Gastrointestinal diseases

86 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Acil servise başvuran gastrointestinal sistem kanamalı hastalarda kan üre azotu (BUN)/ kreatinin oranının, PT APTT'nin, hematokrit düzeylerinin, trombosit sayısının ve ortalama trombosit hacmi (MPV)'nin mortalite ve morbidite üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Acil servise GİS kanama tanısı konan hastalarda demografik, klinik ve laboratuvar parametrelerinin, hastaların mortalite ve morbiditesi üzerinde etkili olup olmadığının araştırılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: Çalışmamız 01.06.2018-01.06.2019 tarihleri arasında acil servise başvuran GİS kanamalı 113 olguda retrospektif olarak yapıldı. Hastaların cinsiyeti, yaşı, başvuru şikayeti, komorbid hastalıkları ve ilaç kullanımı, kanama bölgesi, laboratuar parametreleri, endoskopi bulguları, yatırıldığı birim ve mortalite durumu incelendi. Verilerin analizinde Kolmogorov-Smirnov, Mann Whitney-U, Ki-kare, Fisher Exact ve logistic regresyon analizi kullanıldı. Bulgular: Olguların yaş ortancası 67 yıl olup, %61,9'u erkekti. Hastaların %67,3'ünde ek hastalık saptandı. Alt GİS kanamalı olgularda ülseratif kolit, hemoroid ve diğer ek komorbidite varlığının sıklığı yüksek saptandı (p<0,05). Üst GİS kanamalı olgularda hematemez ve melena sıklığı anlamlı olarak yüksek iken, hematokezya alt GİS kanamalı olgularda anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Çalışmamızda Hb 9 gr/dl, Hct %27,5, MPV 10,4 μl, trombosit 225 x103/mm3 ortanca değerlerinde saptandı. GİS kanama seviyesi ve mortalite ile Hb, Hct, MPV ve trombosit değerleri arasında ilişki saptanmadı (p>0.05). Çalışmamızda kreatinin 0,8 mg/dl, BUN 24 mg/dl, BUN/kreatinin oranı 26 ortanca değerlerinde bulundu. GİS kanama seviyesinin kreatinin düzeyi ile arasında ilişki saptanmadı (p>0.05). Üst GİS kanamalı olgularda, BUN düzeyi ve BUN/kreatinin oranı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.05). Olguların %47,8'inin servise ve %52,2'sinin yoğun bakıma yatırıldığı saptandı. Çalışmamızda mortalite oranı %4,4 düzeyinde olup, hiçbir faktörün mortaliteyi tek başına etkilemediği saptandı (p>0.05). Sonuç olarak GİS kanamalı olgularda birçok faktör hasta kliniği üzerinde etkili iken, mortaliteyi değiştirmediği saptandı. Bu durum mortal seyreden hasta sayısı ile ilişkili olabilir. Bu nedenle daha geniş vaka serilerine ihtiyaç vardır Anahtar kelimeler: GİS kanama, acil servis, hematolojik parametreler, mortalite

Acil servis-hastaneAcil tıpGastrointestinal hastalıklar+7
Türkan Emir
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut gastroenteritli çocuklarda dehidratasyon derecesi ile periferik perfüzyon indeksinin ilişkisi

Amaç: Çocuklarda akut gastroentritle (AGE) ilişkili dehidratasyonun değerlendirilmesinde periferik perfüzyon indeksi (PI) ölçümlerinin, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) Dehidratasyon Ölçeği ile karşılaştırılması, buna göre elde edilen değerlerden dehidratasyonda kullanılabilecek ayırt edici cut-off değerlerinin bulunması ve intavenöz sıvı tedavisine yanıtın objektif göstergesi olarak perfüzyon indeksinden faydalanabilmenin mümkün olup olmayacağının araştırılması planlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmaya Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniklerine ve Çocuk Acil Servisine başvuran 5 yaş altı AGE'li çocuklar (hasta grubu) ve rutin çocuk izlemi amacıyla polikliniklere başvuran 5 yaş altı sağlıklı çocuklar (kontrol grubu) dahil edilmiştir. AGE'li çocuklar DSÖ Dehidratasyon Ölçeğine göre hafif, orta ve ağır dehidrate olarak gruplandırılmıştır. Standart sıvı tedavisi protokolü öncesi, tedavi sürerken ve tedavi sonrası hastaların periferik PI, ateş, nabız, saturasyon, kan basıncı, solunum sayısı, kapiller dolum zamanı ve venöz kan gazına bakılmıştır. Hastaların takipleri 4 saat boyunca kayıt altına alınmıştır. Kontrol grubunun da periferik PI, nabız ve saturasyon değerlerine bakılarak kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Çalışmaya 38 AGE'li hasta, 47 sağlıklı çocuk dahil edildi. 38 hastanın %47,3'ü (18) kız, %52,7'si (20) erkek, kontrol grubunun %46,8'i (22) kız, %53,2'si (25) erkekti. Hasta grubunun yaş ortalaması 24,7±19,4 ay, kontrol grubunun yaş ortalaması 27,3±21,3 ay idi. Hastaların %47,4'ü (18) hafif dehidrate, %26,3'ü (10) orta dehidrate ve %26,3'ü (10) ağır dehidrate idi. AGE'li hastaların tedavi öncesi PI değerleri kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Ağır dehidrate hastaların PI değeri sıvı tedavisi ile anlamlı bir şekilde yükselmiştir. PI'nın dehidratasyonu tahmin etme yeteneğinin ROC analizine göre istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. Ağır dehidrate olan hastalar için cut off periferik PI değeri ≤ 1,15, orta dehidrate hastalar için ≤ 1,60 ve hafif dehidrate olan hastalar için ise ≤ 2,0 bulunmuştur. Sonuç: Perfüzyon indeksi, çocuklarda periferik perfüzyonu sürekli izlemek, gastroenterit ile ilişkili dehidrasyonu tespit etmek ve tedavinin etkinliğini anlamak için noninvaziv bir parametre olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Perfüzyon indeksi, Gastroenterit, İshal, Pulse Oksimetre, Dehidratasyon

