter basıncı (DAB), ortalama arter basıncı (OAB), kalp atım hızı (KAH), ET-CO2, SpO2 ve entübasyon tüp kaf basıncı (ETKB) parametreleri her 5 dakikada bir operasyon sonuna kadar takip edildi, ekstübasyon sonrası ise hemodinamik parametreler hastanın servise yollanmasına kadar 5 dk. aralıklarla kayıt edildi. Hemodinamik parametrelerin verilerinden ?Hız Basınç Ürünü?( HBÜ) skoru belirlendi. Postoperatif boğaz ağrısı (POBA), öksürük (POÖ), ses kısıklığının (POSK) yanı sıra dispne, laringospazm, bronkospazm, stridor gibi solunum sistemi, bulantı-kusma gibi sindirim sistemi semptomları da hastalar servise yollanırken ve postoperatif 1., 6., 12., 24., 48. ve 72. saatlerde belirlenerek kaydedildi. Tüm gruplardaki hastalar ilk 72 saat süresince gerek serviste gerekse telefonla evlerinden izlendi. Yukarıdaki parametrelerin haricinde; hastaların demografik verileri, ASA sınıflaması ile anestezi ve cerrahi süreleri belirlenerek kaydedildi.Kalp atım hızı verilerinde en az LBG de, en fazla da KG de artma gözlendi. SAB verilerinde en fazla KG de artma gözlendi, diğer gruplar arasında fark belirlenmedi. DAB ve OAB verilerinde en fazla KG de olmakla beraber diğer gruplarda da artma gözlendi. HBÜ verilerinde tüm gruplarda kontrole göre artma gözlendi. ET-CO2, SpO2, ETKB verilerinde hem grup içi hem de gruplar arası farklılık belirlenmedi. Ekstübasyon kalitesi kriterleri yönünden en kötü KG de gözlendi, diğer gruplarda ise benzerdi. POBA ve POÖ sıklığı yönünden en sık KG grubunda, en az ise BG ve LBG de gözlendi. POSK sıklığı KG ve LG de benzer bulundu, BG ve LBG de hiçbir hastada POSK gözlenmedi.Entübasyon öncesinde ETT kafı yüzeyine uygulanan benzidamin sprey ile ekstübasyondan 5 dk. önce intravenöz uygulanan 1.5 mg/kg lidokainin tek başlarına ve birlikte kullanılmasının ekstübasyon sonrası gözlenen kardiovasküler sistemdeki yan etkileri azaltmakla birlikte tamamen önleyemediğini, ancak hem benzidamin uygulamasının hem de kombinasyonun solunum sistemindeki yan etkileri azaltmada etkili olduğu belirlendi.
Akut respiratuar distres sendromu olan hastaların pulmoner ve ekstrapulmoner nedenler yönünden retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada retrospektif olarak Anesteziyoloji ve Reanimasyom Yoğun Bakım Ünitemizdeki (ARYBÜ) ARDS insidansını, etyolojik faktörleri, mekanik ventilasyon uygulamalarını, multiorgan disfonksiyonu ve mortalite oranlarını belirlemeyi amaçladık.Gereç ve yöntemler: Bu çalışmaya ARDS tanısı alan121 hasta alındı. Hastalar pulmoner (n=70) ve ekstrapulmoner (n=51) ARDS grublarına ayrılarak incelendi. Hastaların tümüne volüm kontrollü SIMV moda mekanik ventilasyon uygulandı. Çalışmaya alınan hastaların demografik özellikleri, etiyolojik faktörleri, arteriyel kan gazı değerleri, mekanik ventilasyon parametreleri, GKS, APACHE II ve MPM II skorları, Hipoksik indeksleri (Hİ), Murray indeksleri, oksijenizasyon indeksleri (Oİ), alveoloarteryal oksijen gradienti (AaDO2), multiorgan disfonksiyonu skoru (MODS) ve mortalite oranları kaydedildi.Bulgular: Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitemizdeki ARDS insidansı %7, mortalite oranı %48 bulundu. Altta yatan en önemli predispozan faktörler travma, aspirasyon pnömonisi, postoperatif solunum sıkıntısı ve pnömoniydi. Hastaların %57'inde (n=70) pulmoner, %42'inde (n=51) ekstrapulmoner ARDS mevcuttu. Her iki grubun günlük takibinde ortalama arteryal kan gazı değerleri, Hİ oranları, Oİ değerleri, Murray indeksi değerleri ve AaDO2 farkları arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Ayrıca grupların arasında GKS, APACHE II, MPM II ve MODS oranları benzerdi. Pulmoner ARDS grubunda 70 hastanın %47'si mortal seyrederken, ekstrapulmoner ARDS grubunda ise 51 hastanın % 50'si mortal seyretmiştir.Sonuç: Yapmış olduğumuz retrospektif çalışmada uygun akciğer koruyucu mekanik ventilasyon ile pulmoner ve ekstrapulmoner ARDS grubunda benzer şekilde ve olumlu cevap alınabileceğini gördük. Ekstrapulmoner ARDS pulmoner ARDS'e göre az sıklıkta görülse de mortalitesinin daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Pulmoner ve ekstrapulmoner ARDS grubu arasında tedaviye cevap açısından anlamlı fark olmasa da erken tanı ve uygun tedavi yaklaşımının mortalite üzerinde etkili olduğu düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: ARDS, Akciğer koruyucu mekanik ventilasyon, Mortalite.
Yüksek frekanslı jet ventilasyonun orta kulak basıncı ve postoperatif bulantı kusmaya etkisi
Bu araştırmada elektif direkt laringoskopi geçirecek hastalarda, bir gruba jet ventilasyon diğer gruba geleneksel mekanik ventilasyon uygulayarak orta kulak basıncına ve bunun postoperatif bulantı ve kusmaya etkisini göstermeyi amaçladık.Risk grubu ASA I-II olan direkt laringoskopi yapılacak 40 hasta araştırmaya alındı. Hastalar Grup JV ( yüksek frekanslı jet ventilasyon ile direk laringoskopi yapılacak olan hastalar) ve Grup NV (endotrakeal entübasyon ile direkt laringoskopi yapılacak olan hastalar) olarak iki gruba ayrıldı. Bir gün öncesinden hastaların dış kulak yolu otoskop ile muayene edilerek OKB ölçümünü etkileyecek patoloji yönünden değerlendirildi. Her iki hasta grubuna da 1 dk süre ile 1 µg/kg'dan remifentanil bolus olarak yapıldı ve indüksiyon ile birlikte 0,2µg/kg/dk infuzyona başlandı. 1 mg/kg %1'lik Lidokain iv uygulandı, daha sonra anestezi indüksyonu için propofol 2 mg/kg ve roküronyum (0,5 mg/kg) verildi. Daha sonra Grup JV'de yüksek frekanslı jet ventilasyon için blade ağıza yerleştirildi, Grup NV için endotrakeal entübasyon yapılarak geleneksel mekanik ventilasyona geçildi. TİVA ve remifentanil ile genel anesteziye devam edildi.Grup JV: Genel anestezi indüksiyonunu takiben direkt laringoskopun ağız açaçacağı yerleştirildi ve YFJV (TwinStream, CARL REINER) ayarlanan değerlerde solunuma başlatıldı. (Ferakns; 600 solunum/dk, P(Basınç): 1bar İnspirasyon-Ekspirasyon oranı (İ:E):1:1, FiO2 (İnspire edilen oksijen konsantrasyonu) :0.8-1). MAP (Ortalama hava yol basıncı), PIP (Pik inspiratuar basınç), PEEP (Pozitif endekspiratuar basınç) değerleride jet ventilasyona geçildikten sonra 3.dakikada ve daha sonrada 5 er dakika aralıklarla kayıt altına alındı. Grup NV: Genel anestezi indüksiyonunu takiben hastalar 6,5-7 numara endotraleal tüp ile entübe edildi. Hastaların ventilasyonu 8 mL/kg tidalvolüm, %80-100 O2 hava içersinde total 4 L/dk ve SS:10 soluk/dk, I:E=1:2, olarak ayarlanarak anestezi cihazı ile standart ventilasyon uygulandı. Tüm hastalarda KAH, SAB, DAB, OAB, SpO2, ETCO2, OKB değerleri indüksiyon öncesinde, indüksiyon tamamlandıktan 1 dakika sonra ve entübasyonun 3. dakikasında ve daha sonra otuzuncu dakikaya kadar 5 dakika aralılarla kaydedildi. Cerrahi prosedürün bitmesi ile rezidüel kas gevşetici etkisi 0.015 mg / kg atropin ve 0.05 mg/ kg neostigmin ile ekstübe edildi. Postoperatif 5, 15 ve 30. dakikalarda her iki grupta timpanometri ile OKB sağ ve OKB sol, VAS, VDS ve yapılan metoklopramid miktarı kaydedildiSonuç olarak iki grup arasında OKB değerleri açısından anlamlı bir fark saptanmadı.
Bariatrik cerrahi uygulanan morbid obez hastaların genel anesteziden derlenme özelliklerinin araştırılması
Anestezi sonrası derlenme süresini hastanın durumu belirlemektedir. Obezite beraberinde getirdiği hastalıklar nedeniyle hayatı tehdit eden bir hastalıktır. Çalışmamızda, bariatrik cerrahi uygulanan morbid obez hastaların genel anesteziden derlenme özelliklerini araştırmayı amaçladık. Genel anestezi altında bariatrik cerrahi geçiren hastalardan rastgele 100 kadın (Grup K) ve 100 erkek (Grup E) hasta çalışmaya alındılar. Genel anestezi propofol, remifentanil ve rokuronyum ile başlatıldı, sevofluran veya desfluran, remifentanil ve rokuronyum ile sürdürüldü. Cerrahi bitiminde genel anestezi sonlandırılarak, rokuronyumun kalıntı etkisi sugammadex ile giderildi. Uyandırılma ve ekstübasyondan sonra derlenme ünitesine alınan hastalar F.Ü. Hastanesi Anesteziden Derlenme İzlem Formu'na göre takip edilerek toplam skor ≥12 olanlar servislerine gönderildiler. Uyanma, ekstübasyon, derlenme ünitesine alınma ve derlenme ünitesinden çıkış süreleri; derlenme süresince oluşan komplikasyonlar ve yapılan girişimler karşılaştırıldı. Anestezi, operasyon, uyanma, ekstübasyon ve operasyon odasından çıkış süreleri erkeklerde kadınlara göre klinik olarak anlamsız, istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0.05) daha uzun; her iki grubun derlenme ünitesinde kalış (Grup K: 33.37±14.88 dk, Grup E: 32.80±15.55 dk) ve total derlenme süreleri benzerdi. Kadınların % 28'inde ve erkeklerin % 49'unda (p<0.05) derlenme esnasında bulantı-kusma, ajitasyon, hipertansiyon ve taşikardi gibi çeşitli sorunlar gözlendi. Erkeklerde kadınlara göre SpO2 değerleri daha düşük; sistolik (SAB) ve diyastolik (DAB) arteriyel basınçları anlamlı derecede daha yüksek seyretti (p<0.05). Sonuç olarak, bariyatrik cerrahi geçiren hem kadın ve hem de erkek hastalarda genel anesteziden derlenmenin benzer sürelerde sağlandığı; bununla birlikte, erkeklerde derlenme esnasında daha yüksek oranda derlenme sorunlarına rastlanıldığı, SpO2 değerlerinin daha düşük olduğu, KAH, SAB ve DAB değerlerinin daha yüksek seyrettiği saptanmıştır.
Yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastalardaki kardiyak arrest varlığının nedenleri ve tedavisinin hasta sağkalımına etkisi
Kardiyopulmoner arrest (KPA), spontan solunum ve dolaşımın ani olarak durmasıdır. Kardiyopulmoner Resüsitasyon (KPR) ise spontan kalp atımı, solunum ve kalp fonksiyonlarının tekrar kazanılma çabasıdır. Kardiyak arreste ilk müdahale de primer olarak tüm doktorların görevidir. Çalışmamızın amacı yoğun bakım ünitelerine ( Dahili YB, Anestezi YB) arrest olarak gelen ve YBÜ'lerindeki tedavileri sırasında arrest olan hastaların sağkalımlarının karşılaştırılmasıdır. Bu çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi yoğun bakım ünitelerine 1 Ocak 2012 – 31 Aralık 2014 tarihleri arasında arrest olarak kabul edilen ve YBÜ'de tedavi sırasında arrest olan olguların arşiv kayıtları üzerinden yapıldı. Çalışmaya alınan 836 hastanın 456'sı erkek (%54,5), 380'i ise kadındı (%45.5). Grup AYB II ve Grup DYB II'de erkek cinsiyet, Grup DYB I'de ise kadın cinsiyet artmış bulundu. Gruplar arasında ortalama yaş DYB II grubunda artmış bulundu. Sistemlere göre en sık görülen primer hastalık, Grup AYB I ve Grup DYB I'de miyokard İnfarktüsü (MI), Grup AYB II ve Grup DYB II'de ise iskemik serebrovasküler hastalık (İSVH) idi. Gruplar arasında spontan dolaşımın geri dönmesi (SDGD) oranı karşılaştırıldığında, Grup AYB II'de bu oranın Grup DYB II'ye oranla yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (%45,5-14,9). Grup AYB I ve Grup AYB II'de sağkalım oranları Grup DYB I ve Grup DYB II'ye oranla yüksek olarak bulundu (%31,9-31,4/%7,7-11,2). AYBÜ ve DYBÜ'deki taburculuk oranı karşılaştırıldığında, taburculuk oranı Grup AYBÜ'de Grup DYBÜ'ye oranla yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (%10-3). Sonuç olarak Anestezi YBÜ'de takip edilen hastalarda resüsitasyon sonucunda SDGD, sağkalım ve taburculuk açısından istatistiksel anlamlı yüksek fark olduğunu tespit ettik. Başarılı girişimler sonucu kurtulan hayatlar, efektif yapılan KPR uygulamalarının faydalarını ve bu uygulamaların geliştirilmesi için harcanan çaba ve zaman yanında klavuzların ne kadar değerli olduğunu belirgin olarak ortaya koymaktadır.
Lomber disk hernisinde IDET (intradiskal elektrotermal terapi) anüloplasti uygulanmış hastalardaki sonuçlar: Retrospektif çalışma
Bel ağrıları, erişkinlerin %80'ini yaşamları boyunca en az bir defa etkileyebilen ve sebep olduğu iş gücü kayıpları yanında tanı ve tedavi prosedürleri açısından değerlendirildiğinde yüksek maliyetlere yol açabilen önemli bir sağlık problemidir ve tedavisi multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Bu çalışmada lomber disk hernisi hastalarında IDET anüloplasti uygulanmasının kliniğimizdeki sonuçlarını değerlendirmek amaçlanmıştır. Fırat Üniversitesi Hastanesi Algoloji Polikliniği'ne başvuran lomber disk hernisi tanısı almış, kronik diskojenik ağrılı, 2012-2014 tarihleri arasında IDET anüloplasti uygulanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışma kriterlerini karşılayan 90 hasta çalışmaya dahil edildi. Cinsiyetler açısından yaş, ağrı süresi, preoperatif VAS skorları, postoperatif VAS skorları açısından anlamlı farklılık yoktu (p=0.75). Hastalar en sık (%56,7) bilateral alt ekstremite ağrısıyla kliniğimize başvurdu. Hastalardaki en sık MRG patolojsi rüptür+ bulging (%50), ikinci sıklıkta rüptür+protrüzyon (%28,9) idi. 14 hastanın (%15,5) daha önce herhangi bir tedavi almadığı, 53 hastanın (%58,8) medikal tedavi aldığı ve 23 hastaya (%25,5) TFS uygulandığı tespit edildi.Şikayet seviyelerinin en sık L4-5 (45) ,ikinci sıklıkta L5-S1 (23) olduğu görüldü. İşlem yapılan tüm seviyelerde preoperatif ve postoperatif VAS skorları arasında anlamlı farklılık vardı (p<0.05). Hastaların preoperatif VAS skorları postoperatif VAS skorlarından belirgin yüksekti (p=0,000).. Memnun olmayan hasta sayısı 18 (%20,0), orta derecede memnun olan hasta sayısı 23 (%25,6), iyi derecede memnun olan hasta sayısı 28 (%31,1), mükemmel derecede memnun olan hasta sayısı ise 21 (%23,3) olarak bulundu. Sonuç olarak; IDET anüloplasti genç ve orta yaş hastalarda diskojenik ağrıya karşı tatmin edici sonuçlarla kullanılabilen minimal invazif tekniklerden biridir. Düşük komplikasyon ve yan etki riskine sahiptir. Ancak etkinliğinin daha fazla değerlendirilmesi açısından daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bel ağrısı, Lomber Disk Hernisi, İntervertebral Disk, IDET Anüloplasti
Desfluran, sevofluran ve izofluran anestezisinin orta kulak basıncı ve postoperatif bulantı kusma sıklığına etkisi
Bu araştırmada genel anestezide sık kullandığımız inhalasyon anesteziklerinden desfluran, sevofluran ve izofluranın OKB ve POBK sıklığına etkilerini karşılaştırmayı amaçladık.Risk grubu ASA I-II olan elektif laparoskopik kolesistektomi geçirecek 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Operasyondan bir gün önce hastaların her iki kulakları otoskop ile muayene edildi. Hastalar desfluran anestezisi alacak hastalar (Grup D, n=20), sevofluran anestezisi alacak hastalar (Grup S, n=20), izofluran anestezisi alacak hastalar (Grup İ, n=20) şeklinde rastgele üç gruba ayrıldı.Her üç gruba anestezi indüksiyonu 5-7 mg kg?1 tiyopental sodyum ve 0,2 µg kg-1 dk-1 remifentanil infüzyonu ile yapıldı. 0.6 mg kg?1 rokuronyum (Esmeron 50 mg, 5 mL flakon, Organon, Hollanda) verildikten üç dakika sonra endotrakeal entübasyon gerçekleştirildi. Hastaların ventilasyonu %40 oksijen/ hava karışımı 4 L dk?1, frekans 12 dk?1 ve tidal volüm 8 mL kg?1 olacak şekilde ayarlandı. İnhalasyon anesteziği olarak desfluran, sevofluran ve izofluran (1 MAK düzeyinde) kullanıldı.Kalp atım hızı, SAB, DAB, OAB, SpO2, sağ OKB ve sol OKB indüksiyon öncesinde, indüksiyondan sonra ve entübasyon sonrasında dokuzuncu dakikaya kadar her üç dakikada bir, otuzuncu dakikaya kadar beş dakikada bir ve sonraki ölçümler onbeş dakikada arayla kaydedildi. EtCO2 ise hasta entübe edildikten sonra diğer parametrelerle eş zamanlı olarak kaydedildi. Postoperatif 5. 10. ve 30. dakikalarda sağ OKB, sol OKB, VDS ve yapılan metoklopramid miktarı kaydedildi. Postoperatif 24 saat süre içinde hastalara yapılan toplam metoklopramid miktarları kaydedildi.Sonuç olarak; çalışmamızda kullanılan ajanlar arasında desfluran OKB değerlerinde artışa neden olmaktadır. POBK' yi en fazla arttıran ajan sevofluran olarak bulunmuştur. OKB ve POBK arasında doğrudan ilişki bulunamamıştır.
Farklı ısılardaki roküronyum bromürün intravenöz enjeksiyon ağrısı ve nöromüsküler blok süresi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmada +4º C ve +22 º C'de bekletilen rokuronyum bromür ve bu ısılardaki roküronyum bromür lidokain karışımının enjeksiyon ağrısına etkisini kol çekme hareketi ile değerlendirmeyi ve nöromüsküler monitörizasyon ile nöromüsküler blok süresine etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya elektif şartlarda genel anestezi altında rinoplasti uygulanacak, ASA I-II risk grubundan, 18-65 yaşları arasında 120 hasta dahil edildi. Olgulara TOF Watch SX cihazı ile nöromusküler monitörizasyon ve ASA standartlarına uygun monitörizasyon yapıldı. Rastgele altı guba ayrılan olgulara; Grup I'e (n=20) +4 ºC rokuronyum bromür, Grup II'ye (n=20) +4 ºC rokuronyum bromür + 2 mL serum fizyolojik, Grup III'e (n=20) +4 ºC rokuronyum bromür + 2 mL %2' lik lidokain, Grup IV'e (n=20)+22 ºC rokuronyum bromür, Grup V'e (n=20) +22 ºC rokuronyum bromür + 2 mL serum fizyolojik ve GrupVI'ya (n=20) +22 ºC rokuronyum bromür + 2 mL %2 lik lidokain hazırlandı.Anestezi indüksiyonu için 5 mg kg-1 sodyum tiyopental verilerek Grup I, II, III, IV, V, VI için hazırlanan rokuronyum bromür 0.6 mg kg-1 dozda 10-15 sn içinde intravenöz verildi. Rokuronyum bromüre bağlı enjeksiyon ağrısı ?Kol çekme skalası? ile değerlendirildi. Nöromusküler blok % 100 olduğu zaman (T0) endotrakeal entübasyon uygulandı. Anestezi idamesi; 0.05-0.2 ?g kg-1 dk-1 remifentanil, %1-2 sevofluran ile sürdürüldü. Olguların hemodinamikparametreleri ve TOF % değerleri 5 dk bir kayıt edildi. TOF %25, %50, %75 derlenmesine kadar süreleri kayıt edildi.Çalışmamızda kullandığımız altı grubunda kas gevşetici solüsyonlarının pH ve osmolaliteleri arasında anlamlı farklılık bulunamadı. Kas gevşetici kullanımından sonra Grup I' de %30, Grup II'de %25, Grup III'te %70, Grup IV'te %20, Grup V'te %30, Grup VI'da ise %20 kol çekme hareketi tespit edilmedi. Grup III `de hareket gözlenmeyen hasta sayısı diğer gruplardan yüksek bulundu. Gruplar arasında TOF süreleri karşılaştırıldığında benzer olduğu saptandı.Sonuç olarak +4ºC rokuronyum bromüre eklenen %2'lik lidokain solüsyonunun enjeksiyon ağrısını azaltmada diğer gruplara göre etkin olduğu tesbit edildi. Farklı ısılardaki rokuronyum bromür solüsyonlarının nöromüsküler blok süresi üzerine etkileri benzer bulundu.
