Administrative law
126 theses under this subject heading
6413 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu kapsamında disiplin hukuku ilkelerinin incelenmesi
Bu çalışmanın amaçları; pozitif düzenlemeler, içtihat ve doktrin tarafından ortaya konulan disiplin hukuku ilkelerini derleyip incelemek, bu ilkelerin uygulanması açısından farklı görüşleri ortaya koymak, ilkelerin birbirleri ile olan etkileşimini bütüncül bir bakış açısıyla ele almak, 6413 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu kapsamındaki görünürlüklerini ve eksikliklerini benzer disiplin mevzuatı ile yapılan karşılaştırmalarla tespit etmek ve tespit edilen eksikliklere çözüm önerileri getirmektir. Tespit edilen ilkeler esas ve usule göre tasnif edilerek kanun koyucu, yargı organları ve idareye yönelik olarak incelenmiş ve disiplin soruşturmasının öncesinde, soruşturma esnasında ve sonrasında etkili oluşlarına göre de sınıflandırılmışlardır. Bu kapsamda özellikle 2013 öncesi döneme kıyasla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uyum açısından sağlanan ilerlemeler dikkat çekici olmakla beraber, başta kanunilik, ceza muhakemesi ile disiplin soruşturmasının bağımsızlığı ilkeleri ve disiplin amirlerinin kıyas yetkisini kullanımı kapsamında Kanun'da yapılacak değişikliklerle askerî disiplin hukukunun hukuk devleti idealine daha da yaklaştırılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu alanda daha önce yapılan diğer çalışmalardan farklı olarak, geçirdiği değişikliklerle adeta yaşayan bir kanun olan 6413 sayılı Kanun'un son hali ile Anayasa Mahkemesi ve Danıştay'ın benzer disiplin mevzuatına dair son içtihatları ışığında değerlendirmeler yapma fırsatı bulunmuştur.
İdari yargı kararları bağlamında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması
TAHANCI, Fatih. İdari Yargı Kararları Bağlamında Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2024. Devlet, bireylerin adalet ve güvenlik kaygıları sonucunda insanoğlunun ihtiyaçları ile ortaya çıkmıştır. Devlet adını verdiğimiz bu yapının içerisinde insanlar birtakım ilke ve kurallar çerçevesinde istihdam edilmektedir. Güvenlik ve adalet ihtiyacı ile ortaya çıkan bu yapının içerisinde görev alacak olan kişilerin istihdam edilmeleri sürecinin de titizlikle yürütülmesi gerekmektedir. Modern devletin günümüzdeki halinin vücut bulmasıyla birlikte kişilerin göreve atanma sürecinde son halka niteliğinde bulunan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması müessesesi ortaya çıkmıştır. Geçmişten günümüze Türk idare hukuku incelendiğinde güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının geçmişinin Yıldız jurnallerine kadar uzandığı görülmektedir. 1994 yılına dek kanuni dayanağı bulunmayan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması süreci yönetmelikler çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. 1994 yılında çıkartılan 4045 sayılı Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli ile Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile kanuni zemin oluşturulmuştur. Ancak 2020 yılına gelindiğinde Anayasa Mahkemesi'nin hem 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hem de 4045 sayılı kanun nezdinde ortaya koyduğu iptal kararları neticesinde kanun koyucu müstakil bir kanun yapmak zorunda kalmıştır. 2021 yılında 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu'nun yasalaşmasıyla kamu personel rejiminde yeni bir düzen ortaya konmuştur. 2022 yılında da Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yapılmasına Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiştir. 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu öncesinde müstakil bir kanun bulunmamaktaydı. Böyle bir kanun bulunmadığı için uygulamadaki birçok boşluk yargı kararları ile doldurulmaya çalışılmıştır. İdare hukuku ile ceza hukuku alanındaki yeni uygulamalar, kanun değişiklikleri ve öğretideki farklılıklar süreç içerisinde yargı kararlarına da yansımış benzer konularda farklı kararların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çalışmada Türk idare hukuku içerisinde güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının tarihsel gelişimi üzerinde durulmuş sonra sırasıyla temel kavramlar güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak kişiler, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını yapacak yetkili kişi ve kurumlar, görev ve yetkilileri, izlenecek süreç yeni kanun ve yönetmelik çerçevesinde anlatılmıştır. Son bölümde ise güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması alanındaki temel tartışma konuları idari yargı kararları bağlamında anlatılmıştır. Anahtar Kelimeler: Güvenlik Soruşturması, Arşiv Araştırması, Kamu Personeli, Devlet Memuru, Kişi Güvenlik Belgesi
Hukuki boyutuyla slot uygulamaları
Uçuş teknolojilerinin ve havacılık sektörünün gelişmesiyle birlikte sivil hava taşımacılığı tüm dünyada süratle kullanılmaya başlanmıştır. Dünya çapında yükselen trend, havaalanı iniş-kalkışlarının ve trafik hizmetlerinin hızla yoğunlaşmasına neden olmuştur. Bu yoğunlaşmaya binaen, uçuş hizmetlerine ilişkin artan ihtiyaçların tüm aktörler göz önünde bulundurularak adilane yöntemlerle giderilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu sebeple havaalanlarındaki kapasite yoğunluğunu düzenlemek ve havayolu işletmelerinin yoğun trafiğe sahip havaalanları altyapısından adil bir biçimde yararlanabilmesi sağlamak amacıyla yeni bir sistem oluşturulması düşünülmüştür. Slot uygulamaları adı verilen sistem, yoğun havaalanlarından ortak kurallar çerçevesinde iniş ve kalkış yapabilmesi için gerekli olan izni tanımlamaktadır. Bu uygulama kapsamında, trafiği yoğun havaalanları için küresel, bölgesel, ticari iş birliği ve yerel hukuk düzenlemeleri temelinde; rekabetin korunduğu, şeffaf ve erişilebilir bir piyasa oluşturulmak istenmiştir. Ülkemizde de benzer bir eğilimle, yoğun havalimanları için slot rejimi öngörülmüş ve bazı hukuki düzenlemeler yapılmıştır. Bu çalışmada; slot uygulamalarına ilişkin kavramlardan, uluslararası iş birliği çerçevesinde gelişen uygulama prensiplerinden, slot uygulamalarının evrensel, bölgesel, yerel düzenlemelerinden bahsedilerek, mevcut slot uygulamaları ortaya koyulacak ve ülkemizdeki işleyiş mukayeseli bir biçimde değerlendirilmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Hava Hukuku, İdare Hukuku, Slot, Slot Koordinasyonu, Slot Tahsisi, Sivil Havacılık Hukuku.
