Endotelyum
61 theses under this subject heading
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında serum salusin α ve β düzeyinin subklinik ateroskleroz ile ilişkisi
Giriş: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında (ODPBH) kistlerin renal parankimal ve vasküler basısına sekonder gelişen endotel disfonksiyonu ve ateroskleroz hastalık progresyonunu belirleyen en önemli faktörlerdir. Salusin α ve β aterosklerozis sürecinde önemli role sahip biyomoleküllerdir. Bu çalışmada otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında serum salusin düzeyleri ile ateroskleroz, endotel disfonksiyonu ve kardiyak morfoloji arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmaya yerel etik kurul onayı (tarih ve no: 19.06.2019-18) alındıktan sonra başlandı. Çalışmaya renal replasman tedavisi almayan 83 kişilik otozomal dominant polikistik böbrek hastası ile 53 kişilik sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Salusin α ve β düzeyleri ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Hasta ve kontrol grubunun tümüne ekokardiyografi, flow-mediated vasodilatation (FMD) ve Karotis Arter İntima-Media Kalınlık (KİMK) ölçümü yapıldı. Salusin α ve β düzeyleri ile FMD, KİMK, ekokardiyografik ve inflamatuar parametreler (c-reaktif protein ve absolü nötrofil sayısı/absolü lenfosit sayısı (NLO)) arasındaki ilişki korelasyon analizi ile değerlendirildi. Sonuçlar: Serum salusin α hasta grubunda, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük [sırasıyla 2,64 (1,83-3,30) pg/mL, 3,19 (2,38-6,79) pg/mL, P= 0.002], salusin β/α oranı ise yüksek saptandı [sırasıyla, 2,81(2,30-3,54), 2,57(1,90-3,19), P= 0,041]. Salusin β hasta ve kontrol grubu arasında farklı değildi. Hasta grubunun FMD yüzdesi kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşük [sırasıyla, %6±0.5 ve %8±0.5 (P= 0,008)], KİMK ise yüksek (sırasıyla, 0.63±0.17 mm, 0.53±0.07 mm) saptandı (P< 0,001). Hasta grubu renal fonksiyonlarına göre, glomerüler filtrasyon hızı ≥ 60 ml/dk/1.73 m2, Grup 1 ve glomerüler filtrasyon hızı= 59-15 ml/dk/1.73 m2, Grup 2 olarak iki gruba ayrıldı. Salusin α düzeyi Grup 2'de 2,31 (1,73-3,24) pg/mL, Grup 1'de 2,72 (1,94-3,32) pg/mL ve kontrol grubunda 3,20 (2,55-7,87) pg/mL saptandı. Grup 1 ve 2'nin salusin α düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (P= 0,003). Serum salusin α düzeyi grup 2 ve 1 arasında farklı değildi (P= 0,504). Serum salusin β ve β/α oranı gruplar arasında farklı değildi (sırasıyla, P= 0,225, P= 0,428). Grup 2 hastalarda sol atrium çapı ve sol ventrikül kitle indeksi kontrol grubu ve Grup 1 hastalara göre yüksek (sırasıyla P= 0,012, P= 0,035), E/A oranı ise düşük (P<0,001) saptandı. Korelasyon analizlerinde salusin α ile E/A oranı arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. ROC analizinde ODPBH ve kontrol grubunun ayrımında serum NLO istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tartışma: ODPBH'da renal fonksiyonların korunduğu erken evreden itibaren antiaterojenik kapasite azalmaktadır. ODPBH'nın erken evresinden itibaren subklinik ateroskleroz ve endotel disfonksiyonu gelişmekte, ileri evrelerde kardiyak morfoloji değişmekte ve sol ventrikül kitlesinde artış gelişmektedir. Anahtar Kelimeler: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı, Salusin α, Salusin β, Subklinik ateroskleroz, Endotel disfonksiyonu
Meme kanseri koşullu besiyerinin endotel hücrelerdeki adezyon molekülleri ve immün kontrol noktaları genleri üzerindeki etkileri
Meme kanseri, yaygın olarak süt kanallarını oluşturan hücrelerden veya kanallara süt sağlayan lobüllerden kaynaklanan bir kanser türüdür. Kanser gelişimi esnasında tümör mikro-çevresinde bulunan birçok faktör önem kazanmaktadır. Bu faktörler arasında, endotel hücreler ve immün hücreler gibi hücresel faktörler ile integrinler ve ekstraselüler matriks elemanları gibi yapısal faktörler bulunmaktadır. Endotel hücrelerinden sentezlenen bazı faktörlerin immün hücre modülasyonlarında etkili olması ve tümör hücrelerinin metastazında rol oynaması bu faktörleri kanserde önemli kılmaktadır. Çalışmamızda, meme kanseri koşullu besiyerinde inkübe edilen endotel hücrelerdeki immün kontrol moleküllerinin ve adezyon moleküllerinin ekspresyon seviyelerinde değişiklik olup olmadığını inceledik. Bu amaç için normal meme hücre hattı olan CRL-4010, meme kanseri hücre hatları olan CRL-2329 ve MDA-MB-231 hücrelerinden elde edilen koşullu besiyerleri HUVEC'lere uygulandı. Endotel hücrelerinde, hücre proliferasyonu, hücre migrasyonu ve belirlenen adezyon ve immün kontrol noktaları genlerinin ekspresyon seviyelerindeki değişimlere nasıl etkiler yaptığı incelendi. Hücre proliferasyonu deneyinde, CRL-2329 deney grubunda 48 saatin sonunda kontrole göre artış gösterdiği bulunmuştur. Hücre migrasyonu deneyinde ise, meme kanseri koşullu besiyerlerinde bulunan HUVEC grubunun daha hızlı kapandığı gözlemlenmiş ve anlamlı bulunmuştur. Çalışmamızda adezyon moleküllerinden; ICAM-1, VCAM-1, PECAM-1, E-selektin, VE-kaderin, E-kaderin ve immün kontrol noktaları genlerinden; PD-L1, PD-L2, IDO-1, IDO-2, VISTA, LAG3, CTLA-4 genlerinin ekspresyon düzeyleri Real Time PCR yöntemi ile analiz edilmiştir. Gen ekspresyon seviyelerindeki değişimler incelendiğinde, adezyon moleküllerinden olan ICAM-1, VCAM-1, PECAM-1, E-selektin, VE-kaderin anlamlı olarak değişimler göstermiştir. İmmün kontrol noktaları genlerinde ise, PD-L1, PD-L2, IDO-1, VISTA, LAG3 kontrole göre anlamlı değişimler göstermiştir. Elde ettiğimiz verilerin kanser hücrelerinin çoğalmasına ve metastazına destek sağladığını belirtebiliriz. Bu nedenle, bulduğumuz sonuçlar literatüre katkı sağlayabilecektir.
Beta talasemi minörde serum endokan düzeyi
Giriş ve Amaç: Beta talasemi minör (BTM) hafif anemi ile seyreden, hemoglobinin yapısındaki beta globülin zincirinin yapım azlığına bağlı bozulmuş hemoglobin yapısından kaynaklanan önemli bir talasemi formudur.Yapılan çalışmalarda BTM'de kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların görülme sıklığı daha az olduğu gösterilmiş ancak mekanizması net olarak gösterilememiştir. Endotel'den salınan bir molekül olan endokan (endotel spesifik molekül)'ın endotel aktivasyonu (inflamasyonda) ve neovaskülarizasyonda serumdaki oranı ve dokudaki ekspresyonu artar. Kronik böbrek hastalığı, diyabet, akut koroner sendrom, sepsis, hipertansiyon ve renal transplantasyon sonrası akut rejeksiyon gibi endotel disfonksiyonu görülen hastalıklarda serum endokan seviyelerinin arttığı yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda BTM hastalarında endotel hasarının daha az olmasında ve buna bağlı olarak da kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde düşük serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini düşündüğümüzden dolayı bu çalışmayı yapmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız prospektif kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya dahil edilen kişiler BTM grubu (n:40) ve sağlıklı kontroller grubu (n:40) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Endokan düzeyini etkilediği bilinen ve etkileyebilecek olan hastalıklar, komorbid durumlar ve ilaç kullanımları çalışmanın dışlama kriteri olarak belirlendi. Katılımcılardan serum endokan düzeyi ve paralel olarak diğer rutin laboratuvar tetkikleri çalışıldı. Bulgular: Çalışma %38,8'i (n=31) erkek, %61,2'si (n=49) kadın toplam 80 olgu ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 65 arasında değişmekte olup, ortalama yaş 36,99±12,29 yıl olarak saptanmıştır. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve VKİ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Gruplara göre olguların endokan ölçümleri BTM'de 206,85±88,1 pg /ml, kontrol grubunda ise 236,1±162,8 pg /ml idi. BTM grubunda endokan düzeyi daha düşük saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Gruplar arasında TSH, glikoz, HbA1c, HOMA-IR, HDL, LDL kolesterol, trigliserit, total kolesterol, AST, ALT, kreatinin ve CRP değerleri arasında anlamlı bir fark tespit edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda beklediğimiz gibi BTM hastalarında serum endokan düzeyi kontrol grubuna göre düşük idi, ama sonuç istatistiksel olarak anlamlı değildi. BTM hastalarında kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıkların düşük oranlarda gelişmesinde serum endokan düzeyinin katkısı olabileceğini göstermek için çok merkezli ve fazla hasta sayısının katılımı ile yapılacak yeni çalışmalara gerek duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Beta talasemi minor, kardiyovasküler iskemik olay, serebrovasküler iskemik olay, endokan
Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında; total oksidan/ antioksidan seviyelerin araştırılması, bu seviyelerin böbrek fonksiyonlarıyla ilişkisi
Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı (ODPBH), böbrek ve böbrek dışı organlarda kistlerle karakterize sistemik, ilerleyici bir hastalık olup, son dönem böbrek yetersizliğinin (SDBY) en yaygın kalıtsal nedenidir. Kalıcı bir tedavisinin olmaması ve sık görülen kardiyovasküler komplikasyonlar sebebiyle mortalitesi yüksek, önemli bir sağlık problemidir. Hastalığın şiddetini ve ilerlemesini hücresel düzeyde etkilediği öngörülen mekanizmalardan biri olan "oksidatif stres" vücuttaki oksidan-antioksidan dengesinin bozulması olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızın amacı, böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH olan hastalarda oksidatif stres belirteçleri olarak kabul edilen total antioksidan seviye (TAS) ve total oksidan seviyesinin (TOS) ölçülüp oksidatif stres indeksinin (OSI) hesaplanması; bunların benzer böbrek fonksiyonları olan sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılmasıdır. Böylece önemli bir hipertansiyon (HT) ve SDBY nedeni olan ODPBH'nin daha erken dönemlerinde oksidatif stresin artıp artmadığı konusunda bir fikir edinilip buna yönelik önlemler alınabilecek ve tedavi için yeni hedeflerin belirlenmesine zemin oluşturulabilecektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama tahmini glomeruler filtrasyonları (eGFR) normal olan 45 ODPBH (ortalama yaş 38 (39,9±11,0) )ve 45 sağlıklı kontrol (ortalama yaş 41 (40,2±11,3) ) grubu dâhil edildi. Yaş ve eGFR açısından anlamlı fark olmayan katılımcılarda, serumda TAS ve TOS düzeyleri kolorimetrik Erel yöntemi kullanılarak ölçüldü. OSI hesaplandı (TOS/TAS*100). İki grup bu parametreler açısından nonparametrik testler ile (Mann Whitney U) karşılaştırıldı. Ayrıca ODPBH grubu kendi içindeki farklılıklar açısından da değerlendirildi. Oksidatif stresin, HT, nefrolityazis varlığı, inflamasyon, böbrek hacmi ve kullanılan ilaçlar ile ilişkisi korelasyon analizi ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz için p <0.05 değeri anlamlı kabul edildi.Bulgular: TOS, TAS düzeyleri ve hesaplanan OSİ için, iki grup arasında anlamlı farklı saptanmadı. TOS ve OSI düzeyleri, ODPBH tanılı olgularda sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmakla beraber, istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). ODPBH grubunda oksidatif stres ile böbrek hacmi, HT varlığı, nefrolitiyazis, renin-anjiyotensin aldosteron sistem inhibitörü (RAASi) kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı. ODPBH grubunda yapılan korelasyon analizine göre; Hb (r= 0,52 / p=0,001), kreatinin (r= 0,49 / p=0,001), ürik asit (r= 0,76 / p=0,0001), ferritin (r= 0,48 / p=0,001) düzeyleri ile TAS arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı. TAS ölçümü sonuçları eGFR ile negatif korelasyon gösterdi (r= -0,30/ p=0,042). OSİ düzeyleri ile üre (r=-0,32 / p=0,034) ve ürik asit (r=-0,30 / p=0,046) arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sağlıklı kontrol grubunda yapılan korelasyon analizine göre; TAS ile anlamlı pozitif korelasyon gösteren parametreler, yaş (r=0,363 / p=0,014), VKİ (r=0,420 / p=0,004), sistolik kan basıncı (r=0,523 / p=0,000) ve diastolik kan basıncı (r=0,304 / p=0,042), Hb (r=0,514 p=0,000), kreatinin (r=0,443 / p=0,002), parametreleridir. TAS ile anlamlı negatif korelasyon gösteren parametreler ise, eGFR (r=-0,372 / p=0,012), ESR (r=-0,185 / p=0,223), CRP (r=-0,295 / p=0,049) parametreleridir. Sağlıklı kontrol grubunda VKİ ile TOS arasında anlamlı pozitif korelasyon olduğu gösterildi (r=0,323 / p=0,031). Sonuç: Çalışmamız, erken evre ODPBH'da TAS, TOS, OSİ düzeyleriyle oksidatif stresin araştırılıp sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırıldığı, sonuçların diğer bulgularla ve hasta özellikleriyle korelasyonunun incelendiği ilk çalışmadır. Böbrek fonksiyonları korunmuş ODPBH tanılı olgularla sağlıklı kontrol grubu arasında TAS, TOS, OSİ düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. ODPBH'nin patogenez ve progresyonunda oksidatif stresin rolünün olup olmadığının neden sonuç ilişkisi gösterilerek ortaya konabilmesi için, daha büyük örneklem gruplarında daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Elde edilecek bulguların anlamlı olması durumunda, tüm oksidatif dengeyi yansıtan TAS ve TOS ölçümlerinin bir takip belirteci olarak kullanılması hedeflenebilir. Ayrıca, ODPBH'de hastalığın erken aşamalarında uygulanabilecek koruyucu tedavi seçeneklerinin ortaya konması, potansiyel olarak ODPBH'li hastalarda genel kardiyovasküler olay ve mortalite riskini azaltabilecektir. Oksidatif stres belirteçleri ve biyokimyasal parametreler arasında bu çalışmada elde edilen anlamlı korelasyon sonuçları, biyoorganizmadaki oksidan ve antioksidan durumu etkileyen mekanizmaların aydınlatılmasında ileri çalışmalara bir zemin oluşturabilir.
Koroner arter hastalarında aerobik egzersizin endotel fonksiyonlarına olan etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Endotel işlev bozukluğu koroner arter hastalığının gelişiminde en erken basamağı oluşturmaktadır. Endotel işlevlerinin iyileştirilmesinde çeşitli yöntemler tanımlanmıştır. Bu yöntemler içerisinde beklide en önemlisi ve en çok unutulanı aerobik egzersizi içeren yeterli fiziksel aktivitedir. Kalp özelleşmiş bir damar olarak kabul edilmekte ve endokardiyumun damar endoteli ile benzer hücrelerden oluştuğu bilinmektedir. Endotel işlevlerinin etkilenmesi ile diyastolik işlevlerin de birlikte etkilenebileceği varsayılmaktadır. Çalışmamızda, aerobik egzersiz antrenmanının endotel işlevlerine olan etkileri incelendiGereç ve Yöntem: Çalışmaya 20 kararlı koroner arter hastası (14 erkek ve 6 kadın, yaş ortalaması 56.1 ± 4 yıl) alındı. Kan ve idrar örnekleri alınarak plazma homosistein ve spot idrar mikroalbümin düzeyleri saptandı. Hastaların akıma bağlı vazodilatasyon ölçümleri yanısıra, ekokardiyografi ile nabız dalgalı ve doku Doppler ölçümleri yapıldı. Hastalar daha sonra 4 haftalık, zirve oksijen alımı %60 olacak şekilde orta şiddette aerobik egzersiz antrenmanı programına alındılar. Tüm laboratuvar testleri, akıma bağlı vazodilatasyon ve ekokardiyografi Doppler ölçümleri antrenman sonrası tekrarlanarak, öncesi değerler ile karşılaştırıldılar.Bulgular: Hastalarda 4 haftalık aerobik egzersiz antrenmanı ile akıma bağlı vazodilatasyon ortalama % 15,6±7,3 düzeyine yükseldi (p=0,001). Antrenman öncesi ve sonrası laboratuvar test sonuçları, akıma bağlı vazodilatasyon, nabız dalgalı Doppler ve doku Doppler bulguları tabloda özetlenmiştir.TabAntrenman öncesiAntrenman SonrasıPlazma Homosistein (?mol/l)20,1±1015,7±10,3*Mikroalbüminüri (mg/l)26,1±51,419,3±41,6*Akıma Bağlı Dilatasyon (%)10,4±5,815,6±7,3*Mitral Akım (nabız dalgalı Doppler)E (cm/s) : Erken diyastolik akım 64,8±15,263,4±16,5A (cm/s) : Geç diyastolik akım 80,1±16,1 71,9±15,5*EDT (ms): E dalga deselerasyon zamanı 210,3±39,3 184,8 ±38,8*E/A 0,84±0,280,95±0,41Mitral Anüler HızlarE' (cm/s) : Erken diyastolik hız 16,1±3,415,7±2,9A' (cm/s) : Geç diyastolik hız 19,9±4,916,6±3,0 *S' (cm/s) : Sistolik hız13,6±2,512,9±2E/E'4,2±1,24,1±0,93* = İstatistiksel olarak anlamlı (p < 0.05)Sonuç: Çalışmamızda, orta şiddette aerobik egzersiz antrenmanı ile endotel işlevlerinde iyileşme olduğu, kalbin diyastolik işlevlerinin ise olumlu etkilenme eğiliminde olduğu kanısına varıldı. Bu nedenle düzenli aerobik egzersizin koroner arter hastalığı tedavisine eklenerek hastaların motivasyonlarının sağlanması gerektiği düşünüldü.
