Depresif bozukluk
88 theses under this subject heading
Anksiyete ve defresif bozukluklarda anksiyete duyarlılığı ve bilişsel esnekliğin semptom şiddetine etkisi
Bu araştırma, anksiyete ve depresif bozukluk tanılı hastaların anksiyete duyarlılığı ve bilişsel esnekliklerinin semptom şiddetine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran anksiyete ve depresif bozukluk tanılı hastalar araştırmanın evrenini, örneklemini 115 anksiyete bozukluğu ve 115 depresif bozukluk tanılı toplam 230 hasta oluşturmuştur. Çalışmanın verileri, Kişisel Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-3 (ADİ-3) ve Bilişsel Esneklik Envanteri (BEE) ile toplanmıştır. Araştırmada, anksiyete bozukluğu tanılı hastaların puan ortalamaları BAÖ için 33.30±10.73, BEE için 53.89±14.25, ADİ-3 için 42.03±12.94'tür. Depresif bozukluk tanılı hastaların puan ortalaması BDÖ için 31.04±14.41, BEE için 56.13±14.50, ADİ-3 için 42.85±16.23 olarak belirlendi. Hastaların semptom şiddetlerinin yüksek, bilişsel esnekliklerinin orta düzeyde ve anksiyete duyarlılıklarının fazla olduğu görülmüştür. Araştırmada, ADİ-3 toplam ve BEE toplam ve alt boyutları ile hastalık tanısı değişkeni arasında anlamlı bir farklılığa ulaşılmadı (p>0.05). Sadece anksiyete bozukluğu tanılı hastaların ADİ-3 ölçeği Fiziksel Belirtiler, Depresif bozukluk tanılı hastaların ise Sosyal Belirtiler alt boyutu puan ortalamasının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Çalışmada BAÖ ile BEE arasında negatif yönde ve orta düzeyde, ADİ-3 arasında pozitif yönde ilişki saptanmıştır (p<0.001). Hastaların BDE ile BEE ortalamaları arasında negatif, ADİ-3 arasında pozitif yönde ilişki olduğu bulundu (p<0.001). Hastaların anksiyete duyarlılığı arttıkça ve bilişsel esneklikleri azaldıkça semptom şiddetinin arttığı saptanmıştır. Yapılan çoklu doğrusal regresyon analizine göre, bilişsel esneklik ile anksiyete duyarlılığının BAÖ puanlarındaki değişimin %27.9'unu ve anksiyete duyarlılığının BDÖ puanlarındaki değişimin %27.2'sini yordadığı tespit edilmiştir. Bu hastaların semptom yönetiminde, bilişsel esneklik düzeylerini arttırmaya ve anksiyete duyarlılıklarını azaltmaya yönelik psikiyatrik yaklaşımların geliştirilmesi önerilir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, Anksiyete Duyarlılığı, Depresyon, Bilişsel Esneklik, Psikiyatri Hemşireliği.
Tedavi almamış ilk atak majör depresif bozukluğu olan hastalarda ve sağlıklı bireylerde zaman algısı, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri ve yürütücü işlevlerin karşılaştırılması
Giriş: Tanı rehberlerinde zamanın akışı hızıyla ilgili tanısal bir kriter olmasa da, majör depresif bozukluk (MDB) hastaları zamanın akışının yavaşladığından sıklıkla yakınırlar. Öznel zaman algısındaki yavaşlamanın yanı sıra, zaman aralığı değerlendirme yetenekleri açısından da MDB'ta bazı farklılıklar olduğu raporlanmıştır. Bu değişikliklerin, hastaların içsel saat fonksiyonlarının etkilenmesiyle bağlantılı olabileceği ileri sürülmektedir. Bazı yazarlar MDB'ta öznel zaman algısı ile zamanlama yetenekleri değişikliklerindeki değişiklikler arasında bir ilişki olabileceği öne sürmüştür. Ancak bu konuyla ilgili çelişkili veriler mevcuttur. MDB hastalarında yapılan zaman algısı ve zaman aralığı değerlendirme yeteneklerini inceleyen çalışmalarda metodolojik heterojeniteden kaynaklandığı öne sürülen tartışmalı sonuçlar elde edilmiştir. Ayrıca çalışmalarda psikiyatrik bozukluk sürecinin neden olabileceği bilişsel işlevlerdeki gerilemenin ve tedavinin içsel saate olan etkisi göz ardı edilmiştir. Biz çalışmamızda ilaç kullanmayan ve ilk depresif atağını geçiren hastaları tercih ederek bu karıştırıcı etkenleri en aza indirmeye çalıştık. Ayrıca anksiyete ve dürtüsellik seviyeleri ile yürütücü işlevlerin zaman algısı üzerindeki etkisini de araştırdık. Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Sağlık Uygulama Ve Araştırma Merkezi psikiyatri polikliniğine başvuran, ek psikiyatrik ve tıbbi tanısı olmayan, tedavi almayan ilk atak 50 MDB tanılı hasta ve hastalarla yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi olarak eşleştirilmiş 50 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Her katılımcı Sosyodemografik Veri Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formunu (BDÖ11 KF) doldurduktan sonra Wisconsin Kart Eşleme Testi (WKET) ve 1 s, 3 s, 6 s, 12 s ve 15 s için zaman üretimi görevini tamamladı. Hasta grubuna, ek olarak, Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ), Hamilton Anksiyete Ölçeği (HAÖ) uygulandı. Katılımcıların zamanı algılama hızlarını tespit etmek için Görsel Analog Skala (GAS)'dan yararlanıldı. Bulgular: Çalışmamızda GAS skorlarında MDB grubunun kontrollere göre zamanın akış hızını daha yavaş tecrübe ettiği bulunmuştur (p<0.001). Zaman üretimi görevinde, MDB grubunun kontrol grubuna göre 3, 6, 12, 15 s'lik süre aralıklarında daha isabetsiz olduğu (sırasıyla p=0.013, p=0.004, p=0.004, p=0.004), 1 s'lik görevde ise düşük üretim yaptığı saptanmıştır (p=0.001). Sağlıklı bireyler öznel zaman algısı hızlandıkça daha kısa süreler üretmişlerdir (3, 6, 12, 15 s için sırasıyla p=0.036, p=0.12, p=0.026, p=0.050). Buna benzer bir ilişki MDB grubunda görülmemiştir. MDB grubunda yüksek HDÖ, HAÖ somatik ve HAÖ toplam skorlarının öznel zaman algısındaki yavaşlamayla ilişkili olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.011, p=0.013). WKET skor ortalamaları karşılaştırıldığında ilk kategoriyi tamamlamada kullanılan deneme sayısında hasta grubunun daha başarısız olduğu görülmüştür (p=0.035). BDÖ-11 KF ortalamaları karşılaştırıldığında MDB grubunun motor ve toplam dürtüsellik skorlarının anlamlı derecede yüksek olduğu bulunmuştur (sırasıyla p<0.001, p=0.025). Sonuç: Bulgularımız MDB hastalarında görülen zaman akışının yavaşlaması fenomenini desteklemektedir. Öznel zaman algısı ile zaman aralığı değerlendirme yetenekleri arasında ilişki bulunmaması, bu iki kavramın farklı beyin bölgelerinde temsil edildiği anlamına gelebilir. Bunun yanı sıra zaman algısından sorumlu düzeneklerin netleşmesi ve zaman algısı bozukluklarına yönelik çalışmalar, MDB ve ilişkili belirtilerin açıklanmasına katkıda bulunabilir. Zaman algısının klinik ölçeklerde sorgulanması depresyonun şiddetinin saptanması için yararlı olabilir.
