
343
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Akut dental ağrılı bireylerde farklı ilaç kombinasyonlarının etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı akut dental ağrı tedavisinde naproksen sodyum + kodein fosfat (550/30 mg) ve deksketoprofen trometamol + parasetamol (25/300 mg) ilaçlarının etkinliğini değerlendirmektir. Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na alt yarı gömülü yirmilik dişten kaynaklı akut perikoronitis şikayeti ile başvuran 62 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrılarak A grubuna naproksen sodyum + kodein fosfat (550/30 mg), B grubuna deksketoprofen trometamol + parasetamol (25/300 mg) verilerek ilk dozdan itibaren 6., 12., 18., 24. saatlerde ve 2., 3., 4., 5., 6. ve 7. günlerde hissettikleri ağrıyı VAS skoruna kaydetmeleri istendi. Toplanan veriler SPSS programı kullanılarak istatistiksel olarak analiz edilip yorumlandı. Çalışmadaki bireylerin 51'i kadın, 11'i erkekti ve yaş ortalamaları 22,94'tü. A ve B gruplarında ise yaş ortalamaları sırasıyla 23,74±5.4 ve 22,45±5,6 idi. A grubundaki hastaların %12,9' u erkek iken, kadın sayısı oranı ise %87,1'di. Buna karşılık, B grubundaki erkek ve kadın sayısı oranları sırasıyla %22,6 ve %77,4' tü. Her iki grubun başlangıç VAS değerleri benzer bulundu. Zamanlara göre gruplar arası VAS değişimlerine bakıldığında 7. günde B grubunda istatiksel olarak anlamlı bir değişim olduğu görüldü. Sonuç olarak VAS değerlerinin benzer olması akut ağrı tedavisinde deksketoprofen trometamol+parasetamol kombinasyonunun da akut ağrı tedavisinde çözüm olarak tercih edilebileceğini göstermektedir.
Vestibüloplasti planlanan hastalarda asellüler dermal matriks kullanımının etkilerinin değerlendirilmesi
Çalışma Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi, Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na yetersiz vestibül derinlik şikâyetiyle başvuran toplam 41 hasta üzerinde yapılmıştır. Hastalar kliniğe ilk başvurduklarında anamnezleri alınıp, klinik ve radyolojik değerlendirmeleri yapılmıştır. Çalışma prospektif bir şekilde rastlantısal, kontrollü ve çift kör olarak planlanmıştır. Hastalara 2 farklı tedavi yöntemi uygulanmıştır. Bu farklı tedavi yöntemi aynı anda anterior bölge orta hattan ikiye ayrılarak düzenlenmiştir. Birinci bölge: sekonder epitelizasyon; ikinci bölge: dermal matriks uygulaması yapılmıştır. Hastaların ağrıları; ilk günden itibaren 2.-7. günlerde, 1.-2. ayda görsel analog skalası (VAS) ve sulkus derinliği ile ölçülmüştür. Veriler kaydedilip, istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.
Temporomandibular eklem ağrısı olan hastalarda fonseca anamnestik indeks ve manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendirilmesi
Temporomandibular eklem kompleks bir yapıya sahiptir ve bu sebeple temporomandibular eklemi oluşturan yapılarda görülen bozukluklar, farklı temporomandibular hastalıkların oluşmasına sebebiyet verebilir. Temporomandibular eklem hastalıkları, temporomandibular eklemin internal yapısını, çiğneme kaslarını veya komşuluğundaki yapıları etkileyen ve belirli semptomlarla kendini gösteren hastalıklardır ve temporomandibular eklem düzensizlikleri (TMD) olarak da ifade edilir. Literatürde TMD'lerin birden fazla sınıflaması mevcuttur. Bu sınıflandırma sistemlerinden bir tanesi olan Temporomandibular Eklem Düzensizlikleri İçin Tanı Kriterleri (TMD/TK) kapsamlı bir değerlendirme aracıdır ve uygulanması eğitim gerektirir. Bunun dışında TMD' nin şiddetini belirti ve semptomlara göre değerlendiren Fonseca Anamnestik İndeksi (FAI) önerilmiştir. Bu tez çalışmasının amacı; günümüzde TMD değerledirmesi için kullanımı yaygınlaşan FAI'nin, TMD değerlendirmesinde altın standart bir yöntem olan manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulguları ile karşılaştırması yapılarak bu indeksin klinik rutinde kullanımının uygunluğunu değerlendirmektir. Çalışmamızda, TMD semptomları görülen 221 hasta değerlendirmeye alındı. Bu hastalara öncelikle FAI değerlendirmesi yapıldı ardından çift taraflı TME MRG'leri incelendi. Hastaların FAI değerlendirmesine göre ölçülen TMD'leri şiddetlerine göre gruplandırıldı. Aynı hastaların kondil dejenerasyonları, disk morfolojileri, disk/kondil ilişkileri ve efüzyon durumları MRG incelemeleri ile değerlendirildi ve bu bulguların FAI ile ölçülen TMD şiddetleri ile karşılaştırmaları yapıldı. Manyetik rezonans görüntülemeye göre disk/kondil ilişkisi normal, redüksiyonlu disk deplasmanı olan ve redüksiyonsuz disk deplasmanı olan hastalarda FAI' ye göre ölçülen TMD şiddeti arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. Disk yapısı ile FAI' ye göre ölçülen TMD şiddeti arasında da anlamlı bir ilişki olmadığı bulunmuştur. Kondil dejenerasyonunun şiddetinin artmasıyla FAI' ye göre TMD şiddeti arasında anlamlı pozitif ilişki olmadığı gösterilmiştir. Efüzyon ağrı ile ilişki inflamatuar bir durumdur. Efüzyonla, belirlenen TMD şiddeti arasında pozitif ilişki olmadığı bulunmuştur. Yapılan karşılaştırma bulgularının sonucu FAI skorlaması ile ölçülen TMD' nin MRG bulguları ile desteklenemeyeceği yönündedir.
Deneysel kemik defektlerinde ksenogreft ile beraber lokal olarak uygulanan risedronatın iyileşme üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Diş hekimliği cerrahisinde defekt bölgelerinin rekonstrüksiyonu için çeşitli tedavi seçenekleri mevcuttur. Travma, enfeksiyon, rezeksiyon veya patolojiler sonucu oluşan kemik defektlerinin onarımında kullanılan greftlerden altın standart olarak bilinen otojen grefler; dönor saha morbiditesi ve yetersiz greft miktarı gibi dezavantajlara sahiptirler. Son dönemlerde uzun süre boyutsal stabilitelerini korumaları ve uygun biyomekanik özelliklerinden dolayı ksenojen greftler sıklıkla tercih edilmeye başlanmıştır. Bisfosfanatlar; Paget hastalığı, meme ve prostat kanserlerinde görülen kemik metastazı, menopoz sonrası dönemde görülen osteoporoz durumlarında tercih edilen antirezorptif ilaçlardır. Bisfosfanat grubu ilaçlar antikatabolik özelliği ile osteoklastik aktiviteyi inhibe ederek kemik formasyonunu attırıcı etki gösterirler. Aynı zamanda anabolik etki olarak osteoblastların formasyonu ve maturasyonunda da etkilidirler. Bu çalışmada ksenojen greftler ile birlikte bisfosfanat grubu ilaç olan risedronatın kombine kullanımı sonucu tavşan kafatasında oluşturulan defekt modeli üzerinde kemikleşmenin histomorfometrik, immunohistokimyasal ve radyolojik olarak incelenmesi amaçlanmaktadır. Anahtar Kelimeler: Bisfosfanat, kemik iyileşmesi, ksenojen greft, risedronat, tavşan defekt modeli.
Atrofik total dişsiz maksillanın dental implant destekli protetik rehabilitasyonunda uygulanan subperiosteal implantlatın ve zigomatik implantların konvansiyonel intraosseoz dental implantlar ile 3-boyutlu sonlu elemanlar stres analizi kullanarak karşılaştırılması
Total dişsiz atrofik maksillanın sabit protetik restorasyonunda çeşitli tedavi yöntemleri bulunmaktadır. Bu tedavi yöntemleri içerisinde kemik ogmentasyonu ile birlikte konvansiyonel implant tedavisi uygulamak en sık kullanılan tekniktir. Kemik ogmentasyon işlemleri içerisinde otojen kemik greftinin kullanılması altın standart olarak görülmektedir. Greftlenecek alanın büyüklüğü göz önüne alındığında iliak kemik ideal bir ekstraoral dönor sahadır. İliak kemik grefti ile çene kemiklerinin rekonstrüksiyonu genel anestezi koşullarında yapılması gereken invaziv bir cerrahi işlemdir. Operasyon sonrası hastanın hastanede yatışı gerekmektedir. Protetik rehabilitasyona geçme süresinin uzun olması, iliak kemik greftinde iyileşme dönemindeki kemik rezorpsiyonunun fazla olması, operasyon sonrası greftin alındığı bölgede ağrı, sinir hasarı ve yürüme bozuklukları gibi birtakım dezavantajları mevcuttur. Tüm bu dezavantajları azaltmak için atrofik üst çenelerde zigoma implantların ve subperiosteal implantların kullanılması alternatif yöntemler olarak literatürde sunulmaktadır. Ancak zigoma ve subperiosteal implantların okluzal kuvvetlere vermiş oldukları yanıt tam olarak bilinmemektedir. Hâlbuki dental implantların okluzal kuvvetlere vermiş oldukları yanıt uzun dönem klinik sonuçları etkilemektedir. Bizim çalışmamızın amacı iliak greft, zigomatik implant, titanyum subperiosteal implant ve polieter eter keton (PEEK) subperiosteal implantın okluzal kuvvetler altında gösterdiği stres değerlerini sonlu elemanlar stres analizi yöntemiyle inceleyerek total dişsiz atrofik maksillaya sahip hastalara en doğru cerrahi tekniği seçmektir. Çalışmamızda bilgisayar ortamında tomografik kayıtlardan yararlanılarak ileri derecede atrofi gösteren total dişsiz maksilla modeli oluşturulmuştur. Bu model üzerine 4 ayrı tedavi planlaması uygulanmıştır. İliak kemik grefti ile kemik artırımı yapılıp 2, 4 ve 6 numaralı dişler hizasına 6 adet dental implant yerleştirilen maksilla birinci modeldir. Ramus kemik grefti ile kemik artırımı yapılıp 6 numaralı diş hizasına 2 adet zigomatik implant ve 2 ve 4 numaralı dişler hizasına 4 adet dental implant yerleştirilen maksilla ikinci modeldir. Titanyum subperiosteal implant uygulanan maksilla 3. model ve PEEK subperiosteal implant uygulanan maksilla 4. modeldir. Çalışmamızda 3,75 mm çapında 10 mm uzunluğunda Brånemark System (Nobel Biocare AB, Goteborg, Sweden) dental implantlar, 4,1 mm çapında 35 mm uzunluğunda Brånemark System zigomatik implantlar (Nobel Biocare AB, Goteborg, Sweden) kullanılmıştır. Oluşturulan modelde zigomatik implantlar intrasinüs tekniğiyle yerleştirilmiştir. 2, 4 ve 6 numaralı dişler hizasından vertikal olarak 150 N, oblik olarak 30 derece açıyla 50 N kuvvet uygulanmıştır. Uygulanan kuvvetler sonucunda kortikal ve trabeküler kemikte biriken gerilme ve sıkışma stresi, implant, abutment ve metal altyapıda biriken Von Mises stres değerleri sonlu elemanlar stres analizi ile incelenmiştir. Çalışmamızın sonucuna göre kemik üzerinde en fazla sıkışma stresi PEEK ile üretilen subperiosteal implant uygulanan modelde görülürken en fazla gerilme stresi ise iliak greft uygulanan maksilla modelinde izlenmiştir. Metal alt yapı üzerinde oluşan stresler en fazla titanyum subperiosteal implant uygulanan modelde bulunmuştur. Vertikal kuvvetler altında en fazla stres iliak greft uygulanan modeldeki implantlarda görülmekteyken oblik kuvvetler altında en fazla stres zigomatik implant uygulanan grupta oluşmuştur. Bu sonuçlara göre atrofik total dişsiz maksillanın sabit protetik rehabilitasyonu için oluşturulan 4 senaryoda fonksiyonel kuvvetler altında kemik, implantlar, abutment ve metal alt yapıda oluşan stres değerlerine bakıldığında tedavi seçeneği olarak ideal bir seçenek olmadığı görülmektedir. Bu nedenle her hasta kendi içinde değerlendirilmeli ve hasta için en ideal tedavi seçeneğine karar verilmelidir.
Farklı eksternal sinüs lifting tekniklerinin perioperatif komplikasyonlar ve hasta konforu üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu prospektif randomize, kontrollü, klinik çalışmanın amacı farklı eksternal sinüs lifting tekniklerinin perioperatif komplikasyonlar ve hasta konforu üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma maksilla posterior bölgede diş eksikliği şikâyeti ile başvuran ve dahil olma kriterlerini sağlayan hastalar ile yürütülmüştür. Lifting işlemi uygulanacak sinüsler cerrahi rehber ile piezo cerrahi grubu, lateral sinüs lift için özel tasarlanmış frez grubu ve konvansiyonel grup olmak üzere 3 gruba randomize olarak ayrılmıştır. İntraoperatif süreçte komplikasyonlar, operasyon sahasına ulaşım kolaylığı ve operasyon süresi kaydedilmiştir. Görsel analog skala (VAS) ile ağrı düzeyi ve ağrı kesici tüketimi postoperatif 7 gün boyunca, ödem düzeyi postoperatif 2. ve 7. günlerde kaydedilmiştir. Hasta beklenti ile deneyimi ve Ağız Sağlığı Etki Ölçeği-14 (OHIP-14) ile yaşam kalitesi postoperatif 7. günde değerlendirilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada 26-70 yaşları arasında 16 erkek, 11 kadın 27 gönüllüde toplam 30 sinüs lifting operasyonu gerçekleştirilmiştir. Gruplar arasında operasyon ve osteotomi süreleri, ağrı, ağrı kesici tüketimi, ödem, hasta deneyimi ve yaşam kalitesi bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05), membran elevasyon süresi (p=0.015) ve sahaya ulaşım rahatlığı (p<0.001) açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar gözlenmiştir. Sonuç: Elde edilen veriler ışığında cerrahi rehber destekli piezo cerrahi yaklaşımın operasyon süresi, sahaya ulaşım ve yaşam kalitesi göz önünde bulundurulduğunda klinik pratikte sağlayabileceği avantajlar açısından tercih edilebilecek bir yaklaşım olabileceği, bununla birlikte sinüs lateral duvarının kalınlığının fazla olduğu vakalar gibi daha yüksek ödem öngörülen durumlarda lateral sinüs lift için özel tasarlanmış frezlerin kullanımının postoperatif ödem yönetimi açısından avantajlı olabileceği sonucuna varılmıştır.