Erişkin yoğun bakımda mekanik ventilatöre bağlı hastalarda nütrisyonun renal fonksiyon, morbidite, mortalite üzerine etkileri
Beslenme desteği yoğun bakım ünitesindeki (YBÜ) tedavinin ana parçası olarak kabul edilmiştir. Yoğun bakım hastalarında ideal kalori alımı hala tartışmalı bir konudur. Bu tartışma yoğun bakım hastalarında düşük kalori alımının zararla sonuçlanacağını ileri süren güncel kanıtların yanı sıra fayda sağlayacağını belirten diğer çalışmalarla daha da alevlenmiştir. ABH'nın genel toplumda görülme sıklığı %1'in altında iken hastanede yatan hastalarda bu oran %2-7, yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) takip edilen hastalarda ise % 5-30'a kadar yükselmektedir Çalışmamızın amacı hedef beslenme (Target feeding: TF) ve hipokalorik (Under feeding: UF) beslenmenin yoğun bakım hastalarının renal fonskiyonları üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Karadeniz Teknik Üniversitesi Klinik Araştırmalar etik kurul onayı (2013/82) alındıktan sonra 2003 – 2012 yılları arasındaki dönemde Anesteziyoloji ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesi'nde takip ve tedavisi yapılan hastalar incelendi. Hastalar Grup TF (target feeding); günlük verilen enerjinin günlük enerji gereksinimine oranı %70-%110 arası olması, Grup UF ( under feeding) ; günlük verilen enerjinin günlük enerji gereksinimine oranı %70'in altında olması şeklinde iki gruba ayırdık ( Grup TF'de 92 hasta, Grup UF'de ise 199 hasta). Hastaların demografik özellikleri, yoğun bakım yatış süresi, reentübasyon, tekrar yoğun bakım ünitesine yatış, 28inci gün mortalitesi ve yoğun bakım mortalitesi kaydedildi. Yine İlk 14 gün boyunca her gün için hastaların laboratuar parametreleri olarak Kreatinin, BUN, Laktat; hemodinamik takiplerle OAB (ortalama arter basınçları), CVP (santral venöz basınç), Günlük sıvı balansı kaydedildi. Yine 14 gün boyunca hastaların vazopressör kullanımı takip edildi. Güncel bilgiler ışığında böbrek hasarını değerlendirmek için RIFLE, AKIN sınıflama skorları 14 gün boyunca kaydedildi. Hastaların takip edilen 14 gün boyunca RRT tedavisi alıp almadıkları belirlendi. Hastaların demografik verileri açısından fark bulunamadı.28. gün mortalitesi ve yoğun bakım mortalitesi açısından da iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05). Yoğun bakımda kalış süresi Grup UF'de Grup TF'ye göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha az bulundu (p<0.001). v Renal fonksiyon açısından başlangıçta fark bulunmayan iki grup arasında yatış süresi uzadıkça Kreatinin, BUN değerlerinde anlamlı farklılık gelişti. Bu gelişme UF (Yetersiz beslneme) Grubu aleyhineydi. Kliniğimizin 10 yıllık hasta takiplerinde hastaya uygulanan RRT desteğinin uluslararası guideline ve rehberlere uygun şekilde RIFLE ve AKIN skorlarıyla uyumluluk gösteRdiği tespit edildi. Halen aktif kullanılması konusunda üzerinde tartışmalar olan bu skorlama sistemleri ile %80'lerin üstünde uyumluluk yakalanmıştır. (p<0,001) Çalışmamızın verilerine göre yetersiz kalori alımı yüksek kreatinin, BUN laboratuar değerleri ve kötü RIFLE, AKIN skorlarıyla koreledir. Yoğun bakımızda düzenli takip edilen RIFLE ve AKIN skorlamaları akut renal hasar için hem uyarıcı olmuştur hem de renal replasman tedavisi için uyumlu takip parametreleridir. Renal replasman tedavisinde RIFLE ve AKIN yanında klavuzların önerdiği ek parametreler yoğun bakımlarda takip edilmelidir. Sonuç olarak düşük kalorili beslenmenin yoğun bakım hastalarında renal risk oluşturduğu ve bu nedenle gözden geçirilmesi gereken bir strateji olduğu aşikardır.
Erişkin yoğun bakım ünitesindeki hastalara uygulanan immünonutrisyon destekli beslenmenin mortalite ve morbidite yönünden retrospektif değerlendirilmesi
Yoğun bakım hastalarında nutrisyonel müdahaleler tedavinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. İmmün sistem modülasyonu yapması amacıyla spesifik besin ögelerinin, normal diyette verildiğinden daha yüksek miktarlarda verildiği beslenme şekli immünonütrisyon olarak adlandırılır. Yoğun bakım hastalarında immünonütrisyon destekli beslenmenin yararla sonuçlanacağını ileri süren çalışmaların yanı sıra yarar sağlamayacağını belirten çalışmalar da mevcuttur. Bu çalışmada amaç, kritik hastalarda immünonütrisyon destekli beslenmenin yoğun bakım ünitesinde, mekanik ventilatörde kalış süresi, infeksiyon gelişme oranı, mortalite ve morbidite gelişimi üzerine etkilerinin neler olabileceğinin retrospektif olarak araştırılmasıdır. Yoğun bakım ünitemizde takip ve tedavi edilen 163 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Verilen nutrisyon ürünlerine göre standart nütrisyon (100 hasta) ve immünonütrisyon (63 hasta) şeklinde iki grup oluşturuldu. Yoğun bakım ünitesinden taburcu edilinciye veya exitus oluncaya kadar hastaların verileri toplandı. Yatış sebepleri, hastanede ve yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, mortalite varlığı, mekanik ventilasyon uygulanması ve süresi, kaydedildi. Hastaların yoğun bakımda kaldıkları toplam izlem süresince enfeksiyon gelişip gelişmediği incelendi. Bulgular olarak, mortalite açısından immün destekli beslenme ve standart beslenme grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak immünonütrisyon grubunda mekanik ventilatörde kalış süresi, hastaların entübe halde takip edildiği süre, trakeotomi oranı ve süresi, yoğun bakımda ve hastanede yatış süresi istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Ayrıca nazokomiyal enfeksiyon, sepsis, cerrahi alan enfeksiyonu, üriner sistem enfeksiyonu oranı immünonütrisyon grubunda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Bu çalışmada immunonutrisyon desteği uyguladığımız hastalarda incelediğimiz yoğun bakım kriterlerinde olumlu sonuçlar bulamadık. İmmün destekli beslenmenin standart beslenmeye göre genel durumu daha bozuk, çoklu organ yetmezliği olan hastalarda tercih edilmiş olmasının bu sonucun çıkmasında etkin olabileceği düşüncesindeyiz.
Elektif plastik ve rekonstrüktif operasyonu geçirecek 18-50 yaş arası hastalardaki anksiyete düzeyinin aynı yaşlarda başka operasyon geçirecek olanlarınki ile karşılaştırılması
Anestezi ve cerrahi; daima gerginlik, korku, endişe, kaygı, heyecan ve hüzün gibi insanoğlu tarafından yaşanabilecek tüm olumsuz duygu ve düşünceleri anımsatan ve yaşatan işlemlerdir. Kaygı tüm diğer duygular gibi tarif edilmesi zor bir duygu olup kaygıyı; üzüntü, sıkıntı, korku, başarısızlık duygusu, acizlik, sonucu bilememe ve yargılanma gibi heyecanların birini veya çoğunu içerdiğini ifade etmek mümkündür. Preoperatif değerlendirme, hastanın hikâyesinin alınması, laboratuvar incelemeleri ve anestezi risk belirlemesini içerir. Preoperatif hazırlığın pek çok amacı vardır. Fakat en önemlisi anksiyetenin giderilmesidir. Anksiyete; cerrahiyi, anesteziyi ve postoperatif iyileşmeyi olumsuz etkiler. Preoperatif dönemde hastalarda birçok nedene bağlı anksiyete olmaktadır. Bazı ameliyat tiplerinde diğerlerine göre daha fazla anksiyete olabilmektedir. Bu çalışmada 18-50 yaş arası, elektif plastik cerrahi ve rekonstrüktif operasyon (rinoplasti, abdominoplasti, mammoplasti) planlanan hastaların anksiyeteleri benzer büyüklükteki (Grade) başka nedenlerle (histerektomi, tiroidektomi, artroskopi, inguinal herni) ameliyat planlanan hastaların anksiyeteleri karşılaştırılmıştır. Hastaların durumsal ve sürekli anksiyeteyi ölçen STAI-I ve STAI-II testlerine yanıt vermesi istendi. Plastik cerrahi operasyonu geçirecek olan hastaların STAI-I ve STAI-II ortalamalarının diğer cerrahi operasyon geçireceklere oranla daha düşük olduğu görüldü. Anahtar Sözcükler: Preoperatif Anksiyete, Plastik Cerrahide Anksiyete
Alt ekstremite cerrahisi geçiren hastalarda spinal anestezi uygulama pozisyonunun erken mobilizasyon ve postspinal başağrısı üzerine etkisinin karşılaştırılması
Çalışma alt ekstremite cerrahisi geçiren ASA I-II-III risk grubundaki, 18-65 yaş arasındaki toplam 140 hastada iki grubun karşılaştırılması şeklinde prospektif olarak yapıldı. Hastaların 70'ine oturur pozisyonda 70'ine de lateral dekübit pozisyonunda spinal anestezi uygulandı. Hastaların spinal anestezi öncesi ve spinal anestezi sonrası 1., 5., 10., 15., 30., 60. ve 120. dakikalardaki kalp atım hızları (atım/dk), ortalama arter basınçları (mmHg) ve oksijen satürasyonları (%) araştırıldı. Ayrıca motor blok başlama (bromage III değerine ulaşma) zamanı (saniye) da ayrı ayrı kaydedilerek her iki grup karşılaştırıldı. Bunlara ek olarak operasyon sonrası motor kuvvet geri dönme (bromage 0 değerine ulaşma) süresi (dakika) ve komplikasyonlardan biri olan postspinal baş ağrısı gruplar arası karşılaştırıldı. Lateral dekübit pozisyonunda 1., 5., 10., 15., 30. ve 60.dakikalardaki ortalama arter basıncı değerleri, oturur pozisyondaki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Oturur pozisyonunda 1., 5. ve 15.dakikalardaki satürasyon değerleri, lateral dekübit pozisyondaki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. Oturur pozisyondaki grupta motor blok başlama zamanı ve motor kuvvetin geri dönme zamanı lateral dekübit pozisyonundaki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzundu. Postspinal baş ağrısı açısından anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak; oturur pozisyonda uygulanan spinal anestezide kan basınçları daha az düştüğü için, spinal anestezi uygulanacak hastalara bu pozisyon önerilebilir. Ancak motor kuvvet geri dönme zamanı lateral dekübit pozisyonda daha kısa olması nedeniyle erken mobilizasyon düşünülen hastalarda tercih edilebilir.