İdarenin yargı dışı denetim yollarının etkinliği
Hukuk devleti ilkesi, idarenin hukuka aykırı hareket etmesini önlemek maksadıyla denetim faaliyetinin varlığını zorunlu görmektedir. İdarenin denetlenmesi mecburiyeti idari işlemlerin hukuka uygunluk karinesinden yararlanmasına engel olmaz. Bu sebeple hukuka uygunluk karinesinden yararlanan ve icrai işlem gerçekleştirme yetkisine sahip olan idarenin gerçekleştireceği eylem ve işlemlerin denetlenmesi hukuken zorunludur. Söz konusu denetimin esası yargılamaya dayansa da günümüzde yargı dışı denetim yolları kendi varlıklarını göstermekte ve önemini artırmaktadır. Ancak yargı dışı denetim yolları kural olarak kararlarında bağlayıcılık taşımasa da yargısal denetime kıyasla cazip imkânlar sunmaktadır. Bu nedenle başta Batı hukuk sistemlerinde ombudsmanlık kurumu ve benzer insan hakları kurumları etkinliklerini pekiştirmektedir. Bu gelişmeler karşısında Türkiye, yargı dışı denetim yolları arasında yer alan idari ve siyasi denetimlerde işlevsel açıdan katkılara sahipken ulusal düzeyde insan hakları kurumlarının oluşturulmasında geç kalmıştır. Özellikle son on yılda ülkemizde yeni insan hakları kurumları kurulmuş olmasına rağmen söz konusu kurumların yapısal ve işlevsel açıdan bazı eksiklikleri bulunmaktadır. Bu çalışma idarenin yargısal ve yargı dışı yollarla denetim farkları kapsamında yargı dışı denetim yollarının (özellikle kurulan yeni insan hakları kurumlarının) yapısal ve işlevsel etkinliklerini konu edinmektedir.
Türk idare hukuku kapsamında taşınır kültür varlıkları üzerindeki mülkiyet hakkı
Kültür varlıkları, geçmişten bizlere kalan ve gelecek kuşaklara aktarılması gereken kültürel değerler bütününün eşyalar üzerindeki yansımasıdır. Bu nedenle çok iyi korunmalıdır. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na göre kültür varlıkları "devlet malı niteliğindedir". Dolayısıyla kural olarak devlet malı olmaları nedeniyle kamu mülkiyeti rejimine tabi olduğu değerlendirilmiştir. Ancak Türk İdare Hukuku açısından bazı hallerde özel mülkiyete konu olabileceği görülmektedir. Özellikle taşınabilir nitelikleri gereği hareket kabiliyeti olan, mülkiyet devri taşınmaz kültür varlıklarına göre daha geniş olan taşınır kültür varlıklarının kamu mülkiyetinde mi yoksa özel hukuka tabi mülkiyet rejiminde mi korunması gerektiği öğretide tartışılmıştır. İşbu tezde, yasal düzenlemeler ve öğretideki görüşlerden hareketle taşınır kültür varlıkları açısından sui generis veya kendine özgü bir mülkiyet ve koruma rejiminden söz edilip edilmeyeceği noktasında durulmuştur. Bu çalışmada kültür varlıkları, kültürel miras ve mülkiyetin neden tartışıldığına dayanak oluşturan koruma kavramları açıklandıktan sonra kamu malı, kamu hizmeti ve mülkiyeti tanımlanmaya çalışılmıştır. Açıklamaların devamında ise kamu mülkiyetine ve özel hukuk mülkiyetine tabi taşınır kültür varlıkları ve bunun Türk İdare Hukukundaki yansımaları ele alınarak genel bir taşınır kültür varlıklarının idare hukukundaki mülkiyet hakkı incelenmiştir.
İdari cezaların zaman bakımından uygulanması
Zaman içinde toplumsal yaşam ve ekonomi alanındaki gelişmeler idari yaptırım kavramını ortaya çıkarmıştır. Depenalizasyon hareketiyle gündeme gelen bu kavram esasen hukuk kurallarının zamanla değişimine işaret eder. İdari yaptırımların içinde cezalandırma mahiyeti bulunanlar idari ceza olarak adlandırılmaktadır. İdari cezaların her biri idari işlem niteliğinde olup, idare bu yetkisini kanunun çizdiği sınırlar çerçevesinde kullanabilmektedir. İdari suç ve cezayı içeren kanunların da tıpkı diğer kanunlar gibi zaman içinde değişikliğe uğraması kaçınılmazdır. Kanunların zaman bakımından uygulanması açısından çeşitli esaslar bulunmaktadır. Bununla birlikte suç ve ceza içeren kanunlar için Anayasa'da ve Türk Ceza Kanunu'nda zaman bakımından uygulanma ilkeleri açıkça gösterilmiştir. İdari cezaların cezalandırma nitelikleri, idari cezalara zaman bakımından uygulanmaya ilişkin ilkeleri de içeren temel ceza hukuku güvencelerinin de uygulanmasını gerekli kılar. Dolayısıyla kanunilik ilkesi, geçmişe uygulanma yasağı ve lehe hükmün geçmişe uygulanması gibi zaman bakımından uygulanmaya etki eden çekirdek ceza hukuku ilkeleri, idari cezaların zaman bakımından uygulanmasında temel dayanak noktasıdır. Bu kapsamda idari cezaların zaman bakımından uygulanması, idare hukuku ve ceza hukuku kavramlarının iç içe olduğu bir meseledir. Bu konuda yapılacak yanlış bir değerlendirmenin telafi edilemeyecek hak kayıplarına neden olması muhtemeldir. Özellikle son dönemde yaşanan kanun ve düzenleyici işlem değişiklikleri ile yaptırım çeşitliliğinin fazlalığı dikkate alındığında, bu mesele daha da önemli hale gelmektedir. Zaman bakımında uygulanma açısından kritik önem arz eden idari suçun işlendiği zamanın belirlenmesi, geçmişe uygulanma yasağı, kanunilik ilkesi, lehe hükmün geçmişe uygulanması ilkelerinin muhteviyatını belirlemek ve somutlaştırmak adına yargı kararlarının ayrıca bir önemi bulunmaktadır. Bu bağlamda çalışma anılan ilkelerin teorik temelleri ile birlikte yargı kararları çerçevesinde şekillendirilmiştir.
