Kemik iliği
Bu konu başlığı altında 54 tez
Eritropoetin dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında kemik iliği bulgularının değerlendirilmesi
Giriş: Kronik böbrek hastalığında (KBH), anemi sık karşılaşılan önemli bir mortalite ve morbidite sebebidir. KBH'de aneminin birçok sebebi olsada esas sebep eritropoetinin göreceli eksikliğidir. Kidney Disease Improving Global Outcomes (KDIGO) Clinical Practice Guideline for Anemia in Chronic Kidney Disease 2012 kılavuzunda, yeterli demir depoları olan, renal anemili hastalarda eritropoezi uyarıcı ajanlar (ESA) ile tedavi önerilmekte ve hemoglobin hedefi olarak ise 10-11,5 g/dl hedeflenmektedir. ESA tedavisi alan hastalarda kazanılmış ESA direnci önemli bir problemdir. Bu çalışmada amaç, KDIGO 2012 ilgili kılavuzuna göre, kazanılmış ESA dirençli anemisi olan hemodiyaliz hastalarında, kemik iliği bulgularının incelenmesidir. Materyal/ metod: Ocak 2012-Mart 2020 tarihleri arasında kronik böbrek yetmezliği nedeniyle hemodiyaliz programında olan 210 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Optimum dozda ESA almakta iken, KDIGO kılavuzuna göre kazanılmış ESA direnci olan hastaların, hasta, hastalık ve kemik iliği örnekleme sonuçları analiz edildi. Kemik iliği biyopsi sonucuna göre hastalar, displazisi olan ve olmayan, hematolojik hastalık tanısı olan ve olmayan olmak üzere alt gruplara ayrıldı ve gruplar arasında sağ kalım analizi yapıldı. Bulgular: Çalışmada 26 hasta değerlendirildi. Ortanca yaş 60 yıl (25- 90) olan grubun, 17'si (%65.4) erkekti ve hemodiyaliz tedavisi ortanca süresi 27.5 ay (12- 102) olarak saptandı. Hastaların ortanca hemoglobin değeri 9.10 g/dl (6.6- 9.9), ortanca ferritin değeri 1103.5 ng/ml (235- 3633) olarak tespit edildi. Kemik iliği biyopsi bulgularında %26.9'unda kemik iliği demir yükü tespit edilirken, %26.9'unda kemik iliği fibrozis bulgusu tespit edildi. 10 hastada (%38.5) displazi tespit edilirken, bunlardan 5 tanesi hematolojik tanı aldı. Hematolojik tanısı olan hastalar ile olmayanlar arasında sağ kalım analizi yapıldığında, hematolojik patolojisi olan grup aleyhine sağkalım açısından farklılık gözlendi (p = 0.045). Sonuç: Kemik iliği yetmezliği veya benzeri hematolojik hastalıkların erken tanısının konulup sıkı takibinin yapılmasının, hastalık sağ kalımını etkileyebileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Hemodiyaliz, ESA direnci, kemik iliği bulguları, anemi
Allojenik kemik iliği nakli yapılan hematolojik maligniteli hastalarda, nakil sonrası erken dönemde gelişen febril nötropeni ataklarının klinik ve mikrobiyolojik olarak retrospektif değerlendirilmesi
Hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası enfeksiyonlar morbidite ve mortalite için büyük bir risk faktörü olup, erken evrelerde yaygın bir komplikasyondur. Çalışmamız, allojeneik HKHN sonrası erken dönemde gelişen febril nötropeni ataklarının klinik ve mikrobiyolojik olarak incelenmesi, enfeksiyonların epidemiyolojik özelliklerinin ve risk faktörlerinin araştırılması, böylece enfeksiyon bulguları ortaya çıkmadan önce olabildiğince erken tanı ve tedaviye yön vermek için temel sağlamayı amaçlamaktadır. Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Kök Hücre Nakli Ünitesinde 2011 Haziran-2021 Mart tarihleri arasında allojeneik HKHN yapılan 133 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların 115'inde (%86,5) febril nötropeni (FEN) izlendi. FEN gelişme riski cinsiyet, yaş ve komorbid hastalık durumuna göre farklılık göstermezken, primer hastalık tanısına göre farklılık göstermekteydi (p=0,040). Özellikle ALL tanılı hastalarda aplastik anemi hastalarına göre daha yüksek oranda FEN gelişimi gözlendi. Bununla birlikte grade III-IV mukoziti olanlarda, akut GVHD gelişimi ve buna bağlı steroid kullanılan hastalarda FEN gelişim oranları anlamlı olarak yüksekti. FEN ataklarının %33'ü MTİ (mikrobiyolojik olarak kanıtlanmış enfeksiyon), %46,2'si KTİ (klinik olarak kanıtlanmış enfeksiyon) ve %20,8'i FUO (nedeni bilinmeyen ateş) kategorisinde değerlendirildi. Hastaların nakil değişkenleri ile kültürlerinde üreme ilişkisi incelendiğinde, kadınlarda periferik kan kültüründe gram negatif bakteri üreme oranının erkeklere göre daha yüksek olduğu görüldü. Bununla birlikte hipertansiyon öyküsü bulunan hastalarda kan ve katater kültürlerinde gram negatif bakteri üreme oranı daha yüksekti. Periferden ve kataterden alınan kan kültürlerinde üreme görülme oranı sırasıyla %23,4 ve %16,5 olup yine sırasıyla %59,4-%70 gram pozitif (GP), %40,5-%30 gram negatif (GN) üreme saptandı. En sık GP bakteriyel etken Koagulaz negatif staphyolococcus (KNS) üremesi olup sırasıyla %59,4 ve %66,6 oranında görüldü. GN etkenlerden ise en sık Escherichia coli (E.coli) olup sırasıyla %73,3 ve %66,6 oranında görüldü. İdrar kültürlerinin %8,6'sında üreme tespit edildi ve tümü gram negatif bakteri ve en sık E.coli üremesi saptandı. Bilinenin aksine uzamış nötropeninin (≥21 gün) ve nötropeni derinliğinin FEN gelişimi ve kültür üremesi ile ilişkisi gösterilemedi. Sonuç olarak FEN ataklarında hasta yönetiminin, mortalite ve morbiditeye kritik etkilerinden dolayı, hasta özelliklerinin ve risk faktörlerin iyi bilinmesi, merkezlerin kendi mikroorganizma profilini yakından takip etmesi ve tedavi protokolü oluşturması büyük öneme sahiptir.
Volümetrik ark tedavisi (VMAT) kullanarak tüm vücut ışınlaması ve tüm kemik iliği ışınlamasının dozimetrik karşılaştırılması
Tüm vücut ışınlaması (TVI), lösemi, lenfoma, otoimmün hastalıkları ve multipl miyelom hastalarını tedavi etmek için, kemik iliği transplantasyonunun bir parçası olan özel bir radyoterapi tekniğidir. Nakilden sonra hastanın bağışıklık sistemini baskılamak, donör kemik iliğinin reddedilmesini önlemek ve sağlıklı hücrelerin bölünmesine uygun ortam hazırlanması için kullanılmaktadır. Bu çalışmasının amacı, volümetrik ark tedavisi (VMAT) kullanarak, tüm vücut ışınlaması (TVI) ve tüm kemik iliği ışınlaması (TKI) doz dağılımını araştırmaktır. Bunun için insan doku eşdeğerine benzer malzemelerden yapılmış rando fantomu kullanılmıştır. Rando fantomun BT görüntüleri 2 mm kesitler halinde çekilmiş ve BT görüntüleri, Monte Carlo doz hesaplama algoritması kullanılarak konturlama ve tedavi planlama için, Monaco sürüm 5.1'e aktarılmıştır. TVI için, akciğer ve lensleri koruyarak tedavi planı hazırlanırken TKI için, beyin, gözler, ağız boşluğu, akciğerler, kalp, böbrekler, karaciğer, dalak, mide, mesane, rektum ve bağırsaklar korunarak plan hazırlanmış ve hazırlanan planlar dozimetrik olarak karşılaştırılmıştır. VMAT-TVI ve VMAT-TKI planları için tedavi öncesi kalite kontrolü, Octavius 4D fantom kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Planlanan ve verilen doz arasındaki doz doğruluğu, her 3 düzlemde de 3 mm ve %3 kriterleri ile gama indeksi analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. İzomerkezlerin birleşimleri arasındaki doz hesaplaması ve dağılımı doğrulanmıştır. Çalışmada, her iki plan için tedavi öncesi ölçüm sonuçları ve tedavi planlama sisteminde elde edilen sonuçlar, TKI TVI'si ile karşılaştırıldığında, risk altındaki organ (RAO) dozlarında belirgin azalma olduğu gözlemlenmiştir. Özellikle sağ ile sol akciğer dozları sırasıyla yaklaşık olarak %20 ve %28 oranında azalmıştır. TVI'da ise Akciğer toksisitesi ana sınırlayıcı faktör olduğundan, bu azalmanın yaşam kalitesini daha da iyileştirebileceği ve klinik gereklilik olduğunda daha yüksek dozlara izin verebileceği görüşüne varılmıştır. İki tekniğin karşılaştırılması sonucunda %3-3 mm analiz için ortalama PTV γ indeksi %1'den az olduğu gözlenmiş, planlanan ve uygulanan dozlar arasında oldukça hassas doz dağılımları gözlenmiştir. Kritik organları korumada, TKI'nin üstünlüğü gözlemlenmiştir.