Kolesterol düşürücü tedavinin koroner arter bypass cerrahisi sırasında lima mekanik parametrelerine etkisi
Amaç: ASKH bilindiği gibi özellikle koroner arterleri tutan aterosklerotik prosesin bu damarlarda yarattığı daralma veya total oklüzyon sonucu kalp kasının işlev yitirmesi ile karakterize bir klinik durumdur. ASKH'da lipit düşürücü tedavi ve de CABG operasyonu başarılı prosedürler olarak literatürde yerini almıştır. CABG sırasında venöz greftler sıklıkla kullanılmaktadır ancak arteryel greftler özellikle de LİMA ateroskleroza drenci, açık kalım sürelerinin üstünlüğü nedeni ile CABG operasyonlarının vazgeçilmez grefti olarak kardiyovasküler cerrahideki yerini almış durumdadır. Bu amaçla kullanılan statinlerin piyasaya çıktığından bu yana kolesterol düşürücü etkileri yanında pleitropik etkileri adını verdiğimiz kolesterol düşürücü etkilerinden bağımsız etkileri ortaya çıkmıştır. Bu etkilerin birçoğu endotelyal fonksiyonları koruyucu etkilerdir. Biz LİMA üzerindeki olumlu etkileri bulmayı hedeflemekteyiz.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda CABG operasyonuna alınacak hastalardan kolesterol düşürücü tedavi olarak yine bir statin olan atorvastatin etken maddeli ilaç kullanan hastaların operasyon sırasında alınan LİMA'nın atık örnekleri üzerinde kasılma ve gevşeme kuvvetlerini araştırdık. Bu amaçla 40 adet atorvastatin kullanan hastanın LİMA örneklerini, 33 adet herhangi bir lipit düşürücü ilaç kullanmayan hastanın LİMA örnekleri ile karşılaştırdık.Bulgular: Guruplar arasında tek başına kasılma ve tek başına kasılma değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulamadık. Ancak her bir hasta için kasılmaya oranla gevşeme yüzdesi hesap edilerek yaptığımız karşılaştırmalı sonuçta atorvastatin kullanan gurupta anlamlı farklılık ortaya çıktı.Sonuç: Atorvastatin kullanan gurupta LDL değerleri de yüksek çıkmasına rağmen elde ettiğimiz bu sonuç bu gurup ilaçların endotelyal etkinliklerinin daha iyi anlaşılmasında yol gösterici olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Atorvastatin, LİMA, CABG, Endotelyal fonksiyon
İzole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında "shear stress" etkisi ile indüklenen NOS inhibitörlerine duyarlı ve duyarsız NO aktivitesinde Kaveolin-1' in modülatör rolü
Bu çalışmada izole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında shear stress ile indüklenen eNOS inhibitörlerine duyarlı ve duyarsız NO aktivitesinde kaveolin-1' in olası modülatör rolü araştırıldı.Mezenterik damar yatağının basıncı kümülatif fenilefrin uygulamalarıyla konsantrasyona bağımlı şekilde arttırıldı, dokuların bir kaveol deplesanı olan Metil-ß-siklodekstrin (MßCD) ile ön muamelesi fenilefrine bağlı basınç artışlarını kontrole göre güçlendirdi. Bu dokularda elektron mikroskopu ile yapılan ölçümlerde kaveol sayısının kontrole göre azaldığı gözlenirken, mikroelisa yöntemiyle yapılan incelemelerde nitrik oksid sentaz (NOS) miktarının arttığı gözlendi. ?1 adrenoseptör agonisti fenilefrin, NOS inhibitörleri Nw-nitro-L-arjinin (L-NA) ve Nw-nitro-L-arjinin metil ester (L-NAME) varlığında veya endotel yokluğunda perfüzyon basıncını kontrole göre daha güçlü bir şekilde arttırdı. MßCD ile ön muamele edilmiş dokularda L-NA veya L-NAME varlığında kasılmaları, sadece MßCD ile muamele edilenlerle karşılaştırıldığında, daha büyüktü. Endotelyumsuz dokuların MßCD ile ön muamelesi ise bu kasılmaları azalttı.MßCD ile ön muamele edilmiş dokularda, tek doz fenilefrinle oluşturulan submaksimal basınç üzerinde NOS inhibitörleri ve onların varlığında hidroksikobalamin (HK) nin birlikte uygulamasına bağlı gelişen ilave artışların, MßCD uygulanmamış olanlara göre anlamlı bir şekilde azaldığı görüldü.Bu bulgular, 1) izole perfüze sıçan mezenterik damar yatağında, fenilefrinle oluşturulan vazokonstriksiyona bağlı olarak sentez ve salınımı uyarılan NO' nun NOS inhibisyonuna duyarlı ve duyarsız olmak üzere iki ayrı bileşeninin olduğunu, 2) bu bileşenlerin, damar yatağının kasılma ve buna bağlı gelişen basınç artışlarının modülasyonunda önemli bir role sahip olabileceğini, 3) bu modulasyonun kolesterolden zengin membran kaveollerini de içerdiğini, 4) bu yapıların bir kolesterol deplesanı olan bu MßCD tarafından bütünlüğünün bozulmasının fenilefrine bağlı basınç artışlarını güçlendirdiğini, 5) basınç artışlarındaki bu büyümenin kaveolle birlikte, bu yapıda yerleşik, NOS enzim düzeylerindeki azalmadan kaynaklanabileceğini ve 6) kaveol düzeylerindeki bu azalmanın NOS inhibisyonuna hem duyarlı hem de duyarsız NO etkisine paralel olduğunu telkin etmektedir.
Tip 1 diyabetli çocuklarda kardiyak fonksiyonlar ile karotis intima-media kalınlığı değerlendirilmesi
Tip 1 Diabetes Mellitus (DM) tanısı ile izlenen çocuklarda endotel disfonksiyonu, karotis intima media kalınlığı, sol kardiyak sistolik ve diyastolik fonksiyonların ekokardiyografik yöntem ile değerlendirildi. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Pediatrik Kardiyoloji Polikliniğinde en az 4 yıldır tip 1 DM tanısı ile Çocuk Endokrin Polikliniğinde izlenen 31 hasta ve 19 sağlıklı çocuk çalışmaya alınmıştır. Hastalar; a-diyabet sürelerine, b-glisemik kontrolüne, c-cinsiyetlerine göre gruplandırılarak, kontrol grubuyla karşılaştırıldı. Hasta ve kontrol grubu cinsiyet, yaş, boy, sistolik ve diyastolik tansiyon, ağırlık ve vücut kitle endeksi bakımından benzerdi. Diyabetik erkeklerde sol karotis arter intima media duvar kalınlığı anlamlı olarak artmış olarak bulundu (p=0,026). Diyabetik erkeklerde ortalama karotis intima-media kalınlığı kız grubuna göre anlamlı fark saptandı (p=0,042). Diyabetik erkeklerde artış gösteren ortalama ve sol karotis arter intima-media kalınlığı, ateroskleroz açısından cinsiyetin bağımsız bir risk faktörü olabileceğini düşündürdü. Diyabetik erkek cinsiyette ateroskleroza gidişatın öncelik olarak sol intima-media kalınlığı endotel disfonksiyonuyla başlayabileceğini düşündürdü. Karotis intima media kalınlığının tip 1 diyabetes mellituslu çocuklarda diyabet süresi ile birlikte doğrusal artış gösterdiği saptandı. Bu sonuç aterosklerozun erken bir göstergesi olarak değerlendirildi. Sol ventikül kardiyak fonksiyonların Doppler ekokardiyografi ile değerlendirilmesinde diyabet grubunda diyastolik fonksiyon kontrol grubuna göre anlamlı olarak sınırda düşük saptandı (p=0.049). Bu sonuç Tip 1 diyabetin çocuklarda erişkinlerde olduğu gibi diyastolik fonksiyonlarda bozulmaya neden olduğunu düşündürmüştür. Erişkin diyabet hastalarında saptanan diyastolik disfonksiyonun çocukluk çağından itibaren başladığını düşünmekteyiz. Yoğun diyabet tedavisi ve glisemik kontrolüne rağmen Tip 1 DM hastalığı çocukluk çağında dahi kardiyovaskuler sistemi etkileyen önemli bir risk faktörüdür. Anahtar kelimeler: Tip 1 diyabetes mellitus, endotel disfonksiyonu, karotis intima media kalınlığı, diyastolik disfonksiyon, çocuk.
