Bone marrow
71 theses under this subject heading
Multipl myelomalı hastalarda NKT hücre sayılarının vitamin D reseptör polimorfizmi ile ilişkisi
Multipl myelom (MM), kemik iliğinde malign plazma hücrelerinin çoğalması ile karakterize hematolojik bir neoplazmlardır. MM tüm hematolojik neoplazmların yaklaşık %10 unun ve tüm kanser ölümlerinin %2 sini oluşturan neoplastikbir hücre bozukluğudur. Patolojik şartların NKT hücrelerinin in vivo şartlarda tümör büyümesinin kontrolündeki rolleri gösterilmiştir.Vitamin D3 ün son yıllarda immünoregülatuvar rolünün de olduğu gösterilmiştir. Mutasyonlar bir nükleotidin başka bir nükleotidle değişimi sonucu olabileceği gibi (tek nükleotid değişimi-SNP), DNA dizisine bir nükleotidin eklenmesi ya da çıkması sonucu da oluşabilirler. D vitamininin biyolojik etkilerinin çoğunu bir hücre içi reseptör (VDR)ile gerçekleşir.Bu reseptör geninde nükleotid gen polimorfizmleri tanımlanmıştır.Tanımlanan bu polimorfizmler arasında rs1544410 (BsmI) intron 8'de, rs731236 (TaqI) ekson 9'da bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı MM 'da kansere karşı immünitede önemi olan NKT hücre sayısını belirleyerek, MM' da NKT hücre sayılarının VDR polimorfizminin (Taq1, BSML) ile ilişkisini belirlemektir.Çalışma grubu yirmi erkek ve on kadın olmak üzere otuz hastadan, kontrol grubu beş erkek ve beş kadın olmak üzere on hastadan oluşturulmuştur. Bu kişilerden saflaştırılmış DNA izolasyonu ile vitamin D reseptör geni üzerinde Real time PCR ile BSML, TaqI gen polimorfizmleri çalışıldı. Ayrıca olguların tamamından elde edilen kan örneklerinde akım sitometri yöntemiyle total lenfosit, lenfosit üzerinde CD3+(total T lenfosit) , CD3+/CD4(T hepler) , CD3+/CD8+(T Sitotoksik) , CD3-/ CD56+(NK hücre) , CD3+/CD56+(NKT hücre) hücreler tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubu karşılaştırıldığında, total T lenfosit ,T hepler ,ve sitotoksik lenfositlerde istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı. Çalışma grubunda BSML ve TaqI polimorfizmi açısından homozigot GG aleli %53,3 ve TT aleli %63,3 oranı ile kontrol grubundan daha yüksek bulunurken mutant aleller AA %16,6 ve CC %13,3 kontrol grubundan daha düşük düzeyde bulundu. Elde edilen sonuçlar MM ve VDR polimorfizmi arasında bir ilişki ortaya koymuş olsa bile bu ilişkinin varlığından bahsedebilmek için daha geniş olgu serileriyle ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler:1.Multipl miyeloma 2.Vitamin D reseptör polimorfizm 3. BSML 4. TaqI 5. CD3
Akut miyeloid lösemide kemik iliğinde B lenfosit sayısının remisyon durumu ile ilişkisi, retrospektif çalışma
Bu tez çalışmasında 2015 – 2021 yılları arasında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Hastanesi'ne başvuran Akut Miyeloid Lösemi (AML) tanısı almış olan 87 hastanın kemik iliği aspirasyonlarındaki B lenfosit sayısının remisyon durumu ile ilişkisi retrospektif olarak incelenmiştir. AML, hematopoez aşamasında farklılaşmanın durması ve blast hücre popülasyonundaki artış ile karakterize bir neoplazmdır. Ortalama tanı yaşı 67 olup, erkek bireylerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir. Humoral immün sistemdeki B lenfositlerin T lenfositler ile birlikte kanser ve lösemi hücrelerinin ortadan kaldırılmasında rol oynadığı düşünülmektedir. Çalışmamızda AML tanısı almış 87 hastanın demografik verileri, AML tipi, genetik analizleri, kan sayımı değerleri, LDH, ürik asit değerleri, mutlak lenfosit, mutlak CD19 değerleri, tanı anı akım sitometrideki lenfosit, blast, CD19 oranları, nakil durumları değerlendirildi. Olgularımızın %50,6'sının kadın, %49,4'ünün erkek olduğu ve %71,3'ünün ex, %28,7'sinin ise yaşadığı belirlendi. Tanı anındaki yaş ortalaması 56,93 ± 15,19 yıl idi. ELN sitogenetik risk sınıflandırılmasına göre %25,3 hasta iyi risk grubu, %43,7 hasta orta risk grubu ve %26,4 hasta kötü risk grubuna dahildi. Hematopoietik kök hücre nakli olan %20,7 hasta mevcut idi. Sağkalım üzerine etkiler istatistiksel olarak değerlendirildiğinde tanı anındaki yaş ve ELN risk grubunun etkisi anlamlı saptandı, CD19'un sağkalım üzerinde etkisinde anlamlı fark saptanmadı. Remisyon durumuna etki edenler arasında yaş, ELN risk grubu, nakil durumu, sağkalım, ürik asidin anlamlı olduğu saptandı. Tanı anı akım sitometrideki CD19'un istatistiksel olarak sınırda anlamlı olduğu saptandı. Çalışmamız AML vakaları için prognostik faktörlerin belirlenmesi ve CD19'un remisyon üzerindeki etkisinin incelenmesi ile literatüre katkı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: AML, CD19, Akım Sitometri, B Lenfosit, Sağkalım, İmmünfenotipleme.
Investigating the effects of PKNOX2 and its interactors in P53 pathway regulation in bone marrow mesenchymal stem cells
Mesenchymal Stem Cells (MSC) are good platforms to study in-vitro molecular mechanisms. Like all cells, MSCs detect and respond to various stimuli with molecular signal mechanisms. p53 signal pathway is a well-known molecular mechanism for transduction of cellular stresses such as DNA damage. p53 signal pathway is heavily regulated in both transcription and post-translational modification of its elements. PKNOX2, a member of TALE homeodomain protein family, is a transcriptional activator of p53. In a previous study by Günel-Özcan lab group, protein interactors of PKNOX2 were determined by proteomics analysis following Co-immunoprecipitation. For this study, the interactors of PKNOX2 from proteomics was compared with the interactors of p53 obtained from BioGRID database and two proteins, DNAJA1 and RPS3 were selected as possible common interactors with possible signaling functions under stress conditions. In this study, three different sources of DNA damage stress, H2O2, DEB and γ-Irradiation were applied to human Bone Marrow Mesenchymal Stem Cells (BM-MSC) and protein expression levels of DNAJA1, RPS3, p53 and PKNOX2 were measured with western blotting. PKNOX2 expression was found to be decreasing in DEB and γ-Irradiation significantly, p53 expression was found to be increasing in H2O2 application significantly. Expression levels of RPS3 and DNAJA1 were found to be stable under stress. Co-Immunoprecipitation was performed with anti-PKNOX2 and anti-p53 antibodies but the results were inconclusive for any interactions. Co-immunoprecipitation protocol was improved. Further study with this improved protocol is needed to unveil these interactions.
Baş boyun kanserli hastaların tükürük örneklerinden izole edilen eksozom ve bakterilerin, sağlıklı kemik iliği mezenkimal kök hücreler üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Baş ve boyun kanserlerinin gelişiminde tümör mikroçevresinde yer alan, hücreler arası ve çevre sağlıklı dokular ile etkileşimden sorumlu olan komponentler son yıllarda dikkat çeken bir konu haline gelmiştir. Bu tez çalışmasının amacı, skuamoz hücreli baş ve boyun kanserlerinde tükürükten izole edilen eksozomların ve spesifik bakteri türünün (Streptococcus (S.) mitis) kanserleşmedeki etkisinin, sağlıklı kemik iliği mezenkimal kök hücreler (MKH) üzerinden değerlendirilmesidir. Bu tez çalışması kapsamında baş ve boyun kanseri hastalarının tükürük örneklerinden eksozom izolasyonu yapılarak, akım sitometri, ELISA ve geçirimli elektron mikroskopu ile karakterizasyon yapıldı. Aynı zamanda bu klinik örneklerden S. mitis izolasyonu da yapılarak, polimeraz zincir reaksiyonu, optokin duyarlılık testi ve katalaz testi ile karakterizasyon analizleri gerçekleştirildi. Sağlıklı kemik iliği mezenkimal kök hücreler ile ko-kültür çalışmaları yapılarak mezenkimal-epitelyal geçiş ile ilşkilendirilen sitokin/kemokin/büyüme faktörlerinin ekspresyonları sitokin array ile, CD44 ve integrin alfa 6 ekspresyonları akım sitometri ile, vimentin ekspresyonları ise immünfloresan inceleme ile değerlendirildi. Elde edilen veriler sonucunda; vimentin, integrin alfa 6 ve CD44 ekspresyonlarının tüm gruplarda görüldüğü ancak S. mitis / MKH ko-kültür grubunda diğer gruplara göre farklılık gösterdiği saptandı. Ko-kültür ortamlarındaki sitokin/kemokin/büyüme faktörleri değerlendirildiğinde bakteriyel floranın eksozomlara eklenmesinin mezenkimal-epitelyal geçişi desteklediği görüldü. Bu tez çalışması, hedeflenen amaç doğrultusunda baş ve boyun kanserli hastalardan izole edilen eksozom ve bakterilerin, ko-kültür çalışmalarıyla mezenkimal-epitelyal geçişte etkilerini değerlendiren ve klinik uygulamalar açısından önemini ortaya koyan ilk çalışmadır.