Allojeneik kemik iliği nakli yapılan hematolojik maligniteli hastalarda nakil sonrası erken dönemde siklosporin düzeyleri ile akut graft versus host hastalığı ilişkisinin retrospektif değerlendirilmesi
Akut graft versus host hastalığı (aGVHH); AHKHT'nin en önemli ölümcül komplikasyonudur. Siklosporinin (CsA) metotreksat (MTX) ile kombinasyonu GVHH profilaksisinde standart rejim olarak sıklıkla kullanılan bir immünsupresif rejimdir. Önceki çalışmalar düşük kan CsA düzeylerinin aGVHH ie ilişkili olduğunu göstermektedir. Çalışmamız, kan CsA düzeylerinin ilk 100 gün içindeki 4 ayrı zaman aralığında (0-14 gün, 1. ay, 1-2. ay, 2-3. ay) aGVHH gelişimini önlemeyi öngörecek kan CsA düzeyini belirlemeyi amaçlamıştır. Merkezimizde Haziran 2011 – Mart 2021 tarihleri arasında AHKHT yapılan 120 akut lösemili hasta (% 64 AML, %36 ALL) retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların tümünde GVHH profilaksisi CsA+MTX kombinasyonu şeklinde başlanmıştı. AHKHT uygulanan 120 hastadan 34'ünde (%28) aGVHH gelişmiştir. Ortanca aGVHH gelişme günü 48. gündü. aGVHH gelişen hastaların 13'ü (%38) ileri evre (grade III-IV) aGVHH'ye sahipti. aGVHH gelişimi; 0-14. günde kan CsA seviyesi 100-200 µg/L aralığında olan hastalarda, diğer zamanlar aralıklarında ise 200-300 µg/L aralığında olan hastalarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Kan CsA düzeyinin 1-2. ayda ≤274 µg/L olmasının aGVHH gelişimini p=0,002 anlamlılık değerinde %77,3 sensitivite, %63 spesifite ile öngördüğü belirlenmiştir. aGVHH dereceleri ile kan CsA düzeyleri arasında ilişki bulunmamıştır (p>0,05). aGVHH gelişen hastalarda 2-3. ayda artan kan CsA düzeyleriyle hipomagnezemi arasında (r=0,650 korelasyon katsayısı ve p=0,009) pozitif korelasyon görülmüştür. CsA'dan başka profilaksi rejimine geçişe en sık neden olan yan etki %53 oranında akut renal hasardır. Kan CsA düzeyleri ile CsA toksisiteleri ve toksisite gradeleri arasında bir ilişki bulunmamıştır. iv Literatürde aGVHH gelişimini engelleyebilecek fikir birliğine varılmış kan CsA düzeyi cut-off değeri henüz belirlenmemiştir. Çalışmamız tek merkez deneyimi olması ve aGVHH gelişimini öngörecek kan CsA değerini saptayabilmesi yönüyle literatüre katkı sağlamaktadır.
Kronik lenfositik lösemi tanılı hastaların retiküler lif derecesi ile laboratuar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri ile ilişkisi
Kronik lenfositik lösemi (KLL) kanda lenfosit sayısının artması ile karakterize yetişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. Hastalığın evreleme sistemlerinde lenfosit yüksekliği, hemoglobin ve trombosit düşüklüğü ile splenomegali varlığı kullanılan parametrelerdir. Çalışmamızda KLL tanılı hastaların kemik iliği biyopsilerinde bakılan retiküler lif (RL) derecesi ile laboratuvar, prognostik faktörler ve evreleme sistemleri arasındaki ilişkisi incelendi. RL derecesinin KLL hastaları için prognostik önemi araştırıldı. Ocak 2012-Aralık 2021 tarihleri arasında merkezimizdeki KLL tanılı 225 hasta retrospektif olarak tarandı. RL derecesi ile laboratuar parametreleri karşılaştırıldığında lökosit ve lenfosit sayısı arasında pozitif anlamlı korelasyon izlendi (p<0,05). RL derecesi arttıkça trombosit sayısı anlamlı şekilde düşük izlendi (p<0,05). RL0 ve RL 1 sınıflarında CD 79-B negatiflik oranı daha fazla saptandı (p<0,05). RL sınıfları ile splenomegali varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmiş olup RL 2 ve RL 3 sınıflarında splenomegali oranı daha fazla bulundu (p<0,05). Hastaların RL derecesinin artması ile genel sağkalım süreleri arasında anlamlı negatif korelasyon izlendi (p<0,05). Sonuç olarak KLL hastalarında tanıdan sonra RL derecesinin belirlenmesinin hastaların prognozunu değerlendirmede; evreleme, flow-sitometri, hemogram parametrelerine ek olarak kullanılabileceği gösterildi. Ayrıca, çalışma bulgularımıza göre KLL hastalarında tanı konulduğunda RL derecesinin belirlenmesi rutin olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik lenfositik lösemi, retiküler lif, kemik iliği biyopsisi, prognoz
Meme kanserli hastalarda kemik iliği mikrometastazlarının flovsitometri yöntemiyle belirlenmesi ve diğer prognostik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Meme kanserli hastalarda gizli metastatik hücrelerin araştırılması oldukça önemlidir, çünkü tümör hücrelerinin erken yayılımı uzak organlarda relapsın ve kanserden ölümün önemli nedenlerinden biridir. Meme kanserinde kemik iliği mikrometastazlarının immünositokimyasal yöntemle bulunmasının, prognostik bir marker olduğu rapor edilmiştir. Bu çalışmanın amacı, kemik iliğindeki mikroskobik depozitlerin belirlenmesi ve sayılması için, objektif bir metot olarak flovsitometrinin potansiyel avantajlarını değerlendirmek ve meme kanserli hastalarda mikrometastazların prevalansı ve niceliğini belirlemektir. Bu çalışmada meme kanserli hastalarda kemik iliğindeki mikrometastazlar ile prognostik parametreler (yaş, menopozal durum, tümör büyüklüğü ve lenf nodu tutulumu) ve immünohistokimyasal belirleyiciler ve intraduktal komponent (DCİS) arasındaki ilişki araştırıldıGereç ve Yöntem: Evre I-IV meme kanserli 52 ve epitelyal kanseri olmayan 16 hastadan üst iliak çıkıntıdan kemik iliği aspirasyonu yapıldı. Tüm hastalarda akciğer grafisi, karın ultrasonografisi ve tüm vücut kemik taraması ile uzak organ metastaz varlığı araştırıldı. Epitelyal hücreler, anti-sitokeratin monoklonal antikor ve hem propidyum iyodit hem de CD45 ile çift boyanarak bulundu. Hücreler (105 hücre) flovsitometri ile analiz edildiBulgular: Onaltı kontrol hastasının ikisinde (yüzde 12,5), 52 meme kanserli hastanın 11'inde (yüzde 21) kemik iliğinde sitokeratin-18 pozitif hücreler bulundu. Kemik iliğinde gizli metastatik hücrelerin varlığı lenf nodu metastazı varlığı veya yokluğu, tümör boyutu, evre, menopozal durum, hormon reseptör durumu, histolojik grade, c-erb-B2 ekspresyonu, tümör alt-tipi, lenfovasküler invazyon, DCİS komponenti ve cinsiyet ile ilgisizdi. Hastaların yaş ortalaması 49,1 (en az 27, en çok 82) idi. Kırk-dört hastada histolojik olarak tanı konmuş invaziv duktal karsinom mevcuttu. Yirmi-sekiz hasta premenopozal ve 22 hasta postmenopozal idi. Yirmi-bir hastada tümör çapı 2 cm.den küçük iken, 24 hastada 2-5 cm aralığında ve 6 hastada da 5 cm.den büyüktü. Yirmi-iki hastada koltuk altında lenf nodu metastazı saptanmazken, 9 hastada 1-4 arası, 12 hastada 4-9 arası ve 11 hastada 9'un üzerinde lenf nodu metastazı saptandı. ER 40 hastada ve PR 35 hastada pozitifti. C-erb-B2 ekspresyonu 38 hastada pozitifti. Dört hastada grade 1, 22 hastada grade 2 ve geri kalan 26 hastada da grade 3 tümör saptandı. DCİS 25 hastada bulundu. Pozitif CK-4 ekspresyonu bir hastada, EpCAM ekspresyonu 3 hastada görüldü. Kemik iliği mikrometastazları ile yaş, kemik, kemik iliği, akciğer ve karaciğer metastazları arasında anlamlı ilişki vardıSonuç: Sonuç olarak meme kanserli hastalarda kemik iliği mikrometastazları yaş ve kemik, kemik iliği, akciğer ve karaciğer metastazları ile ilişkilidir.
Kemik iliği transplantasyonu yapılan hastalarda kardiyak ve enfeksiyöz parametrelerin değerlendirilmesi
Hematopoietik kök hücre transplantasyonu (HKHT) progenitör kök hücrelerin hastaya verilmesi işlemidir. Malign ya da non malign birçok hastalığın tedavisinde yeri bulunmaktadır. HKHT planlanan hastalara öncesinde mobilizasyon rejimleri uygulanır. Bu rejimler myeloablatif, non-myeloablatif ve azaltılmış doz rejimler olmak üzere üçe ayrılır. HKHT sonrası birçok komplikasyon gelişebilmektedir. Kardiyak komplikasyonlar akut, subakut, kronik dönemlerde en önemli komplikasyondur. Kalp yetmezliği (KY) bu önemli komplikasyonlardandır. Mobilizasyon rejimleri ve öncesinde kullanılan sitoredüktif tedaviler artan kümülatif dozlarda ciddi kardiyovasküler yan etkilere sebep olabilmektedir. Antrasiklin grubu kemoterapötik ilaçların kardiyak komplikasyonları şiddetlidir. Çalışmamızda 428 HKHT yapılan hasta allojenik HKHT ve otolog HKHT gruplarında incelendi. Pre transplant EF değerleri her 2 grupta medyan % 60 idi. Post transplant EF değerleri %10 üzerinde artış gösteren allojenik HKHT kolunda 2 (%4,4) ve otolog HKHT kolunda 2 (%3,3) hasta mevcuttu. Pulmoner arter basıncı (PAB) artışı da HKHT sonrası gelişebilen diğer önemli bir durumdur. Çalışmamızda ekokardiyografi ile PAB>25 mmHg ölçülen hastalarda bu durumun sağkalıma etkisi incelendi, HKHT yapılan hastalarda 5 yıllık sağkalımın azalması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi (p<0,05).
