Caspases
54 theses under this subject heading
Eryngium campestre ekstresinin deri kanseri üzerine etkilerinin araştırılması
Apoptozisin kanserin gelişimi ve tedavisindeki önemi büyüktür. Çalışmamızın materyali olarak seçilen Eryngium campestre bitkisinden elde edilen bileşikler ile yapılmış az sayıda çalışma mevcut olmakla beraber, bu çalışmalar bitkinin bazı kanser türleri üzerinde aktif olabileceğini göstermiştir. Bu bilgilerden hareketle Eryngium campestre ekstresiyle muamele edilen cilt kanseri hücrelerinde kaspaz-3, Bax, Bcl-2, wee1, grp78, GADD153, ve AIF protein düzeyleri ve aktivitelerini incelemeyi amaçladık. Hücre kültürünün kullanıldığı çalışmada ELISA yöntemi ile kaspaz-3, Bax, Bcl-2, wee1, GADD153, AIF ve grp78 protein düzeyleri ve aktiviteleri incelendi. Çalışmamızda veriler %95 güvenle SPSS 21 versiyon kullanılarak analiz edildi. Grup kıyaslamaları için Mann Whitney U testi kullanıldı. Çalışma sonunda wee1, Bax, kaspaz-3, GADD153 ve AIF, grp78 protein düzeyleri ve aktiviteleri değerlendirildiğinde kontrole kıyasla anlamlı şekilde arttığı ve Bcl-2 değerlerinin azaldığı tespit edildi (p<0,01). Sonuç olarak; Eryngium campestre bitkisinden elde edilen bileşikler ile kanser tedavisinde kullanılma potansiyeli olabilecek yeni ilaçların geliştirilebileceği, bu amaçla in-vivo ve faz çalışmalarının yapılması gerektiği kanaatine varıldı.
ß-amiloid ile indüklenen ın vitro alzheimer hastalığı modelinde ß-glisiretinik asit'in koruyucuetkinliğinin araştırılması
Bu çalışma, U87 Malign Glioma (MG) hücre hattında amiloid ß1-40 (Aß) ile indüklenen in vitro Alzheimer Hastalığı (AH) modelinde apoptotik yolaklar ve antioksidan enzimler üzerine meyan kökü (Glycyrrhiza glabra) bitki ekstresinden elde edilen 18ß- Glisiretinik asitin (GA) koruyucu etkilerini araĢtırmak amacıyla gerçekleştirildi. Çalışmada U87 MG hücre hattından ibaret kontrol grubu, Aß ile indüklenmiĢ U-87 hücre hatlarını içeren in vitro AH modelinin oluĢturulduğu Aβ grubu ve Aβ grubuna 18ß GA eklenmesiyle oluĢturulan Aß+18ß GA grubu olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Apoptozisin göstergesi olarak kaspaz-3, antioksidan durumun belirlenebilmesi için de süper oksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzimlerinin seviyeleri analiz edildi. Kontrol grubuna kıyaslandığında Aß grubunda kaspaz-3 seviyesi istatiksel olarak önemli şekilde yüksek bulunurken; Aß+18ß GA grubunda ise Aß grubuna kıyasla kaspaz-3 seviyesi istatiksel olarak anlamlı şekilde düşük tespit edildi (p<0,05). Bununla birlikte, kontrol grubu ile kıyaslandığında Aß grubunda SOD, KAT ve GPx enzim seviyeleri istatiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunurken, Aß+18ß GA grubunda Aß grubuna kıyasla bu enzim seviyeleri istatiksel olarak anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, Aß ile indüklenmiş in vitro AH modelinde 18ß-GA'nın antioksidan enzim düzeylerini artırarak ve apoptotik yolakları aktive ederek koruyucu bir potansiyele sahip olduğu ortaya konuldu. Bu etkiler göz önüne alındığında 18ß-GA'nın AH'da koruyucu ya da alternatif tedavide kullanım potansiyeline sahip olabileceği, bunun yapılacak daha ileri çalışmalarla desteklenmesi gerektiği değerlendirildi.
Neonatal LPS uygulaması ve üremenin uzun vadeli programlanması: NOS ve Kaspaz-1 inhibisyonlarının rolü
Bu tez çalışmasında, neonatal dönemde bakteriyel endotoksin lipopolisakkarit (LPS) uygulanan sıçanlarda üremenin uzun vadeli programlanması incelenmiştir. Ayrıca, LPS'nin etkisine aracılık eden nitrik oksit (NOS) inhibitörü (L-NAME) ve kaspaz-1 inhibitörü (Q-Vd-OPh), neonatal dönemde LPS ile birlikte kullanılarak bu aracıların rollerinin ortaya konması hedeflenmiştir. Bu amaçla, postnatal 7. günde dişi sıçan yavrularına salin, LPS (50 µg/kg), LPS (50 µg/kg)+ L-NAME (40 mg/kg) veya LPS (50 µg/kg)+ Q-Vd-OPh (1 mg/kg) enjeksiyonu yapılmış; prepubertal dönemde (postnatal 30. gün) de salin veya ikinci LPS enjeksiyonu (50 µg/kg) yapılarak oluşturulan stresin puberteye erişme (vajinal açılma), östrus sikluslarının düzeni (simir testi), sitokin üretimi (IL-1ß, TNF-?), ovaryumda foliküler gelişme ve E. coli'ye spesifik anti-LPS antikorlarının üretimi üzerine etkileri belirlenmiştir. Ortalama olarak postnatal 75. günde proöstrus fazında eter anestezisi yapılan sıçanların sağ ovaryumları ve kan numuneleri alınarak deney sonlandırılmıştır.Puberte, iki defa LPS uygulanan grupta gecikmiş fakat NOS ve interlökin (IL)-1ß inhibitörleri pubertenin gecikmesini engellemiştir. LPS enjeksiyonları primordiyal folikül rezervini azaltmış, NOS inhibitörü bu azalmayı önlerken, IL-1ß inhibitörünün bu azalmaya karşı koruyucu bir rolü belirlenememiştir. İki defa LPS enjeksiyonu yapılan tüm gruplarda LPS'ye karşı spesifik antikor yanıtı gözlenmiştir. Serum NO konsantrasyonları tüm gruplarda benzer bulunmuştur. Serum IL-1ß, tümör nekrozis faktör- alfa (TNF-?) konsantrasyonları ise tespit edilebilir düzeyin altında bulunmuştur.Sonuçta, LPS uygulamalarının (1) puberteyi geciktirdiği, ovaryumdaki primordiyal folikül sayısını azalttığı ve kanda anti-LPS antikorlarını artırdığı tespit edilerek üremeyi uzun vadede programladığı ve (2) bu programlamada NO ve IL-1ß'nın önemli rollerinin bulunduğu görülmüştür.
