Beslenme bozuklukları
150 theses under this subject heading
Radyoterapiye başlayan kanser hastalarına verilen beslenme eğitiminin malnütrisyonu önlemeye ve azaltmaya etkisi
Bu araştırmanın amacı; radyoterapi alan kanser hastalarına verilen beslenme eğitiminin malnütrisyonu önlemeye ve azaltmaya etkisini belirlemektir. Deneysel türden olan bu çalışmanın evrenini İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi (TÖTM) Radyasyon Onkolojisi ünitesinde tedaviye yeni başlaya 240 kanser hastası oluşturdu. Örnekleme alınan hastalar basit rastgele örnekleme yöntemine göre 74'ü deney, 73?ü de kontrol grubu olmak üzere toplam 147 hasta olarak belirlenmiştir. Araştırma kapsamını radyoterapiye yeni başlamış, radyoterapi süresi iki haftadan fazla olan, kaşektik ve ruhsal sorunu olmayan, iletişim kurulabilen, araştırmaya katılmayı kabul eden kanser hastaları oluşturdu. Veriler; Hasta Bilgi Formu, Subjectif Global Değerlendirme (SGD) Ölçeği ve antropometrik ölçümler ile elde edildi. Verilerin istatistiksel değerlendirmesinde sayı, yüzde, bağımsız gruplarda t-testi, varyans, ki-kare ve McNemar analizi testleri kullanıldı. SGD ölçeği sonuçlarına göre 1 ay sonraki izlemde deney ve kontrol grupları arasında önemli bir fark saptandı (p<0.05). Sonuç olarak; verilen eğitimin malnütrisyonu azaltmaya etkisi olduğu saptandı. Bu nedenle malnütrisyonu azaltmak için radyoterapi alan hastalara hemşireler tarafından beslenme eğitiminin düzenli olarak verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Radyoterapi, beslenme, malnütrisyon, kanser, hemşirelik
Üniversite öğrencilerinde hemoglobin A1c taraması ve olası yeme bozukluğu sıklığı
Türkiye'de obezite ve diyabet en önemli halk sağlığı sorunlarındandır. Bu sorunların temelinde erişkin öncesi dönemlerin rolü büyüktür. Bu sebeple çocuklarda ve gençlerde kanda hemoglobin A1c (HbA1c) değerlerinin ve olası yeme bozukluğu sıklığının saptanması önemlidir. Bu çalışma üniversite öğrencilerinin kanda HbA1c değerleri ile vücut analiz ölçütleri ve yeme tutumları ilişkisini saptamak amacıyla yapılmıştır. Araştırma kesitsel tipte analitik bir araştırmadır. 2013 yılı Mayıs-Temmuz aylarında Gaziantep Üniversitesinde öğrenim gören 428 öğrenci araştırma kapsamına alınmıştır. HbA1c değeri parmak ucu kanda NycoCard-Reader II cihazı ile ölçülmüştür. Yeme Tutum Testi (YTT-40) ile olası yeme bozukluğu sıklığı saptanmıştır. Tanita BF350 ile vücut analizleri yapılmıştır. Yaş ortalaması 21,87±2,02 yıl olan öğrencilerin %50,5'i erkek, %49,5'i kadındır. Öğrencilerin %72,4'ü öğün atlamakta, %8,4'ü diyet yapmaktadır. Öğrencilerin %72'sinin vücut kütle indeksi (VKİ) değeri normal (?18,5 - <25,0) aralıktadır. Boy uzunluğu ortalaması 171,0±8,9 cm, vücut ağırlığı ortalaması 65,9±13,1 kg idi. VKİ ortalaması erkeklerde (23,5±3,3) ve kadınlarda (21,3±2,8) anlamlı farklılık gösterdi, aynı zamanda vücut yağ oranı ortalaması da erkeklerde (%14,8±5,5) ve kadınlarda (%23,0±6,8) anlamlı farklılık gösterdi (p<0,001). HbA1c ortalaması erkekler (%5,26±0,55) ve kadınlarda (%5,20±0,47) benzerlik gösterdi (p=0,189). Öğrencilerin %6,8'inin HbA1c değeri ?%6,0 idi. %9,1'inin YTT puanı ?30 idi. YTT puanları ile HbA1c değerleri arasında düşük ama anlamlı bir korelasyon vardı (r=0,096; p=0,047). VKİ ile HbA1c değerleri arasında pozitif yönde düşük ama anlamlı bir ilişki bulundu (r=0,226; p=0,001). Bu araştırmada, diyabet gelişme riski taşıyanlar %6,8'dir. Olası yeme bozukluğu sıklığı %9,1'dir. Erken tanıda değerli olması sebebiyle üniversite sağlık servislerinin bu takipleri yapmaları önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Üniversite öğrencileri, HbA1c, Tarama, Yeme Tutum Testi
Evaluation of nutritional parameters in hemodialysis patients and determining the status of malnutrition
This study was carried out in the Tunceli State Hospital, to assess the nutritional status of hemodialysis patients by using Nutritional Risk Screening 2002 (NRS-2002) form and assess probable association between biochemical parameters and malnutrition in this population. In our study, 50 hemodialysis patient were assessed using demographic, medical history, anthropometric indices including dry weight, height, body mass index (BMI), biochemical measurement including hemoglobin (Hb) (g/dl), total protein (g/dl), albumin (g/dl), total cholesterol (mg/dl), triglycerides (mg/dl), etc. Statistical analyses were performed using SPSS version 16.0 statistical software package. In our study, according to NRS-2002 form among 50 patients, 46% suffered from malnutrition. Our findings indicated a significant difference between patients' gender and the malnutrition (p=0,042). We did not find any significant difference between mean age and malnutrition. Mean age of malnourished hemodialysis (HD) patients was higher than well nourished patiens. We found significant difference between mean BMI and malnutrition (p<0,001). Mean BMI of malnourished HD patients was lower than well nourished patiens. In our study, there were statistically significant difference between BMI groups in malnourished patients (p=0,001). 34,8% of malnourished patients were below 18.5. 56,5% of malnourished patients were normal range of BMI. We found no significant difference between mean duration of hemodialysis and malnutrition. In our study, there was no statistically significant difference between mean of evaluated biochemical parameters levels and NRS-2002 form. There were statistically significant differences in mean t. protein, albumin, ferritin, ALP and UIBC levels in evaluated biochemical parameters of the study groups who follow the CKD diet and who do not. Therefore, in our study, we could not find adequate relationship between biochemical parameters (such as albumin, hemoglobin, cholesterol, and creatinine) and malnutrition revealed that these parameters could not provide accurate information about nutritional status of these patients. Furthermore, NRS-2002 can still be the best tool assessing the nutritional status of hemodialysis patients, because it can recognize various degrees of malnutrition that may remain undetected by a single laboratory assessment.