Rekabet Kurulu kararlarının hukuki niteliği ve yargısal denetimi
Rekabet kuralları, serbest piyasa ekonomilerinde piyasaların sağlıklı işlemesini, karteller ve tekelleşmenin engellenmesini ve bu sayede tüketicilerin korunmasını ve toplumsal refahın artmasını sağlayan en etkin araçlardan biri olarak kabul edilen serbest ve adil bir rekabet sürecini sağlayan kurallar bütünüdür. Türkiye'de rekabet hukuku, ülkemizin Avrupa Birliği'ne adaylık süreci çerçevesinde 1994 yılında çıkarılan 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun ile yasal düzenlemeye kavuşmuş, bu kapsamda Kanun'un uygulanmasını sağlamakla görevli bağımsız bir idari otorite olarak Rekabet Kurumu kurulmuştur. Rekabet Kurumu tarafından tesis edilen işlemler ve bunların yargısal denetimi, kurulduğu tarihten bu yana Türkiye'de rekabetin düzenlenmesi ve denetlenmesi konusunda Kurum'un karar organı olan Rekabet Kurulu'nun sahip olduğu geniş ekonomik kolluk yetkileri nedeniyle Türk idare hukuku sisteminde önemli bir yer teşkil etmektedir. Mevcut idari yargı sistemimizde Rekabet Kurulu'nun işlem ve kararları idare mahkemeleri tarafından denetlenmekte, rekabet kurallarının ihlalinin kişiler arasında haksız fiil ve tazminat sorumluluğu doğuran sonuçları ise adli mahkemeler tarafından çözümlenmektedir. Ancak, rekabet hukukunun bir taraftan halen nispeten yeni bir alan olması, kendine özgü teknik ve karmaşık kurallar içermesi ve bu kuralların uygulanmasının ekonomik analizler gerektirmesi nedeniyle, idari işlemlerin yetki, şekil, konu, sebep, maksat yönlerinden hukuka uygunluğunun denetlenmesinden oluşan klasik idari yargı denetimi Rekabet Kurulu'nun işlemleri bakımından yetersiz kalmaktadır. Ayrıca, özel hukuk davalarının idarenin bir parçası olan Rekabet Kurulu'nun tesis edeceği işlemlere tabi kılınması Türkiye'de rekabet kurallarının özel kişilerce icra edilebilmesini büyük ölçüde önlemektedir. Bu durum, bir taraftan Rekabet Kurulu'nun hukuka uygun kararlar verme konusunda yeterince özenli ve disiplinli davranmamasına, diğer taraftan rekabet hukukunun gelişimi için gerekli olan istikrarlı ve tutarlı emsal kararların ortaya çıkmamasına ve toplumda rekabet kültürünün gelişememesine yol açmaktadır. İdari yargı bünyesinde Rekabet Kurumu'nun işlem ve eylemlerinin idari denetiminin rekabet hukukunda uzmanlaşmış hakimler tarafından yapılmasını sağlayacak ihtisas mahkemelerinin kurulması halinde, Rekabet Kurulu kararlarının daha etkin bir yargısal denetime tabi tutulması, böylece bahse konu kararların daha nitelikli ve rekabet hukuku açısından daha yol gösterici hale gelmesi mümkün olacaktır. Diğer taraftan, 4054 sayılı Kanun'un Kabul edildiği 1994 yılından bu yana geçen süreçte devletin ekonomik düzene yaklaşımının da değiştiği gözlemlenmektedir. Özellikle son zamanlarda siyaset kurumlarının bağımsız kurumlar olarak teşkil edilen düzenleyici ve denetleyici kurulların yapısı ve işleyişine giderek artan müdahalesi, Rekabet Kurumu'nun da kendisine verilen görevleri yerine getirirken bağımsız hareket etme alanını oldukça daraltmış ve Kurum'un piyasalara doğrudan bir müdahale aracı olarak kullanılmasına yol açmıştır. Rekabet hukukunun Kanun'da belirtilen hedeflerini gerçekleştirebilmek için etkili bir yargı denetiminin yanısıra, Rekabet Kurumu'nun bağımsızlığı ve tarafsızlığının yeniden tesis edilmesi ve Kurum'un kanunla düzenlenmiş yetki ve görevlerini siyasi müdahale tehdidi altında olmaksızın yerine getirmesinin temin edilmesi gerekmektedir.
Temel hak ve özgürlükler bağlamında bir inceleme: Çocukluk dönemi aşıları
Enfeksiyon hastalıklarına karşı bireyden topluma uzanan bir süreçle bağışıklık kazanılmasını sağlayarak kamu sağlığının korunması ve geliştirilmesine yönelik en etkili yöntemlerin başında aşılar gelmektedir. Bu kapsamda çocukluk dönemi itibariyle tatbik edilen aşılar sayesinde pek çok enfeksiyon hastalığının muhtemel olumsuz etkileri bertaraf edilmektedir. Ancak son yıllarda çocukluk dönemi aşı uygulamalarına yönelik olarak giderek artan düzeyde tereddüt ya da ret hali oluştuğuna şahit olunmaktadır. Hal böyleyken aşı kararsızlığı ve karşıtlığının yakın gelecekte toplum sağlığını tehdit eden en önemli sağlık sorunları arasında olacağı öngörülmektedir. Bu duruma ise aşıların içeriğinde yer alan maddelerin pek çok zararlı etkisi olduğu, ayrıca dini yönden sakıncalı maddeler de bulunduğu yönünde ortaya çıkan iddiaların etkin iletişim vasıtasıyla bir aşılama politikası çerçevesinde tatmin edici düzey ve yaygınlıkta yanıtlanamamasının sebebiyet verdiği görülmektedir. Dünya genelinde aşı uygulamalarına yönelik olarak bu kararsızlık ve giderek artan karşıtlık hareketlerinin önüne geçilebilmesi, ayrıca koruyucu bir sağlık hizmeti olan aşılar ile toplumsal bağışıklığın arttırılması amacıyla temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması rejimine uygun şekilde çocukluk dönemi aşılarının zorunlu uygulanmasına ilişkin kanunlaştırma faaliyetleri başlamıştır. Bu bağlamda Avrupa coğrafyasında yer alan İtalya, Fransa ve Almanya zorunlu aşı uygulamalarına dair belirlediği politikaları ile örnek ülkeler olarak nitelendirilebilir. Ancak çocukluk dönemi aşılarının kanun ile zorunlu hale getirilmesinin temel hak ve özgürlükleri ihlal niteliğinde bir müdahale olduğu gerekçesiyle hem ulusal anayasa mahkemelerine hem de Avrupa İnsan Haklarına Mahkemesi'ne (AİHM) bireysel başvurular yapılmıştır. Öte yandan dünyada bazı ülkelerin ise çocukluk dönemi aşı uygulamaları ile toplumsal bağışıklığın arttırılarak genel sağlığın korunması meşru amacının gerçekleştirilmesine yönelik olarak teşvik politikası belirlediği görülmektedir. Bahse konu teşvik politikasının örnek ülkesi olan Avustralya'da tavsiye edilen ulusal çocukluk dönemi aşılama takvimindeki tüm aşıları olan çocukların ailelerine yönelik vergi indirimleri ve mali yardımlar verileceğini düzenleyen yasal düzenleme yapılmıştır. Çocukluk dönemi enfeksiyon hastalıklarına yönelik bağışıklığın artırılmasının kanun ile zorunlu hale getirildiği zorunlu aşı politikası bu çalışma kapsamında detaylarıyla irdelenecektir. Ayrıca aileye yönelik finansal teşvikler ile aşı uygulamalarına ilişkin etkin bir aydınlatılmış rıza sürecini kapsayan aktif tutumlu gönüllü aşı politikası bütüncül bir yaklaşımla ele alınacaktır. Türkiye açısından ise zorunlu aşı uygulamasına yönelik Anayasa Mahkemesinin (AYM) bireysel başvuru kapsamında vermiş olduğu hak ihlali kararının ardından halihazırda uygulanan pasif tutumlu aşı politikası ile ulusal sağlık koşullarımız bakımından zorunlu aşılama ve aktif tutumlu gönüllü aşılama politikalarının yürürlüğe konulmasına dair öneriler geniş bir biçimde tartışılacaktır.