Atrofik maksilla modelinde transnazal, zigomatik ve pterygoid implant uygulamalarının biyomekanik özelliklerinin sonlu elemanlar analizi ile incelenmesi
Amaç: Aşırı atrofik maksillada genellikle konvansiyonel dental implant yerleştirilmesi için gerekli kemik bulunmamaktadır. Transnazal implant, zigomatik implant ve pterygoid implantlar, maksiller sinüs ögmentasyonu ve kemik greftleme tekniklerini ortadan kaldırması, tedavi süresini kısaltması, maliyeti düşürmesi ve morbiditeyi azaltması sebebiyle tercih edilmektedirler. Bu çalışmanın amacı atrofik maksillaya sahip hastalarda transnazal implant, zigomatik implant ve pterygoid implant uygulamalarının implantlarda ve çevre kemikte oluşturdukları stres değerlerinin sonlu elemanlar stres analizi yöntemiyle incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada sonlu elemanlar analizi (SEA) yöntemi uygulanmış olup 3 adet atrofik maksilla modeli kullanılmıştır. 1. Modelde 12 ve 22 numaralı bölgelere transnazal implant, 15 ve 25 numaralı bölgelere zigomatik implant; 2. Modelde 12, 15, 22 ve 25 numaralı bölgelere zigomatik implant; 3. Modelde 12 ve 22 numaralı bölgelere transnazal implant, 15 ve 25 numaralı bölgelere zigomatik implant, 17 ve 27 numaralı bölgelere pterygoid implant yerleştirilmiştir. Polimetilmetakrilat (PMMA) protetik restorasyonda 11 ve 16 numaralı dişlerin oklüzal yüzeyinde, küre şeklinde tasarlanan besin materyali modeli üzerinden ayrı ayrı 150 N vertikal kuvvet uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda implantlarda anterior yüklemede 2 numaralı bölgede Model 1'de, 5 numaralı bölgede Model 2'de, posterior yüklemede ise 2 ve 5 numaralı bölgelerde Model 1'de en yüksek Von Mises stres değerleri ölçülmüştür. En düşük stres değerleri Model 3'te görülmüştür. Abutmentlerde anterior ve posterior yüklemelerde 2 ve 5 numaralı bölgelerde Model 2'de en yüksek Von Mises stres değerleri ölçülmüştür. En düşük stres değerleri Model 3'te görülmüştür. Metal altyapıda anterior ve posterior yüklemelerde Model 1 ve Model 2 benzer sonuçlar verirken, en düşük stres değerleri Model 3'te gözlenmiştir. Kortikal kemikte oluşan maksimum ve minimum asal stresler ölçüldüğünde, genel olarak en yüksek stresler Model 2'de görülürken, en düşük stresler Model 3'te görülmektedir. Spongiöz kemikte oluşan maksimum ve minimum asal stresler ölçüldüğünde, genel olarak en yüksek stresler Model 1'de görülürken, en düşük stresler Model 3'te görülmektedir. Sonuç: Transnazal implantların zigomatik implantlar ile birlikte kullanımları, atrofik maksilla rehabilitasyonunda 4 adet zigomatik implantın uygulandığı quad zigoma konseptine bir alternatif olduğu sonucuna varılmıştır. Bununla birlikte pterygoid implantların kullanılması oluşan stres değerlerini en aza indirmektedir. Anahtar Kelimeler: Atrofik maksilla, pterygoid implant, sonlu elemanlar analizi, transnazal implant, zigomatik implant
İliak kemik grefti ile rekonstrüksiyon yapılmış hastalarda implant destekli protez sonrası klinik implant başarısı, ağız sağlığı etki profili (ohip-14) ve hasta memnuniyeti değerlendirmesi
İleri derecede atrofik çenelerin dental implantlar ile rehabilitasyonu amacı ile otojen kemik grefti ile rekonstrüksiyonu maksillofasiyal cerrahide en sık uygulanan tedavi seçeneklerindendir. Otojen greftler, osteojenik ve non-immünolojik özellikleri nedeniyle günümüzde halen 'altın standart' olarak kabul edilmektedir. İliak krest ise büyük kemik defektlerinde ogmentasyon için en sık tercih edilen otojen kemik greft kaynağıdır. Dental implantlar için klinik başarı terimi; hekimin tedavi süresince teknik başarısı ve implantın osseointegrasyonu ile belirlenmesine rağmen tedavinin hastalar üzerinde yarattığı etkileri kapsamamaktadır. Bu doğrultuda implant başarı kriterlerinin başarıyı ifade etmekte yetersiz kaldığı kabul edilmiş, bu da son yıllarda, hasta odaklı değerlendirme, ağız sağlığı ile ilgili yaşam kalitesi kavramı ve hasta memnuniyeti gibi kavramları popüler hale getirmiştir. Bu çalışmanın amacı, ileri derecede atrofik çenelerin anterior iliak kemik grefti ile rekonstrüksiyonu sonrası dental implantlar ve implant destekli protezler ile rehabilitasyonu yapılan hastaların OHİP-14 skalası ile ağız sağlığı yaşam kalitesinin belirlenmesidir. Ayrıca, Likert tipi sorular ile hazırlanan memnuniyet anketi ile hastaların uygulanan tedaviye ilişkin memnuniyet derecelerinin ve periodontal indeksler ile implantların periodontal sağlık durumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız sonucunda elde edilen tüm bulgular değerlendirildiğinde, ileri derecede atrofik çenelerin anterior iliak krestten alınan blok kemik grefti ile rekonstrüksiyonu ve sonrasında implant ve protetik rehabilitasyonunun yaşam kalitesi üzerine pozitif etkileri olduğu, bu etkinin zamanla daha da arttığı; hastaların bu prosedürle ilişkili memnuniyet derecelerinin yüksek olduğu ve bu tedaviye ilişkin beklentilerinin yüksek oranda karşılandığı görülmüştür. Periodontal sağlık durumu değerlendirildiğinde ise plak indeksi ve gingival indeks değerleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu, bu değerler arttıkça cep derinliğinde de artış olduğu, her iki indeks değerinin de erkeklerde, ileri yaş grubunda, sigara içen grupta ve posterior bölgelere yerleştirilmiş implantlarda daha yüksek olduğu görülmüştür. Peri-implant cep derinliğinin erkek hastalarda ve posterior bölgelere yerleştirilmiş implantlarda daha yüksek ölçülmesi istatistiksel anlamlı bulunmuştur.
L-TZF membranların mekanik özelliklerinin geliştirilmesi, degradasyon süresinin azaltılması: ın-vıtro çalışma
Bu çalışmada L-TZF'nin fibrin fiberleri arasındaki çapraz bağlantıların arttırılması, bu sayede fiziksel dayanımının arttırılması ve degradasyon hızının düşürülmesi için doğal bir çapraz bağlantı ajanı olan Genipin ve Ankaferd kanama durdurucu ajan kullanılmıştır. 25 hastadan ikişer tüp kan alındıktan sonra santrifüj cihazı ile (3000 devir/dakika) 10 dakika santrifüj edilmiştir. Elde edilen L-TZF'ler PRF Box kullanılarak membran haline getirilmiştir. Birincisi Genipin, ikincisi Ankaferd ve üçüncüsü de kontrol grubu olmak üzere üç grup oluşturulmuştur. Her grupta 4 ml'lik solüsyon bulunmaktadır; ilk grubun solüsyonunda %1'lik genipin çözeltisi, İkinci grupta %10'luk Ankaferd çözeltisi, son olarak kontrol grubunda ise sadece %70 oranında ethanol içeren solüsyon bulunmaktadır. Hazırlanan bu solüsyonlarda örnekler 48 saat boyunca bekletilmiştir. Membranların 15 tanesi degradasyon testi için 500 l %0.01 oranında tripsin içeren solüsyonda 3 gün daha 37C'de bekletilmiştir. 3.günün sonundaki kütle değişimi üzerinden degradasyon miktarı hesaplanmıştır. 18 örnek çekme testinde kullanılmıştır, ZwickRoell Mekanik Test makinesı kullanılarak 20 dk/mm hızla membranlara çekme kuvveti uygulanmış, membranların Emod, Fmaks. , Fkopma, Membranlardaki uzaman yüzdesi ölçülmüştür. 9 örnekte UV-Spektrofotometrik inceleme altında çapraz bağlantı miktarı ölçülmüştür. 3 örnek Taramalı Elektron Mikroskobunda incelenmiş, x10k ve x25k büyütmede görüntüler alınmıştır. Grupların kütle kaybı ortalamaları karşılaştırıldığında Genipin ve ankaferd'in istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0.005) L-TZF'nin degradasyonunu azalttığı tespit edilmiştir. Yapılan mekanik test sonucunda da genipin ve Ankaferd gruplarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamı (p<0.005) derecede artış izlenmiştir. Membranlarda meydana gelen çapraz bağlanma miktarları incelendiğinde Ankaferd grubunda %90,4 Genipin grubunda ise %47.08 olarak bulunmuştur. Gruplar arası farkın istatistiksel olarak anlamlı derecede farklı (p<0.005) olduğu, her iki materyalin de çapraz bağlantı miktarını arttırdığı tespit edilmiştir. Genipin ve Ankaferd grubunun Taramalı Elektron Mikroskobu altında alınan görüntülerinde her iki materyalin de fibrin fiberleri arası çapraz bağlantı miktarını arttırdığı tespit edilmiştir. Çalışmanın sonucunda genipin ve Ankaferd materyalinin L-TZF membranın fibrin fiberleri arasında çapraz bağ kurarak fiziksel bağı arttırdığını ve bunun sonucunda da materyalin fiziksel dayanımını arttırarak degradasyon hızını düşürdüğü tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: L-TZF, degradasyon, fiziksel dayanıklılık, Genipin, Ankaferd
İlaçlarla ilişkili çene osteonekrozu hastalarındaki radyografik bulguların cerrahi işlem kararı ve tedavi sürecine etkisi
İlaçlarla ilişkili çene Osteonekrozu (MRONJ) insidansı tanımlandığı 2003 yılından bugüne oldukça artmıştır. Ancak MRONJ'un etyolojisi, ideal tedavi yöntemleri, tedavi yöntemlerinin başarısı ve evrelendirilmesi ile ilişkili halen ortak bir görüşe varılamamıştır. Amerikan Oral ve Maksillofasiyal Cerrahlar Derneği (AAOMS) tarafından sunulan evrelendirme sistemi sadece klinik ve sınırlı radyolojik bulguya dayandırılması nedeniyle tartışılmaktadır. Bu evrelendirme sistemine göre düzenlenen evre bağımlı tedavi stratejilerinde de yalnızca evre 3 hastalar için cerrahi tedavi önerilmesi tartışmalı bir diğer noktadır. AAOMS tedavi önerilerine göre evre 2 hastalar için önerilen cerrahi müdahaleler yüzeyel debridman ile sınırlı tutulmaktadır. Ancak bazı çalışmalar AAOMS önerilerinin aksine erken cerrahi tedavinin daha başarılı sonuçlar verebileceğini savunmaktadır. Ayrıca literatürde cerrahi tedavinin başarısını etkileyen radyolojik ve klinik bulguları birlikte değerlendirilerek yapılan bir evrelendirme sisteminin eksikliği göze çarpmaktadır. Çalışmamızın amacı cerrahi tedavi kararı verirken etkili olan klinik ve radyolojik bulgular ile bu bulguların tedavi başarısıyla olan ilişkisini incelemektir. Bu çalışmaya 28 hastada 34 lezyon ve bu lezyonların klinik formlar ile konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntü takipleri dahil edilmiştir. 28 hastanın 16'sında cerrahi tedavi tercih edilmiştir. Hastaların klinik durumları tanımlanırken K0-K6 arasında yedi sınıf kullanılmıştır. Bu yedi sınıf enfeksiyon bulguları ve cerrahi olması durumunda primer kapatma için dişeti yeterliliğine göre 4 alt gruba ayrılmıştır. Hastaların radyolojik olarak değerlendirilmesinde kompozit radyografik indeks 0-3 arasında kullanılmış ve skleroz, periosteal reaksiyon, litik değişiklikler ile sekester varlığı değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre litik değişiklikler ve sekester varlığının birlikte görüldüğü hastalarda klinik durumun daha kötü olduğu izlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen verilere ve literatüre dayanarak 7 alt evreden oluşan, klinik ve radyolojik bulguları içeren bir evrelendirme sistemi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: MRONJ, evrelendirme sistemi, litik değişiklik, sekester
Bilateral gömülü 3. molar cerrahisinde, konsantre büyüme faktörü (KBF) uygulamasının postoperatif ağrı ve ödem üzerine etkisinin araştırılması
Ağız içerisine çeşitli sebeplerden dolayı süremeyen ve gömülü kalan dişlerin çekim kararı verildikten sonra özellikle mandibular yirmi yaş dişi çekimi sonrası meydana gelen ağrı, ödem gibi hastanın sosyal hayatını etkileyen komplikasyonlar meydana gelmesi inflamasyonun doğal sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumun önüne geçmek için, hastanın operasyon sonrası konforunu arttırmak için operason öncesinde, operasyon sırasında ve operasyon sonrasında çeşitli teknikler kullanılmaktadır: İşlem öncesi premedikasyon, çekim soketlerine prf yerleştirilmesi, çeşitli flep dizaynları vs... Bu çalışmada hastaların postoperatif ödem ve ağrı miktarını azaltmak amacıyla gömülü yirmi yaş dişi çekim soketlerine; hastaya ek bir maliyet getirmeksizin kendi venöz kanınından elde edilmiş kontsantre büyüme faktörü yerleştirilmiştir. Bu çalışmaya Ege Üniverstesi Diş hekimliği fakültesi Ağız, Diş Ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na başvuran hiçbir sistemik hastalığı bulunmayan bilateral simetrik gömülü mandibular yirmi yaş dişine sahip ve çekim endikasyonu almış 49 hasta dahil edilmiştir. Standardizasyonu sağlamak amacıyla operasyonlar aynı cerrah tarafından yapılmış, konsantre büyüme faktörleri aynı cihaz tarafından elde edilmiş ve hastalara post-op aynı medikasyon uygulanmıştır. Hastaların aynı seansta çift taraflı gömülü yirmi yaş dişleri operasyonla alınıp çekim soketlerinden birine konsantre büyüme faktörü yerleştirildi diğer çekim soketi ise kontrol amaçlı boş bırakıldı. Hastalar operasyon sonrası ikinci gün ve yedinci gün kontrole çağırılıp ödem miktarları ölçüldü ayrıca hastalara ağrılarının değerlendirilmesi için vas skalası uygulandı. Çalışmaya dahil edilen 49 hastanın post operatif ödem miktarlarının karşılaştırılması sonucu hem klinik olarak hem de istatiksel olarak konsantre büyüme faktörü yerleştirilen bölgede yerleştirilmeyen bölgeye göre daha az ödem meydana geldiği tespit edilmiştir. Ayrıca Vas skalası incelendiğinde yine KBF kullanılan tarafta istatiksel olarak daha az ağrı meydana geldiği görülmüştür(p<0,05). Sonuç olarak KBF' nin gömülü diş çekimi sonrası ödem ve ağrı oluşumunu azalttığı görülmüştür. KBF' nin ödem ve ağrı dışında ; cep derinliği üzerine etkisi, kanama üzerine etkisi , kemik remodelasyonu hızına etkisi gibi konularda yüksek sayıda hasta grubu içeren çalışmalarla değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Çene kemiklerinde rastlanılan patolojik oluşumların dental volumetrik tomografi ile düşünülen teşhislerinin histopatolojik tetkikler ile doğrulanması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; çene kemiklerinde rastlanılan patolojik lezyonların dental volumetrik tomografi (DVT) bulgularını değerlendirmek, bu bulgular ışığında konulan ön tanıları, histopatolojik değerlendirme sonuçları ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2017 – Şubat 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Ağız Diş Çene Cerrahisi AD'na başvuran hastalar arasında maksilla veya mandibulalarında santral yerleşimli 50 patolojik lezyon izlenmiş olan 50 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çene kemiklerinde rezorpsiyona sebep olan, radyolüsent, radyoopak ya da radyolüsent-radyoopak görünümlü mikst litik lezyonlara sahip olan hastalarda, panoramik radyografi ve dental volumetrik tomografi ile minor cerrahi işlemin uygulanacağı patolojik lezyona sahip bölge değerlendirilmiştir. Dental volumetrik tomografi yardımı ile ön tanı not edildikten sonra, yapılan minör cerrahi girişimde elde edilen spesimen histopatolojik incelemeye tabi tutulmuştur. Histopatolojik tanı ile daha önce not edilmiş olan ön tanılar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 lezyonun 41'i kist, 9'u tümör ve benzeri oluşumlar ve kemik ile ilgili patolojilerden oluşmaktadır. En sık izlenen lezyon radiküler kist olmuştur. Çalışmamızdaki 50 olgudan 14'ünde (%28); ön tanılar ile histopatolojik tanılar farklı olmuştur. Yapılan istatistiksel analizlerde, kist ile tümör ve benzeri lezyonların lokalizasyonları (mandibula/maksilla–anterior/posterior) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>.05). Sonuç: DVT, çenelerde görülen patolojik lezyonların tanı, tedavi ve kontrollerinde giderek daha sık başvurulan bir araç olmuştur. Patolojik oluşumun 3 boyutlu değerlendirilmesinde ve operasyonun planlanmasında son derece faydalı olmasına karşın, kesin tanı çin histopatolojik değerlendirmenin gerekliliği göz ardı edilmemelidir. Anahtar Kelimeler: dental volumetrik tomografi; çene kemiklerinde patolojik lezyonlar; kist
Çift taraflı atrofik mandibulada otojen blok greft ve zenginleştirilmiş kemik greft matriksi ile augmentasyonun radyolojik ve histomorfolojik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Tedavisi hekimler açısından zorlayıcı olan ve tedavi sonuçları tahmin edilemeyen atrofik mandibulanın augmentasyonunda halen altın standart olarak kabul edilen otojen blok kemik greft materyaline alternatif oluşturmak ve çadır tekniğiyle birlikte uygulanan zenginleştirilmiş kemik greft matriksi olan 'yapışkan kemik' materyalinin kemik kazanımı ve yeni oluşan kemik doku yönünden tedaviye etkilerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi AD'na başvurmuş, çift taraflı atrofik mandibulaya sahip ve dental implant talebinde bulunan 13 hasta ile yürütülmüştür. Bu prospektif çalışmada, bir tarafta enjekte edilebilir trombositten zengin fibrin (E-TZF) ile elde edilen zenginleştirilmiş kemik greft matriksi olan 'yapışkan kemik' (çalışma grubu), bir tarafta ise otojen blok kemik greft materyaliyle (kontrol grubu) kemik augmentasyonu gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın belirleyici değişkeni, E-TZF uygulaması ve gruplar arasındaki farklılıklardır. Buna göre, çalışmamızda, birincil olarak, gruplar arasındaki kemik yapımı ve hacmi değerlendirilmiş ve ikincil olarak, kemik örnekleri üzerinde yeni kemik, greft materyali ve bağ dokusu içeriği karşılaştırılmıştır. Bir diğer değişken olarak çalışma gruplarındaki komplikasyon oranları değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda elde edilen veriler, bilgisayara aktarılmış ve anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Bu prospektif çalışma, 11 hasta (7 kadın, 4 erkek; yaş ortalaması 50,92) ile tamamlanmıştır. Klinik bulgular değerlendirildiğinde komplikasyon oranları açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Test ve kontrol grupları radyolojik bulgular yönünden karşılaştırıldığında, dikey yönde kemik kazanımı kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Farklı olarak, yatay yöndeki kemik kazanımı, iki grupta benzer oranda gözlenmiş ve istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Histolojik olarak, canlı kemik doku oranı test grubunda, kontrol grubuna göre daha yüksek gözlenmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Greft materyali oranı ise test grubunda, kontrol grubuna göre düşük gözlenmiş ve bu değer, istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Otojen blok kemik greft materyali, augmentasyon cerrahisinde altın standart olarak kabul edilmekle birlikte travmatik bir işlem olması nedeniyle hasta konforunu olumsuz etkilemektedir. Ek olarak kemik greft materyalleri aracılığıyla gerçekleştirilen augmentasyon cerrahileri özellikle yatay yöndeki kemik kazanımlarında alternatif sunmaktadır. Bu materyallerin trombosit konsantreleriyle birlikte kemik yapımına katkı sağladığı histolojik analizde gözlenmektedir. Bu çalışma doğrultusunda, zenginleştirilmiş kemik greft matriksi ile nitelikli sonuçlar elde edilebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Atrofik mandibula; Kemik augmentasyonu; Otojen blok kemik grefti; Trombosit konsantreleri; Çadır tekniği; Yapışkan kemik
İki farklı implant yuvası hazırlama tekniğinin osseointegrasyon üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Trombosit konsantrasyon ürünlerinden biri olan Trombositten Zengin Fibrin (TZF), içerdiği yüksek orandaki büyüme faktörlerinden dolayı doku iyileşmesini hızlandırmak için son yıllarda sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmada, piezoelektrik cerrahi ile hazırlanmış ve TZF uygulanmış implant yuvası grubu (TZF+) ile piezoelektrik cerrahi ile hazırlanmış ancak TZF uygulanmamış dental implant yuvası grubunun (TZF-) erken iyileşme dönemindeki primer stabilite üzerine olan etkilerinin Rezonans Frekans Analizi (RFA) ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Sistemik rahatsızlığı bulunmayan ve ilgili bölgede implant yapabilmek için ileri cerrahi işleme ihtiyaç duyulmayan 17 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Her hastaya iki adet dental implant yerleştirilmiştir. İmplant soketleri piezoelektrik cerrahi ile hazırlandıktan sonra, rastgele seçilen soketlerden biri operasyondan önce hazırlanan TZF ile kaplanmıştır, diğer soket ise kontrol grubu olarak boş bırakılmıştır. RFA ölçümleri Osstell™ ISQ cihazı ile implantasyondan hemen sonra, postoperatif 1., 4., 8. ve 12. haftalarda yapılmıştır. RFA ile yapılan değerlendirmelerde, TZF+ grubunda TZF- grubuna göre sadece 12. haftada istatiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek ISQ değerleri bulunmuştur (p<0,05). TZF'nin implant cerrahisi sırasında uygulanması stabilitenin erken dönemde artmasını sağlamıştır. Ancak bu bulguların, daha yüksek sayıda hasta grubu içeren yeni çalışmalarla desteklenmesine ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Trombositten zengin fibrin, Osseointegrasyon, Rezonans frekans analizi, Piezocerrahi, Büyüme faktörleri.