Tip 1 diyabetli çocuk ve ergenlerde kronotip özelliklerinin duygusal yeme ve uyku davranışları, emosyonel sorunlar ve glisemik kontrol üzerindeki etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada çocuk yaş grubunun en yaygın kronik hastalıklarından olan tip 1 diabetes mellitus (T1DM) tanılı çocuk ve ergenlerde kronotipik özellikler ile glisemik kontrol, uyku kalitesi, duygusal yeme davranışı ve sorunları arasındaki ilişkinin araştırılması ve elde edilen verilerin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya T1DM tanısı olan 9-18 yaş arası 50 çocuk ve ergen hasta ile hasta grubuyla yaş ve cinsiyet olarak eşleşmiş 46 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Bireylerin ruhsal belirtileri; Güçler Güçlükler Anketi, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği, Çocuk Anksiyete ve Depresyon Ölçeği; yeme davranışları, Çocuklar için Üç-Faktörlü Yeme Ölçeği; uyku alışkanlıkları, Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi; kronotipik özellikleri, Çocuk Kronotip Anketi; işlevsellik düzeyleri, Çocuklar için Genel Değerlendirme Ölçeği; bilişsel ve yürütücü işlev düzeyleri ise Wechsler Çocuklar için Zekâ Ölçeği-4 ile değerlendirilmiştir. T1DM grubu çocukların 25'i kız, 25'i erkek; kontrol grubunun ise 24'ü kız, 22'si erkektir. T1DM'li çocukların kontrol grubuna göre; ekran maruziyeti sürelerinin, akran sorunlarının, yaygın anksiyete puanlarının daha yüksek, sözel kavrama ve algısal akıl yürütme dönüştürülmüş zekâ puanlarının ve işlevselliklerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. T1DM grubunda kronotipi ile uyku kalitesi, bilişsel kısıtlayıcı yeme davranışı, toplam dönüştürülmüş zekâ puanı ile sözel kavrama ve çalışma belleği dönüştürülmüş puanları arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Kronotipi ile her iki grupta da duygusal yeme davranışı, duygusal sorunlar ve T1DM gurubunda HbA1c ile arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Çalışmamız T1DM'li hastalar ile sağlıklı kontrol grubunu kronotipik özelliklerine göre karşılaştırması bakımından özgünlük taşımaktadır. Ancak bu ilişkiyi daha iyi anlayabilmek için geniş örneklemli ve objektif yöntemlerin kullanıldığı çalışmalar yapılması önerilir. Anahtar Kelimeler: Tip 1 diabetes mellitus, kronotipi, uyku, yeme davranışı, metabolik kontrol
Elit dağcıların yeme farkındalığı düzeylerinin ve yeme bozukluğu sıklığının incelenmesi
Bu çalışma elit düzey dağcılarda yeme bozukluğu ile yeme farkındalığının saptanması ve sedanter bireylerle karşılaştırılması amacıyla Haziran 2021- Şubat 2022 tarihleri arasında 30 dağcı (%65),2), 16 sedanterin (%34,8) katılımıyla Bursa ve İstanbul'da yapılan bir çalışmadır. Veriler e-posta yoluyla katılımcılara iletilmiş; anket formu uygulanmıştır. Katılımcıların sosyo-demografik özelliklerini belirlemek için yaş, cinsiyet, vücut ağırlığı, fiziksel aktivite bilgileri istenilmiştir. Anket formu 3 bölümden oluşmaktadır; ilk bölüm "Münih Yeme Bozuklukları" soruları, ikinci bölümünde "Yeme Farkındalığı Ölçeği (YFÖ)" ve son bölümünde ise " 3 Günlük Besin Tüketim Kaydı (BTK)" yer almıştır. Katılımcılara uygulanan anketler ve besin tüketim kaydından elde edilen veriler SPSS istatistik programında Mann Whitney-U Test, Pearson Korelasyon ve Ki- Kare testi yapılarak değerlendirilmiştir. Dağcılar ve sedanterler Münih Yeme Bozuklukları Ölçek ve alt boyutları ( görünüş ve ağırlık ile meşguliyet, tıkınma ve kusma, uygun olmayan telafi edici davranış) bakımından karşılaştırıldığında aralarında anlamlı farklılığa saptanmamıştır. Yeme Farkındalığı Ölçek ve alt boyutları (düşünmeden yeme, duygusal yeme, yeme kontrolü, farkındalık, yeme disiplini, bilinçli beslenme, enterferans) bakımından karşılaştırıldığında aralarında anlamlı fark bulunmamıştır. Dağcılar ve sedanterler arasında beden kitle indeksi bakımından fark bulunmamıştır (p=0,351). Dağcılık, dağlık bölgelerde yapılan buz, kaya tırmanışını, kamp ve dağ yürüyüşünü kapsayan; dağcılık malzeme ve tekniklerini kullanarak yapılan spordur. İçerisinde mücadele, risk, zorluk ve dayanıklılık barındıran bu spor dalında beslenme; hayatta kalma, konsantrasyon, sportif performans, motivasyon açısından büyük öneme sahiptir. Bu açıdan incelendiğinde dağcıların daha yüksek beslenme farkındalığı ve daha az yeme bozukluğu riskine sahip olması beklenirken sedanterler ile aralarında fark saptanmamıştır. Ayrıca elit dağcıların yeme farkındalığı ve bozukluğuna sahip olup olmadıkları konusunda herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Literatürdeki sporcularda yeme farkındalığı ve yeme bozukluğu çalışmaları konunun anlaşılması bakımından yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle bu çalışmanın amacı elit dağcıların yeme farkındalığı düzeylerini ve yeme bozuklukları sıklıklarını araştırmaktır.
İştahsızlığı olan 2-10 yaş arası çocukların ve ailelerinin incelenmesi ve sağlıklı beslenme eğitiminin verilerek eğitim sonrası sonuçların değerlendirilmesi
İştahsızlık çocukluk çağında sık karşılaşılan bir problem olup, bu nedenle çocuk hekimlerine başvuru da sıktır. Organik hastalığa bağlı olmayan iştahsızlıkta ailelere beslenme ve davranış önerileri verilerek çocuğun büyüme ve gelişiminin izlenmesi esastır. Bu araştırmada ailelere verilen beslenme önerilerinin çocuğun iştahsızlığını düzeltmede yarar sağladığının gösterilmesi hedeflenmiş olup, bu sayede çocukların sağlıklı beslenmesinin gerçekleştirilmesi ve de ailelerin iştahsızlık konusundaki kaygılarının giderilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Ağustos - Kasım 2017 tarihleri arasında T.C Sağlık Bakanlığı DPÜ Kütahya Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi çocuk polikliniklerine iştahsızlık şikayeti ile başvuran 2-10 yaş arası organik hastalık tanısı ve bulgusu olmayan 96 çocuk alındı. Çocukların gelişlerinde boy, kilo, vücut kitle indeksi ölçülerek, anket yoluyla beslenme özellikleri sorgulandı. Ailelerden çocukların üç günlük yemek listeleri alınarak çalışma başındaki boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), enerji ve protein alımları iki aylık davranış değişikliği sonrasındaki değerleriyle karşılaştırıldı. Ailelerin %84,3'ünün beslenme kurallarını uygulayabildiği ve bu ailelerden %79'unun kurallardan fayda gördüğü öğrenildi. Çocukların çalışma başındaki değerlerine göre çalışma sonunda alınan boy, kilo, VKİ, kalori değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi. Protein değerlerinde anlamlı artış saptanmadı. Yaş gruplarına göre değerlendirildiğinde özellikle 8 yaş altındaki çocuklarda beslenme kurallarının uygulanabilir ve faydalı olduğu saptandı. Çalışma başında hesaplanan çocukların aldığı kalori değerlerinin almaları gereken miktardan ortalama %25 düşük olduğu ve bunun annenin bildirdiği iştah durumuyla uyumlu olduğu tespit edildi. Sonuç olarak organik hastalığa bağlı olmayan iştahsızlıkta, davranış değişikliği uygulamasının özellikle 8 yaş altındaki çocuklarda faydalı olduğu tespit edildi. Anahtar kelimeler: İştahsızlık, beslenme sorunları, beslenme kuralları, enerji alımı
Tip 2 diyabet hastalarında tıkınırcasına yeme bozukluğu ve gece yeme sendromu sıklığı; depresyon ve glisemik kontrol ile ilişkisi
Tip 2 Diyabet insülin salgılamasındaki bozukluk-eksiklik ile karakterize hiperglisemi ile seyreden kronik bir hastalıktır. Bu çalışmada, Tip 2 Diyabet hastalarında depresyon düzeyinin ve yeme bozukluklarının incelenmesi; bu tanıların glisemik kontrol ve uzun dönem komplikasyonlar üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniği'nden takip edilen 120 Tip 2 Diyabet hastası dahil edildi. Katılımcılar bir defa kesitsel olarak görüldü; Sosoyodemografik Veri Formu, Montgomery ve Asberg Depresyon Derecelendirme Ölçeği (MADRS), Gece Yeme Anketi, Yeme Tutum Testi ile değerlendirildi. Çalışmamızda TYB ve/veya GYS tanısı alan Tip 2 DM hastalarında kilolu veya obez alt grubunda olanların yeme bozuklukları açısından artmış riske sahip oldukları görülmüştür. BKİ değerleriyle yeme bozukluğu tanıları arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. HbA1c düzeylerinin ve açlık kan glukoz değerlerinin tanı alan grupta daha yüksek seviyede olduğu görülmüştür. Hipertansiyon, dislipidemi ve nefropati varlığının tanı alma oranlarına göre farklılık göstermediği; retinopatisi ve nöropatisi olan hastaların tanı alma oranlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmada MADRS puanlarının tanı alan grupta daha yüksek seviyede olduğu, hafif ve orta derecede depresyonu olan hastalarda tanı alma oranlarının daha yüksek olduğu görülmüştür. Çalışmamızda tanı alan grupta hastaların MADRS puanları ile Gece Yeme Anketi skoru ve Yeme Tutum Testi sonuçları arasında anlamlı bir ilişki olmadığı tespit edilmiştir. Bunun yanında Gece Yeme Anketi skorlarının tanı alan grupta daha yüksek seviyede olduğu, tanı alan ve almayan grupta Yeme Tutum Testi skorlarının ise farklı düzeylerde olmadığı görülmüştür. Tip 2 Diyabet hastalarının ruhsal bozukluklar ve yeme bozuklukları açısından riskli bir grup olduğu göz önüne alınarak, hastaların rutin takiplerinde psikopatoloji ve yeme davranışlarının sorgulanması önerilmektedir.
