Coronary disease

171 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Koroner arter bypass greft ameliyatı sonrası işe dönüş ve hasta üzerine etkilerinin incelenmesi

Amaç: Araştırma, koroner arter bypass greft ameliyatı hastalarının, ameliyat sonrası iş yaşamlarına dönüşleri ve karşılaştıkları durumların incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Araştırma Sağlık Bakanlığına bağlı bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Ocak 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında koroner arter bypass greft ameliyatı olan hastalara Şubat 2022-Nisan 2022 tarihleri arasında telefon yolu ile ulaşılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini Ocak 2021 ve Ocak 2022 tarihleri arasında koroner arter bypass greft ameliyatı olan 55 yaşın altındaki 203 erkek hasta oluşturmuştur. Evrene dahil olan bu hastaların 133 tanesi telefon numaralarının yanlış ya da ulaşılabilir olmaması, 2'si yaşamını yitirmesi, 3'ü emekli olması ve 5'i araştırmaya katılmak istememesi nedenleriyle çalışma dışında bırakılmıştır. Araştırma 60 hasta ile tamamlanmıştır. Araştırma verilerinin toplanması amacıyla Sosyodemografik Veri formu ve CABG hastalarının ameliyat sonrası işe dönüş durumları ve ilişkili faktörlerin sorgulandığı İşe Dönüş Anketi kullanılmıştır. Toplanan verilerin analizinde SPSS 25,0 paket programı kullanılmıştır Kolmogorov Smirnov testi ile normallik varsayımları incelenmiş, tanımlayıcı veriler Ort±SS ve N (%) şeklinde verilmiştir. Değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki-kare testi ya Fisher's Exact testi, Mann Whitney U ve Kruskall Wallis H testi kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların ameliyat sonrası ortalama yatış süresinin 6,78 ± 2,40 gün, işe dönüş sürelerinin ise 4,10 ± 3,93 ay olduğu belirlendi. Hastaların yaşı ile CABG ameliyatı sonrası hastanede kalış süresi (r=0,091 p=0.491) ve ameliyat sonrası işe dönüş süresi (ay) (r=0,169 p=0.197) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı belirlendi. Ayrıca CABG ameliyatı sonrası hastanede kalış süresi ile ameliyat sonrası işe dönüş süresi (ay) arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı ii belirlendi (r=0,045 p=0.734). Hastaların ameliyat öncesinde fiziksel güç gerektiren bir meslek yapıp yapmadığı, ekonomik durumu, kronik hastalık varlığı, işe dönüş öncesi verilen istirahat süresinin yeterli bulup bulmaması, ameliyat sonrası komplikasyonlar yaşaması ve bu süreçte aile desteğinin bulunup bulunmamasının işe dönüş süresini istatistiksel olarak anlamlı derecede etkilemediği belirlendi (p>0.05) Sonuç ve Öneriler: Çalışmamızda CAGB'den sonra işe dönüş sürelerinde etkisi olan ve olmayan birçok faktörün bulunduğu saptanmıştır. İş ile ilgili strese neden olan olumsuz kronik durumların belirlenmesi, bireysel işe dönüş eğitimi, işverenle işe dönüş stratejisinin görüşülmesi ve tartışılması, Fiziksel güç gerektiren işlerde çalışan hastaların CABG'den sonra işe dönüş süreçlerinde aile, arkadaş, işveren desteklerinin geliştirilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: CABG, İşe dönüş, Kardiak rehabilitasyon, Psikososyal faktörler

Cerrahi-kardiyovaskülerKalp hastalıklarıKoroner arter bypass+4
Ahmet Demirkol
İstanbul Arel University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Perkutan koroner girişim yapılan hastalarda işlem öncesi ve sonrası ağrının anksiyete (kaygı) ve yaşam bulguları üzerine etkisi

Amaç: Bu tez çalışması perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda işlem öncesi ve sonrasında hastaların ağrı skorunun anksiyete ve yaşam bulguları ile arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak yapıldı. Yöntem: Araştırmanın örneklemini, perkütan koroner girişim uygulanan ve işlem sonrası ağrısı devam eden 131 erkek ve 54 kadın olmak üzere 185 hasta oluşturdu. Veriler SPSS 22.0 istatistik programı kullanılarak analiz edildi. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi.Çalışmaya katılan hastaların tanımlayıcı özelliklerini belirlemek için frekans ve yüzde analizleri, ölçeğin analizinde ortalama ve standart sapma istatistikleri kullanıldı. Verilerin karşılaştırılmasında Anova, Bağımsız Gruplar T-Testi kullanıldı. Araştırma değişkenlerinin normal dağılım gösterip göstermediği Basıklık ve Çarpıklık değerleri ile incelendi. Bulgular:Katılımcılardan%66,5 (n=123) kişi anjio işlemi olmamışken, %35,5 (n=62) kişi işlem olmuş; 58 hastaya daha önceden stent takılırken, 127 hastaya stent takılmamıştır.Nrs skoru işlem öncesi 7,065, işlem sonrası 3,210 (p<0,05); Durumluk Kaygı Puanı işlem öncesi 61,568, işlem sonrası 32,362 (p<0,05) olarak saptandı ve işlem öncesi puanları işlem sonrası puanlarından yüksek ve anlamlıydı.İşlem öncesi ağrı, kaygı skorunda %78,7 değişim, işlem sonrası ağrı ise kaygı skorunda %29,8 değişim meydana getirdi.Ağrının etki büyüklüğü 2,906, kaygının etki büyüklüğü ise 3,101 olarak hesaplandı. Hastaların yaş, cinsiyet, medeni durumları, kronik hastalık işlem öncesi ve sonrası ağrının kaygı ve yaşam takiplerinde anlamlı (p>0,05) bir fark oluşturmadı.Hastaların öncesinde hastaneye yatmaları ve stent işlemi olmaları ile ağrı, kaygı ve yaşam bulguları ölçümleri arasında anlamlı (p=0,00 p<0,05) bir ilişki bulundu.Nrs ile NSAI envanteri arasında pozitif korelasyon (p<0,05) bulundu. İşlem öncesi ağrı skoru ve işlem sonrası ağrı ve işlem öncesi ve sonrası anksiyete, kalp hızı, kan basıncı, solunum sayısında anlamlı (p<0,05) değişiklik olurken, satürasyon ve vücut ısısında anlamlı değişiklik olmadığı (p> 0,05) gözlemlendi. Sonuç: Araştırma sonucunda ağrının artması hastaların kaygı düzeyi ve yaşam bulguları ölçümlerinin artmasına neden olurken, ağrı skorunun azalması ile kaygı düzeyinde ve yaşam bulguları takiplerinde iyileşme saptandı.Araştırmanın sonuçlarına göre hastaların ağrıyı tanımlayabilmesi, ağrı skoru artmadan hastaneye erken başvurmasına yönelik eğitim verilmesi ile ilgili farklı araştırmalar önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Perkütan Koroner Girişim, Ağrı, Anksiyete, Yaşam Bulguları

AnksiyeteAğrıAğrı ölçümü+4
Feyza Nur Yuka
İstanbul Arel University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Perkütan koroner arter girişimde bilgi gereksinimleri ölçeğinin Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması

Bu çalışma, Tsoulou ve arkadaşları tarafından geliştirilen ve perkütan koroner girişim (PKG) sonrası bireylerin bilgi ihtiyacının önemi ile karşılanma düzeyini değerlendirmeyi amaçlayan "Perkütan Koroner Arter Girişiminde Bilgi Gereksinimleri Ölçeği"nin (NPCI-10) Türkçe uyarlamasının geçerlik ve güvenirliğini incelemek amacıyla yürütüldü. Metodolojik bir tasarımla planlanan araştırma, Nisan – Haziran 2025 tarihleri arasında İstanbul'da bir şehir hastanesi'nin Koroner Yoğun Bakım Ünitesinde yatarak tedavi görmekte olan ve PKG uygulanmış toplam 120 hasta ile yüz yüze görüşme ile gerçekleştirildi. Veri toplama sürecinde, "Kişisel Bilgi Formu" ile "Perkütan Koroner Arter Girişiminde Bilgi Gereksinimleri Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin analizinde IBM SPSS Statistics 27.0 programı ve R yazılımı içinde 'lavaan' paketi programlarından yararlanıldı. Ölçek maddelerinin kapsam geçerliği, altı uzmandan alınan görüşler doğrultusunda değerlendirildi ve her madde için Kapsam Geçerlik İndeksi (KGI) hesaplandı. Dil/ifade ve içerik uygunluğu açısından KGI değerleri 0.83–1.00 aralığında bulundu; ölçek genelinde ortalama KGI sırasıyla 0.97 (dil/ifade) ve 0.96 (içerik) olarak belirlendi. Bu sonuçlar, ölçeğin kapsam geçerliği açısından yeterli olduğunu gösterdi. Yapı geçerliği, doğrulayıcı faktör analizi (DFA) ile test edildi ve elde edilen uyum indeksleri (χ²(169) = 284.92, CFI = 0.92, TLI = 0.91, RMSEA = 0.08, SRMR = 0.10), modelin kabul edilebilir düzeyde uyum sağladığını gösterdi. Yakınsak geçerlik kapsamında hesaplanan bileşik güvenirlik (CR) değerleri 0.76 (önem) ve 0.80 (karşılanma) olup, ayırt edici geçerlik karekök AVE değerlerinin faktörler arası korelasyondan büyük olmasıyla doğrulandı. Madde-toplam puan korelasyon katsayıları 0.405 ile 0.625 arasında değişmekte olup tümü istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p < 0.001). Ölçeğin iç tutarlılığına ilişkin Cronbach alfa katsayıları; önem alt boyutu için 0.76, karşılanma alt boyutu için 0.79 ve toplam ölçek için 0.72 olarak hesaplandı. Bu değerler, ölçeğin hem alt boyutlarında hem de genel düzeyde yeterli iç tutarlılığa sahip olduğunu göstermektedir. Test-tekrar test güvenirliğinde elde edilen korelasyon katsayıları, önem boyutu için r = 1.000 ve karşılanma boyutu için r = 0.905 olarak bulunmuş; bu değerler ölçeğin zaman içerisindeki tutarlılığını desteklemektedir. Sonuç olarak, NPCI-10 ölçeğinin Türkçe formunun geçerli ve güvenilir bir değerlendirme aracı olduğu belirlendi; özellikle hemşirelerin hasta eğitimi süreçlerinde bilgi ihtiyaçlarını belirlemede etkili bir kaynak olabileceği sonucuna varıldı.