Evaluation of the stress distribution on the inferior alveolar nerve in mandibular advancement and counterclockwise rotation surgery with THREE-dimensional finite element analysis
Introduction: Sagittal split osteotomy is a frequently used treatment for the correction of hypoplasia and hyperplasia of the mandible. Temporary or permanent hypoesthesia of the inferior alveolar nerve is a common complication of this procedure. Especially in cases where the mandible is advanced, the tension on the nerve is higher. This condition affects nerve conduction. Accordingly, it affects the duration of post-operative hypoesthesia. Although it is known clinically that the tension in the nerve increases as the amount of mandibular advancement increases, there is no study in the literature on inferior alveolar nerve tension in cases where counter clock-wise rotation of the mandible is performed. The aim of this study is to compare the tension in the inferior alveolar nerve in models with different amounts of advancement and counterclockwise rotation. Materials and methods: For this experimental study, a 3D finite element model of the mandible was created from 0.5 mm serial axial sections from two-dimensional (2D) computerized tomography (CT) images using 3D DOCTOR. The precise organic properties of cortical and cancellous bone structures are considered isotropic, homogeneous and linearly elastic. The organic properties of the inferior alveolar nerve are considered viscoelastic and homogeneous. In the study, a total of 6 models were used. Different amounts of advance in the linear direction to 3 of these models; The other 3 were rotated counterclockwise in combination with different amounts of advancement. First model 6mm, second model 9mm, third model 12mm linear advancement; The fourth, fifth and sixth groups were rotated 10 degree counterclockwise with 6.9 and 12 mm advancement, respectively. Then, the tensile stress of the inferior alveolar nerve in each model was calculated. Finite element solver software was used to calculate the stresses in each model. Stress lines were calculated and drawn in the inferior alveolar nerve tissue and fixation devices. By comparing the tension values in the nerve with each other, the effect of orthognathic surgery on the risk of nerve damage was evaluated. Results: In Model 1, Von Mises stress value: 1724, Pmax stress value: 2864, Pmin stress value: -1009, has occurred as a result of 6 mm linear advancement. In Model 2, the Von Mises Stress value: 2585, Pmax stress value: 4296, Pmin stress value: -1513 has occurred as a result of 9 mm linear advancement. In Model 3, Von Mises stress value: 3443 is: 3447, Pmax stress value: 5728, Pmin stress value: -2018 has occurred as a result of 12 mm linear advancement. In Model 4, Von Mises stress value: 1739, Pmax stress value: 2867, Pmin stress value: -1029 has occurred as a result of 6 mm linear advancement and 10 degrees counterclockwise rotation movement. In Model 5, Von Mises stress value: 2600, Pmax stress value: 4299, Pmin stress value: -1532has occurred as a result of 9 mm linear advancement and 10 degrees counterclockwise rotation movement. In Model 6, Von Mises stress value: 3461, Pmax stress value: 5731, Pmin stress value: -2036, has occurred as a result of 12 mm linear advancement and 10 degrees counterclockwise rotation movement. Von mises values are listed as M6>M3>M5>M2>M4>M1. Von mises values are listed as M6>M3>M5>M2>M4>M1. Minimum principal stress values are listed as M1>M4>M2>M5>M3>M6. Conclusion: The main reason for the stress on the inferior alveolar nerve after SSRO is the amount of advancement rather than the rotational movement. When the amount of mandibular advancement increases by 2 times, it is seen that the stresses on the nerve increase approximately 2 times. Key words: mandibular advancement, counter-clockwise rotation, inferior alveolar nerve, finite element analysis
Diş çekimi sonrasında gözlenen alveolit vakalarınındeğerlendirilmesi
Giriş: Diş çekimi sonrasında çekim soketinin intraosseöz kanlanması ve organize olan pıhtı, yara iyileşmesinin temelini oluşturur. Bu durum bir dizi yolak içeren kompleks bir olaydır. Meydana gelen bu iyileşme organizasyonunun bir adımında sıkıntı yaşandığında pıhtının organize olamaması, fibrinolize uğraması ya da fiziki olarak kaybı meydana gelir. Açığa çıkan kemik dokusu yoğun bir ağrıya sebep olabilir ayrıca mikroorganizmalara karşı da savunmasız bir hal alır. Bu durum alveolit bir diğer adıyla dry soket olarak adlandırılır. Gereç ve Yöntem: Yaptığımız çalışmada Necmettin Erbakan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Kliniğine başvuran 200 hasta üzerinde yapılan anket çalışmasında alveolit görülme sıklığının ortaya koyulması, cinsiyet- yaşa göre dağılımı, alveolit etiyolojisinin değerlendirilmesi (sigara kullanımı/sıklığı, diş fırçalama sıklığı, oral hijyen, travmatik diş çekimi vs.) amaçlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda alveolitin en sık görüldüğü yaş aralığı 58 yaş ve üzeri hasta grubu olduğu tespit edilmiştir. Kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görüldüğü; oral hijyen, halitozis, travmatik çekim ve sigara içmenin de anlamlı bir etki yarattığı belirlenmiştir. Sonuç: Alveolitin yaş, cinsiyet, diş çekim bölgesi, sigara içme ve diş fırçalama alışkanlığı ile direk olarak ilişkisi olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: alveolit, alveolitisin görülme sıklığı, diş çekimi, fibrinoliz, oral hijyen
Antirezorptif ilaç reçete eden tıp hekimlerinin ilaçlarla ilişkili çene osteonekrozu hakkındaki yaklaşımı ve farkındalıkları
Amaç: Antirezorptif veya antianjiojenik ajanlarla tedavi gören ya da tedavi geçmişi olan, baş boyun bölgesinden radyoterapi almamış, baş boyun bölgesinde metastatik hastalığı bulunmayan hastaların maksillofasiyal bölgelerinde 8 haftadan daha uzun süredir var olan, intraoral veya ekstraoral bir fistülle ilişkili olabilen ekspoze kemik varlığı medikal ilaçlarla ilişkili çene osteonekrozu (MRONJ) olarak tanımlanmaktadır. MRONJ'a neden olan başlıca ajanlar bifosfonatlardır. Bifosfonatlar günümüzde kemiğin metabolizmal hastalıkları ve malignitelerin iskeletsel etkilerini tedavi etmek için sıklıkla kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, antirezorptif ilaç reçete eden tıp hekimlerinin MRONJ hakkındaki farkındalıklarını ve bu konu ile ilgili yaklaşımlarını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dahiliye, onkoloji, ortopedi ve fizik tedavi ve rehabilitasyon anabilim dallarında uzman olarak görev yapan 81 tıp hekimi katılmıştır. MRONJ ile ilgili 15 soru içeren anket formları hekimler tarafından doldurulmuş ve hekimlerin MRONJ ile ilgili farkındalıkları değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan uzman hekimlerin zolendronatı diğer antirezorptif ilaçlara göre daha fazla reçete ettikleri ve bifosfonat grubu ilaçları en sık osteoporoz için reçete ettiklerini belirlenmiştir. Hekimlerin damar içi uygulanan bifosfonatları oral bifosfonatlara göre fazla reçete ettiği görülmüştür. Çalışmamıza katılan uzman hekimlerin yaklaşık yarısının MRONJ hakkında bilgi sahibi olduğu ve sadece %21'inin antirezorptif tedavi öncesinde hastalarını dental muayene için yönlendirdiği tespit edilmiştir. Hekimlerin MRONJ riskini değerlendirmek için biyokimyasal testlere başvurma oranı %30.9'dur. Sonuç: MRONJ ile ilgili farkındalıkların artması için tıp ve diş hekimliği alanları arasında multidisipliner bir yaklaşım ile iyi koordine edilmiş bir konsültasyon sistemi oluşturularak hastaların antirezorptif ilaç tedavisi öncesinde dental muayenelerinin ve girişimsel dental işlemlerinin yapılması gerekmektedir. Bu konu ile ilgili farkındalık düzeyinin artması için akademik yayın, eğitim seminerleri veya sempozyum gibi eğitim stratejileri oluşturulmalıdır.
Gömülü alt üçüncü molar dişlerin piezocerrahi ve geleneksel yöntemler kullanılarak yapılan cerrahi çekiminden sonra ortaya çıkan morbidite ve alveol iyileşmesinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi
Gömülü alt üçüncü molar dişlerin cerrahi çekimleri oral cerrahide sıklıkla gerçekleştirilen ve operasyon sonrası ortaya çıkan komplikasyonları ile hastaların yaşam kalitesini kötü etkileyebilmektedir. Bireysel biyolojik farklılıklar, alveolün boyutu ve çekim sırasındaki travma miktarı diş çekim soketi ve çevre dokuların iyileşmesini etkileyen faktörler arasındadır. Gömülü diş çekimi operasyonlarında genellikle rotasyonel enstrümanlar kullanılmaktadır. Bununla birlikte aşırı ısınmaları veya kemiğin fragmantasyonu, osteotomi sırasında bir smear tabakasının oluşumu ve komşu dokulara zarar verme ihtimalleri sebebiyle tercih edilmeyebilirler. Gömülü alt yirmi yaş dişlerinin çekiminde kullanılan diğer bir yöntem olan piezocerrahi ultrasonik frekans kullanılarak kesinin yapıldığı selektif bir mikrometrik tekniktir. Piezo cihazının kullanımıyla postoperatif ağrı, trismus, ödem ve nörolojik kompliksyonların azalabileceği bildirilmekte ve hayvan çalışmaları piezocerrahi ile iyi bir kemik iyileşmesi sağlanabileceğini göstermektedir. Dezavantajı ise operasyon süresindeki artıştır. Çalışmamızın amacı, gömülü alt üçüncü molar dişlerin piezocerrahi ve geleneksel döner aletler kullanılarak yapılan cerrahi çekimlerinde operasyonun süresi ve diş çekimlerinden sonra ortaya çıkan ağrı, trismus, ödem, enfeksiyon, nörolojk komplikasyonlar ile alveol kemiğinin iyileşmesinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 18-32 yaşları arasındaki bireylerde, panoramik filmlerinde bilateral, benzer cerrahi zorlukta olduğu düşünülen ve Pell-Gregory Sınıflaması'na göre klas 2, pozisyon B mezioanguler ile vertikal gömülü olan üçüncü molar dişler çalışmaya dahil edilmiştir. Bu çalışma 21 hastanın sağ ve sol olmak üzere toplam 42 dişi üzerinde yapılmıştır. Bireylerde bulunan bilateral gömülü dişler randomize bir şekilde bir tarafta piezocerrahi diğer tarafta ise geleneksel döner aletler yardımıyla çekilmiştir. Piezocerrahi ve geleneksel yöntemler ile yapılan diş çekimlerinde aynı bireylerde postoperatif semptomların karışmaması adına diş çekimleri 2 hafta ara ile yapılmıştır. Postoperatif ağrı değerleri VAS skalası ile, ödem değerleri preoperatif ve 1., 3. ve 7. günlerde angulus mandibula ile tragus, göz kenarı, burun kanadı, dudak köşesi, çene ucu arası mesafeler ölçülerek ve ağız açıklığı değerleri preoperatif ve 1, 3 ve 7. günlerde alt ve üst keserler arası mesafe olarak ölçülmüştür. Nörolojik komplikasyon, alveoler osteitis ve enfeksiyon verileri hastaların kontrol randevularında değerlendirilmiştir. Alveol kemiğindeki iyileşmenin değerlendirilmesi için hastalardan 3. ve 6. aylarda panoramik film alınıp Adobe Photoshop uygulamasının Histogram aracındaki grilik değerlerine bakılıp karşılaştırılmıştır. Veri analizinde SPSS 26 paket programı kullanılmıştır. Verilerin normal dağılım gösterip göstermediğini anlamak için normallik testlerinden Shapiro Wilk kullanılmıştır. Tek bir gruba ilişkin iki farklı ölçüm ortalamasının karşılaştırılmasında bağımlı gruplar t testi yöntemi, ikiden fazla ölçümün karşılaştırılmasında ise tekrarlı ölçümlerde ANOVA yöntemleri kullanılmıştır. Piezocerrahi yönteminde operasyon süresi geleneksel yönteme kıyasla daha fazladır. Geleneksel yöntemde operasyon sonrasında 1., 3. ve 7. günlerdeki ödem, operasyon öncesine göre önemli olarak artmıştır. Piezo yönteminde ödem operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde artmış, 7. günde ortadan kalkmıştır. Ödem miktarı yöntemler arasında karşılaştırıldığında yalnızca Angulus-Tragus ölçümleri operasyon sonrası 1., 3. ve 7. günlerde geleneksel yöntemde daha fazla olarak bulunmuştur. Geleneksel yöntemde ödem operasyon sonrası 3. günde en fazla, 7. Günde ise en azdır. Piezocerrahi yönteminde ödem operasyon sonrası 1. ve 3. günlerde benzer, 7. günde en azdır. Ağız açıklığı geleneksel yöntemde operasyon sonrası 1., 3. ve 7. günlerde operasyon öncesine göre önemli miktarda azalmıştır. Piezocerrahi yönteminde ağız açıklığı operasyon sonrası 1 ve 3. günlerde operasyon öncesine göre önemli miktarda azalmış ve 7. günde operasyon öncesi değere ulaşmıştır. Operasyon sonrası ağız açıklığı yöntemler arasında karşılaştırıldığında piezocerrahi yönteminde istatistiksel olarak önemli derecede daha fazladır. Her iki yöntemde de ağız açıklığı 1. günden 7. güne istatistiksel olarak önemli miktarda artmıştır. Operasyon sonrası ağrı düzeyleri yöntemler arasında karşılaştırıldığında postoperatif 6. saatten 4. güne kadar ağrı geleneksel yöntemde piezocerrahi yöntemine göre daha fazladır. 5, 6 ve 7. günlerde farklılık yoktur. Her iki yöntemde de ağrı 6. saatten 4. güne kadar azalmıştır. 4. günden sonraki azalmalar ise istatistiksel olarak önemli bulunmamıştır. Operasyon sonrası 3. ve 6. aylardaki alveol kemik iyileşmesi histogram ile değerlendirildiğinde iki grup için de ortalama değerler birbirine benzese de piezocerrahi tarafında istatistiksel olarak alveol kemik iyileşmesi 3. ve 6. aylarda geleneksel yönteme kıyasla daha fazladır. Geleneksel yöntem ile yapılan çekimlerin birinden sonra geçici parestezi meydana gelmiş olup, 2 hafta sonra iyileşme görülmüştür. Piezocerrahi ile yapılan çekimlerden sonra nörolojik komplikasyon meydana gelmemiştir. İki yöntemle yapılan çekimlerden sonra alveoler osteitis ve enfeksiyon da görülmemiştir. Sonuç olarak, zamanla geliştirilecek olan hızlı piezo cihazları ile operasyon süresinin geleneksel yöntemlerle yapılan operasyonların süresine yaklaşacağı ve bu sürelerdeki farklılıklardan dolayı oluşabilecek komplikasyonların minimuma ineceği düşünülmektedir. Dolayısıyla piezocerrahinin güvenli ve gelecek vaat eden bir teknik olduğunu düşünmekteyiz.