Karakterize edilemeyen kalıtsal kemik iliği yetmezliklerinde genetik nedenlerin araştırılması
Kalıtsal Kemik İliği Yetmezliği Sendromları hematopoez sürecinde tek bir hücre serisinde azlık şeklinde ortaya çıkabildiği gibi ikili ya da üçlü seride yetmezlik şeklinde de ortaya çıkabilen heterojen bir hastalık grubudur. Klasik örneklerini Fanconi Anemisi, Diskeratozis Konjenita, Shwachman Diamond Sendromu gibi hastalıklar oluştururken, bilinen kemik iliği yetmezlikleri ile uyumlu olmayıp, bir ya da daha fazla hücre hattındaki kemik iliği yetmezliğine diğer sistemik bulguların eşlik ettiği heterojen hastalık grubu "Karakterize Edilemeyen Kemik İliği Yetmezlikleri" olarak tanımlanmaktadır. Bu tez çalışmasında, Türkiye genelinden karakterize edilemeyen kemik iliği yetmezliği ön tanısı ile gönderilen 17 indeks vaka öncelikle genom boyu kopya sayısı değişiklikleri açısından değerlendirilmiş ardından tüm ekzom dizileme yöntemi kullanılarak incelenmiştir. 7 hastada daha önce kemik iliği yetmezliği ile ilişkilendirilen telomer boy sürdürülmesinde, amino asit metabolizmasında, ribozom maturasyonunda, vitamin metabolizmasında ve diğer hücresel süreçlerde görevli genlerde nedensel varyantlar saptanırken 1 hastada klinik önemi bilinmeyen kopya sayısı değişikliği gözlenmiştir. Bunlara ek olarak, kemik iliği yetmezliği, gelişme geriliği ve dismorfik bulgulara sahip bir birey ile etkilenmiş kardeşinin de yer aldığı çekirdek ailesinde homozigotluk haritalaması yapılarak p53 ilişkili apoptoz yolaklarında görevli ve şu ana kadar kalıtsal kemik iliği yetmezliği fenotipi ile ilişkilendirilmemiş olan güçlü bir aday gene ulaşılmıştır. Sonuç olarak, bu tez çalışması ile karakterize edilemeyen kemik iliği yetmezlikleri başlığı altında genetik ve fenotipik açıdan oldukça heterojen bir grup hasta ile karşı karşıya kalındığı, harman fenotipler ve germline mutasyona eklenen somatik değişikliklerin yüksek fenotip çeşitliliği gösteren bu grupta ayırıcı tanıyı zorlaştırdığı ortaya konmuştur.
Kemik iliği yağ tabakasından elde edilen mezenkimal kök hücrelerin karakterizasyonu ve subkutan yağ ve kemik iliği kökenli mezenkimal kök hücreleri ile karşılaştırılması
Tonyalı G., Kemik İliği Yağ Tabakasından Elde Edilen Mezenkimal Kök Hücrelerin Karakterizasyonu ve Subkutan Yağ ve Kemik İliği Kökenli Mezenkimal Kök Hücreleri İle Karşılaştırılması. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Kök Hücre Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2020. Kemik iliği yağ dokusu (KİY) diğer adipoz dokulardan farklı özelliklere sahiptir. Son yıllarda yapılan çalışmalarla kemik iliği yağ dokusunun akut myeloblastik lösemi (AML) gelişimi/progresyonu üzerine etkileri gösterilmiş, farklı tip kanserlerde de kemik metastazlarına katkıları bildirilmiştir. Bu tez çalışmasında, sağlıklı donörlerin ve lösemiye yatkınlık oluşturduğu bilinen Fankoni anemili hastaların KİY tabakasından elde edilen mezenkimal kök hücrelerin (MKH) karakterizasyonu yapılmış, in vitro adipojenik uyarıya cevapları incelenmiş ve standart yöntemle Kİ mononükleer hücrelerinden elde edilen Kİ-MKH'ler ve subkutan yağ dokusundan (SKY) geliştirilen MKH'ler ile karşılaştırılmıştır. Bunun yanında, lösemik hücre ile Kİ mikroçevre etkileşiminde ve lösemi patogenezinde rolü olabileceği ileri sürülen moleküllerden galektin-3, FABP-4, Leptin-R, PDGFR-α ifadeleri de incelenmiştir. Literatürde KİY dokusu ile yapılan çalışmalardan farklı yöntemle KİY tabakasının kültürü ile elde edilen MKH'lerin, Kİ-MKH ve SKY-MKH'lerinden farklı özelliklere sahip olduğu, adipojenik gen ifadeleri ve cevap oluşma sürelerinde farklılıklar bulunduğu, adipojenik uyarım altında moleküler değişimlerin farklılık gösterdiği, FA hastası MKH'lerinin adiposit farklılaşma cevaplarının da sağlıklı Kİ-MKH ve KİY-MKH'lerinden farklılık gösterdiği saptanmış, bu durumun FA hastalarında Kİ'de adipojenik disregülasyonuna işaret edebileceği düşünülmüştür. Ayrıca AML (HL-60) hücreleri ile ko-kültür ortamında meydana gelen fenotipik değişiklikler araştırılmış, ön veriler elde edilmiş, ileri araştırmaların yapılması hedeflenmiştir.
Myelodisplastik sendrom hastalarında kemik iliği aspirasyon ve biyopsi korelasyonu
Giriş ve Amaç: Myelodisplastik sendrom (MDS), kök hücrelerin displastik ve inefektif üretimi ile karakterize hematopoetik klonal kazanılmış heterojen klinik seyri olan malign bir hastalıktır. Kemik iliği normoselüler veya hiperselüler olabilmekle beraber, eritroid, myeloid ve/veya megakaryositer seride displazi izlenmektedir. Yüksek oranda akut myeloid lösemiye dönüşüm riski bulunmaktadır. Hastalığın tanısı kemik iliği aspirasyonunun morfolojik değerlendirmesine dayanmaktadır. Kemik iliğinde izlenen serilerde >%10 üzerinde displazi izlenmesi ve displaziyi açıklayacak farklı bir neden bulunamaması tanıyı desteklemektedir. Yine kemik iliği aspirasyonunda blast izlenmesi hastalığın risk değerlendirmesi ve tedavi planlanmasında önemlidir. Kliniğimizde hastalara MDS tanısı ile yapılan kemik iliği aspirasyonu poliklinik şartlarında hematoloji uzmanları tarafından değerlendirilerek ön tanı verilmekte ve patolojik değerlendirme sonrası tedavi planlanmaktadır (ön değerlendirmede yüksek blast sayısı acil müdahile gerektirmezse). Ancak hastalığın kesin tanısı patolojik değerlendirmelerin sonuçlarına dayanmaktadır. Bu çalışmanın amacı MDS hastalarında kemik iliği aspirasyon değerlendirmesi ile elde edilen ön tanının, patoloji bölümü tarafından değerlendirilen biyopsi sonuçları ile korele olup olmadığını araştırmaktır. Hastalar ve Yöntem: Hasta verileri Hacettepe Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim dalında hasta dosya ve elektronik kayıtları taranarak kaydedildi. Çalışmaya Hacettepe Üniversitesi Hematoloji Bilim Dalı'nda MDS tanısı alan ve 18 yaşından büyük hastalar alındı. MDS tanı kodu ile sisteme girilen ancak kemik iliği patoloji sonuçları MDS tanısını desteklemeyen, klinik verileri analiz için yetersiz olan hastalar çalışmadan dışlandı. Çalışmada cinsiyet, yaş, altta yatan hastalık ve komorbiditeler, hastaların aldığı kemoterapi çeşitleri, kemik iliği transplantasyonu , tanı tarihi ve son vizit zamanı, son durumu, tanı anında hemoglobin, lökosit, nötrofil, trombosit, sitogenetik ve aspirasyon ve patolojide displazi, blast, ring sideroblast verilerinin toplama formu kullanılarak toplandı. Bu çalışma 01.01.2001 ile 01.01.2020 arasındaki dönemi kapsayan geriye dönük gözlemsel çalışma olup hastane nukleus sisteminde D46 tanısıyla girilen MDS hastalarının bilgileri etik kurul onayı alındıktan sonra toplandı. Çalışmaya özel herhangi bir istem olmaksızın hasta dosya ve elektronik kayıtlarından yararlanıldı. Alınan sonuçlar ile hastaların demografik özellikleri SPSS 25.0 kullanılarak analiz edildi. Hasta grubunun genel özellikleri ayrı-ayrı hesaplandı. Oranların karşılaştırılmasında Ki-Kare testi kullanıldı ve odds oranları ve %95 güven aralıkları hesaplandı. Sonuçlar: Bu çalışmada Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı'nda 2001-2020 tarihleri arasında tanı konulan 18 yaş üstü 130 hasta değerlendirildi. Çalışmada tahmini olarak bir hastanın 57. ay ve 106. ay aralığında exitus olması beklenmektedir, ayrıca hastalarda en sık komorbid durumlardan ilk sırada HT, ikinci sırada DM'e rastlanmaktadır. Hematologların eritroid displazi ve selülerite değerlendirmede patologlara benzer yüzde vermekte olup diğer displazi serilerini tanımakta güçlük çekmekte olduğu anlaşılmaktadır. Tartışma: Hematologlar eritroid displazi, selülerite değerlendirmede patologlarla benzer sonuç raporlamıştır, fakat myeloid, megakaryositik displazi tanımada patologlar referans alındığında bu serileri hematologlar yeterince tanıyamamıştır. Blast değerlendirmesinde patologlar ve hematologlar arasında istatistiksel anlamlı fark olduğu izlenmiştir.