Adana ili havutlu bölgesinde 15-49 yaş kadınlardaki depresif belirtilerin sıklığı ve etkileyen faktörler
Amaç: Çalışmamızın amacı Adana ili Havutlu bölgesinde yaşayan 15-49 yaş kadınlarda depresif belirti sıklıklarını, kadınların depresif semptom görülme durumları ile sosyodemografik, sosyoekonomik ve sosyokültürel özellikleri arasındaki ilişkileri belirlemektir.Gereç Yöntem: Bu çalışma Havutlu Aile Sağlığı Merkezi bölgesi içinde 15-49 yaş kadınlarda depresif belirti sıklığı ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla planlanmış kesitsel tanımlayıcı bir araştırmadır. Çalışma, basit rastgele yöntemi ile 01.06.2010- 30.12.2010 tarihleri arasında ETF'lerden seçilen 403 kadına araştırmacı tarafından yüz yüze, sosyodemografik, sosyoekonomik ve yaşam olaylarını içeren anket formu ve Beck depresyon ölçeği ile uygulandı.Bulgular: Çalışmaya katılan kadınların %30,3'ü anlamlı depresif belirtiler gösteriyordu. Bu çalışmanın sonuçlarına göre depresif belirtilerin görülmesi ile sosyodemografik, sosyoekonomik, sosyokültürel özellikler ve depresyona ait risk faktörleri arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Depresif belirti göstermede kikare analizinde anlamlı ilişki bulunan değişkenler lojistik regresyon modeli ile incelendiğinde; fiziksel şiddete maruziyet, anne baba baskısı görme, anne baba ilgisizliği, bakmak zorunda olduğu kronik hasta varlığı, medeni durumun dul ve boşanmış olması, eşiyle cinsellik dışı ilişkisinin kötü olması depresif belirti düzeyini arttıran anlamlı bağımsız değişkenler olduğu belirlenmiştir.Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre eğitim düzeyinin ve sosyoekonomik düzeyin düşük olması, sosyo kültürel etkinliklere katılımın az olması, aile ve evlilik ilişkilerinin sorunlu olması, kadınlarda depresif belirtilerin artmasına neden olmaktadır.Anahtar Kelimeler: 15-49 yaş kadın, depresif belirtiler, etkili faktörler
Panik bozuklukta uyku kalitesi
Panik Bozuklukta Uyku Kalitesi Amaç: bu çalışmanın amacı panik bozukluk hastalarında sağlıklı kontrollere göre daha yüksek oranda uyku sorunun varlığını saptamaktır. Yine panik bozukluğa en sık eşlik eden psikiyatrik tanı olan majör depresyonu uyku sorunlarını hangi düzeyde etkilediğini belirlemektir. Gereç ve yöntem: çalışmaya Çukurova üniversitesi tıp fakültesi psikiyatri anabilim dalına ayaktan başvuran 18-65 yaş arası 100 panik bozukluk (50 saf panik bozukluk ve 50 panik bozukluk + majör depresyon) hastası alınmıştır. Çalışmaya alınan hastalarla psikiyatrik görüşme yapılıp, sosyo-demografik verileri kaydedildi. Beck depresyon ölçeği, Beck anksiyete ölçeği, Pitsburgh uyku kalitesi indeksi, uykusuzluk şiddeti indeksi, epsworth gündüz uykuluk ölçeği verilmiştir. Bulgular: Çalışmayadahil edilen hastaların % 66?sı kadındı. Yaş ortalaması 37 idi. Çalışmaya alınan 3 grup arasında öğrenim durumu, sosyo-ekonomik düzey, çalışma durumu ve alkol kullanımları açısından anlamlı farklılık saptandı. Hastaların % 61?inde insonmi yakınması mevcuttu. Hastaların hastalık süresi değerlendirildiğinde panik bozukluk hastalarının % 46?sının 12 aydan uzun zamandır hasta olduğu, majör depresyonun etki ettiği grupta ise hastalık süresi % 48?inde bir aydan kısa idi. Her iki grup arasında hastalık süresi açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptandı. Panik bozukluk ve panik bozukluk+majör depresyon hasta gruplarında uyku latansı sağlıklı kontrollerden anlamlı olarak farklı idi. Hastalık süresi 1 aydan kısa olan hastalar arasında sadece PUKİ ortalamaları arasında anlamlı fark saptandı. Hastalık süresi 1 ay ve daha fazla olan panik bozukluk ve panik bozukluk + majör depresyon hasta grupları arasında Beck depresyon ölçeği, Epsworth gündüz uykuluk ölçeği ve ortalama uyku süreleri arasında anlamlı fark saptandı. Beck depresyon ölçeği ve Beck anksiyete ölçeği ile Pitsburgh uyku kalitesi indeksi, uykusuzluk şiddeti indeksi, panik agorofobi ölçeği arasında her biri ile ayrı ayrı istatistiksel olarak yüksek düzeyde pozitif korelasyon belirlenmiştir. Sonuç: Bu çalışma da panik bozukluk hastası olan bireylerde hastalık şiddeti ile hastalık süresi ile uyku latansının uyku süresinin gündüz uykuluk oranının belirgin olarak sağlıklı kontrollere göre olumsuz etkilendiği belirlenmiştir. Panik bozukluğa majör depresyon eşlik eden grupta ise yine uyku latansı, uyku süresi, gündüz uykuluk süresi anlamlı olarak yüksek bulundu. Bu çalışmanın daha geniş hasta grubunda ve polisomnografik verilerle desteklenmesi konunun daha iyi irdelenmesini sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Agorofobi, Depresyon, İnsomnia, Panik Bozukluk, Uyku.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanılı çocukların annelerinin anksiyete, depresyon ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin belirlenmesi
Bu araştırma Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) tanılı çocukların annelerinin depresyon, anksiyete ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin belirlenmesi amacı ile tanımlayıcı olarak yapıldı. Araştırmanın evrenini Nisan- Ağustos 2017 tarihleri arasında Gaziantep il merkezindeki bir devlet hastanesine ayaktan tedavi edilmek üzere başvuran DEHB tanılı çocukların anneleri oluşturdu. Örneklem sayısı yapılan power güç analizine göre 54 olarak belirlendi. Araştırma 163 anne ile gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında "Bireysel Bilgi Formu", "Zung Depresyon Ölçeği", "Beck Anksiyete Ölçeği" ve "Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği" kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde Shapiro Wilk testi, Student t testi, Mann Whitney U testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve LSD çoklu karşılaştırma testleri, Kruskal Wallis testi ve All pairwise çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Annelerin ölçek toplam puan ortalamaları Zung Depresyon Ölçeği için 50.70±11.17, Beck Anksiyete Ölçeği için 17.41±11.05, Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği için 116.68±19.74 olarak bulundu. DEHB tanılı çocukların annelerinin anksiyete ve depresyon düzeylerinin hafif, psikolojik dayanıklılıklarının ise iyi düzeyde olduğu belirlendi. Annelerin ruhsal hastalık durumu ve çocuğun çevre uyumu ile Zung Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği ve Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p<0.05). Psikiyatri hemşirelerinin, annelerin anksiyete ve depresyon durumlarını değerlendirme, gerekli durumlarda yönlendirme yapma, annelerin psikolojik dayanıklıklarını artırma ve baş etme becerilerini geliştirme konusunda katkıları olabilir.
Özel eğitim ve rehabilitasyon, hastanelerde çalışan fizyoterapistler ile aktif çalışan öğretmenlerde yaşam kalitesi, ağrı ve depresyon değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, fizyoterapistlerin kendi içlerinde ve öğretmenlerle ağrı, yaşam kalitesi, depresyon yönünden değerlendirilmesidir. Çalışmamıza 50 adet özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerinde çalışan fizyoterapist, hastanelerde çalışan fizyoterapist ve 50 adet aktif çalışan öğretmen katılmıştır. Anket çalışmamızda; ağrıyı değerlendirmek için Vizüel ağrı skalası (VAS), depresyon için Beck depresyon envanteri, yaşam kalitesi için EQ-5D anketi kullanıldı. Çalışmamızın sonuçlarına göre fizyoterapistler ve öğretmenlerin yaşam kalitesi, depresyon ve ağrı ortalama değerleri değerlendirildiğinde, depresyon ve ağrı ortalama değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmazken (p>0.05) yaşam kalitesi ortalama değerinde gruplar arasında istatistiksel fark bulundu (p<0.05). Fizyoterapistlerin yaşam kalitesi seviyesi, öğretmenlere oranla daha düşük çıkmıştır. Fizyoterapistlerin çalıştıkları yere göre yaşam kalitesi, depresyon ve ağrı ortalama değerleri arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Bu çalışma fizyoterapistlerin öğretmenlere göre yaşam kalitesi seviyesinin daha düşük olduğu ve depresyon, ağrı değerleri arasında anlamlı bir farklılık bulunmadığı görülmüştür. Bu nedenle fizyoterapistlik mesleğinin öğretmenlik mesleğine göre yaşam kalitesini daha çok olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Anahtar sözcükler: Yaşam kalitesi, depresyon, ağrı, öğretmen, fizyoterapist
Elektrokonvulsif tedavinin depresif bozukluk tanılı hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı ile ilişkisi
Amaç: Depresif Bozukluklar toplumda yaygın görülen ve yeti yitimine neden olan psikiyatrik bozukluklardandır. Bu çalışmada nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının depresif bozuklukla ilişkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Ayrıca çalışmanın bir diğer amacı, depresif bozukluk tedavisinde uygulanan EKT'nin nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışmamıza DSM-5 tanı kriterlerine göre depresif bozukluk tanılı hastalar (60 MDB, 30 Bipolar bozukluk depresif dönem) ile 30 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Depresif Bozukluk tanılı hastalar tedavi öncesi ve sonrası Hamilton Depresyon Ölçeği (HAMD) ve Klinik Global İzlem (KGİ) ölçeği ile takip edilmiştir. Çalışmada ilk olarak Depresif bozukluk tanılı hastaların tedavi öncesi serum NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Sonrasında ise Depresif bozukluk tanılı hastalar EKT ve ilaç tedavisi sonrası NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri ölçülerek tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırılmıştır. Bakılan serum NO, NOS, Peroksinitrit spektrofotometreyle, 8-OHdG ise ELİSA tekniği ile ölçülmüştür. Bulgular: Depresif Bozukluk tanılı hasta grubunda NO, NOS, Peroksinitrit ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.003, p=0.020). EKT uygulanan depresif bozukluk hasta grubunda EKT öncesine göre NO, NOS değerlerinde EKT sonrasında istatistiksel olarak anlamlı azalma tespit edilmiştir (sırasıyla p<0.001, p=0.015 ). EKT sonrası bakılan 8-OHdG de ise EKT öncesine göre anlamlı artış olduğu gösterilmiştir (p=0.001). İlaç tedavisi sonrası sadece NOS değerlerinde ilaç tedavisi öncesine göre anlamlı artış saptanmıştır. İlaç ve EKT uygulanan gruplar arasında NOS ve 8-OHdG değişiminde anlamlı farklılık gösterilmiştir (sırasıyla p=0.001, p=0.009). Sonuç: Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla EKT uygulanan hastalarda tedavi öncesi ve sonrası Nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının değerlendirildiği ilk çalışmadır. Çalışmamızın verileri, EKT'nin Nitrozatif stres düzeylerinde azalmaya, oksidatif DNA hasarında ise artışa neden olabileceğini düşündürtmektedir. Bu konunun daha iyi anlaşılması için ileride yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: EKT, Nitrozatif stres, Oksidatif DNA hasarı, 8-hidroksi2′-deoksiguanozin.