İmar Hukukunda kazanılmış haklar
Çalışmada idare hukuku alanında karşılaşılan kazanılmış haklar kavramının imar hukuku alanındaki yeri tartışılmıştır. Kazanılmış haklar kesin bir tanımının yapılamaması dolayısıyla oldukça tartışmalıdır. Kavramın amacının ve unsurlarının belirlenmesi uygulamadaki problemleri çözmeyi kolaylaştırma kabiliyetine sahiptir. İdare hukukunda kazanılmış haklar tek taraflı işlemler yapmaya yetkili güçlü idare karşısında bireylerin haklarını korumayı amaçlamaktadır. Bu yüzden kazanılmış hakların korunması idareyi sınırlayan bir yükümlülük olarak görülmektedir. İmar hukukunda ise kazanılmış hakların amacı, yapısına usulüne uygun ruhsat ile başlayan kişinin sonradan yapılan değişiklikler ve düzenlemeler karşısında korunmasıdır. İmar alanında idare yapılan her değişiklik karşısında daha önce verilen ruhsatları kişilerden alma isteği içerisindedir. İşte kazanılmış haklar konusunda açık düzenlemeler olmadığı için idarenin işlemleri ile bireylerin hakları arasındaki dengeyi sağlama konusunda yargı organlarına önemli yükümlülükler düşmektedir. Yargı organlarından beklenen eski düzenlemelere göre alınmış ruhsatların koruma altına alınması, kişilerin bu ruhsatlara göre inşa ettiği yapılara dokunulmasının önüne geçilmesidir. Kazanılmış haklar için nesnel v unsurlar belirlenmemiş olması, uygulamada hak kayıplarına neden olabilmektedir. Bu tür hak kayıpları, bireylerin hukuka olan güvenini sarsacağı için çalışmamızda kazanılmış hakların unsurları ve amaçları irdelenmiştir. Bu değerlendirme yapılırken idare hukukundaki kazanılmış haklar sorununa, yargı kararlarına ve daha nesnel ölçütler getirmiş ABD hukukuna yer verilmiştir. Değerlendirme sonucunda ise imar hukukunda kazanılmış hakların korunması gerektiği ve bu koruma olmadığı takdirde hukuk devleti ilkesine aykırılık olacağı tespit edilmiştir. Kazanılmış hakların korunmaması halinde ise yapıların her değişikliğe uygun olması aranacaktır. Bu durum, hem düzenli kentleşmenin önüne geçmeye sebep olacak hem de çok ciddi zararlara yol açacaktır. Anahtar Kelimeler: Kazanılmış Hak, İmar Hukuku, İmar Planları, Yapı Ruhsatı
İngiliz Hukukunda yargısal emir ve Türkiye'de uygulanabilirliği
Türkiye'de idari yargı alanında yaşanan en önemli sorunlardan bir tanesi kuşkusuz idari yargı kararlarının uygulanmamasıdır. Yasal düzenlemelerimize yargısal emir kurumunun getirilmesi, yargı kararlarının etkinliğini arttırma yönünde çözüm önerilerinden birisi olarak bu tezin konusunu oluşturmaktadır. Yargısal emir kurumu, yargının verdiği kararların uygulanmasını sağlamak amacıyla idareye emir vererek, bazı eylem ve işlemlerin yapılmasını sağlayabilmesi ve bazılarını ise yapmaktan men etmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bugün Fransa gibi Kara Avrupası idare hukuku sistemlerinde yargısal emir uygulanmaya başlamış olsa bile, aslen İngiliz Hukuku kökenli bir Anglo-Amerikan kurumudur. Bu çalışmanın amacı, yargısal emir kurumunun menşei olan İngiliz Hukukundaki görünümünü incelemek ve Türk İdari Yargılama Hukukunda uygulanabilirliğini tartışarak, Türk idare hukukuna faydalı bir gelişme olduğunu savunmaktır.İngiltere'de adli idare sisteminin varlığı, bu ülkede gelişmiş bir idare hukukunun bulunup bulunmadığı konusunda şüpheye yol açabilmektedir. Bu nedenle çalışmaya İngiliz idare hukukunun tarihsel gelişimi ve İngiltere'de İdare hukukunun varlığına ve amacına ilişkin ileri sürülen teoriler açıklanarak başlanılmıştır. Ardından ikinci bölümde yargısal emir kurumunun İngiliz hukukundaki ortak özellikleri ve farklı görünümleri olarak zorlayıcı emir (mandatory order), yasaklayıcı emir (prohibitory order) ve yaptırıcı emir (injunction) ayrı ayrı ele alınmıştır. Son bölümde, yargısal emir kurumunun Türkiye'de uygulanabilirliği üzerinde durulmuştur. Günümüzde idari yargıcın verebileceği karar türleri, iptal ve tam yargı (tazminat) kararları ile sınırlıdır. Yargısal emir kurumu, özellikle yargı kararlarını uygulamama eğiliminde olan idareye yargı kararını nasıl uygulayacağı konusunda yol göstererek, yargı kararlarının uygulanmasının etkinliğini arttıracaktır. Hem Anayasa'da hem de İdari Yargılama Usulü Kanununda ifade bulan yerindelik denetimi yasağı ile idari yargı mercilerinin idari eylem ve işlem niteliğinde veya idarenin takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı veremeyeceği hükmü, doktrinde Türk idari yargısında yargısal emir kurumunun yasak olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Sonuç olarak, yasal düzenlemelerimizin yargısal emir kurumunun Türk idari yargılama hukukunda uygulanmasına engel teşkil etmediği savunularak, yargısal emir kurumunun Türk idari yargısında uygulanma önerileri üzerinde durulmuştur.