Adölesan Voleybolculara uygulanan yapılandırılmış grup müdahalesinin yeme tutumu, depresyon düzeyi, beden algısı ve benlik saygısı üzerine etkisi
Yeme bozuklukları, yeme davranışının ciddi düzeyde bozulduğu psikiyatrik rahatsızlıklardır. Bu çalışmanın amacı; sporcularda sıkça karşılaşılan yeme davranışı bozukluklarının, birey merkezli grupla psikolojik danışma ve beslenme odaklı psikoeğitim çalışmasının terapötik etkilerinden yararlanılarak azaltılmasıdır. Bu araştırma, ön test- son test uygulamalı deney ve kontrol gruplarının kullanıldığı deneysel bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Aynı ligde müsabakalara katılan toplam 24 adölesan kız voleybolcu (14-17 yaş) gönüllü olarak çalışmaya katılmıştır. Ön test uygulaması sonuçlarına göre seçkili olarak bir voleybol takımı kontrol (12 kişi), bir voleybol takımı da deney grubu (12 kişi) olarak belirlenmiştir. Deney grubunda yer alan 12 sporcuya 12 oturumdan oluşan 'Yeme Bozuklukları Müdahale Programı' uygulanmıştır. Kontrol grubundaki sporculara ise herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Müdahale programını değerlendirmek amacıyla; Yeme Tutumu Testi (YTT), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beden Algısı Ölçeği (BAÖ), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (BSÖ) ön test ve son test olarak kullanılmıştır. Sporcuların genel vücut yapısını ve vücut yağ yüzdesini belirlemek amacıyla antropometrik ölçümleri alınmıştır. Ayrıca katılımcıların beslenme durumunun belirlenmesinde 24 saatlik 'Besin Tüketim Kayıt Formu' kullanılmıştır. Müdahale programı sonunda deney grubunun YTT, BDÖ ortalamalarında azalma olduğu, BAÖ puan ortalamalarında ise artış olduğu görülmüştür. Deney grubundaki sporcuların YTT, BDÖ ve BAÖ ön test ve son test puanları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olduğu bulunmuştur (p<0.05). Bununla birlikte; müdahale programı sonunda deney grubunun DEBQ ve BSÖ puanları, antropometrik ölçümleri, günlük ortalama enerji ve besin öğeleri tüketim miktarları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir farka rastlanmamıştır (p>0.05). Herhangi bir müdahale uygulanmayan kontrol grubunun ise yağsız vücut kütlesi ve vücut yağ ağırlığı dışında, ön test- son test puanlarının tamamında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Sonuç olarak, adölesan voleybolculara uygulanan yapılandırılmış müdahale programının, sporcuların yeme tutumu, depresyon düzeyi ve beden algısı üzerinde olumlu bir etkisinin olduğu bulunmuştur.
Çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç: Yeme sorunları ve iştahsızlık çocukluk çağında sık görülen durumlardır. Ancak çocukların az bir kısmında yeme bozukluğu saptanır. Yeme bozukluğu saptanan çocukların erken tanınması ve tedavilerinin düzenlenmesi önemlidir. Bu çalışmada çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesini amaçlanmıştır. Metod: Bezmialem Vakıf Üniversitesi, Çocuk Gastroenteroloji Polikliniğine Ocak 2013 ve Aralık 2014 tarihleri arasında başvuran, çocukluk çağı yeme bozukluğu tanısı almış 18 yaş altı yüz çocuğun demografik özellikleri, klinik özellikleri, tanıları dosya taraması yöntemi ile önceden hazırlanmış araştırma formuna işlendi. Çocukluk çağı yeme bozuklukları uygun kriterler ışığında sınıflandırıldı. Yeme bozukluklarının yukarda tanımlanan özelliklerinin hem grupların kendi içinde hem de gruplar arasında tanımlayıcı istatistikleri yapıldı. Bulgular: Olgular, 64 (%64) duyusal besin reddi, 4 (%4) infantile anoreksi, 4 (%4) posttravmatik yeme bozukluğu, 17 (%17) komorbid durum ve 11 (%11) kompleks yeme bozukluğu şeklindeydi. Olguların boy z skorları -0,81±1,75 ve kilo z skorları ise -0,92±1,55 şeklinde ve yaş ortalaması 36,57±32,21 ay (Min:3 maks:184 median:27) olarak bulundu. Sonuç: Elde edilen veriler ışığında yeme bozukluklarının genel özellikleri tartışıldı. Bu çalışma yeme bozuklukları klinisyen, diyetisyen, psikolog/psikiyatrist, fizyoterapist ve/veya konuşma terapistinin de içinde bulunduğu bir ekip tarafından değerlendirilmesi ve yönetilmesi gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: duyusal besin reddi, infantil anoreksi, oral motor disfonksyon, posttravmatik yeme bozukluğu, yeme bozukluğu,
Prepubertal çocuklarda neuregulin 4 ile nutrisyonel ve metabolik durumun ilişkisi
Amaç: Beslenme bozuklukları tüm dünyada sıklığı giderek artan önemli bir halk sağlığı problemidir. Beslenme bozuklukları çocukluk çağında çok sayıda komorbiditeye sebep olmakla beraber erişkin yaş grubunda da pek çok sistemik hastalığın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız ; primer protein-enerji malnütrisyonu ve obezitesi olan çocuklarda, yağ dokusunda enerjinin harcanması ve depolanmasında önemli bir rol oynadığı düşünülen yeni adipokinlerden biri olan Neuregulin 4 (Nrg-4) düzeyini, normal çocuklardaki Nrg-4 düzeyi ile kıyaslamak ve hastaların beslenme ve biyokimyasal parametreleri ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamızdaki spesifik tanılı bir hastalığı olmayan çocukların obez, malnutre ve normal grupta olmalarında rol oynadığını düşündüğümüz Nrg-4 hakkında bilgi edinerek ileride bu peptidin malnütrisyon ve obezite tedavisinde kullanılabilmesine yardımcı olmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğimize Haziran 2019 ve Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran 2 ila 12 yaş arası, nörolojik, gastrointestinal, metabolik, endokrin, enfeksiyon hastalığı olmayan, ergenliği başlamamış (prepubertal), rölatif tartılarına göre obez, malnutre ve normal olan toplam 142 çocuğun antropometrik ölçümleri yapıldı. Çocukların rutin kan tetkikleri alındı. Kan örneklerinden artan kan örnekleri İnsan Nrg-4 ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml olacak şekilde ayrıldı ve çalışma gününe kadar uygun şartlarda saklandı. Bulgular: Çalışmamız yaşları 2 yaş-12 yaş, ortalama yaşı 7,69±3,04 yıl olan toplam 142 çocuk üzerinde yapılmıştır. Çocukların 71'i (%50) erkek; 71'i (%50) kızdı. Çalışmada çocuklar rölatif tartıya göre üç grup olacak şekilde ayrılmış olup %31,7 'si (n=45) malnütre, %33,1'i (n=47) normal ve % 35,2'si (n=50) obez şeklinde incelendi. Malnütre, obez ve normal grupların yaş dağılımları arasında gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Neuregulin-4 değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiştir (p<0,05). Normal grubun Neuregulin-4 değeri malnütre ve obez olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,004; p=0,019). Malnütre ile obez olguların Neuregulin-4 değerleri arasına anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Malnutre çocukların Neuregulin-4 değerleri ile total kolesterol ve HDL düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Malnutre çocukların trigliserit ile Neuregulin-4 değerleri arasında negatif yönde (Neuregulin-4 düzeyi arttıkça, Trigliserit düzeyi azalmaktadır) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,316). Malnutre çocukların kan glukozu ile Neuregulin-4 değerleri arasında da negatif yönde (Glukoz arttıkça Neuregulin-4 düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,330). Normal rölatif tartı değerine sahip çocukların Neuregulin-4 değerleri ile total kolesterol ölçümleri arasında negatif yönde (total kolesterol arttıkça Neuregulin-4 düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,462). Diğer biyokimyasal değişkenlerin hiçbiri ile normal çocukların Nrg-4 değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obez gruptaki çocukların Neuregulin-4 değeri ile biyokimyasal değişkenler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Obez, malnutre ve normal çocuklarda total kolesterol, HDL ve glukoz düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Trigliserit ölçümleri ise obez, malnutre ve normal çocuklarda anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun trigliserit ölçümleri malnütre ve normal gruplardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,031). Normal ile malnütre olguların trigliserit ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). İnsülin değerleri ise gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun insülin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların insülin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,733). HOMA-IR ölçümleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun HOMA-IR ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların HOMA-IR ölçümleri arasına anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,511). Ferritin değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,05); obez grubun Ferritin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,020; p=0,039). Normal ile malnütre olguların Ferritin ölçümleri arasına istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Sonuç: Grupların Nrg-4 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmıştır. Obez çocuklarda normal çocuklara kıyasla Nrg-4 seviyesi düşük olarak bulunmuştur. Aynı zamanda malnutre çocuklarda Nrg-4 düzeyleri ile ilgili bilgiler sınırlı olup çalışmamızda normal kilolu çocuklar ile kıyaslandığında Nrg-4 seviyelerinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. İnsanlarda Nrg-4 ile enerji homeostazı ve enerjinin harcanması arasındaki ilişki konusunda bilgiler sınırlı olmakla birlikte, bu veriler obezite ve komplikasyonları ile mücadelede Nrg-4'ü iyi bir hedef molekül olabileceğini düşündürmektedir. Gelecekte toplum sağlığı için önemli bir tehdit olan obezite tedavisinde kullanılabilecek bir tedavi yöntemi olabilir. Anahtar Kelimeler: Obezite, malnutrisyon, Neuregulin 4, Çocukluk çağında besleneme bozuklukları, adipokinler.