İnfertilite tedavisi için başvuran çiftlerde kadının maruz kaldığı şiddetin belirlenmesi ve depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi
İnfertilite Tedavisine Başvuran Çiftlerde Kadının Maruz Kaldığı Şiddetin Belirlenmesi ve Depresyonla İlişkisinin Değerlendirilmesi Amaç: İnfertilite çiftlerin ruhsal sağlığına ve yaşam kalitesine yaptığı olumsuz etkilerle sağlıklı yaşamı tehdit etmektedir ve bu durum bir yaşam krizi olarak tanımlanmaktadır. İnfertilitenin fiziksel, psikolojik, sosyal, duygusal ve ekonomik etkilerinin olduğu, bu etkilerin stres, anksiyete, depresyon, ekonomik zorluklar, suçluluk, korku, sosyal statü kaybı, çaresizlik, sosyal damgalanma ve bazen de şiddet olabileceği vurgulanmaktadır. Bu çalışmada infertilite tedavisine başvuran çiftlerde kadının maruz kaldığı şiddetin depresyonla ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma evrenini, araştırmanın yapıldığı tarihlerde Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı İnfertilite Polikliniği'ne başvuran 350 kadın hasta oluşturmaktadır. Araştırmada tarafımızca oluşturulan 18 soruluk Sosyodemografik Özellikler Formu, 31 sorudan oluşan İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği ve yedi sorudan oluşan Birinci Basamak Beck Depresyon Ölçeği kullanılarak toplanan veriler kodlanarak bilgisayara girilmiş ve SPSS 20.0 istatiksel analiz programı aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30,63±6,41 yıl olup ortalama evlilik süresi 5,20±4,01 yıl, ilk evlilik yaşı ortalaması 24,62±6,54 yıl olduğu bulunmuştur. İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği toplam puan ortalamalarının 49,53±13,66 olduğu, kadınların Birinci Basamak Beck Depresyon Ölçeği puan ortalamalarının 3,54±2,75 olduğu, kadınların depresyon düzeyleri ile İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği puan ortalamaları arasında anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Kadının çalışma durumu, kadının eğitim durumu, eşin eğitim durumu ile İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Sonuç: Katılımcıların İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği ortalaması yüksek olanların düşük olanlara göre depresyon eğilimi anlamlı olarak daha fazladır. İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği alt boyutlarından aile içi şiddet, sosyal baskı, cezalandırma, geleneksel uygulamalara maruz kalma ve dışlanma ortalamaları yüksek olanların düşük olanlara göre depresyon eğilimi olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: İnfertilite, Şiddet, Depresyon, Aile hekimliği
Çukurova Üniversite Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk taraması ve ilişkili faktörler
Amaç: Depresif bozukluk, birinci basamakta sıkça rastlanan önemli bir sorundur. Çalışmamızda Üniversitemizdeki Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk sıklığı, ruh-sağlığı gereksinimleri için başvuru tercihleri ve ruhsal hastalıklara yönelik inanç ve tutumları belirlemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01.02.2019-15.03.2019 tarihleri arasında başvuranlardan basit rastgele örneklem yöntemiyle belirlenen ve çalışmaya katılmayı kabul edenlere sosyodemografik bilgi formu, Hasta Sağlık Anketi-2 ve 9 ve Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnanç Ölçeği uygulandı. Depresif belirtisi olanlarla DSM-5 Yapılandırılmış Klinik Görüşme envanteri doğrultusunda görüşüldü. Bulgular: Katılımcıların (n=302) % 69,9'u (n=211) kadın olup % 83,1'i (n=251) öğrenciydi. PHQ-2'yle % 17,2 (n=52) ve PHQ-9'la % 15,2 (n=46) katılımcıda depresif bozukluk düşünüldü. Öğrencilerin PHQ-9 puan ortalamaları personelden daha yüksekti (9,88±5,1, 7,8±4,4, p=0,007). Yapılandırılmış klinik görüşme yapılanların (n=62) %32,6'sında (n=20) majör, % 11,3'ünde (n=7) tanımlanmamış depresif bozukluk belirlendi. Örneklemimizin % 6,6'sında majör olmak üzere toplam % 8,9'una depresif bozukluk tanısı konuldu ve tanı alanların tümü öğrenciydi. PHQ-9 puanları 20-24 yaş grubunda, bekarlarda, hekim başvuru sıklığı yılda ≥5 olanlarda ve eğitim düzeyi düşük olanlarda daha yüksekti (sırasıyla, p=0,003, p=0,001, p=0,005, p=0,017). Ruh sağlığı gereksinimleri için profesyonel olmayanlara başvuru oranları 18-19 yaş grubunda, bekarlarda, eğitim düzeyi üniversite ve öncesi düzeyde olanlarda daha yüksekti (sırasıyla, % 54,5, p=0,001, % 96,4, p=0,038, % 20,1, p=0,052). Ruhsal Hastalıklara Yönelik İnanç Ölçeğine göre; üniversite birinci sınıf öğrencilerinin diğer sınıflara göre tehlikelilik tutumunun, üniversite personelinin ise çaresizlik tutumunun daha olumsuz olduğu (p=0,001, p=0,043) saptandı. Sonuç: Üniversitemiz Aile Hekimliği Polikliniklerine başvuranlarda depresif bozukluk sıklığı ülke genelindeki rakamlara benzer bulundu. Tanı alanların tamamının öğrenci olması, ruh sağlığı gereksinimleri için profesyonel olmayanlardan yardım alma arayışı eğiliminin yüksek olması, ruhsal hastalıklara yönelik inançlar anlamında öğrencilerde tehlikelilik ve personelde ise çaresizlik tutumunun ön plana çıkması dikkat çekiciydi. Özellikle üniversitemiz öğrencileri için depresif bozukluk açısından koruyucu ve tedavi edici hizmetlerin etkinliğinin arttırılmasına gereksinim vardır. Bu bağlamda üniversite öğrencilerine ve çalışanlarına yönelik ruh sağlığı açısından doğru bilgilendirme yapılması için eğitimler de planlanabilir. Anahtar Kelimeler: Depresif bozukluk, Patient Health Questionnaire-9, öğrenci, inanç, tutum
Depresif bozukluk tanısı olan ergenlerde intihar davranışı ve ilişkili faktörler
Amaç: Bu çalışmada intihar davranışı olan depresif bozukluk tanılı ergenler, intihar davranışı olmayan depresif bozukluk tanılı ergenler ve sağlıklı kontrollerin karşılaştırılarak; intihar davranışının klinik özellikler, depresyon şiddeti, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, problem çözme becerisi, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik dayanıklılık ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Çalışma, Kasım 2020-Mart 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'nde yapılmıştır. Yapılan görüşme sonucu depresif bozukluk tanısı konan ve son 1 ay içinde intihar davranışı olan 12-18 yaş aralığındaki 39 ergen ilk olgu grubunu, depresif bozukluk tanısı konan ve yaşam boyu intihar davranışı olmayan 12-18 yaş aralığındaki 40 ergen ikinci olgu grubunu, bu ergenlerle yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 39 sağlıklı gönüllü ergen sağlıklı kontrol grubunu oluşturmuştur. Tüm katılımcılara ÇDGŞG- ŞY-DSM-5 (Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM-5) uygulanmış, katılımcıların sosyodemografik ve klinik özellikleri; araştırmacı tarafından hazırlanan formla değerlendirilerek kaydedilmiştir. Katılımcılara DSM-5 düzey 2 depresyon ölçeği çocuk formu, intihar olasılığı ölçeği, çocukluk örselenme yaşantıları ölçeği, duygu düzenlemede güçlükler ölçeği-kısa form, Barratt impulsivite ölçeği, problem çözme envanteri, Rosenberg benlik saygısı ölçeği, çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği, çocuk