Maksillada uygulanan All-on-four konseptinde posterior bölgedeki açılı implantların bukko-palatinal yöndeki açı sapmalarında implant çevresi kemikte oluşan streslerin sonlu elemanlar analizi ile ölçülmesi
Dental implantlar diş eksikliklerinin giderilmesinde yaygın uygulanan bir tedavi seçeneğidir. Özellikle tam dişsiz hastalarda sabit restorasyonlara ulaşabilmek implantlarla mümkün kılınmaktadır. Yetersiz alveoler kret hacmine sahip veya sarkmış maksiller sinüs varlığı olan tam dişsiz hastalarda implant cerrahisi yapılabilmesi için öncesinde çeşitli ogmentasyon teknikleri veya sinüs ogmentasyon cerrahisi uygulanması gerekebilmektedir. Bu durum hem cerrahi süresini hem de tedavi sürecini uzatmaktadır. Nispeten yeni bir tedavi alternatifi olan All-on-four tedavi protokolü bu olumsuz durumların önüne geçmek için geliştirilmiş ve günümüzde diş hekimleri tarafından daha sık uygulanır hale gelmiştir. Maksillaya uygulanan All-on-four yöntemi posterior bölgede maksiller sinüs anterior duvar morfolojisine paralel olacak şekilde iki adet distal açılı ve anterior bölgede iki adet vertikal yönde olmak üzere toplam dört adet implantın yerleştirildiği bir tedavi şeklidir. İmplantların doğru açı ve konumda yerleştirilmesinin zor olduğu bu tedavide, rehberli cerrahilerin yeteri kadar yaygın olmaması implantların planlanandan farklı pozisyonlanmasına sebep olabilmektedir. Bu durum da çiğneme kuvvetleri altında implantlar ve peri-implant kemikler üzerinde oluşan stres miktarını değiştirmektedir. Günümüzde All-on-four tedavisiyle ilgili klinik çalışmalara ek olarak sonlu elemanlar analizi ile de pek çok çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmada, sonlu elemanlar analizi ile oluşturulan maksilla modellerine All-on-four konseptine göre implantlar yerleştirilmiş; posterior yerleşimli 17, 30 ve 45 derece meziodistal açılı implantlar bukkopalatinal yönde bukkale ve palatinale açılandırılarak ve açılandırılmadan vertikal olarak yerleştirilerek 9 adet model oluşturulmuştur. Oluşturulan modellerde implantların üzerine yerleştirilen protezin kantilever kısmına vertikal ve oblik yönde 150'şer Newton olacak şekilde toplam 300 Newtonluk kuvvet uygulanarak peri-implant kemikte oluşan stresler ölçülmüş ve rezorpsiyon risk analiz değerleri hesaplanmıştır. Elde edilen bulgularda peri-implant kemikte meydana gelen stres değerlerini esas etkileyen etkenin implantların uzun aksı ile kuvvetin yönü arasındaki ilişki olduğu gözlenmiştir. İmplantların meziodistal yöndeki açısı arttıkça rezopsiyon risk değerlerinin yükseldiği tespit edilmiştir. Dahası, meziodistal olarak aynı açıda yerleştirilen implant modellerinde apikali palatinale doğru açılandırılmış olan implantların çevresindeki kemikte stres daha yüksek olarak bulunmuş ve rezorpsiyon risk değerleri yüksek ölçülmüştür
Bilateral gömülü mandibular üçüncü molar çekimlerin operasyon sürelerinin dental anksiyeteye etkisi
Amaç: Dental anksiyete bireylerin diş hekimliği uygulamalarından kaçınmalarına neden olan ağız ve diş sağlıklarını da etkileyen yaygın bir durumdur. Çalışmalar döner alet kullanılan işlemlerin dental anksiyete yaratan önemli tedavilerden olduğunu göstermektedir. Gömülü diş çekimi en sık yapılan cerrahi işlemlerdendir ve operasyon esnasında anksiyete üzerine etkili çeşitli faktörler olduğu gösterilmiştir. Bu faktörlerden biri de cerrahi işlemin uzunluğudur. Literatürde bazı çalışmalar operasyon süresi ve anksiyete ilişkisini incelese de bunu aynı hastada farklı seanslardaki farklı gömülü çekimlerinde inceleyen bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmanın amacı operasyon süreleri ve hastanın gelecekte karşılaşacağı dental işlemler öncesinde ve sonrasındaki anksiyetelerini incelemektir. Yöntem: 48 katılımcıyla yapılan bu çalışmada aynı hastanın gömülü alt molar dişleri iki ayrı seansta çekilmiştir. Çekimlerden önce bekleme salonunda, anestezi uygulandıktan sonra ve cerrahi işlem bitiminin ardından STAI ve MDAS anketleri uygulanmıştır. Çekimlerde kullanılan döner alet ve işlemin genel süresi ölçülmüştür. İşlemde hastanın tecrübe ettiği ağrı VAS kullanılarak kaydedilmiştir. Bulgular: İşlem süresi ile dental, sürekli ve durumluk anksiyetesi arasında herhangi bir ilişki gözlenmemiştir. İkinci operasyonların ortalama sürelerinin ilkine göre anlamlı derece uzun olmasına karşın hastaların anksiyetelerinin daha düşük olduğu gözlenmiştir. Önceden geçirilen oral cerrahi tecrübesinin hastaları gelecekteki oral cerrahilere hazırladığı görülmüştür. Hastaların diş hekimine gitme sıklıkları ve daha önceden geçirdikleri cerrahinin kişilerin sürekli anksiyeteleriyle ilişkili olduğu bulunmuştur. Tüm durumlarda postoperatif anksiyetenin preoperatif anksiyetelerden düşük olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma işlem süresi ile dental, sürekli ve durumluk anksiyetesi arasında hiçbir ilişki olmadığını göstermiştir.
COVİD-19 pandemi sürecinde sağlık çalışanlarına uygulanan aşının dental anksiyete üzerine etkisi
Koronavirüs salgını tüm dünyayı ve ülkemizi son yıllarda etkisi altına almıştır. Bu salgında en çok çalışan hem fiziksel hem psikolojik zarara uğrayan kesim sağlık çalışanları olmuştur. Sağlık çalışanları hem bulaş riskine girip, kendisini ve ailesini riske atarken hem de zorlu çalışma şartlarıyla baş etmek zorunda kalmıştır. Ülkemizde ilk aşılanan popülasyon sağlık çalışanları olmuştur. Toplumda koronavirüs bulaşı korkusuyla artan dental anksiyetenin aşıdan sonra olan durumunu değerlendirmek ve sağlık çalışanlarındaki genel dental anksiyete durumunu değerlendirmek üzere çalışmamız planlanmıştır. Çalışmamızda amacımız sağlık çalışanlarında COVID-19 hastalığı sebebiyle artan dental anksiyeteyi etkileyen faktörlerin ve bu faktörler sonucu olan dental anksiyetenin saptanmasıdır.
Kemik densifikasyon ve kemik kondenzasyon yöntemleri ile yerleştirilen dental implantların stabilitelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Dental implant tedavisinin başarısı, implant ve kemik arasında "osseointegrasyon" denilen sıkı bir bağlantının oluşmasına bağlıdır. İmplant stabilitesi, osseointegrasyonun klinik göstergesi olarak kabul edilmektedir. Güncel implant uygulamalarında, implantlar geleneksel yöntem, kemik densifikasyon ve kemik kondenzasyon gibi çeşitli yöntemlerle yerleştirilmektedir. Bu çalışmanın amacı, üç farklı yöntemle yerleştirilen implantların tedavi sürecinde stabilite değerlerinin kıyaslanmasıdır. Başlangıç hipotezimiz kemik densifikasyon ve kemik kondenzasyon yöntemlerinin implant satbilitesine pozitif etkileri olacağı yönündedir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 30 hastaya (15 kadın 15 erkek) uygulanan 60 adet implant ile yapıldı. Çalışmaya katılan hastalar, randomize bir şekilde 10 hasta içeren 3 gruba ayrıldı. İlk grupta geleneksel yöntem ile densifikasyon yöntemi, ikinci grupta geleneksel yöntem ile kondenzasyon yöntemi, üçüncu grupta ise densifikasyon yöntemi ile kondenzasyon yöntemi arasındaki stabilite değerleri kıyaslandı. Operasyon günü, 4. hafta, 8. hafta ve 12. hafta sonunda ISQ değerleri ölçülerek kaydedildi. Üç ve üzeri gruplara göre normal dağılmayan verilerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi kullanıldı. İkili gruplara göre normal dağılmayan verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi ve normal dağılan verilerin karşılaştırılmasında Bağımsız iki önek t testi kullanıldı. Gruplar içi zamana göre ISQ değişimlerin incelenmesinde normal dağılmayan veriler için Friedman testi ve normal dağılan verilerin için Tekrarlı varyans analizi kullanıldı. nem düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Yapılan istatistiksel değerlendirmeler doğrultusunda, kemik densifikasyon ve kemik kondenzasyon yöntemlerinın stabilite değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı (p>0,05), her iki yöntemle yerleştirilen implantların stabilite değerlerinin geleneksel yöntemle kıyaslandığında daha yüksek olduğu (p<0,05) görüldü. Sonuç: Bu çalışmanın sonucunda implant yerleştirme yönteminin stabilite değerleri üzerine etkili olduğu; kemik densifikasyon ve kemik kondenzasyon yöntemlerinin geleneksel yönteme göre, implant stabilitesi üzerinde pozitif bir etkisi olduğu (p<0,05), görüldü. Uygun cerrahi uygulamanın implantların başarısı üzerine etkili olduğu gözlendi. Anahtar kelimeler: Osseodensifikasyon, Osseokondenzasyon, Rezonans Frekans Analizi, Dental İmplant.
Miyofasiyal ağrı sendromlu hastalarda kinezyo bant ve kuru iğnelemenin plasebo etkisi ile karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Çalışmamızda ucuz ve uygulaması oldukça kolay olan kinezyo bantlama ve kuru iğneleme yöntemlerinin çene-yüz bölgesinde miyofasiyal ağrı sendromlu hastalarda etkinliğinin belirlenmesi ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ağız, diş ve çene cerrahisine çene, yüz ve çiğneme kaslarında ağrı, ağız açmada kısıtlılık veya yüz bölgesinde bilinmeyen ağrı şikayetleriyle başvuran, klinik değerlendirme sonucunda miyofasial ağrı tanısı konulan 46 hasta dahil edildi. Bulgular: Çalışma neticesinde kinezyolojik bantlama, kuru iğneleme ve yalancı kuru iğneleme yapılan gruplarda VAS değerlerinin zamana bağlı olarak azaldığı görüldü. Yine yapılan çalışma sonucunda tedavi sonrası 1.gün ve 3. ay arasındaki VAS değerlerindeki değişimin anlamlı olduğu saptandı. Mevcut çalışmada kinezyolojik bantlama yapılan grupta tedavi sonrası 1. gün ve 3. ay fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü, sosyal işlevsellik ve ağrı düzeylerindeki değişimin anlamlı olduğu görüldü. Kuru iğneleme yapılan grupta tedavi sonrası SF-36 yaşam kalitesi ölçeğinden elde edilen ortalama puanlar incelendiğinde genel olarak tedavi sonrası 1. gün-3. ay arasında fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü ruhsal sağlık ortalama puanlarının kademeli olarak arttığı, ağrı düzeyinin 3. haftaya kadar arttığı,sonraki haftalarda azaldığı görülmüştür. Yalancı kuru iğneleme yapılan grupta tedavi sonrası SF-36 yaşam kalitesi ölçeğinden elde edilen ortalama puanlar incelendiğinde genel olarak tedavi sonrası 1. gün-3. ay arasında fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, emosyonel rol güçlüğü ruhsal sağlık ortalama puanlarının kademeli olarak arttığı, ağrı düzeyinin 3. haftaya kadar arttığı,sonraki haftalarda azaldığı görülmüştür. Her üç grupta da tedavi sonrası 1. gün ve 3. aydaki depresyon düzeylerindeki değişimin anlamlı olduğu görüldü. Çalışmamızda kinezyolojik bantlama ve kuru iğneleme yapılan grubun tedavi sonrası 3. hafta fiziksel fonksiyon düzeyinin anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görüldü. Yine çalışma sonucunda yalancı kuru iğneleme yapılan grupta tedavi sonrası 3. ay sosyal işlevsellik düzeyinin kinezyolojik bantlamaya göre yüksek, kuru iğnelemeye göre düşük olduğu görüldü. Tedavi sonrası 3. ay genel sağlık algısındaki farklılığın kuru iğneleme yapılan grup ile kinezyolojik bantlama ve yalancı kuru iğneleme yapılan grup arasında olduğu, kuru iğneleme yapılan grupta tedavi sonrası 3. ay genel sağlık algısının kinezyolojik bantlama ve yalancı kuru iğneleme yapılan gruba göre anlamlı şekilde düşük olduğu görüldü. Mevcut çalışma sonucunda tedavi sonrası 3. hafta ve 3. aydaki depresyon düzeyinde gruplar arasında farklılık saptanmış olup farklılığın kinezyolojik bantlama yapılan grup ile kuru iğneleme ve yalancı kuru iğneleme yapılan grup arasında olduğu, kinezyolojik bantlama yapılan grupta tedavi sonrası 3. hafta ve 3. aydaki depresyon düzeyinin diğer gruplara göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görüldü. Çalışmada aynı zamanda üç grupta da tedavi sonrasındaki ağız açıklığının tedavi öncesine göre anlamlı şekilde arttığı, buna karşın gruplar arasında tedavi sonrası ağız açıklığı değerleri açısından anlamlı fark olmadığı saptandı. Sonuç: Çalışma sonucunda kinezyo bantlamanın kuru iğneleme ve yalancı kuru iğnelemeye göre depresyon düzeyinin azaltılmasında daha etkili bir yöntem olduğu görüldü. Aynı zamanda kinezyo bantlama ve kuru iğnelemenin fiziksel fonksiyonda anlamlı bir iyileşme sağladığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Miyofasiyal Ağrı Sendromu, Kinezyolojik Bantlama, Kuru İğneleme.
Sagittal split ramus osteotomisinde farklı plaklarla yapılan fiksasyon yöntemlerinin deneysel olarak karşılaştırılması
Amaç: Sagittal split ramus osteotomisi (SSRO) sonrası relaps beklenen mandibular hareketlerde segmentlerin stabilizasyonu iyi olmalıdır. Bu çalışmanın amacı; mandibulanın büyük ilerletme gerektirdiği durumlarda rekonstrüksiyon plak, çift miniplak ve tek miniplak sistemlerinin stabilitesini karşılaştırmaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamızda SSRO yapılan 45 adet koyun hemimandibulasına uygulanan 3 farklı fiksasyon yönteminin stabilitesini karşılaştırdık. Segmentler 7 milimetre (mm) ilerlemiş olacak şekilde fiksasyon işlemi yapılmıştır. 1. grupta; 1 adet 4 delikli miniplak ve 4 adet 2 mm kalınlığında 7 mm uzunluğunda vida ile, 2. grupta; 2 adet 4 delikli miniplak ve 8 adet 2 mm kalınlığında 7 mm uzunluğunda vida ile, 3. grupta; 1 adet 4 delikli rekonstrüksiyon plak ve 4 adet 2.7 mm kalınlığında 7 mm uzunluğunda vida ile fiksasyon işlemini gerçekleştirdik. Denekleri çelik bir aygıt ile servohidrolik test cihazına yerleştirdik. Molar dişler üzerine 10 Newton'dan (N) 200 N'a kadar artan kuvvetler uyguladık. Segmentlerdeki yer değiştirme ve standart sapma (SS) değerleri bilgisayarda kaydedildi. Çalışmadaki değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu grafiksel olarak ve Shapiro-Wilks testi ile değerlendirildi. Gruplara göre karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis non-parametrik varyans analizine başvurulmuştur. İkili karşılaştırmalarda bonferroni düzeltmesi yapılarak analiz sonuçları verildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Tek miniplakta ortalama yer değiştirme miktarı çift miniplak ve rekonstrüksiyon plağa göre uygulanan tüm kuvvetlerde anlamlı derecede daha yüksektir. Çift miniplak ve tek rekonstrüksiyon plak gruplarında ortalama yer değiştirme değerleri benzer saptandı. Sonuç: SSRO sonrası relaps beklenen mandibular hareketlerde; çift miniplak ve tek rekonstrüksiyon plağı yeterli stabiliteyi sağlarken tek miniplak sağlayamaz. Bu çalışmanın sonucunda; rekonstrüksiyon plağı ve çift miniplağın, relaps beklenen mandibular hareketlerde kullanılabileceğini önermekteyiz.