Bilgi gereksinimleriGüvenilirlik ve geçerlilikKoroner hastalık+2
Uğur Atay
İstanbul University-Cerrahpaşa · Institute of Graduate Studies
2025
00
Master'sOpen AccessTR

Genç erişkin kardiyopulmoner bypass hastalarında medial-olivokoklear(MOC) refleks cevapları

Koroner hastalıklarda revaskülarizasyon ihtiyacına gereksinim duyulan hastalarda kardiyopulmoner bypass cerrahisi uygulanmaktadır. Bu çalışmanın amacı kardiyopulmoner bypass cerrahisi uygulanan hastaların medial-olivokoklear refleks (MOC) cevaplarının cerrahi öncesi ve sonrası karşılaştırılarak etkilenme düzeylerinin belirlenmesidir. Bu çalışmaya 40'ı koroner arter bypass (KAB) ameliyatı olan, 40'ı herhangi bir kalp damar hastalığı olmayan birey katılmıştır. KAB ameliyatı olan hastalara ameliyat öncesinde ve sonrasında timpanometri, safses odyometrisi, transient otoakustik emisyon (TEOAE), ve supresyonda emisyon testleri yapılmıştır. Cerrahi öncesi ve sonrası sonuçlar istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Koroner bypass grubu olguların cerrahi öncesi TEOAE değerleri, kontrol grubu olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Olguların TEOAE ölçümünün cerrahi öncesine göre cerrahi sonrası değerindeki düşüş istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,001; p<0,01). Vaka grubu olguların cerrahi öncesi suprese TEOAE değeri, kontrol grubu olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Olguların 1k Hz suprese TEOAE ölçümünün cerrahi öncesine göre cerrahi sonrası değerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış diğer tüm frekanslarda anlamlı bulunmuştur (p=0,001; p<0,01). Saf ses odyometri sonuçlarına göre vaka grubu olguların preop ve postop değerleri, kontrol grubu olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Olguların preopa göre postop sonuçlarında ise sağ kulak 8000, sol kulak 500, 1000, 2000 ve 4000 hertz frekanslarında değişim anlamlı bulunmuştur. Kokleanın stria vaskülaris kısmı yüksek derecede mikrovasküler yapıya sahiptir. Endoteldeki permeabilite artışı endolenfteki elektrolit dengesini bozar. Bunun sonucu olarak tüy hücreleri arasındaki sinyal geçişini bozulur. Dış tüy hücreler (DTH) üzerinde sinaps yapan MOC liflerinin aktivasyonu ile de seslerin şiddetini düşürme amacıyla baziler membran cevabı inhibe olmaktadır. Hastalarımızda oluşan koklear hasara koroner bypass sonucu oluşan vasküler endotel duvarının etkilenmesinin neden olabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca antioksidanlar ve inhibitörler oksidatif strese bağlı işitme kaybı oluşturabilmektedir. Çalışmamızdaki hastalarımızda da bypass cerrahisi nedeniyle oksidatif strese maruz kalarak ve işitme kaybı oluştuğunu gözlemledik. DTH'leri, iç tüy hücrelerine göre iskemiye daha hassastırlar. Kardiyopulmoner bypass sonucu oluşan vasküler endotel hasarı iskemiye neden olarak DTH kaybına neden olmaktadır. Sonuçlarımızda iskemi sonrası oluşabilecek koklear hasarı destekler niteliktedir. Koroner hastalıklardaki artışa bağlı olarak revaskülarizasyon ihtiyacına gereksinim duyulmaktadır. Kardiyopulmoner bypass cerrahisi sonucunda koklea ve işitsel yollarda bazı komplikasyonlar gelişse de gittikçe daha çok merkez uygulanmaya başlanan alternatif ve güvenli bir yöntem olarak sağlık sisteminde önemli bir yer teşkil etmektedir. İşitme sistemini akustik travmalardan koruyan, frekans seçiciliğini güçlendiren ve gürültüde anlamayı arttıran MOC lifleri kardiyopulmoner bypass cerrahisinden önemli derecede etkilenmektedir.

Kalp hastalıklarıKardiyopulmoner bypassKoklea+2
Ahmet Görkem Nasanlı
İstanbul Gelişim University · Institute of Graduate Studies
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Koroner arter baypas greft cerrahisi hastalarında eğitimin etkililik beklenti, ağrı ve kaygı düzeylerine etkisi

Yarı deneysel tipteki bu araştırma, KABG cerrahisi hastalarında eğitimin etkililik beklenti, ağrı ve kaygı düzeylerine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma kapsamına, Haziran 2018-Ekim 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Kalp ve Damar Cerrahi Anabilim Dalı Kliniği'nde yatan 18-65 yaş arasındaki 60 hasta dahil edildi. Kontrol ve girişim grubu olmak üzere hastalar iki gruba ayrıldı. Araştırma önce kontrol grubuna, daha sonra girişim grubuna uygulandı. Kontrol grubundaki hastalara rutinde uygulandığı şekilde klinik eğitim verilirken; girişim grubundaki hastalara klinik eğitiminin yanında eğitim kitapçığı ile eğitim verildi. Girişim ve kontrol grubundaki hastalara ameliyat öncesi klinikte Mini Mental Test, Hasta Bilgi Formu, Vizüel Analog Ağrı Skalası (VAS) ve Spielberg Durumluluk-Sürekli Kaygı Ölçeği uygulandı. Ameliyattan sonra klinikte 2. kez Spielberg Durumluluk Kaygı Ölçeği ve VAS ağrı ölçeği uygulandı ve taburcu olacakları gün 3. kez Spielberg Durumluluk Kaygı Ölçeği, Barnason Etkililik Beklenti Ölçeği, VAS ağrı ölçeği ile birlikte eğitimi değerlendirme formu uygulandı. Araştırma verileri;SPSS for Windows 25.0 Paket Programı kullanılarak analiz edildi. Araştırmanın sonucunda; girişim grubundaki hastaların Barnason Etkililik ölçek puan ortalamalarının 49.26±5.22, kontrol grubundaki hastaların 36.00±5.67 olduğu; girişim grubundaki hastaların %96.7'sinin aldığı eğitimden memnun olduğu, kontrol grubundaki hastaların %70.0'ının aldığı eğitimden memnun olmadığı; girişim grubundaki hastaların taburculuk günü Spielberg Durumluluk Kaygı Ölçeğinden aldıkları puan ortalamalarının 35.36±10.23, kontrol grubundaki hastaların ise 39.93±8.91 olduğu; girişim grubundaki hastaların taburculuk günü VAS ağrı puan ortalamalarının 1.13±1.04, kontrol grubundaki hastaların 2.63±1.47 olduğu ve aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (t=1.841; p<0.05). Sonuç olarak, girişim grubu hastalarının taburculuk döneminde rutin klinik eğitim ile eğitim verilen hastalara göre etkililik beklenti düzeyinin daha yüksek, ağrı ve kaygı düzeylerinin daha düşük olduğu belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda; KABG cerrahisi hastalarının eğitiminde, rutin klinik eğitimin yanında eğitim kitapçığının da kullanılması; hastalarda özetkililiği arttırabilecek farklı eğitim yöntemlerini kapsayan farklı araştırmaların da yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Eğitim; etkililik beklenti; ağrı; kaygı; koroner arter baypas greft cerrahi

AğrıAğrı-postoperatifCerrahi-kardiyovasküler+4
Şule Olgun
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda uzamış antitrombosit tedavinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Güncel kılavuzlarda önerilmesine rağmen stent takılmış hastalarda kanama ve iskemik olay riskini belirleyen skorlama sistemleri olan DAPT ve PECISE-DAPT skorları yeterli kullanılmamakta ve bu skor sonuçlarına göre antiplatelet tedavinin düzenlenmesi yapılmamaktadır. Önerilen skorlama sistemleri geniş randomize kontrollü çalışmaların datalarını kullanarak geliştirilmiş olsa da gerçek yaşam verileri kısıtlıdır. Üçüncü basamak sağlık kurumu başvurusu olan koroner arter hastalarında risk skorlarına göre ikili antiplatelet kullanım sürelerinin araştırılması ve riske uygun antiplatelet tedavi düzenlenmeyen hastalarda gelişen olayların değerlendirilmesi yapılarak kılavuzlarda önerilen skorların gerçek yaşamda uygulanma oranlarını ve klinik pratikte faydalarının araştırılması amacıyla mevcut çalışma tasarlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2017 - Mayıs 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Kardiyoloji Polikliniğine başvuran perkütan koroner girişim uygulanmış hastaların ikili antiplatelet tedavi kullanımı değerlendirilmiştir. Perkütan koroner girişim sonrası en az 1 yılını doldurmuş 419 olgudan dahil edilme ve dışlanma kriterlerini karşılayan 386 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm hastaların DAPT ve PRECISE-DAPT skoru hesaplanmıştır. Birincil sonlanım noktası olarak 1. yıl sonunda skorlar önerisi doğrultusunda uygun kullanılmış ikili antitrombosit tedavi oranları Kabul edilmiştir. İkincil sonlanım noktası olarak ikili antiplatelet kullanım durumu ile ciddi kanama ve akut stent trombozu olaylarının ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya 386 hasta dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 61, %42'i kadındı.Hastaların %81.4 (298)'ü akut koroner sendrom (AKS) tanısına sahipti. Çalışmaya alınan hastaların % 36.1'inde PRECISE-DAPT skoru yüksek risk grubunda iken; 1. yıl sonunda hesaplanan DAPT skoru hastaların %62.6'sında yüksek riskli idi. Hastaların %49.2'si düşük PREICISE-DAPT, yüksek DAPT skoruna sahipti. Kılavuz önerileri doğrultusunda bu hasta grubunun bir yıldan uzun ikili antiplatelet tedavi alması gerekirken birinci yıldan sonra ikili antiplatelet tedaviye devam eden hastaların oranı %15'dir. Akut stent trombozu olan 20 (%5.5) hasta saptandı. BARC-3 ve üstü kanama 17 (%4.6) hastada saptandı. Stent trombozu olaylarının %70 (14)'i 1. yılın sonunda gelişti. 1.yılın sonunda tromboz gelişen hastaların %60 (12)'ı skorlara göre 1 yıldan uzun ikili antiplatelet kullanılması gereken hastalarken (yüksek DAPT, düşük PRECISE-DAPT skoru) olay zamanı sadece ASA almaktaydı. BARC-3 ve üstü kanama gelişen 17 hastadan 4'ü skorları açısından yüksek kanama düşük tromboz riskine sahipti (yüksek PRECISE-DAPT, düşük DAPT skoru) ve kılavuz önerisine göre 6 ay ikili antiplatelet kullanılması yeterli olabilecekken 6 aydan sonra tedavi devamında kanama gelişmiştir. Sonuç: Koroner arter hastalarında uygulanması gereken ikili antiplatelet tedavi stratejisi uzun yıllar boyunca tartışılmıştır ve tartışılmaya devam edilmektedir. Mevcut çalışma bu skorların günlük pratikte yeteri kadar kullanılmadığını göstermiştir ve skorlara uyulmadığı durumlarda kanama ve stent trombozlarının yüksek olduğu izlenmiştir. Ayrıca çalışma bu skorların gerçek yaşamda karşılaşılan hastalarda da etkili bir şekilde kötü sonlanımları öngörebildiğini göstermiştir. DAPT skoru ve PRECISE-DAPT skoru günlük pratiğimizde daha fazla oranda kullanılmalıdır. Bu sayede daha etkin ve daha güvenli tedavi stratejisi uygulanabilir.

