Preoperative period
150 theses under this subject heading
Ameliyat sürecine yönelik görsel bilgilendirmenin durumluk - sürekli kaygı düzeyine etkisinin belirlenmesi
Bu araştırmada ilk kez ameliyat olacak hastalara ameliyat sürecine yönelik yapılan görsel bilgilendirmenin durumluk -sürekli kaygı düzeylerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmaktadır. Araştırmanın tasarımı, son test kontrol gruplu yarı deneysel araştırma olarak planlandı. Araştırma Bursa Uludağ Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Genel Cerrahi Kliniğinde Aralık 2019 - Haziran 2021 tarihleri arasında 60 hasta ile gerçekleştirildi. Araştırmada 1 müdahale grubu ve 2 kontrol grubu mevcuttu. Müdahale ve birinci kontrol grubuna daha önce ameliyat deneyimi olmayan hastalar, ikinci kontrol grubuna ise daha önce ameliyat deneyimi olan hastalar dahil edildi. Araştırmada müdahale grubundaki hastalara görsel bilgilendirme yapılırken kontrol gruplarındaki hastalar klinikte yürütülmekte olan standart bilgilendirme süreçlerine dahil edildi. İstatistiksel analizler için SPSS 21.0 programı kullanıldı ve istatistiksel analizlerde tip I hata düzeyi %5 olarak kabul edildi. Araştırmaya dahil edilen gruplar demografik özellikler açısından benzerdi (p>0,05). Müdahale grubundaki hastaların sürekli ve durumluk kaygı puanları ameliyathaneye yönelik düşüncelerine göre incelendiğinde; olumlu düşünceye sahip olan hastaların kaygı puanları kontrol gruplarındaki hastalardan daha düşüktü (p=0,015 ve p=0,037). Erkeklerin kadınlara göre ameliyathaneye yönelik düşünceleri daha olumluydu (p=0,002). Sürekli ve durumluk kaygı puanlarına göre gruplar arasında farklılık yoktu (p=0,284 ve p=0,292). Üç grup arasında durumluk kaygı puanı ve sürekli kaygı puanı açısından anlamlı bir fark olmamakla birlikte, ameliyat öncesinde video ile eğitim verilen müdahale grubunda ameliyathaneye ilişkin düşünceleri olumlu olanların kaygı puanları daha düşüktü. Araştırma devam ederken Covid-19 salgınının ortaya çıkmasının araştırmayı olumsuz etkileyen bir faktör olduğu düşünüldü. Ameliyat öncesi kaygıyı azaltmayı amaçlayan araştırmalardan daha ayrıntılı ve kesin sonuçlar elde edebilmek için Covid-19 salgınına daha adapte şartlarda yeni araştırmalara ihtiyaç vardır.
Parsiyel nefrektomi yapılan böbrek kitlelerinde RENAL, PADUA ve SPARE nefrometri skorlarının peroperatif ve postoperatif cerrahi sonuçları öngörmedeki rolünün retrospektif olarak araştırılması
Parsiyel nefrektomi yapılan böbrek kitlelerinde RENAL, PADUA ve SPARE nefrometri skorlarının peroperatif ve postoperatif cerrahi sonuçları öngörmedeki rolünün retrospektif olarak araştırılması. Böbrek kitlelerinin cerrahi tedavisinde uygun hastalarda parsiyel nefrektomi günümüzde öne çıkan tedavi yöntemidir. Başarılı peroperatif ve postoperatif sonuçlar için uygun hasta seçimininde kullanılmak üzere nefrometri skorları geliştirilmiştir. Çalışmamızda bu skorlardan RENAL, PADUA ve SPARE skorlarının başarısı araştırıldı. 2007-2020 tarihleri arasında parsiyel nefrektomi uygulanan 419 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların ortalama yaşı 55,89 (± 12.5) yıl olup, kadın/erkek oranı %38.4-%61.6, ortalama takip süresi ise 10 ± 7 (1-51) ay olarak bulundu. RENAL skorun operasyon süresi, kanama miktarı ve intropeperatif komplikasyon gelişimi ile tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.009, p:0.001, p:0.003); PADUA skorunun kanama miktarı ve postoperatif komplikasyon gelişimi ile tek değişkenli analizde; introperatif komplikasyon gelişimi, cerrahi sınır pozitifliği, trifekta başarısı ve pentafekta başarısı ile de çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.005, p:0.001, p:0.001, p:0.014, p:0.002, p:0.009); SPARE skorunun ise kanama miktarı, trifekta başarısı ve pentafekta başarısı ile tek değişkenli analizde; introperatif komplikasyon gelişimi ile de çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.002, p:0.001, p:0.027, p:0.049) görüldü. Nefrometri skorları dışında introperatif komplikasyon gelişimi ile iskemi uygulaması, tümör yerleşimi, tümörün egzofitik oranı, toplayıcı sistemle ve renal sinüsle ilişkisinin de tek değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.036, p:<0.001, p:<0.001, p:<0.001, p:<0.001); cerrahi sınır pozitifliği ile de tümör boyutunun tek değişkenli analizde; Fuhrman derecesinin ise çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.013, p:0.007) görüldü. Trifekta başarısı ile yalnızca PADUA skoru'nun (p:0.002), pentafekta başarısı ile ise PADUA skoru ve tümör boyutunun çok değişkenli analizde anlamlı ilişkide olduğu (p:0.009, p:0.025) görüldü. Çalışmamızde değerlendirilen nefrometri skorları peroperatif komplikasyonları öngörmede ve parsiyel nefrektomi için uygun hasta seçiminde kullanılabilecek kolay uygulanabilir yöntemlerdir.
Covid-19 pandemisinde kardiyak cerrahi geçirecek hastaların cerrahi kaygısı ve etkileyen faktörler
Bu araştırma Covid-19 pandemisinde kardiyak cerrahi geçirecek hastaların cerrahi kaygısı ve bunu etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu araştırma; 07/03/2022 ile 10/05/2022 tarihleri arasında Bursa Şehir Hastanesi'nde Kalp ve Damar Cerrahisi yataklı servisinde tedavi gören çalışmada belirlenen dahil etme kriterlerine uygun 120 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmadaki veriler Hasta Tanılama Formu, Cerrahi Anksiyete Ölçeği ve Koronavirüs (Covid-19) Korkusu Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Elde edilen veriler Statistical Package for the Social Sciences for Windows (SPSS) v25 paket programında; Shapiro Wilks testi, t-testi, Mann-Whitney U testleri kullanılarak analiz edilmiştir. Ölçek güvenirlikleri Cronbcah alpha güvenirlik katsayısı ile incelenmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi olarak α=0,05 alınmıştır. Araştırmaya katılan hastaların %50' sinin (n=60) kadın, %50' sinin (n=60) erkek, yaş ortalamasının 60,38 (SS±8,92), Cerrahi Anksiyete Ölçeği (CAÖ) puan ortalaması 25 (SS±11,84), Covid-19 (Koronavirüs) Korkusu Ölçeği puan düzeyi 16 (7-32) olarak bulunmuştur. Araştırmaya dahil edilen hastaların sosyodemografik özellikleri incelendiğinde ise %75,8' inin (n=91) evli, %45' inin (n=54) ilk-orta okul mezunu, %43,3' ünün (n=52) emekli olduğu belirlenmiştir. Çalışmada cerrahi kaygı düzeyini belirleyen faktörlerin etkisi incelendiğinde %58,3' ünün (n=70) kronik hastalığı olduğu, %73,3' ünün (n=88) daha önce hastaneye yatış öyküsünün bulunduğu, %39,2 ' sinin (n=47) daha önce ameliyat olma öyküsü olduğu, %9,2' sinin (n=11) kendisi ve çevresinden ameliyatla ilgili olumsuz deneyim yaşadığı, %92,5 'inin (n=111) refakatçısı bulunduğu saptanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre çalışmaya katılan hastalardan kadınların erkeklere oranlara cerrahi kaygısının yüksek olduğu, pandemi döneminde de cerrahi girişim geçirmede cerrahi kaygı düzeyinin kadınlarda erkeklere göre daha fazla olduğu bulundu. İleri yaş grubunda yer alan hastaların cerrahi kaygısının gençlere göre daha az olduğu, evli kişilerin aldığı ailesinden sosyal destek sayesinde anksiyetesinin daha düşük olduğu, çalışan kişilerin çalışmayanlara göre daha fazla cerrahi kaygısının olduğu bulunmuştur. Hastaların cerrahi sürece bağlı anksiyete düzeyini azaltmaya yönelik uygulamaların geliştirilmesi önerilmektedir.
