Adenocarcinoma
64 theses under this subject heading
Pankreas duktal adenokarsinomlarında kök hücre belirteci CD133 ve CXCR4/CXCL12 kompleksinin kötü prognoz ile ilişkisinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Ekzokrin pankreas duktal adenokarsinomu (PDAK) tüm pankreas malignitelerinin yaklaşık %90`nını oluşturmaktadır. PDAK yüksek mortalite oranına sahip olup 5 yıllık sağ kalım oranı %7`dir. 2030 yılına gelindiğinde, kansere bağlı ölümlerin ikinci nedeni haline gelmesi beklenmektedir. Bu agresif malignite için primer tedavi cerrahi rezeksiyondur. Ne yazık ki erken tanı oranının düşük olması nedeniyle hastaların sadece %10-20`si rezeke edilebilir durumdadır. Opere edilebilen olgularda bile 5 yıllık sağ kalım düşüktür. Bu kötü prognozun sebeplerinden biri de PDAK`un kemoterapiye yüksek direncidir. Kemoterapi direnci altında yatan nedenlerden biri kanser kök hücreleri (KKH) ve kemokinlerdir. KKH`leri; tümörün başlatılması, kendini yenileme kapasitesi, hızlı büyüme, tedaviye direnç, metastaz oluşumu ve adjuvan tedavinin tamamlanmasından sonra tümör nüksünden sorumlu kabul edilir. KKH, pankreas kanseri de dahil olmak üzere birçok malign tümörde bulunmuştur. Pankreas KKH`lerinde CD133 ekspresyonu tanımlanmıştır. Kemokinler çeşitli fizyolojik ve immün süreçleri düzenleyen ve aynı zamanda tümör hücrelerinin büyüme, proliferasyon ve metastazını da artıran bir grup sitokindir. Kemokinler yukarıda sözü edilen fonksiyonlarını hücre membranındaki kemokin reseptörlerine bağlanarak ve onları aktive ederek gösterirler. Kemokin reseptör tip 4 (CXCR4), kemokin ligand 12 için uygun reseptördür. CXCL12/CXCR4 kompleksi, tümör mikro çevresini oluşturan en belirgin kemokin moderatörlerinden biridir. CXCR4/CXCL12 kemokin kompleksinin, pankreas kanseri gelişiminde, invazyonunda, metastazında ve tedaviye direncinde önemli rol oynadığı belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ocak 2012-Aralık 2019 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Hastanesinde, radikal cerrahi ile tedavi edilen pankreas kanserli 80 olgu dahil edildi. Olgulara ait arşiv dosyaları incelendi. Olguların 56`sı erkek, 24`ü kadın olup yaş ortalaması 65,3 (38-84) idi. 80 olgu arasından 70 olguda tümör, pankreas başında ve geri kalan 10 olguda ise pankreasın gövde/kuyruk xii kısmında yerleşimli idi. Tüm olgular pankraes duktal adenokarsinom tanılıydı. Olgular 2017 AJCC 8. baskısına dayanarak iki gruba ayrıldı. I. grup lenf nodülü metastazı göstermeyen IA, IB ve IIA evresindeki 22 olgudan, II. grup lenf nodu metastazı mevcut olan IIB ve III evreli 58 olgudan oluşmakta idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133 arasındaki korelasyon değerlendirilmesi için veriler İBM SPSS istatistik 22,0 paket program ile analiz edildi. Kategorik değişikliklerin dağılımına Ki-kare testi ile bakıldı. Tanımlayıcı istatistik olarak medyan (min-mak), frekans ve yüzde değerleri verildi. p <0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Olgulara ait immünhistokimya boyalı preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Her iki grupta CXCR4 ve CXCL12 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas stromasında; CD133 ile tümör çevresi ve tümörden uzak pankreas dokusunda boyanma saptanmadı. Tümör stromasında ve metastazlı lenf nodu stromasında CXCR4 ve CXCL12 antikoru ile sitoplazmik ve sitomembranöz boyanmaya sahip hücreler pozitif olarak tanımlandı. Tümör ve metastazlı lenf nodundaki tümör hücrelerinde CD133 ile sitomembranöz ve sitoplazmik boyanma varlığı da pozitif olarak kabul edildi. I. grupta 22 olguda tümör stromasında değerlendirilen CXCR4 ve CXCL12 %41 oranda birlikte ekspresyon gösterdi. Olguların %13,6`sında ise her üç biyobelirteç de (CXCR4, CXCL12, CD133) pozitif idi. CXCR4, CXCL12 ve CD133`ün tek başına eksprese olmadıkları gözlendi. Olguların %45,5`unda ise hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta 58 olguda değerlendirilen tümör stromasında ve tümörde %1,7 oranda CD133; %3,4 oranda CXCL12; %5,2 olguda CXCR4; %17 olguda CXCL12+CXCR4; %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4; %10,3 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. Olguların %26,2`sinde hiçbir boyanma izlenmedi. I. ve II. grup karşılaştırıldığında CD133, CXCL12 ve CXCR4 biyobelirteçlerin tek başlarına eksprese olma durumlarında ve CD133/CXCR4 birlikte ekspresyonunda istatiksel olarak fark görülmedi. Ancak CXCL12/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada eksprese olmaları açısından iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. xiii II. grupta metastazlı lenf nodlarında ve metastazlı lenf nodların stromasında %12 olguda CXCL12, %1,7 olguda CXCR4, %27,6 olguda CXCL12+CXCR4, %36,2 olguda CD133+CXCL12+CXCR4, %6,9 olguda CD133+CXCR4 ekspresyonu izlendi. %15,6 olguda hiçbir boyanma izlenmedi. II. grupta tümör ile metastazlı lenf nodu karşılaştırıldığında CD133 ve CXCL12`ün tek başına ekspresyonunda istatiksel olarak fark saptanmadı. Ancak CXCR4`un yalnız ekspresyonunda, CXCL12/CXCR4; CD133/CXCR4 ve CD133/CXCL12/CXCR4 bir arada ekspresyonlarında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Sonuç: Bu bulgular CD133, CXCL12 ve CXCR4 ekseninin bir prognostik belirteç olabileceğini ve PDAK tedavisinde kombine tedaviler için yeni hedefler sağlayabileceğini düşündürmektedir.
Mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanmasının prognoz ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Mide kanseri, tanı ve tedavi olanaklarındaki gelişmelere rağmen maligniteye bağlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. İnvazyon ve metastaza zemin oluşturduğu düşünülen tümör tomurcuklanmasının, birçok solid malignitede olumsuz bir prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, mide kanseri hastalarında klinikopatolojik özellikler ile tümör tomurcuklanması arasındaki ilişki ve tomurcuklanma düzeyinin prognoza olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, mide adenokarsinom tanılı toplam 104 hasta dahil edildi. Tanı anında metastatik olan veya histolojik olarak diffüz tip adenokarsinom olan hastalar dışlandı. Hematoksilen&Eozin ile boyalı preparatlar, ışık mikroskopisi altında tümör tomurcuklanması açısından değerlendirildi. Hastalar tomurcuklanma derecesine göre yüksek (≥10 tomurcuk) ve düşük (<10 tomurcuk) tomurcuklanma düzeyi olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar sağkalım ve nüks açısından değerlendirildi ve tümör tomurcuklanma derecesiyle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Hastaların 62'sinde düşük, 42'sinde yüksek tomurcuklanma düzeyi görüldü. İlk tanı anından son takibe kadar olan ortalama süre, düşük tomurcuklanma düzeyi olan grupta (27 ay), yüksek tomurcuklanma düzeyi olan gruptan (17 ay) anlamlı olarak daha uzundu (p ˂ 0.05). Tümörün T evresi, N evresi, grade'i ve boyutu arttıkça yüksek tomurcuklanma oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Perinöral invazyon oranı, yüksek tomurcuklanma düzeyi olan grupta düşük tomurcuklanan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Yapılan tek değişkenli analizde yüksek tümör tomurcuklanması, 60 yaş üzeri tanı yaşı, düşük BMI, yüksek N evresi, lenfovasküler invazyon varlığı ve nüksün sağkalım süresi üzerine anlamlı etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, mortaliteyi predikte eden bağımsız risk faktörü olarak yüksek tomurcuklanma düzeyinin, 60 yaş üzeri tanı yaşının, lenfovasküler invazyon varlığının ve nüksün sağkalım süresi üzerine olumsuz etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Sonuç: Çalışmamız mide kanserinde tomurcuklanma düzeyinin olumsuz bir prognostik faktör olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.
Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunun araştırılması ve klinik, histopatolojik bulgularla korelasyonu
Akciğer Adenokarsinomlarında EML4-ALK Füzyonunun Araştırılması ve Klinik, Histopatolojik Bulgularla Korelasyonu Giriş-Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada en sık ölüme neden olan kanser türüdür. Sigara akciğer kanserine neden olan en önemli faktördür. Adenokarsinomlar akciğer kanserlerinin en sık görülen histolojik tipidir. Akciğer kanseri genelde ileri evrede tanı alır ve geleneksel kemoterapi ile 5 yıllık sağkalım ancak % 15 oranındadır. EML4-ALK füzyonu akciğer adenokarsinomlarında % 3-5 oranında saptanmaktadır. EML4-ALK pozitifliğine sahip adenokarsinomlarda tirozin kinaz inhibitörlerinin, hedefe yönelik tedavide standart kemoterapiyle karşılaştırıldığında sağkalım üzerine belirgin etkileri vardır. Bu çalışmada amaç; akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK füzyonunu araştırmak, klinik ve histoplatolojik bulgularla ilişkisini ortaya koymaktır. Gereç-Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2006-2013 yılları arasında tanı almış 117 akciğer adenokarsinomu olgusu çalışmaya alındı. Olgulara ait parafin bloklardan alınan 3 ?m kalınlığındaki kesitlere FISH yöntemi uygulandı. ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet, tümör boyutu, evre ve sigara alışkanlığı ile ilişkisini araştırmak için Chi-Square Testi uygulandı. Bulgular: Akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK pozitifliği %5,1 oranında saptandı. Tüm pozitif olgular erkek olup ortalama yaş 66,3?tür. Tüm hastaların sigara kullanma alışkanlıkları vardır. Üç olgu evre III, 2 olgu evre II ve bir olgu evre I olup ortalama tümör boyutu 5,9 cm?dir. Yapılan istatistiksel analizlerde ALK pozitifliği ile yaş (p:0,595), cinsiyet (p:0,595), sigara öyküsü (p:0,587), tümör boyutu (p:1,000) ve klinik evre (p:1,000) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Beş olgu, histopatolojik olarak solid ve asiner paternin baskın olduğu mikst tipte olup, bir olgu müsinöz adenokarsinomdur. İki olgu taşlı yüzük hücreleri, bir olguda da şeffaf hücreler içermektedir. Sonuç: Çalışmamızda sonuç olarak Akciğer adenokarsinomu olgularında ALK pozitifliğinin yaş, cinsiyet sigara alışkanlığı, evre, tümör boyutu ile anlamlı bir ilişkinin olmadığı görülmüştür. Histopatolojik olarak ALK pozitifliği, solid, asiner büyüme paterni ve taşlı yüzük hücrelerinin varlığı ile ilişkilidir. Anahtar Sözcükler: Akciğer adenokarsinomu, EML4-ALK, FISH.
Prostat adenokarsinomunda PCR ile TMPRSS2-ERG gen füzyonunun gösterilmesi
Prostat Adenokarsinomunda PCR İle TMPRSS2-ERG Gen Füzyonunun Gösterilmesi TMPRSS2 (transmembran proteaz, serin 2) promotorunun, erythroblastosis virüs E26 (Ets) gen ailesiyle füzyonu, prostat kanserinde sık olarak izlenir. TMPRSS2, androjen yanıtlı bir transmembran serin proteazıdır. Ets gen ailesi, iyi korunmuş DNA bağlanma bölgesi ve N-terminal düzenleyici bölge içeren, transkripsiyon faktörleridir. Bu genlerin füzyonu, prostat tümör hücrelerinde, androjen bağımlı Ets faktör transkripsiyonuna neden olur. En yaygın füzyon TMPRSS2- ETS-ilişkili gen ( ERG)'dir. Ayrıca ETV1, ETV4 ve ETV5 füzyonları da tanımlanmıştır. Çalışmamız yaş ortalaması 64 (46-88), PSA değerleri ortalama 10,4 (0,6- 116,4) olan 101 hastadan oluşmaktadır. 20 olgu BPH, 31 olgu gleason skor 6, 25 olgu gleason skor 7 ve 25 olgu gleason skor 8 ve üzeridir. Çalışmaya dahil edilen olgulardan Gleason skor 8 ve üzeri olan 14 olgu TUR-P'den, geri kalan 87 olgu radikal prostatektomi den oluşmaktadır. Olgularımıza ait parafin bloklardan, RT-PCR yöntemiyle TMPRSS2- ERG gen ekspresyonu çalışılmıştır. Toplam 20 BPH olgusunun 8'inde (%40) ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu saptanmış, 12'sinde (%60) görülmemiştir. Otuz bir Gleason skor 6 (Düşük grade'li) olgu ve 25 Gleason skor 7(orta grade'li) olgunun tamamında ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu görülmüştür. Yirmi beş Gleason skor 8 ve üzeri (yüksek grade'li) olguda ERG ve TMPRSS2 ekspresyonu izlenmemiştir (p=0,000) . Ekspresyon, sağ kalımla, Gleason skorla ile ilişkili bulunmuştur (p<0,05) ancak yaş ve PSA ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda, TMPRSS2/ERG ekspresyonunun düşük gleason skorlu ve periferal zon tümörü olan olgularda pozitif olduğunu saptadık. Gleason skoru yüksek olan olgularımızda TMPRSS2/ERG ekspresyonunun olmaması, bu tümörlerin transizyonel zonda yerleşmesine bağlı olabileceğini düşündürmektedir. Periferal zondan gelişmiş ve genellikle radikal prostatektomi ile örneklenen tümörlerde ekspresyon varlığı, periferal ve transizyonel zondan gelişen tümörlerin farklı moleküler yolaklar izlediği görüşünü desteklemektedir. Bununla birlikte, tümör gelişim yolağının ilk basamaklarında, ekpresyonun daha etkin olup, ileri basamaklarda ise farklı moleküler yolakların devreye girmesi olası bir diğer mekanizmadır.
Determination of h. pylori prevalence and correlation between histopathologic diagnosis and h. pylori cagpai and vaca genotypes in paraffin embedded biopsy samples prepared from patients with upper gastrointestinal (gi) carcinoma and chronic gastritis
H. pylori is a Gram-negative, spiral shaped microaerophile pathogen which is colonized in more than half of the world population's stomach. It is a major cause of gastritis associated disease like gastritis, gastric ulcer, duodenal ulcer, gastric adenocarcinoma, mucosa associated lymphoid tissue lymphoma (MALT lymphoma). Helicobacter pylori is a gastric pathogen that colonizes majority of the world's population. World Health Organization classified Helicobacter pylori as a first class carcinogen in 1994. Genetic diversity within the virulence genes of bacteria such as Cytotoxin associated gene Pathogenicity Island (cagPAI) and vacuolating cytotoxinA (vacA) may have a modifying effect on the pathogenic potential of the infecting strain. This study aimed to investigate which genes can be suggested as potentially related virulence factors for H. pylori associated active chronic gastritis and stomach Adenocarcinoma in Iran and Turkey. We focused on some cag (PAI) components and vacA gene subtypes based on correlations shown in some previous studies. In order to achieve our goal, Formalin Fixed Paraffin Embedded (FFPE) tissues obtained from Iranian and Turkish patients. The prevalence of the cagA, cagE, cagT, cagG, cagM, vacA s1a, vacA s2, vacA m1 and vacA m2 genes were studied in these strains by using the polymerase chain reaction (PCR) method and specific primers. From all of 320 patients, H. pylori was detected in 28.43% of patients. We found that vacAs1a, vacAm2 and cagA genes with mean prevalence of 82.41%, 71.42% and 69.23% were dominant in Iranian and Turkish patients. In conclusion in Turkish and Iranian population the genes that were studied, was homogeneous and there is no significant differences in bacterial genetic and with the exception of H. pylori infection other factors such as host genetics and nourishment play an important role in the formation of gastric cancer. But it is possible that if statistical population increases, the cagA gene association with cancer will be meaningful.