AntitrombinlerCerrahi işlemler-minimal girişimselKoroner arter hastalığı+1
Yavuz Selim Kılıç
Ege University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Koroner anjiyografi yapılan hastalarda algılanan stresin kaygı düzeyleri ile ilişkisi ve etkileyen faktörler

Bu araştırma; koroner anjiyografi yapılan hastalarda algılanan stresin kaygı düzeylerini ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmaya, Ağustos-Ekim 2022 tarihleri arasında Konya'da bir üniversite Hastanesinde araştırma kriterlerine uyan 190 hasta alınmıştır. Veriler Hasta Tanılama Formu, Algılanan Stres Ölçeği ve Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, değişkenlerinin birbiri ile ilişkilerini incelemek için pearson korelasyon analizi kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p<0,05 kabul edilmiştir. Araştırmaya katılanların, yaş ortalaması 61,2±12,4, %68,4'u erkek, %90,5'i evli, %64,2'si ilköğretim mezunu ve %56,3'ü anjiografi işlemini ilk defa yaptırmıştır. Ailede kalp rahatsızlığı öyküsü olma ve anjiografiye yönelik eğitim almanın stress durumunu, eğitim seviyesi, gelir durumu ve sağlık çalışanlarından girişime yönelik eğitim almanın ise kaygı durumunu etkilediği bulunmuştur. Algılanan Stres düzeyi ile sürekli kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde düşük düzeyde ve anlamlı bir ilişki olduğu (r=0,218 p=0,002), durumluluk kaygı düzeyleri arasında ise ilişki olmadığı bulunmuştur (r=0,124 p=0,088). Sonuç olarak Koroner anjiyografi yapılan hastalarda algılanan stres ve kaygı düzeyleri orta düzeyde bulunmuştur. İleri teknolojiye rağmen, işleme bağlı stres ve kaygının ortadan kaldırılması yeterince tatmin etmemektedir. Bu nedenle hemşirelerin hastalarda oluşan strest ve kaygının azaltılmasına yönelik girişimler planlaması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, kaygı, koroner anjiyografi, stres.

AnksiyeteKalp hastalıklarıKoroner anjiyografi+2
Mahamat Youssouf Assaıre
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Akut koroner sendromlu hastaların egzersiz öz-yeterlilik düzeyleri ve egzersize ilişkin yarar/engel algılarının incelenmesi

Egzersiz her birey için önem arz etse de akut koroner sendrom sonrasında koroner problemlerin tekrar yaşanmamasında olumlu etkiler yarattığı için önemlidir. Bu çalışma, akut koroner sendromlu hastaların egzersiz öz-yeterlilik düzeylerini ve egzersize ilişkin yarar/engel algılarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma, tanımlayıcı tasarımda gerçekleştirilmiştir. Bir üniversite hastanesinin koroner yoğun bakım ve kardiyoloji servisinde yürütülmüştür. Örnekleme, akut koroner sendromlu 196 hasta dahil edilmiştir. Veriler Aralık 2021-Mayıs 2022 tarihleri arasında yüz yüze görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak; hasta bilgi formu, egzersiz öz yeterlilik ölçeği ve egzersiz yararları/engelleri ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın yürütülebilmesi için etik kurul izni, kurum izni, ölçekler için kullanım izni ve hastalardan bilgilendirilmiş onam formu alınmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22 paket programı kullanılarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, t testi, Kolmogorov Smirnov testi, Shapiro wilk testi, tek yönlü ANOVA testi, Kruskal Wallis, Man Whitney U testinden yararlanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 55,8±9,3 olup; %54,6'sı erkek, %82,7'si evli; %58,1'inin eğitim durumu ilkokul ve altıdır. Egzersiz öz yeterlilik ölçeğinin belirleyicileri ait modelin anlamlı olduğu (F=9,665; p<0,001) ve değişkenler ölçek puanının %34'ünü açıkladığı bulunmuştur. Haftalık egzersiz süresinin (dk) ve egzersiz yarar ölçeğinin modele anlamlı katkı sağlayan değişkenler olduğu belirlenirken, haftalık egzersiz süresindeki bir dakikalık artma öz yeterlilik puanını 0,14; egzersiz yarar ölçeğindeki bir puanlık artış ise ölçek puanının 0,39 miktarında artırdığı bulunmuştur. Sonuç olarak, hastaların egzersiz öz yeterlilik durumlarının birçok değişken için yüksek olduğu ve egzersiz için algıladıkları yararların engellere oranla daha az olduğu bulunmuştur. Akut koroner sendrom sonrası hastaların egzersize bir an önce başlamaları ve yaşam tarzı haline getirmeleri önerilmektedir. Hastalar için; egzersiz rehabilitasyon yöntemleri geliştirilmeli, hastaların öz yeterliliklerini kazanmaları sağlanmalı ve egzersiz için engelden çok yarar algısı geliştirmeleri sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, Egzersiz öz yeterliliği, Engeller, Hemşire, Yararlar

Akut koroner sendromAlgıEgzersiz+3
Havva Şule Karakulle
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göğüs ağrısı ile acil servise başvuran hastaların geçmiş KAG ve kardiyoloji poliklinik muayenesinin önemi

AMAÇ: Akut koroner sendrom (AKS) erken teşhis edilip gerekli invaziv işlemler veya medikal tedavi hızlı bir şekilde yapılmadığında mortalitesi yüksek seyreden göğüs ağrısı nedenlerinin başında gelir. Acil servislerde klinisyenler tarafından AKS'leri tespit etmek için hastaların geçmiş koroner anjiyografi (KAG) ve kardiyoloji poliklinik muayene sonuçları sorgulanıp risk durumu göreceli olarak tahmin edilmektedir. Bu noktadan yola çıkarak hastaların geçmiş KAG ve kardiyoloji poliklinik muayene sonuçlarının hastaları taburcu etmedeki güvenilirliğini değerlendirmeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif gözlemsel çalışmamıza 16.09.2020-30.07.2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Acil Servisi'ne göğüs ağrısı şikâyeti ile başvuran ve primer hekim tarafından akut koroner sendrom olabileceği düşünülerek takibe alınan, 18 yaşından büyük hastalar içerisinden, çalışma onam formunu okuyup kabul edenler dahil edildi. Hastaların acil servis sonlanım tanıları incelendi. ST yükselmeli olmayan miyokard enfarktüsü (NSTMI), ST yükselmeli miyokard enfarktüsü (STMI), kardiyak ölüm, koroner bypass gelişme durumları majör kardiyak olay (MACE) olarak değerlendirilip kaydedildi. MACE gelişen hastaların tespit edilememesi ihtimaline karşı taburcu olduktan sonra telefonla aranarak veya hasta kayıtlarına ulaşılarak taburculuk sonrası 3 gün içerisinde MACE gelişme durumu sorgulandı. Sonuçlar acil sonlanımdaki tanılara dahil edildi. Acil sonlanımda MACE gelişen ve gelişmeyen hastalar geçmiş anlamlı (stent varlığı ve/veya koroner arterlerde ≥%50 darlık olması) KAG ve son bir yıldaki anlamlı kardiyoloji poliklinik muayenesi açısından karşılaştırıldı. KAG veya koroner bypass önerilmesi, anti agregan ve/veya anti koagülan tedavi başlanması, efor testinin pozitif gelmesi kriterlerinden birinin bulunması halinde geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesi anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya 159 hasta dahil edildi. Çalışmaya katılan hastaların 102'si (%64,2) erkek, 57'si (%35,8) kadındı. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalamaları 56±16,84 idi. Çalışmaya katılan 159 hastanın 46'sında (%28,9) acil sonlanım noktasında MACE saptandı, 113'ünde (%71) MACE saptanmadı. Hastaların 43'ünde (%27) NSTMI, 2'sinde (%1,3) STMI, 1'inde (%0,6) kardiyak ölüm, 2'sinde (%1,3) koroner bypass geçirme durumu tespit edildi. MACE gelişen hasta grubunda 6 hastada (%13,0) son bir yıl anlamlı KAG saptanırken, MACE gelişmeyen hasta grubunda 11 hastada (%11,5) son bir yıl içinde anlamlı KAG saptandı. Her iki grup hasta son bir yıl içindeki anlamlı KAG açısından karşılaştırıldığında, MACE gelişen hasta grubu ile MACE gelişmeyen hasta grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı(p=0,576). MACE gelişen hasta grubunda 12 hastanın (%26,1) geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesinde koroner arter hastalığı (KAH) açısından risk saptanırken, MACE gelişmeyen hasta grubunda 13 hastanın (%11,5) geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesinde KAH açısından risk saptandı. Her iki grup hasta geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesinde KAH riski açısından karşılaştırıldığında, MACE gelişen hasta grubunda MACE gelişmeyen hasta grubuna göre, geçmiş kardiyoloji poliklinik muayenesinde KAH risk durumu istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu(p=0,022). SONUÇ: Çalışmamızda acil servise göğüs ağrısı ile başvuran hastalarda MACE gelişen ve gelişmeyenler arasında son bir yılda anlamlı KAG olma oranı benzer bulundu. Ayrıca MACE gelişen grupta son bir yıldaki anlamlı kardiyoloji muayene geçmişi, MACE gelişmeyen gruptaki anlamlı kardiyoloji muayene geçmişine göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı.