ve genç psikolojik sağlamlık ölçeği verilerek doldurmaları istenmiştir. Bulgular: Sosyodemografik ve klinik özellikleri açısından; intihar davranışı olan depresyon grubunun okul başarısı ve arkadaş ilişkilerini en düşük oranda iyi olarak değerlendiği, sağlıklı kontrol grubunun en yüksek oranda iyi olarak değerlendirdiği, olgu gruplarının kendilerinde ve ailelerinde daha çok psikiyatrik hastalık öyküsü olduğu saptanmıştır. İntihar davranışı olan depresyon grubunun daha yüksek oranda sigara ve alkol kullandığı, daha çok KZVD bulunduğu, melankolik özellikli depresyon belirleyicisi ve yıkıcı davranış bozuklukları komorbiditesinin daha yüksek oranda görüldüğü belirlenmiştir. İntihar davranışı olmayan depresyon grubunda sağlıklı kontrollere oranla daha yüksek oranda bedensel hastalık görülmüş, ebeveynlerinin daha yüksek oranda ayrı olduğu saptanmıştır. Gruplar arasında intihar davranışı olan depresyon grubunun en yüksek depresyon şiddeti, intihar olasılığı, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik düzeyine sahip olduğu görülürken, bu grupta problem çözme becerileri, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik sağlamlık en düşük olarak saptanmıştır. İntihar davranışı olan depresyon grubunda yer alan intihar girişimi olan ergenlerde, intihar düşüncesi olup girişimi olmayanlara oranla daha yüksek yıkıcı davranış bozukluğu komorbiditesi, daha düşük baba eğitim düzeyi, daha fazla duygu düzenleme güçlüğü ve daha yüksek motor ve toplam dürtüsellik düzeyleri bulunmuştur. Tüm örneklemde ve olgu gruplarında yapılan değerlendirmede; düzey 2 depresyon ölçeği, çocukluk örselenme yaşantıları ölçeği, duygu düzenlemede güçlükler ölçeği-kısa form, Barratt impulsivite ölçeği, problem çözme envanteri, Rosenberg benlik saygısı ölçeği, çok boyutlu algılanan sosyal destek ölçeği, çocuk ve genç psikolojik sağlamlık ölçeği olmak üzere çalışmamızda kullanılan tüm ölçeklerin, intihar olasılığı ölçeği ile korele olduğu saptanmıştır. Sonuç : İntihar davranışı olan depresyonu grubu, intihar davranışı olmayan depresyon grubu ve sağlıklı kontrol grubunun depresyon şiddeti, intihar olasılığı, çocukluk örselenme yaşantıları, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, problem çözme becerisi, benlik saygısı, algılanan sosyal destek ve psikolojik dayanıklılık düzeylerinin anlamlı olarak farklı olduğu saptanmıştır. Depresyon şiddeti, çocukluk örselenme yaşantılarına maruziyet, duygu düzenleme güçlükleri, dürtüsellik, yetersiz problem çözme becerileri, benlik saygısı düşüklüğü, algılanan sosyal destek eksikliği ve psikolojik sağlamlığın yeterli olmamasının, intihar olasılığını arttırabileceği düşünülmüştür. İntihar olasılığının tespit edilebilmesi ve intiharın önlenebilmesi için ergen yaş grubunda bu değişkenlerle ilgili yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Depresif bozukluk tanısı olan ergenlerde kendine zarar verme davranışının dürtüsellik, emosyon regülasyonu, psikolojik sağlamlık ve yürütücü işlevler ile ilişkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada kendine zarar verme davranışı (KZVD) olan depresyon hastaları, KZVD olmayan depresyon hastaları ve sağlıklı ergenler ile karşılaştırılarak; KZVD'nin klinik ve sosyodemografik özellikler, depresyon şiddeti, dürtüsellik, emosyon regülasyonu, psikolojik sağlamlık ve yürütücü işlevler ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma Eylül 2020-Nisan 2021 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniği'nde yapılmıştır. Çalışmanın örneklemini 12-18 yaş ergenler ve bir ebeveynleri oluşturmaktadır. Son 1 yıl içerisinde en az 1 kez KZVD olan ve yapılan klinik görüşme sonucu depresif bozukluk tanı kriterlerini karşılayan 43 ergen KZVD olan depresyon hastaları grubuna, KZVD olmayan ve depresif bozukluk tanı kriterlerini karşılayan 41 ergen KZVD olmayan depresyon hastaları grubuna ve bu ergenlerle yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 38 gönüllü sağlıklı ergen sağlıklı kontrol grubuna dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu-DSM-5 ve Çocuklar İçin Depresyon Değerlendirme Ölçeği-Gözden Geçirilmiş Formu uygulamıştır. Çalışmaya katılan tüm ergenler Sosyodemografik Veri Formu, DSM-5 Düzey-2 Depresyon Ölçeği Çocuk Formu(DEP), Duygudurum Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ), Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11) ve Çocuk ve Genç Psikolojik Sağlamlık Ölçeği-12'yi (ÇGPSÖ-12); KZVD olan ergenler ayrıca Kendine Zarar Verme Davranışı Değerlendirme Envanterini doldurmuştur. Tüm ergenlere nöropsikolojik testlerden Wisconsin Kart Eşleme testi (WCST), Stroop Testi ve İşaretli Yap/Yapma Testi araştırmacı tarafından uygulanmıştır. Araştırmaya katılan her ergenin bir ebeveyni Yürütücü İşlevleri Davranışsal Değerlendirme Envanteri Ebeveyn Formunu (BRİEF) doldurmuştur. Bulgular: KZVD olan depresyon grubu ergenler aile içi şiddet ve ailede evlilik sorununu en yüksek oranda bildirirken, sağlıklı kontrol grubu ergenlerin en düşük oranda bildirdiği görülmüştür. KZVD olan depresyon grubundaki ergenlerin diğer iki gruptaki ergenlerden anlamlı düzeyde daha fazla oranda düzenli sigara kullandıkları, daha fazla intihar düşüncesi, planı ve girişimi öyküsü ve arkadaşlarında intihar öyküsü bildirdikleri saptanmıştır. KZVD olan ergenlerde en sık kendine zarar verme yönteminin kendini sert bir yere çarpma, vurma olduğu, ikinci sıklıktaki yöntemin kendini kesme olduğu saptanmıştır. DEP, BDÖ-11 ve BRİEF alt ölçek ve toplam puanları karşılaştırıldığında KZVD olan ve olmayan depresyon grupları arasında anlamlı farklılık bulunmazken sağlıklı kontrol grubu puanlarına göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır(p<0.01). DDGÖ amaç, dürtüsellik ve netlik alt ölçek puanları KZVD olan depresyon grubu ergenlerde diğer gruplardakilere göre anlamlı olarak daha yüksek, ÇGPSÖ-12 puanları anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p<0.01). DDGÖ strateji, kabul etmeme ve farkındalık alt ölçek puanları depresyon gruplarında benzer bulunurken sağlıklı kontrol grubunda anlamlı olarak düşük saptanmıştır (p<0.05). WCST, Stroop Testi ve İşaretli Yap/Yapma Testi verileri karşılaştırıldığında depresyon grupları arasında fark bulunmazken, bu gruplardaki ergenlerin sağlıklı kontrol grubundakilere göre daha kötü performans sergilediği bulgulanmıştır (p<0,05). KZVD üzerine etkisi olan değişkenlerin lojistik regresyon analizinde DDGÖ dürtüsellik alt ölçek puanı ve intihar düşüncesi istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p<0.05). KZVD işlevleri ile ilgili analizler sonucunda DEP toplam puan ve DDGÖ strateji alt ölçek puanı otonom işlevler ile korele bulunurken, DEP toplam puan ve BDÖ-11 motor dürtüsellik alt ölçek puanı sosyal işlevler ile korele bulunmuştur(p<0.01). KZVD işlevlerine etkisi olan değişkenleri saptamak için yapılan çoklu lineer regresyon analizinde otonom işlevler üzerinde DDGÖ strateji alt ölçek puanı, sosyal işlevler üzerinde