Kemik iliği nakli yapılan hastalarda sitomegalovirus (CMV) enfeksiyonu, reaktivasyonu ve tedavi protokolleri ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası CMV enfeksiyonunun kilinik özelliklerini, HKHN üzerine olan etkilerini ve tedavi protokollerinin etkinliğini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kemik İliği Nakli Merkezinde 2009-2016 yılları arasında HKHN uygulanan 447 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların 166' sı allogeneik HKHN, 281' i otolog HKHN hastasıydı. CMV viremisi polimeraz-zincir-reaksiyonu (PCR) yöntemiyle, ilk 24 ay rutin olarak haftada iki gün ve klinik şüphe halinde bakıldı. Bulgular: CMV PCR 90 allogeneik HKHN (%54) ve 41 otolog HKHN (%14) hastasında pozitifti. CMV PCR değeri 150-1000 kopya/ml olan non-myeloablatif (NMA) HKHN uygulanan hasta grubunda myeloablatif (MA) HKHN uygulanan hasta grubuna göre istatiksel olarak anlamlı yükseklik saptandı (p=0.002). Allogeneik HKHN hastalarının 30' unda Graft-versus-host hastalığı izlendi. 30 GVHH hastasının 29' unda CMV viremisi saptanırken 1 hastada viremi saptanmadı. GVHH ile CMV viremisi arasında istatistiksel açıdan anlamlı ilişki vardı (p=0.001). Allogeneik HKHN hastalarında nakil sonrası ilk 100 ve 365 günlük mortalite oranları CMV viremisi olmayan grupta daha yüksekti (p= 0.022 and p = 0.024). 5 yıllık toplam sağkalım oranları, viremi olan grupta %61 viremi olmayan grupta %62 oranında saptandı ve iki grup arasında sağ kalım oranları arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05). Valgansiklovir tedavisi alan hastalarda CMV enfeksiyonu gelişmedi ve ilacı kesmeyi gerektirecek sitopeni gibi yan etkiler gözlenmedi. Sonuç: GVHH ile CMV viremisi arasında ilişki saptandı. CMV viremisi olan ve olmayan HKHN hastalarında 5 yıllık toplam sağ kalım süreleri benzerdi. CMV viremisinin valgansiklovir ile pre emptif tedavisi güvenli ve etkindir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik Kök Hücre Nakli, CMV, GVHH, valgansiklovir
Kemik iliği kaynaklı kök hücre kullanımının onlay augmentasyonda etkinliği ve otojen greftleme ile karşılaştırılması
Dişsiz alveoler kretlerin dental implantlar ile protetik rehabilitasyonu diş hekimliğinde rutin bir tedavi seçeneği haline gelmiştir. Kemik augmentasyon işlemleri atrofik kretlerde dental implant yerleştirilmesi için sıklıkla gereklidir. Literatürde çeşitli augmentasyon işlemleri ve materyaller tanımlanmıştır. Kök/stromal hücrelerin diğer materyaller ile birlikte kullanımı umut verici sonuçlar göstermiştir. Bu çalışmanın amacı kemik iliği kaynaklı kök hücrelerin (KİKKH) kemik dokusunun onlay augmentasyonunda kullanılmasının sonuçlarını değerlendirmektir. Çalışmada 20 adet tavşan kullanıldı. Her bir tavşanın kraniyum bölgesi paslanmaz çelik yarım küreler kullanılarak aynı teknik uygulanarak fakat 3 farklı materyal ile augmente edildi. Materyaller 1) kemik iliği kaynaklı kök hücre emdirilmiş beta-trikalsiyum fosfat- kollajen bağlı iskele 2) tek başına aynı iskele 3) otojen kemik bloğudur. Kök hücrelerin ayrıştırılması 'Fikoll' yöntemi kullanılarak gerçekleştirildi. Kök hücrelerin varlığı tam kan sayım cihazı ve immünohistokimyasal yöntemler kullanılarak teyit edildi. Tüm hayvanlar augmentasyondan 12 hafta sonra sakrifiye edildi. Yeni oluşan kemik histomorfometrik, histolojik ve radyografik analizler kullanılarak değerlendirildi. Bu çalışmanın sonuçları KİKKH emdirilmiş iskelenin, kemik augmentasyonunda altın standart kabul edilen otojen kemik bloğu ile aynı kemik yenilenmesi kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir. KİKKH uygulamaları, yeni kemik dokusu oluşumunu başarılı bir şekilde indüklemekte ve defekte göre üretilecek yönlendirilmiş doku rejenerasyonu kafesleri ile gereksinim duyulan hacim ve şekilde yeni kemik dokusu elde edilebilmesi mümkün olabilmektedir.
Kemik iliği transplantasyonu yapılan hastalarda herpes virüslerin moleküler yöntemlerle araştırılması
Herpesvirüsler primer enfeksiyondan sonra latent olarak ömür boyu kaldığından, kemik iliği transplantasyonu (KİT) nedeniyle alınan immünsupresif ilaçlar bu virüslerin reaktive olmasına olanak sağlamaktadır. Bu nedenle KİT hastalarında Herpesvirüslerin araştırılması hayati öneme sahiptir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Hematoloji kliniğinde, kemik iliği transplantasyonu yapılan hastalarda Tip 1-7 Herpesvirüslerin moleküler yöntemlerden biri olan Multipleks Real Time PCR ile araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, Ocak 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji kliniğine, kemik iliği nakli için gelen 60 hasta dahil edilmiştir. Her hastadan KİT öncesi ve KİT sonrası olmak üzere iki kez kan alınarak çalışılmıştır. Otolog transplantasyonlarda KİT sonrası 60. günde, Allojenik transplantasyonlarda ise 90. günde kan alınmıştır. Herpesvirüslerin tiplendirilmesi için, Multipleks Real Time PCR [EZ1/FTD Neuro9 (Fast Track Diagnostics, Luxembourg)] kiti kullanılmıştır. Çalışmada, nakil öncesinde 18 (%30), nakil sonrasında 10 (%16.7) hastada Herpesvirüs tespit edilmiştir. Nakil önceside hastaların; 11'inde (%18.3) CMV, ikisinde (%3.3) HHV-6, üçünde (%5) HHV-6 ve CMV, ikisinde (%3.3) EBV ve CMV saptanmıştır. Nakil sonrası hastaların; dördünde (%6.6) CMV, birinde (%1.6) HHV-6, birinde EBV (%1.6), birinde (%1.6) HHV-6 ve CMV, ikisinde (%3.3) EBV ve CMV, birinde (%1.6) EBV ve HHV-6 saptanmıştır. Nakil öncesi ve sonrasında 36 (%60) hasta negatif, dört (%6.66) hasta pozitif saptanmıştır. Nakil öncesinde negatif bulunan altı (%10) hasta nakil sonrasında pozitif saptanırken, 14 (%23.33) hasta nakil öncesinde pozitifken nakil sonrasında negatif bulunmuştur. Sonuç olarak, KİT sonrasında Herpesvirüslerin reaktivasyonu veya bulaşı, immünsupresyon nedeniyle önemli sonuçlar doğurabileceğinden takip edilmesi uygun bulunmaktadır.
Kemik iliği transplantasyonu yapılan çocuk hastalarda bk virus enfeksiyonları
BK virus (BKV) ile ilişkili hemorajik sistit, hematopoetik kök hücre transplantasyonu (HKHT) yapılan hastalarda yaygın görülen bir komplikasyondur. Bu çalışmanın amacı HKHT yapılan çocuk hastalarda BKV enfeksiyonu insidansının araştırılmasıdır. Çalışmaya Kasım 2015 ile Kasım 2016 arasında izlenen yaşları 16 ay ile 16 yaş arasında değişen toplam 51 hasta dahil edilmiştir. Hastalar BKV DNA'nın idrar ve kanda tespiti için kantitatif real-time PCR (Anaolia Geneworks, Türkiye) testiyle moniterize edilmiştir. Hastaların 46'sına allojenik ve 5'ine otolog HKHT yapılmıştır. Allojenik nakil yapılan 46 hastanın 26'sında (% 56.5) ve otolog nakil yapılan 5 hastanın 1'inde (% 20) olmak üzere toplam 27 (% 52.9) hastanın idrar ve/veya kanında BKV DNA pozitifliği saptanmıştır. Allojenik HSCT yapılan hastaların % 26'sında (12/46) preemptif tedavi için gereken idrarda BKV viral yük düzeyi >107 kopya/ml'nin üstünde tespit edilmiştir. Preemptif tedavi uygulanan 12 hastanın 9'unda (% 75) hemorajik sistit gelişmesi önlenirken 3'ünde (% 25) hemorajik sistit gelişmiş ve tedaviyle iyileşmiştir. Hemorajik sistit gelişmesinden önceki iki hafta içinde BKV viruri >109 kopya/ml üstünde bulunmuş olup hemorajik sistitin prediktif tanısı için prognostik bir gösterge olarak kabul edilmiştir. BKV viremisi ise sadece 1 hastada sistit gelişmesinden önceki iki hafta içinde >104 kopya/ml üstünde tespit edilmiştir. Sonuç olarak HKHT hastalarının BKV enfeksiyonu, özellikle BKV viruri yönünden izlenmesi yüksek risk altındaki hastalarda hemarojik sistitin prediktif tanısı için önerilir.