Acil servis-hastaneAkut koroner sendromAnjiyografi+3
Merve Demiryürek
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mitral anüler kalsifikasyonun endotel fonksiyon bozukluğu, karotis intima mediya kalınlığı ve serum Fetuin-A düzeyi ile ilişkisi

Giriş: Mitral anüler kalsifikasyon (MAK), mitral kapak anulusunun dejeneratif kalsifikasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Temel patoloji, mitral anulusda kollajen yapının fibröz yapıya dönüşümü, lipid birikimi ve ardından gelişen kalsifikasyondur. Koroner arter hastalığına (KAH) benzer şekilde MAK gelişiminde de aterosklerotik mekanizmaların rol oynadığı düşünülmektedir. KAH' nda da endotel fonksiyonlarının bozulduğu ve karotis intima mediya kalınlığının (KİMK) arttığı gösterilmiştir. Plazma glikoproteinlerinden birisi olan fetuin-A, patolojik kalsifikasyonun en önemli inhibitörlerinden birisidir.Amaç: Çalışmamızda; MAK ile kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, endotel fonksiyon bozukluğu, KİMK ve serum fetuin-A düzeyleri arasında ilişki olup olmadığını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Hastanemiz kardiyoloji servisinde yatan ve koroner anjiografi ile kanıtlanmış koroner arter hastalığı olan hastalar incelendi. Dahil edilme kriterlerine göre yaşları 45-86 arasında değişen (ortalama 64.9±8.2), transtorasik ekokardiyografide MAK' ı olan 40 hasta ile olmayan 40 hasta, toplam 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Endotel fonksiyonu, brakiyal arter ultrasonografisi ile endotel bağımlı vazodilatatör yanıt (EBVY) ve nitrat bağımlı vazodilatatör yanıt (NBVY) ölçümleri yapılarak değerlendirildi. Karotis arter ultrasonografisi yapılarak her iki taraftaki ana karotis arter posterior duvarından 3' er kez KİMK ölçüldü ve bu ölçümlerin aritmetik ortalamaları alındı. Hastalardan 12 saatlik açlık sonrası alınan kanlarda fetuin-A düzeyi ve diğer biyokimyasal parametreler bakıldı.Bulgular: Demografik ve biyokimyasal veriler karşılaştırıldığında, her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. MAK grubundaki ortalama EBVY kontrol grubundakinden istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktü. MAK grubundaki KİMK 1.13±0.2 mm iken kontrol grubunda 0.94±0.3mm idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. MAK grubundaki ortalama serum fetuin-A düzeyi 2.9±0.1 ng/ml iken kontrol grubunda 3.0±0.2 ng/ml idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. EBVY ile serum fetuin-A düzeyi arasında güçlü derecede bir korelasyon saptandı. KİMK ile EBVY arasında güçlü derecede, serum fetuin-A düzeyi arasında ise orta derecede negatif korelasyon saptandı. HsCRP ile EBVY arasında güçlü derecede negatif korelasyon saptandı. Regresyon analizleri sonucunda serum fetuin-A düzeyi ve KİMK' nın MAK için bağımsız risk faktörleri olduğu saptandı. Serum fetuin-A düzeyi için 2.93 ng/ml kestirim değerinin %72.5 duyarlılık, %62.5 özgüllükle, intima mediya kalınlığı için ise 1 mm kestirim değerinin %67.5 duyarlılık, %65 özgüllükle MAK tanısı koymada kullanılabileceği tespit edildi.Sonuç: Çalışmamız sonucunda; oluşumunda ateroskleroza benzer mekanizmaların rol aldığı MAK' ın, endotel fonksiyon bozukluğu, KİMK ve serum fetuin-A düzeyleri ile ilişkili olduğunu bulduk. Bu bulgular MAK ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişkiyi açıklayabilir. Ayrıca serum fetuin-A düzeyi ve KİMK' nın, MAK tanısı koymada kullanılabilecek bağımsız parametreler olduğunu saptadık. Sonuç olarak, ekokardiyografik inceleme ile kolayca tanısı konulabilen MAK' ın, tüm dünyada sıklığı gittikçe artan KAH' nın erken belirteci olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz

AterosklerozFetuin AKalsifikasyon+5
Murat Ziyrek
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisinde, safen ven greft hazırlanmasında konvansiyonel ve no touch tekniğin endotel hasarı düzeyinde karşılaştırılması

Bu çalışmada; iskemik kalp hastalığı nedeniyle koroner arter baypas grefti operasyonuna karar verilmiş hastalarda, kullanılacak safen ven greftin hazırlanması sırasında oluşabilecek endotel hasarından korunmak amacıyla, klasik yöntem ile ?no touch? yöntemini karşılaştırdık.Çalışmaya her iki cinsten, koroner arter baypas greft operasyonu geçirecek varis ve venöz yetmezlik tanısı almamış sağlıklı vena safena magna (VSM)'ya sahip toplam 40 hasta alındı. Hastalar iki guruba ayrıldı. 20 hastadan no touch (grup a) yöntemiyle; 20 hastadan ise klasik (grup b) yöntemle safen ven hazırlandı. Her iki gruptan safen venin proksimal bölümünden atravmatik müdahale ile örnekler alındı. Örnekler iki parçaya ayrılarak ışık ve elektron mikroskobunda incelenmek üzere uygun yöntemle tespit edilerek hazırlandı. Işık ve elektron mikroskopta örneklerin intima, media ve adventisya bölümleri incelendi. Histomorfolojik olarak klasik yöntemle hazırlanan safen venlerde vasküler yapının bozulduğu, endotel harabiyetinin ileri derecede olduğu gözlendi. No touch grubunda ise vasküler yapının korunduğu, intimadaki endotel hasarının da minimal düzeyde olduğu gözlemlendi. Hücreler hasar yönünden(Grade 1,Grade 2, Grade 3, Grade 4) değerlendirilerek sayıldı.Gruplar arasında intima bölümünde Grade 2 ve Grade 3 yapıya sahip hücre gözlemlenmedi. Ancak grup a örneklerinin homojen olarak Grade 1, grup b örneklerinin de yine homojen olarak Grade 4 yapıya sahip olduğu görüldü. İstatistiksel olarak gruplar arasında hem Grade 1, hem Grade 4 hücre açısından oldukça anlamlı bir fark olduğu (p<0.001) saptandı ve ven intimasının klasik yöntem ile safen ven hazırlanırken ileri derecede bozulduğu görüldü.Sonuç olarak histomorfolojik olarak endotel harabiyetinin klasik yöntemle safen ven hazırlanması sırasında daha ciddi düzeyde olduğu; no touch grubunda ise bu harabiyetin daha az olduğu görüldü. Bu anlamlı farkın klinik gidişe ne kadar yansıdığının belirlenmesi için hastalara belirli bir süre sonra koroner anjiyografi yapılması düşünülebilir.

Cerrahi-kardiyovaskülerDistansiyonDoku nakli+4
Onur Şen
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut Koroner Sendrom sonrası istenmeyen ikincil kardiyak olay gelişme sıklığının kardiyovasküler risk faktörleri ve bazı kardiyak parametrelerle ilişkisi

AMAÇ: Akut Koroner Sendrom`la (AKS) başvuran hastaların başvurudaki klinik verileri ile birlikte ,ortalama trombosit hacmi (OTH) ve QT dispersiyonu değerlerinin taburcu olduktan sonraki takiplerinde istenmeyen kardiyak olay sıklığı ile ilişkisini incelemek.MATERYAL ve METOD: AKS'li 97 hastanın demografik ve klinik verileri ile birlikte başvuru EKG'sinden hesaplanan düzeltilmiş QT dispersiyonu ve OTH değerleri retrospektif olarak kaydedildi. Hastane kayıtlarından, takip eden doktorlarla görüşmelerden ve telefonla hasta görüşmelerinden AKS sonrası istenmeyen kardiyak olay (MACE) geçmişleri öğrenildi. MACE gelişen ve gelişmeyen grupta demografik ve klinik veriler ile birlikte başvuru EKG'sinden hesaplanan düzeltilmiş QT dispersiyonu ve OTH değerleri istatistiki olarak karşılaştırıldı.BULGULAR: Çalışmamızda diyabet varlığı, ekokardiyografik ejeksiyon fraksiyonu (EF) ve duvar hareketleri skor indeksi (WMSI), düzeltilmiş QT dispersiyonu, total kolesterol , LDL , CK-MB ve Troponin T seviyeleri MACE gelişimi ile istatistiki olarak anlamlı derecede ilişkili bulunmuştur (p değerleri sırasıyla 0.046,0.0001,0.0001, 0.032 ,0.024, 0.002, 0.0001, <0.05). MACE gelişen ve gelişmeyen gruplar arasında medikal takip ve revaskülarizasyon açısından anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0.774). OTH ortalamaları karşılaştırıldığında MACE gelişenler (10,4±1,8 fl) ve gelişmeyenlerin (10,3±2 fl) OTH değerleri arasında istatistiksel (p=0,799>0,05) anlamlı farklılık yoktu. Ayrıca çalışma grubunda akut ST elevasyonlu miyokard enfarktüsü (STEMI) vakaları (n=34) üzerinde yaptığımız altgurup analizinde ise, 10.3 fl altı ve üzeri OTH değerlerinin MACE varlığı ile karşılaştırmasında anlamlı ilişki saptanmadı (p=0.774).SONUÇ: Bu retrospektif çalışma düzeltilmiş QT dispersiyonu ile birlikte diyabet varlığı, sol ventrikül kontraktil rezervi, total kolesterol-LDL kolesterol seviyeleri ve AKS sırasında ölçülen kardiyak enzimlerdeki tepe değerlerinin MACE gelişimini öngördürebileceğini göstermiştir.