Soğuk ringer laktat ile yapılan vitrektomi ile standart pars plana vitrektominin korneal parametreler üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Soğuk ringer laktat ile yapılan pars plana vitrektomi ile oda sıcaklığında ringer laktat ile yapılan pars plana vitrektominin korneal parametreler üzerine etkilerinin karşılaştırılması Materyal-Metod: Bu prospektif karşılaştırmalı çalışmada posterior vitrektomi uygulanan 68 hasta çalışmaya alındı.Hastalar iki gruptada preoperatif randomize olarak seçildi.Soğuk ringer laktat (+4 C°) ile vitrektomi yapılan 36 hasta grup 1 ve oda sıcaklığında ringer laktat (+25 C°) ile vitrektomi yapılan 32 hasta Grup 2 olarak tanımlandı. Hastalar fakik, psödofakik olmalarına ve tamponad olarak silikon ve gaz konulmalarına göre alt gruplarına ayrıldı. Hastaların preoperatif ve postoperatif 1.aydaki santral korneal kalınlık,endotel hücre dansitesi,ortalama hücre alanı,variabilite katsayısı ve hekzogonalite parametreleri karşılaştırıldı. Bulgular: Grup 1 ve 2 de preoperatif ve postoperatif korneal parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik yoktu. (p>0,05) Alt gruplara bakıldığında da Grup 1 deki alt gruplarda anlamlı bir değişiklik olmamasına rağmen (p>0,05) , Grup 2 de psödofakik olup gaz konan hasta grubunda santral korneal kalınlık, endotel hücre dansitesi, ortalama hücre alanı ve variabilite katsayısında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik mevcuttu. (p=0.008,p=0,011,p=0,011,p=0,048) Sonuçlar: İki grupta da kornea endotel parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşmadı.Alt grup analizlerinde ise psödofakik olup gaz konan hastalarda kornea endotel parametrelerinde Grup 1 de istatistiksel olarak anlamlı bir değişim yokken grup 2 de istatistiksel olarak anlamlı bir değişimin olması psödofakik hastalarda soğuk ringer laktat kullanmanın daha koruyucu olabileceğini düşürdürmektedir. Anahtar Kelimeler: İrrigasyon sıcaklığı, kornea endotel parametreleri,vitreoretinal cerrahi
Ankilozan spondilitli hastalarda kardiyovasküler işlevin brakial akım aracılı genişleme (Flow mediated vazodilatasyon) ve karotis intima media kalınlığı ölçümleri ile incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı ankilozan spondilit (AS)' li hastalarda vasküler endotel fonksiyonunun ve kardiyovasküler riskin non-invaziv testler olan akım aracılı vazodilatasyon (FMD), karotis arter intima media kalınlığı (KİMK) ölçümleri ve ekokardiyografik incelemelerle belirlenmesidir. Yöntem: Çalışmaya 55 AS hastası ve 36 sağlıklı gönüllü alındı. Açlık kan şekeri (AKŞ), total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol, C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) ölçümleri yapıldı. Hasta ve kontrollere elektrokardiyografi (EKG) çekildi. Ekokardiyografi ve ultrasonografi (USG) ile erken aterosklerozu değerlendirmede kullanılan KİMK tayini ve FMD tetkikleri yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 91 hastanın ortalama yaşı 43,1±12,0 yıl (medyan = 43, min. = 18, max. = 80) olarak hesaplanmıştır. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir farklılığa rastlanmamıştır. AS hastalarının hastalık süresinin ortanca (medyan) değerinin 7 (1-28) yıl olduğu saptanmıştır. Kontrol grubunun ortanca ESH değeri 6 (2-14) mm/saat; AS grubunun ortanca ESH değeri 27 (2-89) mm/saat olarak bulunmuştur (p=0,0001). Kontrol grubunun ortanca CRP değeri 0,2 (0,1-3,0) mg/dl; AS grubunun ortanca CRP değeri 0,6 (0,14-27,0) mg/dl olarak bulunmuştur (p=0,0001). AS grubunun düzeltilmiş QT zamanı (cQT) ortalama değerinin kontrol grubuna oranla daha yüksek olduğu saptanmıştır (Kontrol: 369,7±29,9 msn, AS: 386,2±27,7 msn; p=0,012). AS grubunun diyastol sonu çapı ortalama değerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır (Kontrol: 46,1±3,9 mm, AS: 48,5±3,5 mm; p=0,002). AS grubunun sistol sonu çapı ortalama değerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır (Kontrol: 27,1±3,6 mm, AS: 29,3±3,5 mm; p=0,005). AS grubunda sol ventrikül diastolik disfonksiyon (SVDD) varlığı kontrol grubundaki SVDD varlığına oranla daha fazla bulunmuştur. Mitral yetmezlik (MY) varlığı açısından karşılaştırıldığında kontrol grubunun % 5,7' sinde MY varken; AS grubunun % 29,1' inde MY varlığı tespit edilmiştir (p=0,006). FMD incelemesinde manşon indirildikten sonraki diyastol çapı ölçüm sonuçları incelendiğinde. AS grubunun ortalama değerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptanmıştır (AS: 34,7±4,9 mm, Kontrol: 39,9±7,3 mm ; p=0,0001). AS grubunun manşon indirildikten sonraki brakial arter akım hızı ortanca değerinin kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptanmıştır (AS: 104 cm/sn (65-186,8), Kontrol: 129 cm/sn (55-220); p=0,0001). KİMK incelendiğinde, kontrol grubunda ortanca KİMK değeri 0,7 mm (0,5-1,1); AS grubunda ortanca KİMK değeri 0,9 mm (0,5-1,5) olarak saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçları AS hastalarında endotel disfonksiyonu olduğunu ve erken ateroskleroz gelişiminin varlığını ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Ankilozan spondilit, ateroskleroz, ultrasonografi, endotel, akım aracılı dilatasyon, karotis intima media kalınlığı
Kanda oksijen taşınımında destek biomalzemenin geliştirilmesi
Kan toplama ve muhafaza etme konusundaki problemler, ek maliyet, dünya çapındaki rezerv noksanlığı gibi sorunlar, kan yerine geçen maddelerin geliştirilmesine yol açmıştır. Yapay kan çalışmaları temel olarak; oksijen taşıyıcı bileşiklerin gerçekleştirilmesini ve geliştirilmesini hedef alır. Bu çalışmada temel hedef, kan alternatifi olabilecek, kan yokluğunda hayat kurtarması hedeflenen destekleyici ve oksijen taşıyabilen, biyolojik bir malzemenin geliştirilmesidir. Çalışmada öncelikle süper paramanyetik nanopartiküller (Magnetit) sentezlenmiş, sentezlenen bu malzemelerin (Fe3O4) boyut stabilizasyonunu sağlamak amacıyla, tartarik asit, glutaraldehit, trietanolamin, 3 amino trimetoksi silan olarak 4 farklı yöntem kullanılmıştır. Sentezlenen bu nanopartiküller organik moleküllerle bağlanabilmesi için aşamalı olarak yüzey modifikasyonları gerçekleştirilmiştir. FT-IR, Elementel analiz, SEM, XRD, ICP, C-TEM analizleri ile karakterizasyonları yapılan partiküllerin yüzeyine saf hemoglobin molekülleri bağlanıp karakterizasyon çalışmaları tekrarlanmıştır. Ayrıca Siklik voltogram ve UV analizleri ile bağlanan hemoglobin moleküllerinin oksijen bağlama-bırakma kapasitesi incelenmiştir. Doğal eritrositleri taklit etmek üzere sentezlenen hemoglobin (Hb) bağlanmış süper paramanyetik nano partiküllerin in vitro koşullarda toksik etkilerinin saptanması amacı ile de endotel hücre kültürü üzerinde etkileri incelemiştir. Belirli derişimde 10 µl (1mg/10ml) manyetik nanopartiküller belirli zamanlarda (24 saat), hazırlanan hücre hatlarına muamele edilmiştir. Hücrelerin vermiş olduğu olası toksik etkilerin değerlendirilmesi için de hücre proliferasyonu ile endotel hücre süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon peroksidaz aktivite değişimleri (n=8) araştırılmıştır. Bu çalışma kan alternatifi bir yapay biyomalzemenin preoperatif ve operatif olarak kullanılabilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Yapılan çalışmanın bu aşamalarının, sentezi gerçekleştirilen hemoglobin bazlı mnp'lerin optimizasyonu/ kullanılabilirliği açısından bir adım olacağı ve ileriki dönemlerde farklı alanlarda uygulama imkanı sağlayacağı düşünülmektedir.
Modifiye epitel debridman tekniği ile kornea kollajen çapraz bağlama tedavisi sonuçları
Giriş ve amaç: Keratokonus tanılı olgulara, topografik haritalarına göre modifiye epitel debridman tekniği ile yapılan kornea kollojen çapraz bağlama tedavisinin bir yıllık takip sonuçlarının değerlendirilmesi. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza; keratokonus tanısı almış 40 olgunun 40 gözü dahil edildi. Tüm hastalara çapraz bağlama tedavisi öncesi ve sonrası 1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay'da detaylı göz muayenesi yapıldı. Speküler mikroskobik muayene, Nidek CEM-530; topografik analiz, üç boyutlu, hareketli Scheimpflug kamera ve plasido disk kullanan Sirius ile gerçekleştirildi. Sferik eqivalan, düzeltilmemiş ve düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, santral korneal kalınlık, anterior korneal yüzeyde ektazinin en yüksek noktası (Kvf), posterior korneal yüzeyde ektazinin en yüksek noktası, keratometrik değerler (SimK1 ve SimK2), en düz meridyen (K1), en dik meridyen (K2) ve bunların ortalaması, korneal endoteliyal hücre sayısı, altıgen hücrelerin yüzdesi, varyasyon katsayısı gibi parametreler her kontrolde kaydedildi Bulgular: Çalısmamıza yaşları 11 ile 31 arasında değişen yarısı kadın, yarısı erkek 40 hasta alınmıştır. 6 olgunun 1. derece akrabasında, 5 olgunun 2. derece akrabasında keratokonus hikayesi vardır. 23 olgu gözlerini sık ovalamakta, 2 olgu gözlerini çok sık ovalamakta, 15 olgu ise gözlerini nadiren ovalamaktadır. Amsler Krumeich sınıflamasına göre 16 olgu evre 1, 16 olgu evre 2, 8 olgu ise evre 3'tür. Modifiye epitel debridmanı ile yapılan CXL öncesi ve sonrası 1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay sferik eqivalan ölçümleri arasında azalma izlendi (p=0.001). CXL öncesi ve sonrasında, düzeltilmemiş görme keskinliği ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği açısından anlamlı bir artış bulundu (sırasıyla; p=0.001, p=0.001). Endotel hücre sayısı ve endotel varyasyon katsayısı ölçümlerinde takip aralıkları arasında anlamlı bir fark görülmedi (sırasıyla; p=0.088, p=0.059). Endotel hücre hexogonalitesinde istatistiksel olarak artış tespit edildi (p=0.008). Santral kornea kalınlığında (SKK) tedavi sonrasındaki ilk aylarda azalma 6. aydan sonra artma izlendi ve 12. ayda SKK tedavi öncesi durumuna göre daha kalın ölçüldü (p=0.001). KVf ölçümünde zamanlar arasında anlamlı bir fark bulundu (p=0.001). SimK1 ve SimK2 değerlerinde anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; p=0.158, p=0.226). K1 değerlerini zamanlara göre karşılaştırılması sonucunda azalma saptandı (p=0.002). K2 değerlerinde operasyon öncesi ve sonrası farklı aylarda istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler izlendi (p=0.001). K1 ve K2 ölçümlerinde ve ortalamalarında tespit edilen değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.001). Sonuç: Topografik haritaya göre modifiye epitel debridmanı ile yapılan kornea kollajen çapraz bağlama tedavisi keratokonusun ilerlemesini durdurmada ve görme düzeyini arttırmada etkili alternatif bir yöntemdir. Çalışmamızda endotel hücre sayısı ve morfolojisi açısından ciddi, olumsuz bir etkisi olmadığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Modifiye epitel debridmanı, kornea endoteli, kornea kollojen çapraz bağlama tedavisi, keratokonus