Acil cerrahi girişim uygulanan geriatrik hastalarda preoperatif kırılganlık ve malnütrisyonun postoperatif takip, tedavi ve hastane yatış süresine etkisi
Geriatrik hastalar arasındaki fiziksel farklılıklar hastane yatış süreçlerinde de farklılıklara yol açar. Çalışmamızda; 65 yaş ve üzeri, acil cerrahi girişim uygulanan hastalarda, preoperatif kırılganlık ve malnütrisyonun; postoperatif takip, tedavi ve hastane yatış sürecine etkisini saptamayı amaçladık. Çalışma, etik kurul onayı ve hastalardan alınan yazılı onam sonrası acil cerrahi girişim uygulanacak 65 yaş ve üzeri 150 hastada gerçekleştirildi. Hastalara preoperatif dönemde FRAİL Kırılganlık Ölçeği ve Mini Nutrisyonel Değerlendirme Testi- Kısa Formu (MNA-SF) uygulandı. Postoperatif 30 günlük sürede hastane yatış süreçleri incelendi. Bu süreçte hastaların toplam yatış süreleri, tekrar opere edilme sayıları, tekrar hastaneye başvuruları, postoperatif yoğun bakım (YB) takibi gerekliliği, postoperatif komplikasyon gelişimi ve mortaliteleri incelendi. Çalışmamızda kırılganlık ve malnütrisyon düzeyleri artan hastalarda uzamış hastane yatış süresi (p<0,001, p<0,001), postoperatif YB takibi gereksinimi (p<0,001 p=0,001), tekrar opere edilme sıklığı (p=0,001, p=0,003), postoperatif komplikasyonlarda (p<0,001, p<0,001) ve mortalitede artış (p<0,001, p<0,001) istatistiksel olarak anlamlı olarak fazla idi. Yeniden hastane başvuru kırılganlık düzeyiyle anlamlı artış gösterirken (p=0,002), malnütrisyon düzeyi yeniden başvuruyu etkilememişti (p=0,141). Sonuç olarak; preoperatif kırılganlık ve malnütrisyon durumlarının, acil cerrahi girişim uygulanan geriatrik hastaların hastane yatış sürecine olumsuz etkileri olabileceğini saptadık. Preoperatif kırılganlık ve malnütrisyon durumlarının rutin olarak belirlenmesinin opere edilecek geriatrik hastalarda tedavi sürecinde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Kırılganlık, malnütrisyon, hastane yatış süreci
Altmış beş yaş üzeri kalça cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif yoğun bakım ihtiyacının öngörülmesinde ASA, SORT ve CACI skorlarının değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmada; kalça cerrahisi uygulanan hastalarda postoperatif yoğun bakım ihtiyacını öngörmede ASA, CACI ve SORT skorlama sistemlerinin etkinliğini araştırmayı amaçladık. Çalışma Nisan 2016 ile Ağustos 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Uygulama ve Araştırma Hastanesinde ameliyat edilen hastaların hastane kayıtları incelenerek yapıldı. Araştırmaya femur boyun kırığı ve femur intertrokanterik kırık nedeniyle elektif şartlarda ameliyat edilen 65 yaş üzeri 545 hasta dahil edildi. Grup 1: Preoperatif değerlendirmede YBÜ endikasyonu konulan ve ameliyat sonrası YBÜ takibi yapılan hastalar Grup 2: Preoperatif değerlendirmede YBÜ endikasyonu konulan ve ameliyat sonrası YBÜ takibine gerek duyulmadan servise devredilen hastalar Gruplara kabul edilen hastaların yaş, cinsiyet, ASA skoru, sigara kullanımı, cerrahi tipi, uygulanan anestezi tipi, yandaş hastalıkları not edildi. SORT skoru ve CACI indeksi sonuçları, elektronik ortamda hasta verileri girilip hesaplanarak kaydedildi. Preoperatif dönemde YBÜ istemi olan 450 hastanın 190'ı postoperatif dönemde YBÜ'nde takip edilmişti. Cerrahi öncesi bekleme süresi Grup I'de, Grup II 'ye göre yüksek bulunmuştur (p=0,01). Hastaların yaşı (p=0,03) karşılaştırıldığında Grup I hastalarda yüksek bulunmuştur (p<0,05). Grup I hastaların %64,7'sinde HT, % 41,1'inde DM olup Grup II' ye göre yüksek bulunulmuştur (p=0,03). Grup I hastaların %15,3'ünde, Grup II hastaların ise %5'inde hastaneden sonlanımı exitus ile sonuçlanmış olup istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,01). Grup I hastalarda postoperatif Hgb ve preoperatif albümin değerleri Grup II' ye göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,01). Grup I hastalarda CACI skoru daha yüksek bulunmuştur (p=0,02). SORT skorlarında iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). CACI değişkeni için kesim noktası belirlenirken ROC analizinden yararlanılmış ve kesim noktası 6 puan olarak belirlenmiştir (p=0,02). CACI' nin duyarlılığı % 42,1 özgüllüğü %70,8 olarak belirlenmiştir. Çalışmaya dahil ettiğimiz hastaların genelinde ASA skoru yüksekti. Hastaların %85.1 i ASA III risk grubundaydı. Kalça cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif yoğun bakım ihtiyacını öngörmede ileri yaşın, DM ve HT varlığının, cerrahi öncesi bekleme süresinin uzun oluşunun, postoperatif hemoglobin ve preoperatif albümin düzeylerinin düşük oluşunun, artmış CACI indeksinin belirleyici risk faktörleri olduğu bulundu.
Hasta volüm durumunun değerlendirilmesinde pleth variability index, transözofageal ekokardiyografi, transtorasik ekokardiyografi ve pulmoner arter kateteri ölçüm yöntemlerinin karşılaştırılması
Amaç: Sıvı ve elektrolit dengesizlikleri perioperatif dönemde oldukça sık karşılaşılan bir problemdir. İntraoperatif hedefe yönelik sıvı tedavisinin çeşitli majör cerrahiler sonrası mortaliteyi, yoğun bakım ihtiyacını ve hastanede kalış süresini azalttığı gösterilmiştir. Post-operatif dönemde tedaviden alınacak sonuçları iyileştirmede hedefe yönelik sıvı yönetimi kritik önem taşımaktadır. İntravasküler hacim durumunu değerlendirmek için çeşitli statik ve dinamik ölçümler kullanılmaktadır. Statik ölçümlerin sıvı cevabını öngörmede düşük prediktif değeri olduğu, dinamik ölçümlerin ise özellikle mekanik ventilasyon uygulanan hastaların sıvı cevabını öngörmede daha hassas olduğu bilinmektedir. Bu çalışmamızda intravasküler volüm durumunu öngörmede bu yöntemlerden hangisinin performansının daha üstün olduğunu tespit etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 18-66 yaş arası, ASA 1-3, elektif koroner arter by-pass greft (CABG) ve/veya kapak ameliyatı planlanmış 20 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalarda benzer ajanlarla anestezi indüksiyon yapılıp BIS değeri 40-60 arasında tutulacak şekilde idame sağlandı. Hastalar entübasyon sonrası volüm kontrol modunda standart ayarlarla ventile edildi. Vücut sıcaklığı nazofaringeal ısı probuyla operasyon süresince 36 C üzerinde olacak şekilde standardize edildi. Anestezi indüksiyonu sonrasında (t0), her iki alt ekstremitenin 45 derece kaldırılması sonrasında (3 dk beklenerek) (t1), 250 ml kristaloid infüzyonu (5 dk'da) sonrasında (t2) olmak üzere 3 dönemdeki temel hemodinamik veriler yanında pulmoner arter kateteri yoluyla, santral venöz basınç (SVB), pulmoner arter basıncı (PAP), pulmoner kapiller tıkanma basıncı (PAKB), sistemik vasküler rezistans (SVR), kardiyak output (KD), kardiyak indeks (Kİ), Pleth Variability Index (PVI), transözefageal ekokardiyografi (TÖE) cihazı yoluyla sol ve sağ ventrikül diastol sonu hacimleri (LVEDV, RVEDV), transtorasik ekokardiyografi (TTE) ile vena kava inferior (VKİ) çapı eş zamanlı ölçülerek kayıt altına alındı. Tüm ölçümler alındıktan sonra cerahi başlatıldı. Kİ' de % 15 den fazla artış sıvı tedavisine cevap olarak tanımlandı (volüm cevaplı:∆Kİ≥ %15, volüm-cevapsız:∆Kİ <%15). Bulgular: Çalışmamıza 7'si kadın (%35), 13'ü erkek (%65) olmak üzere toplam 20 hasta dahil edildi. Hastaların yaşları 19 ile 66 yıl arasında değişmekte olup, ortalaması 53.80±10.74 yıldır. Hastaların 5'i (%25) cevapsız, 15'i (%75) cevaplı olmak üzere iki grup altında incelenmiştir. Ayak kaldırma sonrası OAB, SVB, PAB, PAKB, SVR, KD, Kİ, PI, RVEDV, LVEDV, VKİ çapı ortalaması, başlangıç (p:0.001) ve sıvı yükleme sonrasından (p:0.001) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Sıvı yükleme sonrası SVB, PAB, PAKB, SVR, KD, Kİ, PI, RVEDV, LVEDV, VKİ çapı ortalaması, başlangıçtan anlamlı şekilde yüksektir (p:0.001; p<0.01). Başlangıçtaki PVI ortalaması, ayak kaldırma sonrası (p:0.001) ve sıvı yükleme sonrasından (p:0.001) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01). Sıvı yükleme sonrası PVI ortalaması, ayak kaldırma sonrasından anlamlı şekilde yüksektir (p:0.015; p<0.05). Başlangıca göre ayak kaldırma sonrası OAB, SVB, PAB, PAKB, SVR, KD, Kİ, PI, RVEDV, LVEDV, VKİ çapı düzeylerinde görülen artış yüzdeleri, başlangıca göre sıvı yükleme sonrası görülen artış yüzdelerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p.0.001; p<0.01). Başlangıca göre ayak kaldırma sonrası PVI düzeylerinde görülen azalma yüzdeleri, başlangıca göre sıvı yükleme sonrası görülen azalma yüzdelerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksektir (p.0.007; p<0.01). Çalışmamızda sıvı cevabını öngörmede PVI, VKİ, LVEDV ve RVEDV için ROC eğrileri analiz edildi. Sadece PVI (p:0.045) parametresi için ROC eğrisi altında kalan alan 0.5'ten anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.01; p<0.05). Cevaplı olmayı tahmin etmede PVI için en iyi kesim noktası 19 olarak tespit edildi. Sonuç: PVI gibi dinamik parametrelerin, yatak başı kolay uygulanabilir olmaları, non invaziv olmaları, sıvı cevabını öngörmede ve hedefe yönelik sıvı tedavisini yönetmede etkin yöntemler olmaları nedeniyle rutin pratikte kullanılmalarını önermekteyiz. Gündelik pratikte çok sık uygulanmayan pasif ayak kaldırma yöntemiyle yeterli miktardaki sıvı hızla ve geri dönüşümlü olarak santral kompartmana geçirilebilmektedir. Bu nedenle ilk basamak tedavi olarak düşünülen sıvı replasmanı yerine pasif ayak kaldırmanın daha sıklıkla klinik rutine alınmasını önermekteyiz. Anahtar kelimeler: PVI, Pasif Ayak Kaldırma, Hedefe Yönelik Sıvı Tedavisi