Kalp hastalıklarıKardiyovasküler sistemKoroner damarlar+5
Murat Civan
Demiroğlu Bilim University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı risk faktörlerinin koroner arter kalsifikasyonu ile korelasyonu

Giriş ve amaç: Kardiyovasküler hastalıklar, gelişmiş ülkelerde mortalite ve morbiditenin en sık nedenidir ve 1999 Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 2020 yılında tüm dünyada mortalite ve morbiditenin birinci sebebi olacağı tahmin edilmektedir. Kardiyovasküler hastalıklardan ölümlerin %50'si koroner arter aterosklerozundan kaynaklanmaktadır. Aterosklerozun patogenezinde vasküler kalsifikasyon yer almaktadır. Aterosklerotik arterlerde kemik oluşum ve yıkım mekanizmasına benzer bir sekilde kalsiyumfosfat mikrokristalleri biriktiği düşünülmektedir. Koroner arter kalsifikasyonu aterosklerotik damarda varken normal damarda yoktur. Kalsiyum, yüksek radyoopasitesi ile kolaylıkla fark ve lokalize edilebilen bir hedeftir ve ilk olarak 1958'de koroner arter kalsifikasyonu floroskopi ile görüntülenmiştir. 1983'te Elektron Beam Bilgisayarlı Tomografi (EBBT) ile koroner arterlerde kalsiyum birikimi ilk kez kantitatif olarak gösterilmiştir. Koroner arter kalsiyum skorunun (KAKS) sıfırdan büyük olması yaklaşık % 100 spesifite ile aterömatöz koroner plağa işaret eder. Bilgisayarlı tomografi ile tespit edilen koroner arterlerde kalsiyum birikim miktarı ile ileride koroner arter hastalığı gelişme riski arasında ilişki olduğunu gösteren bir çok çalışma yapılmıştır. BT koroner arterlerdeki kalsiyum miktarının belirlenmesinde altın standart olarak kabul edilmektedir. Çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT), koroner arterlerin anatomisini göstermede, teknolojideki son gelişmeler sayesinde, temporal çözünürlüğü tek kesitli bilgisayarlı tomografilere göre çok daha iyi olduğundan ön plana çıkmıştır.Bu çalışmanın amacı, koroner arterlerde kalsiyum birikiminin konvansiyonel risk faktörleri ile korelasyonunu ÇKBT ile göstermektir.Gereç ve yöntem: Yaş, cinsiyet, sigara, hiperkolesterolemi, DM, obezite, HT, aile anamnezi ve HDL düşüklüğü konvansiyonel risk faktörleri olarak belirlendi.Koroner arter kalsifikasyonu ile koroner arter hastalığı risk faktörleri arasındaki korelasyonu araştıran farklı çalışmalarda farklı KAKS eşik değerlerine göre istatistiksel analiz yapılmıştır. Biz çalışmamızda diğer çalışmalarda kullanılan farklı KAKS eşik değerlerini kullanarak ve birbirleri ile karşılaştırarak beş farklı korelasyon analizi tasarladık.Birinci analizde KAKS değerlerine göre 0, 0 ile 100 arası, 100 ile 400 arası ve 400'den büyük olarak 4 grup belirlendi.İkinci analizde yaşa ve cinsiyete göre belirlenen ortalama KAKS ile karşılaştırılarak 10, 25, 50, 75, 90 persentil olarak 5 grup belirlendi.Üçüncü analizde yaşa ve cinsiyete göre belirlenen ortalama KAKS ile karşılaştırılarak koroner arter hastalığı olma ya da Mİ geçirme risklerine göre düşük, orta, yüksek riskli olarak 3 grup belirlendi.Dördüncü analizde KAKS değerlerine göre 130'dan küçük ve 130'dan büyük olarak 2 grup belirlendi.Beşinci analizde KAKS değerlerine göre 0 ve 0'dan büyük olarak 2 grup belirlendi.Belirlenen konvansiyonel risk faktörleri ile KAKS grupları arasında ayrı ayrı korelasyon analizi yapıldı.İstatistiksel analiz SPSS 17.0 programı kullanılarak yapıldı. Verilerin tanımlayıcı istatistiklerinde ortalama, standart sapma, frekans ve yüzde ölçümlerinden faydalanıldı. Kategorik verilerin analizinde Ki-kare testi, kikare koşulları sağlanmadığında Fischer Exact testten faydalanıldı. Değişkenler arasında korelasyon analizinde Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Testler %95 güven aralığında yapıldı.Çalışma, 22 ile 88 yaş arası (ortalama 53.3 ± 23,4 yıl) 410 hastanın 16 kesit ÇKBT ile kalsiyum skorlaması retrospektif taranarak yapıldı. Hastaların 264'ü (% 64.4) erkek, 146'sı (% 35.6) kadındı. En düşük KAKS değeri 0, en yüksek KAKS değeri 1517 (ortalama 118±486,7 HU) saptandı.Bulgular: Yaptığımız beş analizde de yaş, cinsiyet, sigara, hiperkolesterolemi, DM, obezite ve HT ile KAKS arasında pozitif korelasyon saptadık. Aile anamanezi ile KAKS arasında sadece persentil ve risk sınıflamasına göre yapılan ikinci ve üçüncü analizlerde zayıf pozitif korelasyon saptandı. HDL düşüklüğü, KAKS sıfır eşik değerine göre yapılan beşinci analiz dışındaki diğer dört analizde de istatistiksel anlamlı bir risk faktörü olarak saptandı.Sonuç: Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere dayanarak, koroner arterlerdeki kalsiyum birikimi daha önce yapılmış pek çok çalışmayla benzer olarak konvansiyonel risk faktörleri ile ilişkili bulundu. Hipertansiyon, yaş, diyabetes mellitus, hiperkolesterolemi ve erkek cinsiyet ile KAKS arasındaki korelasyon, diğer risk faktörlerine kıyasla daha kuvvetli pozitif saptandı. HDL düşüklüğü ve aile anamnezi ile KAKS arasında daha zayıf korelasyon saptandı.

ArteriosklerozKalsifikasyonKardiyovasküler hastalıklar+4
Fatih Rıfat Ulusoy
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Safen ven greft hastalığında ilaç salınımlı stent ile çıplak metal stent uygulamasının uzun dönem sonuçlarının karşılaştırılması

Giriş: Koroner arter hastalığının (KAH) tedavisinde kullanılan girişimsel yöntemler ile hastalığın tedavisinde çok büyük ilerleme katedilmiştir. Koroner arter baypas cerrahisi (CABG), stabil KAH'nın tedavisinde kısa ve orta dönemde mükemmel sonuçlara sahiptir. Ancak, CABG sonrası 10 yıllık süreçte ven greftlerinin (SVG) yalnızca %50-60 ` ı anlamlı aterosklerotik hastalıktan etkilenmemiştir. Safen ven greftlerindeki aterosklerotik proçes, koroner arterler ile karşılaştırıldığında kötü prognoz ile ilişkili bir çok karakteristiğe sahiptir. Redo cerrahi, ilk yapılan CABG ile karşılaştırıldığında daha yüksek operatif mortaliteye sahip olması nedeniyle perkütan koroner girişimle (PKG) revaskülarizasyon tedavisi redo cerrahiye çarpıcı bir alternatif olmaya başlamıştır. Çıplak metal stent (BMS) tedavisinin obstrükte SVG'lerinde kullanımı, işleme bağlı komplikasyon oranı ve uzun dönem majör istenmeyen kardiyovasküler olay (MACE) sıklığında anlamlı düşüşle sonuçlanmıştır. İlaç salınımlı stent (DES), nativ koroner arterlerdeki PKG işlemlerinde MACE'ı azaltmada BMS'e üstündür. Buna rağmen SVG hastalığının PKG ile tedavisinde, BMS ile DES'i karşılaştıran çalışmaların sonuçları farklıdır. Bu çalışmalarının çoğunun, non-randomize ve küçük sayılı olması bu farklı yöndeki sonuçlara sebebiyet verebilir.Amaç: Çalışmamızda; Safen ven greft hastalığı olan hastalara uygulanan çıplak metal veya ilaç salınımlı stent implantasyonu sonrası takipte, her iki grup stent arasındaki MACE oranlarının karşılaştırılması ile hastaya ve yönteme ait değişkenlerin ve özellikle tirofiban ve distal emboli koruma cihazı gibi yardımcı ajanların MACE'a katkısını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Ocak 2000 ile Aralık 2008 tarihleri arasında hastanemiz kardiyoloji servisinde yatan ve koroner anjiografi ve kateterizasyon laboratuarında safen ven greft hastalığına PKG işlemi uygulanmış 435 hasta değerlendirmeye alındı. Çalışma retrospektif olarak dizayn edildi. Hastalar, SVG hastalığına BMS ve DES implante edilmiş olmak üzere iki gruba ayrıldı. Dahil edilme kriterlerine göre, yaşları 36-90 arasında değişen (ortalama 63,38±9,49), SVG `ine BMS implante edilmiş 203 hasta ile SVG `ine DES implante edilmiş 82 hasta, toplam 285 hasta çalışmaya dahil edildi. Olguların takip süreleri 1-126 ay arasında değişmekte olup, ortalaması 45,27±31,02 aydır.Bulgular: Demografik veriler karşılaştırıldığında, her iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmadı. Olguların %53,3'ünde (n=152) MACE, %13,3'ünde (n=38) MI, %10,3'ünde (n=29) tüm sebepli ölüm, %25,6'sında (n=73) TVR/TLR, %14,7'sinde (n=42) TVF gözlenmektedir. MACE oluşumuna göre Tirofiban kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamakla birlikte (p>0,05) tirofiban kullanılan olgularda MACE oranı daha yüksek saptandı. MACE oluşumuna göre distal emboli koruma cihazı kullanımı arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0,05). MACE gelişimi ile DES ve BMS kullanımı arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0,01), DES kullanımı MACE oluşumunu 3,03 kat azaltmaktadır (Odds Ratio:3,03; %95 CI:1,77 ? 5,18).Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, SVG hastalığının PKG ile tedavisinin her iki stent tipi kollarında, BMS ile DES'in maksimum 126 aylık ( ortalama 45,27±31,02) takip süresinde MACE oranlarının karşılaştırılmasında, DES ile tedavi edilen hastalarda, BMS ile tedavi edilenlere göre MACE oranları 3 kat azalmaktadır. Sınırlı kullanım sayısı olan tirofiban ve distal emboli koruma cihazının etkinliği konusunda, istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamazken, tirofiban kullanılan olgularda MACE oranının fazla olması dikkat çekicidir.