Melatoninin ratlarda deneysel olarak oluşturulan travmatik sekonder beyin hasarındaki apoptozis sürecine etkisinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızda deneysel olarak fokal kafa travması oluşturulan ratlarda apoptoz göstergeçlerinin zamansal ve mekansal dağılımlarını inceledik. Ayrıca ratlara bir antioksidan olan melatonin vererek apoptozis göstergeçlerindeki düşüşü ve dolaylı olarak oksidatif stressin postravmatik apoptozise yani sekonder hasara katkısını araştırdık.Materyal ve Metod: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr. arasında değişen 80 adet wistar albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratları kontrol, travma, travma+melatonin ve travma+plasebo olmak üzere dört ana gruba ayırdık. Sonra bu ratları 12, 24, 72, 120 ve 168. saatlerde dekapite etmek üzere beşer alt gruba dağıttık. Deneysel olarak fokal kafa travması oluşturulan ratlarda apoptoz göstergeçleri olarak kabul edilen K3, K8 ve MMP-9'un zamansal ve mekansal dağılımlarını inceledik.Bulgular: Çalışmamızda birçok fizyopatolojik süreçte olduğu gibi posttravmatik sekonder beyin hasarında da oksidatif stres ve apoptozis birlikteliğini gördük. Oksidatif stressin kaspaza bağlı yolakların dışında MMP-9 yolağını da indükleyerek apoptozise katkıda bulunduğunu, ancak bu göstergeçlere karşı immünoreaktivitelerin sadece travma oluşturulan hemisferle sınırlı kaldığını, karşı hemisferi etkilemediğini gözlemledik. Travma oluşturulan hemisferdeki immüoreaksiyonun, dolayısıyla apoptozisin 24 saatte zirveye ulaştığını, bu yüksekliğin 72 saatten sonra hızla düşmeye başladığını tespit ettik. Posttravmatik oksidatif stresi dolayısıyla apoptozisi azaltmak için melatonin verilen ratlarda apoptozis göstergeçlerinin anlamlı derecede (P< 0.05 ) azaldığını gözlemledik.Sonuç: Bulgularımıza dayanarak melatoninin travma sonrası oksidatif stresse bağlı olarak gelişen apoptozisi dolayısıyla postravmatik sekonder hasarı önleyici bir tedavi için en uygun adaylardan biri olabileceğini, ancak bunun için tek başına veya diğer anti-apoptotik ajanlarla birlikte kombine edilerek kullanıldığı daha ileri çalışmalar gerektiğini söyleyebiliriz.Anahtar Kelimeler: Kafa travması, oksidatif stres, apoptozis, melatonin kaspaz, matrix mettalloprotein
Nefrotik sendrom oluşturulan sıçanlarda resveratrol ve metformin tedavilerinin böbrek dokusundaki anti-apoptotik proteinlere etkileri
Nefrotik sendrom (NS) çocukluk çağı böbrek yetmezliğinin önemli bir nedeni olmakla birlikte patogenezi henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Apoptozis NS'de önemli bir hasar mekanizması olarak görülmektedir. Ancak NS'de ortaya çıkan apotozis ile ilişkili anti-apoptotik proteinlerin böbrek doku düzeyleri ve bu proteinlere etkili olabilecek tedavi yöntemleri ile ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Çalışmamızda adriamisin ile oluşturulan deneysel NS modelinde, pro-apoptotik kaspaz-3 ve anti-apoptotik proteinler olan XIAP ve survivin'in serum ve böbrek doku düzeyleri ölçülerek, potansiyel anti-apoptotik özelliklere sahip resveratrol ve metformin tedavilerine olan yanıtları araştırılmıştır. NS oluşturulmak üzere intra-peritoneal adriamsin verilen sıçanlar rasgele 3 gruba ayrıldı. Grup 1'deki sıçanlara (n=11) hiçbir tedavi verilmedi. Adriamisin verilmesini takip eden ikinci haftanın sonunda, dört hafta süre ile Grup 2'deki sıçanlara (n=8) resveratrol; Grup 3'teki sıçanlara (n=7) da metformin tedavileri verildi. Grup 4'teki sıçanlar (n=10) ise kontrol grubu olarak izlendi. Altıncı hafta sonunda elde edilen serum ve böbrek doku lizatında kaspaz-3, XIAP ve survivin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçüldü. Deney gruplarındaki sıçanlara ait böbrek dokularında glomerüler, tübüler ve interstisyel hasarları belirlemek üzere skorlama yapılarak patolojik değerlendirme yapıldı. Survivin, XIAP ve kazpaz-3'ün renal doku düzeyleri tedavi edilmeyen sıçanlarda konrol grubu ile benzerdi. Resveratrol ve metformin ile tedavi edilen sıçanların renal doku survivin değerleri, tedavisiz gruba göre, istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdi. Nefrotik sendromlu sıçanların serum survivin ve XIAP düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. Serum kazpaz-3 düzeyleri ise kontrol grubuna göre düşüktü istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü. Resveratrol ve metformin tedavileri, eşit derecede olmak üzere, tedavisiz sıçanlara göre serum kaspaz-3 düzeylerini artırarak kontrol grubu ile benzer hale getirdi. Tedavisiz izlenen sıçanların böbrek dokusundaki iskemik kollapsın, resveratrol ve metformin tedavileri ile tedavi edilen hiçbir nefrotik sıçanda görülmedi. Serum total kolesterol ve trigliserid düzeyleri resveratrol ve metforminin tedavilerinden etkilenmedi. Resveratrol ve metformin ile glomerular hasarın istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı saptandı. Metformin tedavisi ile ayrıca interstisyel hasarlanma da istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldı. Resveratrol ve metformin tedavilerinin tubuler hasarı azaltmadığı görüldü. Resveratrol ve metformin tedavileri ile deney sonucunda ölçülen proteinüri düzeylerinde 4.haftaya göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma olduğu saptandı. Tedavi edilmeyen sıçanlarda ise proteinürinin artmaya devam ettiği belirlendi. Sonuçlarımız resveratrol ve metforminin, halen kullanılan immunsupresif ilaçların yanında destek tedavileri olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Metformin ve resveratrol tedavilerinin nefrotik sendromlu hastalardaki etkinliğinin gösterilebilmesi için daha geniş çapta klinik ve laboratuvar çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Kateşinin HeLa hücre hattında apoptotik yolaklar üzerine etkisinin araştırılması
Kanser günümüzün çok ciddi sağlık sorunlarının başında gelmektedir. Tedavisinde kullanılan radyasyon ve kemoterapötik ajanların yan etkileri ile kanser hücrelerinin tedaviye direnç göstermesi, tedaviyi kısıtlamaktadır. Bu nedenle kanser hücrelerine seçici ve yan etkileri az olan tedavi yöntemleri araştırılmaya devam etmektedir. Bu tedavi arayışında fitokimyasallardan flavonoidlerin kanser hücreleri üzerindeki etkileri çok sayıda çalışmayla gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında flavonoidlerin en önemli gruplarından olan kateşinlerden Epikateşin (EC) ve Epikateşin gallat (ECG)'ın insan servikal adenokarsinoma hücre hattı olan HeLa hücreleri üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. EC ve ECG'nin 100 ppm, 10 ppm, 1 ppm, 100 ppb, 10 ppb ve 1 ppb'lik dozlarının HeLa hücrelerindeki sitotoksik etkisi MTT testi ile belirlendi. 72 saatlik kateşin maruziyeti sonucunda hücrelerin %50 canlılık gösterdiği inhibisyon konsantrasyonu olan IC50 değeri EC için 48.91 ppm (168,5 µM) ve ECG için 4.47 ppm (10,10 µM) olarak hesaplandı. EC ve ECG'nin HeLa hücrelerinde apoptotik yolaklar üzerine olan etkisinin belirlenmesi amacıyla önemli apoptotik proteinlerden Bcl-2, Bax ve Kaspaz-3 proteinlerinin ifadesi ELISA yöntemi ile araştırıldı. ELISA testi için HeLa hücreleri 72 saat boyunca iki kateşinin de belirlenen IC50 değerlerinin 1/10'luk ve 1/100'lük dozları ile inkübe edildi. Bu dozlar EC için sırasıyla 4.89 ve 0.489 ppm, ECG için 0.447 ve 0.0447 ppm olarak hesaplandı. Her iki kateşinin de kontrol grubuna göre apoptozu inhibe eden bcl-2 proteinin ifadesini artırdığı saptandı. EC'nin 4.89 ppm'lik dozunda apoptozu indükleyen bax ifadesinde azalma ve 0.489 ppm'lik dozunda artış görüldü. ECG'nin ise her iki dozunun da bax ifadesini artırdığı belirlendi. Apoptoz oluşumundaki en önemli proteinlerden olan kaspaz-3 ifadesinde ise aynı şekilde EC'nin 4.89 ppm'lik dozunda kontrole göre azalma görülürken 0.489 ppm'lik dozunda ve ECG'nin her iki dozunda belirgin olmayan bir artış görüldü. Sonuç olarak bax/bcl-2 oranına ve kaspaz-3 ifadesindeki belirgin olmayan artışa göre HeLa hücrelerinde EC'nin apoptozu indüklemediği ve ECG'nin ise az da olsa apoptozu indüklediği belirlendi. Saptanan IC50 değerleri literatürdeki diğer hücre hatlarıyla karşılaştırıldığında EC ve ECG'nin HeLa hücreleri üzerinde iyi bir sitotoksisite gösterdiği anlaşıldı.