Genioplastide kullanılan titanyum plaklar ve rezorbe olabilen plakların stabilite ve stres dağılımlarının sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı genioplastide titanyum plak ve rezorbe olabilen plakların stabilitelerini ve stres karşısında oluşturdukları tepkileri sonlu elemanlar analizi yöntemiyle kıyaslamak ve rezorbe olabilen plakların genioplastide uygulanabilirliğini değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Çalışma kapsamında mandibula modeline 5 mm'lik ilerletme genioplastisi uygulanmış, osteotomi hattı sonrasında üç farklı materyal (titanyum, self reınforced poli- l/dl laktik asit (SR-P(L/DL)LA), hidroksi apatit içerikli poli-l laktik asit (HA-PLLA)) ve iki farklı plak tasarımı (düz plak, genioplasti plağı) kullanılarak toplam altı adet sonlu elemanlar modeli oluşturulmuştur. Model -1'de; Orta hattın sağına ve soluna toplam 2 adet 1mm kalınlıkta 4 delikli titanyum düz plak ve 8 adet 2x7 mm titanyum mini vida ile, Model-2'de; Orta hattın sağına ve soluna toplam 2 adet 1mm kalınlıkta 4 delikli rezorbe olabilen SR-P(L/DL)LA(70/30) düz plak, 8 adet 2x7 mm rezorbe olabilen SRP( L/DL)LA(70/30) mini vida ile, Model-3'de; Orta hattın sağına ve soluna toplam 2 adet 1mm kalınlıkta 4 delikli rezorbe olabilen HA-PLLA düz plak ve 8 adet 2x7 mm rezorbe olabilen HA-PLLA mini vida ile, Model-4'de; 6 delikli 1mm kalınlıkta titanyum genioplasti plağı ve 6 adet 2x7 mm titanyum mini vida ile, Model-5'de; 6 delikli 1mm kalınlıkta rezorbe olabilen SR-P(L/DL)LA(70/30) genioplasti plağı ve 6 adet 2x7 mm rezorbe olabilen SR-P(L/DL)LA(70/30) mini vida ile, Model-6'da; 6 delikli 1mm kalınlıkta rezorbe olabilen HA-PLLA genioplasti plağı ve 6 adet 2x7 mm rezorbe olabilen HA-PLLA mini vida ile segmentlerin fiksasyon işlemini gerçekleştirdik. 3D modelleme Blender yazılımında, meshleme ve analiz işlemleri ise sırasıyla Altair HyperMesh ve Altair OptiStruct programları kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Modeller üzerinde von Mises stres dağılımları, deplasman değerleri ve gerilme noktaları incelenmiştir. Bulgular: Yapılan analizlerde tüm plak sistemlerinin kemiğe aktardıkları stres ve deplasman miktarları açısından fizyolojik sınırlarda olduğu tespit edilmiştir. En çok deplaman miktarı SR-P(L/DL)LA genioplasti plağında en az deplasman miktarı ise titanyum düz plak modelinde gözlenmiştir. En yüksek von Mises stres değeri titanyum düz plak modelinde en az von Mises stres değeri ise SR-P(L/DL)LA genioplasti plak modelinde gözlenmiştir. En yüksek gerilme ve sıkışma stres değerleri SR-P(L/DL)LA genioplasti plak modelinde izlenmiştir. Plak tasarımı bakımından düz plaklar, daha kontrollü stres dağılımı sağlamış olup genioplasti plaklarınaa göre daha az deplasman değerleri göstermiştir. Sonuç: Bu çalışmada, titanyum plakların yüksek mekanik mukavemet sağladığı ve osteotomi hattında daha düşük deplasman değerleri oluşturduğu belirlenmiştir. Ancak titanyumun rijit yapısı (elastik modülünün yüksek olması), uzun vadede kemikte atrofiye neden olabilir. Rezorbe olabilen plaklar ise elastik modüllerinin kemiğe yakın olması ve zamanla rezorbe olarak yükü kademeli şekilde kemiğe aktarmaları sayesinde daha fizyolojik bir stres dağılımı sağlamaktadır. Bu sistemler arasında HA-PLLA plaklar, SRP( L/DL)LA'ya kıyasla daha düşük stres ve deplasman değerleriyle öne çıkmıştır. Ayrıca düz plak tasarımları, stres dağılımı ve stabilite açısından genioplasti plaklarına göre daha etkilidir. Bu bulgular doğrultusunda, rezorbe olabilen düz plak-vida fiksasyon sistemlerinin, hem biyomekanik uyum hem de fizyolojik stres yönetimi açısından tercih edilmesini önermekteyiz. Anahtar Kelimeler: Genioplasti, Ortognatik cerrahi, Rezorbe olabilen plak, Titanyum plak
Apikal rezeksiyon operasyonunda kullanılan retrograd dolgu materyallerinin yeni kemik oluşumuna etkisinin retrospektif olarak karşılaştırılması
Ömaç: Çalışmamızda, MTA, bioagregat ve guta dağlama ile apikal rezeksiyon yapılan hastalarında kemik kazanım miktarı açısından karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metot: 01.01.2013 – 01.11.2020 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'nda tedavi görmüş olan konservatif endodontik tedaviler ile yanıt alınamamış apikal lezyonlu dişleri bulunan hastalar değerlendirmeye alınmıştır. Endodontik tedavi görmüş ve apikal rezeksiyon işlemi uygulanmış 18 yaşından büyük hastalarda, kullanılan tekniğe göre MTA, bioagregat ve guta dağlama yöntemi uygulanan hastaların retrospektif verileri incelenerek gruplara ayrılmıştır. Hacim ölçümleri, işlem öncesi ve 6 ay sonrasındaki volumetrik tomografilerinde hacimsel ölçümler arasındaki fark üzerinden yapılmıştır. Alan ölçümleri işlem öncesi ve 6 ay sonrasındaki röntgenlerde, defektin horizontal ve vertikal en geniş noktaları esas alınarak yapılmıştır. Ölçümlerde Dolphin Imaging 11.8 dijital görüntüleme ve analiz programı ile kullanılmıştır. Gerçekleştirilen işlemler ve retrograd dolgu materyalleri hasta kayıt sisteminden ve formlarından temin edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, lezyon boyutu, kullanılan retrograd materyali kayıt altına alınmıştır. Çalışmamızda Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis parametrik olmayan istatistiksel analiz testleri uygulanmıştır. Bulgular: Arşivlerden elde edilen veriler incelendiğinde 40 hastadan alan ölçümü, 5 hastadan ise hacim ölçümü yapıldığı belirlenmiştir. 6 aydaki kemik kazanımı açısından alansal ve hacimsel ölçümler sonucundan MTA, bioagregat ve guta dağlama uygulanan hastalar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır(P<0.05). Lezyon boyutları büyük olan hastalarda kemik dolum miktarının daha fazla olduğu gözlenmiştir. Rezeksiyon miktarın MTA uygulanan hastalarda daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızda, apikal rezeksiyon işleminde guta dağlama yöntemi, MTA ve bioagregat retrograd dolgu materyalleri arasında kemik kazanımı açısından anlanmlı bir fark bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Apikal Rezeksiyon, Bioagregat, Kemik Kazanımı, MTA,
Diş hekimliğinde genel anestezi altında tedavi edilen hastaların demografik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Diş hekimliğinde genel anestezi altında tedavi edilen hastaların genel anesteziye alınma nedenlerini belirlemek ve hastalara bağlı varyasyonların, hasta özelliklerinin genel anestezi altındaki tedavi seçeneklerindeki rolünü belirlemek istenmektedir. Materyal ve Metot: 20.05.2013-01.04.2023 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde genel anestezi altında tedavi edilmiş hastalardan dahil edilme kriterlerine uyanların yaş, cinsiyet, sistemik hastalıklar, genel anesteziye alınma nedeni ve genel anestezi altında uygulanan dental tedavi parametreleri arasındaki ilişkileri değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışmada, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde genel anestezi altında tedavi edilen 550 hastanın verileri incelenmiştir. Hastaların yaşları 1 ile 79 arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 16.41'dir. Çalışma, hastaların cinsiyet, sistemik hastalıklar, genel anesteziye alınma nedenleri ve uygulanan tedaviler arasındaki ilişkileri ele almaktadır. Bulgular, genel anestezi altında yapılan tedavilerin çoğunlukla diş çekimi ve restoratif işlemler olduğunu göstermiştir. Cinsiyet, sistemik durumlar ve yaş gruplarına göre genel anesteziye alınma nedenleri ve uygulanan dental tedaviler arasındaki ilişkiler detaylı olarak incelenmiş ve istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar, genel anestezi altında dental tedavilerin hastaların özelliklerine göre farklılık gösterdiğini ve bu faktörler arasında anlamlı ilişkiler olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuç: Genel anestezi tedavilerinin temel nedenleri anestezi gereksinimi, dental fobi ve bulantı refleksidir. Cinsiyet ve genel anesteziye alınma nedeni arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0.064). Sistemik durumlar göz önüne alındığında, genel anesteziye alınma nedeni olarak dental fobi sebebiyle yapılan tedaviler arasında anlamlı ve güçlü bir ilişki bulunmuştur (p<0.001). Yaş gruplarına göre genel anesteziye alınma nedenleri arasında anestezi gereksinimi, dental fobi ve bulantı refleksi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklar gözlemlenmiştir (p<0.001). Genel anestezi altında en sık uygulanan tedaviler diş çekimi, gömülü diş çekimi ve restoratif işlemdir; bu tedaviler cinsiyetle ilişkilidir (p<0.001). Sistemik hastalıklarda diş çekimi ve restoratif işlemlerin, bipolar bozukluk hariç, öne çıktığı gözlemlenmiştir. Yaş gruplarına göre genel anestezi altında yapılan dental tedavilerde, 50-60 yaş arası ve 70 yaş üstü grup dışında en çok diş çekimi ve restoratif işlemler tercih edilmiştir. Genel anesteziye alınma nedenleriyle genel anestezi altında uygulanan dental tedaviler arasında anestezi gereksinimi ile kist hastalarında, dental fobi ve bulantı refleksi ile diş çekimi ve restoratif işlem hastalarında anlamlı farklar tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anestezi, Demografi, Diş Hekimliği, Genel
Gömülü dişlerle birlikte görülen odontojenik kistlerin görülme sıklığının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı gömülü dişlerle birlikte görülen odontojenik kistleri değerlendirmek ve en çok hangi odontojenik kistin görüldüğünü incelemektir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza gömülü dişi olan ve odontojenik kistle ilişkisi olan 100 hasta dahil edildi. Bu hastalar ilk olarak odontojenik kist türüyle ilişkisine göre hastanın yaşı ve cinsiyeti bakımından gruplandırılmıştır. Daha sonra sistemik hastalıklar bakımından odontojenik kist ilişkisine bakılmıştır. Daha sonra odontojenik kist türünün ilişkili olduğu gömülü dişle panoramik filmde birlikte incelenerek bulunduğu çeneye, anatomik lokalizasyona, çenenin anterior/posterior konumuna ve anatomik yapılara yakınlığına göre sınıflandırılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 9-76 yaş aralığında olan 67'si erkek 33'ü kadın toplam 100 hasta dahil edilmiştir. Sistemik hastalıklar durumundan incelendiğinde 100 hastanın 14'ünde sistemik hastalık görülmüşken 86'sında herhangi bir sistemik hastalığa rastlanılmamıştır. Çalışmaya dahil edilen hastaların 74'ü mandibula posteriorda, 16'sı maksilla anteriorda, 6'sı mandibula anteriorda ve 4'ü maksilla posteriorda gömülü dişle ilişkili odontojenik kist görülmüştür. Histopatolojik analiz sonucu bu hastaların 88'inde dentigeröz kist, 12'sinde odontojenik keratokist görülmüştür. Sonuç: Gömülü dişlerde en sık odontojenik kist olarak dentigeröz kist görülmüştür. En sık görülen bölge olarak da mandibula posterior olup gömülü dişin bulunduğu anatomik bölge ve odontojenik kist türü arasında önemli bir ilişki bulunmuştur. Anahtar Kelime: Gömülü Diş, Odontojenik Kist, Retrospektif
Diş Hekimliği Fakültesi öğrencilerinin dental implant konusundaki bilgi düzeylerinin değerlendirilmesi
Amaç: Günden güne hekimler ve hastalar arasında artan tercih sebebi olmasıyla modern diş hekimliğinin geleceğinde önemli yere sahip olacağı düşünülen implant uygulamalarının diş hekimliği öğrencileri arasındaki bilgi düzeylerinin araştırılması amaçlanan bu tez çalışmasında katılımcılara hakimiyet sahibi olmaları gereken günlük mesleki beceriler dışında bilgili ve yenilikleri takip eden hekimler olmaları yolunda sorulardan oluşan anket çalışması yapılmıştır. Materyal ve Metot: Anket çalışması yaş ve cinsiyet gibi demografik bilgilere ek olarak beşli Likert ölçeği kullanılarak 20 sorudan oluşmaktadır. Anket gönüllülük esasına dayalı olarak katılımcılardan aydınlatılmış onam formu alındıktan sonra yazılı bir şekilde gerçekleştirilmiştir. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Sorulara verilen yanıtlar toplam puan üzerinden incelendiğinde en yüksek puanlı cevap verilen soru postoperatif ayrıntılı bilgilendirme ve düzenli hasta takibinin önemi ile ilgili olan soruyken, en düşük puanlı cevap verilen soru lisans düzeyindeki eğitim sonrası ileri implant cerrahisi yapılabileceğini belirten soru olarak bulunmuştur. Cinsiyetler toplam puan açısından karşılaştırıldığında; kadınların sorulara verilen yanıtlarının toplamı erkeklere göre daha fazla olduğu halde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır(p>0.05). Eğitim süresi boyunca dönem tekrarı yapan ve yapmayan grup arasında sorulara verilen doğru yanıtlar açısından anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0.05). Sonuç: Mezuniyet sonrasında profesyonel hayata adım atan hekimlerin, sektördeki gelişmeleri takip ederek başarılı bir kariyer inşa etmeleri için gereken yeterliliklerini artırmaları konusunda ilerlemeyi desteklemek için üniversite müfredatına dahil edilen implantoji dersinin ve implant programlarının daha fazla önemsenmesi ve implant diş hekimliğinin günlük diş hekimliği pratiğine entegrasyonu oldukça gereklidir. Anahtar Kelimeler: Dental İmplant, Diş Hekimliği, Oral İmplantoloji
Sinüs lift operasyonu gereken hastalarda I-PRF ile hazırlanan kemik grefti matrisi (sticky bone) başarısının değerlendirilmesi
Amaç: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalında son 10 sene içinde yapılmış olan, rezidüel kemik yüksekliği yetersiz ve maksiller posterior bölgede sinüs pnömotizasyonu oluşan hastalara; implant cerrahisi sırasında yapılan sinüs lifting uygulamasında zenginleştirilmiş kemik grefti matriksi kullanımının rutin greftleme yöntemleri ile radyografik olarak karşılaştırılmasıdır. Materyal ve Metod: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalına Ocak 2014 ve Haziran 2023 tarihleri arasında başvurmuş ve implant cerrahisi esnasında sinüs lift operasyonu yapılan hastalar dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 24 hasta mevcuttur ve 12'şerli iki grup halinde ayrılmaktadır. Birinci gruba geleneksel yöntemlerle sinüs lift operasyonu uygulanırken, ikinci gruba zenginleştirilmiş kemik grefti matrisi (sticky bone) uygulanmıştır. Operasyon öncesi, hemen sonrası ve 6 ay sonrası olmak üzere 3 ayrı kontrol filmi elde edilmiştir. Mevcut kemik kayıpları radyografik olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Birinci grupta yer alan 12 hastanın 7'si kadın, 5'i erkektir. İkinci grupta yer alan 12 hastanın 9'u kadın, 3'ü erkektir. Hastaların sigara kullanımı olmayıp, implant cerrahisi ve sinüs lift operasyonunu olumsuz etkileyebilecek bir sistemik hastalıkları da bulunmamaktadır. Operasyondan hemen sonra alınan filmler incelendiğinde birinci grubun kemik kazancı ikinci gruba nazaran daha fazla bulunmuştur. Operasyondan sonra 6. ayda alınan kontrol filmlerinde ise birinci grubun kemik kaybı ikinci gruba göre daha fazla bulunmuştur. Grup 1'deki ortalama kemik kazanımı 11.94 mm iken Grup 2'deki kemik kazanımı 10.15 mm olarak bulunmuştur. Post operatif dönemde Grup 1 ve Grup 2'deki kemik kazanımları arasında anlamlı düzeyde farklılık olup, Grup 1'deki kemik kazanım düzeyi Grup 2'den anlamlı derecede daha yüksektir. Post operatif 6. aydaki kemik kayıpları incelendiğinde ise; Grup 1'de gözlemlenen kayıp 2.61 mm iken Grup 2'de gözlemlenen kayıp 1.07 mm olarak bulunmuştur. Grup 1'in kaybı grup 2'den anlamlı derecede daha yüksektir. Sonuç: Post operatif 6. ayda yapılan radyografik değerlendirme sonucuna göre ikinci grupta meydana gelen ortalama kemik rezorpsiyonu daha az olmuştur. Yani zenginleştirilmiş kemik grefti matrisi (sticky bone) kullanılan ikinci grupta elde edilen kemik kazancı daha fazladır. I-PRF kullanımına dair daha net klinik sonuçlar için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Allogreft, İmplant Cerrahisi, iPRF, Sinüs Lift, Sticky Bone, Zenginleştirilmiş Kemik Grefti Matrisi
Dental implant uygulamalarında hastaların anksiyete ve dental korku durumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın temel amacı, rutin dental implant uygulaması planlanan bireylerde gerçekleştirilecek cerrahi müdahalenin, hastaların anksiyete düzeyleri ile dental korku durumları üzerindeki etkilerini analiz etmektir. Materyal ve Metot: Çalışmamızın amacı, implant cerrahisi ile ilişkili korku ve anksiyete düzeylerini değerlendirmektir. Araştırmaya, bölümümüze rutin dental implant uygulaması için müracaat eden toplam 74 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri kayıt altına alınarak analiz edilmiştir. Dental korku ve anksiyete düzeylerini ölçmek için, MDAS ve DKS kullanılmıştır. Bulgular: Bu çalışmaya dental implant yaptırmak amacıyla bölümümüze başvuran, yaşları 18 ile 72 arasında değişen (ortalama 41, 74 ± 14,9) toplam 74 hasta dahil edilmiştir. Katılımcıların 39'u kadın (%52,7) ve 35' i erkek (%47,3) hastalardan oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen hastalardan MDAS' in 5 adet anket sorusundan aldıkları en iyi cevaplı soru puan ortalaması 2,51±0,97 ile 1. soruyken, en kötü cevaplı puan ortalaması 1,82±0,99 ile 4. sorudur. Kadın hastaların MDAS 'a verilen yanıtlarının toplam puan üzerinden incelendiğinde 5 ile 20 arasında olmak üzere ortalama puan 10,87±4,17 olarak bulunmuştur. Kadın hastaların DKS 'a verilen yanıtlarının toplam puan üzerinden incelendiğinde 20 ile 94 arasında olmak üzere ortalama puan 45,3±21,3 olarak bulunmuştur. Erkek hastaların MDAS 'a verilen yanıtlarının toplam puan üzerinden incelendiğinde 5 ile 17 arasında olmak üzere ortalama puan 9,31±3,5 olarak bulunmuştur. Erkek hastaların DKS 'a verilen yanıtlarının toplam puan üzerinden incelendiğinde 20 ile 87 arasında olmak üzere ortalama puan 36,3±17,8 olarak bulunmuştur. Sonuç: Kadın katılımcıların DKS puanlarının, erkek katılımcılara kıyasla istatistiksel olarak p<0.05 değeri anlamlı bulunmuştur. MDAS toplam puanlarının istatistiksel açıdan p>0.05 değeri anlamlı bulunmamıştır. Cinsiyetler arasında saptanan dental korku düzeyindeki değişkenliğin, kadın ve erkek bireylerin beyin yapısı ile nörofizyolojik işlevleri arasındaki biyolojik farklılıklardan kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Dental İmplant, Diş Hekimliği Korku Skalası, Modifiye Diş Hekimliği Anksiyete Skalası.