Cerrahi-kardiyovaskülerKomplikasyonlarKoroner arter bypass+5
Ceyla Zeynep Çolakoğlu Gevher
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter bypass cerrahisi yapılan hastalarda kardiyovasküler risk faktörleri ve koroner ateroskleroz ciddiyetinin uzun dönem greft açıklık oranına etkisi

Koroner arter hastalığı (KAH), tüm dünyada mortalite ve morbiditenin en önemli sebebidir. KAH'na sebep olduğu bilinen pek çok risk faktörü mevcuttur. Primer ve sekonder korunmada bu risk faktörlerinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Koroner arter by-pass greft (KABG) operasyonu geçiren hastalarda nativ arterler ve by-pass greftlerinde aterosklerotik süreç devam eder. KABG sonrası başarı, greft açıklığı ile doğru orantılıdır. Biz çalışmamızda, kişiye ait kardiyovasküler risk (KV) faktörlerinin ve koroner anjiyografide saptanan ateroskleroz şiddetinin, KABG cerrahisi sonrası uzun dönemde greft ömrüne etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya, 1990-2010 yılları arasında yapılan koroner anjiyografi sonucunda izole KABG cerrahisi gerçekleştirilen ve izleminde çeşitli nedenlerle koroner anjiyografileri yapılan 974 hasta (738 erkek, 236 kadın, yaş ortalaması 57.9 ± 9.0) dahil edildi. Hastalara ait demografik özellikler, risk faktörleri ve biyokimyasal değerler retrospektif olarak kaydedildi. Hastaların operasyon öncesi ve sonrası koroner anjiyografileri incelendi. KAH yaygınlığı, Gensini skor indeksi hesaplanarak belirlendi. KAH risk faktörlerinin, greft açıklık oranına etkisi analiz edildi.Çalışmamızda, greft oklüzyon gelişimine risk faktörlerinden aile hikayesi (p=0.005), sigara (p= <0.001) ve yaş (p=0.004)'ın etkili olduğu bulundu. Tıkalı LIMA greft ile DM (p=0.02) ve gensini skor indeksi (p=0.03); Tıkalı SVG ile yaş (p=0.002), sigara (p=0.002), gensini skor indeksi (p=0.002) ilişkili bulundu. Koroner anjiyografi sonuçlarına göre hem erken hem de geç dönemde arteriyel greftlerin, venöz greftlerden daha yüksek oranda açıklık oranına sahip olduğu görüldü.Sonuç olarak, aterosklerotik süreç multifaktöryeldir. KV risk faktörlerinin greft açıklık oranına etkisi sınırlı görünse de primer ve sekonder koruma için KAH risk faktörleriyle mücadeleye devam edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Kardiyovasküler risk faktörleri, Koroner arter bypass greft

AterosklerozCerrahi-kardiyovaskülerKardiyovasküler sistem+4
Kadriye Memiç
Demiroğlu Bilim University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum adiponektin düzeyi ve adiponektin rs 266729 gen polimorfizmi arasındaki ilişki

Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), gelişmiş ülkelerde ölümlerin en sık rastlanılan nedenidir. Koroner kalp hastalığının ve diğer kardiyovasküler hastalıkların gerek sıklığında gerekse ölüm oranlarında azalma sağlanabilmesi için öncelikle kardiyovasküler risk faktörlerinin kontrol altına alınması gerekmektedir. Koroner olayların tümü çok sayıda geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, yağ dokudan salınan iki adipokinden biri olan adiponektin ve diğeri leptin ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır. Biz çalışmamızda, Akut Koroner Sendrom, Kararlı Koroner Arter Hastalığı ve anjiografik olarak normal koroner arterler saptanan bireyler arasında serum adiponektin ve leptin düzeylerini karşılaştırmayı, serum adiponektin ve leptin düzeylerinin klasik risk faktörleri arasındaki olası yerini ve adiponektin rs266729 gen polimorfizminin koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ve serum adiponektin ve leptin seviyesi ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza, hastanemiz acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiografisi yapılmış olan 50 adet Akut Koroner Sendrom, 50 adet Kararlı Koroner Arter Hastalığı ve 50 adet anjiografik olarak normal koroner arter tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Hasta ve normal koroner arter grupları arasında demografik özellikler, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, biyokimyasal parametreler, serum adiponektin ve leptin seviyeleri, batın bilgisayarlı tomografisi ile ölçülen viseral ve subkutan yağ alanları, batın ultrasonografisi ile ölçülen hepatosteatozun varlığı ve şiddeti ve yine ultrasonografi ile ölçülen karotis intima kalınlığı karşilaştırılmış, Gensini skoru ile hesaplanan koroner arter hastalığının yaygınlığı ve şiddeti ile serum adiponektin ve leptin düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Çalışmamızda araştırdığımız rs266729 gen polimorfizmi ile adiponektin ve leptin seviyeleri arasında istatiksel anlamlı olmayan ilişkiler saptanmıştır. Serum adiponektin ve leptin düzeyleri Akut Koroner Sendrom, Stabil Koroner Arter Hastalığı ve normal koroner arter gruplarında benzer bulunmuştur. Çalışmamız sonucuna göre serum total adiponektin ve leptin seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı hakkında bilgi vermemektedir. Ancak çalışmada, viseral yağ alanı ve obezite ile kardiyovasküler hastalık riski arasında güçlü ilişki yanında, obezite ile adiponektin arasında negatif, obezite ile leptin arasında ise pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu sonuç, obezite de artmış kardiyovasküler riskin altında yatan nedenin azalmış adiponektin ve artmış leptin seviyeleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Yine serum total adiponektin seviyesi ile KİMK arasında istatiksel anlamlı negatif korelasyon saptanırken, serum leptin seviyesi ile KİMK arasında istatiksel anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçlarda adiponektin azlığı ve leptin fazlalığının aterosklerozun erken bir belirteci olarak kabul edilen KİMK artışı ve artmış kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak adiponektin ve leptinin, kardiyovasküler hastalık ve ateroskleroz patogenezinde üstlendiği görevleri aydınlatmak, adiponektin ve leptini birer kardiyovasküler risk faktörü olarak tanımlayabilmek, aterosklerozdan primer ve sekonder korunmada birer tedavi hedefi haline getirebilmek için deneysel çalısmaların yanı sıra; randomize, prospektif uzun dönem çalışmalara da gereksinim olduğu açıktır.

AdiponektinGenlerKardiyovasküler hastalıklar+3
Şükran Erdem
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeyi arasındaki ilişki

Kardiyovasküler hastalıklar (KVH), gelişmiş ülkelerde ölümlerin en sık rastlanılan nedenidir. Koroner kalp hastalığının ve diğer kardiyovasküler hastalıkların gerek sıklığında gerekse ölüm oranlarında azalma sağlanabilmesi için öncelikle kardiyovasküler risk faktörlerinin kontrol altına alınması gerekmektedir. Koroner olayların tümü her zaman geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, serum asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeyi ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır. Biz çalışmamızda, Akut Koroner Sendrom (AKS), Kararlı Koroner Arter Hastalığı (KKAH) ve anjiyografik olarak normal koroner arterler (NKA) saptanan bireyler arasında serum ADMA düzeylerini karşılaştırmayı, serum ADMA düzeylerinin klasik risk faktörleri arasındaki olası yerini, koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ve serum ADMA seviyesi ile ilişkili olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza, hastanemiz acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiyografisi yapılmış olan 50 adet AKS, 50 adet KKAH ve 50 adet anjiyografik olarak NKA tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Hasta ve normal koroner arter grupları arasında demografik özellikler, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, biyokimyasal parametreler, serum ADMA seviyeleri, ultrasonografi ile ölçülen karotis intima kalınlığı (KİMK) ve endotel disfonksiyonu karşılaştırılmış, Gensini skoru ile hesaplanan koroner arter hastalığının yaygınlığı ve şiddeti ile serum ADMA düzeyleri arasındaki ilişki araştırılmıştır.Serum ADMA düzeyleri AKS ve KKAH grubunda NKA grubuna göre anlamlı derecede yüksek olup, çalışmamız sonucuna göre serum ADMA seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı bakımından bilgi vermektedir. Yine serum ADMA seviyeleri ile KİMK ve endotel disfonksiyonu arasında saptanan istatistiksel anlamlı ilişki, yüksek serum ADMA düzeylerinin aterosklerozun erken bir belirteci olarak kabul edilen KİMK artışı/endotel disfonksiyonu ve artmış kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Sonuç olarak Koroner Arter Hastalığı olan hastalarda plazma ADMA düzeylerinin yüksek olduğunu ve ADMA'nın KAH için bağımsız bir risk faktörü olduğunu varsayıyoruz.

ADMAKardiyovasküler hastalıklarKoroner hastalık+1
Fatma Can
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile serum leptin düzeyi ve leptin rs 7799039 (2548 G/A) gen polimorfizmi arasındaki ilişki

Koroner olayların tümü geleneksel risk faktörleri olan kişilerde ortaya çıkmamaktadır. Yakın zamanda yapılan çok sayıda çalışmada, yağ dokudan salınan iki adipokinden biri olan adiponektin ve diğeri leptin ile KVH riski arasındaki ilişki araştırılmıştır.Bu ilişkiyi incelemek amaçlı çalışmamıza acil servis veya kardiyoloji polikliniğine başvurup koroner anjiografisi yapılmış olan 51 adet akut koroner sendrom, 51 adet kararlı koroner arter hastalığı ve 50 adet anjiografik olarak normal koroner arter tespit edilen hasta dahil edilmiştir. Serum adiponektin ve leptin düzeyleri akut koroner sendrom, stabil koroner arter hastalığı ve normal koroner arter gruplarında benzer bulunmuştur. Çalışmamız sonucuna göre serum total adiponektin ve leptin seviyeleri KAH ciddiyeti ve yaygınlığı hakkında bilgi vermemektedir. Çalışmamızda araştırdığımız LEP rs 7799039 gen varyantlarından AA genotipi hiperlipidemi ile ilişkili saptanmıştır. Koroner arter hastalığı yaygınlık skorlama sistemlerinden damar skorlaması ve gensini skoru ile GA genotipi ilişkili olup, yüksek gensini skoru olan hasta grubu ve 2 damar hastalığı ve 3 ve üstü damar hastalığı gruplarında anlamlı olarak daha yüksektir.

AdipokinlerAdiponektinAdipoz doku+3
Füsun Behramoğlu
Demiroğlu Bilim University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stabil koroner arter hastalığında koroner arter hastalığının yaygınlığı ve ciddiyeti ile P dalga dispersiyonu ve QT dispersiyonu arasındaki ilişkinin incelenmesi