Alt ekstremite cerrahisi geçiren hastalarda lokal anestezik (izobarik bupivakain) ile spinal anestezi uygulama pozisyonunun erken mobilizasyon ve postspinal başağrısı üzerine etkisinin karşılaştırılması
Çalışma alt ekstremite cerrahisi geçiren ASA I-III risk grubundaki, 18-65 yaş arasındaki toplam 105 hastada iki grubun karşılaştırılması şeklinde prospektif olarak yapıldı. Hastaların 52'si oturur pozisyonda 53'ü de lateral dekübit pozisyonunda spinal anestezi uygulandı. Hastaların spinal anestezi öncesi ve spinal anestezi sonrası 1., 5., 10., 15., 30., 60. ve 120. dakikalardaki kalp atım hızları (atım/dk), ortalama arter basınçları ve oksijen satürasyonları araştırıldı. Ayrıca duyusal blok başlama zamanı, motor blok başlama (Bromage 3 değerine ulaşma) zamanı da ayrı ayrı kaydedilerek her iki grup karşılaştırıldı. Bunlara ek olarak operasyon sonrası motor kuvvet geri dönme (Bromage 0 değerine ulaşma) süresi ve postspinal baş ağrısı gruplar arası karşılaştırıldı. Lateral dekübit ve oturur pozisyondaki olguların spinal anestezi uygulanmadan önceki 0.dk ve spinal anestezi uygulandıktan sonra ki 5.dk, 15.dk ve 30.dk daki kalp atım hızları, ortalama arteryal basınçları istatistiksel olarak daha düşüktü. Grupların kendi içinde istatistiksel olarak anlamlı azalma oldu ancak gruplar arasında anlamlı bir fark olmadı. Gruplar kendi içlerinde oksijen satürasyon değerlerindeki değişiklik açısından değerlendirildiğinde her iki grupta da 5.dk ve 10.dk da istatistiksel olarak yükselme mevcut olup, her iki grup arasında fark olmadı. Oturur pozisyondaki grupta motor kuvvetin geri dönme zamanı lateral dekübit pozisyonundaki gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha uzundu. Lateral dekubit pozisyonda ki hastalarda bakılan duyusal blok seviyesi istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Postspinal baş ağrısı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak; oturur ve lateral dekubit pozisyonda uygulanan spinal anestezide kan basınçlarında ki azalma da anlamlı bir farklılık olmadığı için, daha üst düzey dermatom seviyelerinde duyu kaybı istenen ve motor kuvvet geri dönme zamanı daha çabuk oluşması istenen hastalarda lateral dekübit pozisyon tercih edilebilir
Ameliyathanede görev yapan kadın anestezi çalışanlarının doğum yöntemi tercihlerinin ameliyathane dışında görev yapan kadın sağlık çalışanlarıyla karşılaştırılması
İnsanların çoğalması ve nesillerini devam ettirmeleri için gerekli olan en önemli yol doğumdur. Bu sebepten ötürü de tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Her canlı gibi insanlar da doğanın kanunu gereği doğar ve ölür. Doğum biyolojik bir olay olup bu nedenden ötürü de pek çok koşulun yerine getirilmesi gerekir. Yüzyıllardan beridir doğum olayı belirli kural ve şekillere göre gerçekleşmektedir. Herhangi bir sağlık sorunu olmayan kadınlar açısından doğum son derece normal bir olay olmakla birlikte bazı sebeplerden ötürü doğum yapma tercihleri değişebilmektedir. Bu çalışmada ameliyathanede görev yapan kadın anestezi çalışanlarının doğum yöntemi tercihleri ile ameliyathane dışında görev yapan kadın sağlık çalışanlarının doğum tercihleriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmaya toplam 206 kadın sağlık çalışanı dahil edilmiştir (103'ü ameliyathane, 103'ü ameliyathane dışı). Çalışmada veri toplama aracı olarak anket yöntemi kullanılmıştır. Anketlerden elde edilen verilerin analizi SPSS programı ile yapılmıştır. Yapılan analiz neticesinde çalışmaya dahil edilen kadın sağlık çalışanlarından %58.3'ünün ilk doğumlarında sezaryen doğumu, %41.7'sinin ise normal doğumu tercih ettikleri görülmüştür. Çalışmada sezaryen doğumu tercih edenlerin %60'ının ameliyathane çalışanı olduğu tespit edilmiştir. Normal doğumu tercih edenlerin %64'ünün ameliyathane dışında çalıştığı tespit edilmiş olup gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak; ameliyathanede çalışan kadınların sezaryen doğum oranları anlamlı yüksek bulunmuştur. Bu durum ameliyathanenede çalışanların sezaryen kararı almaya daha yatkın oldukları ile ilişkilendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Doğum, Doğum Tercihi, Normal Doğum, Sezaryen Doğum
Zor entübasyon en iyi test hangisi
Genel anestezi öncesinde entübasyon güçlüğünü belirleyici testler ile Cormack Lehane testini(CL) karşılaştırdık ve direk laringoskopi kriterlerine en uygun ve pratikte kullanacağımız noninvazif testi bulmayı amaçladık. Çalışmamıza genel anestezi altında endotrakeal entübasyon uygulanmış, beyin cerrahisi servisinde takip edilen ve daha önceden tanı ve takip amaçlı çektirilmiş lateral servikal grafileri olan 18 – 85 yaş arası 501 olgu dahil edildi. Demografik veri olarak, yaş cinsiyet kilo boy vücut kitle endeksi kaydedildi. Zor entubasyonu önceden belirlemeye yönelik öngörü testi olan interinsizör mesafe testi(İİM), Wilson testi (WRS), tiromental mesafe testi (TMM) ,sternomental mesafe testi (SMM), hyomental mesafe yükseklik oranı (HMYO), tiromental mesafe yükseklik oranı testi(TMMYO),mandibula protrusyon testi (MPT) gibi testler olguların tümüne uygulandı.Ayrıca kör bir radyolog tarafından hastaların lateral servikal grafilerindeki mandibulahyoid mesafe, hyoservikal mesafe, atlantooccipital aralık ve mandibular açı ölçüldü. Bu testleri direk laringoskobi sınıflaması olan Cormack Lehane testi (CL) ile karşılaştırdık. Zor entubasyon insidansı %7, 6 olarak saptandı. Çok değişkenli analizde önceki analizlerde belirtilen olasılı faktörler kullanılarak zor entübasyonu öngörmedeki bağımsız prediktörler lojistik regresyon analizi kullanılarak incelendi. İstatistiksel anlamlılık için p<0,05 kabul edilmiştir. Bu analize göre zor entübasyonu saptamada en duyarlı testler Wilson Testi(WRS), üst dudak ısırma testi(ÜDIT), atlantooccipital eklem hareketliliği testi(AOEH),tiromental mesafe yükseklik oranı testi(TMMYO), mandibulahyoid mesafe(MH)olarak bulunmuştur. Demografik veriler ile kolay ve zor entubasyon karşlılaştırıldığında erkek cinsiyet ve vücut kitle indeksi(VKİ) arttıkça zor entubasyon olasılığının anlamlı düzeyde arttığı görüldü. Ayrıca zor maske ventilasyonu baş boyun hareket kapastitesi testi (BBHK) ve temporomandibular eklem hareketliliği testi (TME) de anlamlı bulundu. Radyolojik olarak ölçülen mandibulahyoid mesafe (MH) ve servikohoyid mesafe (CH) istatistiksel olarak anlamlıydı. Obstruktif Sleep Apne Sendromu öyküsü (OSAS), diş kaybı, septum deviasyonu gibi özellikler anlamsız bulundu. Tek başına duyarlılığı en yüksek testler tiromental mesafe yükseklik oranı testi (TMMYO) ve Wilson testi (WRS) idi. Sonuç olarak zor entubasyonu belirlemede kullanılan testlerin hiçbirinin yeterli düzeylilikte yüksek duyarlılıkta olmadığı bulunmuştur.Üst dudak ısırma testi(ÜDIT), atlantooccipital eklem hareketliliği testi (AOEH), tiromental mesafe yükseklik oranı testi (TMMYO), mandibulahyoid mesafe testlerinin(MH) istatistiksel olarak anlamlılığı daha yüksek olduğu için öncelikle tercih edilmesi gereken testler olduğunu düşünüyoruz.