ise DEP toplam puan ve BDÖ-11 motor dürtüsellik alt ölçek puanı etkili bulunmuştur (p<0.05). Araştırmamızda kullanılan ölçeklerin olgu grubunda yapılan değerlendirmesinde DEP, DDGÖ, BDÖ-11 ve BRİEF ölçekleri birbirleriyle pozitif korele bulunurken, ÇGPSÖ-12 ile diğer tüm ölçekler arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: KZVD olan depresyon grubu ergenler ailede evlilik sorunu, aile içi şiddet, düzenli sigara kullanımı, intihar düşüncesi, planı ve girişimi öyküsü ve arkadaşlarında intihar öyküsü açısından diğer gruplardaki ergenlerden farklı bulunmuştur. KZVD olan ergenlerin duygu düzenleme konusunda güçlük yaşadıkları, olumsuz duygu esnasında amaca yönelik davranışı başlatma, duygusal yanıtı netleştirebilme ve dürtüsel davranışları kontrol edilebilme açısından daha az beceriye sahip oldukları, psikolojik sağlamlıklarının düşük olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Dürtüsellik ve yürütücü işlevleri değerlendiren ölçekler ve laboratuvar testlerinin sonuçları KZVD ile ilişki saptamamış, bulunan defisitlerin depresyon ile ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. KZVD üzerine etkili bulunan faktörlerin analizi sonucunda intihar düşüncesine sahip olmanın ve dürtüsel davranışları kontrol edilebilmede güçlük yaşamanın KZVD riskini arttırdığı saptanmıştır. Ayrıca KZVD olan ergenlerde duygudurum düzenleme stratejileri konusunda yaşanan güçlükler arttıkça otonom işlevlerin, depresyon şiddeti ve motor dürtüsellik arttıkça sosyal işlevlerin daha fazla kullanıldığı sonucuna varılmıştır. Depresyon şiddeti, dürtüsellik ve duygudurum düzenlemede güçlükler artıkça yürütücü işlev defisitlerinin arttığı; psikolojik sağlamlığın ise bütün bu değişkenler ile negatif yönde ilişkili olduğu saptanmıştır. KZVD'nin altında yatan faktörlerin tespiti ve bu davranışın önüne geçebilmek için gerekli tedbirlerin oluşturulabilmesi için, yürütücü işlevler ve diğer değişkenlerle ilişkisinin araştırıldığı daha kapsamlı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Depresif bozukluk tanılı hastalarda baş etme tutumları psikolojik acı ve psikolojik acıya tolerans ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Depresif Bozukluk çökkünlük, ilgi ve istek kaybı, iştah, enerji, konsantrasyon değişiklikleri, suçluluk düşünceleri ve özkıyım düşünceleri görülebilen bir psikiyatrik hastalıktır. Depresif bozukluk ve yoğun olumsuz duygular şeklinde hissedilen psikolojik acı özkıyım açısından ciddi risk faktörleridir. Güncel çalışmalar ile psikolojik acıyı tolere edebilmenin özkıyım girişimi üzerinde psikolojik acıdan daha etkili olduğu gösterilmiştir. Psikolojik acıya tolerans üzerinde kültürel farklılıkların ve baş etme becerilerinin etkisi olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada depresif bozukluk tanılı hastalarda psikolojik acı, psikolojik acıya tolerans ve baş etme becerilerinin ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemi depresif bozukluk tanılı bireyler ve sağlıklı kontrollerden oluşmaktadır. Her iki gruba sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği, Psikolojik Acı Ölçeği, Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği ve Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda psikolojik acı psikolojik acıya tolerans başa çıkma becerileri arasında kısmi aracılık saptanmıştır (p<0,001). Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Psikolojik Acı Ölçeği, Beck İntihar Düşüncesi Ölçeği, disfonksiyonel başa çıkma tutumları arasında pozitif yönlü korelasyon, bu veriler ile Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği puanları arasında negatif yönlü korelasyon saptanmıştır (p<0,001). Depresyon tanılı daha önce özkıyım girişimi öyküsü olan ve olmayan bireyler arasında Beck Umutsuzluk Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, disfonksiyonel başa çıkma tutumları, Psikolojik Acı Ölçeği puanları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek; Psikolojik Acıya Tolerans Ölçeği ise istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda psikolojik acı hisseden bireylerin acıyı tolere edebilme kapasitesi üzerine başa çıkma becerilerinin kısmi aracılık etkisi olduğu gösterilmiştir. Bulgular disfonksiyonel başa çıkma becerileri kullanan olguların daha yoğun psikolojik acı hissettiğini ve psikolojik acıyı daha az tolere edebildiğini göstermektedir. Konunun daha net aydınlatılması için geniş örneklemli daha çok sayıda çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Başa çıkma becerileri, depresif bozukluk, özkıyım, psikolojik acı, psikolojik acıya tolerans
Kemoterapi uygulanan hastaların birinci derece yakınlarında depresyon ve anksiyete sıklığı
Kanserin tedavisi multidisipliner çalışmayı gerekmektedir. Tedavi planı içerisinde gerek klinisyenlerin gerekse hasta ve hasta yakınlarının en çok dikkat ettikleri nokta cerrahi tedavi ve/veya kemoradyoterapi protokolleridir. Oysa literatürde geniş bir şekilde araştırılmasına rağmen hastaların içerisinde bulundukları psikolojik kondisyoner durum genellikle göz ardı edilmektedir. Bu araştırmanın amacı, kemoterapi uygulanan hastaların kemoterapi öncesi ve tedavi süresince birinci derece yakınlarında depresyon ve anksiyete sıklığını ve bunlarla ilişkili faktörleri belirlemektir. Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü?nde Haziran 2011 ve Ocak 2013 tarihleri arasında kanser tanısı konularak kemoterapi uygulanan 287 onkoloji hastası ve bu hastaların 287 birinci derece yakınları alındı. Tanı anında ve her üç ayda bir klinik görüşme yapılarak hastalara SF36 (short form-36) Yaşam Kalitesi Ölçeği, hasta yakınlarına Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulandı. Hasta ve hasta yakınlarının çoğunu 41-60 yaş aralığı oluşturmaktadır. Onkoloji hastalarının %58,5?i kadın, %41,5?i erkek olup; hasta yakınlarının %44,3?ü kadın, %55,7?si erkektir. Tanı anında ve kontrol değerlendirmelerin çoğunda hasta yakınlarında kadınlarda erkeğe göre 6 kata varan oranda depresyon ve anksiyete fazla bulunmuştur. Hasta yakınlarında kronik hastalık varlığının tanı anında ve bazı kontrollerde 7 kata kadar anksiyete ve depresyonu arttırdığı tespit edilmiştir. Sadece tanı anında hasta yakınlarındaki anksiyete sıklığı 41-60 yaş grubunda 21-40 yaş grubuna göre 3 kat fazla saptanmıştır. Hasta yakınlarının eğitim düzeyi ilk ve ortaokul olanlarda lise ve üzeri eğitim seviyesine sahip olanlara göre tanı anında ve kontrollerin çoğunda 20 kata varan depresyon sıklığı bulunmuştur. Hastada progresyon olması regrese olmasına göre depresyonu özellikle 4. Kontrolde 67 kata, anksiyete sıklığını 19 kata kadar arttırdığı bulunmuştur. Kanser hastalığının tıbbi yönetimi hastanın bakımından primer sorumlu olan bakım verenlerinin de fiziksel ve emosyonel sağlıklarının ele alınmasını gerektirir. Tanı aşamasında hasta ve yakınlarının değerlendirilip, elde edilen sonuçların karşılaştırılması sonucunda tedavi bitiminde meydana gelebilecek ?Anksiyete ve Depresyon? duygularının azaltılabilir.