Ağız, diş ve çene cerrahisi anabilim dalında alınan biyopsilerin değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma
Amaç: Çalışmanın amacı Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na oral patoloji sebebiyle başvuran hastalara ait verileri incelenerek oral patolojilerin sıklığını; yaşa, cinsiyete, biyopsi tipine, histopatoloji sonuca, biyopsi alınan bölgeye göre dağılımını belirlemek, elde edilen sonuçları literatürde var olan verilerle karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2014 Ocak - 2024 Ocak ayları arasında, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'nda yapılan oral ve maksillofasiyal bölgeye ait biyopsi sonuçlarının araştırıldığı retrospektif bir çalışma yapılmıştır. Hasta verileri; yaş, cinsiyet, biyopsi türü, histopatolojik tanı, biyopsi yapılan bölgeler ile ilgili bilgileri içermektedir. Bulgular: Tüm yaş gruplarını içeren, histopatolojik tanıları konulmuş̧ 386'sı erkek ve 378'i kadın toplam 764 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Lezyonlar, çeşitlerine göre 8 gruba ayrılmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Toplanan verilere göre en sık rastlanılan oral patolojik lezyon grubunu odontojenik lezyonlar oluşturmuş̧, bunu reaktif/inflamatuar lezyonlar izlemiştir. Sonuç: Oral patolojik lezyonların prevalansının belirlenmesi ile yaş, cinsiyet ve lokalizasyon dağılımlarının değerlendirilmesi; lezyonların erken tanınması, ayırıcı tanısının yapılması ve uygun tedavi planının oluşturulması süreçlerinde oral patoloji uzmanlarına, oral ve maksillofasiyal radyoloji ve cerrahi alanındaki klinisyenlere ile diş hekimlerine önemli katkılar sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Oral Lezyonlar, Oral Patoloji, Biyopsi
Naproksen sodyum ve rofekoksib'in klinik etkilerinin gömülü mandibular 3. molar cerrahisi sonrasında karşılaştırılması
Günümüz oral cerrahi uygulamaları arasında en sık olarak yapılan işlem gömülü mandibular 3. molar dişlerinin cerrahi olarak çekimidir. Bu işlem sonrası hastalarda sıklıkla ağrı, yanakta şişlik ve ağız açıklığında azalma gibi komplikasyonlar görülebilir. Postoperatif dönemde görülen ağrının azaltılmasında ve enflamatuar cevabın önlenmesinde prostaglandin sentezini inhibe eden analjezik ve antienflamatuar özellikteki ilaçlar yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu amaçla en sık olarak kullanılan nonsteroid antienflamatuar ilaçları hastalar genellikle ağrı başladıktan sonra almaktadırlar. Bunun tersine, en şiddetli ağrının beklendiği dönemde henüz ağrı başlamadan profilaktik amaçla ağrının önlenmesi en doğru yaklaşım yöntemidir.Bu çift-kör, rastgele ve karşılıklı çalışmanın amacı mandibular 3. molarların cerrahi çekiminden sonra görülen ağrı, şişlik ve trismusun giderilmesinde naproksen sodyum ve rofekoksib'in etkilerini karşılaştırmaktadır. Sistemik olarak sağlıklı, yaş ortalaması 26 olan 4 erkek 11 kadın toplam 15 hasta çalışma grubunu oluşturdu. Bu hastalar, sağ veya sol gömülü mandibular 3. molar dişinin çekiminden 1 saat önce ve operasyon sonrasında 5 gün boyunca ilaçlardan birini, diğer taraftaki dişin çekiminden 1 saat önce ve operasyon sonrasında 5 gün boyunca diğer ilacı aldılar.Hastaların çekilen panoramik radyografileri üzerinde, cerrahi çekimi yapılacak olan gömülü mandibular 3. moların gömüklük dereceleri belirlendi. Operasyon öncesi ve 48 saat sonrasında hassas kumpas ile ağız açıklığı ölçüldü. Postoperatif 12 saat boyunca ağrı ve ilaç kullanımına bağlı oluşan yan etkiler, hastaya verilen anket formları vasıtasıyla değerlendirildi. Ağrının şiddeti, standart subjektif ölçüm olarak 4 noktalı tanımlayıcı skala üzerine kaydedildi.Bu çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde, her iki ilacın da postoperatif ağrıyı istatistiksel açıdan anlamlı derecede (p<0.01) azalttığı ancak ilaçlar arasında bir fark bulunmadığı (p>0.01) belirlendi. Ancak operasyondan sonraki ilk ilaç alımına kadar geçen süre naproksen sodyum grubunda ortalama 8 saat 17 dakika ile rofekoksib grubundaki ortalama 18 saat 22 dakikadan anlamlı ölçüde daha az bulundu (p<0.01).Ağız açıklığı ölçümleri değerlendirildiğinde ise her iki ilaç arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.01).Bu klinik çalışmada kullanılan ilaçların alımından sonra oluşan yan etkilerin hepsi geçici olup, ilaç kullanımı bittikten sonra ortadan kalktı. Ancak naproksen sodyum kullanımına bağlı oluşan gastrointestinal yan etkilerin rofekoksib kullanımına kıyasla daha fazla olduğu görüldü. Bunun dışında, özellikle dişhekimliğinde rofekoksib kullanımına bağlı olarak gelişebilen yan etkilerden biri olan alveolit hiçbir hastada tespit edilmedi.Sonuç olarak, hem naproksen sodyum hem de rofekoksib'in gömülü mandibular 3. molar dişlerin cerrahi çekimi sonrasında kullanılabileceği belirlendi. Bunun yanında, uzun etki süreli analjezik ve antienflamatuar özelliği bulunan ve klinik açıdan kullanışlı olan rofekoksib, diğer nonsteroid antienflamatuar ilaçlara kıyasla daha az yan etki gösteren yeni bir ilaç olarak değerlendirilebilir.Anahtar kelimeler: naproksen sodyum, rofekoksib, gömülü 3. molar cerrahisi, analjezik etki.
Bicortical® vida implantlarında keratinize mukoza miktarındaki değişiklikler
Dental implantları çevreleyen keratinize mukoza miktarı; implant çevresindekiyumuşak dokuların sağlıklı yapılarını devam ettirebilmesi açısından, oldukça önemli birkriterdir.Daha önce yapılan bir takım çalışmalarda, tek ve çift cerrahi aşamalı çeşitliimplant tiplerinde, implantı çevreleyen keratinize mukoza miktarları ölçülerekdeğerlendirilmiştir.Bu çalışmada ise, ORALTRONICS firmasının üretmiş olduğu BICORTICAL®vida implantları; iyileşmiş çene kemiğine flap kaldırılmadan ve immediyat olarak dişinçekimini takiben çekim boşluğuna olmak üzere iki farklı durumda uygulanmış ve buimplantların vestibül tarafındaki keratinize mukoza dikey boyutu ölçülerek, sonuçlardeğerlendirilmiştir.İyileşmiş çene kemiğine flap kaldırılmadan uygulanan implantların, vestibültaraftaki ?midline?; immediyat olarak uygulanan implantların ise hem vestibül taraftaki?midline?, hem de vestibül taraftaki papillerine ait bölgelerden; operasyondan önce,operasyondan hemen sonra ve operasyondan 3 ay sonra olmak üzere üçer defa ölçümyapılarak, sonuçlar önce her grubun kendi içinde, daha sonra gruplar arasında, en sonolarak da daha önce yapılan çalışmalarda elde edilen sonuçlarla karşılaştırılarakdeğerlendirilmiştir.Çalışmaya 22'si bayan, 4'ü erkek olmak üzere toplam 26 sağlıklı ve sigarakullanmayan hasta dahil edilmiş; bu hastaların çeşitli çene bölgelerine, 20'si iyileşmişçene kemiğine flap kaldırmadan yerleştirilen, 26'sı ise immediyat olarak yerleştirilentoplam 46 adet implant uygulanmıştır.Operasyondan önce ve hemen sonra yapılan ölçümlerin karşılaştırılmasıyla ortayaçıkan sonuçlar sadece bir fikir vermesi açısından önemli görülmüştür. Ancak,operasyondan hemen sonra ve 3 ay sonra yapılan ölçümler karşılaştırıldığında; iyileşmişçene kemiğine uygulanan implantların, vestibül taraftaki ?midline? bölgelerindekikeratinize mukoza dikey boyutunda ortalama olarak 1,77 mm. lik bir azalma olduğubulunmuştur. Aynı değerlendirmeler immediyat olarak uygulanan implantlarda;?midline? bölgeleri ve papil bölgeleri için ayrı ayrı yapılmış ve ?midline? bölgelerindeortalama olarak 0,58 mm., papil bölgelerinde ise ortalama olarak 0,07 mm. lik birazalma tespit edilmiştir.Bu sonuçlar, tek veya çift cerrahi aşamayla yerleştirilen diğer implant tipleriniinceleyen çalışmalarla karşılaştırıldığında; immediyat olarak yerleştirilenBICORTICAL® vida implantlarının hem papil bölgelerinde, hem de ?midline?bölgelerinde, daha az miktarda bir keratinize mukoza kaybı olduğu saptanmıştır.İyileşmiş çene kemiğine yerleştirilen implantlarda ise, daha önce yapılan buçalışmalarla elde edilen sonuçlarla karşılaştırıldığında; daha fazla miktarda birkeratinize mukoza kaybı olduğu görülmüştür.Tüm bu ölçümlerin değerlendirilmesiyle çıkartılan ve daha önceki araştırmalarcada desteklenen sonuç:İmplantlar ister immediyat, ister iyileşmiş kemiğe uygulanmış olsun, yumuşakdokunun iyileşmesi ve son mukoza-kuron hududunda şekillenmesi için en az 3 aybeklenmeli ve bu süreden sonra kalıcı sabit kuron veya köprüleri yapılmalıdır. Ancak bu3 aylık sürede mukozaya zarar vermeyen geçici protezler ağız hijyen kurallarıberaberinde yapılabilir.Anahtar sözcükler: Keratinize mukoza, vida tipi implantlar, geçici yükleme, daimiyükleme
Titanyum dioksit ile pürüzlendirilmiş ve titanyum dioksit ile pürüzlendirilip flor ile modifiye edilmiş implant yüzeylerinin kemik içi stabilitelerinin rezonans frekans analizi yöntemi ile karşılaştırılması
Asemptomatik gömülü üçüncü molar diş follikülünde odontojenik epitelin proliferatif potansiyelinin ve müsinöz hücre prosoplazisinin varlığının belirlenmesi
Diş kaynaklı inflamatuvar ve gelişimsel kistepitelinin primer olarak skuamöz epitelden oluştuğu, odontojenik kistepitelindeki müsinöz ve siliyalı hücrelerin kökeninde prosoplazi olduğu ancakbiyolojik önemi ve nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Ağız epitelhücrelerinin proliferasyon hızlarındaki değişimler, odontojenik epitel artıkları,dental follikül (DF) ve ağız mukozasının yüzey epitelinden gelişebilen kistler vetümörlerin patogenezinde önemli rol oynayabilmektedir. Bu çalışmanın amacı,radyografik olarak asemptomatik gömülü üçüncü molar dişlerin (GÜMD)DF'lerinde müsinöz hücre prosoplazisini (MHP) ve Ki-67 ve MCM-2proliferasyon markerları kullanılarak proliferatif potansiyellerinin belirlenmesive bu dişlerin folliküllerinde tümör ve kist gelişim potansiyeli belirlenerek tümGÜMD'lerin çıkarılmasına ilişkin farklı görüşlere ışık tutmaktır. Çalışmayaşları 16 ile 69 arasında değişen (28,20±11,89), klinik ve radyolojik olarakasemptomatik alt GÜMD tespit edilen, 39'u kadın 15'i erkek toplam 54 hastanın59 DF'si üzerinde yürütüldü. Yaşları 18 ile 69 arasında değişen (30,54±13,89) 7'sikadın 6'sı erkek toplam 13 hastadan GÜMD operasyonu sırasında alınan 13sağlıklı dişeti örneğiyle kontrol grubu oluşturuldu. Paralel teknikle elde edilenperiapikal radyografiler Scion Image Viewer programı kullanılarak DF genişliği2,5 mm'nin altında olan dişler çalışmaya dahil edildi. 59 DF'nin 33'ünde(%55,9) çok katlı yassı epitel saptandı ve bu epiteldeki skuamöz değişimlerin20'si (%54,1) 20 ile 29 yaş grubunda izlendi. MHP 59 DF'in 7'sinde (%11,9) veen sık mezioangular ve vertikal pozisyonda (%9,4 ve %15,8), klas II ilişkide(%13,5) ve pozisyon B ve C`de (%11,1 ve %13) olan GÜMD'lerde izlendi. Ki-67ekspresyonu (Dişeti 6,15±3,18 ve DF 10,53±5,77), MCM-2 ekspresyonuna göre(Dişeti 4,46±1,39 ve DF 5,89±2,89) daha yüksek değerlerde bulundu. Bazalmembran, musinöz, çok katlı yassı epitel ve inflamasyonun izlendiği epitellerdeher iki proliferasyon markerının ekspresyonu istatistiksel olarak anlamlıbulundu (p<0,01). Asemptomatik GÜMD'lerin DF'sinde skuamöz epiteldekideğişimin bir metaplazi olduğu, aktif olarak prolifere olabileceği, müsinözhücre prosoplazisinin follikülün değişim potansiyelinin bir göstergesiolabileceği, DF'nin mezenkimal komponentlerinde izlenen inflamasyonunodontojenik epitel yapıların hücre turnoverını arttırarak proliferasyonugösterebildiğinden profilaktik olarak bu dişlerin çekilmesi gerektiği sonucunavarıldı.Anahtar Kelimeler: Gömülü üçüncü molar diş, dental follikül, Ki-67, MCM-2
Ağız içi yumuşak doku patolojilerinde karbon dioksit lazer ve konvansiyonel cerrahi yöntemlerin karşılaştırılması ve kollateral termal hasarın histopatolojik değerlendirilmesi
Günümüzde ağız içi yumuşak dokucerrahisinde konvansiyonel yöntemlere alternatif olarak özellikle CO2 lazeruygulamaları önerilmektedir. Bu çalışmada ağız içi yumuşak dokupatolojilerinin cerrahi tedavisinde anesteziye gereklilik, intraoperatif vepostoperatif komplikasyonlar, postoperatif ağrı kriterleri göz önüne alınarakCO2 lazer kullanımının konvansiyonel cerrahi yöntem ile karşılaştırılması veeksizyon hattındaki kollateral termal hasarın histopatolojik değerlendirmeyeetkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmaya ağız içi yumuşak dokupatolojilerine sahip, yaş ortalaması 54,54±7,07 olan, 11'i erkek, 33'ü kadıntoplam 44 hasta dahil edildi. Bu hastaların 24'ü CO2 lazer ile 20'sikonvansiyonel yöntemle tedavi edilip toplam 39 biyopsi örneği kollateraltermal hasarın belirlenebilmesi için histopatolojik olarak incelendi. Lazercerrahisi uygulanan hastalardan 10'una topikal anesteziye destek lokal anesteziyapılırken, konvansiyonel yöntem uygulanan hastaların tümüne lokal anesteziyapıldı. Lazer cerrahisi uygulanan hastaların 7'si operasyon sonrası analjezikkullanmış olup konvansiyonel teknikle 2 hasta analjezik kullanmamıştır.Histopatolojik değerlendirmede insizyon hattındaki kollateral termal hasarınpatolojik tanıyı etkilemediği saptandı. Sonuç olarak CO2 lazerin yumuşak dokueksizyonel biyopsileri için uygun bir yöntem olduğu, intraoperatif vepostoperatif komplikasyonlarının minimal olduğu, operasyon esnasında vesonrasında ağrı kontrolünün iyi bir şekilde sağlanabildiği görüldü.Anahtar Kelimeler: CO2 lazer, yumuşak doku patolojileri, termal hasar.