Fanconi anemi tanısı ile hematopoietik kök hücre nakli yapılan hastaların uzun dönem takip sonuçlarının değerlendirilmesi
Fanconi anemisi en sık görülen kalıtsal kemik iliği yetmezliği sendromudur. Hastalarda çeşitli doğumsal anormallikler, endokrin bozukluklar ve maligniteler görülebilir. Hastalardaki kemik iliği yetmezliğinin bilinen tek küratif tedavisi hematopoietik kök hücre naklidir. Hematopoietik kök hücre naklinin kısa ve uzun dönemde pek çok yan etkisi mevcuttur. Özellikle naklin uzun dönem etkileri hastaların hayat kalitesini düşürmekte, çeşitli morbiditelere ve hatta mortaliteye neden olabilmektedir. Çalışmamızda hastaların uzun dönem takiplerinde gelişen sorunları tespit etmeyi ve bu hastaların izleminde kullanılacak takip yöntemlerini belirlemeyi amaçladık. 1995-2019 yılları arasında nakil yapılmış ve nakil sonrası en az bir yıl geçmiş olan 36 Fanconi anemili hasta (K/E:12/24, tanı yaşı ortalaması 9,9 ± 0,6 yıl) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara HLA tam uyumlu kardeş (%72) veya HLA uyumlu kardeş dışı akrabadan (%28) nakil yapılmıştır. Hiçbir hastada greft kaybı olmamıştır. Hastaların takip süresi ortanca değeri 7,8 yıldır (1-25,4 yıl). 5 hastada akut graft-versus-host hastalığı, 3 hastada kronik graft-versus-host hastalığı gelişmiştir. Uzun dönem poliklinik takiplerinde hastalar, ilgili bölümler tarafından değerlendirilmiş, gerekli tanısal tetkikleri istenmiş ve bulgular kaydedilmiştir. Son kontrollerinde hastaların %58'inde boy kısalığı saptanmıştır. Hastaların %6'sı obez, %21'i fazla kilolu bulunmuştur. Değerlendirilebilen hastaların %23'ünde insülin rezistansı, %39'unda dislipidemi, %11'inde hipotiroidizm saptanmıştır. Bir hastada hipertansiyon geliştiği görülmüştür. Hastaların %35'inde gonadal disfonksiyon saptanmıştır. Nakil öncesi sık kan ürünü transfüzyonu alan 2 hastada karaciğerde orta derecede demir aşırı birikimi gelişmiştir. Solunum fonksiyon testlerinde hastaların %79'unda en az bir anormallik saptanmıştır. İşitme testi yapılan 9 hastanın 8'inde işitme kaybı tespit edilmiştir. Toplamda üç hastada nakil sonrası uzun dönemde ikincil malignite geliştiği gözlenmiştir. Gelişen maligniteler ağız kavitesi kaynaklı yassı hücreli kanser, özofagus yassı hücreli kanseri ve bazal hücreli kanserdir. Sonuç olarak, nakil sonrasında gelişen geç etkiler primer hastalık ve/veya nakil ilişkili olabilmektedir ve farklı organ ve sistemleri etkileyebilmektedir. Dolayısı ile morbiditenin önlenmesi ve yasam kalitesinin yükseltilmesi için hastaların bütüncül bir yaklaşım ile nakil sonrası uzun dönem takibinin yapılması çok önemlidir. Böylece gelişebilecek geç etkilerin erken tanı ve tedavisinin sağlanması mümkün olacaktır.
Klonal aplastik anemi hastalarında klinik tablo ve yönetimi
Aplastik anemi, kemik iliğinin anormal infiltrasyon veya fibrozisi olmadan; hiposelüler kemik iliğinin görüldüğü pansitopeni ile seyreden enfeksiyon, kanama gibi hayatı tehdit edici komplikasyonlara yol açabilen bir hastalıktır. Çalışmamızda aplastik anemi hastalarında hemoglobin, beyaz küre ve trombosit değerleri için eşik değerler belirlenerek hastalarda var olan sitopeni seviyeleri ile kanama ve enfeksiyon arasındaki paralelliğin ve aplastik anemi hastalarında hastalığın yönetiminin retrospektif olarak analiz edilmesi amaçlanmaktadır. Çalışmaya 2002-2019 tarihleri arasında takip edilen 87 aplastik anemi hastası dahil edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen aplastik anemi hastalarında tanı anında ortalama yaş 42(17-93) olup hastaların %49.4'ü erkek, %50,6'sı kadındır. Tüm hasta grubunda izlemde 48 hastada (%55.2) kanama epizodu, 68 hastada (%77.8) bakteriyel enfeksiyon, 31 hastada (%35.6) viral enfeksiyon, 35 hastada (%40.2) fungal enfeksiyon, 6 hastada (%6.9) pcp enfeksiyonu saptandı. Tüm hasta grubunda tanı anında 13 hastada (%52) kemik iliği displazisi, 6 hastada (%18.8) kemik iliği blast oranı >%5 olarak görüldü. Tüm hasta grubunda izlemde 80 hastaya (%92) trombosit transfüzyonu, 78 hastaya (%89.6) eritrosit transfüzyonu, 38 hastaya (%43.7) g-csf desteği verildi. Tüm hasta grubunda immunsupresif tedavi olarak siklosporin ve ATG kombine kullanımı ile, siklosporin veya ATG nin tek başına kullanılması arasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik kemik iliği transplantasyonunun, tek başına immunsupresif tedavi ile karşılaştırılmasında mortalite oranları açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptandı(p<0.05). Allojenik Kemik İliği Transplan- tasyonu yapılan hastaların %96'sı sağ remisyonda olarak saptandı. Çalışmamızda 8 hastada (%9.2) eltrombopag tedavisi kullanılmış olup tanı anında ortalama yaş 46(19-61) idi. Eltrombopag tedavisi ile izlemde kanama (p>0.05), bakteriyel enfeksiyon (p=0.726), viral enfeksiyon (p>0.05 ), fungal enfeksiyon (p=0.056), pcp enfeksiyonu (p>0.05) ve mortalite (p>0.05) ile arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Anahtar Sözcükler: Kanama, enfeksiyon, immunsupresif tedavi, allojenik kemik iliği transplantasyonu, eltrombopag, mortalite
Hemolitik anemi tanısında çeşitli retikülosit indekslerinin duyarlılıklarının kıyaslanması
Periferik kanda retikülosit oranı anemiye kemik iliğinin verdiği yanıtı gösterir. Retikülositler olgun eritrosit olmadan önce 2 gün kemik iliğinde, 1 gün periferik kanda kalmaktadırlar. Ciddi anemilerde retikülositlerin periferik kanda kalma süresi uzamıştır. Retikülosit sayısının kemik iliği üretim ölçütü olarak kullanılabilmesi için dolaşımdaki olgunlaşma süresi için bir düzeltme yapılması gerekmektedir. Bunun için düzeltilmiş retikülosit oranı ve retikülosit üretim indeksi hesaplanmaktadır. Hemolitik anemilerde retikülositoz karakteristik bir bulgudur. Çalışmamızda hemolitik anemili hastalarda retikülosit parametrelerinin duyarlılıklarının karşılaştırılması ve tanı konulmasında en çok yardımcı olabilecek parametrenin bulunması hedeflenmiştir. Çalışma retrospektiftir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Anabilim Dalı'na başvurmuş 70 hemolitik anemi hastası dahil edildi. Yaş ve cinsiyet uyumlu 50 bireylik kontrol grubu oluşturuldu. Araştırmacı tarafından retikülosit yüzdesi üzerinden mutlak retikülosit, hematokrite bağlı düzeltilmiş retikülosit oranı, hemoglobine bağlı düzeltilmiş retikülosit oranı ve retikülosit üretim indeksi hesaplandı. Hasta ve kontrol grubunda retikülosit parametreleri karşılaştırıldı. Hasta ve kontrol grubunda yaş ve cinsiyet dağılımı benzerdi. Hasta grubunda retikülosit parametreleri kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulundu. Eşik değerlere göre retikülosit parametreleri karşılaştırıldı. Hematokrit ve hemoglobine göre düzeltilmiş retikülosit oranının eşik değer %2 alındığında %98,5 sensitivite, %12 1- spesifisite ile en iyi parametre olduğu görüldü. Literatürde tanımlanmış diğer retikülosit indekslerinin (retikülosit üretim indeksi ve mutlak retikülosit sayısı), tanımlanmış eşik değerleriyle iyi tanısal performans göstermedikleri belirlendi. ROC analizi ile hastalarımızda her bir parametre için sensitivitenin %100, spesifisitenin en yüksek olduğu değer ayrıca belirlendi. v Sonuç olarak hemoglobin veya hematokrite göre düzeltilmiş retikülosit oranı dışındaki retikülosit indekslerinin literatürde tanımlanan ve genel kabul gören eşik değerleri hemolitik anemi tanısında güvenilir değildir. Anahtar kelimeler: retikülosit, hemolitik anemi, düzeltilmiş retikülosit oranı