İdari işlemin konu unsuru
İdare asli gayesi olan kamu yararını idari işlem ve eylemlerle yerine getirir. Hukuk devletinin olmazsa olmaz gereklerinden biri idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tabi olmasıdır. İdari işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ise idari yargıda işlemin; yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurlarının hukuka aykırılığının incelenmesi ile sağlanır. Bu bağlamda idari işlemin konusu, doğuracağı hukuki sonuçtur. Bu çalışmanın birinci bölümünde genel olarak idari işlem kavramı ile idari işlemin özellikleri ve unsurları incelenmiştir. İkinci bölümde ise idari işlemin konu unsuru, konu unsurundaki sakatlıklar ve idarenin takdir yetkisinin konu unsuruna yansıması doktrindeki görüşler ve yargı içtihatları ile ortaya konmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: İdari işlem, idari işlemin unsurları, idari işlemin konu unsuru,takdir yetkisi, hukuk devleti…
Yüksek mahkeme kararları ışığında 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu kapsamında verilen disiplin cezalarının nitel analizi
Bu çalışmada kamu idareleri tarafından verilen disiplin cezalarının yargısal denetimi ile görevli yüksek mahkemeler tarafından verilen kararlar ışığında işlemlerin hukuka uygunluk düzeyinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada ayrıca doktrinde yapılan çalışmalarda sınırlı bir şekilde yer verilen disiplin fiillerinin tanımlanması konusuna odaklanılmıştır. Çalışma kapsamında disiplin hukuku bağlamında kamu personel yönetiminin çerçevesi ele alınmış, 657 sayılı Kanun muhtevasında yer verilen disiplin fiillerinin hukuki tavzihi yapılmış ve yüksek mahkemelerin bu disiplin fiilleri ile ilgili verdiği kararlarda disiplin cezalarının hangi oranda ve hangi gerekçelerle hukuka aykırı bulunduğu araştırılmıştır. Çalışma sonucunda Kanun metninde yer alan disiplin fiillerinin güncel olmadığı, soyut kavramlarla kaleme alındığı ve etkin bir disiplin sistemi kurulmasına engel olduğu değerlendirilmiştir. Ayrıca tesis edilen disiplin cezalarının yargı mercileri tarafından yapılan değerlendirmede yüksek oranda hukuka aykırı bulunduğu, en yüksek hukuka aykırılık düzeyinin uyarma cezasında, en düşük hukuka aykırılık düzeyinin ise kademe ilerlemesinin durdurulması cezasında gerçekleştiği tespit edilmiştir. Çalışmada incelenen Danıştay kararlarında işlemlerin hukuka aykırı olarak görülmesine sebep olan gerekçelerden eylemin sabit olmaması, fiilin nitelendirilmesinde hata yapılması, disiplin mevzuatına aykırı olmayan eylemler nedeniyle ceza verilmesi, tipiklik ilkesinin ihlali, savunma hakkının kısıtlanması ve eksik/yetersiz soruşturma sonucu işlem tesis edilmesi gerekçelerinin ön plana çıktığı, Anayasa Mahkemesi kararlarında ise disiplin cezalarının özellikle sendika hakkı ve ifade özgürlüğü hakkının ihlali gerekçesiyle hukuka aykırı bulunduğu tespit edilmiştir.
Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma usulü ve kurul kararlarının yargısal denetimi
Türk hukukunda ilk kapsamlı özel idarî usul düzenlemesi 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da yapılmıştır. Buna göre Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma usulü ve Kurul kararlarına karşı yargı yolu konuları genel olarak RKHK'nın 40 ve 55. maddeleri arasında düzenlenmiştir. "Rekabet Kurulu'nun İnceleme ve Araştırma Usulü ve Kurul Kararlarının Yargısal Denetimi" başlıklı bu tez, RKHK md. 4 ve 6 uyarınca Rekabet Kurulu'nun izlediği, yargı benzeri faaliyet olarak da anılan idarî usulü gerek millî gerekse (RKHK ve diğer rekabet mevzuatının mehazı sayılabilecek) AB mevzuat ve uygulamaları ışığında inceleme amacı gütmektedir. Ayrıca, özel idarî usullerin tam ve doğru bir şekilde incelenebilmesi buna temel teşkil eden idarî usul ve genel idarî usul kavramlarının açıklanmasından geçmektedir. Bu hukukî müesseselere ilişkin Türk hukukunda bir düzenleme bulunmaması sebebi ile belirtilen kavramlar özellikle ilmî içtihatlardan faydalanılarak incelenmiştir. Çalışma bir giriş, bir sonuç ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte Türk rekabet kurallarının kısa tarihçesi, çalışmanın kapsam, sınırlandırma ve planına yer verilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde idarî usul, genel idarî usul ve özel idarî usul konularına ilişkin temel bilgilere yer verilmiştir. Ayrıca, RKHK md. 40-55 hükümleri bir bütün olarak ele alınarak Kurul'un izlediği usulün idarî niteliği, özel idarî usul açısından değerlendirmesi ve ilgili sürece hâkim olan ilkeler incelenmiştir. İkinci bölümde, öncelikle Kurul'un inceleme ve araştırma usulünün kendisine temel teşkil eden ve/veya buna esin kaynağı olan diğer hukukî müesseseler ile mukayesesi yapılmış, ardından Kurum/Kurul'un organik yapısı değerlendirilmiştir. Daha sonra Rekabet Kurulu'nun inceleme ve araştırma süreci içerisinde ön araştırma safhası incelenmiş ve soruşturma safhası soruşturma raporunun hazırlanmasından önceki döneme kadar ele alınmıştır. Üçüncü ve son bölümde, soruşturma raporunun hazırlanmasından sonraki dönem başlığı altında soruşturma heyeti ve teşebbüsler arasındaki rapor ve savunma teatisi, sözlü savunma toplantısı, nihaî karar safhası ve Rekabet Kurulu'nun nihaî kararlarının (usul-şekil açısından) yargısal denetimi konuları incelenmiştir. Çalışmanın son bölümünde ise konuyla ilgili tespit ve öneriler yer almaktadır.