Prepubertal çocuklarda betatrofin ile nutrisyonel ve metabolik durumun ilişkisi
Amaç: Beslenme bozuklukları tüm dünyada sıklığı giderek artan önemli bir halk sağlığı problemidir. Beslenme bozuklukları çocukluk çağında çok sayıda komorbiditeye sebep olmakla beraber erişkin yaş grubunda da pek çok sistemik hastalığın ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu çalışmadaki amacımız ; primer protein-enerji malnütrisyonu ve obezitesi olan çocuklarda, yağ dokusunda enerjinin harcanması ve depolanmasında önemli bir rol oynadığı düşünülen yeni adipokinlerden biri olan Betatrofin (β-Trofin) düzeyini, normal çocuklardaki β-Trofin düzeyi ile kıyaslamak ve hastaların beslenme ve biyokimyasal parametreleri ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışmamızdaki spesifik tanılı bir hastalığı olmayan çocukların obez, malnutre ve normal grupta olmalarında rol oynadığını düşündüğümüz β-Trofin hakkında bilgi edinerek ileride bu peptidin malnütrisyon ve obezite tedavisinde kullanılabilmesine yardımcı olmayı amaçladık. Yöntem ve Gereçler: Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğimize Haziran 2019 ve Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran 2 ila 12 yaş arası, nörolojik, gastrointestinal, metabolik, endokrin, enfeksiyon hastalığı olmayan, ergenliği başlamamış (prepubertal), rölatif tartılarına göre obez, malnutre ve normal olan toplam 142 çocuğun antropometrik ölçümleri yapıldı. Çocukların rutin kan tetkikleri alındı. Kan örneklerinden artan kan örnekleri İnsan β-Trofin ELISA kiti ile çalışılmak üzere serum jelli tüpe 2 ml olacak şekilde ayrıldı ve çalışma gününe kadar uygun şartlarda saklandı. Bulgular: Çalışmamız yaşları 2 yaş-12 yaş, ortalama yaşı 7,69±3,04 yıl olan toplam 142 çocuk üzerinde yapılmıştır. Çocukların 71'i (%50) erkek; 71'i (%50) kızdı. Çalışmada çocuklar rölatif tartıya göre üç grup olacak şekilde ayrılmış olup %31,7 'si (n=45) malnütre, %33,1'i (n=47) normal ve % 35,2'si (n=50) obez şeklinde incelendi. Malnütre, obez ve normal grupların yaş dağılımları arasında gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Gruplara göre β-Trofin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Malnütre grupta Ferritin ile Betatrofin arasında ise pozitif yönde (Ferritin arttıkça Betatrofin artmakta) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=0,307; p<0,05). Normal rölatif tartıya sahip çocuklarda oluşan grupta ise MCHC ile Betatrofin arasında negatif yönde (MCHC arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,385; p<0,01). Aynı zamanda normal rölatif tartıya sahip çocuklarda oluşan grupta Betatrofin ile T4 ölçümleri arasında negatif yönde (T4 arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,550; p<0,01). Obez grupta ise Betatrofin ile insülin ölçümleri arasında negatif yönde (insülin arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,328; p<0,05). Ayrıca obez grupta Betatrofin ile HOMA-IR ölçümleri arasında negatif yönde (HOMA-IR arttıkça Betatrofin düşmekte) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r=-0,340; p<0,05). Diğer biyokimyasal değişkenlerin hiçbiri ile normal,obez ve malnütre çocukların Betatrofin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır (p>0,05). VII Obez, malnutre ve normal çocuklarda total kolesterol, HDL ve glukoz düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Trigliserit ölçümleri ise obez, malnütre ve normal çocuklarda anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun trigliserit ölçümleri malnütre ve normal gruplardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır(p=0,031). Normal ile malnütre olguların trigliserit ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). İnsülin değerleri ise gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun insülin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların insülin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,733). HOMA-IR ölçümleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,01); obez grubun HOMA-IR ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p=0,001). Normal ile malnütre olguların HOMA-IR ölçümleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,511). Ferritin değerleri gruplara göre anlamlı farklılık göstermiş olup (p<0,05); obez grubun Ferritin ölçümleri malnütre ve normal olgulardan istatistik olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,020; p=0,039). Normal ile malnütre olguların Ferritin ölçümleri arasına istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p=1,000). Sonuç: Gruplara göre β-Trofin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Malnütre çocuklarda β-Trofin düzeyleri ile ilgili bilgiler oldukça sınırlı olup çalışmamızda normal kilolu ve obez çocuklar ile kıyaslandığında β-Trofin seviyelerinin daha düşük olduğu tespit edilmiş ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunamamıştır. İnsanlarda β-Trofin ile enerji homeostazı, glukoneogenez ve lipid metabolizması arasındaki ilişki konusunda bilgiler sınırlıdır ve çocukluk dönemi protein enerji malnütrisyonunda bu peptitlerin seviyeleri ile aralarındaki oranları belirleyen yayımlanmış bir çalışma bulunmamaktadır. Spesifik tanılı bir hastalığı olmayan bu çocukların iştah artması ve azalmasında rol oynadığını düşündüğümüz β-Trofin hakkında bilgi edinmek ileride β-Trofinin malnütrisyon ve obezite tedavisinde iştah düzenleyici olarak kullanılabilmesine temel oluşturacaktır. Anahtar Kelimeler: Obezite, malnutrisyon, β-Trofin, Çocukluk çağında beslenme bozuklukları, adipokinler.
Doğankent Solaklı ve Yüzbaşı sağlık ocakları bölgesine gelen mevsimlik tarım işçilerinin 1-6 yaş çocuklarında malnütrisyon prevalansı ve etkileyen faktörler
ÖZET Doğankent, Solaklı ve Yüzbaşı Sağlık ocakları bölgesine gelen mevsimlik tarım işçilerinin, 1-6 yaş arası 204 çocuğu araştırma kapsamına alındı. Ailelerin sosyo-demografik ve ana-çocuk sağlığı durumunu belirlemek amacı ile bir 6orukağıdı uygulandı ve fizik muayene yapıldı. Mevsimlik tarım işçilerinin büyük çoğunluğu Güneydoğu ve Doğu Anadolu illerinden gelmekte idi. Mevsimlik Tarım İşçilerinin sosyo- demografik durumları Türkiye düzeyine göre çok düşük idi. Annelerin %92 'sinin, babaların % 36 'sının okur-yazarlığı yoktu. Babaların % 4'ü, annelerin % 34'ü Türkçe bilmiyordu. Akraba evliliği yapanların hızı % 44 idi. On yaşından küçük çocukların % 9.3 'ü çalışmaktaydı. Bu çocuklar çalışmak için eğitimlerini yarıda kesmişlerdi. Ailelerden % 43.1'i en az bir çocuğuna okulunu bıraktırarak yanlarında getirmişti. Son iki doğum arasındaki sürenin 12 aydan kısa olduğu gebelikler % 15.7, 24 aydan kısa olanlar % 73.8 olarak elde edildi. Doğumların % 60. 8 'i evde kendi kendine, % 19.6'sı bir sağlık kurumunda yapılmış idi. Ortalama canlı doğum sayısı 6.1, yüz kadında toplam düşük hızı % 71.9 bulundu. Çocuk ölümlerinin %60.3'ü ilk 12 ay içinde olmuştu. Çocuk ölümü nedenleri arasında enfeksiyon hastalıkları ilk sırada yer almakta idi. Anne sütü verme süresi oldukça değişiklik gösteriyordu. % 19.1 sıklığında anne 25 ay ve daha uzun 6üre çocuğunu emziriyordu. Ek besine 7.aydan önce başlayanların sıklığı % 33.4, 12. aydan sonra başlayanların sıklığı ise 28.9 idi. Çocuklarda en sık görülen hastalıklar sorusu ise akut solunum yolu hastalıkları, ishal, kızamık şeklinde yanıtlandı. Fizik muayene sonuçlarına göre ilk on sırada yer alan hastalıklar; 1-insekt bite, 2-piyodermi, 3-rinit, 4- güneş yanığı, 5-isilik, 6-buşon, 7-konj iktivit, 8-otitis media, 9-ishal, 10- tonsillit şeklindedir. Tam aşılı çocuk sıklığı % 44.1, eksik aşılı çocuk sıklığı % 35.3, hiç aşı yapılmamış çocuk sıklığı 16.7 bulundu. Yaşa göre ağırlık bakımından erkek çocukların % 42.7'si, kız çocuklarının % 47.9'u geri, yaşa göre boy bakımından erkeklerin % 39.1'i kız çocukların % 43.6 'sı geri bulundu. Ü6t kol çevresi ölçümlerine göre çocukların % 43.2 'si malnütrisyonlu olarak değerlendirildi. înspeksiyonda çocukların yanlızca % 7.8'i kaşektik görünümde idi. 87
Birinci basamak sağlık merkezlerinde çalışan hemşirelerin gebelikte yetersiz beslenmeye ilişkin bilgilerinin değerlendirilmesi
Gebelik döneminde yeterli düzeyde beslenme hem kadın hem de fetüs için önemlidir. Araştırma; birinci basamak sağlık merkezlerinde çalışan hemşirelerin, gebelik dönemindeki kadınların beslenme durumlarına ilişkin bilgilerini tespit etmeyi amaçlamaktadır. Araştırmanın birinci bölümünde sosyodemogrofik veriler, ikinci bölümünde MNA-SF ölçeği ve üçüncü bölümde de Kendi Kendine Beslenme Değerlendirme Skoru (SANS) soruları bulunmaktadır. MNA-SF ölçeği tarama ve değerlendirme olarak 2 bölümdür. Tarama puanı ortalaması 11,32±2,04 ve toplam değerlendirme puanı 17,28±4,87'dir. Toplam değerlendirme puanı ortalaması (SANS) 3,70±7,70'dir. Gelir memnuniyetine göre tarama puanı ve toplam değerlendirme puanı farklılık göstermektedir. Ayrıca tarama puanı ve toplam değerleme puanının beslenme durumu öz değerlendirme sonucuna göre farklılık gösterdiği belirlenmiştir. Sonuç olarak hemşirelerin gebelerde yetersiz beslenme durumuna ilişkin bilgi düzeylerinin orta düzeyde olduğu ve bilgilerinin birçok faktöre bağlı olarak değişkenlik gösterdiği saptanmıştır.