Hipoksik-iskemik serebral hasar oluşturulan yenidoğan rat modelinde allopürinolün kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitesi ile nöroprotektif etkisinin değerlendirilmesi
Amaç:Hipoksi-iskemi (H-İ) sonrası reperfüzyon-reoksijenasyon döneminde küçük damar endotel hücrelerinde serbest radikallerin üretimine neden olan siklooksijenaz ve ksantin oksidazın aktive olduğu iki önemli yol tetiklenir. Açığa çıkan serbest radikaller lökosit, platelet ve endotel hücrelerindeki adezyon moleküllerini aktive ederek lökositlerin adezyonu ve ekstravazasyonunu sağlar. Ksantin oksidaz inhibitörü olan allopürinolün hipoksik sikemik ensefalopatide (HİE) nöroprotektif olabileceği gösterilmiştir. Kaspaz 3 ve kaspaz 8 nöronal apoptozisde önemli bir role sahiptir. Biz hipoksik-iskemik ensefalopatili yenidoğan ratlarda farklı doz allopurinolün kaspaz-3 ve kaspaz-8 üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Bu çalışmaya 10 günlük yenidoğan ratlar alındı. Çalışma modeli olarak Rice'ın hpoksi-iskemi modeli kullanıldı. Ratların sol karotid arterleri bağlandı ve %8 oksijen ile %92 nitrojenli ortamda 2.5 saat bekletildi. Hİ sonrası allopurinol uygulanarak beyin dokusunda her iki hemisferde apopitozis öncül proteinleri olan kaspaz 3 ve 8 ölçümü yapıldı. Allopürinol AL48 tedavi grubuna, ratlar hipoksiye maruz kaldıktan 30 dakika ve 12 saat sonra, 24 mg/kg olmak üzere iki eşit dozda, AL72 tedavi grubuna ratlar hipoksiye maruz bırakıldıktan 30 dakika, 12 saat ve 24 saat sonra aynı dozlarda intraperitoneal olarak uygulandı. Son ilaç uygulanmasından 12 saat sonra ratlar dekapite edildi. Diğer gruplar sham ve Hİ grubuydu.Bulgular: Her bir grupta 10 rat vardı. Gruplar arasında cinsiyet ve ağırlık farkı yoktu (p>0.05). Hİ, AL48 ve AL72 gruplarında kaspaz 3 ve kaspaz 8 düzeyleri sham grubu ile karşılaştırıldığında belirgin yüksekti (her biri için p= 0,0001). Hİ ve AL48 grupları arasında kaspaz aktivitelerinde farklılık olmamasına rağmen (p>0.05) kaspaz -3 ve kaspaz-8 aktiviteteleri HI ve AL48 gruplarıyla kıyaslandığında AL72 grubunda daha düşüktü (her biri için p=0,001).Sonuç: Sonuçta AL72 grubunda kaspaz 3 ve kaspaz 8 aktivitelerinin azalması yüksek doz allopurinolün nöronal apopitozisin azalmasında etkili olabileciğini düşündürmektedir.
Astrositlerde amiloid beta uyarımlı enflamasyon modelinde fasudil uygulamasının etkileri
Alzheimer hastalığı bugüne kadar görülen en yaygın nörodejeneratif bozukluktur. Nöropatolojik özellikleri amiloid plak ve nörofibriller yumaklardır. Ancak enflamatuvar süreç Alzheimer hastalığının patogenezinde temel bir role sahiptir. Sitokinler, Alzheimer hastalığında enflamatuvar ve anti-enflamatuvar süreçlerde kilit rol oynamaktadır. Son zamanlarda, çok sayıda apoptoz düzenleyici faktör ve çoklu yollar belirlenmiş ve apoptotik hücre ölümü, Alzheimer hastalığında nöronal kayıp ile ilişkilendirilmiştir. Glial hücreler nöronlara kıyasla oksidatif strese karşı daha dirençli olsalar da, geniş oksidatif stresin glial hücrelerde de apoptotik hücre ölümüne neden olduğu görülmektedir. Rho/kinaz birçok santral sinir sistemi (SSS) hastalığında aşırı aktive olur ve inhibe edilmesinin enflamatuvar ve demiyelinizan hastalıklarda potansiyel tedavi edici ajan olabileceği düşünülmektedir. Fasudil bir rho/kinaz inhibitörüdür ve nöroprotektif etkilere sahiptir. Çalışmada astrosit hücre hattında amiloid beta uyarımlı enflamasyonda fasudil uygulamasının Alzheimer hastalığında farmakolojik bir yaklaşım olup olmayacağı hakkında mevcut literatüre katkı sağlanması amaçlandı. Hücreler kontrol ve amiloid beta olmak üzere iki gruba ayrıldı ve 24 saat süresince 5 μM amiloid beta ile inkübe edildi. Başka bir gruba tedavi amacıyla Rho-kinaz inhibitörü 2.5 μM fasudil eklendi. Hücrelerden izole edilen RNA örneklerinden cDNA sentezi yapıldı. Gerçek zamanlı PCR metodu ile gen ekspresyon analizleri yapıldı. Elde edilen sonuçlara göre amiloid beta uygulanan hücre kültürü örneklerinde TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-10, IL-12, Cas-3, Cas-8, Bax, Bcl-2 mRNA ekspresyon düzeylerinde kontrol grubuna göre 2-27 kat artış gözlendi. Fasudil tedavisi ise amiloid beta uyarımlı enflamatuvar ve bazı apoptotik genlerdeki artışı önemli derecede azalttı (p<0.001). Mikroskop incelemeleride fasudilin koruyucu etkisini gösterdi. Sonuç olarak, fasudil ile rho-kinaz inhibisyonu amiloid beta aracılı enflamasyonun baskılanmasında koruyucu etkinliği olan ve tedavide kullanılabilecek bir ajan olabileceği gösterildi. Ancak, ileriki çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varıldı. Anahtar Sözcükler: Alzheimer hastalığı, Amiloid beta, Fasudil, TNF-α, Cas-3, Cas-8
Deneysel kriptorşidizm oluşturulmuş sıçanlarda Moringa oleifera lam ekstraktının (MOLE) testis üzerindeki etkisi
Moringa Oleifera Lam Ekstraktı (MOLE) Moringaceae ailesine ait antioksidan açısından çok zengin bir bitkidir. Ayrıca bu bitki antimikrobiyal, antidiyabetik, antikanserojenik, hepatoprotektif, hipotansif ve kardiyoprotektif etkilerinin yanı sıra bitkinin cinsel potansiyeli arttırdığı da bilinmektedir. Kriptorşidizm sonucu ROS'un üretilmesiyle ve oksidatif stresin artmasıyla beraber sperm DNA bozukluğu ve germ hücre apoptozisi ile sonuçlanarak infertiliteye neden olmaktadır. Hücreyi stresin zararlı etkilerine karşı korumak için birçok yolaklar vardır. Bunlardan biri de protein ailesi olan Isı Şok Proteinlerin (IŞP/HSP) sentezidir. HSP sentezi, ısı şoku, kimyasal toksisite, çevresel ve fizyopatolojik streslerden etkilenen hücrelerde artmaktadır. Ayrıca kriptorşidizm sonucu HSP70 protein düzeyinin arttığı da bilinmektedir. Bu çalışmada, deneysel kriptorşidizm oluşturulmuş sıçan testislerinde Moringa Oleifera Lam Ekstraktının (MOLE) iki farklı dozda antioksidan etkileri araştırıldı. Çalışmamızda 15-17 günlük 42 adet erkek Sprague Dawley cinsi sıçan 4 gruba ayrıldı. Kontrol, Kripto Kontrol, Kripto + 400mg/kg MOLE ve Kripto + 800mg/kg MOLE. Sıçanlar 15. gün sakrifiye edildi. Alınan testis dokularında ışık mikroskopik incelemelerin yanı sıra SOD, MDA ve TP biyokimyasal parametrelerine bakıldı. Ayrıca Western Blot yöntemi ile HSP70 konsantrasyonuna ve immünohistokimya yöntemi ile apoptozise bakıldı. Çalışmamızın sonucunda elde edilen bulgular kriptorşidizm sonrasında insterstisyel alandan kopma, germ hücrelerin bazal membrandan ayrılması, germ hücrelerin lümene dökülmesi, perivasküler fibrozis, ödem, HSP70 ve apopitozisin arttığını gösterdi ancak tedavi amaçlı verdiğimiz Kripto + 800mg/kg MOLE grubunda ise bu patolojik hasarların azaldığı gözlendi.