Stabil astımlı olgularda endotel disfonksiyonun değerlendirilmesi ve astım kontrolüne etkisinin belirlenmesi
Amaç: Stabil astım hastalarında endotel disfonksiyonu gösteren endocan ve ICAM 1 düzeyini belirlemek ve bunların astım kontrolüyle ilişkisini ortaya koymayı amaçladık. Materyal metod: ÇalışmayaMayıs 2018 – Kasım 2018 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polikliniğinde takip edilmekte olup çalışmaya katılmayı kabul eden ve dahil edilme kriterlerine uyan (18 yaş üzerinde, astım tanısı alan, bilinen kardiyovasküler hastalığı, nörolojik hastalığı, diabetes mellitus hastalığı, böbrek hastalığı, karaciğer hastalığı, malignite vb ek hastalığı olmayan hastalar )stabil astım olguları ve kontrol grubu alındı. Olguların yaş, cinsiyet, eğitim durumu, yaşama alanı, aile öyküsü, VKİ ve sigara öyküsü gibi demografik verileri ve solunum fonksiyon testi sonuçları kaydedildi. Astım hastaları GINA 2019 sınıflamasına göre hafif, orta ve ağır olarak sınıflandırıldı. Astım grubuna astım kontrol testi yapıldı. Olguların endocan, ICAM1, ECM, IL8, periostin ve eozinofil düzeyleri biyokimyasal olarak incelendi. Bulgular: 50 astım, 39 kontrol grubu olgusu incelendi. Gruplar arasında sosyo-demografik olarak farklılık saptanmadı. Astım grubunda FEV1 (L, %pred), FEV1/FVC değerleri anlamlı olarak düşük saptandı. Obez astımlı olgularda FVC (L) ve FEV1 (L)değeri obez olmayan astımlı olgulara kıyasla anlamlı olarak düşük bulundu. Endocan, ICAM 1, ECM, IL8, periostin ve eozinofil değerleri astım grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek ancak astım ağırlık sınıflamasındaki gruplararasında ve kontrol altında olan ve olmayan gruplar arasında benzer bulundu.Endotel disfonksiyon belirteçlerinden ICAM-1 ile ECP arasında pozitif korelasyon vardı, diğer belirteçler arasında korelasyon görülmedi. Sonuç: Bu çalışmada astım hastalarında endocan ve ICAM1'in hastalığın ağırlığından ve kontrol altında olup olmamasından bağımsız olarak endotel disfonsiyonun göstergesi olabileceği gösterildi. ICAM-1 düzeyi ile ECP arasında pozitif yönde korelasyon olması eozinofilik astım hastalarında endotel disfonksiyonun daha fazla olabileceğini düşündürmektedir. Astım fenotiplerine göre endotel disfonksiyonun değerlendirildiği daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Astım, Endotel Disfonksiyonu, Endocan, ICAM
Uzun süre yumuşak kontakt lens kullanımının kornea epiteli, korneal volüm,kornea endotel hücre özellikleri ve kornea biyomekanikleri üzerine etkisi
AMAÇ: Kontakt lens kullanımının kornea morfolojisi, endotel hücre tabakası ve biyomekanikleri üzerine etkisini değerlendirmek YÖNTEM: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalında düzenli yumuşak kontakt lens kullanan 50 hastanın 100 gözü yaş cinsiyet ve refraksiyon eşleştirmeli kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Tüm olgulara detaylı oftalmolojik muayene yapıldı. Kontakt lens grubunda lens ve solüsyon markaları ve kullanım süreleri kaydedildi. Tüm olguların kornea özellikleri Canon RK-F2 (Tokyo-Japan) otorefraktometre, nonkontakt speküler mikroskopi (Konan CellChek XL, Medical USA, Torrance, CA, USA), Scheimpflug kamera (Pentacam, Oculus Optikgerate GmbH, Wetzlar, Germany), Ön segment optik koherans tomografi (Carl Zeiss Meditec, Inc. Dublin, CA) oküler cevap analizörü (Reichert Ophthalmic Instruments, Depew, New York, USA) ile değerlendirildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Kontakt lens grubundaki olguların 23'ü (%46) kadın, 27'si (%54) erkek, kontrol grubundaki olguların 25'i (%50) kadın, 25'i (%50) erkekti. (p=0,33) Olguların yaş ortalaması kontakt lens grubunda 24,54 ± 3,06, kontrol grubunda 23,38 ± 2,33 idi.(p=0,24) Ortalama kontakt lens kullanım süresi 5,94 ± 3,08 (1-12) yıl idi. Sırasıyla grupların refraksiyon değerleri -3,30 ± 1,57D (-1,0,-9,0), -3,31 ± 1,72D (-1,0,-8.50) (p=0,36) Kontakt lens kullanan kişilerin 15'i (%30) Balafilcon A (PureVision™ Bausch & Lomb, Rochester, NY, USA), 13'ü (%26) Lotrafilcon B (Air Optix® AQUA, Ciba Vision, Duluth, GA, USA), 22'si (%44) Senofilcon A (Acuvue Oasys, Johnson & Johnson, Jacksonville, FL) lens kullanıyordu. Kontakt lens kullanan gruptaki ortalama r1 değeri 7,86 ± 0,23 mm, r2 değeri ise 7,67 ± 0,25 mm, ön kamara derinliği 3,14 ± 0,25 mm, korneal volüm 60,68 ± 3,28 mm3 ve ön kamara volümü 210 ± 33,96mm3, SKK 531 ± 27,18 µm olarak, kontrol grubunda ise ortalama r1 değeri 7,93 ± 0,22 mm, r2 değeri ise 7,75 ± 0,23 mm, ön kamara derinliği 3,18 ± 0,29 mm, korneal volüm 59,85 ± 4,64 mm3 ve ön kamara volümü 208 ± 31,28 mm3, SKK 546 ± 31,49 µm idi (sırasıyla p=0,02, p=0,02, p=0,14, p=0,21, p=0,16, p=0,001). Speküler mikroskopide kontakt lens grubunda ortalama CD:2925 ± 164,32 hücre/mm2, CV: % 28,56 ± 3,09, HEX: % 49,33 ± 6,41 olarak, kontrol grubunda ise ortalama CD: 2887 ± 187,92 hücre/mm2, CV: % 28,31 ± 3,61, HEX: % 49,77 ±7,46 idi (sırasıyla p=0,13, p=0,60, p=0,65). ORA sonuçlarına göre kontakt lens kullanan grupta ortalama GİBcc: 16,57 ± 2,65 mmHg, GİBg: 15,63 ± 2,61 mmHg, CRH: 10,04 ± 1,83 mmHg, CH: 9,97 ±1,88 mmHg kontrol grubunda ölçülen ortalama GİBcc: 15,86 ± 2,80mmHg, GİBg: 15,66 ±3,03 mmHg, CRH: 10,70 ± 2,0 mmHg, CH: 10,66 ± 1,83 mmHg idi (sırasıyla p=0,68, p=0,94, p=0,01, p=0,01). Epitel kalınlığı kontakt lens ve kontrol grubunda sırasıyla, santral kadranda 47,31 ± 3,51 µm, 48,64 ± 4,09 µm parasantral bölge nazal kadranda 46,56 ± 3,67 µm, 47,83 ± 3,96 µm parasantral bölge temporal kadranda 45,44 ± 3,72 µm, 46,75 ± 4,21 µm idi (sırasıyla p=0,01 ,p=0,02, p=0,02). SONUÇ: Benzer refraksiyon kusuruna sahip olup kontakt lens kullanan kişiler ile kontakt lens kullanmayan kişiler karşılaştırıldığında kontakt lens kullanan kişilerde kornea ön kurvatürünün daha düz olduğu, SKK'nın daha ince olduğu, epitel tabakasında santral ve parasantral nazal ile temporal kadranların daha ince olduğu ve CH ile CRH değerlerinin düşük olduğu izlenmiştir. Kornea endotel morfolojisi değerlendirildiğinde CD, CV ve HEX açısından kontrol grubu ile anlamlı fark bulunamamıştır. Ayrıca literatürde hipoksinin kornea morfolojisi üzerine etkileri düşünülecek olursa, yüksek Dk/t oranına sahip kontakt lenslerin kullanımı hipoksinin önüne geçilmesi açısından son derece önemlidir. Anahtar kelimeler: kontakt lens, kornea endoteli, kornea biyomekanikleri, kornea epitel kalınlığı
Psöriatik artrit tanılı olgularda plazma IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile endotel disfonksiyonu ilişkisi
Giriş ve amaç: Psöriatik artrit (PsA) tanılı hastalar ile sağlıklı ve ankilozan spondilit (AS) tanılı kontrol grubunda; plazma IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile endotel fonksiyonlarının göstergesi olan endotel bağımlı (FMD) ve endotel bağımsız dilatasyon (NMD) ölçümlerinin ve bunların birbirleriyle olan ilişkisi, interlökin düzeyleri ile hastaların klinik özellikleri, laboratuvar parametreleri ve hastalık aktivite ölçekleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 49 PsA, 46 AS, 41 sağlıklı olmak üzere toplam 136 kişi dahil edildi. Çalışmaya katılan bireyler ayrıntılı anamnez ve fizik muayene ile değerlendirildi. Katılımcıların rutin bakılan biyokimyasal parametreleri ile CRP, ESR ve diğer hastalık aktivasyon değerlendirmesi için kullanılan ölçekleri not edildi. ELISA yöntemi ile IL-12 ve IL-23 ölçümü yapıldı. Brakiyal arterden doppler USG ile endotel bağımlı ve bağımsız dilatasyon ölçümü yapılarak endotel disfonksiyonu açısından değerlendirildi. Bulgular: PsA grubunda IL-12 düzeyleri sağlıklı gruba göre yüksek bulunmasına rağmen bu fark istatiksel anlamlılığa ulaşmadı. IL-23 düzeyi ise sağlıklı kontrole göre anlamlı yüksekti. AS grubunda IL-12 ve IL-23 düzeyleri sağlıklı gruba göre anlamlı yüksek saptandı. Tanı gruplarına göre FMD ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Bu fark PSA ile sağlıklı katılımcılar arasındaki farktan kaynaklanmaktaydı. PsA hastalarında IL-12 ve IL-23 düzeyleri ile brakiyal arter bazal çapı, FMD ve NMD değerleri arasında istatiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı. Laboratuvar değerlerine bakıldığında PSA hastalarında açlık kan şekeri, trigliserid ortalaması en yüksekken, AS hastalarında CRP ve ESR daha yüksekti. Sağlıklı katılımcıların HDL düzeyi PSA ve AS hastalarına göre daha yüksek bulundu. PSA tanılı hastalarda IL 12 ve IL 23 ortalamaları ile BASDAİ, BASFİ, DAPSA, DAS 28, PsAQoL, HAQ, HAD-A ve VAS skorlamaları arasında anlamlı bir fark yok iken; HAD depresyon ölçeği ve BASMİ, IL-23 ile ilişkili bulunmuştur. AS grubunda VAS ve BASMİ ile IL-23 arasında orta düzeyde pozitif yönde ilişki saptanmıştır. IL-12 ile de HAQ arasında orta düzeyde pozitif yönde ilişki saptanmıştır. Sonuç: PsA' da IL-23 düzeyi ile FMD değerleri sağlıklı gruba göre yüksektir. Bu hastalarda kan şekeri regülasyonu bozukluğu, dislipidemi, obezite de daha sık görülmekte ve bu durum metabolik sendrom ve KVH görülme riskinin yüksek olduğunu göstermektedir. PsA hastaları bu komorbiditelerin gelişimi açısından izlenmeli, önleyici önlemler alınmalıdır. PsA hastalarında IL-12, IL-23 düzeyleriyle KVH ve aterosklerozun erken göstergesi olan endotel disfonksiyonunun ilişkisini inceleyen daha fazla sayıda araştırmaya ihtiyaç vardır.