Koroner anjiyografi uygulanacak hastaların işlem öncesinde yaşadıkları anksiyetenin azaltılmasında eğitimin önemi
Araştırma, ilk defa koroner anjiyografi uygulanacak hastaların işlem öncesinde yaşadıkları anksiyetenin azaltılmasında eğitimin öneminin değerlendirilmesi amacıyla deneysel olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini, 01.03.2017- 17.04.2017 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda yatan, gönüllü olarak araştırmaya katılmayı kabul eden, ilk kez anjiyografi olacak ve herhangi bir iletişim sorunu, psikiyatrik veya mental hastalığı bulunmayan 100 hasta oluşturmuştur. Araştırmaya katılmayı kabul eden katılımcılar 50 kişilik deney ve 50 kişilik kontrol grubuna yaş cinsiyet ve eğitim durumu gibi özelliklerin benzer olması bakımından randomize olmayacak şekilde (homojen biçimde) ayrılmıştır. Veri toplama aracı olarak; araştırmacı tarafından hazırlanmış "Gönüllü Bilgilendirme ve Onam Formu", araştırmacı tarafından literatüre dayanarak hazırlanan "Hasta Tanıtım Formu", Spielberger ve arkadaşları tarafından 1970 yılında geliştirilen ve N. Öner tarafından 1985 yılında Türk toplumuna uyarlaması yapılan "Durumluk - Sürekli Anksiyete Ölçeği (State - Trait Anxiety Inventory) ( STAI-I, STAI-II)", araştırmacının literatüre dayanarak hazırladığı "Koroner Anjiyografi İşlemi Hasta Bilgilendirme Kitapçığı" kullanılmıştır. Elde edilen verilerin değerlendirilmesinde istatistiksel analizler için IBM SPSS Statistics 22 programı, Shapiro Wilks testi, Student t testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis testi, Wilcoxon İşaretli Sıralar testi Ki-Kare testi, Continuity (Yates) Düzeltmesi ve Fisher Kesin Ki-Kare testi kullanıldı. Anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Verilerin analiz sonuçlarına göre; sürekli anksiyete düzeyine ait veriler incelendiğinde, kadınların sürekli anksiyete puanlarının, hem deney grubunda (p:0,001; p<0,01) hem de kontrol grubunda erkeklerden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlenmiştir (p:0,008; p<0,01). Mesleklere göre deney grubunda sürekli anksiyete puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Ancak kontrol grubunda; mesleklere göre sürekli anksiyete puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılıklar bulunmuştur (p:0,004; p<0,01). Farklılığın hangi meslekten kaynaklandığını saptamak amacıyla yapılan değerlendirmeler sonucunda; özel sektör çalışanı olanların sürekli anksiyete puanlarının, çalışmayan (p:0,034) ve emeklilerden (p:0,001) anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür (p<0,05; p<0,01). Durumluk anksiyete düzeyine ait veriler incelendiğinde, her iki grupta da eğitim öncesi durumluk anksiyete puan ortalamaları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmazken (p>0,05), eğitim sonrasında deney grubunda 47,06±9,88 olan durumluk anksiyete puan ortalaması 36,16±6,51'e kadar gerileyerek büyük bir düşüş gerçekleşmiştir. Kontrol grubunda ise; eğitim öncesinde 41,44±10,76 olan durumluk anksiyete puan ortalaması 41,40±10,68 seviyesine gelmiştir. Eğitim sonrasında kontrol grubunun durumluk anksiyete puan ortalamasında anlamlı bir değişme olmazken, deney grubu ve toplam katılımcıların durumluk anksiyete puan ortalamalarında beklenilen sonuca ulaşılmış ve istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş gerçekleşmiştir (p:0,004; p<0,01). Kontrol grubunun eğitim öncesi sürekli anksiyete puan ortalaması, deney grubundan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p:0,008; p<0,01). Çalışmadaki bulguların değerlendirilmesiyle elde edilen sonuçlara dayanarak, koroner anjiyografi uygulanacak hastalara işlem öncesi verilen eğitimin hastaların yaşadıkları anksiyetenin azaltılmasında olumlu etkisi olduğu belirlenmiştir. Koroner anjiyografi uygulanacak hastaların gereksinimleri belirlenerek, hasta eğitimini de kapsayacak hemşirelik yaklaşımının planlanması önerilmiştir.
Septoplasti ameliyatı öncesi ve sonrasında koku algısındaki değişimlerin mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisinin incelenmesi
Giriş: Koku, koku alma duyusu ile algılanabilen, genelde çok küçük konsantrasyonda havada çözünmüş olarak bulunan kimyasal maddelerden her biridir. Koku duyusu Hayvan çalışmalarına uygun olmayışı ve insanlarda hayvanlara oranla daha az gelişmiş olması nedeniyle beş duyu içinde belki de üzerinde en az çalışılanı ve en az anlaşılanıdır. Standart ve objektif test yöntemleri gerektirdiğinden koku duyusunu değerlendirmek oldukça güçtür ve hatalı yorumlamalara açıktır. Koku duyusu, multidisipliner ele alınan, insanda duyu özellikleri ve kapasitesinin epidemiyolojik araştırmalarda daha detaylı irdelenmesi gerektiği vurgulanan, yaşamsal işlevlere sahip bir duyudur. Araştırmamızın amacı, septum deviasyonu nedeniyle septoplasti ameliyatına alınan hastaların ameliyat öncesi koku algısının koku testleri vasıtasıyla ölçülmesi, 12 haftalık iyileşme sürecinden sonra koku testlerinin tekrarlanması ile, ameliyat olmuş kişilerin koku algısının mizaç ve karakter özellikleri ile ilişkisini incelemektir. Metot: Çalışmamız, Bezmialem Vakıf Üniversitesi sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları servisince uygulanan fizik muayene sonuçlarına göre septoplasti ameliyatı için uygun olduğu tıbbi kanaatine varılan 100 kişilik hasta grubunu kapsadı. Çalışmayı kabul eden hastalara, ameliyattan önce ve 12 hafta sonra KBB servisinde görevli bir hekim tarafından,koku algısı ile ilgili testler [Connecticut Chemosensory Clinical Research Center Test (CCCRC), Butanol-9] ve psikiyatri servisinde görevli bir hekim tarafından, ameilyat öncesinde bazı psikolojik testler ve ölçekler [DSM IV-TR eksen-1 bozuklukları için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID),Temperament and Character Inventory (TCI), Temperament Evaluation of Memphis, Pisa, Paris, San Diego Autoquestionaire (TEMPS-A)] uygulandı. Bulgular: Cinsiyetler arasında yer fıstığı koku algı değişimi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardır (p=0,020). Kadınlarda koku algısı evetten hayıra dönenler fazla iken, erkeklerde koku algısı hayırdan evete dönenler anlamlı şekilde fazladır. iv Vakaların post-op kahve koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. Kahve kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında sadece hipertimik mizaç/karakter açısından anlamlı fark bulunmuştur.( p=0,037) Vakaların post op naftalin ve tarçın gibi uyarıcı kokuların koku algılama durumlarının mizaç/karakter özellikleri ile ilişkisi incelenmiştir. TCI NS toplam puanı ile depresif ve hipertimik mizaç/karakter puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. (p=0,019) Vakaların post op sabun ve pudra kokusunu algılamada anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayan ve algılamayanlar arasında TCI RD toplam ve TCI C toplam puanları açısından anlamlı fark bulunmuştur. Sabun kokusunu algılayanların TCI RD toplam (p=0,001) ve TCI C toplam (p=0,046) puanları kokuyu algılamayanlara göre daha yüksektir. Sonuç: Bulgularımız koku algısının karakter mizaç özellikleri ile ilişkili olduğunu desteklemektedir. Pudra ve sabun gibi nötr kokuların ameliyat sonrası algılanmasındaki TCI alt ölçekleri ile bağlantılı olarak değişimlerini örneklemin kesitesel değerlendirilmesi ile ilişkilendire biliriz. Kahve, naftalin ve tarçın gibi uyarıcı nitelikte olduğu değerlendirilen kokular hipertimik mizaç özelliği olan bireyler tarafından daha hassas bir biçimde algılanıyor görünmektedi.Bunun yanı sıra koku algısından sorumlu bölgelerin netleşmesi ve koku algısının farklı oluşunun karakter mizaç özellikleri ile birlikte elealınması ve buna yönelik çalışmaların yapılması, ameliyat sonrasındaki dönemde hasta memnuniyeti ve koku algısının farklılıklarının açıklanmasına katkıda bulunabilir. Koku algısının mizaç ve karakter ölçekleri ile birlikte sorgulanması koku algısı değişimlerinin saptanması için yararlı olabilir.