Pediatrik kemik iliği ünitesinde 2010-2021 yılları arasında nakil yapılan, ilk yıl içerisinde karaciğer enzim yüksekliği olan hastaların değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kemik İliği Nakil Ünitesinde 2010-2021 yılları arasında nakil yapılan hastaların sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi, ilk yıl içerisinde karaciğer fonksiyon testlerinin incelenmesi ve etiyolojik nedenlerin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Kemik İliği Nakil Ünitesinde 2010-2021 yılları arasında nakil yapılan hastaların ilk bir yıl içerisinde karaciğer enzim değerleri ve diğer verileri rektrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya toplam 298 hasta alındı. Tanı gruplarına ve nakil tiplerine göre hazırlık rejimi; miyeloablatif veya azaltılmış yoğunluklu rejim olarak belirlendi. Hepatik SOS profilaksisinde ursodeoksikolik asit kullanıldı. Myeloid engrafman zamanı ardışık 3 gün boyunca mutlak nötrofil sayısının > 500/mm³ olduğu ilk gün kabul edildi. Hazırlık rejimi başlangıcından itibaren ilk 15 gün için AST, ALT, LDH veya bilirubin yüksekliği ilaç toksisitesi olarak kabul edildi. GVHD klinik semptomları olan ve/veya biyopsi ile tanı konuldu. Bulgular: Hastaların %63,4'ü kız, %36,6'sı ise erkekti. Hastaların %9,7'si 2 yaşından küçüktü, %25,2'si 2-5 yaş arasındaydı, %36,9'u 5-10 yaş arasındaydı ve %28,2'si 10 yaşından büyüktü. Malignite nedeniyle başvuranların oranı %35,9, hematolojik hastalıklar nedeniyle başvuranların oranı %47 ve immün yetmezlik nedeniyle başvuranların oranı %13,8 olarak saptandı. Hastaların %61,1'inde erken komplikasyonlar, %1'inde geç komplikasyonlar ve %20,6'sında ise hem erken hem geç komplikasyonlar gözlendi. Erken GVHD tutulumu saptanan hastaların oranı %25,8 idi. GVHD'nin en sık gözlenen tutulumları sırasıyla cilt ve bağırsak (%31,6) ve sadece cilt (%22,5) olarak tespit edildi. En yaygın görülen komplikasyonlar ise sırasıyla %16,6 ile hemorajik sistit, %13,8 ile renal komplikasyonlar ve %10,4 ile santral sinir sistemi komplikasyonları olarak belirlendi. Hematopoetik kök hücre nakli öncesi laboratuvar parametrelerinde anormallik saptanan hastaların oranı %82,2 idi. Anemi görülen hastaların oranı %71,1, pansitopeni saptanan hastaların oranı %28,2, AST değeri normalden yüksek hastaların oranı %40,2, ALT değeri normalden yüksek hastaların oranı %41,9 ve laktat dehidrogenaz değeri yüksek olan hastaların oranı %17,8 olarak belirlendi. Hematopoetik kök hücre nakli sonrası karaciğer fonksiyon testlerini en sık yükselten etiyolojiler %73,5 ile kültür üremesi ve %48 ile CMV enfeksiyonu olarak belirlendi. Hastaların %50,3'ünde tek bir etiyoloji, %28,5'inde iki farklı etiyoloji, %17,1'inde üç farklı etiyoloji ve %4'ünde dört farklı etiyoloji saptandı. Tedavi sürecinin sonunda karaciğer fonksiyon testlerinin %51,9'unda düzelme görülmedi ve hastaların %43,9'u yaşamını kaybetti. Bir yıllık sağ kalım oranı %70,5 olarak belirlenirken, beş yıllık sağ kalım oranı %52 ve on yıllık sağ kalım oranı da %52 olarak tespit edildi. Hastaların cinsiyetlerine göre sağ kalımları arasında anlamlı bir farklılık olmadığı belirlendi (p=0,822). Yaş grupları arasında ise, 24-60 ay yaş aralığındaki grubun ortalama sağ kalım sürelerinin diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p=0,018). Transplantasyon yapılma yılına göre ortalama sağ kalım süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olmadığı tespit edildi (p=0,680). Transplantasyon şekline göre sağ kalımın anlamlı olarak değişmediği belirlendi (p=0,127). Ancak, kemik iliği kaynağı olarak periferik kök hücre kullanan hastaların sağ kalım sürelerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu tespit edildi (p=0,014). Ayrıca, HLA uygunluk seviyesinin yükseldikçe sağ kalım sürelerinin de istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yükseldiği gözlendi (p=0,001). Transplantasyon sonrası bilirubin seviyelerinin yüksekliği, transplantasyon öncesi anemi ve pansitopeni varlığı, transplantasyon sonrası LDH yüksekliği olan hastalarda ortalama sağ kalım sürelerinin uzadığı gözlendi (sırasıyla p=0,001, p=0,019, p =0,009 ve p=0,007). Sonuç: Çalışmamız sonucunda karaciğer fonksiyon testlerinde gözlenen yüksekliğin nakil başarısını negatif etkileyen bir faktör olduğu görüldü. Nakil öncesinde ve sonrasında karaciğer fonksiyon testleri yüksekliği açısından farkındalığın yüksek tutulması ve gerekli önlemlerin alınması önerilir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik Kök Hücre Nakli, Karaciğer Enzimleri, Pediatrik
Akut ve kronik lösemili hastalarda kemik iliği biyopsisi retiküler lif derecesi değişiminin prognostik faktörler ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi
GİRİŞ: Kemik iliğinde bulunan kollajenin anormal şekilde artış göstermesi olayına myelofibrozis adı verilmekte; retiküler lif derecesi ile oranı ölçülmektedir. Retiküler lif derecesi ile akut/kronik lösemilerde prognostik faktörler arasında ilişkiyi gösteren çeşitli çalışmalar yapılmıştır; ancak çelişkili sonuçlar alınmıştır. Literatürde, akut ve kronik lösemileri birlikte kapsayan ve retiküler lif dereceleri ile prognostik diğer faktörleri karşılaştıran bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızdaki amaç, akut ve kronik lösemi hastalarda, tedaviyle anlamlı derecede retiküler lif derecesi değişimi olup olmadığının araştırılmasıdır. Ayrıca, her hastalık grubu için, tanı anındaki retiküler lif derecesi ile prognoz arasında anlamlı ilişki olup olmadığının değerlendirilmesi de planlanmıştır.YÖNTEM: Hastanemiz Hematoloji servisinde, 2004?2010 yılları arasında AML, ALL, KML, KLL ve SHL tanısıyla tedavi gören hastalarda yaş, cinsiyet, lökosit sayısı, sitogenetik, ekstramedüller tutulum, ek hastalık, ek malignite, tedavi sayısı, toplam yaşam süresi, tedavi ile remisyon durumu, hastalıksız yaşam süresi ve retiküler lif derecesi kaydedilmiştir. Ek olarak, AML grubunda, FAB tipi, Auer rod durumu ve CD34 ekspresyonu, ALL grubunda, remisyona ulaşım süresi, FAB tipi ve Philedelphia kromozomu durumu, KML'de, Sokal skoru ve evresi, KLL'de evre ve LDH düzeyi ve SHL'de dalak boyutu incelenmiştir. Belirtilen prognostik faktörlerle retiküler lif derecesi arasındaki ilişki araştırılmıştır.SONUÇLAR: Çalışmaya dâhil edilen 83 hastada retiküler lif derecelerinde tedavi ile istatistiksel olarak anlamlı bir değişim saptanmamıştır. Toplam yaşam süresi ile birinci retiküler lif dereceleri arasında zayıf pozitif korelasyon saptanırken; tedavi sayısı ile ikinci retiküler lif dereceleri arasında orta negatif bir korelasyon saptanmıştır. Hastalıksız yaşam süresi ile tedavi sayısı arasında ise orta negatif korelasyon bulunmaktadır. SHL'de toplam yaşam süresi ortalama 53,25 ve ortanca 51,5 ayken, KML hastalarında ortalama 39,83 ve ortanca 36 aydır. Bu hasta gruplarında toplam yaşam süreleri, AML ve ALL grupları ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı ölçüde uzun saptanmıştır.TARTIŞMA VE SONUÇ: KML ve SHL'de hastalıksız yaşam ve toplam yaşam süresi, AML ve ALL'ye göre belirgin olarak uzundur. KML ve SHL hastaları artmış retiküler lif derecesine sahiptirler ve tedavi sayıları diğer gruplara kıyasla belirgin olarak azdır. KML hastalarının % 41,6'sı ve SHL hastalarının % 50'sinin retiküler lif derecesi ikinin üzerindedir. KML hastalarının % 83,3'ü ve SHL hastalarının % 100'ü ilk tedavi sonrası remisyona girmiştir. Ayrıca, literatürde akut lösemili hastalara kemoterapi verilmesi ile, remisyon durumundan bağımsız olarak retiküler lif derecelerinde azalma görülmektedir. Elde edilen sonuçların, bu bulgulara bağlı olduğu düşünülmüştür. Çalışmamızdaki bilgiler ışığında, bu konu ile ilgili daha geniş vaka sayısına sahip prospektif çalışmalar yapmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.