Orta kulak ameliyatlarında düşük akım sevofluran anestezisi ile total intravenöz anestezinin intraoperatif uyanıklık postoperatif derlenme ve postoperatif bulantı-kusma üzerine etkilerinin karşılaştırılması
ORTA KULAK AMELİYATLARINDA DÜŞÜK AKIM SEVOFLURAN ANESTEZİSİ İLE TOTAL İNTRAVENÖZ ANESTEZİNİN İNTRAOPERATİF UYANIKLIK POSTOPERATİF DERLENME VE POSTOPERATİF BULANTI-KUSMA ÜZERİNE ETKİLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Bu çalışmanın amacı düşük akım sevofluran anestezisi ile total intravenöz anestezinin intraoperatif uyanıklık, postoperatif derlenme ve postoperatif bulantı-kusma üzerine olan etkilerini karşılaştırmaktır. ASA I-II risk grubunda 16-60 yaş arası 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar randomize gruplara ayrıldı. Anestezi indüksiyonunda hastalara 1µg/kg fentanil, 1 mg/kg lidokain, 2 mg/kg propofol ve 0,15 mg/kg cisatraküryum uygulanıldı. Anestezi idamesinde tüm hastalara %50 O2 ve %50 kuru hava ile birlikte, Grup T'ye 50 mcg/kg/dk propofol + 0,2 mcg/kg/dk remifentanil, Grup D'ye ise 0,2 mcg/kg/dk remifentanil ile birlikte %1,5 sevofluran kullanıldı. BİS monitorizasyonu uygulanan hastaların BİS değeri 40-60 arası olması sağlanmaya çalışıldı. Tüm hastaların; kalp atım hızı, oksijen satürasyonu, ortalama arter basıncı ve BİS değerleri indüksiyon öncesi, indüksiyon sonrası 0, 5, 10, 15, 30, 45, 60, 75, 90, 105, 120, dakikalarda ve extübasyon öncesi ve sonrası değerler olarak kaydedildi. Anestezinin bitişinden itibaren spontan hareketin başlama süresi, spontan göz açma süresi, ekstübasyon süresi, komutla el sıkma süresi ve oryantasyon süresi kaydedildi. Olgular postoperatif derlenme ünitesine geldiklerinde 0, 5, 7, ve 10. dakikalarda Modifiye Aldrete Skorlaması'na göre değerlendirilerek toplam skor 9 ve üzerinde olan zamana kadar geçen süre kaydedilip ve intraoperatif uyanıklık açısından değerlendirilip servislerine gönderildi. Postoperatif 0-2, 2-6, 6-24 saatlerde VDS ile postoperatif bulantı-kusma değerlendirildi. Gruplar arasında demografik veriler, intraoperatif uyanıklık, ek anestezik kullanımı ve VDS açısından fark yoktu. TİVA grubundaki olgularda operasyonda kullanılan remifentanil miktarı anlamlı olarak yüksekti. Düşük akım anestezi grubundaki olgularda ekstübasyon süresi, spontan hareketlerin başlama süresi, spontan göz açma süresi, oryantasyon süresi, Aldrete skorunun 9 - 10 olma süresi anlamlı olarak yüksekti. TİVA grubundaki olgularda 0.dk Aldrete skoru, Es 15.dk, Es 30.dk, Es 75.dk ve Es 90.dk ortalama arter basıncı, Es 5.dk, Es 10.dk ve extübasyon sonrası BİS değerleri anlamlı olarak yüksekti. Sonuç olarak; orta kulak cerrahisi anestezisinde TIVA grubunda düşük akım sevofloran anestezisi grubuna göre daha hızlı derlenme olmasıyla birlikte, her iki yöntemin de güvenle kullanılabileceğini söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Düşük akım anestezi, sevofluran, TİVA, BİS, POBK
Sezaryen cerrahisinde spinal anestezi uygulamasında hasta pozisyonunun hemodinamik etkiler, erken komplikasyonlar ve beyin oksijenasyonu üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Çalışmamızda oturur ve lateral dekübit pozisyonda uygulanan spinal anestezinin hemodinamik etkiler ve oluşabilecek komplikasyonların neler olduğunu tespit etmek, ayrıca işlem esnasında ve operasyon süresince devam eden beyin oksijenasyonu monitörizasyonun bu etkilerle bir korelasyonu olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Sezaryen cerrahisi geçiren ASA I-II risk grubunda, 18-50 yaş arasında toplamda 136 hastada iki grubun karşılaştırılması şeklinde prospektif olarak yapıldı. Hastaların 68'ine oturur, 68'ine de lateral dekübit pozisyonunda spinal anestezi uygulandı. Tüm hastaların, spinal anestezi öncesi, spinal anestezi sonrası 1., 5., 10., 15., 20. ve bebek çıkışında annedeki kalp atım hızları (atım/dk), ortalama arter basınçları (mmHg), periferik oksijen satürasyonları (%), serebral doku oksijenasyonu, bulantı-kusma, efedrin, atropin, ondansetron ihtiyaçları karşılaştırıldı. Bunlarla birlikte T6 duyusal blok gelişme zamanı, motor blok başlama (Bromage III değerine ulaşma) zamanı (saniye) da ayrı ayrı kaydedildi. Elde edilen verilerden gruplar arası ve grup içi karşılaştırmalar istatistiksel olarak değerlendirildi. İstatistiksel verilerin analizlerine göre; aortakaval basıya bağlı gelişebilecek periferik ve serebral perfüzyonun, oturur pozisyonda yapılan spinal anestezi ile daha az etkilenebileceği kanısına vardık. Farklı pozisyonda yapılan spinal anestezi tekniklerinin hemodinamik açıdan karşılaştırılmasında, periferik oksijen saturasyon ölçümleri, her iki gruptada normal değerlerin altına inmemesine rağmen serebral oksijenizasyon ölçümleri arasında farkların olabileceği kanısına varıldı. Çalışmamızda iki grup arasında istatistiksel bir fark olmamasına rağmen kullanılan hasta sayısı bakımından lateral pozisyonda oturur pozisyona göre daha fazla efedrin kullandık. Ayrıca gelişebilecek komplikasyonlar açısından serebral oksimetre ölçümlerinin daha kayda değer olabileceğini düşündük. Sonuç olarak bizim bu çalışmamızda elektif sezaryen ameliyatında oturur pozisyonda yapılan spinal anestezinin yan yatar pozisyonda yapılan anesteziye göre introperatif beyin oksijenizasyonu açısından daha az etkilendiği sonucuna vardık.
Düşük akım anestezisinde salin ve hava ile şişirilen endotrakeal tüp kaf basınçlarının karşılaştırılması
Çalışma genel cerrahi, ortopedi ve plastik cerrahi operasyonu yapılacak, ASA I-II grubu, 18-65 yaş arası, beklenen operasyon süresi 60-180 dk arasında olan toplam 60 hastada iki grubun karşılaştırılması şeklinde prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalar endotrakeal entübasyon sonrası endotrakeal tüplerinin kaf basınçları "kaf manometresi" yardımıyla 25 cm H2O olacak şekilde rastgele olarak salin (Grup S) ve hava (Grup H) ile şişirelerek iki gruba ayrıldı. Her iki grupta da anestezi idamesi %50 O2/N2O karışımı ile birlikte % 2-3 sevofluran gaz karışımı ilk 10 dk toplam 6 L/dk akım sonrası, akım hızı 1 L/dk ya düşürüldükten sonra cerrahinin bitmesine 10 dk. kala N2O kapatılıp %100 oksijenle 6 L/dk'dan solutularak sağlandı. Tüm hastaların; kalp atım hızı, oksijen satürasyonu, ortalama arter basıncı, BİS değerleri, kaf içi basınç değerleri, en yüksek kaf basıncı değerleri, en yüksek kaf basıncına ulaşma zamanı, EtCO2, inspire edilen oksijen ve azot protoksit değerleri, internal PEEP ve tepe havayolu basıncı değerleri indüksiyon öncesi, entübasyon sonrası, indüksiyon sonrası 10'ar dakikalık aralıklarla ve extübasyondan hemen önce kaydedildi. Grupların kaf basıncı değişimi Grup H' deki hastaların 10.dk, 20.dk, 30.dk, 40.dk, 50.dk, 60.dk, 70.dk, 80.dk, 90.dk, 100.dk, 110.dk, 120.dk ve maximum kaf basıncı kaf basıncı düzeyleri, Grup S'deki hastalara göre anlamlı olarak yüksekti. Maksimum kaf basıncına ulaşma zamanı açısından Grup H ve Grup S arasında anlamlı fark yoktu. Grupların Vizüel Analog Skala (VAS) değişimleri Grup H' deki hastaların postoperatif 2. ve 24. saatte yutkunurken, 2 saatte yutkunma yokken ki VAS değerleri Grup S'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Sonuç olarak; N2O kullanılan düşük akım anestezi uygulamalarında entübasyon tüp kaflarının salin ile şişirilen grupta hava ile şişirilen gruba göre intraoperatif kaf basınçlarının anlamlı olarak düşük seyrettiği ve postoperatif dönem komplikasyonları azalttığı sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: düşük akımlı anestezi, endotrakeal tüp kaf basıncı, N2O, salin
Ratlarda mezenterik iskemiye bağlı akciğer ve dalak hasarını önlemede farklı zamanlarda uygulanan deksmedetomidinin etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Akut mezenterik iskemiye bağlı akciğer ve dalak hasarını önlemede farklı zamanlarda uygulanan deksmedetomidinin etkilerinin karşılaştırılması Yöntem: Bu çalışma için 250±25 g 30 adet Spraque-Dawley cinsi dişi rat rastgele 5 gruba ayrıldı. İskemi uygulanmayan sham grup (grup I: n=6), iskemi uygulanan kontrol grup (grup II: n=6), iskemiden önce deksmedetomidin uygulanan grup (grup III: n=6), iskemiden sonra deksmedetomidin uygulanan grup (grup IV: n=6), iskemi öncesi ve sonrası deksmedetomidin uygulanan grup (grup V: n=6) olarak belirlendi. TAS, TOS, OSI düzeylerine serum ile akciğer ve dalak dokusunda, MDA ya ise akciğer ile dalak dokusunda bakılıp, akciğer ve dalağın histopatolojisi değerlendirildi. Sonuç: Bu deneysel çalışmamızda deksmedetomidinin mezenterik iskemi öncesi ve/veya sonrası 10 mcg/kg saat dozunda infüzyonunun mezenterik iskemi sonrasında akciğer ve dalak dokularında gelişen iskemik hasarı azalttığı gözlemlenmiştir. Bu etkinliğinden yola çıkarak dekmedetomidinin preoperatif ve perioperatif kullanımının, iskemi reperfüzyonunun organlar üzerindeki hasarlayıcı etkisini azaltabileceği kanısındayız. azaltabileceği kanısındayız.
Erişkin yoğun bakım ünitesinde sürekli venö-venöz hemodiyafiltrasyon (SVVHDF) uygulanan hastaların beslenme yöntemlerinin (enteral, parenteral) retrospektif olarak karşılaştırılması
Akut böbrek yetmezliği (ABY) yoğun bakım hastalarında oldukça sık görülmektedir. Yoğun bakımın özelliğine göre bu oran %25' i bulmaktadır. Kritik hastalarda sürekli renal replasman tedavisi (SRRT) hemodinamik bozukluğu artırmadan yeterli diyaliz yapılabilmesine ve sıvı elektrolit dengesizliklerinin düzeltilmesine olanak sağlamaktadır. Genel olarak ABY' li hastaların beslenme gereksinimleri, ABY' nin kendisinden çok altta yatan hastalığın ciddiyeti, mevcut beslenme durumu ve akut/kronik komorbiditenin varlığı ile ilişkilidir. RRT (Renal Replasman Tedavisi) de beslenme gereksinimini etkileyen ayrıcalıklı bir faktör olarak duruma eklenir. Bu çalışmada amaç, yoğun bakım ünitesinde SRRT amacıyla SVVHDF (Sürekli Venö-Venöz Hemodiyafiltrayon) uygulanmış hastalarda beslenmenin, mekanik ventilatörde kalış süresi, infeksiyon gelişme oranı, mortalite ve morbidite gelişimi üzerine etkilerinin neler olabileceğinin retrospektif olarak araştırılmasıdır. Yoğun bakım ünitemizde takip ve tedavi edilen 2010-2015 yılları arasında, SVVHDF uygulanmış 68 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Beslenmelerine göre enteral beslenme (33 hasta) ve parenteral (35 hasta) beslenme şeklinde iki grup oluşturuldu. Yoğun bakım ünitesinden taburcu edilinciye veya exitus oluncaya kadar hastaların verileri toplandı. Yatış sebepleri, hastanede ve yoğun bakım ünitesinde kalış süresi, mortalite varlığı, mekanik ventilasyon uygulanması ve süresi kaydedildi. Hastaların yoğun bakımda kaldıkları toplam izlem süresince enfeksiyon gelişip gelişmediği incelendi. Bulgular olarak, mortalite açısından enteral beslenme ve parenteral beslenme grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak enteral beslenme grubunda, entübe halde mekanik ventilatörde kalış süresi, Yoğun Bakım Ünitesi' de kalış süresi, trakeotomi süresi ve beslenme süresi istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Ayrıca üriner sistem enfeksiyonu oranı ve DM gibi eşlik eden hastalıklarda da gruplar karşılaştırıldığında enteral beslenme grubunda, istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu. Beslenme uygulanmasında öncelikle enteral yol önerilmektedir. Buna rağmen çalışmamızda yoğun bakım kriterlerinde SVVHDF uygulanan hastaları incelediğimizde, parenteral beslenme verilen hastalarda daha düşük üriner enfeksiyon oranı, daha kısa mekanik ventilasyon ve beslenme süresi gibi sonuçlar alınmıştır. Bu durumun nedeni parenteral grubundaki hastaların genel durumlarının daha kötü olması, erken mortalite gelişmesi ve daha kısa YBÜ' de kalış süresine bağlanabileceği düşüncesindeyiz.