Açık teknik septorinoplasti yapılan hastalarda estetik sonuçların değerlendirilmesi
Bu çalışma açık teknik septorinoplasti yapılan hastaların, preoperatif ve postoperatif fasiyal analizlerini Rhinobase programı kullanarak karşılaştırmak, cilt ve insizyon tipinin postoperatif kolumellar skar oluşumu üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.Ocak 2007- Ocak 2011 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Gureba Eğitim ve Araştırma Hastanesi 1. Kulak-Burun-Boğaz Kliniği ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, burundan nefes alma güçlüğü ve nazal deformite nedeniyle açık septorinoplasti uygulanan 35 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların 7'si (%20) kadın, 28'i (%80) erkektir. Olguların yaşları 18 ile 61 yıl arasında değişmekte olup, ortalama yaş 31,37±10,95 yıldır. Olguların takip süresi 6 ay ile 30 ay arasında değişmekte olup, ortalama takip süresi 9,97±5,95 aydır.Olguların preoperatif ve postoperatif fotogrametrik fasiyal analizleri Rhinobase programı kullanarak yapıldı. Fasiyal analizde nazofrontal açı (NFA), nazolabial açı (NLA), tip projeksiyonu ve kolumella-lobül oranları ölçüldü. Bu değerler cinsiyetler arasında farklılık gösterdiği için kadın ve erkek olgular kendi içlerinde değerlendirildi. Postoperatif insizyon skarı `The Stony Brook Scar Evaluation Scale'e göre, cilt tipi `Fitzpatrick skin type classification'a göre belirlendi. Cilt ve insizyon tipi ile skar oluşumu arasındaki ilişki değerlendirildi.Verilerin İstatistiksel analizleri için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007&PASS (Power Analysis and Sample Size) 2008 Statistical Software (Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metodların (Ortalama, Standart sapma, frekans, oran) yanısıra verilerin karşılaştırılmasında Paired Samples t test ve Ki-Kare test kullanıldı. Anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi.Kadın olgularda preoperatif ortalama, NFA, NLA, tip projeksiyonu ve kolumella-lobül oranına göre, postoperatif değerlerde normal fasiyal değerlere yakın sonuçlar elde edilmiştir. Ancak olgu sayısı az olduğundan istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmamıştır. Erkek olgularda preoperatif ortalama, NFA, NLA, tip projeksiyonuna göre, postoperatif değerlerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde artış saptanmıştır (p<0,01).Tüm olguların kolumellar skarları Stony Brook Skar Skalasına göre incelendiğinde; 3 (%8,6) olguda 1/5; 2 (%5,7) olguda 2/5; 4 (%11,4) olguda 3/5; 4 (%11,4) olguda 4/5 ve 22 (62,9) olguda 5/5 olduğu görülmektedir. Olguların %54,3'üne (n=19) `ters v' insizyonu; %45,7'sine (n=16) `v' insizyonu yapılmıştır. Tüm olguların Fitzpatrick cilt tipi sınıflamasına göre cilt tipleri değerlendirildiğinde; Tip 2 olan 2 (%5,7) olgu; Tip 3 olan 19 (%54,3) olgu; Tip 4 olan 14 (%40) olgu bulunmaktadır. Tüm olguların cilt tipi ve insizyon çeşidiyle Stony Brook skar skalası sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamaktadır (p>0,05).Sonuç olarak, başarılı bir septorinoplasti ameliyatının ilk ve önemli adımı preoperatif fasiyal analizdir. Preoperatif analizde hastanın kendi etnik kökeni ve fasiyal harmonisi dikkate alınmalıdır. Ayrıca her rinoplasti cerrahının, uyguladığı tekniklerin sonuçlarını takip etmek için preoperatif ve postoperatif fasiyal analiz yapabilmesi ve bunu arşivleyebilmesi gerektiğine inanmaktayız. Biz kolumellar skar dokusunda başarılı sonuçlar elde etmek için, kesinin aşırı gerginlik olmadan, dikkatli ve titiz kapatılmasının yeterli olacağını düşünmekteyiz.
Ameliyat sırası basınç yaralanması ve risk faktörlerinin belirlenmesi
Bu çalışma, cerrahi alana özgü ameliyat sırası basınç yaralanması (ASBY) riski ve oluşumuna katkı sağlayan faktörlerin belirlenmesi amacıyla planlandı . Araştırma tanımlayıcı kesitsel bir tasarımdır. Çalışma özel bir Üniversite hastanesinin ameliyathanelerinde cerrahi girişim geçiren 200 hasta üzerinde gerçekleştirildi. Çalışma verileri, "Sosyodemografik ve Klinik Özellikler Formu" ile "3S Ameliyathane Basınç Yarası Risk Tanılama Ölçeği Türkçe Formu (3S-RTÖ)" hasta klinik kayıtları aracılığı ile elde edildi. Çalışma için etik kurul, kurum ve katılımcılardan gönüllü izni alındı. Katılımcıların %53,5'i kadın, yaş ortalaması 50,26±17,30 , %40'ı kronik hastalık sahibiydi. Hastaların sadece %18'inde evre I ameliyat sırası basınç yaralanması görüldü. Basınç yaralanması gelişen 36 (%18,0) hastanın 3S-RTÖ risk puanı (17,64±3,081), basınç yaralanması gelişmeyen 164 (%82,0) hastanın 3S-RTÖ risk puanından (15,55±2,570) daha yüksek riskli olarak değerlendirildi (p=0,001). Ameliyat sırası basınç yaralanması; kadın (p=0,013) hastalarda, 57 yaş ortalaması üzerindekilerde (p=0,004) ve kronik hastalığı olanlarda (p=0,035), kan basıncı değişimi (hipo/hpertansiyon) olanlarda daha çok görüldü. Katılımcıların kanama miktarının 200 ml'den fazla olması, ameliyat süresinin üç saatten uzun sürmesi ve büyük cerrahi girişim geçirmesi ameliyat sırası basınç yaralanması görülmesinde önemliydi (p=0,001). Ameliyat sırası basınç yaralanması riskinin belirlenmesinde hastaların ameliyat sırasına özgü risklerinin bilinmesi kadar bireysel özelliklerinin de bilinmesi önemlidir. Ameliyat sırası basınç yaralanması ameliyathane hemşirelerinin büyük cerrahi girişim geçiren hastalarda erken tanılaması gereken ve önlem alması gereken önemli komplikasyondur.
Meme kanserli hastalarda cerrahi tedavi öncesi ve sonrası anksiyete ve depresyon düzeyi
Amaç: Meme kanserli hastaların cerrahi tedavi öncesi, cerrahi tedavi sonrası erken ve geç dönem anksiyete, depresyon düzeyini değerlendirmektir.Yöntem: Yeni tanı almış meme kanserli 34 kadında gerçekleştirilen ileriye dönük bir çalışmadır. Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri cerrahi tedavi öncesi, cerrahi tedavi sonrası erken (1-3 ay) ve geç dönem (9-12 ay) olmak üzere üç kez değerlendirildi. Verilerin toplanmasında, Sosyodemografik veri formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El kitabı-IV'e göre eksen I bozuklukları için yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Durumluk/Sürekli Kaygı Envanteri, Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği kullanıldı.Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 47,76±11,72 yıldır. Hastaların %82,4'ü kemoterapi, %41,2' si radyoterapi aldı. Cerrahi tedavi olarak hastaların %91,2'sine mastektomi, %8,8' ine lumpektomi yapıldı. Cerrahi tedavi öncesi anksiyete ve depresyon düzeylerinin, tedavi sonrası erken ve geç dönemden daha yüksek, tedavi sonrası erken dönemdeki anksiyete ve depresyon düzeylerinin de, tedavi sonrası geç dönemden daha yüksek olduğu saptandı. Kemoterapi alan grupta, almayan gruba göre; Hamilton depresyon (2. ve 3. vizitte), Hamilton anksiyete (3. vizit), durumluk kaygı (3. vizit), süreklilik kaygı (2. vizitte)ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı yükseklik vardı(p<0,05). Mensturasyonu olanlarla olmayan grup karşılaştırıldığında; menstruasyonu olanlarda, 1. vizitte durumluk kaygı ölçeğinde istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı (p<0,05). Hastaların%17,6'sında ailede ruhsal hastalık ve meme kanseri öyküsü vardı. Ailesinde meme kanseri öyküsü olan grupta (%17,6) durumluk ve süreklilik kaygı ölçeklerinde 1. ve 2. vizitte istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik saptandı. Radyoterapi alan grupla almayan, 40yaş? ve 40yaş> grup, lumpektomi ve mastektomi yapılan gruplar karşılaştırıldığında anksiyete ve depresyon düzeyleri arasında anlamlı bir fark yoktu.Sonuç: Hastaların anksiyete ve depresyon düzeyleri zaman içerisinde azalsa da tanıdan itibaren ve tedavi sürecinde saptanan oranlar, hastaların psikiyatrik yardıma ihtiyacı olduğunu göstermektedir.