Characterization of acute myeloid leukemia stem cells by niche like coculture system
AML heterogeneity show evidence of hierarchical cellular organization and at the top of this hierarchical structure there is a rare group of LSCs. It was mentioned that there is an association between LSCs and disease prognosis. For better understanding of the leukemogenesis and therapy resistant mechanism, LSC in vitro culture is important and still challenging area. In this study, LSCs were maintained using niche like co-culture system in AML patient samples for long-term culture. Proliferation rate, blastic colony formation capacity, leukemia cobblestone formation capacity and ALDH activity was evaluated for determining the LSC frequency, and their self-renewal and leukemia formation capacity in leukemia population. For short-term culture, proliferation index was determined using CFSE analysis. Unlike healthy donor samples, blastic colony formation and cobblestone area formation were observed in AML samples. Majority of cell populations in the control samples show low ALDH activity whereas, AML samples show intermediate ALDH activity. Besides, in ALDH intermediate population LSC percentage was stable during long-term culture for AML samples. For remission samples the LSC percentage decreased. There was a dispersion among sample proliferation capacity because of the heterogeneity. Selected LSC surface markers (VEGFR-2, CD25, TIM3 ve CLL-1) can be used to determine LSC in leukemia samples for distinguishing HSCs and their expressions levels higher in AML diagnose and relapse samples than remission samples. In conclusion, using this niche like coculture system especially at the time of diagnose and ALDH assay, we can determine the LSC frequency and get information for early prognose. This in vitro assay can be used to assess investigating pathways of chemoresistance and screening of new LSC-targeted therapies.
Kemik iliği mezenkimal kök hücrelerinde PKNOX2 proteinin ATM ve RNF8 ile etkileşimlerinin incelenmesi
Son araştırmalar transkripsiyon faktörü PKNOX2'nin tümör baskılayıcı bir protein olduğunu ve Fanconi anemisi hastalarının kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerinde (Kİ-MKH'lerinde) azaldığını göstermiştir. Günel-Özcan grubunun yayınlanmamış çalışmasında PKNOX2 ko-immunopresipitasyon sonrası proteom analiz listesinde PKNOX2'nin etkileştiği proteinler arasında ATM ve RNF8 proteinlerinin düşük 'coverage' değeri ile saptanmış olması PKNOX2'nin DNA onarım yolağında rol oynayabileceğini düşündürmüştür. Bu çalışmanın amacı bu hipotezi test etmek için, PKNOX2 proteini ile ATM ve RNF8 proteinlerinin etkileşimini doğrulamak ve bu etkileşimin DNA hasarı ile durumunu Kİ-MKH'lerinde araştırmaktı. Etkileşimlerin doğrulanması için Kİ-MKH'lerine PKNOX2 overekspresyon plazmidi elektroporasyon ile aktarıldı ve protein izolasyonu sonrası, ko-immunopresipitasyon ve Western blotlama yapıldı. Ko-IP sonrası Western Blot analizleriyle PKNOX2 ile ATM etkileşimi doğrulanırken, IgG heavy chain kirliliği olabileceği değerlendirmesi PKNOX2 ile ATM veya RNF8 etkileşiminin varlığı in situ proximity ligation assay (PLA) ile gerçekleştirilmiştir. PLA yöntemiyle bu etkileşimlerin hem sitoplazma hem çekirdek içinde olduğu saptanmıştır. DNA hasarı durumunda etkileşimleri incelemek için ɣ-irradiye edilen Kİ-MKH'lerde DNA hasarı oluştuğu akım sitometri yöntemiyle doğrulanmıştır. PI boyaması ile yapılan akım sitometri analizlerinde hücre döngüsü piklerinde keskin ayrışma olmadığından kesin sonuca varılamamakla birlikte DNA hasarına uğrayan hücrelerin G2 fazında tutuklandığı bulunmuştur. ɣ-irradyasyon ile DNA hasarına uğrayan hücrelerde PLA, PKNOX2 ile ATM etkileşimini gösterememiştir ancak PKNOX2-RNF8 etkileşimi artmıştır. Sonuç olarak PKNOX2 transkripsiyon faktörünün ATM ve RNF8 ile etkileştiği literatürde ilk kez olarak gösterildi. DNA hasarı ile etkileşimlerdeki değişim daha ileri çalışmalar ile doğrulanmalıdır.
Akut myeloid lösemili çocuk hastaların tedavileri ve prognozlarının değerlendirilmesi
AMAÇ: Akut myeloid lösemi (AML), kemik iliğinde myeloid serideki matürasyon defekti sebebiyle anormal lösemik blastik hücrelerinin birikimi ve normal kan hücrelerinin yapımının bozulmasıyla karakterize hematopoetik dokunun klonal heterojen hastalığıdır. AML çocuklarda önemli mortalite ve morbiditesi olmaktadır, hastaların standart bir protokole bağlı tedavi almalarına rağmen gelişen komplikasyonlar ve hastalar arası prognoz farklı seyretmektedir. Bunun sebebi çeşitli genetik ve çevresel faktörler olarak düşünülmektedir. Çalışmamızdaki amaç, akut myeloid lösemi tanısı alan çocuk hastalarda demografik özellikleri, genetik mutasyonların varlığı, enfeksiyon nitelikleri ve sıklığı, kardiyovasküler komplikasyonlar ve diğer komplikasyonların hastaların prognozları üzerine etkisini araştırmak. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız geriye dönük olarak tasarlandı. Çalışmaya 2004 – 2018 yılları arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hematoloji Bilim Dalında Akut Myeloid Lösemi tanısı alan 62 hasta çalışmaya alındı. Olguların yaş, tanı alma tarihleri, doğum tarihleri, cinsiyet, FAB sınıflandırılması, kardiyovasküler komplikasyonları, tedaviye başlama zamanı, kemoterapi protokolleri, relaps oranları, kemik iliği transplantasyon oranları, moleküler ve sitogenetik sonuçları değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya Akut Myeloid Lösemi tanısı alan 57 hasta dahil edildi. Olgularımızın cinsiyetler arası dağılımı %52.6'sı kız ve %47.4'ü erkek hasta saptandı. Çalışmaya dahil edilen en küçük hasta 1 yaşındayken, en büyük hasta 17 yaşında idi. Olguların ortalama tanı yaşı 10±5.49 saptandı, ortanca değer ise 9 idi. Ortalama yaş; kadın olgularda 15.83±6.19, erkek olgularda 13.74±5.86 saptandı. Hastaların ortalama beyaz küre sayısı 49023±72693/mm3 olup ortanca değer 18530/mm3 saptandı. Tanı anında beyaz küre sayısı 100.000/mm3'ün üzerinde olan 11 hasta vardı. Hastaların ortalama hemoglobin konsantrasyonu 7.96±1.64 g/dl olup ortanca değer 7.9 g/dl idi. Hemoglobin <7.0g/dl'nin altında olan 11 hasta mevcuttu. Hastaların ortalama trombosit sayısı 62896±53112/mm3 olup ortanca trombosit değeri 51700/mm3 saptandı. Hastaların trombosit <20.000/mm3'ün altında 10 hasta bulundu. Değerlendirilen 57 hastanın ortalama kemik iliği blast oranı ortalama %60,89±29.34 idi. En küçük değer %30 en büyük değer %100, ortanca değer %64 idi. En sık alt grup 19 hasta (%33.3) ile AML M2 idi. Bu grubu 17 hasta ile AML M7 (%28.1) ve 12 hasta (%21.1) ile AML M4/5 izlemekte idi. Kliniğimizde 57 hastadan 6'sında (%10.5) santral sinir sistemi tutulumu mevcuttu. Başvuru sırasında 4 hastada SSS dışı ekstramedüller tutulum vardı. Kemik iliğinin sitogenetik ve moleküler genetik açıdan incelenmesi 57 hastanın hepsinde yapılmıştır. Tanıda %52.6 (n=30) oranındaki hasta grubunda AML'ye özgü herhangi bir özel translokasyon saptanmadı. Hastaların %26.3'ünde (n=15) iyi prognostik özellik gösteren translokasyonlar, orta prognozlu translokasyonlar %5.4 (n=3), % 21.1'inde (n=12) ise kötü prognostik özelliğe sahip translokasyonlar gösterildi. Çalışma grubundaki 57 hastanın 5'ine (%8.8) AML BFM 