Kronik böbrek yetmezliği olan protein-enerji tükenme sendromlu hastalardaki agouti-related peptit düzeylerinin klinik, antropometrik ölçümler ve sitokinlerle arasındaki ilişki
Giriş-Amaç: Kronik böbrek hastalarında kardiyovasküler hastalıklar mortalitenin en önemli nedenidir. Beslenme bozukluğunun ileri formu olan protein-enerji tükenme sendromu bu hızlanmış mortaliteye katkıda bulunmaktadır. Kronik böbrek hastalarında iştahsızlık, iştahı düzenleyen hormonlar arasındaki dengenin bozulması, inflamasyon, diyaliz işlemi, istirahat halindeki enerji harcanmasının artması, insülin direnci ve D-vitamini eksikliği gibi hormonal bozukluklar, metabolik asidoz, anabolizmanın yavaşlaması, fiziksel aktivitenin azalması ve komorbid hastalıklar protein-enerji tükenme sendromunun gelişmesine neden olmaktadır. Çalışmamızdaki amaç; iştahı arttırma özelliği olan agouti-related peptit düzeyinin, kronik böbrek yetmezliği bulunan protein-enerji tükenme sendromlu hastalardaki klinik durum, antropometrik ölçümler ve inflamatuvar sitokinler ile arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 76 hasta alındı. Protein-enerji tükenme sendromu kritelerinin 3 veya daha fazlasına sahip olan 38 hasta protein-enerji tükenme sendromu grubunu, 2 kritere sahip olan 27 hasta malnutrisyon grubunu, 11 sağlıklı birey kontrol grubunu oluşturdu. Genel biyokimyasal parametreler, tam kan sayımı, IL-1, 6, TNF-α, agouti-related peptit tahlilleri çalışıldı. Vücut kitle indeksi, günlük protein alımı, orta kol kas çevresi alanı hesaplandı. Hastaların kullandıkları ilaçlar ile eşlik eden hastalıklar kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya aldığımız hastaların %51'inde protein-enerji tükenme sendromu mevcuttu.Anlamlı olarak agouti-related peptit düzeyi protein-enerji tükenme sendromu grubunda kontrol grubuna göre daha düşük, TNF-α ve CRP düzeyi ise daha yüksekti. Üç grup içinde albumin değeri ve vücut kitle indeksi en düşük protein enerji tükenme sendromu grubunda tespit edildi. Orta kol kas çevresi alanı ve günlük protein alımı, kontrol grubuna göre yine protein-enerji tükenme sendromu grubunda anlamlı daha düşüktü. Agouti-related peptit düzeyi ile günlük protein alımı arasında pozitif yönlü, orta kol kas çevresi alanı ile CRP ve albumin ile TNF-α arasıda negatif yönlü bir korelasyon tespit edildi. Protein-enerji tükenme sendromu grubundaki hastaların %97'sinde yağsız doku kitle indeksinde azalma mevcuttu. Hemodiyaliz ve periton diyalizi yapan protein-enerji tükenme sendromlu hastalar arasında agouti-related peptit düzeyi açısından anlamlı farklılık yoktu. Tartışma: Kronik böbrek hastalarında protein-enerji tükenme sendromu yaygın bulunmaktadır. Günlük protein alımının azalması ve artmış inflamasyon, protein-enerji tükenme sendromu gelişimine katkıda bulunabilir. Protein-enerji tükenme sendromlu hastalarda agouti-related peptit düzeyi ciddi düzeyde düşüktür ve bu durum günlük protein alımını etkiliyebilir. Agouti-related peptit düzeyini arttırmaya yönelik girişimler, protein-enerji tükenme sendromu gelişme riskini azaltabilir.
Çukurova Üniversitesi'nde okuyan kadın fakülte öğrencilerinde yeme bozukluğu prevalansı ve etki eden faktörlerin araştırılması
Giriş ve Amaç: Yeme bozukluklarının toplumda görülme sıklığı gün geçtikçe artmakta ve giderek daha ciddi bir sorun haline gelmektedir. Yeme bozuklukları özellikle genç kadınlar arasında olmak üzere, önemi giderek artan bir halk sağlığı sorunudur. Bu çalışmanın amacı; Çukurova Üniversitesi'nde okuyan kız öğrencilerde yeme bozukluğu boyutu ve sıklığının belirlenmesi; yeme bozukluğu tanısı almış olanlarla yeme bozukluğu tanısı almamış olanlar, yeme bozukluğu gelişimini etkileyebilecek faktörler (aile ortamı özellikleri, sosyo-ekonomik durumları, depresyon ve sosyal fobi) açısından karşılaştırmaktır. Bunun sonucunda yeme bozukluğu tanısı alan kişilere, çözüm önerileri getirecek danışmanlık hizmeti vermektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Balcalı Kampüsü içerisinde okuyan kız öğrencilerde yeme bozukluğu sıklığı ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla planlanmış kesitsel bir araştırmadır. 2012-2013 eğitim-öğretim yılı içerisinde tüm fakültelerde kayıtlı kız öğrenci sayısı 9.108 idi. Türkiye'de yeme bozukluğu sıklığı ile ilgili yapılan araştırmalar dikkate alınarak % 95 güvenilirlik ve % 3 hata payı ile örnekleme 514 kız öğrencinin alınacağı hesaplandı. Tüm üniversitede okuyan kız öğrencilerin özelliklerinin fakültelere göre farklılık göstermedikleri göz önüne alınarak, 12 fakülte içerisinden rasgele sayılar tablosu (random digit table) yardımıyla 4 fakülte seçildi. Basit tesadüfi örneklem yardımıyla da çalışmaya dahil edilecek bölümler seçildi. Verilerin analizleri için SPSS 19.0 ve Epi-Info programları kullanıldı. Ki-kare, t-testi, korelasyon testi ve lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 21,63±1,8 yıl idi. Katılımcıların % 6,3'ünde yeme bozukluğu tespit edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre; araştırmaya katılanların, anne eğitim düzeyi ve çalışma durumu, baba eğitim düzeyi ve çalışma durumu, aile gelir durumu, konutta yaşayan kişi sayısı, yaşanılan yer, sigara, alkol, ilaç kullanımı, geçirilen ameliyat, daha önceden geçirilen hastalığa göre dağılımları karşılaştırıldığında, yeme bozukluğu ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Yeme bozukluğu bulunanlarda mevcut hastalık varlığı, yeme bozukluğu olmayanlara göre anlamlı şekilde daha fazla bulundu, (p=0,02). Yeme bozukluğu bulunanlarda Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) puanları, yeme bozukluğu bulunmayanların BDÖ puanlarından anlamlı derecede yüksekti, (p<0,01). Yeme bozukluğu bulunanlarda Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği (LSKÖ) puanları, yeme bozukluğu bulunmayanların LSKÖ puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı, (p>0,05). Vücut Kitle İndeksi (BKİ), yeme bozukluğu bulunanlarda anlamlı derecede yüksekti, (p<0,01). Yeme tutum ve davranışı ile depresyon arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Yeme tutum ve davranışı ile sosyal fobi değişkeni arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Depresyon ile sosyal fobi değişkeni arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Sonuç: Araştırmamıza katılanların % 6,3'ünde yeme bozukluğu tespit edildi. Yeme tutum ve davranışı ile depresyon ve sosoyal fobi değişkenleri arasında anlamlı ve pozitif yönlü bir korelasyon vardı. Yeme bozukluğu bulunanların BKİ'si bulunmayanlara göre daha yüksekti ve mevcut kilolarından memnun değillerdi. Bu tez çalışmasından da görüldüğü gibi yeme bozukluğu, önemi giderek artan bir halk sağlığı sorunu olup, konu ile ilgili eğitim ve önleyici tedbirlerin alınması, riskli gruplarda taramaların yapılması, şayet hastalık oluşmuşsa tedavilerinin sağlanması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Kadın, yeme bozukluğu, üniversite öğrencisi