Günübirlik cerrahilerde çocuklara bilgilendirme videosu gösteriminin preoperatif anksiyete ve taburcu sonrası davranış değişimlerine etkisi
Amaç: Hastane ortamı ve cerrahi girişim korkusu, anne ve babadan ayrılma, ağrılı ve invaziv girişimlerin yarattığı stres, psikolojik travmaya neden olabilmekte ve kalıcı davranış bozuklukları yaratabilmektedir. Preoperatif anksiyeteyi azaltmak için geliştirilen nonfarmakolojik yöntemlerden olan model alma temelinde hazırlanmış video gösterimi uygulamaları anestezi literatürüne son zamanlarda girmiş uygulamalardır. Çalışmamızda günübirlik cerrahilerde çocuklara preoperatif bilgilendirme videosu gösteriminin anestezi indüksiyonu sırasındaki anksiyete ve taburcu sonrası davranış değişimine etkisini değerlendirmeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Fakülte etik kurulu ve ailelerin bilgilendirilmiş onamları alınarak, günübirlik cerrahi planlanan ASA I-II grubu, yaşları 5-12 arasında çocuklar çalışma kapsamına alındı. Hastalar rastgele, Grup 1: preoperatif bilgilendirme videosu izleyenler, Grup 2: preoperatif bilgilendirme videosu izlemeyenler şeklinde iki gruba ayrıldı. Grup 1'de anestezi uygulanacak olan çocuğa anestezi indüksiyonu, analjezi yöntemi, 12'den sonra yemek yememesi gerektiği, ameliyat sonrasında verilecek ilaçları düzenli bir şekilde kullanması gerektiği model kullanılarak preoperatif video gösterimiyle açıklandı. Grup 2'de hastalara, preoperatif video gösterimi olmaksızın sözel olarak bilgilendirme yapıldı. Anestezi indüksiyonu sırasında, hastalarda M-YPAS kullanılarak anksiyete değerlendirildi. Hastaların taburcu sonrası davranış değişimleri ise ?Hastaneye Yatış Sonrası Davranış Sorgulaması? ile değerlendirildi.Bulgular: Model alma temelinde hazırlanmış video gösteriminin, çocukların anestezi indüksiyonundaki anksiyetelerini azalttığı ve taburcu sonrası davranışlarında video izlemeyen gruba göre daha az negatif değişimler olduğu saptandı.Sonuç: Nonfarmakolojik premedikasyon yöntemlerinden olan model alma temelinde hazırlanmış video gösteriminin preoperatif anksiyeteyi ve hastaneye yatış sonrası negatif davranış değişimlerini azaltmada etkin bir yöntem olabileceği kanısındayız.Anahtar Sözcükler: Preoperatif anksiyete, model alma, video gösterimi, davranış değişimleri.
Preoperatif değerlendirmede uzun ve kısa anamnezin anestezi tekniği ve komplikasyonları üzerine etkileri
Preoperatif Değerlendirmede Uzun ve Kısa Anamnezin Anestezi Tekniği ve Komplikasyonları Üzerine Etkileri Amaç: ASA I grubu hastalarda preoperatif değerlendirme sırasında alınan kısa ve uzun anamnezin anestezi yönetimi ve komplikasyonlar üzerine etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Üniversitemiz etik kurul onayı alındıktan sonra cerrahi operasyon planlanan ASA I grubu 750 erişkin hasta randomize olarak iki gruba ayrıldı. Birinci gruptaki (n=375) hastalar anestezi polikliniğinde preoperatif değerlendirme amacıyla belirlediğimiz beş temel sorudan oluşan sorgulama formu ile ikinci gruptaki (n=375) hastalar ise preoperatif değerlendirme kliniğimizde bulunan 26 sorudan oluşan geniş anamnez formu ile sorgulandı. Tüm hastalarda; anestezi polikliniğindeki değerlendirme sırasında geçen süre, ek tetkik veya konsültasyon istemi olup olmadığı, anestezi için seçilen ve uygulanan teknik, peroperatif ve postoperatif hemodinamik ve respiratuar veriler, kullanılan analjezik ajanlar ve yöntemleri ile operasyon sırasında ve sonrasında gelişen komplikasyonlar izlenerek kaydedildi. Bulgular: Kısa anamnez alınan hastaların preoperatif değerlendirmelerinde ortalama anamnez süreleri 38,52 saniye bulunurken uzun anamnez alınan grupta bu süre 103,17 sn olarak saptandı (p< 0.001). Preoperatif değerlendirme sırasında her iki grupta da benzer olarak 4 hastadan hikayedeki verilere göre ek konsültasyon isteme gereksinimi duyulmuştur. Her iki grup arasında anestezi yönetimi ve tercihi açısından bir fark bulunmadığı tespit edildi (p=0,340). Gruplar anestezi sırasında ve sonrasında oluşabilecek komplikasyonlar açısından karşılaştırıldığında iki grup arasında fark olmadığı belirlendi (p=0,50),(p=0,27). Sonuç: Preoperatif değerlendirmede, ASA I grubu erişkin hastalarda kısa anamnez ile hikaye almanın uzun anamnez ile hikaye alınan hastalarla karşılaştırıldığında, anestezi yönetimi ve komplikasyonlarda değişiklik oluşturmadan preoperatif değerlendirme için gereken süreyi önemli ölçüde azalttığı belirlendi. Polikliniklerdeki bu zaman kazancının özellikle yoğun hasta potansiyeli olan büyük merkezlerde bir avantaj sağlayabileceği kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Anamnez, Anestezi Yönetimi, Morbidite, Preoperatif Değerlendirme
Geriatrik hastalarda frail kırılganlık indeksi, ASA skorlaması, nötrofil-lenfosit oranı ve eritrosit dağılım genişliği ile mortalite ve morbidite arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Geriatrik Hastalarda Frail Kırılganlık İndeksi, Asa Skorlaması, Nötrofil-Lenfosit Oranı Ve Eritrosit Dağılım Genişliği İle Mortalite Ve Morbidite Arasındaki İlişkinin Belirlenmesi Amaç ve Hipotez: Dünyada geriatrik popülasyonun artması, geriatrik ameliyat sayılarında da artışa yol açamaktadır. Yaşla birlikte meydana gelen bir takım fizyolojik değişiklikler nedeni ile yaşlı hasta grubunun takibinde klinisyenlerin daha dikkatli olması gerekmektedir. Bu çalışmada amacımız, preoperatif dönemde hastaya uygulanacak Frail indeksinin, ASA skorlamasının ve hemogram bulgularının birlikte postoperatif mortalite ve morbiditeyi tahmin etme gücünü belirlemektir. Yöntem: Bu prospektif çalışma 01.05.2020 ile 31.12.2021 tarihleri arasında, Bozok Üniversitesi Araştıma ve Uygulama Hastanesi'nde elektif cerrahi planlanan geriatrik hastalar ile gerçekleştirildi. Hastaların preoperatif dönemde Frail kırılganlık indeksi uygulandı ve ASA skorları belirlendi. Preoperatif ve postoperatif (ilk 24 saat içinde alınan) hemogram verileri kayıt altına alındı. Bulgular: Toplam 167 hastanın dahil edildiği çalışmada hastaların 56'sı (%33,5) kadın, 111'ü (%66,5) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 74,6±8,01 (yaş dağılımı 65-102) idi. Frail kırılganlık indeksine göre sınıflandırdığımızda 66 hasta (%39,5) normal, 63 hasta (%37,7) prefrail ve 38 hasta (%22,8) frail olarak değerlendirildi. ASA skorlarına göre sınıflandırdığımızda ASA I grubunda hastamız yokken, 50 hasta (%29,9) ASA II; 84 hasta (%50,3) ASA III; ASA IV grubunda 33 hasta (%19,8) olarak bulundu. Tüm gruplar postoperatif üç aylık mortalite ve morbidite açısından değerlendirildiğinde Frail indeksi, ASA, preoperatif NLO, postoperatif NLO preoperatif RDW-SD ve postoperatif RDW-SD mortalite ve morbiditeyi tahminde en etkili parametreler olduğu görüldü (sırasıyla p<0,0001, p<0,0001, p<0,0001, p=0,002, p<0,0001). Sonuç: Çalışmamız geriatrik hastalarda preoperatif dönemde ASA skorlaması, Frail kırılganlık indeksi, NLO ve RDW'nin birlikte değerlendirilmesinin, postopertif üç aylık takipte mortalite ve morbiditeyi tahmin etme öngörüsünün daha yüksek olacağını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: preoperatif; ASA; frail; RDW; NLO; geriatrik hasta
Perkütan nefrolitotomi operasyonu yapılan hastaların preoperatif ve postoperatif homosistein düzeylerinin karşılaştırılması
Perkütan Nefrolitotomi Operasyonu Yapılan Hastaların Preoperatif ve Postoperatif Homosistein Düzeylerinin Karşılaştırılması Amaç: Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda plazma homosistein düzeyi artar. Çok sayıda çalışma plazma homosistein konsantrasyonunun böbrek fonksiyonunun en önemli belirleyicilerinden biri olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada böbrek taşı olan hastalarda yapılan perkütan nefrolitotomi ve plazma homosistein ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Perkütan nefrolitotomi planlanan böbrek taşı tanılı 23 hasta preoperatif 24. saat ve postoperatif 48. saat ile postoperatif 3. ay değerlendirildi ve analiz kan örnekleri alındı. Bulgular: Çalışmamızda preoperatif dönemde plazma homosistein ortanca değeri 15,8 umol/L (6,6-28,5), 48. saat plazma homosistein ortanca değeri 15,9 umol/L (8,7-45,6) ve 3. ay plazma homosistein plazma ortanca değeri 8,5 umol/L (4,5-21,4) idi. Postoperatif 3. aydaki plazma homosistein düzeyleri preoperatif ve postoperatif 48. saat düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu saptanmıştır. Sonuçlar: Böbrek taşı tedavisinde altın standart olan perkütan nefrolitotomi operasyonu sonrasında plazma homosistein düzeyinin operasyon öncesinden daha düşük değerlere indiği gösterildi. Anahtar Sözcükler: Perkütan Nefrolitotomi, Homosistein, GFR.