Çocukluk çağı primer hipertansiyon patogenezinde NRLP3, ASC ve kaspaz 1 genlerinin araştırılması
Hipertansiyon, kan basıncını belirleyen multifaktöriyel bir hastalıktır. Son 20 yılda, düşük dereceli inflamasyonun kardiyovasküler hastalıklarda rol oynadığı anlaşılmıştır. Farklı tipte inflamazom yapıları bulunmakla birlikte hipertansiyon ile ilişkisi rapor edilen inflamazom, NOD benzeri reseptör protein 3 (NLRP3) inflamazomudur.. Bu çalışmada; primer hipertansiyona sahip olan ve olmayan çocuklarda NRLP3, ASC, kaspaz-1, IL-1β düzeylerini karşılaştırarak hipertansiyonda NLRP3'ün rolünün gösterilmesi hedeflenmiştir. Çalışma Eylül 2019 ile Nisan 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD hasta çocuk polikliniğine başvuran 18 yaş altı 50 sağlıklı çocuk ile Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Çocuk Nefroloji polikliniğine başvuran 18 yaş altı 50 primer hipertansiyon hastası arasında yürütüldü. Tüm istatistiksel analizler SPSS 23.0 paket programı kullanılarak yapıldı. Çalışmaya 9-18 yaşları arasında 50 sağlıklı kontrol ve 50 hipertansiyon hastası çocuk dahil edildi. Hastaların özgeçmiş özellikleri sorgulandığında hasta ve kontrol grubunda ydybü öyküsü ve doğum haftası açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Ancak doğum kilosu hasta grubunda anlamlı olarak daha düşük bulundu (p<0.05). Çevresel maruziyet açısından sorgulanan sigara kullanımı, beslenme özellikleri açısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Stres ve günlük aktivite açısından ise hasta grubu daha stresli ve daha sedanter olarak bulundu (p<0.05). Hastaların soygeçmiş özellikleri sorgulandığında hipertansif çocukların ailelerinde HT varlığı istatistiksel olarak daha anlamlı saptandı (p<0.05). Hastaların kullandıkları tedavi yöntemleri değerlendirildiğinde %50sinin non farmakolojik yöntemlerle tedavi olduğu, farmakolojik tedavi alanların çoğunlukla monoterapi ile kontrol altında olduğu ve en sık kullanılan ilaç grubunun ACEI olduğu saptandı. Her iki grubun laboratuvar sonuçları incelendiğinde hasta grubunda ÜA, TC, LDL ve TG düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulundu (p>0.05). Hipertansiyon hastaları uç organ hasarı açısından incelendiğinde renal ve vasküler hasar hiçbirinde görülmezken, LVH %32'sinde ve HTRP %26'sında saptandı. Hasta ve kontrol gruplarının NLRP3, ASC, CASP1 ve IL-1B açısından karşılaştırılmasında hasta grubunda NLRP3, ASC ve IL-1B ekspresyonu açısından kontrol grubuna göre yaklaşık 3 katlık bir artış ve CASP1 açısından 2 katlık bir artış saptandı. Çalışmamızda NLRP3 inflamazom kompleksinin parçaları olan ve kronik inflamasyondan sorumlu olabileceği düşünülen NLRP3, ASC, CASP1 ve IL-1B genlerinin ekspresyonunda kontrol grubuna göre anlamlı artış saptandı. Bu bulgular ışığında çocukluk çağında HT tanısının erken konulması sayesinde ileride oluşacak komplikasyonların önüne geçilebilir ve yeni tedavi modaliteleri geliştirilerilmesine katkı sağlayabilir.
Myrtus communis bitkisinden elde edilen esansiyel yağın ve bileşenlerinin MCF7, MCF10a ve BJ hücre hatları üzerindeki sitotoksik ve apoptotik etkisinin incelenmesi
Kadınlarda en sık görülen kanser tipi olan meme kanseri hastalığında, son 20 yılda teşhis ve tedavi amacıyla birçok araştırma yapılmıştır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda bitkilerde yer alan bileşenlerin antimutajenik ve antioksidan aktivitelerine karşı ilgi giderek artmaktadır. Çalışmamızda kullanacağımız Mrytus communis L. bitkisi,birçok hastalık alanında tedavi amaçlı kullanılmakla birlikte antikanser odaklı tedavilerde de kullanılmaktadır. İnsan meme kanseri hücre hattı MCF7'de kullanılacak olan bu bitkinin özütü artan dozlara maruz kalacaktır ve sitotoksisite MTT testi kullanılarak test edilecektir. Bu sitotoksisitenin antitümör özelliğe sahip olup olmadığını anlamak için, özütün (yağın) aynı dozları insan tümörijenik olmayan MCF10A meme hücre hattına uygulanacaktır. Ayrıca,tedavi edici özelliğe sahip konsantrasyonun belirlemesiyle sadece olası hücre tipi seçiciliği üzerine etkisi olup olmadığını görmek için ise epitel olmayan hücrelerde yani insan BJ fibroblastı hücre hattında da test edilecektir. Buna paralel olarak, biyolojik etkinin temellerini değerlendirmek için gözlenen biyolojik aktivitenin bir veya birkaç maddeyle bağlantılı olup olmadığını tespit etmek adına bu analizlerde karakterize edici bileşikler (1,8-cineole, α-Pinene, linalool) saf formda kullanılacaktır. Esensiyal yağın ve kullanılan üç kimyasal bileşiğin apoptozu uyarıp uyarmadığını anlamak için MCF7 ve MCF10A hücre hatlarında Kaspaz 3, Kaspaz 9,Bcl-2 ve Bax genlerinin ekspresyon düzeyleri RT-qPCR yöntemi uygulanarak incelenecektir.
Crocus sativus L. (Safran)'ın cilt kanseri üzerine etkisinin araştırılması
Crocus sativus L. (safran)'ın, gerek alternatif tıpta, gerekse modern tıpta tedavi amacıyla kullanıldığı bilinmektedir. Başta kardiyovasküler sistem tedavisinde olmak üzere pulmoner sistem problemlerinin giderilmesinde, gastrointestinal sistem problemlerinin giderilmesinde, gut semptomlarında, anoreksi, uykusuzluk ve erektil disfonksiyon gibi klinik bulguların tedavisinde kullanıldığı bilinmektedir. Son zamanlarda sıklıkla bazı kanser türlerinin tedavisinde, hipertansiyon ve yüksek kolesterolün yönetilmesinde ve bazı klinik kullanıma özel saç toniklerinde de kullanıldığı bilinmektedir. Bu bağlamda, özellikle cilt kanseri hücrelerinin safranla muamelesinin hücre canlılığı ile kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF (apoptoz indükleyici faktör) protein düzeylerini ve aktivitelerini nasıl etkileyeceğinin araştırılmasını planlanmıştır. Bu amaçla, insan cilt kanseri hücre kültürü hazırlanmış ve bu hücreleri safran ile muamele edildikten sonra hücrelerdeki kaspaz-3, bax, bcl-2, wee1, gadd153, grp78 ve AIF protein düzeylerinin ELISA ile analizini gerçekleştirilmiştir. Yaptığımız analizler sonucunda artan safran muamelesi sonucu cilt kanseri hücre canlılığının azaldığı bulunmuştur. Apoptozun azaldığını gösteren önemli göstergelerden bcl-2 protein düzeyi azalırken bunun aksine kanser hücresi ölümünün arttığını ifade eden bax, kaspaz-3, gadd153, grp78, AIF ve wee1 düzeyleri ise yükselmiştir. Bu çalışma, safranın özellikle cilt kanseri tedavisinde olumlu bir etkiye sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Safranın, kanser hücresini ölüme yönlendirirken çeşitli kemoterapötiklerle sinerjistik etki gösterebileceği ortaya konulmuştur. Anahtar Sözcükler: bax, bcl-2, Cilt Kanseri, kaspaz-3, Safran.