Mandibuler gömülü üçüncü molar dişlerin çekimi sonrası gelişen komplikasyonların insidansının ve hastaların yaşam kalitesinin belirlenmesi
Mandibuler üçüncü molar diş çekimleri sonrasõ oluşan komplikasyonlarpostoperatif tedavinin uzamasõna ve ağrõnõn devam etmesine nedenolmaktadõr. En sõk görülen komplikasyonlar ağrõ, ödem, trismus, enfeksiyon,alveolit, hemoraji, parestezi ve mandibuler kõrõklardõr. Bu çalõşmanõn amacõ;mandibuler gömülü üçüncü molar diş cerrahisi sonrasõ gelişenkomplikasyonlarõn görülme sõklõğõ, şiddeti ve çeşidinin saptanmasõ, nedenlerinaraştõrõlmasõ, görülen komplikasyonlarõn önlenmesi ve hastalarõn cerrahioperasyon sonrasõ yaşam kalitesinin belirlenmesidir. Çalõşma, yaşlarõ 16 ile 83arasõnda değişen, 77si bayan, 28i erkek toplam 105 hastanõn 121 mandibulergömülü üçüncü molar dişi (MGÜMD) üzerinde yürütüldü (ort.yaş=26,63±11,26). Tüm hastalarõn yaşõ, cinsiyeti, sistemik durumu, kötüalõşkanlõklarõ, ağõz hijyenleri, oral kontraseptif kullanõmõ ve menstürasyondönemleri ayrõca MGÜMDün sõnõflamasõ, ağrõ, ödem, trismus, parestezi gibipostoperatif komplikasyonlar kaydedildi. Görsel analog skala (VAS),postoperatif ağrõnõn ve ödemin belirlenmesinde, hastalarõn operasyonsonrasõnda hayat kalitelerinin kaydedilmesi için önceden hazõrlanan formlardakullanõldõ. VAS ile ödem varlõğõ (94, 5,5±3,06, p=0,004) ve kanamakomplikasyonu arasõnda (29, 6,24±2,77, p=0,019), operasyon süresi ile ödemvarlõğõ arasõnda (94, 30,65±15,49, p=0,005) ve operasyon süresi ile parestezikomplikasyonu arasõnda (10, 41,2±15,15, p=0,006) istatistiksel olarak anlamlõ birfark kaydedildi. Ödem varlõğõ ile klas II ilişki (46, %48,9, p=0,002) ve parsiyelkemik retansiyonu (54, %57,4, p=0,006) ilişkisi istatistiksel olarak anlamlõbulundu. Ayrõca trismus ile parsiyel kemik retansiyonu arasõnda (5, %62,5,p=0,046) istatistiksel olarak anlamlõ bir fark bulundu. Bu çalõşmada, yaşamkalitesinin kötüleşmesine neden olan postoperatif bulgular, ağrõ, ödem, trismusve parestezi olup, dikkatli bir cerrahi teknik, operatif özen ve hastalarõnpostoperatif önerileri uygulamasõ komplikasyonlarõn sõklõğõnõ ve şiddetiniazaltacaktõr.Anahtar Kelimeler: Mandibuler gömülü üçüncü molar diş, komplikasyon,VAS, yaşam kalitesi
Minör oral cerrahi işlemlerde antitrombosit ilaçların kanama üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi
Antikoagülan ilaç kullanan hastalara uygulanılanoral cerrahi işlemler sonrasındaki olası kanama komplikasyonunun, lokalhemostatik ajanlarla önlenebileceği ve ilaca ara verilmesi ile oluşabilecektromboemboli riskinin varlığı, bu ilaçları kullanan hastalarındeğerlendirilmesinin iyi yapılması gerektiği önerilmektedir. Son yıllardayapılan çalışmalar, oral cerrahi işlem öncesi sürekli antikoagülan kullananhastaların ilaçlarının kesilmesi gerektiği konusundaki eski yaygın inancıdesteklememektedir. Bu çalışmanın amacı, antitrombosit ilaç kullananhastalarda, kanama zamanı değerine göre, yapılan oral cerrahi işlemlersonrasında oluşabilecek olan kanama komplikasyonunun değerlendirilmesidir.Çalışma; diş çekimi, yumuşak doku eksizyonları gibi minör oral cerrahi işlemuygulanacak ve antitrombosit ilaç kullanan, yaşları 44 ile 86 arasında değişen(63,47±10,79), 22'si kadın, 22'si erkek toplam 44 hasta ve 98 diş çekimiüzerinde uygulandı. Antitrombosit ilacın kesilmesi yada kesilmemesi rastgeleseçilerek gruplar oluşturuldu. Yaş, cinsiyet, sistemik durum, kullanılanantitrombosit ilaç dozu ve süresi, uygulanacak cerrahi işlem tipi, diş çekimbölgesi ve çekim endikasyonu kaydedildi. Operasyon sonrası kanama kontrolüprotokolü; 15 dk; basit kompres-gaz tampon (GT), 15 ile 30 dk arasında; gaztampon ve jelatin sünger veya gaz tampon ve oksitlenmiş selülöz (GT-JS/GTOS),30 ile 60 dk arasında; gaz tampon, jelatin sünger ve sütür veya gaztampon, oksitlenmiş selülöz ve sütür (GT-JS-S/GT-OS-S), 60 dk'dan daha uzunsüreli kanama varlığında tranekzamik asit uygulamasını içermekteydi. Kanamakontrolleri işlemden 1., 2., 3. günlerde ve 1 hafta sonra cerrahi işlembölgesindeki komplikasyon varlığına bakıldı. Kontrol grubunda ortalamakanama zamanı değeri 2,80±0,83 dk iken, çalışma grubunda bu değer 4,0±2,94dk olarak saptandı. Kanama zamanı değeri 12,3 olan bir hasta dışında her ikigruptada kanama zamanı normal değerdeydi. Çalışma grubunda; kanamanındurdurulması dişlerin 23'ünün (%46) GT'le, 22'sinin (%44) GT-JS'le, 5'inin (%10) GT-JS-S ile sağlanırken, kontrol grubunda ise; kanamanın durdurulmasıdişlerin 42'sinin (%87,5) GT, 6'sının (%12,5) GT-JS ile sağlandı. Her iki gruptadaoperasyon sonrasında izlenen kanama komplikasyonu istatistiksel olarakanlamlı bulunmadı (p>0,05). Bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak, minör oralcerrahi işlemlerden önce antitrombosit ilacın kesilmesine gerek olmadığısonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Hemostaz, oral cerrahide kanama komplikasyonları,asetilsalisilik asit
Sinüs lifting uygulamalarında implant stabilitesinin değerlendirilmesi
Öztürk S. Sinüs lifting uygulamalarında implant stabilitesinin değerlendirilmesi. Yeditepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Ağız, Diş, Çene Hastalıkları ve Cerrahisi A.D. Master Tezi, İstanbul, 2008. Maksilla posterior bölgede diş çekimleri sonrasında yaşla ve maksiller sinüsün pnömatizasyona bağlı olarak kemik rezorpsiyonu sonucunda alveoler kemik ile maksiller sinüs tabanı arasındaki kemik yüksekliği implant uygulaması için elverişsiz hale gelmektedir. İmplant uygulaması için sinüs tabanının augmentasyonu ve implant uygulaması aynı seansta ya da iki aşamalı olarak yapılmaktadır. Sinüs augmentasyonunda osteojenik aktivitesinin yüksek olması nedeniyle otojen kemik en ideal kemik grefti iken ikinci bir cerrahi işlem gerekliliği ve donör saha morbiditesi gibi dezavantajları nedeniyle allogreftler ve alloplastik kemik greftleri günümüzde daha popüler olmuştur. İmplantların uzun dönem başarısında implant stabilitesi en önemli faktörlerden bir tanesidir ve implant stabilitesinin ve osteointegrasyon derecesinin belirlenmesinde spesifik bir yöntem bulunmamaktadır. Günümüzde rezonans frekans analizi implant-kemik yüzeyleri arasındaki bağlantının derecesi hakkında klinikte yardımcı bir yöntem olarak kullanım alanı bulmaktadır. Bu derlemede sinüs lifting uygulamalarında implant stabilitesini etkileyen faktörler mevcut literatür ışığında değerlendirilmiştir.
Dental cerrahide sedasyon uygulamasının anksiyete üzerine etkilerinin araştırılması
Anksiyete, bilinmeyen bir tehlikeye karşı bilinç altında oluşan yoğun bir huzursuzluk veendişe halidir. Anksiyete seviyesini yükselten başlıca nedenler; geçmişte yaşanmış başarısız dentaltedaviler, çocukluk döneminde yaşanmış korkular, olumsuz beklentiler ve hastanın hekime karşıduyduğu güvensizlikten kaynaklanan yetersiz hasta-hekim iletişimidir. Anksiyete seviyesi yüksekolan hastalar randevularını geciktiren hatta kontrollere dahi gelmeyen hasta grubu olarak karşımızaçıkabilmektedir.Günümüzde lokal anestezi, dental tedavide en sıklıkla kullanılmaktadır. Lokal anesteziağrının oluşmasını engellemekte; ancak anksiyete seviyesine etki etmemektedir. Bu çalışmanınamacı, lokal anestezinin sedasyonla birlikte kullanımının anksiyete üzerindeki etkisininincelenmesidir.Bu çalışma, rastgele seçilmiş, yaşları 16 ile 70 arasında değişen toplam 40 hastadanoluşmaktadır. Tüm hastalar çalışma ve kontrol grubuna ayrıldılar. Operasyon öncesi, operasyonsırası ve sonrasında bütün hastalardan anksiyete seviyelerini belirlemek amacıyla Modifiye DentalAnksiyete Skalası (MDAS) Formunu cevaplandırmaları istendi. Hastaların hemodinamikdeğişkenleri (kalp atım hızı, kan basıncı, oksijen saturasyonu ve ST segmenti) operasyon öncesi,operasyon sırasında 10'ar dakikalık aralıklarla ve operasyon sonrası olmak üzere ölçümüş ve kayıtedildi.Sonuç olarak sedasyonun sık kullanılmasıyla hastaların anksiyete seviyelerinin azaltılması,böylelikle diş hekimi kontrollerine daha istekli ve düzenli olarak gideceklerini ve diş hekimlerinindental anksiyete ile daha az ilgilenmek zorunda kalacakları için tedavi süresinin kısalabileceğinidüşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Anksiyete, sedasyon, ST segment
Comparison of the effect of conventional drilling, undersized bone drilling and osseodensification techniques on primary stability, in insertion of standard dental implants into d4 bone with insertion torque, removal torque and resonance frequency analysis
Ekiz, ÖF. (2023). Comparison of the Effect of Conventional Drilling, Undersized Bone Drilling and Osseodensification Techniques on Primary Stability, in Insertion of Standard Dental Implants into D4 Bone with Insertion Torque, Removal Torque and Resonance Frequency Analysis. Yeditepe University, Institute of Health Sciences, Department of Oral and Maxillofacial Surgery, PhD Thesis. Istanbul Endosseous dental implants have been shown to be amongst the most successful restorative options for restoring teeth. Success is determined by the osseointegration method, where it helps to maintain long-term longevity. The purpose of this thesis was to compare of the effect of conventional (CD), osseodensification (OD), and undersized bone drilling (UD) techniques on primer stability, in insertion of standard dental implants into low-density bone (D4) with insertion torque (IT), removal torque (RT) and stability quotient (ISQ). Study compared the insertion torque values, removal torque values and ISQ values of the dental implants inserted on polyurethane blocks (#1522-23, #1522-03: Sawbones, Malmö, Sweden) that mimic D4 (PCF05) bone structures. A total of 66 implants (IMPLANCE; Turkey) with size of (4.3x10mm) were split into three groups, according to osteotomy techniques (conventional technique (n=22), underdrilling technique (n=22) and osseodensification technique (n=22). All the implants were placed on bone blocks at speed of 40 rpm with using a physio-dispenser. The resonance frequency analysis of the dental implants was performed via a smartpeg. Mann-Whitney U test was employed to compare the two groups. The significance thresholds were set at p<0.05. Comparing osseodensification with conventional drilling and undersized drilling, OD group had highest insertion torque. Additionally, the difference between CD and OD was statistically significant however the difference between OD and UD was not statistically significant. In terms of removal torque value, undersized drilling had the highest value when compared to the OD and CD. In terms of ISQ, statistically significance was observed between OD and CD and UD. CD and UD groups had significantly lower ISQ values than OD group. Large-scale clinical studies are needed to support the results. Key words: Primary Implant Stability, Osseodensification, Posterior Maxilla, Insertion Torque, Removal Torque, Resonance Frequency Analysis
Evaluation of the reliability of ChatGPT as a source of scientific information on dental implant surgery
ChatGPT is a large language model. This model uses artificial intelligence and machine learning techniques to generate human like language and responses, even to complex questions. This thesis investigates the reliability of ChatGPT as a source of scientific information on dental implant surgery. The main aim is to evaluate ChatGPT-generated content by comparing it to expert responses. 10 most frequently asked questions about dental implant surgery was selected from Google Analytics and answered by both ChatGPT and two dental specialists. These responses were then assessed using the Chatbot Usability Questionnaire (CUQ). The mean score was 89.7. The findings (89.7) indicate that while ChatGPT provides generally accurate and useful information, it lacks the depth and critical nuances often emphasized by experts. ChatGPT is capable of generating broadly correct and relevant information in response to the selected questions. However, its responses sometimes miss the expert-level detail that can be crucial for patient care. The study also highlights the strengths and weaknesses of using AI in patient education. While ChatGPT's ability to generate immediate and accessible information is valuable, it is evident that AI alone cannot replace the nuanced understanding and personalized care provided by human experts. For instance, the AI was found to be less effective in addressing complex clinical scenarios and providing tailored advice based on individual patient histories. This underscores the necessity of combining AI technology with expert insights to enhance the reliability and completeness of the information provided to patients. The thesis suggests that while ChatGPT can be a valuable initial educational tool, it should be supplemented with detailed, expert-provided information to ensure comprehensive patient care. Future research should explore the integration of AI tools with expert knowledge to further improve the quality of patient education and support in dental implant surgery. The findings emphasize the potential benefits of AI in augmenting human expertise rather than replacing it. Keywords: Artificial Intelligence, Chatbots, ChatGPT, Dental Implant Surgery, Patient Education
Effect of interimplant distances of implants placed by osseodensification and conventional drilling on primary stability and the evaluation of the temperatures produced by these drilling techniques
Dental implants are biocompatible structures that are surgically placed into the jawbone to replace missing teeth and function as natural tooth roots. The most critical step for the successful osseointegration of a dental implant is achieving primary stability. The aim of this study is to compare the heat generated in bovine rib bones during irrigation-free drilling using two different implant drilling techniques: osseodensification and conventional drills, and to examine their effects on primary stability and the potential for necrosis. Additionally, the study aims to evaluate how the placement of a second implant at a distance of 9.7 mm from the first implant, using both osseodensification and conventional techniques, affects the primary stability of the first implant. Furthermore, the impact of a third implant placed at a distance of 3 mm from the two implants on the primary stability of the first implant will also be assessed. A total of 60 implants (3.7×8 mm) (Venus; Turkey) were placed into 20 bovine rib bones, divided into two groups: osseodensification technique (n=30) and conventional technique (n=30). Three sockets were created in each bone. During drilling, 60 sockets were created at 800 rpm without irrigation, and the heat generated by the drills was recorded. The implants were placed into bone blocks using a physio-dispenser at a speed of 40 rpm. Resonance frequency analysis was performed using a SmartPeg. Student's t-test and ANOVA were used for the comparison of temperatures between groups. A significance level of p<0.05 was considered statistically significant. When drill diameters were compared, it was observed that the low-diameter drill of Densah had a higher mean temperature than all other drills. Additionally, osseodensification drills (Densah) generated higher mean temperatures compared to conventional drills. Implants placed using the osseodensification technique showed significantly higher ISQ values compared to those placed with the conventional technique. It was observed that interimplant distances had no effect on ISQ values in implants placed with either the conventional or osseodensification technique. Larger-scale clinical studies are needed to support these findings.
Evaluation of pterygoid bone volume in resorbed maxilla using dental volumetric tomography for pterygoid implant applications
Rehabilitation of the severely resorbed maxilla remains a major challenge in implant dentistry, particularly in the posterior region where reduced bone height and sinus pneumatization often necessitate complex surgical interventions. While sinus lifting and grafting are frequently employed, they carry risks and may lower patient satisfaction. As an alternative, pterygoid implants offer a promising solution by anchoring into the dense cortical bone of the pterygomaxillary region, enabling implant placement without sinusrelated procedures and reducing cantilever lengths in prosthetic designs. However, the anatomical complexity of this region—marked by its proximity to critical neurovascular structures such as the greater and lesser palatine foramina—demands precise surgical planning and a deep understanding of the surrounding anatomy. This study aimed to assess the spatial relationship between pterygoid implants and adjacent anatomical structures, as well as the bone density at the implant sites in severely resorbed maxillae. Using high-resolution CBCT imaging, 64 virtual implants were placed, and their distances to the greater and lesser palatine foramina and other critical landmarks were measured. Concurrently, the Hounsfield Unit (HU) values were analyzed to evaluate bone quality and its implications for implant stability and osseointegration. The findings of this study are intended to contribute to safer and more predictable surgical planning for pterygoid implant placement, emphasizing the value of three-dimensional imaging in optimizing outcomes for patients with advanced maxillary atrophy.