Zorunlu göç eden bireylerin bağımlılık profili ile travma sonrası stres bozukluğunun ilişkisi
Tarih başlarından itibaren savaş, kitlesel ölümlere sebebiyet veren insanlık üzerinde yıkıcı etkileri çok uzun yıllar sürebilen travmatik olayların başında gelmektedir. Zorunlu göç yaşayan bireyler, cinsel istismar, seks işçiliği, ölüme şahit olma, zorlu yaşam koşulları, ayrılık, aile bütünlüğünün parçalanması gibi travmatik olaylar yaşamaktadır. Çalışma kapsamında zorunlu göç eden Suriyeli bireylerde, alkol-madde kullanım bozukluğuna Travma Sonrası Stres Bozukluğunun etkisi cinsiyet, ekonomik durum, eğitim durumu ve travmatik yaşam deneyimleri özelinde araştırılmıştır. Çalışmanın örneklemini Yeşilay Danışmalık Merkezinde (YEDAM) ve Adana Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma, Tedavi ve Eğitim Merkezinde (AMATEM) tedavi gören alkol- madde bağımlılığı tanısı alan 339 kişi oluşturmaktadır. Araştırma amacına hizmet etmesi için katılımcılara Aydınlatılmış Onam Formu, Demografik Bilgi Formu ve TSSB bulgularının ölçülmesine yönelik Harvard Travma Ölçeği uygulanmıştır. Zorunlu göç eden bağımlı bireylerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu ile DSM IV'e göre Travma Sonrası Stres Bozukluğu gösterme düzeyi arasında pozitif yönlü korelasyon bulunmaktadır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, tek yönlü Anova ile ekonomik durum faktörüne göre incelendiğinde düşük ve orta gelirli kişilerin puanında benzerlik bulunmaktadır. Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB) bağımlılığa etkisi ile ilişkili alanyazın taraması yapıldığında bu etkinin incelendiği sınırlı sayıda araştırma bulunmuştur. Bu durum göz önünde bulundurularak yapılan çalışma ile alana katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Anahtar Sözcükler: Bağımlılık, Depresyon, Mülteci, Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB), Zorunlu Göç
İnfertil kadınların şiddete maruz kalma ve depresyon durumlarının incelenmesi
Amaç: Çalışma infertil kadınların şiddete maruz kalma ve depresyon durumlarının ve aralarındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki araştırma, Manisa merkezdeki bir üniversite hastanesinde tüp bebek ve jinekoloji polikliğine başvuran 306 infertil kadın ile yürütülmüştür. Araştırmada veriler, araştırmacı tarafından veri toplama Kişisel Bilgi Formu ve İnfertil Kadınlarda Maruz Kalınan Şiddeti Belirleme Ölçeği (İKMKŞBÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, ortalama ± standart sapma (Ort±SD) yüzde dağılımları ile Kruskal Wallis Varyans, Mann Whitney U testleri kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 30,886,51 olup evlilik süresi ortalaması 5,9164,804 yıl, ilk evlenme yaşı ortalamasının 24,7975,407 olduğu, infertilite tanı süresi ortalamasının 1,44 0,736 yıl, tedavi görme süresi ortalamasının 3,4803,41 yıl olduğu bulunmuştur. İKMKŞBÖ toplam puan ortalamalarının 69,89±28,59 olduğu; kadınların BDÖ puan ortalamalarının 29,67 13,88 olduğu ve %66,3'ünün şiddetli depresif belirtilerinin olduğu; kadınların depresyon düzeyleri ile İKMKŞBÖ puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark olduğu; depresyon düzeyleri ile İKMKŞBÖ puanları arasında pozitif yönde, güçlü ve anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: İnfertil kadınların çoğunluğunun orta ve şiddetli depresif belirtilerinin olduğu, kadınların yarısından fazlasının aile içinde ya da toplum tarafından "aile içi şiddet", "toplumsal baskı", "cezalandırma", "geleneksel uygulamalara maruz kalma", "dışlama", şeklinde şiddet gördüğü ve infertilite nedeni ile kadınların aile içinde ya da toplum tarafından daha fazla baskı, şiddet gördüğü ve bu durumun depresyon görülme sıklığı ile güçlü bir ilişkisi olduğu, depresif belirtisi orta/şiddetli olan kadınların aile içinde ya da toplum daha fazla şiddete uğradığı sonucuna varılmıştır.
Sıçan fetüslerinde kantaron (Hypericum perforatum) otunun karaciğere etkisi
Fetüste gelişebilecek toksik ve teratolojik yan etkilerinden dolayı, gebelikte görülen depresyonun tedavisinde kullanılabilecek ilaç sayısı oldukça sınırlıdır.Çalışmamızda, gebelik sırasında depresyon tedavisi için önerilen ve halk arasında sık kullanılan kantaron otunun fetüs karaciğeri üzerine yan etkilerini araştırdık.Çalışmada kullanılan 13 adet dişi Wistar albino sıçan, 8 adet deney grubu, 5 adet de kontrol grubu olmak üzere ayrıldı. Gebe kalmaları sağlanan deney grubundaki hayvanlara, gebeliğin ilk gününden itibaren, gebelik süresince 100 mg/kg/gün kantaron otu ekstresi orogastrik sonda yardımıyla verildi. Kontrol grubundaki sıçanlara ise gebeliğin ilk gününden itibaren her gün 2 ml distile su orogastrik sonda yardımıyla verildi. Doğan yavruların karaciğer dokuları çıkarıldı, formaldehidle fiksasyonu yapıldı, alkol takibinden sonra parafin blokları hazırlandı, alınan kesitler hematoksilen ve eosin ile boyanarak incelendi.Deney grubuna ait karaciğer dokularının histopatolojik değerlendirmesinde mikroveziküler yağlanma ve hidropik dejenerasyon gözlendi. Bulgular literatür ışığında tartışıldı.Kantaron otunun gebe kadınlar veya fetus açısından güvenilir olduğunu iddia etmek için yeterli bilgi bulunmadığı sonucuna varıldı. Kantaron otunun gebelerde antidepresan ilaçlara ek veya alternatif olarak güvenle kullanılabilmesi için daha fazla temel ve klinik çalışma yapılması gereklidir.Anahtar Kelimeler: Kantaron otu, Fetüs, Karaciğer.
Tıp Fakültesinde görev yapan araştırma görevlilerinde kronik yorgunluk ve depresyon sıklığının incelenmesi
Kronik Yorgunluk Sendromu, bireysel, sosyal, mesleki, eğitimsel ve ruhsal fonksiyonlarını kısıtlayan, bununla birlikte uyku bozukluğu, konsantrasyon ve hafıza zayıflığı gibi çeşitli semptomların bulunduğu kronik bir hastalıktır.Çalışmadaki amaç; Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeki araştırma görevlilerinin, kronik yorgunluk sendromu ve depresyon açısından ne durumda olduklarını incelemek, bu sendromun ve depresyonun oluşumunda rol alan etmenleri değerlendirmek ve elde edilen verilere dayanarak kronik yorgunluk sendromunun üstesinden gelmek için alınacak önlemlere ışık tutmaktır.Çalışmaya 47'si erkek, 31'i kadın 78 hekim katıldı. Yüzyüze görüşme yöntemiyle yapılan anket formu açık uçlu sorulardan oluşup, iki veya daha fazla seçmeli soruların yer aldığı yarı yapılandırılmıştı. Demografik özellikler, çalışma koşulları, alışkanlıklar ve boş zaman uğraşısı ile ilgili 14 soru içermekteydi. Ankete CDC'nin KYS değerlendirme kriterleri ile 17 itemli HAM-D indeksi de eklenmiştir. Student t testi, Ki-Kare (Fisher's exact) One Way ANOVA (Bonferroni) testi, Pearson korelasyon testi kullanıldı. Lojistik regresyon analizi (Odds Ratio=OR ve %95 Güven Aralığı) kullanıldı. Veriler Ortalama±SD olarak gösterildi. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Çalışmamızda KYS (kronik yorgunluk sendromu), IKY (idiyopatik kronik yorgunluk), UY (uzamış yorgunluk), YY (yorgunluk yok) gruplarındaki hekimlerde yaş ortalaması, aylık gider ve BMI açısından farklılık bulunmuyordu.istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmamasına rağmen İKY ve KYS olgularının daha çok çalıştıkları,daha az sosyal yaşamlarının olduğu ve daha fazla uyudukları görüldü. İKY ve KYS olgularının anlamlı olarak diğer gruplara göre sağlık durumunun kötü olduğu saptandı. Katılımcıların %29.4' u KYS olarak kabul edildi. KYS üzerinde etkili olan risk faktörleri (yaş, cinsiyet, medeni durum, çalışma saati, okul başarısı, yatılı okumak, alkol ve sigara içimi analize alındığında): alkol kullanımı, sigara kullanımı,uzun süre yatılı okumak,cinsiyet (kadın olmak), ve okul başarısının yüksek olması olarak saptandı. KYS olgularında daha yüksek HAM-D ölçek değeri saptandı.Anahtar Kelimeler: Yorgunluk, Kronik yorgunluk sendromu, depresyon, araştırma görevlisi