Esansiyel trombositoz ve polisitemia vera tanılı hastalardaki kemik iliği fibrozisi düzeyinin LDH düzeyi ve JAK/2 gen mutasyonu, CALR mutasyonu ve MPL mutasyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Myeloproliferatif hastalıklar (MPH) eski çağlardan günümüze kadar hematolojinin çare bekleyen ve nadir olmayan hematolojik hastalıklar arasında yer almakatdır. Myeloproliferatif hastalık alt gruplarından olan Polisitemia Vera (PV) ve Esansiyel Trombositoz (ET) en sık görülen iki tanesidir. MPH'lerin etyolojisi ve progresyonunda rol alan etkenler tıptaki tüm ilerlemelere rağmen halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu hastalarda hastalık sürecinde tromboembolizm ve lösemik dönüşüme ek olarak kemik iliği fibrozisi de izlenebilir. Günümüzde kemik iliği fibrozisinin varlığını kesin olarak gösterebilmenin tek yolu kemik iliği biyopsisidir. Splenomegali, periferik yaymada gözyaşı hücreleri ve lökoeritroblastizis gibi bulgular ancak ileri düzey fibrozis durumunda izlenmektedir. Bu çalışmada ET ve PV hastalardatanı ve takibinde kullanılan Laktat Dehidrogenaz düzeyi ve JAK2, CALR, MPL gen mutasyonun kemik iliği fibrozisi arasında ilişki olup olmadığını incelendi. Laktat Dehidrogenaz düzeyi ve JAK2, CALR, MPL gen mutasyonları ile kemik iliği fibrozisinin meydana gelme ihtimalini öngörmemiz açısından ışık tutması amaçlandı. Çalışmaya 2010 yılından itibaren Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji klinikliniğinde tanı alıp takip edilen hastalar alındı. Çalışmamıza WHO 2008 kriterlerine göre ET ve PV tanısı olan hastalar dahil edildi. Çalışmaya 62 tanesi PV tanılı 92 tanesi ET tanılı toplam 154 hasta alınmıştır. Hastaların demografik verileri değerlendirildi. Kemik iliği biyopsi örnekleri Avrupa konseyinin kemik iliği fibrozisievrelemesine göre değerlendirildi. Kemik iliği fibrozis belirteci olarak retikülin ve massontrikrom (MTC) varlığı kullanıldı. Hastaların kemik iliği biyopsisi yapıldığı zamanki LDH düzeyleri retrospektif olarak kaydedildi. Çalışmamızda 62 PV tanılı hastanın JAK2 pozitifliği ve kemik iliği fibrozisi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistik veriye göre öemli farklılık tespit edilemedi retikülin(p=0,160), MTC (p=0,186)).Çalışmamızdaki 92 ET tanılı hastanın JAK2 pozitifliği ve kemik iliği fibrozisi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistik veriye göre öemli farklılık tespit edilemedi (retikülin (p=0,522), MTC (p=0,663)). Çalışmamızdaki 62 PV tanılı hastanın LDH düzeyi ve kemik iliği fibrozisi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistik veriye göre öemli farklılık tespit edilemedi (retikülin (p=0,276), MTC (p=0,076)). Çalışmamızdaki 92 ET tanılı hastanın LDH düzeyi ve kemik iliği fibrozisi arasındaki ilişki incelendiğinde istatistik veriye göre öemli farklılık tespit edilemedi (retikülin (p=0,618), MTC (p=0,084)). Çalışmamızdaki 62 PV tanılı hastanın LDH düzeyi ve kemik iliği fibrozis derecesinin grade arasındaki ilişki incelendiğinde pozitif yönlü anlamlı bir korelasyon görülmüştür (p<0,001),Sadece ET hastaları değerlendirildiğinde korelasyon izlenmedi. Çalışmamızdaki ET ve PV tanılı hastalarının JAK2 gen mutasyon yükü kemik iliği fibrozisi grade arasındaki ilişki incelendiğinde anlamlı fark görülmemiştir. Çalışmamızdaki ET ve PV tanılı hastalarının CALR, MPL gen mutasyonları yüzdelerine ait veriler eksik olduğundan CALR, MPL gen mutasyonları yüzdelerinn kemik iliği fibrozisi grade arasındaki ilişki incelenememştir. Sonuç olarak merkezimizde tanılı ve takipli olan PV ve ET tanılı hastaları kapsayan çalışmamızda PV tanılı hastaların LDH düzeyi ve kemik iliği fibrozis grade arasında pozitif yönlü bir ilişki görülmüştür. Bu da PV hastalarının kemik iliği fibrozisiz grade için LDH'ın yol gösterici olabileceğini gösterir. Myeloproliferatif hastalıklarda LDH'ın arttığı ve JAK2 gen mutasyon pozitifliği bilindiği halde bunların prognoz ve klinik üzerindeki etkisini değerlendiren çok fazla çalışma yoktur. Bu durumu aydınlatmak için birden fazla merkezde, daha fazla gruplarda ve daha fazla parametrenin incelendiği çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: myeloproliferatif hastalıklar, JAK2, CALR, MPL, LDH, kemik iliği fibrozisi
Mültipl myelomlu hastalarda tanı anındaki kemik iliği biyopsisinde CD68 ve CD163 ile immunohistokimyasal olarak tayin edilen doku makrofajının prognostik önemi
Kemik iliğinde yer alan stromal hücreler, myelom hücresinin büyümesi, yaşaması, migrasyonu ve ilaç direnci geliştirmesinde de önemli bir role sahiptir.. Tümör ilişkili makrofajların (TİM); tümör hücrelerinin yaşaması, çoğalması, yeni damar oluşumu ve yayılmasındaki önemli rolü vardır. Bu çerçevede MM patogenez ve prognozunda TİM infiltrasyonu önemli rol oynayabilir. Bu çalışmaya Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları, Hematoloji Bilim Dalı'nda tanı almış toplam 68 MM hastası alındı. Hastaların ortanca yaşı 60 (min-maks, 40-84) olup, 36'si erkek, 32'si kadın idi. Makrofaj infiltrasyonunu saptamak için tanı anı kemik iliği biyopsilerinde anti CD68 ve CD163 monoklonal antikorlar ile immunhistokimyasal boyama yapılarak değerlendirme yapıldı. Hastaların CD68+ hücre sayısı ortanca 1 (min-maks, 0-8) ve CD163+ hücre sayısı ortanca 5 (min-maks, 0-13) olarak saptandı. CD163+ hücre sayısı > 7 olan hasta sayısı 17 (%25), ? 7 olan hasta sayısı 51 (%75) olarak bulundu. Ortanca sağ kalım CD163+ hücre sayısı > 7 olan hastalarda 9,5 (min-maks, 1-75) ay, ? 7 olan hastalarda 33 (min-maks, 1,5-108) olarak bulundu (p=0,005). Altı yıllık toplam sağ kalım olasılığı CD163+ hücre sayısı > 7 olan hastalarda %22 iken CD163+ hücre sayısı ? 7 olan hastalarda %57 olarak bulundu (p=0,011). Tek ve çok değişkenli analizde CD163+ hücre sayısının 6 yıllık sağ kalım üzerinde anlamlı olarak etkili olduğu saptandı (p=0,015 v.s. 0,039). Kolay uygulanabilir bir yöntem olması da göz önünde bulundurulur ise immunohistokimyasal olarak CD163 ifadelenmesinin saptanması yeni tanı MM hastalarında prognostik bir belirteç olarak kullanılabilir.
Kemik iliği nakli yapılan hastalarda depresyon, yaşam ve beslenme kalitesi ile beslenme durumunu etkileyen faktörlerin saptanması
Bu çalışmanın amacı, kemik iliği nakli yapılan hastalarda depresyon, yaşam ve beslenme kalitesi ile beslenme durumunu etkileyen faktörlerin saptanmasıdır. Çalışmaya 20-76 yıaş arasında olan,18 erkek (%66.7),9 kadın (%33.3) birey olmak üzere toplam 27 hematopoietik kök hücre nakil hastası dahil edimiştir. Katılımcılar genel özellikleri, sağlık bilgileri, nakli türü,beslenme alışkanlıkları,antropometrik ölçümleri, nakil öncesi ve nakil sonrası olmak üzere 24 saatlik besin tüketim kayıtları,biyokimyasal parametreleri,malntrisyon tarama testleri Nütrisyonel Risk Taraması (NR2002),Hasta Odaklı Subjektif Global Değerlendirme(PG-SGA),Üst Orta Kol Çevresi (ÜOKÇ), Beck Umutsuzluk Ölçeği (BUÖ),Yaşam Kalitesi QLQ-C30 (European Organization for the Research and Treatment of Cancer Quality of Life Questionnaire EORTC QLQ-C30),nakil öncesi ve nakil sonrası semptom takibi yapılarak değerlendirilmiştir. Nakil sonrası, nakil öncesine kıyasla iştahsızlık, ishal/diyare, mukozit/ağızda yara, yutma güçlüğü/disfaji, çabuk doyma ve tat alamama gibi semptomlarda artış olduğu gözlenmiştir (p<0,05). Hastaların nakil sonrası günlük toplamenerji, protein, yağ, su, posa, demir, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, bakır, çinko, manganez, B12 vitamini, teklidoymamış yağ, çokludoymamış yağ, posa(çözünür ve çözünmez) alımlarında nakil öncesine göre gözlenen düşüş ve karbonhidratyüzde alımlarındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Nakil öncesi sodyum, potasyum, fosfor,kalsiyum,demir ve D vitamininin günlük alımı yüzdeleri erkelerde kadınlara oranla daha yüksek olduğu gözlenmiştir (p<0.005).Nakil sonrası sadece demir ve D vitamini alımı erkeklerde kadınlara göre daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.005).NRS-2002 sınıflamasına göre nakil öncesi besin ögeleri alımları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0,05). Korelasyon analizine göre,bel çevresi (cm), kalça çevresi (cm), üst orta kol çevresi (cm), vücut yağ yüzdesi (%), vücut yağsız doku kütlesi (kg), beden kütle indeksi (kg/m²) ve bel çevresi/kalça çevresi oranı (cm) ile Beck Umutsuzluk Ölçeği Ortalama, EORTCYaşam Kalite Ölçeği Fonksiyonel Puanlaması (Semptom Puanlaması ,Yaşam Kalite Ölçeği ve Genel Sağlık Puanlaması) arasında doğrusal bir ilişki gözlenmemiştir (p>0,05). Regresyon analizine göre nakil öncesi günlük alınan toplamprotein (g) değeri ile BKİ (kg/m2) arasında pozitif yönlü, zayıf derecede doğrusal bir ilişki tespit edilmiştir (r=0,389;p=0,045).Hematopoietik kök hücre nakil hastalarının tıbbi tedavi beslenmesi gereği, beslenme durumlarının saptanması, günlük gereksinimlerinin karşılanmas ile birlikte semptom takibinin etkin yapılması, bireye özgün beslenme planlaması,nakil öncesi ve sonrası bireylerin tedavi sürecindeki yaşam kalitelerini olum yönde etkilemektedir