Ailevi akdeniz ateşi olan çocuklarda serum çözünebilir CD40 ligand düzeyinin araştırılması
Amaç: Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) kronik otoinflamatuar bir hastalıktır. İnflamasyonun uzun vadeli etkilerinden biri de vasküler endotel disfonksiyonu ile ilişkisidir. Endotel hasarı belirteçlerinden biri olan çözünebilir CD40 ligandın (çCD40L), AAA inflamasyonunda tek başına rolünü ayırt edebilmek için, herhangi bir komorbidite durumu olmayan AAA olan çocukları değerlendirerek, çalışmamızda otoinflamatuar bir hastalık olan AAA' da olası kardiyovasküler hastalık risklerini değerlendirmede, çözünebilir CD40 ligandın önemli bir belirteç olup olamayacağının saptanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Çocuk Polikliniklerine başvuran, 2-18 yaş aralığındaki Tel Hashomer ve Yalçınkaya kriterlerine göre tanı almış 68 AAA' lı çocuk Hasta Grubu ve 65 sağlıklı çocuk Kontrol Grubu ve olarak çalışmaya alındı. Fazla kilo, obezite, malnütrisyon, hipertansiyon, hiperlipidemi ve herhangi bir akut, kronik hastalığı olanlar çalışmaya alınmadı. Tüm çocukların cinsiyet, yaş, boy, kilo, VKİ, VKİ persentili, tansiyon ve sistemik muayeneleri değerlendirilerek, hemogram ve biyokimyasal parametreleri Hastanemiz Merkez laboratuarında ve çCD40L düzeyi ise Sandwich ELISA yöntemiyle dış Laboratuarda çalışıldı. Hastaların klinik özellikleri, PRAS ve ISSF skorları, kolşisine tam ve kısmi yanıtları, subklinik inflamasyonları ve Mediterranean Fever (MEFV) mutasyon özellikleri de değerlendirildi. Bulgular: Cinsiyet, yaş, VKİ, VKİ persentili açısından istatistiksel olarak benzerlik sağlanan Hasta ve Kontrol gruplarının, hemoglobin, lökosit, nötrofil, lenfosit, trombosit sayıları, biyokimya parametreleri, lipit profilleri ve aterojenik indeksleri arasında istatistiksel olarak farklılık yoktu. (p>0.05) Hasta Grubunun çCD40L ortalaması 250.7 ± 194.9 pg/ml ve Kontrol grubununki 155.5 ± 137.7 pg/ml bulundu. Hasta Grubunun çCD40L yüksekliği, Kontrol Grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı saptandı. (p<0.005) Hasta Grubunun çCD40L ile trombosit ve trombosit lenfosit oranı (TLO) ilişkisinde her iki parametrede de pozitif korelasyon saptandı. (p<0.05) Hastalardan kolşisine tam yanıtlı olanların çCD40L ortalaması 219.7 ± 180.9 pg/ml ve kısmi yanıtlı olanlarınki 320.1 ± 211.3 pg/ml olarak daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. (p>0.05) Hastalarda subklinik inflamasyonu olmayanların çCD40L ortalaması 218.0 ± 182.0 pg/ml ve subklinik inflamasyonu olanların 307 ± 207.0 pg/ml olarak daha yüksek bulundu ancak aralarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. (p>0.05) Hastaların MEFV mutasyonlarına göre homozigot, birleşik heterozit, heterozigot grupları arasında çCD40L düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. (p>0.05) Hastalardan M694V mutasyonu olanların çCD40L ortalaması 336.6 ± 220.1 pg/ml ve M694V mutasyonu olmayanlarınki 209.6 ± 169.2 pg/ml olarak bulundu. M694V mutasyonu olanların çCD40L düzeyinin, olmayanlara göre yüksekliği istatistiksel olarak anlamlıydı. (p<0.05) Sonuç: Endotel disfonksiyonunun bir belirteci olan çözünebilir CD40 ligandın AAA hastası çocuklarda ve özellikle M694V mutasyonu olan çocuklarda artmış bulunması, bu çocukların erken çocukluk döneminden itibaren endotel disfonksiyonu geliştirerek, AAA hastası çocuklarda ileride olası kardiyovasküler hastalık risklerinin arttığını düşündürdü. Anahtar Kelimeler: Ailevi Akdeniz Ateşi, Çocuk, Çözünebilir CD40 Ligand, Subklinik İnflamasyon, Kolşisin, M694V Mutasyonu, Endotel Disfonksiyonu
Obstrüktif uyku apne sendromlu hastalarda pozitif basınç tedavisinin böbrek fonksiyonları, kan basıncı ve endotel disfonksiyonu üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Günlük yaşantımızın yaklaşık üçte birini geçirdiğimiz uyku sağlıklı bir yaşam için vazgeçilmez bir süreçtir. Uykuda gözlenen hastalıkların önemli bir grubunu uykuda solunum bozuklukları oluşturmaktadır. Bunlar içerisinde en yaygın görülen obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS)'dur. Hava yolu tıkanıklığına bağlı olarak oluşan patolojiler ve bu patolojilere karşı organizmanın vermiş olduğu yanıta bağlı olarak başta kardiovasküler sistem olmak üzere, birçok organ ve sistem etkilenmektedir. Bu çalışmada OSAS semptomları nedeniyle ilk kez polisomnografi (PSG) uygulanan ve OSAS tanısı konulan hastaların böbrek fonksiyonlarını, ambulatuvar kan basıncı izlemlerini (AKBİ), endotel disfonksiyon göstergesi olarak serum asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeylerini, rutin biyokimya ve hemogram tetkiklerinin sağlıklı gönüllü (SG)'lerle olan farkını ve sürekli pozitif havayolu basıncı (CPAP) tedavisiyle bu parametrelerdeki değişimi göstermeyi amaçladık. Hastalar ve Metod: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uyku Laboratuvarı'nda Eylül 2013-Ocak 2015 tarihleri arasında ilk kez tanı amaçlı PSG uygulanan erişkin yaş grubundaki 233 hasta değerlendirildi. PSG sonucuna göre OSAS tanısı konulan ve CPAP tedavisi planlanan 54 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar AHİ, pozisyon ve REM oranlarına göre; 25'i Pozisyonel/Rem bağımlı (Grup 1) 7'si orta (Grup 2), 22'si ağır (Grup 3) olarak 3 gruba ayrıldı. Çalışmayı tamamlayan 39 hasta [Grup 1 (n=17), Grup 2 (n=7), Grup 3 (n=15)] istatiksel değerlendirmeye alındı. Ayrıca kontrol grubu için tanıklı apnesi olmayan 15 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Bütün hastaların ve sağlıklı gönüllülerin böbrek fonksiyon testleri, AKBİ, ADMA düzeyleri, rutin biyokimya ve hemogram tetkikleri bakıldı. Üç ay CPAP tedavisi sonrası tetkikler tekrarlanarak tedavi öncesiyle karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta gruplarında SG'lere kıyasla kreatinin anlamlı yüksekti ancak CPAP tedavisiyle değişim izlenmedi. Proteinüri bakımından hasta grupları sağlıklı gönüllülerle benzerdi ve CPAP tedavisiyle değişiklik izlenmedi. Grup 3 hastaların ALT ve AST düzeyi normal sınırlarda olmakla birlikte SG'lerden anlamlı derece yüksekti ancak CPAP tedavisiyle anlamlı bir değişiklik görülmedi. Hasta grupları ve SG'ler tedavi öncesinde bilirubin seviyeleri bakımından benzerdi, CPAP tedavisiyle Grup 1 ve Grup 2 hastaların indirekt bilirubin seviyelerinde anlamlı bir düşüş izlendi. Grup 3 hastaların tedavi öncesinde sistatin c düzeyi sağlıklı gönüllülerden anlamlı derecede yüksekti ve CPAP tedavisiyle anlamlı düşüş görüldü. Hasta grupları tedavi öncesi serum ADMA düzeyleri bakımından benzerdi ve tedaviyle değişim izlenmedi. Hasta gruplarında kreatinin tabanlı tahmini glomerul filtrasyon hızı (eGFHkr) tedavi öncesinde sağlıklı gönüllülerden daha düşüktü ve CPAP tedavisiyle değişiklik izlenmedi. Grup 3 hastaların tedavi öncesinde sistatin c tabanlı tahmini glomerul filtrasyon hızı (eGFHsis) düzeyi sağlıklı gönüllülerden anlamlı derecede düşüktü ve CPAP tedavisiyle anlamlı artış gösterdi. Grup 3 hastaların tedavi öncesinde gündüz ortalama kan basıncı ve gündüz sistolik kan basıncı sağlıklı gönüllülerden anlamlı derecede yüksekti ve CPAP tedavisiyle anlamlı düşüş gösterdi. Hasta grupları birlikte değerlendirildiğinde nondipper kan basıncı %64,7 idi. Tedavi öncesinde nondipper kan basıncı olanların %72'sinde tedaviden sonra dipper kan basıncı saptandı. Sonuç: OSAS birçok organ ve sistemi etkileyen, yaşam kalitesini bozan ve günlük performansı düşüren mortalite ve morbiditeyi arttıran sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada OSAS'lu hastalarda eGFHkr'nın azaldığını, ağır OSAS grubunda sistatin c'nin arttığını, OSAS'lularda nondipper kan basıncının yüksek sıklıkta görüldüğü ve karaciğer fonksiyon testlerinde bozulma olduğu izlendi. CPAP tedavisinin eGFHkr'nı etkilemediği, sistatin c düzeylerini düşürdüğü, eGFHsis'nı arttırdığı, nondipper kan basıncını düzelttiği görüldü.