Barrett özefagus ve özefagus adenokarsinomlarında SOX9, BMP4, betakatenin, CERB2 ve Kİ67 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Özefagial adenokarsinomun Avrupa ve Amerika'da insidansı giderek artmaktadır. Özefagial adenokarsinom mortalitesi, morbiditesi yüksek ve tedavi seçenekleri oldukça kısıtlı bir tümördür. Barrett özefagus, özefagial adenokarsinomun öncül lezyonudur. Ancak Barrett özefagusun gelişim mekanizması ve özefagial adenokarsinoma malign transformasyonunun mekanizması halen aydınlatılamamıştır. Güncel çalışmalar WNT, HH, BMP, RA gibi embriyolojik sinyal yolaklarının aberan reaktivasyonu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmada; displazi içermeyen, düşük derecede displazi içeren, yüksek derecede displazi içeren Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinom vakalarına WNT, HH ve BMP sinyal yolaklarına ait belirteçler uygulanmış, metaplazi gelişimi ve karsinogenez aşamalarına katkıları değerlendirilerek Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinom tedavisinde hedef olabilecek yolak veya moleküller belirlenmesine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya 2010- 2015 yılları arasında bölümümüzde tanı almış 242 Barrett özefagus vakası ve 2005- 2015 yılları arasında bölümümüzde tanı almış 17 özefageal adenokarsinom vakası dahil edilmiştir. Olgulara SOX9, BMP4, Betakatenin, CerbB2, Ki67 belirteçleri immünohistokimyasal yöntem ile uygulanmış ve Grade'lerine göre gruplanmış, Barrett özefagus ve özefageal adenokarsinom vakalarındaki ekspresyon durumları karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda betakatenin ve SOX9; displazi içermeyen Barrett özefagus olgularında, displazi içeren Barrett özefagus olguları ve özefagial adenokarsinomlara oranla anlamlı oranda düşük nükleer immünreaktivite göstermiştir. BMP4 displazi içermeyen Barrett özefaguslarda stromal fibroblastlarda pozitif boyanma gösterirken, displazi içeren Barrett özefagus grupları ve adenokarsinomlarda boyanma izlenmemiştir. CerbB2 ekspresyonu ise yüksek derecede displazi içeren Barrett özefagus ve özefagial adenokarsinomlarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ki67 ekspresyonu displaziye geçişte anlamlı artış göstermiş, bu noktada cut-off değeri % 30 olarak belirlenmiştir. Sonuçlar: Bu çalışmada Betakatenin ve SOX9'un metaplazi gelişimini etkilemediği ancak displazi gelişiminde rol aldığı görülmüş, bunun aksine BMP4'ün ise metaplazi gelişiminde rol aldığı ve displazi - karsinom sekansına katılmadığı değerlendirilmiştir. CerbB2 ise displazinin ileri aşamalarında özefageal adenokarsinom progresyonuna katkıda bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Barrett Özefagus, Özefagus Adenokarsinomu, Betakatenin, SOX9, BMP4, CerbB2, Ki67
Radikal prostatektomi materyallerinde prostat adenokarsinomunun prognoza yönelik güncel bilgiler eşliğinde değerlendirilmesi
Amaç: Son 10 yılda prostat adenokarsinomunda, radikal prostatektomi materyallerinde sınıflama ve derecelendirme konusunda uluslararası konferanslardaki kararlar ve etkili yayınlar sonucunda önemli güncellemeler yapılmıştır. Bu değişiklikler hastanın prognozu ile yakından ilişkilidir. Bu çalışma ile bahsedilen değişikliklerin görülme oranları ve hasta prognozu üzerindeki etkisini karşılaştırmalı olarak ortaya koymak, hastaları multidisipliner tedavi planlaması için klinik olarak anlamlı gruplara ayırmak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: 2010–2021 yılları arasında tanı alan ve Manisa CBÜ Tıp Fakültesi'nde radikal prostatektomi ameliyatı olan olgular değerlendirildi. Hematoksilen eozin ve varsa immunohistokimyasal boya preparatlarına arşivden ulaşılabilen 182 prostat adenokarsinomu olgusu çalışmaya alındı. Elde edilen histopatolojik verilerin birbirleriyle ve klinik verilerle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Prostat adenokarsinomlarında nükssüz sağkalımın önemli belirleyicileri sayılan DG, LVİ, İDK, PCS ve EPY varlığı, SVİ, pT evresinin kötü prognostik etkileri çalışmamızda da kanıtlanmıştır. Sonuçlar: Prostat adenokarsinomlarında prognozu en iyi şekilde öngörebilmek için önerilen histopatolojik parametrelerle ilgili yaptığımız bu çalışmada bulgularımızın çoğu literatür bilgisiyle uyumlu olmakla birlikte kribriformite, PCS-GS ve komedo nekrozun prognoza etkisi gösterilememiştir. Bu konularla ilgili farklı sonuçlara ulaşan yayınlar olduğundan geniş ve çok değişkenli analizlerle uzun izlemli hasta gruplarında yeni çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Sözcükler: Prostat adenokarsinomu, Komedo nekroz, pozitif cerrahi sınır, Biyokimyasal nüks
Pankreas duktal adenokarsinomunda (PDAC) yeni tümör baskılayıcı genlerin araştırılması
Amaç: Metilasyon reaksiyonları için ana metil donörünü sağlayan endositoz ve metiyonin yolağı, kanser patogenezinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu yolaklarda yer alan genler insanlarda sporadik mutasyonlara sahiptir ve in silico analizlere göre bu genlerin bazıları tümör baskılayıcı olarak rol oynayabilir. Bu çalışmanın temel amacı endositoz ve metiyonin döngüsünde rol alan Metiyonin Adenoziltransferaz 2A (Mat2a), Protein arjinine metiltransferaz 6 (Prmt6), Protein arjinin metiltransferaz 5 (Prmt5), Protein arjinin metiltransferaz 7 (Prmt7), SET ve MYND domeinini içeren protein 4 (Smyd4), DNA metiltransferaz 1 (Dnmt1) Ras ilişkili protein 11b (Rab11b), Ras ilişkili protein 4b (Rab4b), Selenoprotein I (SelenoI), Selenoprotein N (SelenoN) genlerinin hangilerinin, in vivo Kras kaynaklı PDAC gelişimi için tümör baskılayıcı gen olduğunu belirlemektir. Bunun yanında ikinci bir amaç ise, listelenen genlerden Smyd 4'ün PDAC gelişiminde tümör baskılayıcı olarak davrandığını in vitro ve in vivo olarak ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, bahsedilen yolaklarda yer alan 10 gen arasından tümör baskılayıcıları taramak için somatik CRISPR/Cas9 genom mühendisliği yönteminden yararlanıldı. Bulgular: Bu gen setlerinde tanımlanan tümör baskılayıcılardan biri, meme kanserinde lizin metiltransferaz Smyd4'tür. Çalışmamızda fare pankreas hücre hatlarında CRISPR/Cas9 aracılı Smyd4 delesyonu ortotopik fare modelinde hücre proliferasyonunu, yumuşak agarda koloni oluşumunu ve tümör oluşumunu arttırmıştır. Sonuçlar: Mekanizma olarak SMYD4 delesyonu, histon H3K9m2'nin spesifik bir aşağı yolak regülasyonuna yol açmıştır. Bu durum histon H3K9me3'ün SMYD4 demetilaz aktivitesi için spesifik bir substrat olduğunu düşündürdü. Ayrıca, in silico analizler ve hücre kültürü deneyleri ile Smyd4 delesyonu glikoz metabolizmasındaki değişikliklerle ilişkilendirildi. Sonuç olarak, lizin metiltransferaz Smyd4, PDAC için yeni bir tümör baskılayıcı olarak bu çalışmada tanımlanmıştır. Bunun yanında SMYD4'ün histon H3K9me3'ü spesifik olarak demetile ettiği ve glikoz metabolizmasını düzenlediği altta yatan bir mekanizma ortaya konulmuştur.