98 protokolü, 18'ine (%31.6) AML BFM 2004 protokolü ve 34'üne (%59.6) AML BFM 2013 protokolü uygulanmıştı. Akut myeloid lösemili olguların 20 tanesi (% 35.1) 15. günde remisyona, 12 tanesi (%21.1) 28. günde, 5 tanesi (8.8) 33. günde ve 7 tanesi (%12.3) 58. günde remisyona girmiştir. Tanı alan 57 hastadan 2 hasta remisyona giremedi. Akut myeloid lösemi tanılı 57 hastadan 23'ünde (%40.4) relaps görüldü, bu hastaların relaps zamanları tanı anından itibaren ortalama 8.8±5.2 aydı. Kemik iliği transplantasyonu 57 hastadan 19 olguya (%33.3) allojenik ve 1 hastaya otolog KİT uygulanmıştır. SONUÇ: AML BFM 2013 protokolünde izlenen hastaların sağ kalımları daha önce kullanılan protokoller ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Kemoterapi protokolünün risk gruplarını belirleyen genetik faktörlerin tam olarak değerlendirilebilmesi sonuçların iyileşmesinde etkili olmuştur. Ancak sağ kalım halen beklenenin altında kalmıştır. Hasta sağ kalımda en olumsuz etki %40.4 oranı ile relaps hastalıktır. Relaps gelişiminde en önemli faktör uygun veriye ulaşım konusundaki sorunlardır. Kemoterapi sonrasında transplantasyon gerektiren hastaların uygun zamanın transplantasyona gidebilmesi durumunda relapsların azalması ve sağ kalımın iyileşmesi mümkün olabilecektir. ANAHTAR KELİMELER: Akut myeloid lösemi, çocuk, relaps, kemik iliği nakli
Monte carlo algoritması kullanılan tedavi planlama sisteminde yoğunluk ayarlı radyoterapi ile tüm kemik iliği ışınlaması
Bu çalışmanın amacı; tüm kemik iliği ışınlaması (TKİ) için yoğunluk ayarlı radyoterapi (YART) etkinliğinin uygulanabilirliğinin değerlendirilmesidir. Kemik iliği kanseri, vücutta bağışıklık sisteminin en önemli parçası olan plazma hücrelerinde başlar. Kanserleşme sonucunda plazma hücreleri faydalı işlevi olmayan paraprotein denilen tek tip antikor üretir. Bu anormal hücreler kendilerini kopyalamak için bölünerek çoğalırlar. Bu sayede anormal hücrelerin sayısı fazlalaşır. Bunlara miyelom hücreler de denilmektedir (1). Kemik iliği kanserinin tedavisi genel olarak kemoterapi ve kemik iliği (kök hücre) naklidir. Bu işlemler genellikle radyoterapi ile birlikte uygulanmaktadır. Günümüzde bunlara ek olarak akıllı moleküller de kullanılmaktadır. Bahsi geçen bu moleküller akıllı moleküllerdir ve akıllı moleküller hedefe odaklanarak sadece kanser hücresine ulaşan ve o hücreyi yok eden bir tedavi şeklidir (1). Çalışmamızda Beyin Tümörü tanısı konan 10 hastanın YART tedavi planları oluşturulmuştur. YART planları tüm vücudu kapsayacak şekilde (alt ve üst ekstremite kemikleri yarısına kadar) 6 MV foton enerjisi ile oluşturulan 3 tedavi alanında (baş ve boyun, göğüs ve pelvis) olmak üzere 3 parsiyal ark (baş ve boyun planı için çift ark) ışınlamasından oluşmuştur. Tedavi dozları günlük fraksiyon başına 2 Gy'den 12 Gy olarak tanımlanmıştır. YART tekniği ile elde ettiğimiz tedavi sonuçları; risk altındaki organların dozları ve tedavinin uygulanabilirliği açısından değerlendirilmiştir. Planlama sonunda PTV hacminin tanımlanan dozun %95'ini alması sağlanmıştır. 3 PTV için de ölçülen D99, D1, Dmean, Dmax ve Dmin değerlerimiz belirlenmiştir. Bu değerlerin ortalamaları sırası ile değerlerinin ortalamaları sırası ile 11.4, 13.6, 12.9, 14.2 ve 7.1 olarak bulunmuştur. Bu verilerin sonucu olarak çalışmamızda belirlenen PTV'lerde ideale yakın bir DVH elde elde edilmiştir. Risk altındaki dozların Dmean, D1 ve D99 değerlerine bakıldığında 12 Gy'lik ışınlamada Dmeanler için beyin 9.7, kalp 8.7, gözler 11, böbrekler 9.2, akciğerler 9.2, karaciğer 8.9, bağırsaklar 8.9, lensler 8.7 ve ağızboşluğu 8.9 Gy değerlerinde dozları, D1'lerine bakıldığında beyinin 13.1, kalbin 12.9, gözlerin 12.8, böbreklerin 12.8, akciğerlerin 13.1, karaciğerin 13, bağırsaklerın 13.0, lenslerin 10.2 ve ağızboşluğunun 12.8 Gy değerinde dozları, D99'larına bakıldığı zaman ise beyinin 3.7, kalbin 4.1, gözlerin 7.4, böbreklerin 5.6, akciğerlerin 3.9, karaciğerin 4.5, bağırsaklerın 4.2, lenslerin 6.1 ve ağızboşluğunun 4.4 Gy değerlerinde dozları aldıkları bulunmuştur. Bu durum verilen 12 Gy'lik dozun 3 boyutlu konformal radyoterapi uygulaması yapıldığı zaman, bu dozun iki yan sahadan verilmesi sonucunda risk altındaki organların dozun tamamını alması YART tekniğinin alınan dozlar bakımından üstün olduğunu kanıtlamaktadır. Çalışmamızda hesaplanan homojenite indeks değerlerinin 1'e yakın bulunması PTV'nin tanımlanan doz tarafından ne kadar homojen sarıldığının bir göstergesi ve konformite indekslerinin de 0'a yakın bulunması tedavi dozuna ait izodozun hedef hacmi ne kadar iyi sardığının bir göstergesi olmuştur. Çalışmamızda elde edilen sonuçlar, kliniğimizde bulunan tedavi planlama sistemleri kullanılarak hazırlanan YART planlarının uygulanabilir olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Kemikiliği; Radyoterapi; YART; TKİ
Kemik iliği transplantasyonu yapılan beta talasemi majör tanılı hastalarda alfa gen mutasyonlarının etkisi
Talasemiler, otozomal resesif geçiş gösteren, hemoglobin (Hb) zincirlerinden birinin veya birkaçının hasarlı sentezi sonucu gelişen, hipokrom mikrositer anemi ile karakterize heterojen bir grup hastalıktır. Talasemi, α, β, γ, δ olarak tanımlanan Hb zincirinin veya zincirlerinin az sayıda veya hiç yapılamaması ile oluşur. Bu tanımlamaya göre, alfa zincir yapımı azlığı alfa talasemiye, beta zincir yapım azlığı beta talasemiye neden olmaktadır. Beta talasemi klinik olarak sessiz taşıyıcı, talasemi minör (taşıyıcı), talasemi intermedia, talasemi majör şeklinde sınıflandırılmaktadır. Klinik bulguların ağırlığı (fenotip) ile beta talasemide görülen mutasyonlar (genotip) arasındaki ilişkiye "genotip-fenotip korelasyonu" adı verilir. Klinik tabloyu etkileyen genetik faktörler primer modifiye edici faktörler, sekonder modifiye edici faktörler ve tersiyer modifiye edici faktörler olarak üç ana grupta incelenmektedir. Sekonder modifiye edici faktörler arasında olan alfa gen delesyonlarında alfa globin sentezi azalacağı için klinik tablo hafifler, triplikasyon veya quadriplikasyonları ise klinik tabloyu ağırlaştırır. Ancak beta talasemi nedeniyle kök hücre nakli olan hastalarda alfa gen mutasyonlarının etkisi daha önce hiç araştırılmamıştır. Bu çalışmanın amacı beta talasemi majör nedeniyle kök hücre nakli yapılan hastalarda alfa gen mutasyonlarının kök hücre naklinin başarısına ve nakil sonrası komplikasyonlar üzerine olan etkisini araştırmaktır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Transplantasyon Ünitesi'nde Ocak 2005-Ocak 2017 tarihleri arasında kemik iliği nakli yapılmış olan beta talasemi majör tanılı 30 hasta ve 30 donör çalışmaya dahil edildi. Hastaların klinik öyküleri alınarak olgu formlarına işlendi. Kök hücre nakli öncesinde her hasta ve donöründe kimerizmin araştırılması amacıyla izole edilen DNA örneklerinde Alfa-Globin Strip Test (Vienna Lab-Labordiagnostika GmbH) kullanılarak HbA geni mutasyonu taraması yapıldı. İki hastada ve farklı iki hastanın donörlerinde olmak üzere toplam 4 kişide alfa gen mutasyonu saptanmış olup hepsindeki mutasyon heterozigot -3.7 tek gen delesyonu idi. Alfa gen mutasyonlarının nakil sonrası mortalite ve komplikasyonlar üzerine etkisi saptanmamıştır. Bu çalışma beta talasemi nedeniyle kök hücre nakli olan hastalarda alfa gen mutasyonlarının etkisini değerlendiren ilk çalışmadır.