Preoperatif uygulanan melatonin veya vitamin C uygulamasının postoperatif analjezi üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda 18-65 yaş arası elektif major abdominal cerrahi geçirecek ASA I-II grubu hastalarda preoperatif verilen oral melatonin veya vitamin C uygulamasının postoperatif analjezi üzerine etkisini ortaya koymayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Plasebo kontrollü, randomize, çift kör çalışmamıza genel anestezi altında major abdominal cerrahi uygulanacak, yaşları 18-65 arasında, ASA I-II grubu 165 erişkin hasta alındı. Hastalar rastgele üç gruba ayrıldı. Birinci gruba (Grup M, n = 55) preoperatif 1 saat önce oral 6 mg Melatonin tablet, ikinci gruba (Grup C, n = 55) oral 2 gr Vitamin C tablet, kontrol grubu olan üçüncü gruba (Grup P, n = 55) oral plasebo tablet verilerek her hastaya aynı genel anestezi uygulandı. Postoperatif ağrı kontrolü her hasta grubunda postoperatif dönemde intravenöz yola takılan, Morfin içeren hasta kontrollü analjezi (HKA) cihazları ile sağlandı. Preoperatif dönemden itibaren hastalar 24 saat boyunca hemodinamik parametreler, vizüel analog skalaları, bulantı/kusma skorları, sedasyon, kaşıntı, hipotansiyon, bradikardi, allerjik reaksiyon gibi diğer yan etkiler ve hasta memnuniyet skalaları ve hasta kontrollü analjezi'den talep edilen ve bolus verilen Morfin'in doz ve sayıları yönünden takip edildi. Bulgular: Melatonin ve vitamin C alan grupta 24 saatlik toplam VAS skorları plaseboya göre anlamlı oranda düşük bulundu (p<0.001; toplam VAS melatonin: 32,5±4,45, vitamin C: 34,8±0,72, plasebo: 42,7±8,13), melatonin ile vitamin C arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.117). PCA cihazından toplam talep edilen analjezi miktarı melatonin ve vitamin C'de plaseboya göre anlamlı oranda düşük bulundu (p<0.001; sırasıyla 22,3±13,7, 27,2±10,6, 33,7±14,4), melatonin ile vitamin C arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.114). Toplam tüketilen analjezi sayısı melatonin ve vitamin C'de plaseboya göre anlamlı oranda düşük bulundu (p<0.001; sırasıyla 13,3±4,7, 15,1±4,0, 18,0±1,0), melatonin ile vitamin C arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0.090). melatonin ve vitamin C alan grupta bulantı/kusma, bradikardi, hipotansiyon, kaşıntı gibi yan etkilerin daha az olduğu; hasta memnuniyetinin daha iyi olduğu; ek analjezi ihtiyacının daha az olduğu görüldü. Sedasyon skorlarının postoperatif ilk 30 dakikada melatonin alan grupta daha yüksek olduğu, postoperatif 1. saatten sonra ise analjezi tüketiminin daha yüksek olduğu plasebo alan grupta daha yüksek olduğunu görüldü. Derlenme süresi açısından gruplar arasında istatistiki anlamlı fark olduğu saptandı (p=0.019; sırasıyla 4,4±1,6, 3,6±1,6, 4,0±2,6). Sonuç: Preoperatif 1 saat önce oral yolla verilen 6 mg melatonin veya 2 g vitamin C uygulaması ile postoperatif VAS skorları ve analjezi tüketimi düşürebilinir, postoperatif analjezide daha az yan etki sağlanabilir.
Karaciğer transplantasyonu adayı hastalarda preoperatif çok kesitli bilgisayarlı tomografi incelemenin rolü
Amaç: Karaciğer alıcı adaylarında nakil açısından kontrendikasyonların ve vasküler varyasyonların tespitinde ÇKBT incelemenin rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ekim 2011 ile Haziran 2015 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde değerlendirilen 65'i (% 65) erkek, 35'i (% 35) kadın toplam 100 ardışık alıcı adayı çalışmaya dahil edildi. Hastalara ait klinik kayıtlar ve ÇKBT görüntüleri retrospektif olarak incelendi. İş istasyonu ortamında 2 boyutlu multiplanar reformatlar ve 3 boyutlu görüntüler değerlendirildi. Nakil açısından intrahepatik ve ekstrahepatik kontrendikasyonlar ile ameliyat esnasında komplikasyonlara yol açabilecek vasküler varyasyonlar kayıt edildi. Değerlendirmelerde Milan kriterleri ve anatomik sınıflamalar temel alınarak yapıldı. İstatistiksel analizlerde Ki kare testi yöntemi kullanıldı. Bulgular: On sekiz (%18) hastada hepatosellüler karsinom tespit edildi. Milan kriterlerine göre karaciğer nakli için damar dışı kontrendikasyon 10 hastada (% 10), damarsal kontrendikasyon 25 hastada (% 25) saptandı. Yetmiş iki hastada (% 72) klasik hepatik arter anatomisi, 3 hastada (% 3) tip 2, 12 hastada (% 12) tip 3, 1 hastada (% 1) tip 6 anatomik varyasyon ve 12 hastada (% 12) sınıflandırılamayanlar hepatik arter anatomisi saptandı. Hepatik ven incelemesinde değerlendirme oranı %45 olup, 4 hasta (% 4) ana portal venden ayrılan sağ posterior portal ven varyasyonu tespit edildi. Sonuç: ÇKBT karaciğer alıcı adayların değerlendirmesinde, intrahepatik ve ekstrahepatik damarsal ve damar dışı kontrendikasyonların tespitinde, karaciğer vasküler anatomik varyasyonlarıın incelenmesinde güvenilir, kısa zaman içerisinde uygulanabilen noninvazif bir yöntemdir. İncelemenin ilk aşamasında kontrastsız kesitler alınması hepatik venlerin değerlendirilmesinde ek bulgu sağlayabilecektir. Daha çok dedektörlü BT cihazları ile yapılacak çekimler incelemenin fazlarının uygun zamanda yakalanması, daha ince kesitler ve daha ayrıntılı 3 boyutlu reformat görüntüler için imkan sağlayacaktır. Anahtar sözcükler: Alıcı Adayı, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi, Karaciğer Transplantasyonu
Preoperatif serum tiroglobulin seviyesinin papiller tiroid kanserleri ile ilişkisi
PREOPERATİF SERUM TİROGLOBULİN SEVİYESİNİN PAPİLLER TİROİD KANSERLERİ İLE İLİŞKİSİ Dr. Mehmet Ali MELİK Uzmanlık Tezi, Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Tez Danışmanı: Doç. Dr. İlyas BAŞKONUŞ Yardımcı Tez Danışmanı: Dr. Öğr. Üye. Latif YILMAZ Mart 2018, 66 Sayfa AMAÇ: Papiller tiroid kanserleri (PTK) endokrin kanserleri arasında en sık görülen kanserdir. Primer tedavisi cerrahi olup prognozu çok iyidir. Erken tanı için birçok yöntem olmasına karşın, daha basit ve non invaziv yöntemler aranmaktadır. Bu çalışma, kanda ölçülen tiroglobulinin (Tg) papiller tiroid kanseri ile ilişkisinin olup olmadığının ortaya çıkarılması amacını taşımaktadır. GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif olarak Gaziantep Üniversitesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'nda çeşitli endikasyonlarla total tiroidektomi yapılan 159'u kadın 44'ü erkek olmak üzere 203 hastadan preoperatif Tg değeri ölçüldü. Operasyon sonrası benign 61 hasta ile PTK tanılı 142 hastanın patolojik sonuçları Tg değerleri ile karşılaştırıldı. ROC analizi ve Mann Whitney u testi ile analiz edildi. BULGULAR: PTK tanılı hastalarda ortalama preoperatif Tg değeri 105,05 ng/ml, benign hastalarda 76,80 ng/ml olarak bulundu. ROC analizine göre kesme noktası 102 ng/ml olarak belirlendi. Mann Whitney u testinde preoperatif Tg' e göre benign grup ile PTK arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05). TARTIŞMA VE SONUÇ: Preoperatif Tg düzeyinde kesme noktası olan 102 ng/ml üstündeki değerlerde olan hastalarda PTK bulunma ihtimali daha fazla olabilir. Yeni çalışmalarla da desteklenmesi gereken bu sonuca göre Tg' nin tanı yöntemlerine eklenebilir bir kriter olabileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Tiroid, Tiroglobulin, Tanı, Diferansiye
Vücut kitle indeksinin radikal sistektomi cerrahisine etkisi