Mide adenokanseri ile hp (+), hp (-) intestinal metaplazi arasındaki moleküler patoloji
Giriş ve Amaç: İntestinal metaplazi (IM), mide kanseri gelişmesi için önemli bir risk faktörüdür.WNT sinyal yolağı karsinogenezisde önemli görevler üstlenmektedir. Çalışmamızda IM ve mide kanseri hastalarında WNT sinyal yoluna ait genlerin tanısal ve prognostik marker olarak değerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: 34 mide kanserli, 45intestinal metaplazili ve 25 kontrol olgu olmak üzere toplam 104 kişi çalışmaya dahil edildi. Mide kanseri, IM ve kontrol gruplarının RT-PCR array yöntemi ile WNT sinyal yolu anahtar gen ekspresyonları değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Tümör yükünü yansıtan , prognostik önemi olan metastaz varlığı ve mide de lokalizasyonuna göre mide kanseri hastaları alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. IM hastaları mide kanseri için risk faktörü olarak Kabul edilen Helikobakter Pilori (HP) varlığına göre alt gruplara ayrılarak gen ekspresyonu yapıldı. Bulgular: Mide kanserli ve IM'li hastalardaRHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin kontrol grunbuna göre anlamlı şekilde overeksprese olduğu saptandı. Metastatik mide kanseri hastalarında metastaz göstermeyen hastalara oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Diffüz tip mide kanseri hastlarında diffüz olmayan mide kanseri hastalarına göre RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu görüldü. Mide kanseri hastları ile IM hastaları karşılaştırıldığında gen ekspresyonlarında anlamlı bir fark bulunmadı. HP pozitif IM hastlarında HP negatif IM hastalarına oranla RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin anlamlı olarak overeksprese olduğu saptandı. Sonuç: RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin mide kanseri hastalarında tümör yükünü yansıtabileceğini düşünmekteyiz. Mide kanserinden önce RHOA, CSNK1A1, DVL2, FZD8 ve LRP5 genlerinin IM hastalarında ekspresyon oranının artmaya başladığını ve bu ekspresyonu HP varlığının artırdığını düşünmekteyiz. Bu konularda daha ileri çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler:Mide kanseri, İntestinal metaplazi, RHOA, CXADR, CSNK1A1, CCND2, DVL2, FZD8, NFACT1
Helikobakter pilori (+) ve (-) intestinal metaplazi hastalarındaki GSTP1 geninin metilasyon profilinin mide tümörlü hastalarla karşılaştırılması
Mide adenokarsinomu dünyadaki en yaygın malignitelerden biridir. Mide kanser gelişiminde çok sayıda epigenetik ve genetik değişiklikler tespit edilmiştir. GSTP`ler detoksifikasyondan sorumlu enzim ailesidir. GSTP1 geni metilasyon profilini ile pek çok kanser arasında bağlantı olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak epigenetik mekanizmaları net değildir. Çalışmamızda mide kanserli, H.pilori (+) ve (-) intestinal metaplazili hasta grupları arasındaki GSTP1 geni promotor metilasyon profilinin araştırılması amaçlanmıştır.Araştırmamızda histopatolojik olarak intestinal metaplazi ve mide kanseri tanısı almış hastalar dahil edildi. Hastalara üst gastrointestinal sistem endoskopisi uygulanarak taze biyopsi örnekleri toplandı. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Atatürk Eğitim Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalları'ndan 25 HP(+), 25 HP(-) intestinal metaplazili ve 25 mide tümörlü hastaların midelerinden biyopsi örneği alındı. Kontrol grubu olarak gastroenteroloji polikliniğimize başvuran üst gastrointestinal yakınması olup, toplanan biyopsilerinde intestinal metaplazi ve mide kanseri saptanmayan 15 sağlıklı bireyden oluşturuldu. GSTP1 gen metilasyonu saptanması açısından sodyum bisulfit modifikasyonu sonrasında metilasyona spesifik PCR yapıldı ve değerlendirildi. İstatistiksel analizde hasta grupları ve metilasyon durumları arasındaki korelasyonu bulmak için ki-kare testi kullanıldı.GSTP1 promotor bölge hipermetilasyonu analizinde, mide kanseri grubunda metilasyon %28, unmetilasyon %24 ve heterojen metilasyon %48 oranında; Hp(-) intestinal metaplazi grubunda metilasyon %28, unmetilasyon %52, heterojen metilasyon %20 oranında; Hp(+) intestinal metaplazi grubunda metilasyon %32 , unmetilasyon %24, heterojen metilasyon %44 oranında ve kontrol grubunda metilasyon %26,6, unmetilasyon %40 , heterojen metilasyon %33,34 saptandı. Gruplar arasında yapılan istatiksel karşılaştırmalar sonucunda; hipermetilasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Kontrol grubunda da metilasyon oranı %26,6 olduğundan GSTP1 geni hipermetilasyonunun mide kanseri erken tanısında kullanımının uygun olmayacağı düşünüldü.
Kolorektal kanserlerde kodlanmayan LNC-RNA crnde'nin gen ifade düzeylerinin analizi
Amaç: Uzun kodlanmayan RNA (Lnc-RNA)'ların son zamanlarda yapılan çalışmalar ile kanser gelişminin çeşitli aşamalarında etkisi bulunmuştur. Lnc-RNA'ların DNA, RNA ve proteinlerle etkileşerek kromatin organizasyonu, trankripsiyonel ve transkripsiyon sonrası düzenlemelerde önemli düzenleyiciler olduğu keşfedilmiştir. Lnc-RNA'ların bozulmuş gen ifadeleri; kanser başlaması, ilerlemesi ve metastazda rol oynamaktadır. Bu çalışmada kolorektal kanserde bir Lnc-RNA olan CRNDE geninin ifade düzeylerinin analizi ve klinik değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu prospektif çalışma için Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Yerel Etik Kurulundan 26.09.2018 tarihli 2018/204 karar ile onay alındı. Çalışma Gaziantep Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi (BAP) TF.UT.19.22 no'lu desteğiyle, Gaziantep Üniversitesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda 2014-2016 yılları arasında kolorektal adenokarsinom nedeniyle sağ hemikolektomi, sol hemikolektomi, rektum anterior rezeksiyon, low anterior rezekisyon, abdominoperineal rezeksiyon yapılan 52 hastada gerçekleştirildi. Her hastanın tümörlü ve bitişik tümörsüz dokusunda Lnc-RNA CRNDE gen ifadeleri Real Time PCR ile değerlendirildi. Normalize edilen ΔCt değerleri Wilcoxon testi ile karşılaştırıldı. 2-ΔΔCt metodu ile gen ekspresyonları arasındaki katsayı farkı kıyaslandı. Bulgular: Kolorektal kanser tanısıyla ameliyat edilen 52 hastanın ortalama yaşları 58,1±13,1 idi. Ortalama %80'ini evre 2-3 hastalar oluşturmaktaydı. Real time PCR'da tümörlü dokuda CRNDE ekspresyon seviyesi ΔCt değeri 7, 48± 3, 21 bulundu. Bitişik tümörsüz dokudaki CRNDE ΔCt değeri 5, 57± 0, 95 bulundu. Tümörlü dokuda CRNDE ekspresyon düzeyleri tümörsüz dokuya göre(2-ΔΔCt metodu ile) yaklaşık 5 kat azaldığı tespit edildi. Bu ekspresyon farkı hastalığın evresi arttıkça yükselmekteydi. Yalnızca rektum kanserli hastalar değerlendirildiğinde, tümörlü dokuda gen ekspresyon düzeyinin 8 kat azaldığı görüldü. Tartışma ve sonuç: Bu çalışma kolorektal adenokarsinom dokularında CRNDE gen ekspresyonunun anlamlı düzeyde azaldığını göstermiştir. Aksine literatürde yapılan birçok çalışmada kolorektal kanserde CRNDE ekspresyonunun yükseldiği belirtilmektedir, sonuçların uyumsuz olması CRNDE ekspresyonunda tanımlanmamış başka gen sinyal yolaklarının olabileceğini akla getirmektedir. Ayrıca hasta gruplarının daha homojen seçilip sayılarının yeterli düzeyde çoğaltılarak ilgili yolaklarla birlikte değerlendirilmesi ve hücre kültürleri ile desteklenmesi gerekmektedir. Henüz tanı ve tedavide klinik olarak tek başına yeterli olmadığı görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Kolon, Rektum, Adenokarsinom, Lnc-RNA, CRNDE, Gen ekspresyonu.