2. ÖZET Giriş: Koroner arter hastalığı (KAH), kardiyovasküler hastalıklar içerisinde önemli morbidite ve mortalite nedenidir. Hastalığın etyolojisinde sıklıkla ateroskleroz rol oynamaktadır. Ateroskleroz; progresif, sistemik ve inflamatuar bir hastalıktır. Bu hastalardaki artmış ani ölüm ve ciddi aritmiler kardiyovasküler riskin en önemli belirleyicileridir. KAH?ın atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. AF hem akut koroner olay geçirenlerde hem de stabil koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. KAH?ın klinik olarak ortaya çıkış şekilleri arasında sessiz iskemi, kararlı angina pektoris, kararsız angina pektoris, miyokard infarktüsü (MI), kalp yetmezliği ve ani ölüm vardır. Kardiyak kökenli ani ölümün en önemli sebebi ise ventriküler taşikardi ve ventriküler fibrilasyon ile birlikte olan kardiyak aritmilerdir. Elektrokardiyografik olarak uzun QT `ye sahip olan hastaların aksiyon potansiyellerinde homojen olmayan değişiklikler mevcuttur ve bunlar erken ve geç repolarizasyon gelişimine neden olarak ventriküler fibrilasyon gelişimini kolaylaştırılar. QT dispersiyonu (QTd) ventrikül repolarizasyonunun heterojenitesini gösteren; non-invaziv olarak yüzey elektrokardiyografisinden hesaplanan bir parametredir. Artmış QT dispersiyonu iskemik ve iskemik olmayan kardiyak hastalık gruplarında ciddi aritmi ve ani ölüm riski ile ilişkili bulunmuştur. EKG?deki en uzun QT mesafesi ile en kısa QT mesafesi arasındaki fark QT dispersiyonu (QTd) olarak tanımlanmıştır, eğer düzeltilmiş QT mesafeleri kullanılırsa da düzeltilmiş QTc dispersiyonu (QTcd) denir. QT dispersiyonunun miyokard repolarizasyonundaki bölgesel heterojeniteyi gösterdiği ve kardiyak ölümün önemli bir öngördürücüsü olduğu bilinmektedir. Ayrıca QTd?nin kardiyak siklus uzunluğuna oranı olarak tanımlanan QT dispersiyonu oranı (QTdO) ventriküler aritmileri öngörmede QTd?den daha değerli bir parametre olarak gösterilmiştir. Homojen olmayan miyokard repolarizasyon zamanının nedeni; bölgesel ileti yavaşlaması veya ileti yolu değişmesi sonucu aksiyon potansiyel süresindeki gecikme ile açıklanmaktadır. QT dispersiyonu ne kadar fazla ise ventriküler repolarizasyon homojenitesi o kadar azdır ve dolayısıyla ventriküler instabilite o kadar fazla demektir. Ventriküllerin farklı bölgelerindeki homojen olmayan ileti hızları veya repolarizasyon renetri mekanizması yolu ile ciddi ventriküler aritmilere dolayısıylada ani kalp ölümlerine sebep olabilir. Amaç: Sol ventrikül sistolik fonksiyonları korunmuş stabil koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen PDD, QTd, QTcd, QTdO gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter hastalığı yaygınlığı ve ciddiyeti ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin koroner arter yaygınlığını belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak stabil koroner arter hastalığı olabileceği düşünülen, kardiayak açıdan stabil, herhangi bir kardiyovasküler olay geçirmemiş, koroner anjiografi önerilen 250 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Öncesine ait bilinen kardiyovasküler olay öyküsü bulunmayan yaşları 35-70 arası olan kişiler çalışmaya dahil edildi. Koroner anjiografide koroner arterlerde %50 ve daha fazla darlık mevcudiyeti koroner arter hastalığı olarak kabul edildi. Buna göre hastalar grup 1; normal koronerler, grup 2; non-kritik darlık saptananlar ( koroner anjiografide koroner arterlerde %50 `den daha az darlık saptananlar), grup 3; tek damar hastalığı (tek bir majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 4; iki damar hastalığı (iki majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ), grup 5; üç damar hastalığı (üç majör koroner arterde ? %50 darlık saptananlar ) olmak üzere beş gruba ayrıldı. Koroner lezyon şiddeti ve yaygınlığı, koroner anjiografide elde edilen stenozlar üzerinden gensini skor indeksi kullanılarak hesaplandı. Hastaların anjiografi öncesi çekilen EKG?lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler manuel olarak büyüteç yardımıyla yapıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ila 70 arasında (ortalama 57.88±8.49), Gensini Skoru ise 0 ile 178 arasında ( ortalama 120.46±155.72 ) değişmektedir. Çalışmaya katılanların 77?si (%30.8) kadın, 173?ü (%69.2) erkektir. Katılımcıların 139?unda (%55,6) HT, 90?ında (%36) DM tanıları bulunmaktadır. Gensini skoru ile bakılan KAH?nın yaygınlığı ve şiddeti arttıkça elektrokardiyografik olarak bakılan QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde de bir artış izlenmektedir. Sonuç: Henüz sol ventrikül fonksiyonları bozulmamış stabil KAH hastalarında koroner arter hastalığının yaygınlığı arttıkça QTd, QTcd, QTdO, PDD, P maks değerlerinde artış izlenmektedir.

ElektrokardiyografiKoroner damarlarKoroner hastalık+2
Bingül Dilekci
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığında aspirin direnci ile koroner arter hastalığı yaygınlığı ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişki

Giriş: Vasküler yataklardaki akut iskemik sendromların primer nedeni olan aterotromboz tüm dünyadaki ölümlerin %35'inden fazlasını oluşturmakta olup trombotik komplikasyonlarla ilişkili aterotrombotik lezyon rüptürü ile karakterizedir. Aspirin aterotrombotik hastalıklardan ve komplikasyonlarından primer ve sekonder korunmada kullanılan etkili bir antitrombositer ilaçtır. Aspirin trombositlerdeki siklooksijenaz-1 (COX-1) enzimini serin rezidülerini asetilleyerek geridönüşümsüz olarak inhibe eder ve bu yolla araşidonik asitten sentezlenen Tromboksan-A2 (TXA2) ve diğer eikosanoidlerin üretimini engeller. Aterosklerotik hastalıklar ve akut koroner sendromlarda aspirinin tek başına veya klopidogrel ile birlikte kullanımı güncel kılavuzlara göre standart tedavi yöntemidir. Aspirinin bilinen olumlu etkilerine rağmen, aspirin kullanan aterosklerotik kalp hastalarının uzun dönem takiplerinde tekrarlayan vasküler olaylar olduğu bilinmektedir. Aspirin almakta olan kişilerde yeni kardiyovasküler olay gelişmesi aspirine karşı 'klinik direnç' olarak tanımlanmakta olup; in vitro trombosit aktivitesinin tam olarak bloke edilememesi 'laboratuvar direnci' olarak tanımlanmaktadır. Laboratuvar testleriyle aspirine karşı direnç gösterilen hastalarda miyokart enfarktüsü (ME), inme ve kardiyovasküler ölüm insidansında artış olduğu ve perkütan koroner girişim uygulanan hastalarda re-oklüzyon oranında artma olduğu çalışmalarda gösterilmiştir Amaç: Aspirin direnci ile koroner arter hastalığı yaygınlığı, risk faktörleri ve stent trombozu ile tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişkiyi araştırmak Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza merkezimizde koroner arter hastalığı tanısı ile takip edilmekte olup terapötik dozda aspirin tedavisi altında olan ,trombosit inhibisyon düzeyi Verify Now © sistemi ile ölçülüp, aspirin direnci tanımlanan 30 hasta ile aspirin direnci olmayan 70 hasta dahil edilmiştir. Çalışmamızda trombosit inhibisyon düzeyi, Verify Now © sistemi ile ölçülmüş olup ARU > 550 olan hastalar dirençli kabul edilmiş, ARU < 550 olanlar ise aspirin yanıtının olduğu şeklinde değerlendirilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, kardiyovasküler hastalık risk faktörleri, vücut kitle indeksleri, aspirin ile etkileşebilecek ilaç kullanımları, biyokimyasal parametreleri, koroner anjiografik özellikleri aspirin direnci olan ve olmayan grupta karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda koroner arter hastalığı yaygınlığı ile aspirin direnci arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Aspirin direnci olan grupta Gensini skorlaması kullanılarak hesaplanan koroner arter hastalığı yaygınlığı 85,96±29,70 iken aspirin direnci olmayan grupta 55,28±45,50 saptanmıştır (p=0,041). Benzer şekilde aspirin direnci ile stent trombozu ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (%84,6 vs %38.5; p=0,001). Sonuç: Aspirin direnci olanlarda koroner arter hastalığı yaygınlığı daha fazla ve tekrarlayan perkütan koroner girişimler daha sık görülmektedir.

AspirinKoroner hastalıkRisk faktörleri+2
Serkan Kahraman
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Beta bloker tedavisi almayan kronik koroner arter hastalarında koroner arter BY-PASS cerrahisi sonrasında erken dönemde mevcut P dalga dispersiyonunun atriyal fibrilayonu ön görmedeki rolü

Koroner arter hastalığı (KAH), atriyal fibrilasyon (AF) için bağımsız risk faktörü olup koroner arter hastalığı olanlarda AF, normal populasyona göre daha sıktır. AF, hem akut koroner olay geçirenlerde hem de kronik koroner arter hastalarında normal popülasyona göre daha sık görülmektedir. P dalga dispersiyonu (PDD), maksimum ve minimum P dalga süreleri arasındaki fark olarak tanımlanmıştır. Uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun yüksek AF riski ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Kronik ve akut iskemik kalp hastalığı olan hastalarda tedavinin vazgeçilmez unsuru olan beta bloker grubu ilaçlar antiiskemik ve aynı zamanda antiaritmik etkileri sayesinde iskemik kalp hastalığındaki (İKH) olası ritim problemlerini çözmede kullanılan en önemli ajanlardandır. P dalga dispersiyonunu (PDD) kısalttığı bilinen beta blokeri kullanmayan KİKH hastalarında artmış PDD' nin AF' yi öngörmesi, beta blokerlerin KİKH' daki antiiskemik ve antiaritmik etkinliğini teyit etmektedir. Bu amaçla beta bloker tedavisi almayan KİKH' da koroner arter by-pass cerrahisi öncesi mevcut PDD' nin postoperatuvar dönemde AF' yi öngörmedeki rolünü araştırmak istedik. Amaç: Koroner arter by–pass cerrahisi (KABC) önerilmiş beta bloker kullanmayan, bilinen aritmisi olmayan kronik koroner arter hastalarında non-invaziv olarak değerlendirilebilen P maksimum (Pmaks), P minimum (Pmin), PDD gibi elektrokardiyografik parametrelerin koroner arter by-pass cerrahisi sonrası gelişen AF ile olan ilişkisini incelemek ve bu parametrelerin KABC sonrası gelişen AF' yi belirlemede bir öngördürücü olup olamayacağını bu kesitsel çalışmadan yola çıkarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Kardiyoloji polikliniğine başvurarak kronik koroner arter hastalığı olan beta bloker kullanımı ve aritmisi olmayan, koroner angiografi sonrası koroner arter by–pass cerrahisi önerilen, yaşları 35-75 arası olan, KABC sonrası AF gelişen 50 ve gelişmeyen 50 hastadan oluşan bir grup çalışmaya alındı. Hastaların KABC öncesi çekilen EKG' lerine arşivdeki dosyalarından ulaşıldı ve 12 derivasyonun en az 9 tanesinde elektrokardiyografik parametrelerin ölçülebilmesi şartı arandı. Bütün ölçümler elle büyüteç yardımıyla yapıldı. Hastalar cerrahi operasyon sonrası atriyal fibrilasyon (AF) gelişen ve gelişmeyen olmak üzere iki gruba ayrıldı. Mevcut risk faktörleri etkilenen koroner arterleri, hangi koroner arterlerde anlamlı darlığa sebep olan plak olduğu, Hb, Hct, MCV, MHC, MPV, kolesterol değerleri, açlık kan şekeri, HbA1c, ekokardiyografik parametreler (LA, RA, LVDSÇ, LVSSÇ, MY) preoperatif (preop)-peroperatif (perop)-postoperatif (postop) serebrovasküler olay (SVO) öyküsü kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaşları 35 ile 75 arasında (ortalama 64.2±7.9), katılımcıların 14' ü (%14) kadın, 86' sı (%86) erkekti. Hastaların 67' sinde (%67) HT, 46' sında (%46) DM, 40' ında (%40) HL tanıları bulunmaktaydı. Beta bloker kullanmayan ve bilinen aritmisi olmayan hastalarda dosyalarından ulaşılan operasyon öncesi EKG' lerinde bakılan Pmin ve Pmax değerlerinin arasındaki farkın operasyon sonrası AF gelişen hastalarda arttığı izlendi. Sonuç: Koroner arter hastalarında koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu öncesi EKG' de bakılan P dalga dispersiyonu artıkça koroner arter by-pass cerrahisi operasyonu sonrası erken dönemde atriyal fibrilasyon gelişim riski artmaktadır.