Giriş Obezite dünyada giderek büyüyen bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada radikal sistektomi yapılan hastalarda vücut kitle indeksinin perioperatif ve postoperatif sonuçlara olan etkisi değerlendirildi. Gereç-Yöntem Ekim 2011 – Şubat 2016 arasında kliniğimizde mesane kanseri sebebiyle açık radikal sistektomi(ARS) veya Laparoskopik radikal sistektomi(LRS) uygulanan 82 hasta VKİ'ye göre VKİ<25, 25≤VKİ<30 ve 30≤VKİ olarak 3 gruba ayrılmıştır. Onkolojik datada tutulan veriler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Takipte fizik muayene, biyokimyasal testler; başlangıç testlerinden sonra, lokal veya uzak metastaz şüphesi olan hastalarda bilgisayarlı tomografi veya PET-CT görüntüleme yapılmıştır. Çalışmada sistektomi yapılma sebebi mesane kanseri olmama dışlama kriteri olarak ele alınmış ve 1 hasta bu sebeple çalışma dışı bırakılmıştır. Bulgular VKİ<25 grubunda 31 erkek 1 kadın, 25≤VKİ<30 grubunda 24 erkek 3 kadın ve 30≤VKİ grubunda 17 erkek 6 kadın olduğu saptanmıştır. Hastaların yaş dağılımına bakıldığında VKİ<25 olan grupta 59,6(48-64), 25≤VKİ<30 olan grupta 65,3(50-78) ve 30≤VKİ grubunda 62,9(41-79) olduğu görüldü. VKİ<25 olan grupta operasyon süresi 374,6(200-650) dakika, 25≤VKİ<30 olan gruba bakıldığında 359,2(250-600) dakika, 30≤VKİ grubunda ise 395,6(340-600) dakika olduğu görüldü. VKİ<25 olan grupta postop KT alan 17(% 53,1) almayan 15(% 46,9) hasta olduğu; 25≤VKİ<30 olan grupta postop KT alan 7(% 25,9) almayan 20(% 74,1) hasta olduğu ve 30≤VKİ olan grupta postop KT alan 6(% 26,1) almayan 17(% 73,9) hasta olduğu tespit edildi. Yukarıda belirtilen bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş, çalışmada bakılan diğer parametrelerin VKİ ile ilişkisinde anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç Çalışmamızda obez hastalarda operasyon süresinin anlamlı olarak daha uzun olduğu tespit edildi. İstatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmasa da postoperatif komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, hasta başı maliyetin obez hastalarda daha fazla olduğu saptanmıştır. Onkolojik sonuçlar açısından obez hastalar ile kilolu veya normal kiloda hastalar arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmemiştir. Bu sonuçlar açık veya laparoskopik radikal sistektominin obez hastalara da güvenle önerilebileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Obezite, Sistektomi, Vücut kitle indeksi
Endometrium kanserli olgularda preoperatif monosit sayısı, nötrofil lenfosit oranı, ortalama trombosit hacmi, ortalama trombosit hacminin trombosit sayısına oranı ve trombosit lenfosit oranının prognoza etkisi
Amaç: Monosit sayısı, Nötrofil/lenfosit oranı (NLO), ortalama trombosit hacmi (MPV), PLO (platelet/ lenfosit oranı) gibi hematolojik faktörlerin çeşitli kanser türlerinde prognostik belirteçler olarak kullanımı son yıllarda ilgi odağı olmuştur. Biz çalışmamızda endometriyum kanserinde; preoperatif NLO, monosit sayısı, MPV, PLO, ortalama trombosit hacminin trombosit sayısına oranının (MPV/PO) prognoz ile ilişkisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 1991- Şubat 2016 tarihleri arasında, Çukurova Üni-versitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde opere edilen ve takibi yapılan, prognozlarına ulaşılabilen 763 endometrium kanserli olgu değerlendirmeye alınmıştır. Hastaların preoperatif hematolojik parametreleri ve histopatolojik tip, grade, servikal tutulum, myometrial invazyon derecesi, LN tutulumu, cerrahi evresi, operasyon özellikleri gibi klinik ve patolojik özellikleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bu faktörlerin prognoz üzerine etkileri Kaplan Meir ve Cox Regresyonu gibi istatistiksel yöntemler ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 763 hastanın ortalama yaşı 57,2 ±10,5 ve ortancası 58'dir (27-91). Hastaların % 74,2' si evre I, % 7,5'u evre II, % 15,2'si evre III ve % 2,4' ü evre IV olarak saptandı. Histolojik tiplendirmede 573 (%76,2) olgu endo-metriod adenokarsinom (tip 1), 179 (%23,8) olgu tip 2 (seröz, clear, karsinosarkom ve mikst) endometriyum kanserine sahipti. Hastaların ortalama sağkalım süreleri 194,1 (GA:175,0-213,1) aydır. Beş yıllık yaşama olasılıkları %86'dır. Ortalama yaşam süresi (ay) için NLO değeri (p=0,017) anlamlı bulunurken; PLO değeri (p=0,283), Monosit değeri (p=0,670), MPVPO değeri (p=0,122) ve MPV değeri için (p=0,452) anlamlı bir farklılık saptanmadı. NLO değerleri yüksek olanların sağkalımı kısa olmuştur. NLO'nun evre, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, servikal invazyon, lenfovasküler invazyon, adneksiyel tutulum, sitoloji pozitifliği, histoloji ve hayattaki durum ile ilgili olduğu görüldü. PLO'nun evre, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, servikal invazyon, lenfovasküler invazyon ve adneksiyel tutulum ile ilgili olduğu görüldü. Monosit sayısının evre, metastatik lenf nodu, grade, sitoloji pozitifliği ve hayattaki durum ile ilgili olduğu görüldü. MPVPO' nun evre ve metastatik lenf nodu ile ilgili olduğu görüldü. Sonuç: Yaş, komorbidite, histopatolojik tip, evre, grade, lenfovasküler invazyon, servikal invazyon, metastatik lenf nodu, myometrial invazyon, kemoterapi, NLO ve tedavi şekli endometrium kanserinde prognostik faktörler olarak bulunurken çok değişkenli analizde total sağkalım üzerinde yaş, evre, komorbidite ve servikal invazyon bağımsız prognostik faktörler olarak saptanmıştır.
Hipospadias cerrahisi öncesi uygulanan hormon stimülasyon tedavisinin etkinliği: Deneysel çalışma
Amaç: Hipospadias peniste doğuştan şekil bozukluğu olması, idrar kanalının kısa olup kanalın ağzının penis ön yüzünde herhangi bir yere açılmasıdır. Yaklaşık 100-300 erkek doğumda bir görülür. Hipospadiasın ağır formlarında penis küçük ve çevre dokular zayıf olabilir. Penis büyüklüğü ve çevre dokuların kalitesi ile hipospadias cerrahisinin başarısı arasında ilişki vardır. Penis ebatları küçüldükçe, çevre dokular yetersiz oldukça cerrahi başarı şansı düşmektedir. Penis büyüklüğünü ve doku gelişimini arttırmak için hormon tedavileri kullanılmaktadır. Ancak kullanılacak hormon preperatının seçimi, tedavinin ne kadar süreyle yapılacağı ve yapılacak cerrahi tedavinin zamanlaması konusunda bir görüş birliği yoktur. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı (hipospadias olmayan) hayvan modelinde hormon stimülasyon tedavisi yöntemlerinin peniste meydana getirdikleri yapısal ve histopatolojik değişiklikleri gözlemlemek, bu gözlemlerin sonucunda ilaç uygulaması sonrası en ideal cerrahi tedavi zamanına karar vermektir. Gereç ve Yöntem: Wistar Albino cinsi 4-6 haftalık 50 adet sıçan kullanıldı. Sıçanlar parenteral human koryonik gonadotropini, parenteral testosteron, topikal dihidrotestosteron, parenteral ile topikal tedavinin kontrol grupları olarak 5 gruba ayrıldı. Uygulama başlangıcında, uygulama boyunca ve sonrasında penis çapı ve uzunluğu haftalık ölçüldü. Histopatolojik inceleme için 0, 1, 3, 6, 7 ve 8. haftalarda prepusyumdan biyopsiler alındı. Biyopsiler damarlanma artışı, epitel kalınlığı, inflamasyon ve fibrozis açısından değerlendirildi. Bulgular: Parenteral human koryonik gonadotropini verilen grupta penis uzunluğunda %56, penis çapında % 58 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise % 84 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu, çapı ve damar sayısındaki artışlar parenteral kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,2 ve 3,4 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlıdır. İnflamasyon skorunun çalışmanın 3 ile 7. haftaları arasında, fibrozis skorunun 3 ile 6. haftalar arasında parenteral kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi. Parenteral testosteron verilen grupta penis uzunluğunda %62, penis çapında %59,8 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise %109 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu, çapı ve damar sayısındaki artışlar parenteral kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,2 ve 3,5 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlıdır. Parenteral testosteronun inflamasyona anlamlı etkisi olmamıştır. Fibrozis skorunun çalışmanın 3 ile 7. haftaları arasında parenteral kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olduğu tespit edildi. Topikal testosteron verilen grupta penis uzunluğunda %46, penis çapında % 59 ve prepusyum biyopsilerindeki damar sayısında ise %100 oranında artış gerçekleşmiştir. Penis uzunluğu ve damar sayısındaki artışlar topikal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır. Penis çapındaki artış ise çalışmanın 3. haftasında kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksektir. Prepusyum biyopsilerindeki epitel kalınlığı skoru ilk ve son biyopside sırayla 2,3 ve 3,3 olup bu artış istatistiksel olarak anlamlı değildir. Topikal testosteronun inflamasyona anlamlı etkisi olmamıştır. Fibrozis skoru çalışmanın 3.haftasında topikal kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç: Hormon stimülasyon tedavisinde kullanılan human koryonik gonadotropini, parenteral testosteron ve topikal dihidrotestosteron tedavilerinin hipospadias cerrahisi öncesi penis boyutlarını ve doku kalitesini artırmakta yararlı olduğu gösterilmiştir. Hormon stimülasyon tedavilerinin inflamasyon ve fibrozisi alevlendirmediğini, aksine dönemsel olarak baskıladığını göstermiştir. Tedavi rejimleri içinde en etkili olanın parenteral testosteron olduğu gözlenmiştir. Hormon stimülasyon tedavisi sonrası cerrahi onarım için en elverişli dönem; penis ebatlarının en büyük ve dokuların histopatolojik açıdan en iyi durumda olduğu dönem olan; ilaç uygulamasından sonra parenteral human koryonik gonadotropini grubunda 4, parenteral testosteron grubunda 7, topikal dihidrotestosteron grubunda 1 haftadan sonra olduğu düşünülmüştür. Anahtar sözcükler: Hipospadias, preoperatif hormon stimülasyonu, sıçan prepusyum, deneysel çalışma, cerrahi zamanlaması