Akciğer adenokarsinomlarında FISH yöntemi ile EML4-alk translokasyonu sıklığı ile immünhistokimyasal olarak TTF-1, napsin-a ve LGFR-1 ekspresyonlarının, adenokarsinom alt tipleri, klinik ve prognostik özellikler ile ilişkisi
Akciğer adenokarsinomunun tiplendirilmesi ve raporlandırılmasında, 2011 yılında `International Association for the Study of Lung Cancer (IASLC), The American Thoracic Society (ATC) ve The European Respiratory Society (ERS)? (IASLC/ATC/ERS) tarafından onkoloji, moleküler biyoloji, patoloji, radyoloji ve cerrahi birimlerinden oluşan multidisipliner bir yaklaşım ile önemli değişiklikler yapılmıştır. Çalışmamızda bu yeni sınıflamaya göre, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında, Temmuz 2006 ile Nisan 2013 yılları arasında, akciğer adenokarsinomu tanısı almış olan 203 rezeksiyon vakası ve akciğer adenokarsinomu metastazı tanısı almış olan 48 metastazektomi vakası yeni sınıflamaya göre tekrar değerlendirerek incelenmiştir. Çalışmamızda akciğer adenokarsinomlarında immünhistokimyasal olarak TTF-1 ve Napsin-A ile kanser patogenezi üzerine etkisi olan IGFR-1 ekspresyonu ile EML4-ALK translokasyonunun sıklığı araştırılmıştır. Çalışmamızda histolojik olarak rezeksiyon vakalarında en sık olarak asiner patern, metastaz vakalarında ise, en sık olarak solid baskın patern izlenmiştir. TTF-1 ve Napsin-A, daha iyi diferansiye paternler olan asiner, papiller ve lepidik paternlerde, daha az diferansiye paternler olan solid ve müsinöz paternlere göre daha sık olarak pozitif saptanmıştır (sırasıyla p=0,036 ve p=0,005). TTF-1 ve Napsin-A kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık boyanma göstermektedir (sırasıyla p=0,005 ve p=0,000). Tümör çapı büyüdükçe TTF-1 ve Napsin-A ile boyanma oranı azalmaktadır. (sırasıyla p=0,042 ve p=0,013). Lenf nodu tutulum seviyesi yükseldikçe Napsin-A boyanma sıklığı artmaktadır. (p=0,018). Metastaz vakalarında sigara içen hastalar, sigara içmeyen hastalara göre daha fazla oranda Napsin-A pozitifliği göstermektedir (p=0,009). IGFR-1 pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha sık olarak orta ve az diferansiye paternlerde izlenmektedir Çalışmamızda akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK translokasyonu oranı %3,8 olarak bulunmuştur. Translokasyonun bulunduğu vakaların klinik özelliklerine baktığımızda, solid baskın paternde EML4-ALK translokasyonu, asiner paterne göre daha sık olarak izlenmektedir. Ayrıca EML4-ALK pozitif vakalar EML4-ALK negatif vakalara göre daha büyük çapa sahip olarak saptanmıştır (p=0,037). Sonuç olarak EML-ALK translokasyonunun hastaların mevcut hedef tedaviden yararlanmalarını sağlamak için mutlaka araştırılması gerekmektedir. Hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin bu translokasyon ile ilişkisinin gösterilmesi vaka seçiminde yol gösterici olabilecektir. Napsin-A?nın TTF-1?e üstünlüğü yoktur (p=0,000). Hastaların yaşam sürelerine ait klinik bilgiler eşliğinde yapılacak ek bir çalışma IGFR-1?in prognoz üzerine etkisini araştırmak açısından daha etkili sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.
Mide adenokarsinomlarının tanısında asprosin ve C-erbB-2 düzeyleri arasındaki korelasyonun araştırılması
Son yıllarda, gelişmiş ülkelerde, mide kanseri insidansı azalmış olsa da, hala tüm dünyada en sık görülen malignitelerden biridir. Erkeklerde 17, 1/100.000 ve kadınlarda 7, 9/100.000 insidansında görülmektedir. Asprosin glikoz metabolizması üzerinde etkili olan ve beyaz yağ dokusunda salınan yeni saptanan bir adipokindir. İnsan epidermal büyüme faktörü reseptörü-2 (HER2(C-erbB-2)) geni HER ailesinin üyesi olup protoonkogendir. Mide adenokarsinomunda yapılan çoğu çalışmada c-erbB-2 aşırı ekspresyonu negatif prognostik faktör olarak saptanmaktadır. Özellikle ileri mide kanserlerinde hedefe yönelik tedavi imkânı tanıdığı için prognoz üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Kanserde güvenilir biyobelirteçler ve terapotik hedeflerin belirlenmesi ve değerlendirilmesi oldukça önemlidir. Bu çalışma ile mide kanseri tanısı alan hastaların dokularında Asprosin ve C-erbB-2 düzeyleri arasındaki korelasyon ile tanı ve derecelendirilmesindeki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Mide adenokarsinomlarında, asprosin ve c-erbB-2 immünreaktivitelerinde değişikliğin araştırılarak gelecekte daha ayrıntılı çalışmalar ile mide adenokarsinomlarının erken tanısı ve evrelemesinde rol oynayabileceğini düşünmekteyiz. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden rastgele seçilen 60 mide adenokarsinomu (20 grade I, 20 grade II, 20 grade III) ve 20 normal mide mukozası örneği alındı. Toplam 4 grupta asprosin ve c-erbB-2 immünohistokimyasal olarak boyanıp düzeyleri incelendi. Yaptığımız çalışmada mide adenokarsinomlarında asprosin ile cerbB2 immünreaktivitesi arasında ise negatif bir korelasyon olduğu ve bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlendi. Anahtar kelimeler: Mide Adenokarsinom, Asprosin, C-erbB-2
Adverse action assessment of immune checkpoint inhibitor treatment in PD1 expressed non small cell lung cancer patients
There is a statistically significant between Chemotherapy mean and Immunotherapy mean especially in WBC of CBC test, urea of RFT test, and PD1 test. Lung tumor is the leading cause of tumors in global deaths, with non-small cell lung tumor accounting for roughly eighty percent of cases and having a poor prognosis. PD-1 and cytotoxic T lymphocyte-related protein four are two examples of typical co-inhibitory molecules that inhibit the immune response. Cancer cells overexpress the immunosuppressive surface ligand PD-L1, which binds to T cell molecules and inhibits T cell function. Immune checkpoint inhibitors have become more popular in cancer immunotherapy in recent years. The determination of the coefficient reflects that 14% of the HBA1C variation was determined by dose, with the remaining variation reverting to other factors influencing HBA1C. The regression coefficient for dose is 0.158, meaning one unit increase for dose will raise glucose by 0.158 via retention or current cycle. Determining the coefficient reproduces that 39% of glucose variation is determined by both cycle and dose, with the remaining variation back to other factors touching glucose. The regression coefficient for dose is 0.008, meaning one unit increase for dose will increase HBA1C by 0.008. There is no statistically significant difference in the mean of immunotherapy and chemotherapy of Thyroid function tests such as T3, T4 and TSH. Results of subgroup analysis categorized based on drugs and antibodies used to evaluate immune checkpoint inhibitors, There is no statistically significant difference between the mean of immunotherapy and chemotherapy for the electrolyte, Na, K and Cl. Finally, other tests such as glucose, HBA1C, ACE and insulin, mean immunotherapy and Chemotherapy for glucose, HBA1C, ACE and insulin serum were not statistically different. Our results suggest that suppression of PD-1 proteins is an important step in the destruction of lung cancer cells.