İdari yargıda manevi tazminat
İdari yargıda manevi tazminat başlıklı bu çalışmada, hukuk devleti ilkesini benimseyen bir idarenin sorumluluğu ve sorumluluğun bir sonucu olarak tazmin borcu kapsamında bulunan manevi tazminat konularında öğretide yer alan görüşler ile yüksek mahkeme içtihatları incelenmiştir. Öğretide kabul edilen görüşler ile içtihatlardaki farklılıklar yeri geldikçe yüksek yargı kararları ile ortaya konulmaya çalışılmıştır. Manevi tazminat miktarının belirlenmesine etki eden faktörler ve tazmine ilişkin ilkelere de yer verilmiştir. Son zamanlarda yargı kararlarında yer verilen rücu meselesini de yer verilmiştir.
Türk Kamu Yönetimi denetim sisteminde kamu denetçiliği (ombudsmanlık)
İnsanlar toplum halinde yaşamaya başladıktan sonra kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyebilecek ve herşeyin üstünde yer alacak bir devlet kurumuna ihtiyaç duymuşlardır. Devlet, toplumun ihtiyaçlarına göre kanunlar yapma, düzeni sağlayabilmek için gerekli gördüğü yerlerde yaptırım uygulama, toplumun iç ve dış güvenliğini sağlama ve uluslararası alanda toplumun tamamını temsil etme gibi çok önemli fonksiyonlara sahiptir.Yönetim, devletin vazgeçilemez bir unsurudur. Devlet, yönetim unsurunu kullanarak fonksiyonlarını yerine getirir. Yönetim insanın kendisini yönetmek gibi dar bir çerçeveden başlayarak bir devleti yönetmek ve tüm dünyayı hükmetmeye kadar geniş bir alanda kendisini hissettirmektedir.Yönetim tek başına çok fazla fonksiyonel bir yapıda değildir. Yönetimin eksikliklerini denetim tamamlamaktadır. Denetim sayesinde yanlışlar ortaya çıkmakta ve aynı yanlışların tekrardan meydana gelmemesi için önleyici bir görev yapmaktadır.Denetim, yönetimin her alanında farklı isimler altında kendisini göstermektedir. İdari denetim, siyasi denetim, yasama denetimi, kamuoyu denetimi, uluslararası denetim ve ombudsman denetimi olmak üzere başlıca denetim türleri bulunmaktadır. Bu denetim türleri farklı alanlarda farklı fonksiyonları yerine getirmektedirler. Bu denetim türleri karşılaştırıldığında çalışma alanı ve uygulamalar anlamında en serbesti Ombudsman Denetimi olarak değerlendirilebilir.Bu çalışmada Ombudsman konusu tarihi geçmişinden günümüze kadar süreçte incelenmiştir. Türkiye'de yakın bir tarihte faaliyete geçmesi beklenen Türk Kamu Denetçiliği Kurumu hakkındaki yasal düzenleme ve konunun genel değerlendirilmesiyle çalışma tamamlanmıştır.Anahtar Kelimeler: Kamu Yönetimi, İdarenin Denetimi, Kamu Denetçiliği, Ombudsman, Denetim, İdare Hukuku
Tam yargı davalarında süre koşulu
İdari yargılama hukukunda iptal ve tam yargı davası adı verilen iki tür dava vardır. İptal davalarının konusunu bir idari işlem, tam yargı davalarının konusunu bir idari işlem veya eylemden kaynaklanan zararın giderilmesi oluşturmaktadır. Birçok ülke gibi ülkemiz hukuk sisteminde de dava yoluna başvurulması için belirli süreler öngörülmüş, tam yargı davalarına ilişkin süreler 2577 sayılı İYUK'ta düzenlenmiştir. "Tam Yargı Davalarında Süre Koşulu" isimli bu çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; süre kavramı, süre sınırlamalarının hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı kapsamında değerlendirmesi, bu doğrultuda devletin başvuru sürelerini gösterme yükümlülüğü, ikinci bölümde; iptal ve tam yargı davaları arasındaki farklar ve dava açma sürelerinin genel esasları, üçüncü bölümde idari işlemden, idari eylemden ve yargı kararlarının uygulanmamasından kaynaklanan zararlar sebebiyle açılacak tam yargı davalarında süreye ilişkin esaslar öğretideki görüşler, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları ışığında ele alınmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Adil yargılanma hakkı, hukuk devleti ilkesi, hak arama özgürlüğü, tam yargı davası, dava açma süresi.
İdari yargılama hukukunda ısrar kararı
Israr kararı alt derece mahkemesinde görev yapan yargıcın üst derece mahkemesinin vermiş olduğu karara karşı direnmesine imkan tanıyan bir usul hukuku müessesesidir. Çalışmanın esas amacını ısrar kararının idari yargılama hukuku açısından mahiyetinin ortaya konulması oluşturmaktadır. Bunu gerçekleştirirken pozitif hukuk düzenlemeleri, doktrinde yer alan görüşler ile yargı kararlarına yer verilmiş ve ısrar kararına ilişkin tartışmalı meselelere çözüm önerileri geliştirilmeye çalışılmıştır.