Bor türevlerinin benign prostat hiperplazisi (bph) üzerine etkilerinin araştırılması
Benign prostat hiperplazisi (BPH) erkeklerde en sık görülen benign adenom olup mesane çıkımında tıkanıklığa neden olmaktadır. BPH, prostat büyümesi ve kronik enflamasyon ile ilişkili önemli klinik semptomlara yol açan kompleks bir sendromdur. Erkeklerin yaklaşık % 40'ı hayatları boyunca bu hastalığa yakalanma riski taşımaktadırlar. BPH histolojik olarak prostat epitel ve stromal hücrelerin aşırı derecede çoğalması ile tanımlanmaktadır ve proliferasyonda, farklılaşmada, apoptoz ve senesensteki değişiklikleri içeren kompleks hücresel değişimler sonucu meydana gelmektedir. Bor ve türevlerinin anti-enflamatuvar ve immün yanıt düzenleyici özellikleri nedeniyle, kronik enflamasyon ve hücre proliferasyonu ile karakterize edilen BPH gibi hastalıkların tedavisinde potansiyel olarak kullanılabileceği öngörülebilir. Bununla birlikte gerek epidemiyolojik gerekse hayvan ve laboratuvar çalışmalarından borun anti-proliferatif etkilerine ek olarak anti-kanserojen bir özelliğe de sahip olduğu görülmektedir. Bu bağlamda çalışmanın en önemli çıkarımlarından birisi BPH–Bor maruziyeti ilişkisinin daha ileri boyutta irdelenmesi gerekliliğidir. Bor ve türevlerinin hücre sinyalizasyon sistemini etkilemesi ya da birçok biyokimyasal süreçte rol oynayan bir olayın oluşumunu ve/veya aktivitesini etkilemesi, BPH hücrelerinin büyümesini ve enflamasyonu engelleyecek bir hedef molekül olma olasılığını artırmaktadır. Dolayısıyla epidemiyolojik çalışmaların yanısıra, ilginin bor bileşiklerinin BPH hücrelerinin çoğalmasını engelleyecek, anti-proliferatif etkisini gösterecek hücresel ve moleküler çalışmalara çevrilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda çalışmamızda BPH-1 hücre hattında bor türevlerinin apoptoz ve DNA hasarı üzerine etkilerinin moleküler açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İlk olarak BPH-1 hücre hattının üreme kinetiğine bakıldı ve BO (Bor Oksit), BA (Borik Asit) ve DPB (Disodyum Pentaborat Dekahidrat) maddelerinin sitotoksisite denemeleri yapıldı. DPB etkin sonuç verdiği için bu kimyasalla diğer denemelere devam edildi. En iyi sonucu DPB verdiği için bu kimyasalla devam edildi. Daha sonra DPB'ın DNA hasarı üzerine etkisi, Western Blot yöntemi ile pH2AX, pATM ve ATM antikorları aracılığıyla değerlendirildi. Aynı zamanda immunofloresan yöntemiyle de pH2AX ve pATM odak sayıları ile DNA hasarı miktarları ölçüldü. Bor ve türevlerinin BPH-1 hücre hattinda apoptoz üzerine etkileri ise, yine Western Blotlama yöntemiyle, p53, p-P53, PARP, kaspaz-3, kaspaz-9 antikorlarının düzeylerine bakıldı. Bu tez çalışmamız çerçevesinde ilk kez DPB uygulamasıyla BPH-1 hücre hattında apoptotik hücrelerin ve DNA hasarına uğramış hücrelerin zamana ve doza bağımlı olarak arttığı belirlenmiştir.
Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisinin serum kaspaz-3 düzeyi üzerine etkisi
Giriş: Aralıklı hipoksemi, obstrüktif uyku apne (OUA) komplikasyonlarının fizyopatogenezinde önemli bir yere sahiptir. OUA'da aralıklı hipoksemiye bağlı artmış apoptoz önemli bir klinik durum olabilir. Bu çalışmada OUA olan hastalarda artmış apoptozun dolaylı bir belirteci olan kaspaz-3 enzim düzeyini değerlendirmeyi ve sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) ile OUA tedavisinin kaspaz-3 enzim düzeyi üzerine etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya uykuda solunum bozuklukları laboratuvarına 6 ay içinde başvuran ardışık 141 hasta dahil edildi. Tüm olgulara gece yapılan polisomnografi (PSG) sabahı alınan rutin kan örneklerinden kaspaz-3 ölçümleri yapıldı. PSG sonucuna göre OUA tespit edilip CPAP tedavisi uygulanmasına karar verilen olgular 3 aylık CPAP tedavisi sonrası kontrole çağrıldı. Kontrole gelen hastaların CPAP tedavisine uyumları değerlendirildi ve tedavi sonrası kaspaz-3 düzeylerine tekrar bakıldı. Bulgular: Çalışmaya 39'u kadın (%27,7) 102'si erkek (%72,3) toplam 141 olgu dahil oldu. Olguların yaş ortalaması 49±12 (min-17, max-77) idi. PSG sonuçlarına göre olguların %95,7'sinde (135/141) OUA tespit edildi. Hafif OUA 35 (%24,8), orta OUA 39 (%27,7), ağır OUA 61 (%43,3) olgu idi. Çalışma grubunda erkek ve kadınlarda medyan kaspaz-3 enzim düzeyleri benzerdi. OUA varlığı ve şiddetine göre ayrılmış gruplar arasında hemogram parametreleri ve kaspaz-3 enzimi düzeyi açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Gündüz aşırı uykululuk hali olanlarda kaspaz-3 düzeyi anlamlı olarak yüksek, kardiyovasküler hastalığı olanlarda ise kaspaz-3 düzeyi anlamlı olarak düşük bulundu. OUA'da 3 aylık CPAP tedavisi sonrası kaspaz-3 enzim düzeyinin tedavi öncesine göre anlamlı olarak değişmediği tespit edildi. Kaspaz-3'ün hem CPAP tedavisi günlük kullanım yüzdesi hem de gecede 1 saatten fazla CPAP cihazı kullanım yüzdesi ile negatif korelasyon gösterdiği bulundu. CPAP tedavisi günlük kullanım yüzdesi arttıkça kontrol kaspaz-3 düzeyinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu (r=-0.397, p=0.030). Gecede 1 saatten fazla CPAP tedavisi kullanım yüzdesi arttıkça kontrol kaspaz-3 düzeyinin istatistiksel anlamlı olarak azaldığı bulundu (r=-0.411, p=0.024). Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları OUA şiddetiyle kaspaz-3 düzeyleri arasındaki ilişkiyi ortaya koyamamıştır. Ancak tedavi uyumu arttıkça azalan kan kaspaz-3 seviyeleri OUA'da artmış apoptozu CPAP tedavisinin düzeltebileceğini düşündürmektedir. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif uyku apne, Kaspaz-3, Apoptozis, Aralıklı hipoksemi, CPAP
Pankreas kanserli hastalarda kaspaz 10 geninin analizi ve cDNA seviyesinde gen ifade düzeyinin incelenmesi
Pankreas kanseri, ölüm oranı en yüksek olan kanser tiplerinden biridir. 5 yıllık sağ kalım oranı %5'den azdır. Pankreas kanserinde kazanılmış veya kalıtılmış gen mutasyonları vardır. K-ras onkojeninin tetiklenmesi ile beraber tümör baskılayıcı genlerin (p53, DPC4, p16 ve BRCA2) etkinliğinin kaldırılması pankreas kanseri gelişiminde önemlidir. Hücrenin işlevsel farklılaşmış halde kalması, yaşlanma sonunda ölüme gitmesi veya farklılaşmış hücrenin hücre döngüsüne girerek çoğalma seyri p53 tarafından kontrol edilir. Özellikle farklılaşmış hücrenin değişen ortamı sebebiyle (bazı gen ürünlerinin gereğinden fazla sentezlenmesi veya ortamda bulunması gibi) normal olmayan bir durum sözkonusu ise hücre döngüsü p53 gen ifadesi artar ve hücre döngüsü duraksatılmaya çalışılır. Pankreas kanserinde tümör baskılayıcı geni p53'ün %50'den fazla mutasyona uğradığı sıkça rapor edilmiştir. Pankreas kanserinde %10-20 oranında ailesel bir geçis olduğu tahmin edilmektedir. p53 hücre dışı uyarımlı apoptotik yolağı Fas, DR5 ve PERP gibi zarlararası proteinlerinin genlerini tetikleyerek işlevsel hale getirir, hücre içi apoptotik yolakta mitokondriya ile ilşkili olup, proapoptotik ve antiapoptotik genleri sırasıyla işlevsel hale getirir veya çalıştırır. Hücre dışı ve hücre içi programlı hücre ölümünde etkin rol alan kaspazlar büyük bir proteaz enzim ailesidir. Başlatıcı kaspazlardan olan Kaspaz 10 proapoptotik hücre dışı uyarı ile yolaktaki diğer kaspaz üyelerinin işlevsel hale gelmesini sağlar. Kaspaz 10 zarlararası almaçları veya sitotoksik etkiye sahip maddeler ile etkileşerek etkin hale geçerler. Pankreas kanserinde 2q33 kromozom bölgesinde bulunan caspase 10'un mRNA genomik yapısı ve gen ifade seviyesi belirlenmiş ve kanser gelişimi arasındaki olası ilişki ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Akciğer iskemi-reperfüzyon sonrası, Bmp-2, Bcl-Xl, Smad1, Caspase-3, TGF, b-FGF ve PDGFR gen ifadelerinin değerlendirilmesi