Endometrial hiperplazi ve erken evre endometrium kanserinde asprosin immünreaktivitesinin araştırılması
ÖZET Endometrium kanseri, belirli bir tarama testi olmamasına rağmen gelişmiş ülkelerde en sık tespit edilen jinekolojik kanser türüdür. Endometrium kanserinin büyük çoğunluğu erken evrede tespit edilebilmesine rağmen geç tespit edilen vakalarda ileri evre olması önemli mortalite nedenidir. Çalışmamızda endometriyal hierplazi ile Grade I endometrial adenokarsinomada asprosin immunreaktivitesi araştırıldı. Çalışmamızda proliferatif endometrium (n=20), basit atipisiz endometrial hiperplazi (n=20), basit atipili endometrial hiperplazi (n=20), kompleks atipisiz endometrial hiperplazi (n=20), kompleks atipili endometrial hiperplazi (n=20) ve Grade I endometrial adenokarsinoma (n=20) tanısı alan hastalara ait endometrium örnekleri (biyopsi ve rezeksiyonları) asprosin İmmünreaktivitesi için yapılan immünohistokimyasal boyamanın ışık mikroskobu altında değerlendirildi. Proliferatif endometrium grubu ile karşılaştırıldığında Asprosin İmmünreaktivitesi Basit atipisiz endometrial hiperplazi (p=0,662), Basit atipili endometrial hiperplazi (p=0,987), Kompleks atipisiz endometrial hiperplazi (p=0,834) ve Kompleks atipili endometrial hiperplazi (p=0,997) gruplarında benzer şekilde izlenmekte olup gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi. Proliferatif endometrium grubu ile karşılaştırıldığında Asprosin İmmünreaktivitesinin Grade I endometrial adenokarsinomada (p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmış olduğu gözlendi. Sonuç olarak Grade I endometrial adenokarsinomada asprosin immune reaktivitesi istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde artmaktadır. Anahtar Kelimeler: asprosin, endometriyal hiperplazi, endometrium adenokarsinom
Normal endometrium, atipik endometrial hiperplazi ve endometrial adenokarsinomlarda PINCH, PAX-2 ve PTEN ekspresyonları ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Endometrium kanserleri kadın genital sisteminin en sık görülen kanserleridir ve % 80'den fazlasını endometrioid tip adenokarsinomlar oluşturur. Bu tümörlerin endometrial hiperplazi zemininden geliştiği kabul edilmektedir. Prekanseröz odakların sıklıkla invaziv kansere eşlik ediyor olması ya da tek başına saptandıklarında dahi oldukça hızlı progresyon göstermesi araştırıcıları erken tanı açısından normal endometriumdan karsinoma geçiş sekansında oluşan moleküler değişiklikleri bulmaya itmiştir. Bu nedenle immunhistokimyasal belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2011 yılları arasında tanı almış 27 proliferatif endometrium, 24 kompleks atipili hiperplazi, 10 kompleks atipisiz hiperplazi, 30 basit atipisiz hiperplazi, 89 endometrioid tip endometrial adenokarsinom olguları alınmıştır. Bu olgulara immünohistokimyasal yöntem ile PTEN, PAX2 ve PINCH antikorlarıuygulanmıştır. İmmunhistokimya boyama sonucunda normalden malignite yönünde ilerleyişte PTEN ve PAX2 boyanma yaygınlığı ve şiddetinde, istatiksel olarak anlamlı, belirgin bir azalma saptanmıştır. PINCH ekspresyonunda ise normalden malignite yönünde ilerleyişte belirgin bir artış saptanmış olup bulgular PAX2 ve PTEN ile ters korelasyon göstermektedir. Endometrioid adenokarsinom olgularında PTEN, PAX2 ve PINCH ekspresyonu ile bilinen histopatolojik prognostik parametreler ile karşılaştırıldığında; histopatolojik grade, anjiolenfatik invazyon, lenf nodu metastazı, evre, myometrial invazyon ve korpus serviks sınırı tutulumu arasında ilişki saptanmamıştır.Sonuç olarak PTEN, PAX2 ve PINCH'in endometrial karsinogenezinde rol oynadıkları düşünülmektedir. Ancak bu belirleyicilerin prognostik önemini belirlemek için uzun süreli takibi bulunan geniş serilerde, çalışmaların yapılmasının uygun olduğu düşünülmektedir.
Kolon adenokarsinomlarında asprosin, meteorin like-protein ve irisin immünreaktivitelerinin araştırılması
Kolorektal kanserler dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur ve kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenidir. Kolorektal kanserlerin %98'inin patolojik alt tipi adenokarsinomdur. Kanser hücreleri ortamdaki oksijen varlığından bağımsız olarak aeorobik glikoliz ile enerji elde etmektedirler. Yakın zamanda asprosin, meteorin like-protein (METRNL) ve irisin adında glukoz metabolizması üzerine etkili hormonlar keşfedilmiştir. Bu çalışmada kolon adenokarsinomlarında asprosin, METRNL ve irisin immünreaktivitesinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden rastgele seçilen 60 kolon adenokarsinomu (20 grade I, 20 grade II, 20 grade III) ve 20 normal kolon mukozası örneği alındı. Toplam 4 gurupta asprosin, METRNL, irisin immünohistokimyasal olarak boyanıp düzeyleri incelenmiştir. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomlarında irisin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomları ile karşılaştırıldığında ise Grade III kolon adenokarsinomunda irisin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanmıştır. Grade I ve Grade II kolon adenokarsinomlarında asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade III kolon adenokarsinomunda asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. Grade I kolon adenokarsinomunda METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik gözlenmezken, Grade II kolon adenokarsinomlarında METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlenmiştir. Grade III kolon adenokarsinomunda METRNL immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada kolon adenokarsinomlarında irisin, asprosin, METRNL immünreaktivitelerinde değişikliğin gözlenmesi nedeniyle gelecekte daha ayrıntılı çalışmalar ile kolon adenokarsinomlarının erken tanısı ve gradelenmesinde rol oynayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: asprosin, irisin, metrnl, kolon adenokarsinom
Kolon adenokarsinomlarında kras mutasyonu görülme sıklığı ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi
Gastrointestinal sistemin en yaygın malignitesi olan kolon kanserleri mortalite ve morbiditenin ana nedenlerinden biridir. Kolorektal kanser tedavisinde en son varılan nokta EGFR hedefli ajanların kullanılmasıdır. Tedaviye ilişkin kararlarda RAS mutasyon durumu dikkate değer bir role sahiptir. Kanserlerdeki RAS mutasyonlarının %90'ı KRAS geninde ortaya çıkar. KRAS mutasyonlarının çoğu kodon 12, 13, 59 ve 61'de tanımlanmıştır. KRAS geninin 12. ve 13. kodonunda mutasyon olması durumunda EGFR'yi hedefleyen ajanların tedavisine yanıt vermedikleri, KRAS geni wild tip olanların ise tedaviye uygun adaylar olduğu bilinmektedir. Kolorektal kanserlerin %30-40'ında KRAS gen mutasyonu izlediğinden tedaviye başlamadan önce mutasyon taraması önemlidir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden seçilen 60 adet lenf nodu metastazlı ve 60 adet lenf nodu metastazı olmayan toplam 120 adet orta derecede diferansiye kolon adenokarsinomu örneği alınmıştır. Çalışmamızda lenf nodu metastazı olmayan olgularda %35 (21/60), lenf nodu metastazlı olgularda %40 (24/60) olmak üzere tüm olgularda %37.5 (45/120) oranında KRAS mutasyonu olduğu görüldü. KRAS mutasyon oranı lenf nodu metastazlı olgularda lenf nodu metastazı olmayan olgulara göre daha yüksek görülmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Tüm olguların %33.3'ünde kodon 12'de, %4.1'inde kodon 13'de, lenf nodu metastazı olmayan olguların %30'ü kodon 12'de, %5'i kodon 13'de, lenf nodu metastazlı olguların %36.6'sı kodon 12'de, %3.3'ü kodon 13'de KRAS mutasyonu izlendi. KRAS kodon 12 ve kodon 13 mutasyon dağılımı bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). KRAS kodon 61'de ise mutasyona rastlanmadı. KRAS mutasyonu ile yaş, cinsiyet, tümör çapı ve tümör lokalizasyonu arasında anlamlı korelasyon görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak; çalışmamızda orta derece diferansiye kolon adenokarsinomlarında %33.3'ünde kodon 12'de ve %4.1'inde kodon 13'de olmak üzere %37.5 oranında KRAS mutasyonu izlendi. KRAS kodon 61'de mutasyona rastlanmadı. KRAS mutasyonu ile lenf nodu metastazı arasında anlamlı korelasyon bulunmadı.