Artroskopik omuz cerrahisinde lateral dekübit ve şezlong pozisyonunun hava yolu basıncı üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Çalışma artroskopik omuz cerrahisi yapılacak, ASA I-II grubu, 18-65 yaş arası, genel anestezi altında toplam 50 hastada iki grubun karşılaştırılması şeklinde prospektif olarak yapıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalara cerrahın tercihine göre pozisyon verilip; lateral dekübit pozisyon verilen hasta grup L, şezlong pozisyon verilen hasta grup B olarak iki gruba ayrıldı. Her iki gruba da 1 µg/kg fentanil, 1 mg/kg lidokain, 2-3 mg/kg propofol ile anestezi indüksiyonu uygulandıktan sonra nöromusküler blokaj için 0,6 mg/kg roküronyum uygulandı. Anestezi idamesi, tüm hastalardan %50 oksijen, %50 azot protoksit, %2-3 sevofluran gaz karışımı ile sağlandı. Tüm hastaların; kalp atım hızı, oksijen satürasyonu, ortalama arter basıncı, BİS değerleri, EtCO2, iPEEP, PAW, PVI, PI, vücut ısısı değerleri indüksiyon öncesi, entübasyon sonrası, 5.dk, 15.dk, 30.dk, 45.dk, 60.dk, 75.dk, 90.dk, 105.dk, 120.dk, 135.dk'larda ve ekstübasyon sonrası kaydedildi. Hastaların preoperatif ve postoperatif boyun, omuz ve göğüs çevresi ölçümleri kaydedildi. Ekstübasyon sonrası ve postoperatif derlenme ünitesinde Modifiye Aldrete Skorlaması'na göre toplam skor 9 ve üzerinde olan hastalarda nefes darlığı, göğüs ağrısı, ses kısıklığı, göğüste çekilme, takipne, siyanoz ve desatürasyon olup olmadığı değerlendirildi. Gruplar arasında yaş, ASA, BMI, operasyon süresi, cerrahi süre ve toplam verilen sıvı miktarı açısından fark yoktu. Lateral dekübit pozisyonunda cerrahi geçiren hastalarda kullanılan toplam irrigasyon sıvı miktarı ortalaması daha yüksekti. Lateral dekübit ile şezlong pozisyonunda artroskopik cerrahi geçiren hastaların PAW ölçümleri açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Grup L'deki hastaların preoperatif ve postoperatif boyun çevresi ortalaması anlamlı olarak yüksek çıktı. Preoperatif ve postoperatif göğüs ve omuz ölçümleri açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak; lateral dekübit pozisyonunda ya da şezlong pozisyonunda hava yolu basınç artışlarında herhangi bir fark görülmediğinden iki pozisyonuda güvenle kullanılabiliriz. Fazla miktarda irrigasyon solüsyonunun kullanımının boyun çevresi ölçümlerinde daha fazla artışlara neden olabileceğini söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Omuz Artroskopisi, Hava Yolu Basıncı, İrrigasyon Solüsyonu, Lateral-Şezlong Pozisyonu.
Elektif sezaryen operasyonu planlanan gebelerde ilk sezaryen ile mükerrer sezaryen olacak olanların anksiyetesinin karşılaştırılması
Operasyon öncesi dönemde anestezi ve cerrahiyle ilişkili birçok nedene bağlı olarak hastalarda anksiyete hali mevcut olduğu bilinmektedir. Anksiyeteye sebep olan bu nedenlerin bilinmesi, preoperatif dönemde premedikasyonda bu endişe halinin giderilmesi için kullanılacak olan yöntemlerin seçilmesini kolaylaştırır. Sezaryen olacak olan gebelerde preoperatif anksiyete, peroperatif ve postoperatif komplikasyonları da beraberinde getirmektedir. Gebelerde preoperatif anksiyetenin derecesinin bilinmesi bu kaygı ile baş etmek için kullanılan premedikasyon yönteminin belirlenmesinde önemlidir. Gebelerde preoperatif anksiyeteyi birçok faktör etkilemektedir. Bu çalışmada elektif sezaryen geçirecek olan gebelerin, ilk kez sezaryen olacak olanla mükerrer sezaryen olacakların anksiyetesini STAI-1 ve STAI-2 ölçeği ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Preoperatif dönemde anestezi polikliniğimizde, hastaların demografik bilgi formu dolduruldu sonrasında durumluluk ve süreklilik anksiyetesini ölçen STAI-1 ve STAI-2 testlerine yanıt vermesi istendi. Çalışma sonucunda preoperatif dönemde elektif sezaryen olacak olan gebelerde ilk kez sezaryen olacak olanla, mükerrer sezaryen olacak olan arasında hem durumluluk hem de süreklilik anksiyete skorları arasında anlamlı fark görülmedi. Ancak eğitim durumu lise ve altı olan, çalışmayan, sigara kullanan, abortus ve/veya ölü doğum öyküsü olan, bebeğinde ek hastalığı olan, bilgilendirilmeyen, kız çocuğu ya da çocukları olup farklı cinsiyet beklentisi olan, gebelik takiplerinde gebeliğe bağlı ek hastalığı olan gebelerin anksiyeteleri yüksek bulundu. Anahtar Sözcükler: Preoperatif Anksiyete, Elektif Sezaryen, STAI
Pelvis ve alt ekstremite ortopedik operasyonları esnasında gelişen mortalite ve morbiditeye etki eden nedenlerin değerlendirilmesi
Çalışmamızda 2006 ile 2010 yılları arasında T.C. Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji ameliyathanesinde kalça kırığı nedeniyle opere edilen 106 hastanın detaylı analizi yapılarak mortalite ve morbidite üzerine etkili faktörleri belirlemeyi amaçladık.Hasta bilgileri hasta dosyaları ve hastane otomasyon sisteminde bulunan hasta laboratuar parametrelerinin retrospektif incelenmesiyle elde edilmiştir. Hastaların operasyondan bir yıl sonraki sağlık durumları hastalara telefon ile ulaşılarak öğrenilmiştir.Hastaların yaş, cinsiyet, ASA skoru, kırığın yerleşimi, anestezi tekniği, operasyon öncesi hastanede yatış süresi, operasyon süresi, operasyon sonrası hastanede yatış süresi, kan replasmanı gereksinimi, operasyon tekniği, istenen konsültasyon sayısı, hemoglobin, albumin, lenfosit sayıları, yandaş hastalıkları, sigara kullanımı, gelişen komplikasyonlar ve hastaneden çıkış durumları incelenmiştir.Çalışmamıza aldığımız 106 hastanın cinsiyete göre dağılımı 51 (%48,1) erkek, 55 (%51,9) kadın olarak bulundu. Hastaların yaş ortalaması 64,55±18,43 idi.Özellikle hipertansiyon, kronik obstriktif akciğer hastalığı ve kronik böbrek yetmezliğinin varlığı mortalite ve morbiditeyi belirleyen önemli unsurlar olarak bulundu.Bulgularımıza göre ASA değeri mortalite ve morbidite açısından önemli bir belirteçti. ASA 3 ve ASA 4 gruplarında bir yıl içindeki mortalite oranının yüksek olduğu bulundu.Hastalarda görülen en sık komplikasyonlar solunum sistemi komplikasyonları ve postoperatif yara enfeksiyonuydu.Hastalara uygulanan genel anestezi ve rejyonel anestezi teknikleri karşılaştırıldığında morbidite ve mortalite oranları açısından anlamlı fark olmadığı bulundu.Hastalar uygulanan operasyon tekniğine göre karşılaştırıldığında protez uygulamasında intrameduller çivileme uygulamasına göre mortalite oranı yüksek bulundu.Kan parametrelerinden hemoglobin ve albümin seviyelerinin mortalite ve morbidite üzerine etkisi bulunmazken; preoperatif lenfosit düşüklüğünün bir yıl içindeki mortalite ile ilişkili olduğu bulundu.Hastaların operasyon öncesi yatış süreleriyle mortalite görülme oranları arasında anlamlı ilişki bulunmadı.Sonuç olarak, çalışmamızda kalça kırığı nedeniyle opere edilen hastaların mortalite ve morbiditesi üzerine seçilen anestezi yönteminin direkt olarak etkisi olmadığını, mortalite ve morbidite üzerine yandaş hastalıkların, ileri yaşın, yüksek ASA değerinin ve operasyon tekniğinin etkili olduğu sonucuna vardık.