İdiyopatik trombositopenik purpurada kemik iliğinde girelin, HSP70, BCL-2 ve bax gösterimi
İdiyopatik trombositopenik purpura (İTP), trombositopeni (trombosit sayısı <100.000/mm3), plazmada antitrombosit antikorların varlığı, trombosit yaşam süresinin kısalığı ve kemik iliğinde megakaryositlerin artması ile karakterize çocukluk çağının en sık karşılaşılan edinsel trombositopeni nedenidir. Patogenezindeki esas neden trombosit ömrünün kısalmasıdır. Buna neden olabilecek pek çok faktör öne sürülmüştür. Oksidatif etki, antioksidan mekanizma, apoptozis ve antiapoptozisin her birinin ayrı ayrı etkisi olduğu üzerine çalışmalar bulunmaktadır. Çalışma grubumuza İTP tanılı 45 hasta alındı. Tanıdan itibaren ilk 3 ay içinde trombositopenisi düzelen 23 olgu Grup I (Yeni Tanı Konmuş İTP), tanıdan itibaren 12 ay veya daha uzun sürede tombositopenisi düzelmeyen 22 olgu Grup II (Kronik İTP) ve bu tüm olguları içerenler Grup III (Toplam İTP) olarak belirlendi. Grup IV (Kontrol Grubu) olarak solid tümör saptanan, bu nedenle kemik iliği aspirasyon ve biyopsisi yapılarak normal olduğu belirlenen 20 olgudan oluşturuldu. Çalışmada retrospektif olarak dosya kayıtları incelenerek hasta ve kontrol grupları belirlendi. Bu olguların patoloji labaratuvarında saklı parafin blok örneklerine ayrı ayrı girelin, Hsp70, Bcl-2 ve Bax uygulandı. Boyanma yaygınlığı, boyanma şiddeti ve boyanma skoru açısından immunohistokimyasal olarak değerlendirildi. Kronik İTP'li olgularda girelin boyanma yaygınlığı ve boyanma skoru Yeni Tanı Konmuş İTP'li olgulara göre; girelin boyanma şiddeti ise Yeni Tanı Konmuş İTP ve Kontrol Grubu'na göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Çalışmaya dahil edilen gruplar arasında Hsp70 ve Bcl-2 boyanma yaygınlığı, boyanma şiddeti ve boyanma skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Tüm İTP'li olgularda Kontrol Grubu'na göre Bax boyanma şiddeti istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Bax boyanma yaygınlığı ve boyanma skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Bcl-2/Bax ve Hsp70/Bax boyanma skoru oranları bakımından çalışmaya dahil edilen olgular arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05). Ancak girelin/Bax boyanma skoru oranı Kronik İTP'li olgularda Yeni Tanı Konmuş İTP'li olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Bir oksidan olan Bax parametresinin tüm gruplarda düşük olması; antioksidan parametreler olan girelin, Bcl-2 ve Hsp70 parametrelerinden sadece girelin düşüklüğü İTP'deki olayların bir sonucu mu, yoksa nedeni mi olduğu araştırmaya açık bir konudur. Bu bilgilerin ışığında, trombositlerdeki yapısal ve fonksiyonel değişikliklerden ve trombositopeni mekanizmasından yalnızca antijen-antikor reaksiyonunu sorumlu tutmanın yeterli olmadığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik trombositopenik purpura, girelin, Hsp70, Bcl-2, Bax
PET/BT'nin Lenfoma'nın primer evrelendirmesinde kemik iliğini değerlendirmedeki rolü
Kemik iliği tutulumu, lenfomada hastalık evresini, prognozu ve tedavi yaklaşımını etkileyen önemli bir parametredir.Bu çalışmada, PET/BT'nin lenfoma olgularında kemik iliği tutulumunu göstermedeki etkisinin farklı sayısal değerlendirme yöntemleri kullanılarak araştırılması; FISH yöntemi ile kemik iliği biyopsilerinin tekrar değerlendirilmesi, bu sayede PET/BT'nin tanısal değerinin gösterilmesi; klinik ve laboratuvar bulgularının bu konudaki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışma kapsamına Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nükleer Tıp bölümünde PET/BT incelemesi yapılmış ve Patoloji bölümünde kemik iliği örnekleri değerlendirilmiş hastalar alınmıştır. Hastaların PET/BT verilerinden kemik iliği SUVmean, kemik iliği/karaciğer SUVmean, kemik iliği/kan havuzu SUVmean ve kemik iliği/serebellum SUVmean değerleri elde edilmiştir. Hastaların mevcut patoloji, laboratuvar ve klinik sonuçları geriye dönük olarak kaydedilmiştir. Bu hastalardan matür B hücre kökenli olan bir grup hastaya BCL2, BCL6, MYC ve PAX5 probları ile FISH uygulanmıştır.Çalışma sonucunda rutin histokimyasal incelemeler ile 15 hastada kemik iliği tutulumu saptanmıştır. Rutin histokimyasal incelemelere FISH yönteminin eklenmesi, kemik iliği tutulumunun saptanmasına katkı sağlamamıştır. Çalışmamızda iki hastada FISH pozitif olarak değerlendirilmiştir. Kemik iliği tutulumunun saptanması için kullanılan sayısal PET/BT yöntemleri arasında, anlamlı istatistiksel farklılık saptanmamıştır, ancak bu konudaki en uygun yöntemin kemik iliği/karaciğer SUVmean (Kİ/KC SUV) oranı olduğuna karar verilmiştir. Kİ/KC SUV için en uygun kesim değeri 1,8 olarak bulunmuştur. Bu kesim değeri ile PET/BT'nin lenfomadaki genel duyarlılık, özgüllük, PPD ve NPD'i %53, %90, %53, %90 olarak bulunmuştur. Agresif lenfoma alt grubunda bu değerlerin sırası ile %83, %97, %83 ve %97'e yükseldiği görülmüştür. PET/BT'de Kİ/KC SUV?1,8 olan, ancak kemik iliği biyopsisi patolojik değerlendirilen hastalarda (yalancı negatif), biyopsi sonuçları normal olarak değerlendirilen hastalara (gerçek negatif) oranla; indolant NHL oranı yüksek, lenf nodu SUVmaks değeri ise düşük olarak bulunmuştur. PET/BT'de Kİ/KC SUV>1,8 olan, ancak kemik iliği biyopsisi normal değerlendirilen hastalarda (yalancı pozitif), biyopsi sonuçları patolojik olarak değerlendirilen hastalara (gerçek pozitif) oranla laboratuvar değerleri yönünden (sed, crp, lökosit sayımı ve nötrofil yüzdeleri) anlamlı farklılık saptanmamıştır.Sonuç olarak PET/BT, lenfoma hastalarında kemik iliği tutulumunun değerlendirilmesinde yüksek negatif öngörü değerine sahiptir ve Kİ/KC SUV ? 1,8 olan, agresif lenfoma hastalarında, invaziv bir işlem olan kemik iliği biyopsisinin yerine tercih edilebilecek noninvaziv bir seçenek olarak öne çıkmaktadır.
Kemik iliğinin diffüz infiltrasyonu ile kırmızı kemik iliği rekonversiyonun ayırımında kimyasal şift manyetik rezonans görüntüleme
Çalışmamızda Ocak 2008- Mayıs 2010 tarihleri arasında vertebral konvansiyonel MRG ve kimyasal şift MRG uygulanmış hastalardan; üç hasta grubu dahil edildi. Grup bir: diffüz vertebral infiltrasyon izlenen hematolojik maligniteli olgular; grup iki: kırmızı kemik iliği rekonversiyonu izlenen olgular; grup üç: kontrol grup. Çalışma retrospektif olarak gerçekleştirildi.Çalışmaya 32 kadın, 22 erkek toplam 54 hasta dahil edildi. Hastaların yaşları ortalama 46. 6 yıl olup 20 ile 77 yaş arasındaydı. Çalışmamıza birinci gruba (hematolojik maligniteliler) 17 olgu, ikinci gruba (kırmızı Kİ rekonversiyonu izlenen olgular) 16 olgu, üçüncü gruba (kontrol grup) 21 olgu dahil edildi.Olguların kimyasal şift MRG' leri incelenmiş, iş istasyonunda iç ve dış faz imajların üzerinde vertebral korpus kemik iliklerinin sinyal intensite ölçümleri yapılmış ve oranları hesaplanmıştır. Elde edilen değerlerden SIO, daha önceki çalışmalarda (benign- malign ayırımı için) kullanılmış olan `SIO = dış faz sinyal intesite değeri / iç faz sinyal intensite değeri' formülüne göre hesaplanmıştır.Hematolojik maligniteli olgularda ortalama SIO 0.97± 0.16, kırmızı Kİ rekonversiyonu izlenen olgularda ortalama SIO 0.69± 0.31, kontrol grupta ortalama SIO 0.28 ± 0.35 olarak hesaplandı. Yapılan ROC analizi sonucunda hematolojik malignitenin kemik iliği infiltrasyonu ile kırmızı kemik iliği rekonversiyonu ayırımında eşik değer 0.82 olarak hesaplandı. SIO' nın 0.82' den yüksek olması malign, düşük olması benign olarak düşünüldü. Çalışmamızda ROC analizinde AUC 0.828 ( % 95 ) , CI ( güvenlik aralığı) 0.647- 0. 989, p =0.002 olarak bulundu.Eşik değer 0.82 olarak alındığında malign olan 17 hastanın 15' inde ( % 88. 2 ) dış faz/ iç faz SIO ? 0.82 bulundu. Kırmızı kemik iliği rekonversiyonu izlenen 16 hastanın 13' ünde ( % 81.3) dış faz/ iç faz SIO< 0.82 bulundu. Eşik değer 0.82 alındığında hematolojik maligniteli hastalar ile kırmızı kemik iliği rekonversiyonu ayırımında kimyasal şift imajların sensivitesi % 83.3 (güvenlik aralığı: % 58- 96), spesifitesi % 87 ( güvenlik aralığı: 58- 98) olarak hesaplandı. Ayrıca negatif prediktif değer % 81, pozitif prediktif değer % 88 olarak hesaplandı. Eşik değer 0.82 olarak alındığında hematolojik malignite ile kırmızı kemik iliği rekonversiyonu ayırımında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı (p< 0.001).Sonuç olarak kimyasal şift görüntüleme ve elde edilinen SIO değerleri, hematolojik maligniteler ve kırmızı kemik iliği rekonversiyonu ayırımında yararlı bilgiler vermektedir.