Prostat adenokarsinomlarının tanısında ve derecelendirilmesinde BCL2 ve IMP3 salınımının değeri
Prostat kanseri günümüzde erkeklerde en sık rastlanılan kanserdir. Bunlar içerisinde en sık görülen asiner adenokarsinomdur. Bu çalışmanın amacı; benign prostat hiperplazisi (BPH) ve prostat adenokarsinomlarında (PCA), IMP3 ve Bcl-2'nin salınımını araştırmak ve bu iki belirtecin klinikopatolojik parametrelerle olan ilişkisiyle birlikte tanısal değerini tespit etmektir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden 75 prostat adenokarsinomu ve 25 benign prostat hiperplazisi örneği çalışmaya alındı. Bu örneklere immünohistokimyasal olarak IMP3 ve Bcl-2 belirleyicileri uygulanarak tümörün diferansiasyon derecesi arasındaki farklılıklar ve ayırıcı tanıdaki yerleri incelendi. IMP3 ile benign prostat hiperplazisi olgularının %100'ünde, adenokarsinom olgularının ise %69,3'ünde pozitiflik görüldü. Bcl-2 pozitifliği benign prostat hiperplazisi olgularının %68'inde gözlenirken adenokarsinom olgularında hiç boyanma görülmedi. Ayrıca bazal epitelyal hücrelerde Bcl-2 boyanması izlendi. BPH ve PCA olguları arasında IMP3 ve Bcl-2'nin boyanma yaygınlığı ve şiddeti açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p<0,05). Ayrıca IMP3 yaygınlığı ve şiddeti ile diferansiasyon dereceleri arasında anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak; IMP3 ve Bcl-2 belirleyicilerinin, benign prostat hiperplazisi ve prostat adenokarsinomu ayrımında faydalı olduğu, özellikle Bcl-2'nin bazal hücre belirteci olarak da BPH ve PCA ayrımında faydalı olabileceği görüldü.
Basit endometrial hiperplaziden endometrium kanserine doğru gelişen süreçte TRPM iyon kanallarının rolü
Tüm dünyada endometrium kanserleri en sık görülen jinekoljik kanser türüdür. Her yıl dünya çapında 287.100 kadın bu hastalığın tanısını almaktadır. Endometrium kanseri kadınlar arasındaki kanserlerde dördüncü sırada, kanser nedenli ölümlerde sekizinci sıradadır. Endometrium kanserinin gelişiminde endometrial hiperplaziler bilinen tek doğrudan sebeptir. Artmış proliferasyon sonucu malign hücrelerin transformasyonu, bozuk farklılaşma, ölüm yeteneğinin bozulması anormal doku gelişiminin temel sebebidir. Bunun sonucunda kontrolsüz yayılım ve invazyon ortaya çıkabilmektedir. Transformasyon sıklıkla iyon kanal ekspresyonundaki değişimlerle gerçekleşe bilmektedir. Plazma membranında yeralan iyon kanalları hücresel elektrogenez ve elektrik iletiminden sorumludur. Bu kanallar apoptoz, proliferasyon ve farklılaşma gibi doku homeostazının korunması için gerekli olan tüm temel hücre davranışlarının yerine getirilmesinde görev almaktadırlar. İyon kanallarının bu kritik süreçlere katkısında birkaç ana mekanizma vardır. Bunlar membran potansiyelinin korunması, hücre volümünün düzenlenmesi ve temel sinyal iletimini sağlayan iyonların girişidir. Sonuç, hücresel cevapların anormal progresyonudur. Kanserin ortaya çıkmasını ve ilerlemesini düzenleyen farklı ekspresyon ve iyon kanalı aktiviteleri önerilmesine rağmen, endometrium kanseri hücrelerinde, iyon kanalı bağımlı mekanizmaları incelemek oldukça kıymetli olacaktır. Çalışmamıza kliniğimizde son 10 yılda tanı alan atipili endometrial hiperplaziden , atipisiz endometrial hiperplaziden, grade 1 endometrium adeno kanser(ca) den, grade 2 endometrium adeno ca dan, grade 3 endometrium adeno ca dan ve kontrol grubundan 20 şer hastanın FRC (fraksiyone küretaj) materyalleri Patoloji Arşivinden seçilerek çalışılmıştır. Bu dokulardan TRPM2 ve TRPM7 immunohistokimyasal olarak ekspresyonları ve gerçek zamanlı Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile TRPM2, TRPM7'nin mRNAekspresyonları çalışılmıştır. Endometrium kanseri oluşumunda TRPM iyon kanallarının etkileri incelenmiş, özellikle TRPM2 ve TRPM7'nin terapotik bir hedef olup olamayacağının belirlenmesi yönünde yol gösterici bir özelliği olduğu gibi, sonuçlarımız da bu iyon kanallarının endometrium kanseri tedavisinde yeni hedef genler olabileceğini ve böylece daha sonraki bir aşamada in vivo koşullarda bu proteinler hedeflenerek deneysel anlamda endometrium kanseri tedavi yöntemlerinin denenebilmesine olanak sağlayacağını düşünüyoruz. Sonuç olarak endometrial hiperplaziden endometrium adenokarsinoma geçişte TRPM7 mRNA ve TRPM2 mRNA anlamlı olarak düştü. TRPM7 endometrium adenokarsinomunda immünohistokimyasal olarak ta düşerken TRPM2 de immünohistokimyasal bir değişiklik izlenmedi. TRPM7 ve TRPM2 iyon kanalları farklı kanser türlerinde farklı davranmaktadır. Anahtar Kelimeler: Endometrial hiperplazi, endometrium adenokanser, TRPM2, TRPM7
Kolon adenokarsinom olgularında mikrosatellit instabilitenin klinikopatolojik veriler ile karşılaştırılması
Kolorektal kanserler her iki cinsiyette görülme sıklığı açısından üçüncü sırada, kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Kolorektal kanserlerin %12- 15'i mikrosatellit instabilite (MSI) yolağından gelişir ve %2-5'i herediter geçişli tümörlerdir. Bu yol MLH-1, PMS-2 ve MSH-6, MSH-2 gibi DNA hatalı eşleşme tamir genlerinin üretimini kapsar. Çalışmamızda, 2014-2016 yılları arasında KTÜ Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış, takip ve tedavi protokolleri bilinen, karsinom nedeniyle kalın barsak rezeksiyonu yapılan toplam 116 olguda klinikopatolojik özelliklerin dağılımını ve kolorektal karsinogenezde mikrosatellit instabilite yolağında yer alan DNA tamir genlerinden MLH-1, PMS-2, MSH-2 ve MSH-6'nın immünhistokimyasal olarak boyanmasının klinikopatolojik parametreler ile arasındaki ilişkisini araştırdık. Tüm olgular retrospektif olarak taranarak yaş, cinsiyet, tümör çapı, histolojik greyd, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, uzak metastaz, lokalizasyon, tümör sınırları, kirli nekroz, tümör infiltre eden lenfositler, Crohn-benzeri lenfositik yanıt, müsinöz ve medüller diferansiasyon, tümöral tomurcuklanma, klinik evre, patolojik tümör evresi ve lenf nodu metastazı açısından değerlendirildi. Ayrıca tüm olgulardan hazırlanan tümör bloklarına immünhistokimyasal olarak uygulanan MLH-1, PMS-2, MSH-2 ve MSH-6 antikorları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda MMR protein ekspresyonu kaybı ile sağ kolon lokalizasyonu, büyük tümör çapı, ekspansif sınırlar, yüksek greyd tümör histolojisi, tümör infiltre eden lenfosit varlığı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Genellikle mikrosatellit instabilite içeren tümörlerdeki klinikopatolojik özellikler ile immünhistokimyasal belirleyiciler arasında anlamlı ilişki görülmüştür. Bu bulgu MSI açısından kuvvetli şüphe doğurmuştur. Ancak bulgularımız moleküler çalışmalar ile desteklenmelidir.