Nondepolarizan bloğun geri döndürülmesi üzerine cinsiyetin etkisi
Bu çalışmada, cinsiyetin nondepolarizan bloğu geri döndürmek için verilen neostigminin etkisi üzerindeki rolünü araştırmayı amaçladık. Hastane etik kurul izni ve hasta onamları alındıktan sonra ASA I - II, 18-70 yaş arası, genel anestezi uygulanacak olgular çalışmaya dahil edildi. Sistolik ve diastolik arteriyel kan basıncı (STA, DTA), kalp atım hızı (KAH), periferik oksijen saturasyonu (SpO2), adduktor kas ısısı ve nazal ısı değerleri operasyon boyunca kaydedildi. Kadın (n=50) ve erkek gruplarına (n=50) ayrılan olgulara 0,07 mg/kg midazolam ile premedikasyon yapıldı. Operasyon odasına gelen olgulara TOF sinir stimülatörü (TOF-WATCH® SX) bağlandı. Propofol 2 mg/kg ve fentanil 2 mcg/kg ile anestezi indüksiyonu yapıldı. Ardından maske inhalasyonuyla %6 konsantrasyon ile desfluran verilmeye başlandı. Kirpik refleksi kaybolunca arka arkaya 3 adet single twitch kontrol değeri (Stwitchk) alındı. Kontrol TOF değeri (TOFk) kaydedilerek 0,5 mg/kg rokuronyum uygulandı. TOF değerinin sıfır (TOF0) olmasına kadar geçen süre kaydedildi. TOF oranı %25 (TOF25) olduğunda, rokuronyum dozları entübasyon dozunun ¼?ü oranında tekrarlandı. Rokuronyum miktarı (TRmg), tekrarlanma zamanı (TRt), rokuronyum tekrarlanma sayısı (TRs), tekrar TOF25 değeri ve cerrahi bittiği sırada alınan TOF değeri (TOFs) kaydedildi. Neostigmin (40 mcg/kg) ve atropin (0,02mg/kg) verildikten sonra TOF değerinin %25?den %90 olmasına kadar geçen süre (TOF25-90) kaydedildi. TOF değeri % 90 olunca desfluran kesildi ve ekstübasyon yapılıncaya kadar olan süre kaydedildi (Et). Nöromusküler klinik değerlendirme amacıyla; ekstübasyondan sonra 15 dakika boyunca üç dakikada bir, baş kaldırma (BK) ve dil çıkarma (DÇ) testleri yapıldı ve kaydedildi. Gruplar arasında demografik özellikler ve cerrahi süreler açısından anlamlı farklılıklar yoktu. Her iki grupta da STA ve DTA değerlerinin operasyonun ilk 25 dakikasında azaldığı görüldü (p<0,05). Her iki grubun operasyon boyunca KAH değerlerinde azalma gözlendi (p<0,05). Erkek grubunun TOF0 süresi erkek grubunda kadın grubuna göre uzun bulundu (219,34 sn?ye göre 138,84 sn) (p<0.05). Erkek grubunda TRt daha kısa ve TRs daha fazlaydı (p<0,000). TOF25-90 erkek grubunda daha kısaydı (p=0,02). TOF25-90 ile vücut kitle indeksi (BMI) arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. Erkek grubunun, kadın grubuna göre DÇ ve BK testlerini daha erken sürede başardığı saptandı (p<0.05). Sonuç olarak; cinsiyetin nondepolarizan bloğun geri döndürülmesi için kullanılan neostigminin etkisi üzerinde farklı etki yarattığı ve neostigmin uygulandıktan sonra non depolarizan bloğun erkeklerde kadınlara göre daha erken geri döndüğü kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Nondepolarizan blok, revers etki, cinsiyet, nöromusküler monitörizasyon, rokuronyum, neostigmin.
Spinal anestezide hipotansiyon riskinin belirlenmesinde inferior vena kava çapı ve perfüzyon indeks değerlerinin karşılaştırılması
Spinal anestezi sonrası hipotansiyon gelişebilecek olguların önceden belirlenmesi mortalite ve morbidite oranlarını azaltabilecektir. İnferior vena kava (IVC) çapı ve perfüzyon indeks (PI) değerlerinin intravasküler volüm durumunun ve hipotansiyon gelişme riskinin değerlendirmesinde etkin olduğu çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda spinal anestezi uygulanan olgularda hipotansiyon gelişme riskini belirlemede ultrasonografik IVC çap ölçümleri ile PI değerlerinin karşılaştırılmasını amaçladık. Çalışmaya 40 yaş üstü ASA I-III, transüretral prostat rezeksiyonu uygulanacak 90 hasta dahil edildi. Preoperatif PI ve pleth variability indeks (PVI) değerleri, IVC çapları (inspiryum sırasında; IVCmin ve ekspiryum sırasında; IVCmaks) ve IVC kollapsibilite indeks (IVCCI) değerleri kaydedildi. Hastalara hiperbarik bupivakain ile spinal anestezi uygulandı. Bazal sistolik arter basıncı düşme oranının %25 ve üzeri olduğu hastalar hipotansiyon gelişen grup olarak belirlendi. Spinal anestezi sonrası operasyonun ilk 1 saati içerisinde 5 dakikada bir, ardından 15 dakikada bir olacak şekilde hemodinamik parametreler, PI, PVI değerleri kaydedildi. Maksimum duyusal blok seviyeleri, operasyon süreleri, uygulanan bupivakain, intraoperatif verilen sıvı ve irrigasyon sıvısı miktarları, hipotansiyon ve bradikardi gelişen olgularda uygulanan efedrin ve atropin dozları kaydedildi. Spinal anestezi sonrası 0. 5. dakikada ve operasyon bitiminde IVC çapları ve IVCCI değerleri yeniden ölçüldü. IVC ölçümü 9 hastada gerçekleşemediği için 81 hasta sonuçları değerlendirildi. Spinal anestezi sonrası %39.5 sıklıkta hipotansiyon gelişti. Hipotansiyon gelişimi için bazal IVCmin ≤0.99cm (AUC: 0.644, p=0.018) bazal IVCCI >%44.5 (AUC: 0.628, p=0.047) olması risk faktörü olarak bulunmuştur. Hipotansif grupta intraoperatif dönemde IVCmaks, IVCmin değerleri düşük, IVCCI değerleri ise yüksek seyretmiştir. Hipotansiyon gelişen ve gelişmeyen olgularda PI ve PVI değerleri arasında fark gözlenmemiştir. Sonuç olarak; spinal anestezi sonrası hipotansiyon gelişim riskini belirlemede PI değerleri etkin olmamakla birlikte IVC ölçümlerinin yararlı olabileceği kanısına varılmıştır.
Alt ekstremite cerrahisinde anestezi tekniği ve ortam ısısının hasta termoregülasyonu ve derlenmesi üzerine etkileri
ÖZETHipotermi anestezi uygulamaları sırasında en sık karşılaşılan ve beraberinde olumsuzlukları getiren bir termoregülatuvar bozukluktur. Çalışmamızın amacı alt ekstremite cerrahisi uygulanan hastalarda anestezi tekniği ve ortam ısısının termoregülasyon üzerine etkilerini belirlemektir.Çalışmaya, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul onayı alındıktan sonra alt ekstremite cerrahisi planlanan, yaşları 18-60 arasında değişen, ASA I-II risk grubunda olan 90 erkek hasta alındı. Hastalar önce uygulanan anestezi tekniğine göre genel anestezi (GA), epidural anestezi (EA) ve femoral-siyatik blok (FS) olmak üzere rastgele üç gruba ayrıldı. Gruplar daha sonra oda ısısının 20-22 °C (I) ve 23-25 °C (II) olmasına göre alt gruplara (Grup GA I, GA II, EA I, EA II, FS I ve FS II) ayrıldı. Premedikasyon uygulanmayan hastalar standart olarak monitorize edildi. Isı probları ise timpanik membran, aksilla, göğüs, kol, ön kolun ½ orta iç yüzü, el orta parmak pulpasına yerleştirildi ve anestezi indüksiyonundan hemen önce (bazal), anestezi indüksiyonundan sonra 5., 10., 15., 20., 30., 45., 60., 90. ve 120. dakikalarda ölçülerek ortalama cilt ısısı (OCI) ve ortalama vücut ısısı (OVI) hesaplandı. Cerrahi bitiminde ise derlenmeye kabul, 15., 30., 45. ve 60. dakikalarda timpanik membran, aksiler ısı, derlenme oda ısısı, VAS ile ağrı değerlendirmesi, titreme ve bulantı-kusma skorları kaydedildi.Hastaların demografik verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Bütün gruplarda anestezi uygulaması ile birlikte timpanik ve OVI'da azalma, OCI'da artış gözlendi. Farklı oda ısısı ve anestezi teknikleri uygulanan hastalarda timpanik ısıda gruplar arasında anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0.05). Grup GA I'de Grup GA II'ye göre OCI'nin 5., 10., 15., 20., 60 ve 90. dakikalarda anlamlı olarak düşük olduğu saptandı (p<0.05). Grup GA I'de, Grup GA II'ye göre OVI'nin bazal dönemde anlamlı olarak düşük olduğu saptandı (p<0.05). Grup GA I'nin 5. dakikadaki OCI'nın, Grup FS I'ye göre anlamlı olarak düşük olduğu gözlendi (p< 0.05). Postoperatif dönemde gruplar arasında karşılaştırılmada timpanik ısı, aksiller ısı, bulantı-kusma skorlarında anlamlı bir farklılık olmadığı belirlendi. Titreme skoru Grup GA I'de, VAS skoru Grup GA I ve Grup GA II'de diğer gruplara göre yüksek olduğu saptandı (p<0.05).Sonuç olarak çalışmamızda uygulanan anestezi teknikleri arasında anlamlı farklılık olmamasına rağmen oda ısısından gruplardan sadece genel anestezi uygulanan hastaların etkilendiği görüldü.Anahtar kelimeler: Termoregülasyon, Genel anestezi, Epidural anestezi, Femoral-siyatik blok, Ortam ısısı
Laparoskopik kolesistektomilerde intraperitoneal ve insizyonel bupivakain veya levobupivakain uygulamalarının postoperatif tramadol hcı tüketimine etkisi