Kronik böbrek hastalığında serum YKL-40 ve endotel disfonksiyonu ilişkisi
Kronik böbrek hastalığı, tüm dünyada, önemli bir halk sağlığı sorunudur. Kronik böbrek hastalığı olan bireylerde, kardiyovasküler hastalık riski ve kardiyovasküler olaylara bağlı mortalite artmaktadır. Kronik böbrek hastalığında, geleneksel kardiyovasküler risk faktörleri tek başına bu yüksek prevelans ve insidansı açıklayamaz. Bu nedenle endotel disfonksiyonu, oksidatif stres ve insülin direnci gibi geleneksel olmayan risk faktörleri incelenmeye başlanmıştır. Birçok inflamatuar sitokin, vasküler inflamasyona ve bunun sonucu olarak endotel disfonksiyonuna neden olur. YKL-40, akut ve kronik inflamasyonda artan ve endotel disfonksiyonunda rol alan glikoprotein yapıda bir moleküldür. Biz bu çalışmada, kronik böbrek hastalığı olan bireylerdeki kardiyovasküler olayların patogenezinde önemli bir role sahip olan endotel disfonksiyonu ve yeni bir proinflamatuar belirteç olan YKL-40 düzeyi ile arasındaki ilişkiyi araştırdık. Çalışmaya, 29 hemodiyaliz hastası, 101 kronik böbrek hastası ve 38 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Gruplar arasında yaş, cinsiyet, sigara kullanımı açısından anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). KBH ve HD hasta gruplarında eşlik eden hastalıklar (DM, HT, KVH) açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). YKL-40 düzeyi kontrol grubunda (31,73±21,12 ng/ml), KBH (55,98±22,96 ng/ml) ve HD (83,91±16,88ng/ml) grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (p<0,001). Endotel disfonksiyonu belirteci olarak bakılan akım aracılı vasodilatasyon (FMD) yüzdeleri kontrol grubunda %13,24±6,34, KBH grubunda %4,82±3,79, HD grubunda %2,97±2,73 olarak saptandı. HD grubunda FMD ölçümü diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,015). Yapılan korelasyon analizinde, YKL-40?ın GFH ile istatiksel olarak anlamlı, negatif yönde, güçlü korelasyonunun olduğu gösterildi (r=-0,674, p<0,001). Aynı zamanda, YKL-40 düzeylerinin FMD, albumin, hemoglobin ve HDL kolesterol düzeyleri ile arasında negatif yönlü, istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon olduğu dikkati çekti. YKL-40 düzeyleri arttıkça FMD yüzdeleri anlamlı olarak azalmaktaydı(r=-0,471,p<0,001). YKL-40 düzeyleri CRP, ürik asit ve TG değerleri ile anlamlı pozitif korelasyon gösterirken yaş ile zayıf pozitif yönlü bir korelasyon içindeydi. Sonuç olarak biz bu çalışmamızda; YKL-40?ın kronik böbrek hastalığının evresi ile doğrusal bir ilişki içinde arttığını; endotel disfonksiyonunun göstergesi olarak yapılan FMD ölçümleri ile negatif; sık kullanılan inflamatuar belirteçler olan CRP düzeyleri ile pozitif yönde; albumin ile negatif yönde korele olduğunu saptadık. Bu durum YKL-40?ın, kronik böbrek hastalarında, kardiyovasküler hastalığın öncüsü sayılan endotel disfonksiyonunu ve proinlamatuar süreci değerlendirmek için iyi bir belirteç olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Kronik Böbrek Hastalığı, endotel disfonksiyonu, YKL-40
Radyasyon uygulanan ratlarda D vitamininin asimetrik dimetil arjinin(ADMA) ve çinko düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada; gama radyasyon uygulanmış ratlarda D vitamini uygulamasının karaciğer ve böbrek dokularındaki ADMA, SDMA ve Zn düzeylerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Karaciğer ve böbrek dokusu SDMA düzeyleri radyasyon grubunda azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Radyasyon, radyasyon+D vitamin ve D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer dokusu ADMA düzeyleri anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). Radyasyon ve radyasyon+D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek dokusu ADMA düzeyleri azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). D Vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek ADMA düzeyleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Radyasyon ve radyasyon+ D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer dokusu Zn düzeyleri anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). D Vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer Zn düzeyleri artmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Radyasyon ve D vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek dokusu Zn düzeyleri artmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak; çalışmamızda radyasyona maruz kalan hücre ve dokularda oluşabilecek hasara karşı D vitamini uygulamasının karaciğer ve böbrekte endotel fonksiyon bozukluğunun önlenmesinde etkili olabileceği düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: ADMA, SDMA, Zn, D vitamin, Radyasyon, Endotel hasar
Normotansif obez hastalarda endotel disfonksiyonun serum omentin?1 düzeyleri ve akım aracılı dilatasyon (FMD) yöntemi ile değerlendirilmesi
Dünyada ve ülkemizde obezite oranları gün geçtikçe artmaktadır. Obeziteye bağlı artmış kardiyovasküler hastalık riski, artmış mortalite ve morbidite mevcuttur.Çalışmamızda normotensif obez hastalarda endotel disfonksiyonunu FMD yöntemi ile değerlendirmek, serum omentin?1 düzeyleri ve diğer metabolik-antropometrik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. 50 obez hasta, sağlıklı 45 gönüllü ile karşılaştırıldı. Tüm hastalara ABPM cihazı ile 24 saatlik kayıt alınarak hipertansiyonları ekarte edildi. Glukoz metabolizması için 75 gr OGTT uygulandı, uygulama günü 0.saat omentin?1 düzeyleri ve FMD işlemi uygulandı. Hastalara vücut kompozisyonu analizi için segmenter vücut analizi ve Viscan cihazı ile ölçüm yapıldı.Obez hastalarda kontrol grubuna göre omentin?1 düzeyleri anlamlı olarak düşük bulundu. Obez hastaların FMD yanıtı kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmış bulundu. FMD yanıtı ve omentin?1 serum düzeyleri arasında pozitif korelasyon bulundu. Omentin-1 serum düzeylerinin BKİ, belçevresi, vücut yağ yüzdesi, Viscan visseral yağlanma ve total abdominal yağlanma, insülin, HOMA skoru ile negatif ilişkili olduğu görüldü. Seğmenter vücut analizi cihazı antropometrik ölçümleri ile Viscan cihazı ölçümleri birbiriyle pozitif yönde korele bulundu. Multipli lineer regresyon analizde obez hastalarda tek başına yağ dokusu fazlalığı FMD'yi belirleyen bağımsız bir risk faktörü olarak bulundu.Sonuç olarak obez bireylerde omentin?1 düzeyleri ve FMD yanıtı azalmış olarak bulunmuştur. Omentin?1 düşüklüğü endotel bağımlı dilatasyon yanıtının azalmasıyla koreledir. Obezlerde artan yağ dokusu endotel bağımlı dilatasyon yanıtının bozulmasına katkı sağlayan bağımsız bir risk faktörüdür.
Radyasyon uygulanan ratlarda asimetrik dimetil arjinin, homosistein ve d vitamini düzeylerinin incelenmesi
Günümüzde radyasyon gerek tanı gerekse tedavide kullanılmaktadır. Bununla birlikte radyasyon biyolojik sistemlerde yer alan biyomoleküller ile etkileşerek moleküllerin elektron almasına veya elektron kaybetmesine neden olmaktadır. Serbest radikaller başta lipidler olmak üzere protein veya enzim inaktivasyonu ve DNA kırık lezyonları gibi oksidatif hasarı tetiklemektedir. Radyasyon tedavisi tümör kitlesinde gerilemeye neden olurken aynı zamanda sağlıklı dokularda da oksidan hasarın oluşumuna neden olmaktadır.Radyasyon uygulaması vücutta endotel yapıyı da olumsuz etkilemektedir. Endotel fonksiyon bozukluğunun patofizyolojisinde etkenlerden birisi ise artmış serum ADMA ve Hcy düzeyleridir. Özellikle D vitamini uygulamaların endotelyal fonksiyon bozukluğunda bu parametrelerin artışını engellediğine dair çalışmalar mevcuttur.Radyasyonun Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), D vitamini ve Homosistein (Hcy) düzeyleri üzerindeki etkisini HPLC yöntemini ile gözlemledik. Deney için 24 adet rat kullanıldı ve bunları dört gruba ayırdık (n=6 kontrol grubu, n=6 radyasyon grubu, n=6 radyasyon+vitamin d grubu, n=6 vitamin d grubu ).Radyasyon grubunun (grup 2) SDMA düzeyi kontrol grubuna (grup 1) göre yüksek bulundu. İstatistiksel olarak anlamlı olduğunu gözlemledik (p=0,006).Grup 2 ile Grup 1'in vitamin D düzeyleri karşılaştırıldığında grup 2 vitamin D düzeyi grup 1'e göre düşük bulundu. İstatistiksel olarak anlamlılık tespit edildi (p=0,01).Radyasyon+vitamin D grubu (grup 3) vitamin D düzeyleri grup 2 ye göre yüksek bulundu. Bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,004).Grup 4 vitamin D düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,004).Vitamin D grubu (grup 4) ADMA düzeyi grup 3'e göre düşük tespit edildi. Bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,213).Radyasyona maruz kalan hücre veya dokularda oluşabilecek hasara karşı D vitamini uygulamasının ADMA ve homosisteinin tetiklediği endotel fonksiyon bozukluğunun önlenmesinde etkili olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: ADMA, SDMA, Hcy, D vitamini, endotel hasar, radyasyon.