Major depresyon hastalarında tedavi öncesi ve sonrası no ve adma düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı MD hastalarında NO düzeyleri ve ADMA düzeylerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırılarak ayırıcı bir belirteç olarak kullanılıp kullanılmayacağını araştırmak, NO ve ADMA düzeylerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı ve hasta gruplarında ADMA ve NO düzeylerinin bağlantılı olup olmadığına cevap bulmaktır. Gereç ve yöntem: Çalısmaya DSM-IV-TR?e göre 40 major depresyon tanılı ve kontrol grubu olarak benzer sosyodemografik özelliklere sahip 40 birey alındı. Çalışmaya katılan bireylerin depresyon şiddeti montgomery asberg depresyon değerlendirme ölçeği ile değerlendirildi. Ayrıca kan nitrik oksit ve ADMA değerleri tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmek üzere hastalardan ve kontrol grubundan 5cc venöz kan alındı. Sosyodemografik bilgileri içinde yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim, ekonomik durum, sigara kullanımı olmak üzere 6 parametre sorgulandı. Bulgular: Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama nitrit değeri ile tedavi sonrası nitrit değeri karşılaştırıldığında, tedavi sonrası nitrit değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.(p<0,01;p=0,002) Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama nitrat değeri ile tedavi sonrası nitrat değeri karşılaştırıldığında, tedavi sonrası nitrat değeri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu.(p<0,01,p=0,001) Hastaların tedavi öncesi serum örneklerinden elde edilen ortalama ADMA değeri ile tedavi sonrası ADMA değeri karşılaştırıldığında, tedavi öncesi ortalama ADMA değeri tedavi sonrası ADMA değerine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu.(p>0,01=0.000) Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların tedaviye yanıtı MADDÖ ile saptandı. Tedavi sonrasında depresyonun şiddet düzeyinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(p>0,01=0.000) Sonuç: Bulgular bize MD lu hastalarda başlangış NO düzeylerinin kontrol grubuna göre düşük, NO sentezini sağlayan NOS enzimini inhibe eden ADMA düzeyinin kontrol grubuna göre yüksek ve depresyonun şiddetini belirlemek için kullandığımız MADDÖ nün yüksek olduğunu gösterdi. Antidepresan (essitalopram) tedavi sonrası ise yapılan ölçümlerde NO düzeylerinin tedavi öncesine göre yüksek, kontrol grubuna benzer olduğunu, ADMA düzeylerinin ve MADDÖ puanlarının düştüğünü gösterdi. Çalışmamız major depresyon hastalarında NO ve ADMA düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğunu, MD hastalarında NO düzeyleri ve ADMA düzeylerinin ayırıcı bir belirteç olarak kullanılabileceğini, NO ve ADMA düzeylerinin hastalık şiddeti ile ilişkili olduğunu ve hasta gruplarında ADMA ve NO düzeylerinin bağlantılı olduğunu göstermektedir. Bu savımızı destekleyecek daha geniş hasta gruplarıyla yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: NO,ADMA,major depresyon,kontrol grubu
İdiopatik parkinson hastalığı'na eşlik eden depresyonun belirleyicileri ve nöroanatomik ilişkisinin incelenmesi
Majör Depresyon, İdiopatik Parkinson Hastalığı?na (İPH) sıklıkla eşlik etmektedir ve bu birlikteliğin psikososyal ve nörobiyolojik yönleri iyi bilinmemektedir. Bu çalışmada, 55 İPH hastası, depresyon sıklığı ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amacı ile SCID-I, sosyodemografik veri formu ve diğer klinik ölçekler ile değerlendirilmiştir. Değerlendirme sonrasında yaş, cinsiyet, eğitim durumu, UPDRS III puanları ve İPH süresi açısından depresyonu olan ve depresyonu olmayan 7 İPH hastası eşleştirilmiş ve depresyonun nöroanatomik ilişkisini incelemek amacı ile, iki grup, voksel temelli morfometri analizi ile gri ve beyaz cevher hacimleri, duygusal stroop fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme ile görev ilişkili aktivasyonları açısından karşılaştırılmıştır. İPH?da hayat boyu depresyon (% 45.5), son bir ayda depresyon (% 25.5) ve İPH öncesinde depresyon öyküsünün (% 20) sık olduğu, depresyon için en belirleyici faktörlerin erken İPH başlangıç yaşı ve genç hasta yaşı olduğu bulunmuştur. Majör depresyonu olan ve depresyonu olmayan İPH hastalarının frontal girus ve temporal girustaki bazı gri ve beyaz cevher bölgeleri açısından anlamlı farklılık gösterdiği, striatal yapılar ve anterior singulat açısından gruplar arasında fark olmadığı tespit edilmiştir. Majör depresyonu olan hastalarda, sağ medial frontal kortekste hem gri cevher haciminde azalma hem de duygusal stroop görevi sırasında daha zayıf aktivasyon sinyalleri mevcuttur. Bu çalışma, İPH?ya majör depresyonun sıklıkla eşlik ettiğini ve depresyonun genel populasyonda saptanan depresyondan farklı nörobiyolojik ilişkileri olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın sonuçlarının tekrarlanabilmesi için, daha geniş örneklemli ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
"Ben iyiyim" ifadesinin tekrarının depresyon hastalarında etkisi
Amaç: Depresyon tedavisindeki güçlükler klinisyenleri yeni arayışlara yönlendirmektedir. Depresyon tedavisinde, kolay uygulanabilir, hızlı etkili, maliyeti olmayan, bir çalışma yapmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza katılan 29 çalışma grubu hastasını ve 29 kontrol grubu hastasını DSM-V majör depresyon tanı kriterlerini sağlayan hastalardan seçtik. Çalışmaya aldığımız hasta grubunu servis ortamında takip ettik ve çalışmamızı uyguladık, kontrol grubunu poliklinikten takip ettiğimiz hastalardan oluşturduk. Her iki grubada farmakoterapotik müdahalede bulunduk. Servisde yatan hastalara farmakoterapotik müdahaleyle beraber çalışmamızı uyguladık. Servisde yatan çalışmaya aldığımız hastalara yüz yüze, ayna karşısında ve toplum içinde olacak şekilde 3 farklı oturumda, her oturumu 10'ar gün süreyle, her gün günde 8 defa, her defasında 20 kere ''ben iyiyim'' tekrarı yapıldı. Servisde yatarak çalışmamızı uyguladığımız hastalara, çalışmamıza başlamadan başlangıç olarak birinci HAM-D ölçeğini, çalışmamızı yaptığımız 30 günün ardından ikinci HAM-D ölçeğini uyguladık. Servisde yatarak çalışmamızı uyguladığımız hastaları 30 günün ardından ikinci HAM-D ölçeğini yaptıktan sonra taburcu ettik ve bu hastalara taburculuklarından 30 gün sonra üçüncü kez HAM-D ölçeğini uyguladık. Ayaktan takip ettiğimiz kontrol grubu hastalarını tedaviye başlamadan birinci HAM-D ölçeğini, 30 gün sonrasında ikinci HAM-D ölçeğini, 60 gün sonrasında üçüncü HAM-D ölçeğini uyguladık. Bulgular: Hastalara tedaviye başlamadan önce yapılan HAM-D ölçeğinde ''ben iyiyim'' çalışmasına aldığımız 29 kişilik çalışma grubunda ilk yapılan HAM-D ölçeği puan ortalaması 27.03 bulunmuştur. Aynı şekilde 29 kişilik kontrol grubunda ilk yapılan HAM-D ölçeği puan ortalaması ise 22.31 olarak bulunmuştur. Çalışma ve kontrol gruplarının ilk yapılan HAM-D ölçeklerinin ortalama puanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı çıkmıştır(p=0.001). Çalışma grubunda, 30 günlük çalışma sonucunda tedaviye yanıt veren hasta yüzdesi %76, ayaktan, sadece antidepresan ilaç tedavisiyle takip ettiğimiz kontrol grubunda 30 gün sonunda tedaviye yanıt veren hasta yüzdesi ise %34,4 olarak tespit edilmiştir, bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p=0.012). Servisde yatarak çalışmamızı uyguladığımız hastalara 60 gün sonra yapılan HAM-D ölçeğinde tedaviye cevap veren hasta oranı %69 olarak tespit edilmiştir(p=0.107). Kontrol grubunda ise 60 gün sonra yapılan HAM-D ölçeğinde tedaviye cevap veren hasta oranı %41.3 olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, olumlu sözcük tekrarıyla depresyondaki olumsuz bilişsel alışkanlıkların değiştirilebileceğini düşündük ve 30 ile 60 günün sonunda iki grubun tedaviye cevabı karşılaştırıldı, ''ben iyiyim'' uygulaması yapılan grubun tedaviye cevabında 30 günün sonunda anlamlı sonuçlar elde edildi(p=0.012)
Travmatik yaşantıların benlik saygısı üzerine etkisi