Gaziantep Üniversitesi'nin sağlıkla ilgili fakültelerindeki ilk ve son sınıf öğrencilerinin beslenme alışkanlıkları ve obezite sıklığı
Tanımlayıcı-kesitsel tipteki bu çalışma, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi, Diş Hekimliği Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi'nde öğrenim görmekte olan ilk ve son sınıf öğrencilerinin beslenme alışkanlıklarını ve obezite sıklıklarını saptamak ve bu durumu etkileyebilecek faktörleri ortaya koymak amacıyla yapılmıştır (n=1068). Evrene ulaşım oranı %88,0 olarak gerçekleşti. Araştırmada veri toplama aracı olarak soru kâğıdı kullanılmıştır. Toplanan veriler tanımlayıcı istatistikler, Kruskal Wallis, Mann-Whitney U ve ki-kare testleri kullanılarak analiz edildi. p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmada yer alan öğrencilerin %61,5'i kadın, %38,5'i erkek ve BKİ ortalamaları 21,93 ± 3,16 kg/m² olarak bulundu. Araştırmaya katılan üniversite öğrencilerinin %12,2'sinin zayıf, %72,4'ünün normal kilolu ve %15,4'ünün fazla kilolu veya obez olduğu tespit edildi. Erkek cinsiyette olan ve tıp fakültesinde eğitim görmekte olan öğrencilerin beden kitle indeksine göre kilolu veya obez olma durumu anlamlı düzeyde yüksek olarak saptandı. Öğrencilerin yaklaşık yarısının günde 2 öğün ve daha az yemek yediği, en çok atlanan öğünün ise kahvaltı olduğu tespit edildi. 1. sınıfta eğitim gören öğrencilerde her gün süt ve süt ürünleri, meyve ve sebze tüketimi anlamlı düzeyde yüksek bulunurken (Sırasıyla p=0,024 ve p=0,007), son sınıfta eğitim gören öğrencilerde sigara ve alkol kullanma durumu anlamlı düzeyde yüksek bulundu (Sırasıyla p=0,040 ve p=0,026). Aile veya akraba ile birlikte kalmanın tüketilen besinler üzerinde olumlu etkisinin olduğu saptandı. Öğrencilerin %31,6'sının en az 1 kez diyet yaptığı, %33,9'nun düzenli egzersiz yaptığı görüldü. Sonuç olarak üniversite öğrencilerinde obez veya kilolu olma durumunun yaygın olduğu belirlendi. Elde edilen sonuçlar öğrencilerde obezitenin önlenmesi için yeterli ve dengeli beslenme alışkanlıklarının kazandırılmasının, düzenli ve yeterli fiziksel aktivite yapmayı günlük yaşamlarının bir parçası haline getirmelerinin sağlanmasının önemli olduğu; sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının geliştirilmesi amacıyla eğitimin ilk aşamalarından itibaren öğrencilerin bilinçlendirilmelerinin gerekliliğini göstermektedir.
Sepsis hastalarında total parenteral nutrisyonda lipid seçiminin proinflamatuar sitokinler üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, Yoğun Bakımda sepsis tanısı olan hastalarda MCT/LCT, LCT/ω-9 ve MCT/LCT, ω-3, ω-9 lipid içeren parenteral nutrisyon ile beslenen hastalardaki inflamatuar sitokin düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya; 18 yaş üzeri, sepsis tanısı almış, total parenteral nutrisyon desteği alan toplam 30 hasta dahil edildi. Sepsis tanısı; ispatlanmış bir enfeksiyon kaynağı ile SIRS (taşikardi, takipne, ateş, lökositoz) kriterlerinin birleşimi olarak kabul edildi. Hastalar parenteral nutrisyon içeriği olarak randomizasyon ile 3 gruba ayrıldı: GRUP A: (n:10), 1g/kg MCT/LCT içeren TPN; GRUP B: (n:10), 1 g/kg LCT ve ω-9 içeren TPN; GRUP C: (n:10), 1g/kg MCT/LCT, ω-9 , ω-3 içeren TPN. Çalışmaya dahil edilen hastaların beslenmeye ilk başladıkları gün 0. gün olarak alındı. 0,3 ve 5. günlerde kan örnekleri toplanarak; TNF-α, IL-1, IL-6, ve IL-8 değerlerine bakıldı. Hastalarda gelişen yan etkiler kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 30 hastanın ortanca yaşı 52 (19-81); cinsiyet dağılımı incelendiğinde hastaların % 80‟i (24 kişi) erkektir. Hastaların ortalama vücut kitle indeksleri 25.1±3.3 kg/cm2 dir. Hastaların SOFA skor dağılımı incelendiğinde ortanca 5 (4-9) olduğu saptanmıştır. Hastaların başlangıç, üçüncü ve beşinci günlerde ölçülen IL-1, IL-6, IL-8 ve TNF-α dağılımlarının gruplara göre zamana bağlı değişimi incelenmiştir. Ancak istatistik olarak anlamlı fark elde edilememiştir (p > 0.05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, total parenteral nütrisyonun bir komponenti olarak uygulanan hem MCT/LCT, hem LCT/ω9 hem de MCT/LCT- ω 9- ω 3 karşılaştırıldığında sepsiste proinflamatuar sitokin düzeyi açısından birbirlerine üstün olmadıkları, ayrıca proinflamatuar sitokinlerin artışına da yol açmadıkları gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sepsis, lipid, total parenteral nutrisyon.
Ergen sporcularda kişilik özellikleri ile yeme bozuklukları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, ergen sporcularda yeme bozuklukları ile kişilik özellikleri arasında ilişki olup olmadığını tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 17-19 yaş aralığında yer alan; 112 kadın, 177 erkek olmak üzere 289 sporcu katılmıştır. Araştırmada veriler, gönüllü katılım formu, demografik bilgi formu, YTT-26 ve SCL 90 R üzerinden toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmanın ana hipotezini test etmek etmek amacıyla YTT-26 ile SCL 90 R toplam puanı ve tüm alt testleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla korelasyon analizi yapılmıştır. Yapılan korelasyon analizi sonucuna göre, YTT-26 toplam puanları ile SCL 90 R toplam puanları ve tüm alt testleri arasında anlamlı, pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Çalışmanın alt hipotezini test etmek amacıyla ise YTT-26'nın cinsiyete göre değerlendirilmesi için bağımsız gruplar t-testi yapılmıştır. Bağımsız örneklem t-testi sonucuna göre; kadınların (Ort.=12,17, SS=12.003) yeme tutum testi puanlarının, erkeklere (Ort.=8,34, SS=7,19) göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur, t(161,871)=3,049, p<.01. Sonuçlar: Araştırma sonucu yeme bozuklukları değerlendirilirken kişilik özelliklerinin ve belli demografik özelliklerin göz önüne alınması gerektiğini göstermiştir.