İdarenin kusurlu sorumluluğu ve rücu
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 125'inci hükmü uyarınca idarenin, faaliyetleri sebebiyle doğan zararların tazminini sağlama yükümlülüğü mevcuttur. İçtihadi olarak ortaya çıkan ve gelişen, Anayasa ve mevzuat hükümleriyle de desteklenen bu yükümlülük, hizmet kusuru ilkelerinden kaynaklanacağı gibi kusursuz sorumluluk esaslarından da doğabilmektedir. İdarenin yürüttüğü kamu hizmetlerinin artış göstermesi, bu hizmetler yerine getirilirken idareye yabancı üçüncü kişilerle birlikte idarenin kendisinin de zarara uğrama ihtimalini doğru oranda arttırmıştır. Zarar tehlikesinin artmasıyla birlikte de kamu hizmetlerini gerçekleştiren kamu görevlilerinin mali sorumluluklarını tespit etme ve sorumlu kamu çalışanına rücu hususu, üzerinde dikkatle durulması gereken ve çözülmesi gereklilik arz eden birçok sorunu meydana çıkarmıştır. Kamu görevlisinin kusurlu bir davranışının sebep olduğu zararlarda, idarenin hizmet kusuru ilkesi gereğince zarara uğrayanın zararını ödedikten sonra; Anayasanın 129'uncu hükmü gereği zarardan sorumlu kamu görevlisine karşı kişisel kusuru oranında rücu hakkını kullanması gerekmektedir. Fakat rücu sisteminin işletilmesine ilişkin mevzuatta yer alan açıklıklar, öğretide ve içtihatlarda çelişkilerin ortaya çıkmasına neden olmuş; idare, kamu görevlisi ve zarar gören arasındaki üçlü ilişkide hak ihlallerinin yaşanmasına sebep olmuştur. Bu çalışmanın amacı, hukuk ihlallerinin tespit edilmesi üzerine mevcut yasal düzenlemeler ve yargı kararları ışığında uygulamanın değerlendirilmesi olup, öğretideki kaynaklar sistematik bir şekilde toplanarak; idarenin kusurlu sorumluluğu, rücu mekanizmasıyla ilişkilendirilmiş ve çözüm yolları ortaya koymaya çalışılmıştır.
İdarenin kusursuz sorumluluğu ve idarenin kusursuz sorumluluğunun içtihadi değerlendirmesi
Bu çalışmada idarenin kusursuz sorumluluğu, mevcut hukuki durum göz önüne alınarak ve çeşitli yargı kararlarından örnekler verilerek incelenmiştir.Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak idarenin yaptığı eylem ve işlemlerden doğan zararı karşılaması gereklidir. Nitekim Anayasa'nın 125. maddesinin son fıkrasın da `idare kendi işlem ve eylemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür' denilmektedir. İdarenin ortaya çıkan zararları karşılaması için önceleri kusur şartı aranıyordu; ancak endüstrileşme, makineleşme ve zamanın değişen ihtiyaç ve şartları sebebiyle bu ilke yetersiz kalmış ve gerek ulusal gerekse uluslararası hukukta kusursuz sorumluluk ilkesi yerleşmeye başlamıştır.Tez çalışmasının konusu kusursuz sorumluluk kavramının tanımı, gerekliliği, uygulaması yargı kararlarından örneklerle birlikte incelenmiştir. Ülkemizde idare hukuku genç bir hukuk dalı olduğundan zaman zaman uluslararası hukuk kaynaklarından da yararlanılmıştır.İdarenin kusursuz sorumluluğu konusu mevzuatta açıkça düzenlenmemiş olduğundan doktrin ve içtihadi kaynaklardan yararlanılmıştır. İçtihadi değerlendirme neticesinde, aynı ya da benzer olaylarda gerek idarenin sorumlu tutulup tutulmaması, gerek idarenin sorumlu tutulmasında kusur şartı aranıp aranmaması, gerekse idareye karşı hükmedilen tazminat miktarları arasında farklılıklar bulunduğu görülmüştür. Bu nedenle incelemeler neticesinde, bu konuda yargısal olarak da bir içtihat birliği sağlanamadığı sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: İdare, kusur, sorumluluk, zarar.
Kanuni idare ilkesi bağlamında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
"Kanuni İdare İlkesi Bağlamında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" başlıklı tez çalışmasında, Anayasa'ya yeni bir hukuki işlem türü olarak dahil edilen Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin anayasal kapsamı, hukuki niteliği ve normlar hiyerarşisindeki yeri öğretideki farklı görüşler çerçevesinde açıklanmıştır. 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu, hükümet sistemi değişikliğinin ötesinde Anayasa'nın yürütme bölümünde radikal bir değişim ve dönüşüm gerçekleştirmiştir. Bu değişimin önemli sonuçlarından biri de kanunilik güvencesi kapsamında bulunan idari birimlerin teşkilatlanma yetkisinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin düzenleme alanına bırakılmış olmasıdır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, kanuni idare ilkesinin unsurlarından olan "kanun" ve "idarenin kurulması" kavramları kapsamında incelenmiştir. Son olarak, yasama ve yürütme fonksiyonlarına ilişkin temel prensiplerin kanuni idare ilkesi ile kesiştiği zemin üzerinde Cumhurbaşkanlığı kararnamesine yönelik tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur.
İdare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi
İdarenin kusursuz sorumluluğu sanayi devriminin ve bunun birlikte gelişen makineleşme, kentleşme ve sosyal devlet anlayışının bir ürünüdür. Kusura dayanmayan bu sorumluluk türü fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi üzerine kuruludur. Ancak Türk idare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesi, literatürde ve yargı kararlarında genellikle risk ilkesinin yanında tamamlayıcı bir ilke olarak ele alınmakta ve ayrıntılı bir şekilde açıklanan risk ilkesinin ardından fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden kısaca bahsedilmektedir. Bu çalışma, idari sorumluluk hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin anlamı, kapsamı, uygulama alanı ve işlevine yönelik ayrıntılı bir çalışmaya duyulan ihtiyaçtan doğmuştur. Çalışmanın asıl amacı, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin, idarenin kusura dayanmayan sorumluluğu içindeki konumunun, anlamının ve işlevinin belirlenmesidir. Bununla bağlantılı bir diğer hedef ise, fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin teorik ve pratik temellerini, kapsamını ve yargı mercilerinin bu ilkeye bakışını ortaya koymaktır. Söz konusu amaçlar doğrultusunda öncelikle, çeşitli hukuk sistemlerinde ve idari sorumluluk hukukundan çok daha eski bir geçmişe sahip olan medeni sorumluluk hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin varlığı araştırılmıştır. Ardından, idare hukukunda fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin anlamı, kapsamı, unsurları belirlenmiş, kendine özgü nitelikleri ortaya konulmuştur. Risk ilkesi ile arasındaki ilişki üzerinde özellikle durulmuştur. Risk ilkesi karşısında fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin konumu, risk ilkesine atfedilen belirleyicilik ve fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesine atfedilen tamamlayıcılık nitelikleri değerlendirilmiştir. Literatürde fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinden daha fazla ilgi gösterilen risk ilkesinin, ayrı bir ilke olarak gerekliliği sorgulanmıştır. Son olarak fedakârlığın denkleştirilmesi ilkesinin uygulama alanı, idarenin faaliyetleri ve idarenin müdahalesinin birey üzerindeki etkisi üzerinden kategorilere ayrılmıştır. Çalışma konusu ilkenin ihlali sebebiyle idarece ödenen tazminatın anlamı ve kapsamından söz edilmiştir.