Kolon adenokarsinomlarında STAT3, BCL-XL VE MMP-2 P proteinlerinin salınımının tanısal değeri ve prognostik faktörler ile ilişkisi
Kolon adenokarsinomları gastrointestinal sistemin en yaygın malignitesi olupkolorektal malignitelerin %98?ini oluşturmaktadır. Prognozda önemli olan birçok faktör tanımlanmıştır. Tümörün histolojik evresi ve derecesi, lenf düğümü metastazı, DNA ploidisi prognostik faktörler arasında sayılabilir.Çalışmamızda kolon adenokarsinomlarında STAT3, Bcl-xL ve MMP-2?nin salınımı ve bunların prognostik faktörlerle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya Anabilim Dalımız arşivinden rastgele seçilen 45 kolon adenokarsinomu(15 iyi diferansiye, 15 orta derecede diferansiye, 15 az diferansiye)ve 15 normal kolon mukozası örneği alındı. Kesitlere immünohistokimyasal olarak STAT3, Bcl-xL ve MMP-2 uygulanarak tümörün diferansiasyon derecesi arasındaki farklılıklar ile prognostik faktörler arasındaki ilişki araştırıldı. STAT3 boyanma şiddeti ve yaygınlığı normal mukoza ve karsinom grubu arasında anlamlı farklılık gösterirken (p<0.05) Bcl- xL?de farklılık bulunmadı (p>0,05).STAT3 yaygınlığı ile diferansiasyon dereceleri arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05).STAT3 yaygınlığı ve şiddeti ile tümör çapı ve lenf düğümü metastazı arasında farklılık bulunmadı (p>0.05). Bcl-xL yaygınlık ve şiddeti ile tümörün diferansiasyonu, lenf düğümü metastazı ve tümör çapı arasındaki ilişki anlamsızdı (p>0.05). MMP-2 şiddeti normal mukoza ile karsinom grubu arasında ve karsinomun diferansiasyon dereceleri arasında anlamlı farklılık gösterdi(p<0.05). MMP-2 yaygınlığı ile tümör çapı arasında ters korelasyon bulundu(r=-0,318). Sonuç olarak; STAT3 salınımı normal mukoza ile karsinom grubu arasında ve karsinomların diferansiasyon derecelerinde farklılık gösterirken aynı ilişki Bcl-xL?de görülmedi. MMP-2 yaygınlığında normal mukoza ile karsinom grubu arasında ve karsinomun diferansiasyon dereceleri arasında farklılık görülmezken şiddet yönünden anlamlı farklılıklar görüldü. Her üç belirteç ile lenf düğümü metastazı ve tümör çapı ilişkisinde sadece MMP-2 yaygınlığı ile tümör çapı arasında ters bir korelasyon izlenmiş olup diğer belirteçlerde anlamlı bir fark bulunmadı. Anahtar Kelimeler: Kolon adenokarsinom, STAT3, Bcl-xL, MMP-2, prognostik faktör
Kolorektal karsinomlarda HIF-1 ALFA, CXCR4 ve CA9 immünhistokimyasal belirteçlerinin prognostik önemi
Kolorektal karsinomlar, dünyada ve ülkemizde sık görülen, her iki cins için de yüksek mortalite ve morbidite nedeni olan tümörlerdir.Günümüzde altın standart prognostik parametre TNM evrelemesidir. Ancak aynı evredeki hastaların farklı klinik gidiş göstermeleri yeni prognostik parametreler araştırmayı gerekli kılmaktadır.Bu çalışmada, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan ve Onkoloji Anabilim Dalı'nda takipli, 186 kolorektal karsinoma ait rezeksiyon materyali incelenmiştir. Amacımız, bu tümörlerde, immünhistokimyasal olarak HIF-1?, CXCR4 ve CA9 ekspresyonlarını belirlemek, bu ekspresyonların hastaların klinik özellikleri (yaş, cinsiyet), tümörün yerleştiği barsak segmenti, tümör çapı, tümörün makroskopik büyüme paterni, histolojik tipi, tümör grade'i, anjiolenfatik invazyon varlığı, TNM evresi, karaciğer metastazı, takipte lokal nüks gelişimi ve hastaların sağ kalımı ile ilişkilerini inceleyerek, prognostik önemlerini araştırmaktır.Vakaların %94'ünde nükleer HIF-1? ekspresyonu, %89'unda sitoplazmik CXCR4 ekspresyonu ve %15,6'sında ise membranöz CA9 ekspresyonu görülmüştür. Her 3 belirtecin immünhistokimyasal ekspresyonu ile T, N, M kategorileri, anjiolenfatik invazyon, evre ve sağ kalım gibi majör prognostik parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. CXCR4 ekspresyonunun grade 1-2 tümörlerde, grade 3 tümörlerden daha yüksek olduğu bulunmuş (p<0,05), HIF-1? ve CA9 ekspresyonu ile tümör grade'i arasında ilişki bulunmamıştır.Sonuç olarak, bu üç belirtecin prognostik öneminin sınırlı olduğu ve rol aldıkları biyokimyasal basamakların öngördüğünün aksine kötü prognostik belirteç olmadıkları görülmüştür.Literatürdeki çelişkili sonuçların aydınlanması ve bu belirteçlerin tedavideki rollerinin belirlenebilmesi için, standardize teknik yöntemlerin kullanılacağı geniş serilerde yapılacak araştırmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Kolorektal adenokarsinomlarda prognostik belirteçler, HIF-1?, CXCR4, CA9
Reaktif mezotel hiperplazisi, malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomu ayırıcı tanısında GLUT-1 ve KOC'un yeri
Malign mezotelyoma, başta plevra olmak üzere serozal yüzeyleri döşeyen mezotel hücrelerinden gelişen, oldukça kötü seyirli primer malign tümördür. Malign mezotelyomanın çok çeşitli histolojik paternler gösterebilmesi ve sitomorfolojik özelliklerinin oldukça geniş olması nedeniyle, akciğer adenokarsinomları ve bazen benign mezotelyal proliferasyonlar ile ayırıcı tanı problemleri yaşanmaktadır. İmmünohistokimyasal inceleme bu ayrım için en yardımcı yöntemdir. Çalışmamızda reaktif mezotel hiperplazisi, malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomu ayırıcı tanısında glikoz taşıyıcı izoform-1 (GLUT-1) ve K homolog zincir içeren protein (KOC) belirleyicilerinin taşıdığı değeri belirlemeyi amaçladık.Çalışmamız için Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı arşivinden 30 malign mezotelyoma, 30 akciğer adenokarsinomu ve 30 reaktif mezotel hiperplazisi örneği seçildi. Bu örneklere immünohistokimyasal olarak GLUT-1 ve KOC belirleyicileri uygulanarak ayırıcı tanıdaki yerleri incelendi.GLUT-1 ile malign mezotelyoma olgularının % 80'inin, adenokarsinom olgularının % 83.3'ünün ve reaktif mezotel hiperplazisi olgularının % 6.6'sının pozitiflik gösterdiği saptandı. KOC pozitifliği ise malign mezotelyoma olgularının% 83.3'ünde, akciğer adenokarsinomu olgularının % 76.6'sında ve reaktif mezotel hiperplazisi olgularının % 46.6'sında bulundu.GLUT-1'in boyanma yaygınlığı ve şiddeti açısından, malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomu olguları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamazken, bu grupların reaktif mezotel hiperplazisi olgularıyla karşılaştırılmasındafarkın anlamlı olduğu görüldü. Aynı şekilde bu üç grup arasında KOC'un boyanma yaygınlığı ve şiddetikarşılaştırıldığında GLUT-1 ile benzer sonuçlar bulundu.Sonuç olarak; GLUT-1 ve KOC belirleyicilerinin, malign mezotelyoma ile akciğer adenokarsinomu ayrımında faydalı olmadığı, ancak reaktif mezotel hiperplazisinden, malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomunun ayrımında büyük yarar sağlayabileceği kanısına varıldı.