Akut pulmoner tromboemboli hastalarında serum endocan düzeyleri
Pulmoner Tromboemboli (PTE), pulmoner arter damar yatağının pıhtı ile tıkanması sonucu meydana gelen hayatı tehdit eden ciddi bir patolojidir. Pulmoner vasküler yatakta görülen endotelyal disfonksiyon PTE patogenezinde ki önemli faktörlerden biridir. Endotelyal cell-spesifik molekül 1 (endocan), akciğer ve böbrek vasküler endotelinden salgılanan çözünebilir bir dermatan sülfat proteoglikandır. Endocan'ın endotel bağımlı patolojik süreçlerde önemli role sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, akut PTE hastalarında serum endocan düzeylerinin saptanması ve serum endocan düzeyleri ile hastalık şiddeti arasında ilişki olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bu çalışmaya 85 akut PTE hastası ve 40 sağlıklı kontrol olgusu dahil edildi. PTE hastaları başvurudaki klinik durum, görüntüleme testlerinde (Ekokardiyografi ve/veya Bilgisayarlı Tomografi Pulmoner Anjiyografi) sağ ventrikül disfonksiyonu bulguları varlığı ve kardiyak biyobelirteç (Troponin-I ve NT-proBNP) sonuçlarına göre ''yüksek risk'', ''orta risk'' ve ''düşük risk'' olmak üzere 3 gruba ayrılarak incelendi. Tüm hastaların ve kontrol olgularının serum örneklerinden endocan düzeyleri ölçüldü. Çalışmaya dahil edilen akut PTE'li hastaların 35'i (%41.2) erkekti ve hastaların yaş ortalaması 58.17±18.79 olarak saptandı. PTE hastaları ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. PTE hastalarında ortalama serum endocan düzeyleri kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla; 597.87±458.31 pg/mL ve 167.19 ±144.83 pg/mL, p<0.001). Serum endocan düzeyleri ''yüksek risk'' grubundaki hastalarda hem ''düşük risk'' hem de ''orta risk'' grubundaki hastalara göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla; p<0.001, p<0.01). Benzer şekilde serum endocan düzeyleri ''orta risk'' grubundaki hastalarda ''düşük risk'' grubundaki hastalara göre yüksek saptandı (p<0.001). Serum endocan düzeyleri ile parsiyel oksijen basıncı arasında negatif, sistolik pulmoner arter basıncı arasında ise pozitif korelasyon olduğu görüldü (sırasıyla; r=-0.262, p=0.016 ve r=0.296, p=0.006). Ayrıca PTE'yi tahmin etmesi açısından endocanın optimal cut-off değeri 194.5 pg/mL olarak belirlendiği zaman, sensitivitesinin %80, spesifitesinin ise %72.5 olduğu görüldü. Pulmoner Tromboemboli hastalarında serum endocan düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin yüksek ve hastalık şiddetiyle ilişkili saptanmıştır. Endocan, PTE'de endotelyal disfonksiyonun saptanmasında ve hastalık şiddetinin belirlenmesinde kullanılabilecek yeni bir biyobelirteç olabilir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, endocan, endotelyal disfonksiyon, biyobelirteç.
Diyabetik hastalarda asimetrik dimetil arjinin ile otonomik disfonksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Diabetes Mellitus toplumda yaygın prevelansa sahip bir hastalıktır. Endoteldisfonksiyonu ve otonomik disfonksiyon bu hastalığın morbidite ve mortalitesininaltında yatan önemli nedenlerdendir. Bizim bu çalışmadaki amacımız endoteldisfonksiyonu belirteci olarak kabul gören asimetrik dimetil arjinin ile otonomikdisfonksiyon belirteci olarak kabul gören kalp hızı değişkenliği ve kalp hızıtürbülansı parametreleri arasında ilişki olup olmadığını incelemektir.Yöntem: Çalışmaya Kardiyoloji ve Endokrinoloji Bölümlerine başvuran diyabetikolan hastalar ve diyabetik olmayan bireyler alındı. Çalışmaya toplam 142 birey dahiledildi. Bunlardan 67'si oral antidiyabetik ilaç ile takipli diyabetik grubu, 33'ü insülinile takipli diyabetik grubu, 42'si de kontrol grubunu oluşturdu. Hastalardan en azsekiz saat açlık sonrası, serum asimetrik dimetil arjinin seviyesi bakmak için kanörneği ile hemogram, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri ile lipit profili görüldü.Otonomik fonksiyonları değerlendirmek üzere 24 saatlik Holter elektrokardiyografikinceleme yapıldı. Kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansı hesaplandı.Bulgular: Her iki diyabet grubunda da kalp hızı değişkenliği parametreleri, kontrolgrupla karşılaştırıldığında azalmış olarak bulundu (p<0.05). Gruplar arasında kalphızı türbülansı parametrelerine bakıldığında, türbülans başlangıcı gruplar arasındafaklılık göstermiyordu (-0.0095, -0.0107, -0.0135, p=0.8). Türbülans eğimi diyabetikgruplarda kontrol grubuna göre azalmakla beraber, bu azalma istatistiki olarakanlamlı bir düzeye ulaşmıyordu (6.1±4, 4.6±3, 7.3±5, 0.057). Serum asimetrikdimetil arjinin seviyeleri diyabetik gruplarda kontrol grubuna göre yüksek idi (0.706,0,708, 0,645, p=0.007). Asimetrik dimetil arjinin düzeyleri diyabetik gruplararasında faklılık göstermiyordu. Korelasyon analizi ile değerlendirildiğinde serumasimetrik dimetil arjinin seviyeleri ile kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansıparametreleri arasında istatistiki olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Serum asimetrik dimetil arjinin düzeyleri diyabetik hastalarda diyabetikolmayan bireylere göre artmıştır. Kalp hızı değişkenliği ve kalp hızı türbülansıdiyabetik hastalarda diyabetik olmayan bireylerle karşılaştırıldığında azalmıştır.Serum asimetrik dimetil arjinin düzeyleri ile kalp hızı değişkenliği ve kalp hızıtürbülansı parametreleri arasında anlamlı bir ilişki gösterilememiştir.
Endotelyal progenitör hücreler ve monositlerin ateroskleroz ve koroner kollateral gelişim ile ilişkisi
Endotelyal progenitör hücreler (EPC) vasküler sistemde onarıcı bir role sahiptir. Bu çalışmanın amacı kandaki inflamatuvar hücreler ve EPC hücrelerin, kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte ateroskleroz varlığı ve yaygınlığı ile ilişkisinin araştırılması ve koroner kollateral gelişim üzerine olan etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya koroner arter hastalığı ön tanısı ile koroner anjiyografisi yapılan toplam 119 hasta alındı (ortalama yaş: 59,2 ± 9,3 yıl). Hastalarda inflamatuvar hücreler ve EPC (CD34+KDR+ olarak tanımlanan) hücrelerinin ateroskleroz varlığı, ciddiyeti, yaygınlığı ve kollateral gelişimi üzerine olan etkileri araştırıldı. Hastaların %25'inde (n=30, 55 ± 9 yıl) normal koroner arterler (NKA), %69'unda koroner arter hastalığı (n=82, 61 ± 8 yıl) ve %8'inde iskemik olmayan kardiyomiyopati (n=7, 63 ± 12 yıl) saptandı. Çalışmada koroner arter hastalığı saptanan hastaların %15'ininin koroner arterinde (n=12) <%50 lezyon, %42,5'inin (n=35) %50?90 arası lezyon ve %42,5'inin (n=35) ?%90 lezyon saptandı. Koroner arter hastalığı olan hastaların periferik dolaşımında daha yüksek inflamatuvar hücre olduğu saptandı (Lökosit, 7150 ± 1599 vs 8163 ± 1588 mm?3, p=0.001; Nötrofil, 4239 ± 1280 vs 4827 ± 1273 mm?3, p=0.021; Monosit, 512 ± 111 vs 636 ± 192 mm?3, p=0.001). Koroner arter hastalığı olan hastaların daha düşük periferik kan EPC hücresine (%0.27±0.15 vs %0.17±0.14, p<0.001 ve 21±15 vs 13±12 mm?3, p=0.004) sahip olduğu saptandı. Kollateral gelişim için değerlendirildiğinde ise iyi kollateral gelişim gurubunda anlamlı olarak daha yüksek EPC (%0.10±0.05 vs %0.22±0.17, p=0.009; 7±3 vs 18±15 mm?3, p=0.003) saptandı. Çalışma bulgularımız EPC'lerin iskemi varlığında yaygın aterosklerozu olan hastalarda bile kemik iliğinden yeterli miktarlarda mobilize olabileceğini göstermektedir. Bu bulgu diğer inflamatuvar hücreleri kemik iliğinden mobilize etmeden spesifik olarak EPC'lerin mobilizasyonunu uyaracak molekülün bulunması için bir dayanak olabilir.