Diferansiye tiroid karsinomunda radyoaktif iyot tedavisinin kemik iliği üzerine etkileri ve sekonder kanser gelişimi
Tiroid kanserleri endokrin maligniteler içinde en sık görülen kanser olup kadınlarda en sık görülen ikinci kanserdir. Tiroid kanserlerinin büyük çoğunluğunu diferansiye tiroid kanserleri (DTK) oluşturmaktadır. Tiroid kanserinin insidansının artması ve iyi prognozlu olması, özellikle radyoiyodin tedavisinden sonra sekonder kanser gelişimi açısından endişeye yol açmaktadır. Bu çalışmada amacımız; RAİ tedavisinin zaman içinde kemik iliği üzerine etkilerini ve sekonder kanser gelişimini incelemektir. Bu çalışma, Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde Ocak 2000 ve Aralık 2012 yılları arasında tiroid kanseri tanısı olan ve cerrahi işlem sonrası RAİ tedavisi alan 259 hastanın verileri retrospektif olarak taranarak yapılmıştır. Uygulanan RAİ tedavisinin öncesinde ve sonrasındaki 5 yıllık süreçte hastaların tam kan parametreleri, TSH ve tiroglobulin değerlerinin zaman içindeki değişimi incelendi. Ayrıca hastalarda sekonder kanser gelişimi olup olmadığı araştırıldı. Hastalara uygulanan ortalama RAİ dozu 118 mCi olarak tespit edilmiştir. Hastaların RAİ tedavisinden sonra kısa süreli takiplerinde kemik iliği supresyonu olduğu, ancak bu supresyonun uzun süreli takiplerinde normale döndüğü gözlenmiştir. Hastaların takiplerinde sekonder kanser gelişimi tespit edilmemiştir. RAİ tedavisinde 100 mCi üzeri yüksek doz olarak kabul görmekte ve bazı çalışmalarda RAİ sonrası sekonder kanser varlığından bahsedilmektedir. Bu çalışmalarda sekonder kanser varlığı ile RAİ ilişkisinin kesin olmadığı ve gelişen kanserlerin genetik yatkınlık, çevresel faktörler sebebiyle olabileceği de akılda tutulmalıdır. Türkiye'de verilen RAİ tedavisine bağlı sekonder kanser gelişiminin olmaması da RAİ'nin ülkemizde güvenle kullanılabileceğini düşündürmektedir.
Deneysel hayvan modelinde asetil l?karnitinin, sisplatine bağlı miyelosupresif etkiyi değiştirici rolünün araştırılması
Gereçler ve yöntem: Wistar Albino türü 28 adet dişi sıçanın oluşturduğu dört grup çalışmaya alındı. Oluşturulan gruplar şu şekildeydi: Grup 1: Kontrol (serum fizyolojik), Grup 2: Asetil L-karnitin (ALCAR), Grup 3: Sisplatin, Grup 4: ALCAR+Sisplatin uygulanan gruplardı. Başlangıçta sıçanlarda herhangi bir kemik iliği baskılanması olup olmadığını görmek üzere tüm sıçanlardan tam kan sayımı ve periferik yayma bakıldı. Tüm sıçanlara 3 gün boyunca (-2, -1 ve 0. günlerde) hidrasyon amaçlı serum fizyolojik (SF) 5 ml/kg/doz/gün intraperitoneal enjeksiyon şeklinde uygulandı. Yine üç gün boyunca (-2, -1 ve 0. günlerde) grup 2 ve grup 4'teki sıçanlara ALCAR 200 mg/kg/doz subkutan; grup 1 ve grup 3'teki sıçanlara eşit hacimde SF subkutan olarak uygulandı. Çalışmanın 3. gününde (0. gün) grup 3 ve grup 4'teki sıçanlara sisplatin 8 mg/kg/doz intraperitoneal bir saatlik infüzyonla verildi; grup 1 ve grup 2'deki sıçanlara eşit hacimde SF intraperitoneal bir saatlik infüzyonla verildi. Sisplatin uygulamasının 10. gününde tüm sıçanlar feda edildi ve femurları disseke edildi. Kemik iliği preparatları Wright boyası ile boyanıp sellülarite ve her üç serinin hücresel elemanları (miyeloid, lenfoid ve eritroid seri) değerlendirildi. Kemoterapiye bağlı akut hücresel değişiklikler Wright boyalı imprint preparatlarda değerlendirildi. Hücrelerde kontür ve boyut düzensizlikleri, sitoplazmik çıkıntılar, nükleer vakuolizasyon, nükleer membranda bozulma; şiddet ve etkilediği hücre sayısına göre değerlendirildi. Parafin bloktan hazırlanan kesitler hematoksilen eozin ile boyanıp ışık mikroskobunda sellülarite, kemik iliği elemanlarının kompozisyonları, matürasyon, fibrosis, nekroz, kanama, adipoz doku oranı yönünden değerlendirildi.Bulgular: Çalışmanın başlangıcında tüm sıçanların tam kan sayımı ve periferik yaymaları normal bulundu. Tüm sıçan gruplarının kemik iliği inceleme sonuçları şu şekildeydi: Grup 1'de (Kontrol) sellülarite ortalama %93.57±3.7 idi; matürasyon duraklaması yoktu. Kemik iliği hücreleri ışık mikroskobu ile değerlendirildiğinde miyeloid seri ortalama %40.85±3.4, lenfositer seri %47.42±3.7, eritroid seri %11.71±1.7 oranında görüldü. Grup 2'de (ALCAR) sellülarite ortalama %95±4 idi; matürasyon duraklaması yoktu. Kemik iliği hücreleri ışık mikroskobu ile değerlendirildiğinde miyeloid seri ortalama %43.14±2.5, lenfositer seri %45.42±2.5, eritroid seri %11.42±1.5 oranında görüldü. Grup 3'te (Sisplatin) sellülarite ortalama %61,66±5.1 idi; matürasyon duraklaması vardı. Kemik iliği hücreleri ışık mikroskobu ile değerlendirildiğinde miyeloid seri ortalama %22.33±1.5, lenfositer seri %26.66±3.2, eritroid seri %50.66±4.1 oranında görüldü. Grup 4'te (ALCAR+Sisplatin) sellülarite ortalama %71,42±4.7 idi; sisplatin grubuna göre daha ılımlı bir matürasyon duraklaması vardı. Kemik iliği hücreleri ışık mikroskobu ile değerlendirildiğinde miyeloid seri ortalama %32.00±1.6, lenfositer seri %36.28±2.6, eritroid seri %31.71±3.3 oranında görüldü. Kontrol ve ALCAR grupları ile karşılaştırıldığında sisplatin grubunda sellülaritede, miyeloid ve lenfositer serilerde hücre düzeyinde düşme, eritroid seride rölatif yükseklik görüldü. ALCAR+Sisplatin grubu, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında bir miktar miyelosupresyon vardı. Sadece sisplatin alan grup ile karşılaştırıldığında sellülarite, miyeloid ve lenfositer serilerdeki hücre düzeyi anlamlı olarak yüksek saptandı.Sonuç: Bu araştırmada sıçanlarda sisplatin verilerek oluşturulan deneysel miyelosupresyon modelinde, asetil L-karnitinin sisplatin ilişkili kemik iliği toksisitesini azalttığı gösterilmiştir.Anahtar kelimeler: Asetil L-karnitin, sisplatin, miyelosupresyon
Ratlarda demir yüklemesinin hematopoietik sistem, kemik iliği ve ilişkili genler üzerindeki etkisi
Eritrositlerin kemik iliğinde farklılaşması sürecinde, demirin bağırsaklardan emiliminde, hücrelere transportunda, kullanılmasında ve depolanmasında görevli olan proteinlerin ve ilişkili genlerin nasıl düzenlendiklerinin belirlenmesi konusunda yoğun araştırmalar yapılmaktadır. Yapılan çalışmalar çoğunlukla inefektif eritropoez ortamında araştırılmıştır. Eritropoezin normal olarak devam ettiği koşullarda, dışarıdan demir verilmesinin hematopoetik organlardaki etkileri sistematik olarak tümüyle açıklığa kavuşmamıştır. Demir uygulaması yapılmış ratlarda yürüteceğimiz çalışmamızda literatürdeki bu boşluğu doldurmak amaçlanmaktadır. Çalışmamızda kemik iliği, periferik dolaşım ve karaciğer dokularında, vücuttaki demir fazlalığını algılayan ve demir fazlalığından etkilenen sözkonusu hedef genlerde demir verilmesiyle gerçekleşecek ekspresyonel değişimlerin tanımlanması planlanlanmıştır. Elde edilecek verilerin demir birikimi ile seyreden hastalıklarda prognoz ve tedavi yanıtlarını takip etmede kullanılabileceği düşünülmektedir.Çalışmada Wistar-Albino cinsi 3 aylık 20 erkek rat kullanıldı. Ratlar kontrol (n=10) ve demir verilen grup (n=10) olarak ikiye ayrıldı. Deney grubundaki ratlara 100 mg / kg haftada 3 gün 2 hafta intraperitoneal olarak demir dekstran, kontrol grubuna ise aynı şekilde 5 ml SF verildikten sonraki 15 gün bekleme süresinden sonra ratlar aynı günde sakrifiye edilerek periferik kandan alınan örneklerden hemogram ve biyokimyasal paremetreler incelendi. Kemik iliği örneklerinden ise; flow sitometri yöntemi ile eritroid öncüllerde oluşan değişimler ve PCR yöntemi ile gen ekpresyon analizleri gerçekleştirildi. KC dokusundan ise PCR yöntemi ile gen ekspresyon ölçümleri yapılarak demir ilişkili genlerdeki ekpresyon değişimleri saptandı.Serumda yapılan ölçümlerde demir ve ferritin değerlerinde belirgin artış olduğu (p= 0.0001) saptanmış olmasına rağmen hemoglobin ve hematokrit gibi eritroid parametrelerde farklılık olmadığı saptanmıştır (p>0.05). RDW değerinde ise; anlamlı artış saptanmıştır (p= 0.001). Kemik iliğinde flow sitometri ile yapılan analizlerde tüm hematopoietik hücreler içinde CD71(+) olan hücre yüzdesinin demir uygulanan ratlarda değişmediği gözlenmiştir (p>0.05). Ancak CD71 ekspresyonu düşük (+) hücre yüzdesinin ve hücre büyüklüklerinin demir yüklenen grupta arttığı saptanmıştır (p<0.05). Kİ'de TfR1 gen ekspresyonunda azalma (p<0.05) ,EpoR ve TfR2 gen ekspresyonunda ise anlamlı artış (p<0.05) saptanmıştır. KC'deki gen ekspresyonlarına baktığımızda ise TfR1 ve TfR2 gen ekpresyonunda ayrıca HFE gen ekspresyonunda anlamlı azalma olduğu görülmüştür (p<0.05). Ayrıca KC'de Hepsidin gen ekspresyonunda anlamlı değişiklik saptanmamıştır (p>0.05) Çalışmamızda; periferik dolaşımdaki demir yüklenmesine karşılık hemoglobin ve hematokrit gibi eritroid parametrelerin korunduğu görülmektedir. Kemik iliğindeki eritropoetik hücrelerde demir girişini azaltmaya yönelik ekspresyon değişimleri gerçekleşmektedir. Kİ'de geç dönem eritroid hücre yüzdesi azalmış, buna karşılık erken dönem eritroid hücre yüzdesi artmıştır, bu durum artmış apopotozisin arttığını düşündürebilir. Demir verilmesi sonrasındaki subakut dönemde incelenmiş olan ratlarda sistemik demir yüküne yanıt olarak, hepatositlerde hepsidin sentezini azaltacak mekanizmalar uyarılmaya başlamıştır.Sonuç olarak demir yüklenmesi yapılmış ratlarda periferde ve kemik iliğinde eritroid parametreler değişmemiş ve organizmadaki demir yükünü azaltacak hepatik yanıt oluşturulmuştur. Gelecekte, demir yüklenmesi sonrasında eritropoezde ve karaciğerde gerçekleşen bu değişimlerin zamana bağlı olarak nasıl düzenlendiklerinin belirlenebilmesi, klinikte demir fazlalığı ile karakterize hastalıkların tanı ve tedavisi açısından yol gösterici olacaktır.