Üniversite öğrencilerinin yeme farkındalığı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi: Sağlık Bilimleri Fakültesi örneği
Amaç: Bu araştırmada üniversite öğrencilerinde yeme farkındalığının ölçülmesi ve yeme farkındalığının öğrencilerin sosyo-demografik özellikleri, yeme davranışları, var olan beslenme alışkanlıkları ve depresyon düzeyleri ile değişiminin incelenmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Araştırma Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencileri ile gerçekleştirilmiş olup, analitik-kesitsel bir çalışmadır. Kasım 2019 – Ocak 2020 tarihleri aralığında yüz yüze görüşme yöntemiyle veriler toplanmıştır. Verilerin toplanmasında YFÖ, BDÖ, ÜFYÖ ve katılımıcıların sosyo-demografik özellikleri ile beslenme özelliklerinin incelenmesi için literatür desteği ile araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu kullanılmıştır. Verilerin analizi için IBM SPSS 22 (Statistical Package for the Social Sciences) programı kullanılmıştır. Güç analizi için G-Power kullanılmış ve verilerin analizinde; Independent-Samples t Test, Kruskal Wallis, Mann Whitney-U, One-Way ANOVA testleri ve Pearson Korelasyon Analizi yapılmıştır. Bulgular: Araştırma katılan öğrencilerin yaş, BKİ, yaşadıkları yer, kronik hastalık varlığı gibi özellikleri ile YFÖ puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Zayıf bireylerin, il merkezinde yaşayan bireylerin, kronik hastalığı olmayan bireyler YFÖ puan ortalamasının kıyaslandıkları gruplar arasında anlamlı olarak daha düşük olduğu saptanmıştır (p<0,05). Öğrencilerin cinsiyetleri, bölümleri, kaçıncı sınıfta eğitim almakta oldukları, yaşadığı kişi, gelir durumları ve spor yapma durumları ile toplam YFÖ puan ortalaması arasında anlamlı fark yoktur (p>0,05). Öğrencilerin YFÖ puanları ile ara öğün yapma durumları, öğün atlama durumları ve ara öğün sayıları arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). YFÖ'nin farkındalık alt boyutu puan ortalamaları ile cinsiyet arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Erkeklerin farkındalık puanı, kadınlardan yüksektir(p<0,05). Öğrencilerin BKİ değerleri ile YFÖ alt boyutlarından olan düşünmeden yeme, duygusal yeme ve enterferans arasında anlamlı fark vardır (p<0,05). Obez bireylerin düşünmeden yeme ve enterferans puanları daha düşükken, duygusal yeme davranışının zayıf bireylerde daha az olduğu saptanmıştır (p<0,05). Duygusal yeme davranışı Ebelik Bölümü öğrencilerinde, Beslenme ve Diyetetik Bölümü ve Çocuk Gelişimi Bölümü öğrencilerine kıyasla daha yüksektir (p<0,05). Duygusal yeme davranışına sahip olan katılımcılar daha yüksek depresyon düzeylerine sahip bulunmuştur (p<0,01). Bireylerin düşünmeden yeme davranışları arttıkça depresyon düzeyleri artmaktadır (p<0,01). Sonuç: Bu çalışma yeme farkındalığı ve alt boyutlarının; bireylerin sosyo-demografik özellikleri, beslenme alışkanlıkları ve depresyon düzeyleri ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Farkındalık, Kilo Kontrolü, Obezite, Yeme Bozuklukları, Yeme Farkındalığı
Açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda perioperatif dönemde besin tüketimi ve besin tüketimini etkileyen durumların belirlenmesi
Başlık: Açık Kalp Cerrahisi Uygulanan Hastalarda Perioperatif Dönemde Besin Tüketimi ve Besin Tüketimini Etkileyen Durumların Belirlenmesi Amaç: Açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda perioperatif dönemde besin tüketim miktarı ile besin tüketimi miktarının hastanın beslenme ile ilgili bazı göstergelerine etkisi ve besin tüketimini etkileyen durumların saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırma 4 Şubat-4 Mayıs 2015 tarihleri arasında Gülhane Askeri Tıp Akademisi kalp damar cerrahisinde yapılmış tek merkezli, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir araştırmadır. Örneklem ölçütlerini sağlayan araştırmaya katılmayı kabul eden 86 gönüllü hasta araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Veriler araştırmacı tarafından geliştirilen soru formu aracılığıyla toplanmıştır. Soru formu tanımlayıcı özellikler ve besin alımını etkileyen durumları sorgulayan 25 sorudan oluşmuştur. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 15,0 windows paket programında yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık için p<0.05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 61.25±10.77 yıl, %72.1'i erkek %40.7'si lise mezunu, %53,5'i büyük şehirde yaşamakta, %64'ü protez diş kullanmamaktadır. Hastaların ortalama cerrahi süresi 183.19±27.3 dakika, entübasyon süresi 7.56±1.77 saat, hastanede kalma süresi 7.62±1.33 gündür. Hastalara bir günde verilen yemeğin bitirilme oranlarının ortalaması cerrahiden bir gün önce %38, cerrahiden bir gün sonra % 51 cerrahiden üç gün sonra %47 cerrahiden beş gün sonra %52 dir. Cerrahi sonrası birinci günde en sık görülen semptom bulantı, cerrahiden üç ve beş gün sonra en sık görülen semptom kabızlıktır. Hastaların vücut ağırlıkları ve Beden Kitle Indeksi (BKI) cerrahiden bir gün öncesine göre cerrahi sonrası günlerde azalmıştır. Cerrahi sonrası beşinci günde yaklaşık iki kg azalma olmuştur. Hastalar besin almalarını en çok etkileyen durumlar olarak; cerrahiden bir gün önce (%84.9) hekim ve hemşirelerin aç kalmamı söylemesi, cerrahiden bir gün sonra (%31.4) yemek öncesinde bulantımın olması, cerrahiden üç gün sonra (%25.6) şu anda kabızım kabız olmaktan endişelenmem, cerrahiden beş gün sonra (%33.7) şu anda kabızım kabız olmaktan endişelenmem şeklinde ifade etmişlerdir. Ayrıca hastaların besin alma durumları ile albümin ortalamaları arasında ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Hastaların cerrahi sonrası süreçte kilo kaybettiği, albümin değerlerinin azaldığı belirlenmiştir. Hastaların besin tüketimini etkileyen çok sayıda durum olduğu ve bu durumların önemli bir oranının sağlık bakım profesyonellerinin uygun girişimleri ile değiştirilebilir olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yetersiz beslenme, Besin tüketimi, Kalp Cerrahisi, Hemşirelik
Duygusal yemenin depresyon, anksiyete ve stres belirtileri ile olan ilişkisi
Bu çalışmada, duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres belirtileri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda yaş, cinsiyet, medeni durum ve kilo ile ilgili değişkenlerin duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres belirtileri üzerindeki etkisinin de incelenmesi hedeflenmektedir. Çalışmaya, İstanbul'un çeşitli ilçelerinde oturan 18-68 yaş arası 785 yetişkin gönüllü olarak katılmıştır. Araştırmada, duygusal yemeyi ölçmek için 1986 yılında Van Strein, Frijters, Bergers ve Defares tarafından geliştirilen ve 1988 yılında Tekok tarafından Türkçeye uyarlanan Hollanda Yeme Davranışı Anketi, depresyon anksiyete ve stres belirtilerini ölçmek için 1995 yılında Lovibond ve Lovibond (Lovibond ve Lovibond, 1995) tarafından geliştirilen, Türkçeye standardizasyonu Çetin, Abacı ve Akın (2006) tarafından yapılan depresyon, anksiyete ve stres ölçeği (DASO) kullanılmıştır. Duygusal yeme puanları yüksek olan kişilerin depresyon (9,95±8,61), anksiyete (11,25±8,34) ve stres (16,53±12,68) puanları duygusal yeme puanları düşük olan kişilerin depresyon (6,97±7,55), anksiyete (8,34±6,70) ve stres (12,68±8,36) anlamlı ölçüde daha yüksektir. Ayrıca, cinsiyet, yaş, medeni durum ile kilo memnuniyeti ve kilo algısı; duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres seviyelerinde anlamlı derecede değişiklik oluşturmaktadır. Bu bulguların önemi önceki araştırmaların ışığında tartışılmış ve gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: duygusal yeme, kilo algısı, depresyon, stres, anksiyete