İskemi, arteryel ya da venöz kan akımı azalmasına bağlı olarak, organ ve dokunun yetersiz perfüzyonu sonucu bu doku veya organların oksijenden yoksun kalması şeklinde tanımlanmaktadır. İskemik dokunun reperfüzyonu, dokuda paradoksal olarak iskemi ile oluşan hasara göre, çok daha ciddi bir hasara yol açar. İskemi ve sonrasında hem hücrenin rejenerasyonu, hem de toksik metabolitlerin temizlenmesi için gereken yeniden kan akımı sonucu oluşan hücre ölümünde birçok mekanizma rol oynamaktadır. İskemi/Reperfüzyon ile indüklenen akciğer hasarı akciğer tranplantasyonunda sık karşılaşılan bir durumdur. Apoptozis (programlanmış hücre ölümü), hücre intiharı olarak da bilinen fizyolojik bir olaydır. Embriyolojik gelişim ve erişkin dokunun yaşamının sürdürülmesinde anahtar rol oynar.Çalışmamızda, akciğerde oluşturulan iskemi/reperfüzyon (İ/R) modeli sonrası, akciğer dokularındaki moleküler değişiklikler için SMAD-1, Bmp-2, Bcl-XL, b-FGF, Caspase-3, TGF, PDGFR genlerinin gen seviyelerine bakıldı. Bunun için, toplam 40 Wistar albino sıçan eşit olarak 4 gruba ayrıldı. Grup I= Kontrol grubu, Grup II = 60 dakika iskemi + 0 saat reperfüzyon, Grup III= 60 dakika iskemi + 2 saat reperfüzyon, Grup IV= 60 dakika iskemi + 4 saat reperfüzyon grupları olarak belirlendi. RNA izolasyonu, cDNA sentezi ve RT-PCR (Revers Transkriptaz-PCR) yapıldı. Ayrıca akciğer dokuları histopatolojik olarak incelendi.Yapılan gen seviyesi sonuçlarına göre gruplarda Caspase-3 (p<0,0001), Bcl-XL (p=0,0011) ve TGF (p<0.0001) genlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görüldü (p<=0,05). b-FGF (p<0.0001) geninde istatistiksel olarak anlamlı artış görüldü (p<=0,05). Bmp-2 ve PDGFR genlerinde istatistiksel olarak anlamlılık görülmedi. SMAD1 geninde ise mRNA ekspresyonu görülmemiştir.
Meme kanserli hastalarda CASP8 ve CASP9 gen polimorfizmlerinin araştırılması
ÖZETMEME KANSERLİ HASTALARDA CASP8 VE CASP9 GEN POLİMORFİZMLERİNİN ARAŞTIRILMASIAsuman ÇELEBİYüksek Lisans Tezi, Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim DalıTez Danışmanı Yrd. Doç. Dr. Recep ERÖZAralık 2011, 71 sayfaMeme kanseri tüm kanser türleri arasında kadınlarda en sık görülen kanser tipidir. Meme kanserine neden olan risk faktörlerinin %5-10'luk kısmını kansere yatkınlık genlerinde meydana gelen kalıtsal mutasyonlar ve değişiklikler oluşturur. Kansere yatkınlık genlerindeki bu değişimlerin bir kısmı apoptozis mekanizmasının işlemesi esnasında gerçekleşir. Apoptozis (programlanmış hücre ölümü) doku homeostazından sorumlu olan, hücre intiharı olarak da bilinen fizyolojik bir süreçtir. Apoptozis mekanizmasının tetiklenmesi aşamasında veya herhangi bir basamağında meydana gelen değişiklikler tümör gelişimine katkıda bulunur. Kaspazlar olarak bilinen sistein proteazların büyük bir ailesi, yüksek organizmalarda apoptozisin yürütülmesinden sorumludur. CASP8 geni D302H polimorfizminin, meme kanseri oluşumu üzerine etkili olduğu yapılan çalışmalarda tespit edilmiştir. Ancak bildiğimiz kadarıyla CASP9 geni Q221R G>A, 83 C/T ve 5969 C/T polimorfizmleri ile meme kanseri arasındaki ilişkiye ait araştırmaya rastlanmamıştır. Bu çalışma, apoptotik hücre ölümü esnasında rol oynayan kaspaz genlerinden olan CASP8 (D302H) ve CASP9 (Q221R G>A, 83 C/T ve 5969 C/T) genlerinde bahsedilen polimorfizmler ile meme kanseri riski arasındaki ilişkiyi araştırmak üzere planlanmıştır. Bu amaçla, çalışmamızda meme kanseri tanısı konularak ameliyat edilmiş olan 55 hasta ve meme kanseri dışı bir etkenden dolayı opere edilen 32 sağlıklı bireyin parafine gömülü doku örnekleri kullanıldı. Bu bireylerin parafine gömülü doku örneklerinden DNA izolasyon işlemi yapıldıktan sonra ilgili polimorfizmlerin araştırılması için PCR-RFLP yöntemi uygulandı. CASP8 geni D302H polimorfizmi C allelinin meme kanseri riskini azaltıcı etkiye sahip olduğu bulundu (p: 0.067). CASP9 geni 83 C/T polimorfizmi T alleli (p: 0.000) ve 5969 C/T polimorfizmi C allelinin (p: 0.000) meme kanserine karşı koruyucu bir etkiye sahip olduğu bulundu. Ancak CASP9 geni Q221R polimorfizmi ile meme kanseri riski arasında bir ilişki bulunamadı.Anahtar sözcükler: Meme kanseri, CASP8, CASP9, Polimorfizm
Yara yaşı tayininde apoptotik yolaktaki ilgili genlerin ifadelenmesi
Adli Tıpta yara yaşının saptanması ölüm nedeni ve yaralar arasındaki ilgiyi açıklamak için her zaman gereklidir. Birden fazla travmanın bulunduğu ölüm olgularında, ilk önce isabet eden travmanın belirlenmesi, ölüm öncesi ve sonrası travmatik değişikliklerin ayırt edilebilmesi çok önemlidir. Bu tez çalışmasında, değişik iyileşme evrelerinde ve farklı mekanizmalarla oluşturulan yara dokularında, apoptozun, apoptozda rol oynayan kaspaz 3, 8, 9, Bcl-2, Bcl-xL ve Bax mRNA ve protein düzeylerinin saptanması ve yara yaşı tayininde kullanılabilirliğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Çalışmamızda 36 adet Wistar albino dişi ratın sırtında üç ayrı bölgede, bistüri, punch ve koter ile yara oluşturulduktan sonraki 24. saat, 3, 5, 7, 17 ve 21. günlerde yara bölgesinden alınan örneklerde, apoptotik hücre sayıları TUNEL yöntemi ile; Bax, Bcl-2, Bcl-xL, Casp 3, Casp 8 ve Casp 9 genlerinin mRNA ifadelenme düzeyleri Real-time PCR yöntemi ile, protein düzeyleri ise immünhistokimyasal yöntemler ile saptanmıştır. Çalışmamızın sonuçları, apoptozun yüksek olarak izlendiği, bistüri ile yara oluşumunu takip eden 3. günde, Bax, kaspaz 3 ve kaspaz 9 mRNA ifadelenme düzeylerinin anlamlı derecede yüksek olarak bulunduğunu, Bcl-2 mRNA ifadelenme düzeylerinde ise anlamlı bir artış bulunmadığını, yine apoptozun yüksek olarak izlendiği, koter ile yara oluşumunu takip eden 7. günde, Bax ve kaspaz 9 mRNA ifadelenme düzeylerinin anlamlı derecede yüksek olarak bulunduğunu, Bcl-2 mRNA ifadelenme düzeylerinde ise düşüş saptandığını, koter ile yara oluşumunu takip eden 7. günde, yara bölgesinde saptanan toplam PMNL ve IMC?lerin, proapoptotik özellikteki kaspaz 9 ve Bax antikorları ile immün histokimyasal olarak boyanan yüzdeleri arasında da anlamlı fark saptandığını göstermiştir. Sonuçlarımız, hekimlerin otopsi sırasında yara bölgelerinden aldıkları örnekleri, apoptotik yolaktaki ilgili genlerin ifadelenme sonuçları açısından değerlendirdikleri takdirde, yara yaşı tayinlerini ve yaranın antemortem-postmortem ayrımlarını doğru olarak yapabileceklerini göstermektedir.