Preoperatif dönemde hastaların ağrı korkusunun belirlenmesi
Preoperatif dönemde hastaların önemli bir kısmı, ameliyata ilişkin komplikasyon korkusu, ölüm korkusu ve ameliyat sonrası ağrı korkusu yaşamaktadır. Ağrıya bağlı korku, kişinin tıbbi durumunu bozacağından, özellikle preoperatif dönemde ağrıya neden olabilecek durumlar ve ağrı korkusu değerlendirilmelidir. Araştırma, hastaların preoperatif dönemde ameliyata bağlı ağrı korkusunun belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı-kesitsel tipteki bu araştırma Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi cerrahi kliniklerinde ameliyat olacak 419 hasta ile yapılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak "Hasta Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "Ağrı Korkusu Ölçeği-III (AKÖ-III)" kullanılmıştır. Ameliyat türü ne olursa olsun, hastaların yaklaşık %90'ı ameliyat sonrası orta ve şiddetli düzeyde ağrı yaşayacaklarını belirtmiştir. Hastaların yaşayacaklarını düşündükleri ağrı düzeyleri ile cinsiyet, eğitim durumu, daha önce şiddetli ağrı deneyimleme ve preoperatif bilgilendirme arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.05). Hastaların AKÖ-III toplam puanları 75.1±20.2 olup, en fazla 'şiddetli ağrı korkusu' (30.64±9.5) yaşamışlardır. Daha önce şiddetli ağrı deneyimi olan ve ameliyat sonrası ağrı yaşayacağını düşünen hastaların 'şiddetli ağrı korkusu' ve 'tıbbi ağrı korkusu' puanları yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sonuç olarak hastaların tamamına yakını, preoperatif dönemde orta-şiddetli düzeyde postoperatif ağrı yaşayacağından korkmuştur. Bu bağlamda, hasta özelliklerinin göz önünde bulundurularak ağrıyla karşılaşmadan önce hastanın baş etme becerilerinin desteklenmesi gerekmektedir. Preoperatif dönemde ağrı korkusunun azaltılması postoperatif ağrıyı azaltarak hasta sonuçlarını olumlu yönde etkileyecektir.
Açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda perioperatif dönemde besin tüketimi ve besin tüketimini etkileyen durumların belirlenmesi
Başlık: Açık Kalp Cerrahisi Uygulanan Hastalarda Perioperatif Dönemde Besin Tüketimi ve Besin Tüketimini Etkileyen Durumların Belirlenmesi Amaç: Açık kalp cerrahisi uygulanan hastalarda perioperatif dönemde besin tüketim miktarı ile besin tüketimi miktarının hastanın beslenme ile ilgili bazı göstergelerine etkisi ve besin tüketimini etkileyen durumların saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Araştırma 4 Şubat-4 Mayıs 2015 tarihleri arasında Gülhane Askeri Tıp Akademisi kalp damar cerrahisinde yapılmış tek merkezli, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir araştırmadır. Örneklem ölçütlerini sağlayan araştırmaya katılmayı kabul eden 86 gönüllü hasta araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Veriler araştırmacı tarafından geliştirilen soru formu aracılığıyla toplanmıştır. Soru formu tanımlayıcı özellikler ve besin alımını etkileyen durumları sorgulayan 25 sorudan oluşmuştur. Verilerin istatistiksel analizi SPSS 15,0 windows paket programında yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık için p<0.05 değeri kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 61.25±10.77 yıl, %72.1'i erkek %40.7'si lise mezunu, %53,5'i büyük şehirde yaşamakta, %64'ü protez diş kullanmamaktadır. Hastaların ortalama cerrahi süresi 183.19±27.3 dakika, entübasyon süresi 7.56±1.77 saat, hastanede kalma süresi 7.62±1.33 gündür. Hastalara bir günde verilen yemeğin bitirilme oranlarının ortalaması cerrahiden bir gün önce %38, cerrahiden bir gün sonra % 51 cerrahiden üç gün sonra %47 cerrahiden beş gün sonra %52 dir. Cerrahi sonrası birinci günde en sık görülen semptom bulantı, cerrahiden üç ve beş gün sonra en sık görülen semptom kabızlıktır. Hastaların vücut ağırlıkları ve Beden Kitle Indeksi (BKI) cerrahiden bir gün öncesine göre cerrahi sonrası günlerde azalmıştır. Cerrahi sonrası beşinci günde yaklaşık iki kg azalma olmuştur. Hastalar besin almalarını en çok etkileyen durumlar olarak; cerrahiden bir gün önce (%84.9) hekim ve hemşirelerin aç kalmamı söylemesi, cerrahiden bir gün sonra (%31.4) yemek öncesinde bulantımın olması, cerrahiden üç gün sonra (%25.6) şu anda kabızım kabız olmaktan endişelenmem, cerrahiden beş gün sonra (%33.7) şu anda kabızım kabız olmaktan endişelenmem şeklinde ifade etmişlerdir. Ayrıca hastaların besin alma durumları ile albümin ortalamaları arasında ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Hastaların cerrahi sonrası süreçte kilo kaybettiği, albümin değerlerinin azaldığı belirlenmiştir. Hastaların besin tüketimini etkileyen çok sayıda durum olduğu ve bu durumların önemli bir oranının sağlık bakım profesyonellerinin uygun girişimleri ile değiştirilebilir olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Yetersiz beslenme, Besin tüketimi, Kalp Cerrahisi, Hemşirelik
Hemşirelerin ameliyat öncesi dönemde cerrahi alan enfeksiyonlarını önlemeye yönelik kanıta dayalı uygulamaları ve karşılaştıkları engeller
Amaç: Bu çalışmada, hemşirelerin ameliyat öncesi dönemde cerrahi alan enfeksiyonlarını önlemeye yönelik kanıta dayalı uygulamalarının ve kanıta dayalı uygulamaları kullanırken karşılaştıkları engellerin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 1 Ekim – 30 Kasım 2018 tarihleri arasında Kâtip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Cerrahi Kliniklerinde çalışan hemşireler (n=120) dâhil edildi. Veriler; Hemşire Tanıtım Formu, Cerrahi Alan Enfeksiyonlarını Önlemeye Yönelik Girişimleri Değerlendirme Formu, Hemşirelerin Araştırmaların Kullanılmasına İlişkin Görüşlerini Belirleme Anketi, Hemşirelerin Araştırma Sonuçlarını Kullanımında Engeller Ölçeği kullanılarak elde edildi. Verilerin analizinde SPSS 15.0 for Windows programı ve sayı yüzde dağılımı, veriler normal dağılmadığından demografik özelliklerle ölçek puanları arasındaki ilişkiyi değerlendirmede Mann Whitney U ve Kruskall Wallis testi kullanıldı. Bulgular: Araştırmaya katılan hemşirelerin yaş ortalaması 38,42±5,49'du ve %93,3'ü kadındı. Hemşirelerin % 83,7'sinin CAE ile ilgili eğitim aldığı, %54,2'sinin CAE önlemeye yönelik kanıta dayalı uygulamaları uygulamadığı belirlendi. Hemşirelerin meslekte çalışma yılı ile Uygulama Alt Boyutu ortanca puanları arasında anlamlı fark olduğu, 17 yıldan daha az süreyle çalışan hemşirelerin (%46,7), daha yüksek engel algısı olduğu, CAE ile ilgili eğitim almayanların (%22,5), araştırma sonuçlarını kullanmada Uygulama Alt Boyutunda daha fazla engelle karşılaştığı belirlendi. Sonuç: Cerrahi kliniklerde çalışan hemşirelerin CAE'ye ilişkin uygulamalarının çoğunlukla rehberlere uygun olduğu, kanıta dayalı uygulamaların kullanılmasının desteklenmesi ve karşılaşılan engellerin ortadan kaldırılması gerektiği saptandı. Anahtar Kelimeler: Cerrahi Alan Enfeksiyonu, Kanıta Dayalı Uygulamalar, Engeller