Kabahatler kanunu kapsamında imar yaptırımları
İnsanların toplum halinde bir arada yaşayabilmeleri için belirli bir düzen gerekmekle birlikte yaşamın her alanında olduğu gibi imar alanında da çok çeşitli ve dağınık olan etkinliklerin belirli bir düzene konulması gerekmektedir. İdare de yapılaşmaya dair bu düzeni imar planları, parselasyonlar ve yaptırımları ile bir bütün halinde sağlamaktadır. İdarenin yaptırım uygulama yetkisine sahip olması, yerine getirmekle yükümlü olduğu geniş faaliyetlerinin gereğidir. Görev alanına giren hizmetleri gerçekleştirebilmesi için idarenin yaptırım yetkisinin bulunması zorunludur. Gelişen, büyüyen, çeşitlenen ve çoğalan toplumsal gereksinimler de idareye çeşitli yaptırımlar uygulayabilme yetkisinin tanınmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla idarenin sahip olduğu bu yaptırımların hukuki rejiminin irdelenmesi, idari yaptırımlar ile adli yaptırımlar arasındaki farkların ve benzerliklerin ortaya konulması önem arz etmektedir.Anayasamızda güvence altına alınan mülkiyet hakkını doğrudan ilgilendiren yapılaşma faaliyetleri, diğer bir deyişle imar hukuku ve imar yaptırımları, idare hukukunun bir alt dalı olmasına karşın bu alanda fazla çalışma bulunmamaktadır. İmar mevzuatına aykırı bir şekilde inşai faaliyette bulunulması halinde uygulanacak müeyyideler genel olarak 3194 sayılı Kanun'da düzenlenmesine karşın, yeni yasal düzenlemeler ve mevcut yasalarda yapılan değişiklikler sonucunda İmar Hukukuna aykırı yapılaşma nedeniyle uygulanan idari tedbirlerin derinlemesine incelenmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
İdarenin re'sen icra yetkisi
İdarenin re'sen icra yetkisi, idarenin icrai kararlarının veya bir kanun hükmünün gereklerini, araya yargısal bir karar girmeksizin doğrudan uygulayabilmesidir. İdarenin bir kamu gücü ayrıcalığı olarak sahip olduğu re'sen icra yetkisi ile, kamu hizmetlerinin sürekli ve düzenli bir şekilde yürütülmesi amaçlanır. Re'sen icra yetkisi; idarenin cebir kullanıp kullanmamasına göre cebri olmayan re'sen icra ve cebri re'sen icra olarak sınıflandırılabilir. İdarenin cebri olmayan icra yetkisi mündemiç bir yetki olmasına rağmen, cebri re'sen icra yetkisi, ancak kanuni dayanak bulunması halinde kullanılabilir. Karşılaştırmalı hukukta re'sen icra yetkisinden ne anlaşıldığı, bu ülkelerde idare hukukuna atfedilen anlama göre şekillenmiştir. Almanya, idarenin re'sen icra yetkisini yasal bir zemine oturtmuş olması bakımından, diğer ülke örneklerinden ayrışmaktadır. Türk Hukukunda ise bu konuda tek bir yasal metin bulunmamakta, farklı mevzuatlarda bu yetkinin ne şekilde kullanılacağını düzenleyen hükümlere rastlanmaktadır. Re'sen icra yetkisi kendini en çok, muhatap adına icra, kamu alacaklarının tahsili, zor ve silah kullanma yetkisi ile yaptırım kararlarının uygulanması alanlarında hissettirir. İdarenin re'sen icra yetkisi, kişilerin temel hak ve hürriyetlerine müdahale etme ihtimali bulunduğundan; kanunilik, ölçülülük, eşitlik, kamu düzeni, kamu yararı gibi sınırlara uygun olarak kullanılmalıdır. Hukuka aykırı olarak kullanılan re'sen icra yetkisi sonucunda, kişilerin bir zarara uğraması halinde; bu kişilerin zararının idare hukuku ilkeleri çerçevesinde veya fiili yol hükümlerine göre giderilmesi gerekir.
Sosyal risk ilkesinin tarihsel gelişimi ve Türk hukukunda idarenin sosyal risk kapsamında sorumluluğu
Hukuk Devleti ilkesinin bir sonucu olarak idare, işlem ve eylemleri neticesinde kişilere verdiği zararları karşılamakla yükümlüdür. Bu husus Anayasanın 125.maddesinde "İdare kendi işlem ve eylemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür." biçiminde yerini almıştır. Söz konusu çalışmamızda idarenin mali sorumluluğuna neden olan idarenin eylemleri ve işlemleri incelenmiş olup, kişiler bir zarara uğradığında idarenin hangi şartlar altında sorumlu olacağı, bu sorumluluğun hangi temel ilkeler ışığında doğduğu ayrıntıları incelenmiştir. İdarenin sorumluluğu ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru belli bir olgunluğa erişerek kabul görmüştür. Hatta o kadar ki idarelerin kusuru bile varken sorumlu olmadıkları bu son derece yanlış yaklaşım uzunca bir müddet sonra yerini idarelerin meydana gelen zararlarda herhangi bir kusurları bulunmasa da sorumlu olacakları bir anlayışa bırakmıştır. Bu sancılı süreç tarihe geçen ilk kararlar dikkate alınarak anlatılmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda; dünya gündemini epeyce meşgul eden terör saldırıları veya kitle hareketleri ile fikirlerini duyurmak isteyenlerin verdikleri zararlar ve bu zararların hangi ilkeler ışığında giderildiği incelenmiş olup uygulama esnasında meydana gelen sorunların giderilmesine yönelik fikirler sunulmuştur. Ülkemizde henüz kısıtlı belli alanlarda yasal düzenlemeler bulunup ortaya çıkabilecek yeni sosyal risk alanları için yargısal içtihatların yeterli olup olmadığı her alanda yasal düzenleme imkânının bulunup bulunmadığı incelenmiştir.