Aspartamın testiste neden olduğu apoptotik etkiye karşı kafeik asit fenetil esterin koruyucu etkisi
Günümüzde infertilite, gittikçe artan bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Birçok faktör infertiliteye doğrudan ya da dolaylı olarak sebep olmaktadır. Hastalıklar, yaşam şartları, mesleki koşullar, sigara, alkol, cep telefonu gibi teknolojik aletlerin sık kullanımı, hazır gıdalardaki kimyasal maddeler ve koruyucular en belirgin olanlarıdır. Hazır gıdalar ve gazlı içeceklerde bulunan bu maddelerden birisi de aspartamdır. Aspartam tatlandırıcı olarak özellikle çeşitli gıda ve gazlı içeceklerde yaygın olarak kullanılmaktadır. Şekerden 200 kat daha tatlıdır ancak çok düşük kalorili bir maddedir. Aspartam sindirimden sonra %50 aspartik asit, %40 fenilalanin ve %10 metanole metabolize olur. Bu metabolitler arasında en toksik olanı metanoldür ve metanolün de metabolize olmasıyla formaldehit meydana gelir. Aspartamın başka dokular üzerine toksik etkisinin olduğu çalışmalarda gösterilmiştir ama testis üzerine olan apoptotik etkisiyle ilgili bir çalışma bulunmamaktadır. Kafeik Asit Fenetil Ester ise bal arıları tarafından üretilen propolisin bir bileşenidir. Fenolik bir bileşik olan CAPE'in antioksidan, antienflamatuar, antiviral, antikanser gibi birçok özelliği vardır. Çalışmamızda Aspartamın testis üzerinde varsa olumsuz etkisini göstermeyi ve Kafeik Asit Fenetil Ester ile bu olumsuz etkilerin ne kadar azaltılabileceğini görmeyi amaçladık. Deney için 2-3 aylık, 29 tane erkek fare kullanıldı. Denekler; Kontrol, Sham, CAPE, ASP ve CAPE+ASP olmak üzere beş gruba ayrıldı. 35 gün boyunca CAPE ve CAPE+ASP grubuna intraperitoneal olarak 20 mg/kg dozunda CAPE verildi. ASP ve CAPE+ASP grubuna da gavaj yoluyla 50 mg/kg dozunda aspartam verildi. Sonuç olarak histolojik incelemelerde gruplar arasında patolojik bir değişiklik görülmedi. Cleaved Kaspaz-3 kullanılarak yapılan immunohistokimyasal boyamada ise gruplar arasında bir farklılık bulunmadı. Kaspaz 8 ve P53 ekspresyonlarına bakıldığında ise aspartamın testiste p53 aktivasyonunu azalttığı ve buna bağlı olarak apoptoza gidişi yavaşlattığı görüldü.
Testis üzerine cisplatinin apoptotik etkisine karşı timokinonun koruyucu etkisi
Bu tez çalışmasıyla, biyolojik etkileri olduğu bilinen ve son yıllarda yapılan araştırmalarda önemi artan timokinon ile bir antitümör ilaç olan Cisplatinin testis dokusu üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmayı veya en aza indirmeyi amaçladık. Bu amaçla 29 adet, Wistar albino rat rastgele 1. Kontrol (n = 4), 2. Sham (n = 4), 3. Cisplatin (n = 7), 4. Cisplatin + Timokinon (n = 7), 5. Timokinon (n = 7), gruplarına ayrıldı. 2. grup Sham grubuna 10 gün boyunca gavaj yoluyla mısır yağı (500 μl) verildi. 3. Cisplatin grubuna 1.5 mg / kg / gün Cisplatin 3, 5 ve 7. günlerde intraperitoneal enjeksiyonla uygulandı. 4. Timokinon + Cisplatin grubuna; gavaj yolu ile mısır yağı (500 μl) + timokinon 50 mg / kg / gün ve cisplatin 3, 5 ve 7. günlerde 1.5 mg / kg / gün intraperitoneal olarak uygulandı. 5.grup Timokinon grubuna 10 gün boyunca gavaj yoluyla timokinon (50 mg / kg / gün + mısır yağı (500 μl)) verildi. Deneyin ilk aşamasında ratların vücut ağırlıkları ölçüldü. Deneyin 10. günde anestezi altında deneklerin testisleri alındı, histopatolojik incelemeler için alınan testisler rutin işlemlere tabi tutuldu. Epididimisten alınan örneklerden sperm sayımları yapıldı. Spermler hemotoksilen eozin ile boyandı. Testisler HE, Gomori trikrom ve PAS boyaları ile boyandı. Cleaved Caspase - 3 antikoru ile immunohistokimyasal boyama yapıldı. Işık mikroskobik inceleme sonucunda; timokinonun cisplatinin neden olduğu testiküler hasarı ve germ hücre apoptozisini azalttığı tespit edildi.
Obez dişi ve erkek sıçanlarda irisin uygulamasının bağışıklık sistemi üzerindeki etkisinin incelenmesi
Obezitede adipoz dokudaki artış dolaşımdaki IL-1β, IL-6 gibi pro-inflamatuar sitokinlerin ve apoptozun artmasına neden olmaktadır. Egzersizin ise hem obezite hem de bağışıklık sistemi hücreleri üzerine olumlu etkisinin olduğu ifade edilmektedir. Fakat egzersiz hormonu olarak bilinen irisinin, obezite ile meydana gelen bağışıklık sistemi bozukluklarında oluşturacağı etkiler ise tam olarak anlaşılamamıştır. Bu tez çalışması ile obez dişi ve erkek sıçanlara uygulanan irisin hormonunun bağışıklık sistemi üzerindeki olası rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, Sprague-Dawley ırkı dişi ve erkek sıçan olacak şekilde 2 ana grup kullanılmıştır. Her iki grup da kontrol, irisin, obez ve obez+irisin (her grup için n=10) gruplarını içeren 4 alt gruba ayrılmıştır. Obez ve obez+irisin grubundaki yetişkin dişi sıçanlara ortalama 14 hafta, erkek sıçanlara ise 22 hafta boyunca %60 kcal'lik yüksek yağlı diyetle beslenme yapılarak obezite modeli oluşturulmuştur. Daha sonra irisin ve obez+irisin grubunda yer alan tüm dişi ve erkek sıçanlara mini-ozmotik pompa aracılığı ile 28 gün boyunca subkutanöz irisin (100 ng/kg/gün) salınımı gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonunda tüm dişi ve erkek hayvanlar dekapite edilerek kan numuneleri alınmış ELISA (Enzyme- Linked Immunosorbent Assay) yöntemiyle IL-1β, IL-6, IL-10, Kaspas-3 ve Kaspaz-9 seviyeleri incelenmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, dişi sıçanlarda kontrol grubuna göre obez grubunda IL-1β, IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyelerinde artış, IL-10 seviyesinde azalış görülmüştür. İrisin infüzyonunun olduğu obez+irisin grubunda ise obez grubuna göre IL-1β, IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesinin azaldığı, IL-10'un arttığı bulunmuştur. Erkek sıçanlarda kontrol grubuna göre obez grubunda IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesi artmış, IL-10 seviyesi azalmıştır. IL-1β seviyesinde ise istatistiksel anlamlılık bulunamamıştır. Obez+irisin grubunda ise obez grubu ile karşılaştırıldığında IL-6, Kaspaz-3 ve Kaspaz-9 seviyesi azalmış, IL-10 artmıştır. Ancak IL-1β seviyesinde anlamlı farklılık görülmemiştir. Sonuç olarak, bu tez çalışması kapsamında irisin hormonunun, obeziteye bağlı gelişen bağışıklık sistemi bozuklukları üzerinde düzenleyici bir rol oynayabileceğini göstermektedir.