Evaluation of biomechanical and thermal properties of zygomatic implants and subperiosteal implants in rehabilitation of atrophic total edentulous maxilla: A finite element analysis
Objective: In recent years, treatment options that allow for fixed prosthetic rehabilitation without the need for additional surgical procedures have gained popularity in cases with severely atrophic maxillae. Among these options are zygomatic implants and subperiosteal implants. The finite element analysis (FEA) method is not only an effective and predictable tool for simulating the mechanical behavior of biological tissues, but it also offers the advantages of creating models closely resembling actual anatomical structures and obtaining stress, deformation, and displacement data with high precision. The aim of this study is to determine the most appropriate surgical approach by evaluating the stress values occurring in the surrounding tissues, implants, and metal frameworks under masticatory forces and thermal stress using the finite element stress analysis method in an atrophic maxilla model involving zygomatic and subperiosteal implant designs. Materials and Methods: Two different models were developed in this study, utilizing zygomatic and subperiosteal implants. Group 1 consisted of four zygomatic implants placed in the regions corresponding to teeth numbers 14, 16, 24, and 26. Group 2 involved a two-piece subperiosteal implant design placed in the first and second regions. Vertical forces of 150 N and oblique forces of 100 N at a 30° angle were applied to the implant-supported prosthesis in the regions corresponding to teeth numbers 2, 4, and 6. While the stresses occurring in the maxillary alveolar bone were analyzed as maximum and minimum principal stresses, the stresses in the implants were evaluated in terms of Von Mises stress values (MPa, N/mm²). Thermal loading included a standard heat application simulating an oral cavity temperature of 60°C for a duration of 1 second. Following thermal loading, the temperatures at the cervical and apical implant–bone interfaces were measured in degrees Celsius. Results: The findings of the study revealed that Group 1, which included zygomatic implants, exhibited the highest levels of both maximum and minimum principal stresses. Assessment of stress distribution in the alveolar bone showed that the highest stress concentration occurred in Group 1. During thermal analysis, the highest temperature at the buccal interface region was recorded in Group 2, which included subperiosteal implants. At the apical region, the temperature values were found to be identical in both groups. Conclusion: Based on the results of this study, subperiosteal implant designs may be considered a highly predictable treatment option for performing fixed prosthetic rehabilitation in edentulous atrophic maxillae without requiring additional surgical procedures, as indicated by the stress distribution on both the alveolar bone and implant body. However, to obtain more definitive results, the study should be supported by further in vivo experimental and clinical research.
Dental implantlarda uzun dönem takip sonrası marjinal kemik kaybının sistemik ve lokal faktörlerle ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı dental implantların uzun dönem başarısında önemli bir kriter olan marjinal kemik kaybının demografik, klinik ve sistemik veriler ile ilişkisinin incelenmesidir. Bu çalışma 01.01.2008 ve 30.12.2010 yılları arasında implant yapılan hastalar üzerinde yapıldı. En az bir implant uygulanan yaşları 22 ile 83 (54,30±13,52) arasında değişen 119 kadın 185 erkek 304 hastaya uygulanan 1126 implant üzerinde gerçekleştirildi. En az 3 yıl takip süresi olmayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların anamnezi, demografik verileri, periodontal sağlığı, implantın boyu ve çapı, cerrahi prosedür, protezin tipi ve implant kayıpları dosyalarından elde edildi. Hastalardan kontrol radyografileri alındı. İmplant operasyonundan sonra alınan radyografiler ile kontrol radyografilerindeki marjinal kemik seviyeleri arasındaki fark hesaplandı. Klinik olarak palk indeksi ve oral hijyen seviyesi kayıt edildi. İmplant sağkalımı %98,3 bulundu. Cerrahi işlemden takip dönemine kadar olan sürede mesial bölge için maksimum 8,69 mm ortalama 0,42±1,03 mm distal bölge için maksimum 7,65 mm ortalama 0,42±1,03 mm olarak tespit edildi. Diyabet, kardiyak rahatsızlıklar, hipertansiyon, tiroid, osteoporoz, ASA'nın (p˃0,05) marjinal kemik kaybını etkilemediği bulunurken histerektomi olan hastalarda marjinal kemik kaybı istatistiksel olarak anlamlı oranda fazla bulundu (p=0.001). Cinsiyetin marjinal kemik kaybında bir etkisi olmadığı izlendi (p=0,520). 40 ile 59 yaş grubunda marjinal kemik kaybı anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,044). İmplant çapı, çekim sonrası veya iyileşmiş kemiğe yerleştirilmesi marjinal kemik kayıp miktarlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p˃0,05). İmplantın uzunluğu, uygulanan bölge, iki aşamalı veya tek aşamalı uygulanması, protez tipi, marjinal kemik kaybı ile ilişkili bulundu (p˂0,05). Sigara kullanımı ve periodontitis geçmişi, oral hijyen ve abrazyonun marjinal kemik kaybının anlamlı oranda arttırdığı bulundu (p=0.001, p=0.012, p=0.039, p=0.035). Çalışmadan elde edilen veriler marjinal kemik kaybının gelişiminde periodontitis geçmişi veya varlığı, sigara kullanımı, hijyen, abrazyon varlığı, implantın yüzey yapısı ve uzunluğu tek veya iki aşamalı uygulanması, uygulanan bölge ve protez tipi ve histerektomi varlığının ve yaşın etkili olduğunu göstermektedir.
Deneysel olarak oluşturulan, kontamine edilmiş kritik boyuttaki kemik defektlerinde nigella sativa'nın (timokinon) kemik iyileşmesi üzerine etkilerinin histolojik ve histomorfometrik olarak incelenmesi
YILMAZ, A. (2016) Deneysel olarak oluşturulan, Porphyromonas gingivalis ile kontamine edilmiş kritik boyuttaki kemik defektlerinde Nigella Sativa'nın (Timokinon) kemik iyileşmesi üzerine histolojik ve histomorfometrik etkilerinin incelenmesi, Yeditepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı Doktora Tezi, İstanbul. Bu deneysel çalışmanın amacı, Nigella sativa (N. Sativa) içeren kollajen membranın P. gingivalis ile enfekte edilen kritik boyutlu kemik defektlerinde kemik iyileşmesi üzerine olan etkisinin histolojik ve histomorfometrik olarak incelenmesidir. Çalışmamızda 42 adet ortalama 250±20 gr ağırlığında dişi Sprague Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Sıçanlar randomize olarak altı gruba ayrıldı. Deneklerin tibialarına 3x3 mm boyutunda tek defekt açıldı. Grup 1: Kontrol; Kritik boyutlu defekt bölgesi kendi kendine iyileşmeye bırakıldı. Grup 2: PG; Kritik boyutlu defekt bölgesi, P. gingivalis ile kontamine edilerek hiçbir tedavi uygulamadan kendi kendine iyileşmeye bırakıldı. Grup 3: L-KOL; Kritik boyutlu defekt bölgesine lokal olarak kollajen membran uygulandı. Grup 4: PG+L-KOL; Kritik boyutlu defekt bölgesi P. gingivalis ile kontamine edilip, lokal olarak kollajen membran uygulandı. Grup 5: L-KOL+NS; Kritik boyutlu defekt bölgesine lokal olarak N. sativa içeren kollajen membran uygulandı. Grup 6: PG+L-KOL+NS; Kritik boyutlu defekt bölgesi P. gingivalis ile kontamine edilip lokal olarak N. sativa içeren kollajen membran uygulandı. Deney hayvanları ise 28. günde sakrifiye edildikten sonra histolojik ve histomorfometrik olarak değerlendirildi. İnceleme esnasında bütün gruplardan elde edilen kesitler, yeni kemik oluşumu, yeni kemik yüzeyindeki osteoblast sayısı, kapiller yoğunluk ve doku yanıtı açısından değerlendirildi. Yeni kemik oluşumu N. sativa uygulanan gruplarda diğer gruplara göre istatistiksel olarak daha fazlaydı (p<0,001). Kemik yüzeyindeki osteoblast sayıları açısından değerlendirildiğinde; N. sativa uygulanan gruplarda osteoblast sayısında istatistiksel olarak anlamlı derecede artış olmuştur (p<0.05). N. sativa uygulanan gruplarda diğer gruplara göre kapiller yoğunluğunda istatistiksel olarak anlamlı derecede artış olmuştur (p<0.05). Doku yanıtı açısından değerlendirildiğinde kontrol grubu ile PG, PG+L-KOL ve PG+L-NS grupları arasında ileri derecede anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.001); (p=0,02); (p=0,041). Sonuç olarak lokal olarak N. sativa uygulanan gruplarda yeni kemik oluşumunun diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak daha fazla olduğu görülmektedir. Cerrahi olarak oluşturulan P. gingivalis ile kontamine edilen kritik boyutlu kemik defektlerinin iyileşmesinde N. sativa içeren kollajen membran, anti-bakteriyel etkisine bağlı olarak kemik iyileşmesini olumlu yönde etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Nigella Sativa (N. sativa); sıçan tibia; kritik boyutlu kemik defekti; Porphyromonas gingivalis (P. gingivalis)
Kritik boyutlu sıçan kalvaryum defektlerinde lokal simvastatin ve ozon uygulamasının yeni kemik yapımı, inflamasyon, fibrozis ve hücre hasarı üzerindeki etkilerinin histopatolojik değerlendirilmesi
Diş hekimliğinde cerrahi bölgede oluşturulan defektlerin iyileşmesini hızlandırmak amacıyla çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçlar arasındaki yüksek kan kolesterol seviyesini düşürme amaçlı kullanılan statin grubu ilaçlardan simvastatinin, yeni kemik oluşumu üzerinde olumlu etkileri olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Genel tıp alanında ve diş hekimliğinde yaygın kullanımı olan ozon ise yine kemik yapımı üzerinde olumlu etkileri olan alternatif bir tedavi olarak son yıllarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı sıçan kalvaryumlarında oluşturulan kritik boyutlu defektlerde simvastatin ve ozon uygulamaları yaparak, yeni kemik oluşumu, inflamasyon, fibrozis ve hücre hasarının değerlendirilmesidir. Çalışmamızda 14 haftalık 48 adet Spraque Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Sıçan kalvaryumlarında oluşturan bilateral defektlerde sağ taraf deney grubu olurken sol taraf kontrol grubu olarak bırakıldı. 21. ve 28. günlerde yapılan sakrifikasyonlar sonrası histopatolojik incelemeler yapıldı. Yapılan histopatolojik inceleme sonrası lokal uygulanan 0.5 mg simvastatinin yeni kemik yapımı üzerine anlamlı derecede bir etkisi olmadığı,aynı zamanda inflamasyonu ve fibrozisi arttırdığı görüldü. Ozon ise hem simvastatin uygulanan defektlerde hem de sadece jelatamp uygulanan defektlerde yeni kemik yapımını indüklerken, inflamasyon, hücre hasarı ve fibrozi azaltmıştır. Çalışmamızın sonucunda ozon uygulamasının yeni kemik yapımı üzerine olumlu katkısı olduğunu, simvastatinin ise yeni kemik yapımı üzerine etkisini göstereceği optimum doz ve taşıyıcının belirlenmesinde daha fazla çalışma yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Sagittal split ramus osteotomisinde rezorbe olabilen vidaların ters-l ve üst sınıra sıralı fiksasyonlarının stabilitelerinin biyomekanik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı hazırlanan sagital split ramus osteotomi modellerinde, ters-L düzeni ve üst sınıra 3 vida yerleştirilen rezorbe olabilen vidaların sağladığı biyomekanik dayanımı değerlendirmektir. Sagittal split ramus osteotomisinde rijit fiksasyon için üç vida uygulamalarının iki vida uygulananlara göre biyomekanik olarak daha dayanıklı oldukları literatürlerde bildirilmiştir. Bu amaçla çalışmamızda vidaların sayısı kadar yerleştirildikleri pozisyonlarında biyomekanik dayanıma etkisi olup olmadığının değerlendirilmesi hedeflendi. Çalısmamızda dıs yuzeyi kortikal iç yuzeyi spongioz kemigi taklit edecek sekilde uretilmis, bilateral sagittal split osteotomisi hazır olarak uretilen 20 adet poliuretan modeller kullanıldı (Synbone®, Malans, İsviçre). Osteotomi yapılmış olan modellerde vida yerlerinin standardizasyonu için, kret tepesi, osteotomi hatları ve birbirleri arasındaki mesafeler kumpas ile ölçülerek işaretlendi. Modellere deneysel olarak uygulanacak kuvvetler için kullanılacak çelik aparatın standardizasyonu için angulus mandibulanın en uç noktası işaretlendi. Çalışma, 20 adet poliüretan çene ile yapılmıştır. Çalışma 2 grup altında incelenmiş olup üst sınıra 3 adet bikortikal vida yerleştirilen "Grup 1", ters-L düzeninde vida yerleştirilen ise "Grup 2" olarak adlandırılmıştır. On hemi-mandibulaya, 2.0 mm çaplı, 15 mm uzunlukta üçer rezorbe vida (LactoSorb®,Walter Lorenz Surgical,Jacksonville,FL,USA) ters-L şeklinde, diğer 10 modele ise 2.0 mm çaplı 15 mm uzunlukta üçer rezorbe olabilen vida (LactoSorb®,Walter Lorenz Surgical,Jacksonville,FL,USA) üst sınıra yerleştirerek fiksasyon saglandı. Yapılacak biyomekanik test için kurulan deney duzenegi, modelin fikse edilerek test cihazına baglanmasını saglayacak bir fiksasyon aygıtı, basma testi uygulayabilen bir servohidrolik test cihazı ve bu cihazın baglı oldugu bir bilgisayardan olusmaktaydı. Örnek çenelerle kavranmıs ve ön yuklemeye tabi tutulmustur. Sıkıstırma testi, 2 mm / dak, 5 mm / dak ve 10 mm / dak'lık test hızı ile gerçekleştirildi.Tüm hemimandibulalar önceden hazırlamış olan fiksasyon aygıtına test edilmek üzere sırayla yerleştirildi. Hazırlanan deney düzeneği, servohidrolik test cihazına rijit olarak bağlanan bir kaide ve bunun üzerinde boyutsal olarak standart yerleştirmeye imkan sağlayan iki vertikal parçadan oluşmaktaydı. Distal vertikal parça proksimal fragmanının, anteriorvertikal parça ise, hemi-mandibulaların distal fragmanının fiksasyonunda kullanıldı. Distal vertikal parça üzerindeki vida sayesinde proksimal fragmanların stabilizasyonu sağlandı. Anterior vertikal parça üzerindeki çelik parçaya hemi-mandibulanın anterior keser dişleri oturtulararak stabilizasyonu sağlandı. Tüm hemi-mandibulalar deney düzeneğine proksimal segmentteki rotasyon merkezinden geçen dikey doğru ile osteotomi hattının vertikal bileşeni arasındaki mesafe eşit olacak şekilde yerleştirildi. İtme kuvveti uygulamak üzere çelik itici parça angulus mandibulanın en uç köşesine uyumlandırılarak servohidrolik test cihazının hareketli parçasına bağlandı. Deney işlemi sırasında her hemi-mandibulaya sistemdeki boşluğun alınması ve mümkün olduğu kadar standart ölçüm başlangıcı yapılabilmesi için 10 Nt'luk ön yükleme yapıldı. Daha sonra yük 10 Nt'da tutulup, yerdeğiştirme miktarı sıfırlanarak deneye başlandı. Bu işlemin ardından distal ve proksimal fragmanlar birbirinden ayrılana kadar sürekli doğrusal kuvvet uygulandı. Olusan deplasman verileri servohidrolik test cihazı için özel olarak hazırlanmıs bir yazılımla (testXpert II, Zwick Roell, Almanya) belirlenen kuvvet aralıklarında olusan yerdegistirme degerlerini de ölçmeye imkan verecek sekilde dijital olarak kaydedildi. Grup 2'ye uygulanan maksimum kuvvet ortalamaları, Grup 1'den istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p<0.05). Gruplar arasında maksimum itme kuvveti sonucu ulaşılan mesafe ölçümleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Grup 2'ye 2 mm ilerleme için uygulanan kuvvet ortalaması, Grup 1'den daha yüksek olmakla birlikte, bu farklılık anlamlılığa yakın ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Grup 2'ye 4mm ilerleme, 6 mm ilerleme, 8 mm ilerleme ve 10 mm ilerleme için uygulanan maksimum kuvvet ortalamaları, Grup 1'den istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p<0.05). Grup 1'de; maksimum uygulanan itme kuvveti ve maksimum itme kuvveti sonucu ulaşılan mesafe arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır (p>0.05). Grup 2'de maksimum uygulanan itme kuvveti ve maksimum itme kuvveti sonucu ulaşılan mesafe arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır (p>0.05). Bilateral sagittal split osteotomisi uygulandıktan sonra rezorbe olabilen vidalarla yapılan rijit fiksasyonda yerleştirilme pozisyonlarının önemli olduğu ve üst sınıra sıralı olarak 3 bikortikal rezorbe olabilen vida yerleştirilmesine göre ters-L düzeneğinde vidaların yerleştirilmesinin gelen çiğneme kuvvetlerinde daha fazla mekanik stabilite sağlayacağını düşünmekteyiz.