Çocukluk çağı akut miyeloid lösemilerinde kemik iliğinden köken alan mezenkimal stromal hücrelerin biyolojik ve immünolojik özellikleri
Akut miyeloid lösemi (AML), çocukluk çağında sık görülen lösemi tiplerindendir ve kemik iliğinde anormal blastların birikimi ile karakterize edilmektedir. Çalışmamızda AML hastalarının kemik iliğinden alınan MKH'ler ile sağlıklı bireylerin kemik iliğinden alınan MKH'lerin biyolojik ve immünolojik karşılaştırılması yapıldı. Çalışmamız 7 AML hastası ve 7 sağlıklı verici ve 1 sağlıklı mononükleer hücre vericisi (MNC) olmak üzere toplam 15 birey üzerinden yürütülmüştür. MKH'lerin morfolojik, popülasyonun ikiye katlanması (PD), adipojenik ve osteojenik farklılaşması ve hücresel canlılığı incelenmiştir. AML hastaları ve sağlıklı MNC vericisinin periferik kanlarından izole edilen MNC'lerin T hücre aktivasyon belirteçlerinden (CD3, CD4, C25, CD69 ve HLA-DR) kapılama pozitif/pozitif olanların yüzdelerine flow sitometri cihazı ile bakılmıştır. En son deney aşamasında MNC ile etkileşime giren MKH'nin hücresel canlılıkları yüzdece değerlendirilmiştir. PD değerlerinin AML hastaları ile sağlıklı bireylerde benzer olduğu tespit edilmiştir (z= 1.074; p=0.394). PHA eklenen ve PHA eklenmeyen kuyucuklarda, CD değişken değerlerine ait sonuçlar benzerdir (p>0.05). AML hastalarına ait kuyucuklarda hücresel canlılık değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı belirlenmiştir (x2= 2.184; p=0.823). Sağlıklı bireyler için elde edilen hücresel canlılık değerleri tüm kuyucuklar için benzerdir (x2= 10.714; p=0.057). Kuyucuk 2'de sağlıklı bireyden elde edilen değerler, AML hastalarından elde edilen hücresel canlılık değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (z= 2.246; p=0.026).
Çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemili hastaların ve sağlıklı vericilerin kemik iliklerinden elde edilen mezenkimal kök hücrelerin lösemik blastlar üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması
Akut lenfoblastik lösemi çocukluk çağında en sık görülen kanserdir. Kür oranı yüksek olmasına rağmen, çocuklarda önde gelen ölüm sebeplerinden biridir. Kemik iliği mikroçevresi lösemi başlangıcında ve sürecinde önemli rol oynar. Mikroçevreyi oluşturan hücreler, özellikle mezenkimal kök hücreler (MKH), büyüme faktörleri, sitokinler ve hücre içi sinyallar üreterek ALL hücrenin sağkalımını, çoğalmasını ve ilaç direnci göstermesini düzenler. MKH'lerin lösemik hücre sağkalımına etkisi tam olarak bilinmemekle beraber salgılanan çeşitli sitokinler ya da blastlarla etkileşiminin etkisinin olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda ALL'li ve sağlıklı bireylerin MKH'lerinin blastik hücreler üzerindeki apoptotik etkisi in vitro da hücre-hücre kontağı olmadan (membranlı) ve hücre-hücre kontağı sağlanarak (membransız) yapılan kokültür deneyleriyle incelenmiş ve blastik hücrelerin apoptotik özellikleri flow sitometri yöntemiyle analiz edilmiştir. Ayrıca MKH'ler de β-katenin proteinin ve apoptotik proteinler olan Bax, Bcl-2 ve Kaspaz 3'ün ekspresyon çalışmaları immunositokimyasal olarak belirlenmiştir. Kokültür sonuçlarımıza göre hasta ve sağlıklı MKH'lerin blastlarla etkileşiminde apoptotik anlamda bir fark olmadığı ancak membranlı ve membransız olarak kokültüre edilen blast hücrelerinin apoptoz oranlarının değiştiği saptandı. MKH'lerde incelenen β-katenin, Bax, Bcl-2 ve Kaspaz 3 ekspresyonunun hasta-sağlıklı gruplarda ve membranlı–membransız gruplarda değiştiği görüldü. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemi, mezenkimal kök hücre, β-katenin
Cyclophosphamide'in kanserojenik etkisinin kalsiyum kanal blokerleri (verapamil) ile kanda ve kemik iliğinde azaltılması
Çalışmamızda antikanser ilaçların en önemlilerinden biri olan Cyclophosphamide'^ neden olduğu hematoksisite ve ürotoksisite üzerine Verapamil'in muhtemel koruyucu etkisi normal sıçanlarda test edilmiştir. Son zamanlarda kalsiyum kanal blokerlerinin bazı antineopalsitk ilaçların toksisitesini azalttığı ve daha yüksek dozlarda kullanılmalarına olanak sağladığı bildirilmiştir. Bu deneysel çalışmanın amacı Cyclophosphamide nedenli hematoksisite ve ürotoksisitenin en aza indirilmesi veya ortadan kaldırılmasıdır. Elde edilen sonuçlar amacımızı destekler nitelikte bulunmuştur. Deney modelimizde 50, 100 ve 150 mg/kg Cyclophosphamide'^ Rattus norvegicus (Albino sıçan) lökosit, trombosit, kemik iliği ve mesanedeki toksisiteleri karşılaştırılmıştır. 50 mg/kg Cyclophosphamide verilen deney grubunda lökosit ve trombosit sayılarında %50, kemik iliği çekirdekli hücre sayısında da %72'ye varan azalmalar kaydedilmiştir. 100 mg/kg Cyclophosphamide verilen deney grubunda bu değerlerin çok düştüğü saptanmıştır. Ancak en yüksek toksisitenin 150 mg/kg Cyclophosphamide verildiğinde ortaya çıktığı gözlenmiştir. Bu deney grubunda lökosit sayısı %85, trombosit sayısı %58, kemik iliği çekirdekli hücre sayısı da %94'lere varan bir azalma göstermiştir. Mesanede de Cyclophosphamide dozunun artışına paralel olarak hemoraji, hiperemi ve proliferatif lezyonlar gibi çeşitli bozulmalar saptanmıştır. 2 mg/kg Verapamil'in bu dozlardaki Cyclophosphamide toksisitesini önemli ölçüde azalttığı görülmüştür. Ancak 1 mg/kg Verapamil'in bu dozlardaki Cyclophosphamide toksisitesini azaltmada etkili olmadığı belirlenmiştir.