Gebe sıçanlarda valproik asit kullanımının fetüste neden olduğu merkezi sinir sistemi hasarına kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrenin etkisi
Epilepsi; kortikal nöronlardaki anormal ve aşırı elektriksel deşarj sonucu ortaya çıkan, ani ve tekrarlayıcı tanımlanabilen bir olayla tetiklenmemiş nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Epilepsi hastalığı tüm dünyada yaygın bir şekilde görülür. Hiçbir etnik fark, cinsiyet ayrımı, yaş sınırı ve sosyal sınıf tanımayıp, dünyada 50 milyon insanı etkilediği tahmin edilmektedir. Epilepsi tedavisinde çeşitli antiepileptik ilaçlar kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları benzodiazepin, GABA (Gama aminobütirik asit) analogları ve hormonlardır. Epilepsi tedavisinde kullanılan diğer bir antiepileptik ilaç valproik asittir. Ancak valproik asitin gebelikte kullanılımı çok önemli yan etkilere neden olmaktadır. En önemli yan etkileri; spina bifida, myelomeningosel gibi nöral tüp defektleri, kol ve bacak malformasyonları, dudak yarığı, kardiyovasküler malformasyonlar ve fasiyel dismorfizimdir. Bu verilerden yola çıkarak bu çalışmada gebe sıçanlarda valproik asitin kullanımına bağlı olarak fetüste oluşabilecek nöral tüp defektlerine ve/veya diğer konjenital malformasyonlara, merkezi sinir sistemi hasarına kemik iliği kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin etkinliğini araştırmayı hedefledik. Çalışmamızda 24 erişkin "Wistar Albino" dişi sıçan gebeliklerinin 9. günlerinde deney ve kontrol olmak üzere 2 farklı gruba ayrıldı. Deney grubundaki gebeliklerinin 9. gününde olan 16 sıçanın 8'ine subkutan yolla valproik asit (VPA) enjekte edilirken diğer 8'ine ise hem VPA (subkutanöz) hem de sıçan kemik iliğinden elde ettiğimiz mezenkimal kök hücreler aynı gün kuyruk veninden enjekte edildi. Kontrol grubunda olan 8 sıçana ise gebeliklerinin 9. gününde kuyruk veninden Phosphate Buffered Saline (PBS) verildi. Çalışmaya dahil edilen 24 adet "Wistar Albino" cinsi gebe sıçandan gebeliklerinin 21. gününde alınan fetüslerin beyin ve omurilikleri çıkarıldı. Tespit edildikten sonra bu dokular Hematoksilen&Eozin ve Toluidin Blue O boyaları ile histokimyasal; S100b ile immunohistokimyasal olarak incelendi. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Valproik asit, Nöral Tüp Defekti, Mezenkimal Kök Hücre, S100b.
Kronik lenfositik lösemili hastaların kemik iliği biyopsi örneklerinde IGVH mutasyon durumu ile ZAP70 ve CD38'in immünhistokimyasal olarak analizinin prognostik önemi
Kronik lenfositik lösemi (KLL) batı toplumunda, erişkinlerde en sık görülen lösemi türüdür. KLL'nin kinik seyri oldukça değişkendir. Hastaların bir kısmı sessiz klinik gidişe sahipken, bir kısmı hızlı ilerleyen agresif bir davranış gösterir. KLL'nin klinik seyrinden dolayı hızlı seyredecek hastaları önceden belirlemek önemlidir. Rai ve Binet klinik evreleme sistemleri erken evrede tanı konmuş hastalardan hangilerinin hızlı seyredeceğini saptamada yetersizdir. Bu nedenle KLL'de prognozu belirlemeye yardımcı çeşitli faktörler tanımlanmıştır. Son zamanlarda immunglobulin ağır zincir değişken bölge (IgVH) mutasyonunun önemi üzerinde durulmakta olup, mutasyon yokluğunun hızlı ilerleyen hastalık ve kısa süreli sağkalım ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. IgVH mutasyonu pahalı, tesbiti zor bir inceleme olup, nasıl yapılacağı ve değerlendirileceği konusunda kabul edilmiş standart bir protokol yoktur. Bu nedenle mutasyon durumunu indirekt olarak gösterecek markerların kullanımı gündeme gelmiştir. KLL'li olguların IgVH mutasyonsuz formlarında zeta zincir iliskili protein70 (ZAP70) yanı sıra CD38 ekspresyonun saptandığı bildirilmektedir. Bu belirleyicilerin IgVH mutasyonunun yerine kullanılabileceği ileri sürülmektedir.Bu çalışma, KLL'de hızlı progresyon ve agresif gidişle ilişkileri çeşitli çalışmalarla belirlenen ZAP70 ve CD38 proteinleri ile IgVH mutasyon durumu arasındaki ilişkileri değerlendirmek ve bunların ekspresyonunun kemik iliği infiltrasyon paternleri ile bağlantısı olup olmadığını ortaya koymak amacıyla planlanmıştır.Gereç ve yöntem: Beş yıllık süre içinde KLL tanısı konan 84 olgunun kemik iliği biopsi örneklerinin parafin bloklarından elde edilen kesitlere avidin-biotin peroksidaz yöntemiyle ZAP70 ve CD38 antikorları uygulanmıştır. Tümör hücrelerinin her iki antikorla boyanma oranları saptanarak birbirleriyle karşılaştırılmış; her bir antikor ise kendi içinde kemik iliği infiltrasyon paternleri açısından değerlendirilmiştir. Ayrıca 20 hastaya ait parafine gömülü kemik iliği biyopsilerinden izole edilen DNA örneklerinden Biomed-2 primerler kullanılarak PCR ve sekans analizi ile IgVH mutasyon durumu değerlendirilmiş, immünhistokimya ile ilişkisi araştırılmıştır.Bulgular: Kötü prognostik faktör oldukları yaygın olarak kabul edilen ZAP70 ve CD38'in boyanma oranları arasında istatistiksel olarak pozitif korelasyon (P=0.000) bulunmuş, bu korelasyon bu iki belirleyici ile IgVH mutasyon durumu arasında saptanmamıştır. (sırasıyla p=1.000 ve p=0.931). Ayrıca ZAP70 boyanması gösteren olguların istatistiksel olrak anlamlı bir şekilde tanı sonrasında daha erken tedavi gereksinimi olduğu gözlenmiştir (p=0.046).Kemik iliği infiltrasyon paterni ile ZAP70 ve CD38 ekspresyonun diffüz tutulumda anlamlı biçimde fazla olduğu saptanmıştır (sırasıyla p=0,000, p=0,001). Ayrıca diffüz infiltrasyon gösteren olguların tanı sonrası erken tedavi gereksinimi olduğu (p=0,019) ve Binet klinik evre açısından ileri evrede (Evre B, C) bulunduğu (p=0,000) gözlenmiştir.Sonuç: KLL'de ZAP70 ve CD38 ekpresyonlarının kötü prognostik belirleyici olarak rutinde kullanılabileceği, IgVH mutasyon durumunun hastalığın seyri ve progresyon açısından riskini belirlemede yararlı olduğunu göstermek için daha geniş vaka gruplarına ihtiyaç olduğu ve kemik iliği biyopsi örneklerinde diffüz infiltrasyonunun kötü prognostik faktör olarak dikkate alınmaya devam edilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Özellikle ZAP70 pozitif olan hastaların daha hızlı seyredebileceği ve erken tedavi gereksinimleri olabileceği düşünülerek bu hastalar yakın klinik takip altında tutulmalıdır.Anahtar kelimeler: KLL, kemik iliği biyopsisi, IgVH mutasyonu, ZAP70, CD38, immünohistokimya, PCR