Adrenerjik beta antagonistleriAtriyal fibrilasyonElektrokardiyografi+4
Emine Altuntaş
Demiroğlu Bilim University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Kardiyovasküler hastalık tanısı alan bireylerin risk faktörleri bilgi düzeyleri ve hastalık algısının değerlendirilmesi

Dünyada ve ülkemizde yaşam koşullarının değişmesi ve nüfusun yaşlanmasıyla beraber bulaşıcı olmayan hastalıkların prevalansı artmaktadır. Bu grupta yer alan kardiyovasküler hastalıklar, halk sağlığı açısından önemli bir sorundur. Kardiyovasküler hastalıkların gelişmesinde birden çok risk faktörü yer almaktadır. Hastaların, bu hastalığın risk faktörlerini ve hastalık algılarını belirlemek, sahada ve klinikte sağlık profesyonellerinin uygulamalarında gerçekçi bilgiler sağlamak konusunda önemlidir. Bu araştırma, kardiyovasküler hastalık tanısı alan bireylerin risk faktörleri bilgi düzeyleri ve hastalık algılarının değerledirilmesi amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Şubat-Eylül 2021 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi servisinde yatan, araştırmanın dahil edilme kriterlerini taşıyan, kardiyovasküler hastalık tanısı olan, 200 hasta oluşturmuştur. Çalışmanın verileri, "Hastaları Tanıtıcı Bilgi", "Kardiyavasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi Ölçeği" ve "Hastalık Algısı Ölçeği" kullanılarak toplanmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizleri R istatistik programı ile yapılmıştır. Analizlerde, Kolmogorov Smirov testi, Student t, Mann-Whitney U, Anova, Kruskal-Wallis testleri, Bonferroni ve Dunn-Bonferroni düzeltmesi ayrıca Pearson korelasyon yapılarak istatistiksel değerlendirme yapılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 56,43±13,94'dür. Hastaların %82,5'i evli, %60,5'i erkek, %55,5'i bir kronik hastalığa sahip, %62,5'i ise koroner kalp hastasıdır. Kardiyavasküler Hastalıklar Risk Faktörleri Bilgi Düzeyi toplam puan ortalaması 11.51±6.28 bulunmuştur. Hastalık Algısı Ölçeğinden aldıkları puanlara göre alt boyut puan ortalamaları; hastalık tipi alt boyutu 4,13±2,80; hastalık hakkındaki görüşleri en yüksek, duygusal temsiller 25,03±4,32; Hastalık Algısı Ölçeği olası nedenler boyutunda en yüksek psikolojik atıflar 21,52±4,47 bulunmuştur. Her iki ölçek arasında negatif ve pozitif yönde anlamlı zayıf bir ilişki saptanmıştır. Kardiovasküler hastalık tanısı alan bireylerin bilgi düzeylerini artırmak amacıyla sağlık çalışanlarının sahada ve klinik alanda etkili eğitim ve bilgilendirme çalışmalarını sürdürmesi, bireylere psikososyal danışmanlık verilerek toplumun farklı kesimlerinde kardiyovasküler hastalıklar üzerinde daha fazla araştırma yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kardiyovasküler Hastalıklar, Bilgi Düzeyi, Hastalık Algısı, Koroner Kalp Hastalığı, Hemşirelik

Bilgi düzeyiHastalık algısıHemşirelik+2
Şule Çakıroğlu Bütün
Pamukkale University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalığı yaygınlığı ile atriyal elektromekanik gecikme ve P dalga dispersiyonu arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç:Koroner arter hastalığı (KAH) ülkemizde ölümlerin en sık nedenidir vebu hastalarda atriyal fibrilasyon (AF) riskinin arttığı bilinmektedir. AmacımızKAH'lı hastalarda AF'nin prediktörleri olarak bilinen P dalga dispersiyonu(PDD), P maksimum (P maks), intra-atriyal elektromekanik gecikme (inter-AEMG) ve inter-atriyal elektromekanik gecikmenin (intra-AEMG)değerlendirilmesi ile birlikte KAH'ın yaygınlığını gösteren Gensini skoru ile buparametreler arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılmasıdır.Materyal ve Metod:Çalışmaya koroner anjiyografi sonucunda KAH tanısı alan 60 hasta (14kadın, 46 erkek) ile koroner anjiyografi sonucu normal koronerler izlenen 60birey (23 kadın, 37 erkek) alındı. Tüm katılanların elektrokardiyografi ile PDDve P maks süreleri, ekokardiyografi ile inter-AEMG ve intra-AEMG sürelerideğerlendirildi. Gensini skoru KAH'ın yaygınlığının değerlendirilmesindekullanıldı.Bulgular:Çalışmamızda her iki grup arasında yaş, cinsiyet ve beden kitle indeksiaçısından anlamlı fark izlenmedi (p > 0.05). Ancak hipertansiyon, diyabet,hiperlipidemi ve sigara kullanımı KAH grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu(p < 0.05). Koroner arter hastalığı grubundaki bireyler kontrol grubu ilekarşılaştırıldığında PDD (61.5 ± 17.4 karşın 53.5 ± 13.3, p = 0.005), P maks(122.0 ± 16.6 karşın 100.7 ± 13.7, p < 0.001), inter-AEMG (34.3 ± 15.4 karşın27.9 ± 12.1, p = 0.013) ve intra-AEMG (16.5 ± 12.0 karşın 12.9 ± 7.8, p = 0.041)sürelerinin anlamlı olarak daha uzun olduğu saptandı. Ayrıca Gensini skoru ilePDD (r = 0.60, p < 0.001), P maks (r = 0.53, p = 0.002), inter-AEMD (r = 0.45, p= 0.001) ve intra-AEMD (r = 0.49, p = 0.004) değerleri arasında anlamlı bir ilişkiolduğu saptandı.Sonuç:Koroner arter hastalığı grubundaki bireylerde kontrol grubuna göre PDD,P maks, inter-AEMG ve intra-AEMG süreleri KAH'ın yaygınlığı ile orantılıolarak uzamıştır. Bu artış KAH'lı hastalarda AF gelişecebilecek bireylerinsaptanmasında yardımcı olabilir.

Atriyal fibrilasyonAtriyal fonksiyonKoroner damarlar+2
Kübra Müezzinoğlu
İnönü University
2011
20
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında propofol ile propofol/ketamin indüksiyonunun hemodinami ve EKG değişiklikleri üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: KABG cerrahisi uygulanacak olguların anestezi indüksiyonunda kardiyovasküler stabilitenin sağlanması için anestezik ajanın seçimi önemlidir. KAH'ı olan olguların perioperatif dönemde aritmiye eğilimleri vardır. KAH'da ketamin ve propofolün arteriyel basınç ve KH üzerindeki zıt etkileri yerleşmiş bir kardiyak stabilite sağladığından ayrı ayrı kullanımından ziyade bir arada kullanımları üstün olabilir. Çalışmamızın amacı KAH'ı olan olgularda ketamin-propofol kombinasyonunun hemodinamik yanıta ve EKG değişikliklerine etkisini araştırmaktır.Yöntem: Hastalar propofol (Grup P, n=32) ve ketamin-propofol (Grup KP n=31) olarak iki gruba ayrıldı. Grup P'de propofol 20 mL'lik enjektörde 10 mg/mL, Grup KP'de ise ketamin ve propofol kombinasyonu ( konsantrasyonları 10 mg/mL ketamin, propofol 10 mg/mL) hazırlandı. Her iki gruba da ilaçlar iv 2 mg/kg yapıldı. Ardından 3-5 mcg/kg iv fentanil ve 0,1 mg/kg iv vekuronyum bromür yapıldı. Hastanın akciğerleri hastanın tam kas gevşemesi sağlanana kadar %100 O2'le maskelenerek manuel olarak havalandırıldı.EKG kayıtları anestezi indüksiyonundan önce (Bazal,T0), propofol veya ketamin-propofol injeksiyon başlangıcından 2 dk sonra (T1), entübasyondan önce (T2), entübasyondan 30 sn (T3), 1 dk (T4) ve 5 dk(T5) sonra kaydedildi.Bulgular: Olgular yaş, kilo, boy, cinsiyet yönünden benzerdi. Gruplar arası değerlendirmede KH, SAB, DAB, OAB QTc intervali ve Tp intervali değerleri yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05).Grup içi değerlendirmede her iki grubun SAB, DAB, OAB değerleri giriş değerine göre anlamlı olarak azalmıştı (p<0.05). KH ise; T2 döneminden itibaren anlamlı olarak azalmıştı (p<0.05).Grup içi değerlendirmede Grup P'de QTc intervali indüksiyon sonrası anlamlı olarak azalmışken, Grup KP'de fark yoktu (p>0.05). Her iki grupta entübasyon sonrası tüm dönemlerde QTc intervali anlamlı olarak artmıştı (p<0.05). Tp intervali yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik yoktu (p>0.05).Sonuç: Ketaminin-propofolle kombinasyonu QTc intervalini indüksiyondan sonra değiştirmezken, entübasyondan sonra propofole benzer olarak uzatmıştır. Ancak tüm dönemlerde Tp intervalinde değişiklik olmaması ve entübasyona hemodinamik yanıtın baskılanması nedeniyle anestezi indüksiyonunda bu kombinasyonun güvenle kullanılabileceğini düşünüyoruz.

Cerrahi-kardiyovaskülerCerrahi-kardiyovaskülerKetamin+5
Erdinç Koca
İnönü University
2012
00

Related subjects