Sakroiliak eklem anatomik varyasyonlarının manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
Amaç: Sakroiliak eklemlerin (SİE) anatomik varyasyonlarının Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG)'de sıklığını araştırmak, görünümünü tanımlamak ve sakroileiti taklit edebilecek bulguları ayırt ederek tanısal güçlük oluşturabilecek MRG özelliklerini vurgulamak Gereç ve Yöntem: Ocak 2009- Ocak 2022 tarihleri arasında, hastanemizde sakroiliak ekleme yönelik yapılan ardışık MRG görüntüleri retrospektif olarak incelendi. Sekiz anatomik varyasyon, lumbosakral transizyonel vertebra (LSTV) varlığı ve varyasyonlara eşlik eden ödematöz ve yapısal değişiklikler değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya yaşları 18-79 olan 516'sı kadın (%61,4), 324'ü erkek (%38,6) 840 hasta dahil edildi. Hastaların 334'ünde en az bir anatomik varyasyon izlenmiş olup, 94'ünde LSTV tespit edildi. Varyasyonların görülme sıklığı sırasıyla; 1.Aksesuar SİE (128 hasta, %36,2), 2.İliosakral kompleks (114 hasta, %32,2), 3.Semisirküler defekt (44 hasta, %12,4), 4.Kresentrik defekt (26 hasta, %7,3), 5.Bipartit kompleks (24 hasta, %6,8), 6.Dismorfik değişiklikler (18 hasta, %5,1). İzole sinostoz ve persistan ossifikasyon merkezi varyasyonları izlenmedi. Varyasyonların kadınlarda daha sık izlenmesi ve yaşla birlikte artması istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Aksesuar SİE ve dismorfik değişiklikler kemik iliği ödemi ve yapısal değişikliklerle ilişkiliydi. İliosakral kompleks ve semisirküler defekt varyasyonlarında kemik yüzeyleri boyunca uzanan belirgin vasküler yapılar mevcuttu. LSTV bulunan hastalarda sakroileit saptanmış olup, fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,034). Sonuç: SİE anatomik varyasyonları kadınlarda sık olup yaşla birlikte artmaktadır. Başta aksesuar SİE ve dismorfik değişiklikler olmak üzere varyasyonlar sakroileiti taklit edebilecek bazı ödemli ve yapısal sinyal intensite değişikleri gösterebildiğinden SİE MR görüntüleri değerlendirilirken dikkatli olunmalıdır. Anahtar Kelimeler: Sakroileit, Manyetik rezonans görüntüleme, Sakroiliak eklem varyasyonları, Kemik iliği ödemi
Eritropoetin dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında kemik iliği bulgularının değerlendirilmesi
Giriş: Kronik böbrek hastalığında (KBH), anemi sık karşılaşılan önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. KBH'de aneminin birçok sebebi olsada esas sebep eritropoetinin göreceli eksikliğidir. Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) Clinical Practice Guideline for Anemia in Chronic Kidney Disease 2012 kılavuzunda, yeterli demir depoları olan, renal anemili hastalarda eritropoezi uyarıcı ajanlar (ESA) ile tedavi önerilmekte ve hemoglobin hedefi olarak ise 10-11,5 g/dl hedeflenmektedir. ESA tedavisi alan hastalarda kazanılmış ESA direnci önemli bir problemdir. Bu çalışmada amaç, KDIGO 2012 ilgili kılavuzuna göre, kazanılmış ESA dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında, kemik iliği bulgularının incelenmesidir. Materyal/ metod: Ocak 2012-Mart 2020 tarihleri arasında kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz programında olan 210 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Optimum dozda ESA almakta iken, KDIGO kılavuzuna göre kazanılmış ESA direnci olan hastaların, hasta, hastalık ve kemik iliği örnekleme sonuçları analiz edildi. Kemik iliği biyopsi sonucuna göre hastalar, displazisi olan ve olmayan, hematolojik hastalık tanısı olan ve olmayan olmak üzere alt gruplara ayrıldı ve gruplar arasında sağ kalım analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmada 26 hasta değerlendirildi. Ortanca yaş 60 yıl (25- 90) olan grubun, 17'si (%65.4) erkekti ve hemodiyaliz tedavisi ortanca süresi 27.5 ay (12- 102) olarak saptandı. Hastaların ortanca hemoglobin değeri 9.10 g/dl (6.6- 9.9), ortanca ferritin değeri 1103.5 ng/ml (235- 3633) olarak tespit edildi. Kemik iliği biyopsi bulgularında %26.9'unda kemik iliği demir yükü tespit edilirken, %26.9'unda kemik iliği fibrozis bulgusu tespit edildi. 10 hastada (%38.5) displazi tespit edilirken, bunlardan 5 tanesi hematolojik tanı aldı. Hematolojik tanısı olan hastalar ile olmayanlar arasında sağ kalım analizi yapıldığında, hematolojik patolojisi olan grup aleyhine sağkalım açısından farklılık gözlendi (p = 0.045). Sonuç: Kemik iliği yetmezliği veya benzeri hematolojik hastalıkların erken tanısının konulup sıkı takibinin yapılmasının, hastalık sağ kalımını etkileyebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, ESA direnci, kemik iliği bulguları, anemi
Çocuklarda 1.5 T MRG ile kemik iliği yağ fraksiyonunun belirlenmesi ve yağ fraksiyonunun kemik iliği malignitelerinin ayırt edilmesindeki yeri: Retrospektif bir çalışma
Kemik iliğini noninvaziv değerlendirmede en değerli yöntemlerden biri MRG'dir. Konvansiyonel sekanslar, kalitatif değerlendirmeye olanak sağlasa da özellikle pediatrik hasta popülasyonunda kalitatif değerlendirme, kırmızı kemik iliğinin yaşa göre değişkenliği nedeniyle hayli zor olabilmektedir. MRG - FF ve Dixon yöntemi gibi yeni geliştirilmiş MRG sekansları kemik iliğinin yapısı hakkında kantitatif veriler sunarak kemik iliğini daha doğru değerlendirmeye olanak sağlayabilir. Çalışmamızda pediatrik popülasyonda diffüz kemik iliği infiltrasyonu varlığında konvansiyonel sekans, Dixon yöntemi ve MRG-FF'den elde edilen verilerin tanıya katkısını belirlemek amaçlandı. Bunun için lomber ve pelvik görüntüleme yapılmış 79 çocuk hasta, retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalar kemik iliği bulgularına göre üç gruba ayrıldı. Birinci gruba, kemik iliği malign infiltrasyonu patolojik olarak kanıtlanmış olan 10 hasta, ikinci gruba, MRG tetkikinde kemik iliği anormalliği olmayan 32 hasta, üçüncü gruba ise, kemik iliğinde benign patolojileri olan 6 hasta dahil edildi. Ayrıca kemik iliği patolojisi olmayan 63 hasta yaşlarına göre dört gruba ayrıldı. L4 ve L5 vertebra korpuslarına, bilateral iliak kanatlara ve bilateral femur proksimal metafizlerine T1A, zıt faz/aynı faz ve MRG-FF görüntülerde ROI yerleştirilip ölçüm yapıldı. Malign, benign ve kontrol grubundaki hastalardan yapılan ölçümler (T1 Sİ, SİO ve FF) karşılaştırıldı. Altı bölgeden elde edilmiş T1 Sİ değerleri incelendiğinde; malign ile normal grup arasında, iliak kanatlar hariç, diğer dört lokalizasyonda anlamlı fark bulundu. Benign ile normal grup arasında da, vertebralar hariç, diğer dört lokalizasyonda anlamlı fark bulundu. Hiçbir lokalizasyonda malign grup ile benign grup arasında anlamlı fark saptanmadı. SİO'na bakıldığında, malign ile normal grup arasında tüm bölgelerde anlamlı fark bulundu. Malign ile benign grup karşılaştırıldığında, sadece her iki femur proksimal kesiminden yapılan ölçümlerde anlamlı fark saptandı. Benign ile normal grup arasında ise femur bölgeleri hariç diğer lokalizasyonlarda anlamlı fark bulundu. FF değerlerine bakıldığında hem malign hem de benign grupların normal grup ile arasında, tüm bölgelerde anlamlı fark bulundu. Malign grup ile benign grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Kemik iliği malign infiltrasyonunda her bir bölge için bulunan sınır değerler FF için 8,00-14,00, SİO için 0,76-0,87 arasında değişmekteydi. T1 Sİ için ise her iki iliak kanattan yapılan ölçümlerde anlamlı bir sınır değer belirlenemedi. L4-L5 vertebra ve her iki femur için bulunan sınır değerler ise 88,00-159,00 arasında değişmekteydi. Yaş ile FF değeri değişimini incelemek için, 4 gruptaki hastaların görüntüleri incelendiğinde, hiçbir bölgenin FF değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Sonuç olarak, kemik iliğini diffüz olarak etkileyen benign ve malign patolojilerin normal kemik iliğinden ayırt edilmesinde MRG-FF duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek bir yöntem olarak değerlendirilebilir; fakat, malign tutulumun kemik iliği rekonversiyonunundan ayırt edilmesinde faydalı bulunmamıştır. SİO, çalışmamızda değerlendirilen diğer iki parametreden farklı olarak, sadece proksimal femur metafizlerinde olsa bile, malign tutulum ile kemik iliği rekonversiyonunun ayırt edilmesinde etkili bulunmuştur. Ayrıca, malign ve benign patolojilerin ayırt edilmesinde de faydalıdır. Diffüz kemik iliği anormallikleri genellikle ilk olarak T1A imajlarda farkedilmektedir; ancak bu sekansın duyarlılığı ve özgüllüğü diğer tekniklere kıyasla düşüktür. Bu nedenle MRG-FF veya SİO ile kantitatif değerlendirme daha faydalı yöntemler olabilir. Anahtar Kelimeler: Kemik iliği, Manyetik Rezonanas Görüntüleme, Yağ fraksiyonu
İnsan lenfoid organlarında kollajen, retiküler ve elastik liflerin ışık mikroskopik düzeyde incelenmesi
61 ÖZET Çalışma için İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Patoloji Laboratuvarfnda 1993-1998 yılları arasındaki otopsi ve biyopsi vakalarına ait normal histolojik yapıdaki kemik iliği, lenf düğümü, dalak, tonsilla ve timus doku örnekleri seçildi. Seçilen doku örneklerinden hazırlanan 5 \x kalınlığındaki kesitlere rutin Hemtoksilen-Eosin, Van Gieson'un Pikrik asit- Asit fuksin, Gomori'nin gümüş impregnasyonu, Verhoeff un elastin ve Orsein boyamaları yapıldı. Boyanan prepratlar ışık mikroskopunda incelenip elde edilen bulgular literatür bilgileri eşiğinde değerlendirilerek kemik iliği, lenf düğümü, dalak, tonsilla palatina ve timus dokularında kollajen, retiküler ve elastik fibrillerin normal histolojik kriterleri saptanmaya çalışıldı.