Amaç: Psikiyatrik hasta grubu ile psikiyatrik hastalığı olmayan sağlıklı kontrol grubunun yaşadıkları travma şiddetini karşılaştırarak, travmanın benlik saygısı üzerine olan etkisini ve benlik saygısının psikiyatrik semptomlarla ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran psikotik hastalığı olmayan, depresyon, anksiyete bozuklukları, somatoform bozuklukları, obsesif kompulsif bozuklukları, posttravmatik stres sendromu olan 100 hasta ile 100 sağlıklı kontrol grubu alındı. Çalışmaya alınanların sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Travma algısının şiddeti 1-10 arasında numaralandırılan Görsel Anolog Skala (VAS) ile değerlendirildi. Yaşanılan travmayı tespit etmek için Travmatik Yaşantılar Ölçeği (TYÖ), bilişsel durumu belirlemek için Travma Sonrası Bilişsel Ölçek (TSBE), benlik saygısı için Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği (RBSÖ), ve psikolojik semptomları belirlemek için ruhsal belirti tarama listesi (SCL-90R) ölçeği kullanıldı. Bulgular: Hasta grubunun eğitim seviyesi, ailelerinin eğitim seviyesi kontrol grubundan düşük, VAS yüksek bulundu. RBSÖ'de; benlik saygısı, kendilik kavramının sürekliliği, tartışmalara katılabilme, anne-baba ilgisi, babayla ilişki düşük, eleştiriye duyarlılık, depresif duygulanım, hayalperestlik, psikosomatik belirtiler, kişilerarası ilişkilerde tehdit, psikolojik izolasyon yüksek saptandı. Hasta grubunda TYÖ, TSBE değerleri yüksek görüldü. SCL-90R'deki tüm semptomlar hasta grubunda daha fazla bulundu. Sonuç: Hasta grubunda kontrol grubuna göre travma puanları yüksek benlik saygısı ise düşük bulunmuştur. Hem Travmanın kendisi hem de benlik saygısının düşüklüğü psikiyatrik belirtilerin hasta grubunda daha fazla olmasına sebep olmuştur. Anahtar Kelimeler: Travma, benlik saygısı, psikiyatrik semptomlar
Majör depresif bozukluğun şema terapi modeli açısından incelenmesi
Majör Depresif Bozukluk (MDB), dünya genelinde kısıtlılıkla geçirilen yaşam yıllarının önde gelen nedenleri arasında olup kayda değer düzeyde insan kaynağının kaybına neden olan önemli bir psikolojik sağlık sorunudur. Yapılan çalışmalar, Şema Terapinin MDB'nin sağaltımında umut verici olduğuna işaret etmektedir. Buradan hareketle, mevcut çalışmada, MDB tanılı bireylerden oluşan klinik bir örneklemde, Şema Terapi modeli çerçevesindeki değişkenler ve depresyon şiddeti arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi, MDB tanısı alan, yaşları 18 ile 63 (Ort. = 26.08, SS = 9.27) arasında değişen 106 katılımcıdan oluşmaktadır. Öncelikle, psikiyatri servisi tarafından yönlendirilen MDB odağındaki bireylere Kısa Uluslararası Nöropsikiyatrik Görüşme (M.I.N.I.) uygulanarak tanısal değerlendirme yapılmıştır. Ardından, katılımcılara demografik bilgi formu, Şema Mod Envanteri (Versiyon-3), Young Şema Ölçeği- Kısa Form 3, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form, Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Çocukluk Çağı Travmaları Anketi ve Beck Kaygı Envanteri'nden oluşan anket seti yüz yüze ve bireysel olarak uygulanmıştır. Çalışmanın ana hipotezleri, Düzenleyici ve Seri Aracı Model Analizi (Model 90) ve Paralel Seri Aracı Model Analizi (Model 81) ile sınanmıştır. Şema Terapi modelinin sonuçlarına göre, çocukluk çağı travmaları ile depresyon şiddeti arasındaki ilişkide sırasıyla Kopukluk ve Reddedilme şema alanının ve duygu düzenleme güçlüğünün seri aracı rolde anlamlı olduğu, ayrıca bu ilişkinin düşük ve orta düzeylerdeki psikolojik dayanıklılık tarafından düzenlendiği görülmüştür. İşlevsel olmayan ebeveyn modlarının ayrı ayrı sınandığı Şema Mod modelinin sonuçlarına göre ise, talepkar ebeveyn modu ile depresyon şiddeti arasındaki doğrudan ilişki anlamlı değilken, bu ilişkide kırılgan çocuk modunun aracı rolü ve kırılgan çocuk modu ile kopuk korungan başa çıkma modunun seri aracı rolü anlamlı bulunmuştur. Cezalandırıcı ebeveyn modunun sınandığı modelde ise, cezalandırıcı ebeveyn modu ile depresyon şiddeti arasındaki doğrudan ilişki anlamlı bulunurken, bu ilişkideki dolaylı ilişkiler anlamlı bulunmamıştır. Bulgular, literatür ışığında tartışılmıştır. Sonuç olarak, MDB'de Şema Terapinin açıklayıcı, koruyucu, önleyici ve tedavi edici klinik faydaları potansiyel görünmektedir. Anahtar Kelimeler: Şema Terapi, çocukluk çağı travmaları, duygu düzenleme güçlüğü, psikolojik dayanıklılık, depresyon şiddeti
Depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Depresif Bozukluk ve Anksiyete Bozukluğu en sık görülen psikiyatrik hastalıklardandır. Tedavilerinde Antidepresanlar önemli bir yere sahiptir. Çalışmalar, Antidepresanların kullanım sıklığının artması nedeniyle kilo alımı, diyabet, hiperlipidemi gibi çeşitli metabolik yan etkilerin ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu tez çalışmasının amacı, depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan ve güncel kullanım sıklığı giderek artan antidepresan ilaç kullanan hastalarda pankreas beta hücre rezervinin belirlenmesi ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılırmasıdır. Çalışmaya psikiyatri polikliniğine başvuran ve aktif tedavisi devam eden 60 hasta dahil edildi. 60 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu, endokrinoloji polikliniğine rutin kontrol amacıyla başvuran ve herhangi bir tıbbi hastalığı olmayan kişilerden oluşturuldu. Verilerin analizinde ki-kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman Korelasyon testi kulanılmıştır. Verilerin analiz edilirken SPSS 22 program paketi kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤ 0.05 olarak alınmıştır. Vaka grubunun kilo, VKİ, bel çevresi, boyun çevresi, kalça çevresi değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Vaka grubunun HOMA-IR, insülin, C-peptit değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Ancak vaka ve kontrol grupları arasında AKŞ ve HbA1c değerleri açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05) Vaka grubunun T. kolesterol ve LDL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Bununla birlikte HDL, TG, VLDL açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Vaka grubunun kalp hızı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). Korelasyon analizinde kilo ile VKİ, bel çevresi, bel/boyun, bel/kalça, insülin ve C-peptit arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu. Sonuç olarak; depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastaların çoğunda metabolik belirteçlerde anlamlı düzeyde artış saptanmıştır. Obezite, insülin direnci, hiperlipidemi, prediyabet ve diyabet açısından yüksek risk faktörlerine sahip vakaların yakından izlenmesinin faydalı olacağına inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Antidepresanlar, Pankreas beta hücresi, Metabolik belirteçler
Kekemelik nedeniyle takip edilen bireylerin psikososyal durumlarının araştırılması
Dünya Sağlık Örgütü'ne (DSÖ) göre kekemelik, kişinin ne söyleyeceğini kesin olarak bilmesine rağmen, istem dışı gelişen tekrarlanan ses uzatmaları ve kesilmeleri nedeniyle konuşma ritminde meydana gelen bir bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Kekemelik bazı psikiyatrik bozukluklarla birliktelik gösterebilmektedir. Türkiye genelinde yapılan bu çalışmada kekeleyen yetişkinlerin, kekelemeyen yetişkinlere kıyasla psikososyal durumlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Kesitsel tipte tasarlanan çalışmanın evrenini Türkiye'nin çeşitli bölgelerinden çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üzeri kekeleyen ve kekelemeyen bireyler oluşturmuştur. Çalışmaya 161 kekeleyen ve 168 kekelemeyen olmak üzere toplam 329 kişi dahil edilmiştir. Araştırma verileri Ekim 2021 ile Ocak 2022 tarihleri arasında online anket formları ile elde edilmiştir. Tüm katılımcılara sosyodemografik anket formu, Beck Depresyon Ölçeği, Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği, Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) uygulanmıştır. Kekeme bireylerin Beck Depresyon Ölçeği, Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği ve Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği puanları kekeme olmayanlara nazaran anlamlı ölçüde daha olumsuz yönde saptanmıştır. Korelasyon analizine göre hasta grubunda Beck Depresyon Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği pozitif korelasyon gösterirken, Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği ile Beck Depresyon Ölçeği ve Liebowitz Sosyal Anksiyete Ölçeği arasında negatif korelasyon saptanmıştır. Yetişkin kekeme bireylerde depresyon ve sosyal anksiyete bozukluğu kekelemeyen bireylere kıyasla anlamlı olarak daha yüksek derecede saptanmıştır. Yetişkin kekeme bireylerin bireysel ve sosyal performansları kekelemeyen yetişkinlere göre yine anlamlı derecede azalmıştır. Bu nedenle kekemelik tedavisinde konuşma terapisine ek olarak eşlik etmesi durumunda psikolojik bozuklukların tedavisi önem arz etmektedir.