Elektif laparoskopik kolesistektomi cerrahisi geçiren hastalara intraperitoneal ve insizyonel olarak uygulanan bupivakain veya levobupivakainin postoperatif dönemde HKA cihazı ile uygulanan tramadol HCI tüketimine olan etkisini bulmayı amaçladık.Bu amaçla 60 hastayı rastgele 3 gruba ayırdık ve Grup K kontrol grubu, grup B bupivakain grubu, Grup L levobupivakain grubu olarak tanımladık. Operasyon sonunda Grup K?daki hastalara, cerrahi işlemin sonunda 100 ml %0,9 NaCI 'nın 80 ml'si sırasıyla safra kesesi yatağına, sağ ve sol subdiyafragmatik alanlara püskürtüldükten sonra, 20 ml'si ise port giriş yerlerine 5'er ml olacak şekilde infiltre edildi. Grup B?de bupivakain ( 5 mg/ml 20 ml, 80 ml %0,9 NaCI ile sulandırılarak toplam 100 ml solüsyon), Grup L?de levobupivakain ( 5 mg/ml 20 ml, 80 ml %0,9 NaCI ile sulandırılarak toplam 100 ml solüsyon) belirtilen yerlere uygulandı. Hastalar ekstübasyon sonrası derlenme odasına alındı ve geliş saati 0 olarak kabul edildi. İlk VAS değerlendirmesi yapıldı. Hastalar derlenme ünitesine alındıktan sonra HKA cihazı ile tramadol HCI 50 mg yükleme dozu, 5 mg/saat bazal infüzyon, 20 mg bolus doz, 30 dakika kilitli kalma süresi ve 4 saat limiti 200 mg olacak şekilde uygulandı. Hastaların 0., 30.dk. ile 2., 4., 8., 12. ve 24. saatlerde istirahatte ve öksürürken VAS değerleri sorgulandı ve 24 saat için toplam kullanılan analjezik miktarları kaydedildi.Sonuç olarak, laparoskopik kolesistektomide intraperitoneal ve insizyonel olarak bupivakain veya levobupivakain uygulamasının, postoperatif dönemde kullanılan tramadol HCI tüketimini azalttığı ve ağrı tedavisinde etkili bir uygulama olabileceği kanısına vardık.Anahtar Kelimeler: Laparoskopik kolesistektomi, Bupivakain, Levobupivakain, Postoperatif ağrı, Tramadol HCI
Anestezi yoğun bakım ünitesinde mortaliteyi etkileyen risk faktörlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışma, 2009-2012 arasında, Fırat Üniversitesi (FÜ) Tıp Fakültesi Anestezi Yoğun Bakım Ünitesinde yatmış ve tedavi görmüş hastaların mortaliteyi etkileyen risk faktörlerini inceleyen, daha sonraki çalışmaların planlanmasında yol gösterici bir araştırma olarak amaçlanmıştır.Retrospektif incelemesi yapılan 1800 hastanın dışlanma kriterleri göz önüne alındığında 555 hasta çalışma programına alındı. Çalışma dışı kalan hastaların; (%20,6) 24 saatten az süre Yoğun Bakım Ünitesinde kalan, %3,7?si 18 yaşından küçük %2,5?i kardiyovasküler cerrahi girişim geçiren, %12,5?i malignite, %6,2?i suisit girişiminde bulunan, %4,5?i veri eksikliği, %50?i GKS: 4E ve altı olan olan şeklinde yer alıyordu. Çalışmaya alınan hastaların %53?ü erkek, %47?i kadın hastaydı. Yaşlarına göre hastalar dekatlara ayrılarak incelendi ve en fazla hastanın 7. dekatta olduğu saptandı. 1.ve 9. dekat yaş gruplarında hasta sayısının çok düşük oranlarda kaldığı görüldü (%1,3ve %1,4). Yoğun bakım ünitesine kabul edilen hastaların en büyük bölümünü nöroşürirji girişimi geçiren hastalar oluşturuyordu. Hastaların 82 farklı klinik tabloyla yoğun bakım ünitesine alındığı görüldü. Hastaların kabul ediliş gerekçesinin en sık solunum sıkıntısı, şuur bulanıklığı (%42,9) olduğu saptandı. Hastaların yoğun bakım ünitesinde kalış süresi 2 ile 71 gün arasında değişmekteydi. Taburcu olarak evlerine ya da tedavilerinin sürdürülmesi için kliniklerine gönderilen hastaların oranı (%40,7) olarak bulunurken, ölen hastaların oranı (%59,3) olarak saptandı. Anksiyete ve ağrı amaçlı ilaç kullanımı incelendiğinde (%22,8) oranla anestetik ajanların yer aldığı saptandı.Her iki yolla beslenme programına alınan hastaların sayısı 48 kişi (%8,6) idi. 119 hasta insülin kullanmıştı (%21,4). Bu hastalardan100 kişi (%18) önceden diyabetli hastalardı. İnotrop kullanımı 174 (%31,4) idi. Hastaların yatıştaki GKS değerleri yükseldikçe, yoğun bakım ünitesinde kalış sürelerinin kısaldığı saptandı. APACHE skoru yükseldikçe, yoğun bakım ünitesinde kalış sürelerinin arttığı, yoğun bakım ünitesinden taburcu edilme veya kliniklerine gönderilme olasılığının azaldığı saptandı. Yoğun bakım ünitelerine kabul edilecek hastaların seçiminde belirlenmişkriterler olmalıdır. Hasta kabulündeki sorunlar yoğun bakım ünitesinin sonuçlarını vetkileyen, mortaliteyi artıran ve kalış süresini uzatan önemli faktörlerden biri olduğu görülmektedir. İncelemelerimiz neticesinde Yoğun Bakım Ünitemize yüksek riskli hastaların, sadece izlem amacıyla kabul edildiği saptanmıştır. Bu durum, yoğun bakım ünitesinin mortalite oranını yükselten en büyük sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.Anahtar sözcükler; Yoğun Bakım, Mortalite, Sonuçlar
Rejyonel anestezi sonrası görülen komplikasyonların değerlendirilmesi
Çalışkan A. Rejyonel anestezi sonrası görülen komplikasyonların değerlendirilmesi. Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Anesteziyoloji ve Reanimasyon Tezi. Zonguldak 2012.Ocak 2009 - Aralık 2010 tarihleri arasında rejyonel anestezi altında opere edilen olgulara ait komplikasyonlar retrospektif olarak araştırıldı. Belirlenen süre içerisinde 2000 hastanın bilgilerine ulaşıldı. Ek anestezik yöntem olarak genel anestezi almayan 1568 vakanın komplikasyonları analiz edildi. Komplikasyonlar preoperatif, perioperatif ve postoperatif olmak üzere üç başlık altında toplandı ve tedavileri kaydedildi. Çalışmamızda 1568 olgunun 585'inde (%37,3) komplikasyon geliştiği tespit edildi. En çok görülen komplikasyon %16,8 (n=264) oranı ile hipotansiyondu. Diğer görülen komplikasyonlar ise bradikardi %9,5 (n=149), bulantı kusma %15 (n=235), disritmi %0,5 (n=8), kardiyak arrest %0,2 (n=3), kaza ile dura delinmesi %1,1 (n=17), hipertansiyon %2,7 (n=42), Postdural baş ağrısı %0,2 (n=3), aşırı postoperatif ağrı %1,1 (n=17), motor defisit %0,3 (n=5), duyusal defisit %0,1 (n=2), titreme %0,1 (n=1) oldu. Erkeklerde komplikasyon görülme oranı %27,8 (n=243) iken bu oran kadınlarda % 49,2 (n=342) idi (p<0,001). Bradikardi (n=103) erkeklerde daha fazla görülürken; hipotansiyon (n=189), bulantı (n=189) ve aşırı ajitasyon (n=31) kadınlarda daha fazla görüldü. 65 yaş ve üstü 349 hastanın 123'ünde (%35,2) komplikasyon geliştiği tespit edildi. En çok görülen komplikasyon %12,6 (n=44) ile hipotansiyondu. Diğer komplikasyonlar bulantı kusma %3 (n=12), bradikardi %11,7 (n=41), hipertansiyon %4,6 (n=16), disritmi%1,4 (n=5), kardiyak arrest %0,6 (n=2), kaza ile dura delinmesi %2,6 (n=11) olarak saptandı. 65 yaş ve üstü hastalarda komplikasyonlar açısından cinsiyet farkı anlamlı bulunmadı (p =0,093). Çalışmamızda hipotansiyon görülen vakalarda tedaviye ihtiyaç duyulmayan hasta oranı %0,4 iken; bradikardi görülen vakalarda ise bu oran %0,7 olarak bulundu.Sonuç olarak; tüm hasta gruplarında en sık görülen komplikasyon hipotansiyon olmuştur.
Anestezi uygulamalarının serum selenyum, bakır, çinko, demir seviyesi ve antioksidan kapasite üzerine etkileri
Bu çalışmada genel anestezi idamesinde sevofluran, desfluran ve propofol uygulamalarının serum selenyum (Se), bakır (cu), çinko (Zn), demir (Fe) seviyeleri ve malondialdehit (MDA), glutatyon peroksidaz (GPx) ölçümleri ile antioksidan kapasite üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Genel anestezi altında turnike uygulanacak tek taraflı alt ekstremite cerrahisine girecek ASA I-III risk grubunda 18 yaş üstü 60 hastaya operasyondan 30 dakika önce 0.07 mg/kg intramüsküler midazolam premedikasyonu uygulandı. Operasyon odasında rutin monitörizasyondan sonra damar yolu açıldı. Bazal serum Se, Cu, Zn, Fe, MDA ve GPx seviyelerini tespit için kan örneği alındı. Anestezi indüksiyonunda 2-2.5 mg/kg propofol, 1 mg/kg lidokain ve 0.6 mg/kg rokuronyum intravenöz (iv) uygulandı. Randomize üç eşit gruba ayrılan olguların anestezi idamesinde % 50:50 O2:N2O 4L/dk taşıyıcı gaz altında Grup S'ye 1 MAC sevofluran, Grup D'ye 1 MAC desfluran, Grup P'ye % 50:50 O2:hava 4L/dk taşıyıcı gaz altında 6 mg/kg/saat propofol ve 1 mcg/kg/saat fentanil infüzyonu iv uygulandı. Entübasyonu takiben opere edilecek ekstremite eleve edildikten sonra Esmarch bandajı ile sarılarak, 300 mmHg basınçta turnike uygulandı. İntraoperatif arteriyel kan basıncı ve kalp atım hızı değerlerinde bazal değerlerin % 20 ve üzeri artış olursa 50 mcg fentanil iv uygulanması planlandı. Hastaların demografik verileri, operasyon ve turnike süreleri, kullanılan fentanil miktarları, kanama ve verilen kan miktarları kaydedildi. Postoperatif 0, 24, ve 48. saatlerde serum selenyum, bakır, çinko, demir, MDA ve GPx seviyelerinin tespiti için yeniden kan örnekleri alındı. İstatistiksel değerlendirme sonucunda Grup S ve P'de oksidatif stres belirteçlerinden MDA seviyelerinin postoperatif 48.saatte bazal değerlere göre azaldığı ve antioksidan durum belirteçlerinden GPx seviyelerinin bazal değerlere göre arttığı, Grup D'de ise değişmediği gözlendi. Eser elemetlerden selenyumun Grup S'de postoperatif 0. ve 48.saatlerde, Grup P'de 24. ve 48. saatlerde, çinkonun Grup D'de 24. saatte ve Grup P'de 24.ve 48.saatlerde, demirin her üç grupta da postoperatif 24. ve 48. saatlerde azaldığı, bakırın ise her 3 grupta da bazal değere göre değişmediği gözlendi.Çalışma sonunda MDA ve GPx belirteçleri dikkate alındığında propofol ile genel anestezi idamesinin oksidatif strese karşı antioksidan sistemi aktive ettiği ve antioksidan sistemin kullanımına bağlı olarak Se ve Zn seviyelerini azalttığı, sevofluran ile genel anestezi idamesinin oksidatif strese karşı antioksidan sistemi aktive ettiği ve antioksidan sistemin kullanımına bağlı olarak Se seviyelerini azalttığı, desfluran ile genel anestezi idamesinin oksidatif stres ve antioksidan sistem üzerine bir etkisi olmadığı ve dolayısıyla eser element seviyelerini değiştirmediği, ancak her üç yöntemin de serum Fe seviyelerini azalttığı kanısına varıldı.