Üniversite öğrencilerinin duygusal yeme davranışı ile antropometrik ölçümler arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışma, Gaziantep ili Hasan Kalyoncu Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinde Ekim 2016-Mayıs 2017 tarihleri arasında Beslenme ve Diyetetik (BDB), Hemşirelik (HEM) ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon (FTR) bölümlerinin 3.ve 4. sınıflarında öğrenim gören, çalışmaya katılmaya gönüllü öğrencilerin (n:325), duygusal yeme davranışları ile antropometrik ölçümler arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Öğrencilerin genel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, bir günlük besin tüketimleri, duygusal yeme davranışını sorgulamak için üç faktörlü beslenme (TFEQ) anketi ve duygusal durumlarda yeme alışkanlığı (EESQ) anketleri uygulanmıştır.Öğrencilerin antropometrik ölçümleri de (boy uzunluğu, vücut ağırlığı, bel çevresi ve kalça çevresi) Biyoelektrik İmpedans Analizi (BİA) ile ölçülmüştür.Bir günlük enerji ve besin öğeleri tüketimleri Beslenme Bilgi Sistemi (BEBİS) programı kullanılarak analiz edilmiş ve bulunan değerler Türkiye'ye Özgü Beslenme Rehberi (TÖBR) ile karşılaştırılmıştır.Çalışmaya katılan öğrencilerin %77,2 'si kız ve bekar (%94,2) olup %22,8 'i erkektir.Yaş ortalaması( ±S) sırasıyla kızlarda 22,2±1,9 ve erkeklerde 23,2±1,9 'dur.Öğrencilerin yarıya yakınının (%47,4) en az bir ana öğünü atladığı, %36,6 'sının bir ara öğün tükettiği, %28,9 'unun öğün atladığı ve genelde sabah öğününü (%51,4) atladıkları saptanmıştır. BDB 'nün %28,5 'i, HEM bölümünün %29,7 'si ve FTR bölümünün ise %41,6 ' sının doktor tarafından tanısı konulmuş bir hastalığının olduğu ve FTR bölümündeki öğrencilerde ülserin (p˂0,05) ve ailelerinde ise osteoporozun (p˂0,05) önemli düzeyde yüksek olduğu anlaşılmıştır.Beden Kitle İndeksi (BKİ) açısından öğrencilerin %68,0'i normal, %21,5'i ise hafif şişmandır. TÖBR'e göre öğrencilerin enerjinin proteinden (BDB Kız:%118,1 ve Erkek:%119,4 ; HEM Kız:%112,2 ve Erkek:%101,9 ; FTR Kız:%113,6 ve Erkek:%119,3) ve yağdan(BDB Kız:%126,1 ve Erkek:%118,3 ; HEM Kız:%133,7 ve Erkek:%136,6 ; FTR Kız:%138,7 ve Erkek:%128,4) gelen oranlarının önerilenden yüksek olduğu ve karbonhidrat oranlarının (BDB Kız:%81,0 ve Erkek:%84,6 ; HEM Kız:%78,5 ve Erkek:%79,6 ; FTR Kız:%75,0 ve Erkek:%79,1) ise önerilenden düşük olduğu anlaşılmıştır.Tüm öğrencilerin büyük çoğunluğunun canı sıkıldığında, endişeli olduğunda, arkadaşları kendini ikna etmeye çalıştığında, üzgün olduğunda, yalnız hissettiğinde daha fazla yemek yediği bu durumun ise en fazla kızlarda olduğu belirlenmiştir.Bölümlere göre kontrolsüz yeme düzeyi en fazla FTR bölümünde (p˂0,05), açlığa duyarlılık düzeyinin ise HEM bölümünde (p˂0,05) olduğu, cinsiyete göre bilişsel kısıtlama düzeyi ve duygusal durumlarda yeme alışkanlığının (EESQ) en fazla kızlarda olduğu görülmüştür (p˂0,05). Duygusal yeme davranışı ile antropometrik ölçümler arasındaki ilişkiye bakıldığında; ağırlık(kg), bel çevresi(cm), kalça çevresi(cm), Beden Kitle İndeksi (BKİ), Bazal Metabolizma Hızı (BMH), vücut yağ oranı (%) ve miktarı (%) ile ölçek puanları arasında pozitif yönde (p˂0,05) anlamlı ilişki olduğu; boy uzunluğu(cm), vücut sıvı oranı (%), vücut sıvı miktarı (kg), yağsız vücut oranı (%), yağsız vücut miktarı (kg) arasında ise negatif yönde (p˂0,05) anlamlı ilişki olduğu anlaşılmıştır. Sonuç olarak duygusal yeme davranışı ile antropometrik ölçümler arasında güçlü bir ilişki olduğu, beslenme davranışlarına ek olarak duygu ve stres yönetimine odaklanan multidisipliner bir yaklaşımın üniversite çağındaki gençlerde duygusal yemeye bağlı olarak gelişebilecek ağırlık artışı riskini azaltacağından yararlı olacaktır. Anahtar kelimeler: Üniversite döneminde beslenme, Duygusal yeme, Kontrolsüz yeme, Bilişsel kısıtlama, Açlığa duyarlılık
Farklı fakültelerdeki üniversite öğrencilerinde ortoreksiya nervoza görülme sıklığı ile yeme tutum davranışları ve beden algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Beslenme fetal dönemden geriatrik döneme olan her aşamada oldukça önemli bir yere sahiptir. Hayatın bazı döneminde bireyin yaşadığı değişiklikler beslenme üzerinde de etkiler yaratabilir. Bu yaratılan etki kimi zaman yemek bozukluğu olarak kendini göstermektedir. Bu araştırmanın amacı üniversite öğrencilerinde ortoreksiya nervoza görülme sıklığı ile yeme tutum davranışları ve beden algısı arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışma tanımlayıcı, kesitsel bir çalışma olup Gaziantep Hasan Kalyoncu Üniversitesi'nde herhangi bir fakültenin 3. Sınıfında eğitim gören çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 250 (K:165, E:85) birey üzerinde yapılmıştır. Katılımcıların bazı demografik özellikleri ve antropometrik ölçüm değerleri sorgulanmış ve bunula birlikte 'Yeme Tutum Testi', 'ORTO-15 Testi' ve 'Çok Yönlü Beden/Benlik ve Öz İlişki Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmaya dahil olan bireylerin yaş ortalaması 21,8±1,7 (K: 21,7±1,8, E: 22,1±1,5) yıldır. Katılımcıların eğitim gördüğü fakülteler ise Fizik tedavi ve rehabilitasyon (%18,8), Hemşirelik (%18,8), Eğitim Bilimleri (%18,4), Beslenme ve Diyetetik (%17,6), Hukuk Fakültesi (%16,4) ve Görsel İletişim ve Tasarım (%10,0)'dır. Kadınların boy uzunluğu, vücut ağırlığı ve BKİ değeri ortalaması sırasıyla 165,9±5,6 cm, 60,7±10,7 kg ve 22,0±3,4 kg/m2 iken erkeklerin 178,2±7,4 cm, 78,2±11,5 kg ve 24,6±3,0 kg/m2'dir. Bu değerin tümü kadınlarda erkeklere göre daha düşüktür (p<0,05). Kadın ve erkek bireylerin YTT-40 testinden aldıkları puanlar sırasıyla; 21,8±13,7 ve 20,6±14,7'dir (p>0,05). 25 ve yaş üstü bireylerin bu testten aldıkları puan diğer yaş gruplarına göre daha yüksektir (p=0,000, p<0,05). YTT-40 testinden 30 puan altında alan evli bireylerin oranı 30 puan ve üzeri alan evli bireylerin oranına göre daha düşüktür (p=0,001, p<0,05). ORTO-15 testinden kadın ve erkek bireylerin aldıkları puan ise sırasıyla 37,8±3,9 ve 36,8±3,2'dir (p>0,05). Bekar bireylerin çok yönlü beden ölçeğinden aldıkları madde puan 2,5±0,3 evli bireylerin ise 2,2±0,4'dir (p=0,004, p<0,05). Bireylerin BKİ sınıflaması ve YTT-40, ORTO-15 ve Çok Yönlü Beden/Benlik ve Öz İlişki Ölçeğinden aldıkları puan ortalamaları arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0,05). YTT-40 testinden alınan toplam puan ile ORTO-15 testinden ve ÇYBÖİÖ'den alınan toplam puan arasında negatif, yaş ile pozitif kolerasyon bulunmaktadır (p<0,05). Üç testinde BKİ değeriyle ile arasında herhangi bir kolerasyon bulunmamaktadır. Bu veriler doğrultusunda bireylerin yeme bozukluğu görülme durumu ve beden algısı bireylerin bazı özellikleriyle ilişki içerisindedir. Yeme bozukluğu oldukça önemli bir problemdir. Yeme bozukluğu problemi için etkin politikalar oluşturulmalı, yürütülmeli ve izlenmelidir.
Çukurova Üniversitesi öğrenci adaylarında yeme tutumu ile sağlık algısı ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada üniversite eğitimine başlayacak öğrencilerin yeme tutumları ile sağlık algılarının değerlendirilmesi ve bunlar arasındaki ilişkinin ortaya konulması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini 2020-2021 eğitim öğretim yılında Çukurova Üniversitesine kayıt yaptıran öğrenciler oluşturdu. Pandemi nedeniyle öğrenciler okula başlayamadıkları için tüm öğrenciler çevrim içi anket çalışmasına davet edildi. Çalışmaya katılmayı kabul edenlere Yeme Tutumu Testi-40 ve Sağlık Algısı Ölçeği uygulandı. Bulgular: Yaş ortalaması 20,00±3,23 (17-46) yıl olan 2072 katılımcının %56,3'si kadındı. Yeme Tutumu Testi puanı ≥30 olan yani yeme bozukluğu riski saptanan katılımcıların oranı %8,0'di. Bu oran kız öğrencilerde %9,9, erkek öğrencilerde %5,5 (p=0,000); ideal kilonun altında olanlarda %8,0, ideal kiloda olanlarda %6,6, ideal kilonun üzerinde olanlarda %12,7 (p=0,000); kronik hastalığı olanlarda %14,9, olmayanlarda %7,5 (p=0,001) olarak saptandı. Sağlık Algısı Ölçeği açısından değerlendirme yapıldığında; erkek öğrencilerin "kontrol merkezi" alt boyutu hariç tüm puanları kız öğrencilere göre yüksek bulundu (p<0,05). İdeal kiloda olanların "kontrol merkezi" (p=0,004) , "kesinlik" (p=0,000) ve "toplam" (p=0,000) boyut puanları yüksek bulundu. Kronik hastalığı olmayan grupta "sağlığın önemi" hariç tüm boyut puanları yüksek bulundu (p<0,05). Yeme tutumu test puanı ile "öz farkındalık", "sağlığın önemi", BKİ, yaş arasında pozitif yönde; "kesinlik" arasında negatif yönde; "sağlığın önemi" ile yaş arasında pozitif yönde çok zayıf ilişki olduğu saptandı (p<0,05). Yeme tutumu testi kesme puanı yönünden sadece öz farkındalık alt boyutunda istatiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p=0,000). Sonuç: Başta aile hekimleri olmak üzere üniversite öğrencilerine hizmet veren tüm meslek gruplarının bu çalışmada saptanan bulguları (kız öğrencilerde, ideal kiloda olmayanlarda, kronik hastalığı bulunanlarda ve öz farkındalığı yüksek olanlarda yeme bozukluğu riskinin daha fazla olması) göz önünde bulundurmaları ve fırsatları değerlendirerek uygun girişimlerde bulunmaları önerilir. Anahtar sözcükler: Algı, Aile hekimliği, Sağlık, Üniversite, Yeme bozukluğu