Miyokardiyal iskemik ardkoşullanmanın apoptotik genler fas, faslg, kaspaz 2 ve mikroRNA-139-3P düzeyleri ile reperfüzyon aritmileri üzerine etkileri
İskemik ardkoşullanma (IPostC), uzun süreli iskemiden hemen sonra uygulanan kısa iskemi/reperfüzyon (I/R) bölümleri olup, miyokard enfarktüsünün boyutunu kısıtlayan ve I/R hasarını azaltan en güçlü mekanizmalardan biri olarak kabul edilir. Bu çalışmada, proapoptotik genler Fas, Faslg, büyüme durması ve DNA hasarına neden olan 45 alfa (Gadd45a), antiapoptotik gen kaspaz 2 ve mikroRNA-139-3p (miRNA-139-3p)' nin I/R hasarındaki rolleri ve IPostC' nin bu genler üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Ayrıca IPostC' nin oksidatif stresle ile ilişkili malondialdehit (MDA) düzeylerine, reperfüzyondaki ventriküler ekstrasistol sayıları ve ventriküler taşikardi insidanslarına etkileri incelendi. Spraque Dawley cinsi 300±50 g ağırlığında 66 adet yetişkin erkek sıçan kullanıldı. Aritmiler ve MDA düzeylerinin değerlendirilmesi için 7 dakika iskemi, 7 dakika reperfüzyon uygulandı. Apoptotik yolakla ilişkili moleküler parametrelerin değerlendirilmesi için 30 dk iskemi, 120 dk reperfüzyon uygulandı. IPostC ise 10 saniye iskemi, 10 saniye reperfüzyon üç kür şeklinde uygulandı. Deney boyunca EKG, kan basıncı ve kalp hızı kaydedildi. MDA düzeyleri spektrofotometre, gen seviyeleri ve miRNA-139-3p ise qRT-PCR ile ölçüldü. I/R ile MDA, Fas ve Faslg genleri kontrol grubuna göre anlamlı arttı. IPostC tedavisiyle Fas, Faslg, Gadd45a anlamlı azaldı, miRNA-139-3p anlamlı arttı. Kaspaz 2 geni I/R grubunda (0,19±0,05) kontrol grubuna (1,00±0,09) göre anlamlı azalırken, IPostC uygulaması ile (0,36±0,05) anlamlı arttı. I/R+IPostC grubunda reperfüzyondaki ventriküler ekstrasistol sayıları (3,86±1,23) ve ventriküler taşikardi insidansı (% 14,3), I/R grubuna (25,29±8,65, % 51,9 sırasıyla) göre anlamlı azaldı. IPostC' nin Fas, Faslg, Gadd45a ve kaspaz 2 genleri ve ilişkili miRNA-139-3p ile apoptozu düzenleyerek I/R hasarında koruyucu olabileceği düşünülebilir. Bu özellikleri ile IPostC uygulaması reperfüzyon aritmilerini de önleyebilir. Anahtar kelimeler: iskemik ardkoşullanma, aritmi, apoptoz, miRNA-139-3p, Fas, Faslg, kaspaz 2.
Hiperterminin duktus epididimis yapısına etkisi
Vücut ısısının 41 ºC'nin üzerine çıkması olan hipertermi duktus epididimis ve deferensi etkilediğinde spermiyum yapısı, hareketliliği, canlılığı ve yoğunluğuna etki ederek; spermatogenezisin bozulmasına yol açar. Hiperterminin bu etkileri oksidatif stresin yol açtığı apopitozisle gerçekleştirmektedir. SOD gibi antioksidanlar oksidatif stresi engelleyerek apopitotik süreci geri döndürebilirler.Çalışmamızda ısı stresi uygulaması öncesinde SOD'un, epididimis ve deferens üzerindeki koruyucu etkilerinin apopitotik belirteçler kullanılarak belirlenmesi amaçlanmıştır.Wistar-Albino erkek sıçanlar, her grupta 6 denek olacak şekilde 9 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubunda denekler 22 °C'de 20 dakika tutulmuş ve 24 saat sonra dokuları alınmıştır. İkinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci gruplardaki deneklere hipertermiden bir saat önce NaCl+katalaz uygulanmış ardından 42 ºC'de 20 dakika bekletilmiş ve hipertermiden sonra sırasıyla 30 dakika, 6, 24 ve 72. saatlerde dokuları alınmıştır. Altıncı, yedinci, sekizinci ve dokuzuncu gruplardaki deneklere, hipertermi uygulaması öncesi NaCl+katalaz+SOD verilerek 42 ºC'de 20 dakika sıcak su banyosuna bırakılmış ve hipertermiden sonra sırasıyla 30 dakika, 6, 24 ve 72. saatlerde dokuları alınmıştır. Apopitotik süreçte, SOD'un etkilerinin belirlenmesi amacıyla Kaspaz-9-8-3; hiperterminin HSP70 düzeyine etkisinin belirlenebilmesi amacıyla HSP70 immünreaktiviteleri değerlendirilmiştir.Çalışmamızda; morfolojik olarak bozuk olan spermiyum içeren lümenlerde Kaspaz-3 immunreaktivitesi belirlendi. Bu bulgu hipertermi etkisiyle testiste üretilen anormal spermiyumların, epididimise ulaşabildiklerini göstermekteydi. Bazı bölgelerde yuvarlak spermatit başlarının epitele yöneldiği ve stereosilyalar arasına sokulduğu belirlendi. Bu yönelmenin Sertoli hücrelerince ortadan kaldırılamamış artık cisimleri ve bozulan spermiyumları fagosite eden esas hücrelerce düzenlenen bir mekanizma olabileceği düşünüldü. Tüm Kaspazlar için SOD uygulamasının tutulumu azalttığı gözlendi.Skrotal ısı yükselmesinin, etkisini deferensten daha çok epididimiste gösterdiği, ancak SOD'un süreye koşut artan HSP70 senteziyle apopitozisi baskılayabileceği sonucuna varıldı.
Metotreksat ile karaciğer hasarı oluşturulmuş sıçanlarda silmarinin koruyucu etkilerinin araştırılması
Metotreksat (MTX), pek çok kanser tedavisi yanında, bazı inflamatuvarhastalıklarda da yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Hepatotoksisite başta olmak üzere birçok yan etkileri vardır. Bu çalışmada MTX'ın, sıçan karaciğer dokusunda meydana getirdiği hasara karşı silmarinin koruyucu etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada 36 adet erişkin Sprague Dawley tipi erkek sıçan kullanıldı. Deney hayvanları her grupta 6 hayvan olacak şekilde 6 gruba ayrıldı. 5 günlük deney süresince Grup I'e 0,5 ml intraperitoneal (i.p) tek doz serum fizyolojik, Grup II'ye karboksi metil selüloz (CMC) oral olarak, Grup III'e 300 mg/kg silmarin oral yolla, Grup IV'e tek doz 20 mg/kg (i.p) olarak MTX, Grup V'e tek doz 20mg/kg (i.p) MTX ile birlikte oral olarak 300mg/kg dozunda silmarin, Grup VI'ya ise tek doz 20mg/kg (i.p) metotreksat ile birlikte oral yolla CMC uygulandı. Deney sonunda sıçanlar dekapite edilerek karaciğer dokuları çıkartıldı. Rutin ışık mikroskobu takibi yapılarak dokular parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere histokimyasal boyamalar yapıldı. Elde edilen bulgular incelenerek fotoğraflandı.Histolojik incelemelerde, kontrol grupları arasında herhangi bir farklılık gözlenmedi. Grup IV ve Grup VI'da ki histopatolojik bulgular benzerdi. Bu bulgular; vasküler konjesyon, sinüzoidal dilatasyon, periportal inflamasyon, piknotik çekirdekli hepatositler, yer yer dejenere hepatositler ve glikojen depolarında önemli derecede azalma şeklindeydi. Bununla birlikte bu gruplarda TUNEL pozitifliği, Bax ve Kaspaz 3 pozitif hücreler diğer deney gruplarına göre artmış olarak tesbit edildi. Tedavi olarak Silmarin verilen Grup V deki doku hasarının nispeten daha az olduğu gözlendi.Sonuç olarak metotreksatın karaciğerde önemli derecede doku hasarına yol açtığı, Silmarinin bu hasarı hafifletmek ile birlikte tam anlamıyla tedavi edemediğigözlendi.Anahtar Kelimeler: Metotreksat, Silmarin, TUNEL, Bax, Kaspaz, Karboksi Metil Selüloz