Mezenkimal kök hücre kaynaklı osteoblastların spongioz allogreftle inkübasyonunun osteojenik aktiviteye etkisi
Amaç: Allogreftler ve mezenkimal kök hücreleri temel alan hücre kaynaklı tedaviler Ortopedi ve Travmatoloji'de sık olarak kullanılmaktadır. Mezenkimal kök hücrelerin genel ortopedik uygulamalarda kullanılmasına ek olarak, kemik greftleme gereksinimi olan hastalarda, mezenkimal kök hücre ve greftleme kombinasyonları da giderek artan sıklıkla uygulanan işlemlerdir. Ancak bu kombine uygulamalarda mezenkimal kök hücre davranışları ile ilgili bilgi birikimi hala kısıtlıdır. Bu çalışmada, kemik iliği ve yağ dokusu kaynaklı mezenkimal kök hücreleri, osteoblastik aktivite açısından birbirleriyle karşılaştırmayı ve bunların taze allogreftlerle inkübasyonu sonrası osteoblastik aktivitelerindeki değişiklikleri bulmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücreler 23 yaşında femur psödoartroz cerrahisi geçiren hastanın iliak kanat aspirasyon materyalinden, adipoz doku kaynaklı mezenkimal kök hücreler 32 yaşında abdominal liposuction cerrahisi geçiren hastanın aspirasyon materyalinden izole edildi. Hücreler izolasyon sonrası ilk 10 gün büyütme besiyerinde çoğaltıldı. Daha sonra kaynağına göre her bir grup kendi içinde 2 gruba ayrıldı. Bir grup sadece osteojenik besiyerinde, diğer grup kemik grefti eklenmiş osteojenik besiyerinde 21 gün inkübe edildi. Elde edilen dört kültür grubunun; 1,7,14,21. günlerde MTS kullanılarak hücre proliferasyonları, 7,14 ve 21. günlerde alkalen fosfataz düzeyleri ölçülerek osteojenik potansiyelleri, 14 ve 21. günlerde uygulanan Von Kossa ve Alizarin Red boyamalarıyla mineralizasyon açısından değerlendirildi.Sonuç: Kemik grefti eklenmeyen kemik iliği ve adipoz kaynaklı mezenkimal kök hücreleri, proliferasyon düzeyi açısından her bir grubun kendi içinde gün bazında hücre proliferasyon değişiminde istatistiksel anlamlılık bulunmadı ancak iki grubun karşılaştırılmasında 7 ve 21. günlerde hücre proliferasyonunda kemik iliği kaynaklı hücreler lehine istatistiksel anlamlı sonuç bulundu (p<0.05). Bu sonuç kemik iliği kökenli mezenkimal kök hücreler doğal gelişim çizgisi kemik olduğu için, daha iyi osteoblastik proliferasyon gösterebileceklerini düşündürmüştür. İki grup arasında alkalen fostaz aktivitesinde 7,14,21. günlerde istatistiksel fark görülmemiştir. Von Kossa ve Alizarin Red boyamalarında her ne kadar kantitatif bir ölçüm yapılmamış olsa da mikroskop ile incelemede belirgin fark saptanmamıştır. Kemik iliği ve adipoz doku kaynaklı kök hücrelerin kemik grefti eklenmeyen ve eklenen grupları karşılaştırıldığında, greft eklenmeyen grupta özelleşmenin görüldüğü 14. gün dışında 21 gün boyunca hücre sayılarında artış görülmüştür, greft eklenen grupta hücre sayısı iki kaynak grubunda da 14. günden sonra azalmıştır. Bu azalma 21. günde istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Alkalen fosfataz düzeyleri arasında greft eklenen ve eklenmeyen gruplarda 7,14,21. günlerde istatistiksel fark bulunmamıştır. Von Kossa ve Alizarin Red boyamalarında greft eklenen gruplarda mineralizasyonda belirgin azalma tespit edilmiştir.Çıkarımlar: Taze spongioz allogreftler kemik iliği ve adipoz doku kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin osteojenik aktivitesini inhibe etmektedir.İleri Perspektifler: Mezenkimal kök hücrelerin özelleşmesinin geç döneminde MTS analizi ile görülen hücre sayısındaki azalma, ayrı bir çalışmada hücre DNA analizi veya protein analiziyle de tekrarlanarak daha güvenilir sonuçlara ulaşılabilir. Von Kossa ve Alizarin Red boyamalarında greft eklenen mezenkimal kök hücre gruplarında görülen mineralizasyondaki azalma mineralizasyonun kantitatif olarak gösterilebileceği kalsiyum ölçümü ile desteklenebilir. Ayrıca özelleşmenin geç dönemindeki bu inhibisyon osteojenik aktivitenin geç dönem belirteçleri olan Osteonektin, Osteopontin, Osteokalsin gibi geç dönem belirteçlerinin ölçümüyle desteklenebilir. Tüm bunlara ek olarak bu inhibisyonda rol oynayabilecek Sclerostin ve DKK1 gibi muhtemel moleküller ve bu moleküllerin etkin olduğu yolaklar ayrı bir çalışmayla araştırılabilir.
Allojenik kemik iliği nakli yapılan hematolojik maligniteli hastalarda, nakil sonrası erken dönemde gelişen febril nötropeni ataklarının klinik ve mikrobiyolojik olarak retrospektif değerlendirilmesi
Hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası enfeksiyonlar morbidite ve mortalite için büyük bir risk faktörü olup, erken evrelerde yaygın bir komplikasyondur. Çalışmamız, allojeneik HKHN sonrası erken dönemde gelişen febril nötropeni ataklarının klinik ve mikrobiyolojik olarak incelenmesi, enfeksiyonların epidemiyolojik özelliklerinin ve risk faktörlerinin araştırılması, böylece enfeksiyon bulguları ortaya çıkmadan önce olabildiğince erken tanı ve tedaviye yön vermek için temel sağlamayı amaçlamaktadır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Kök Hücre Nakli Ünitesinde 2011 Haziran-2021 Mart tarihleri arasında allojeneik HKHN yapılan 133 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların 115'inde (%86,5) febril nötropeni (FEN) izlendi. FEN gelişme riski cinsiyet, yaş ve komorbid hastalık durumuna göre farklılık göstermezken, primer hastalık tanısına göre farklılık göstermekteydi (p=0,040). Özellikle ALL tanılı hastalarda aplastik anemi hastalarına göre daha yüksek oranda FEN gelişimi gözlendi. Bununla birlikte grade III-IV mukoziti olanlarda, akut GVHD gelişimi ve buna bağlı steroid kullanılan hastalarda FEN gelişim oranları anlamlı olarak yüksekti. FEN ataklarının %33'ü MTİ (mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış enfeksiyon), %46,2'si KTİ (klinik olarak kanıtlanmış enfeksiyon) ve %20,8'i FUO (nedeni bilinmeyen ateş) kategorisinde değerlendirildi. Hastaların nakil değişkenleri ile kültürlerinde üreme ilişkisi incelendiğinde, kadınlarda periferik kan kültüründe gram negatif bakteri üreme oranının erkeklere göre daha yüksek olduğu görüldü. Bununla birlikte hipertansiyon öyküsü bulunan hastalarda kan ve katater kültürlerinde gram negatif bakteri üreme oranı daha yüksekti. Periferden ve kataterden alınan kan kültürlerinde üreme görülme oranı sırasıyla %23,4 ve %16,5 olup yine sırasıyla %59,4-%70 gram pozitif (GP), %40,5-%30 gram negatif (GN) üreme saptandı. En sık GP bakteriyel etken Koagulaz negatif staphyolococcus (KNS) üremesi olup sırasıyla %59,4 ve %66,6 oranında görüldü. GN etkenlerden ise en sık Escherichia coli (E.coli) olup sırasıyla %73,3 ve %66,6 oranında görüldü. İdrar kültürlerinin %8,6'sında üreme tespit edildi ve tümü gram negatif bakteri ve en sık E.coli üremesi saptandı. Bilinenin aksine uzamış nötropeninin (≥21 gün) ve nötropeni derinliğinin FEN gelişimi ve kültür üremesi ile ilişkisi gösterilemedi. Sonuç olarak FEN ataklarında hasta yönetiminin, mortalite ve morbiditeye kritik etkilerinden dolayı, hasta özelliklerinin ve risk faktörlerin iyi bilinmesi, merkezlerin kendi mikroorganizma profilini yakından takip etmesi ve tedavi protokolü oluşturması büyük öneme sahiptir.