DehidratasyonDiyareGastroenterit+3
Muhammed Eltaş
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuvar bağırsak hastalığı olan çocukların klinik, laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi ve histopatolojik bulgularının incelenmesi

İnflamatuvar bağırsak hastalıkları (İBH), gastrointestinal sistemin multifaktöriyel kronik idiyopatik inflamasyonu ile tanımlanan bir grup hastalıktır. Crohn hastalığı (CH), ülseratif kolit (ÜK) ve sınıflandırılamayan kolit (SK) olarak üçe ayrılmaktadır. Pediatrik İBH tanısı almış hastaların klinik, laboratuvar ve endokolonoskopik verilerini değerlendirmeyi amaçladık. Tanı anındaki histopatolojik örneklerde CD30+ boyanan T yardımcı lenfositlerinin ÜK, CH ve SK ayırımındaki rolünü inceledik. Güçlü inflamasyon gösteren bölgeler CD30 boyaması için seçilmiştir. Ayrıca, 33 İBH hastasının rektum biyopsi örnekleri de CD30 boyaması için değerlendirilmiştir. Çalışma, tanı anında terminal ileum biyopsisi yapılan 110 İBH hastasından 88'ini içermiştir. Bu hastalardan 50'sine (%56,8) ÜK, 30'una (%34,1) CH ve 8'ine (%9,1) SK tanısı konulmuştur. İBH grupları arasında cinsiyet veya büyüme geriliği açısından anlamlı farklar bulunmamıştır. Histopatolojik örneklerde CD30 ile pozitif boyanan lenfositlerin ortalama sayıları mide için 3,9 (0-20), terminal ileum için 4,78 (0-28) ve kolon için 11,43 (0-80) olarak saptanmıştır. CH hastalarının terminal ileumda CD30(+) lenfosit sayıları, ÜK hastalarına kıyasla anlamlı derecede yüksektir (7,53'e karşı 3,14, p=0,007). Elli altı hasta ileal inflamasyona sahipti ve ileiti olan ve olmayan hastalar arasında CD30 sayıları farklılık göstermemiştir. İBH grupları arasında mide ve kolon örneklerinde CD30 sayıları anlamlı farklılık göstermemiştir. Rektumda CD30(+) lenfosit sayıları, CH olan hastalarda, ÜK olanlara kıyasla anlamlı derecede düşüktür (8,1'e karşı 14,4, p=0,047). İleum ve rektumda CD30(+) hücreler, CH ve ÜK arasında ayrım yapmada kullanışlı olabilir. CD30 sayıları, ileal inflamasyon etkilemeyerek, ÜK'yi ileal inflamasyonu olan CH'den ayırmada kullanışlı olabilir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuvar bağırsak hastalıkları, Ülseratif kolit, Crohn hastalığı, CD30

Crohn hastalığıGastrointestinal hastalıklarHistopatoloji+4
Uygar Erkan
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dispeptik semptomları olan ve helicobakter pylori pozitif saptanan hastalarda helicobakter pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması

Dispepsi, kelime anlamı olarak sindirim güçlüğünü ifade etmekle birlikte, epigastrik bölgede olan farklı semptomları bir başlık altında incelemek için hekimler tarafından kullanılan bir terimdir. H. pylori infeksiyonu, dünyada en yaygın GİS infeksiyonudur. Epidemiyolojik çalışmalar, genel olarak H. pylori infeksiyonu için en önemli risk faktörünün sosyoekonomik şartlar olduğunu göstermektedir. Dispepsi etyopatogenezinde öne sürülen birçok mekanizma olup hangisinin daha etkili olduğu tartışmalıdır. Dispepside Helicobakter Pylori'nin rölü de tartışma konusudur.Çalışmamızda dispeptik semptomları olan ve Helikobakter Pylori pozitif saptanan hastalarda Helikobakter Pylori eradikasyonun dispeptik semptomlar üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya dahil edilen hastalara Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak dispepsi şiddeti belirlendi. H. pylori pozitif olan hastalara eradikasyon tedavisi verildi . H. pylori negatif olan hastalara PPI kullanması önerildi. Hastalar tedavi sonrası dispepsi şiddetinin değerlendirilmesi için polikliniğimize davet edildi. Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması kullanılarak tedavi sonrası dispepsi şiddeti belirlendi.Çalışma kriterlere uyan ve tedaviyi tamamlayıp kontrollere gelen toplam 137 hastada gerçekleştirildi. Hastalarının 75'i (% 54,7) kadın, 62'si (% 45,3) erkek cinsiyette olup hastalarımızın % 62'sinde (85 hasta) H.pylori pozitifliği saptanırken % 38'inde (52 hasta) H.pylori negatif idi.H.pylori pozitif ve negatif olan hastalardaki Modifiye Glasow Dispepsi Ciddiyet Skorlaması ile belirlenen tedavi sonrası total skorlardaki azalmalar karşılaştırıldığında her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır ( p= 0,667 ) .

DispepsiGastrointestinal hastalıklarGastrointestinal sistem+1
Zafer Terzi
İnönü University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Helicobacter pylori enfeksiyonunda serum prolidaz enzim aktivitesi

Amaç: Helicobacter pylori enfeksiyonunun tanısında duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek, kolay uygulanabilen, ucuz, hemen sonuç veren ve minimal invaziv olan ideal bir yöntem hala yoktur. Bu nedenle Helicobacter pylori enfeksiyonunu tahmin edebilecek invaziv olmayan yöntemler araştırılmaktadır. Yapılan çalışmalarda kollajen turnoverinin arttığı durumlarda prolidaz enzim aktivitesinin arttığı gösterilmiştir. Biz bu çalışmada invaziv olmayan yöntemle hastaların atrofi, metaplazi, kronik inflamasyon ve Helicobacter pylori ile prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olup olmadığını ve Helicobacter pylori enfeksiyon tedavisi sonrasında değişiklik olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dispeptik yakınmaları nedeniyle üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan, ülser saptanmayan ve antrum ve korpustan biyopsi alınmış 146 hasta alındı. Hastalar Helicobacter pylori negatif ve pozitif olarak iki gruba ayrıldı. Serum prolidaz enzim aktivitesi ile diğer laboratuvar tetkikleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca patolojide atrofi ve intestinal metaplazi saptanan hastaların prolidaz enzim aktivitesi, atrofi ve intestinal metaplazi saptanmayan hastalarla karşılaştırıldı. Helicobacter pylori pozitif saptanan hastaların bizmut içeren 4'lü tedavi ile Helicobacter pylori eradike edildikten sonra tekrar serum prolidaz enzim aktivitesi ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya alınan hastalardan 63'ünde Helicobacter pylori negatif, 83'ünde pozitif saptandı. Yaş, cinsiyet ve laboratuvar değerleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Serum prolidaz aktivitesi Helicobacter pylori pozitif grupta negatif gruba göre anlamlı düzeyde daha yüksek tespit edildi (p=0,002) ve Helicobacter pylori enfeksiyonu şiddeti ile doğru orantılıydı (p<0,01). Prolidaz düzeyi eradikasyon tedavisi sonrası yükseldi ama istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Endoskopik biyopsi sonucunda histolojik incelemede atrofi saptanan hastalarda atrofi olmayanlara oranla serum prolidaz enzim aktivitesi istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Helicobacter pylori ile serum prolidaz enzim aktivitesi arasında ilişki olduğu bulundu. Prolidazın Helicobacter pylori patogenezinde yer alabileceği düşünülmüştür. Patogenezin net olarak ortaya konması ile tedavide yeni moleküller üzerinde çalışılabilir. Ayrıca, prolidaz enzim aktivitesinin Helicobacter pylori enfeksiyonu ve komplikasyonlarını ön görmede invaziv olmayan bir belirteç olarak kullanılabileceği bulunmuş olup ileri çalışmalarda desteklenmelidir. Anahtar kelimeler: Helicobacter pylori, Atrofi, Prolidaz, İnvaziv olmayan yöntem, İntestinal metaplazi

AtrofiGastrointestinal hastalıklarHelicobacter pylori+3
Osman Nuri Koyun
Hitit University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Gaita kalprotektin düzeyinin gastroenteritlerin tanısında kullanımı

Kalprotektin bir kalsiyum bağlayıcı sitoplazmik nötrofil proteinidir ve nötrofilin immünomodülasyonunu ve antibakteriyel etkilerini uyarır. Dışkıda kalprotektin düzeylerinin varlığı inflamasyonun iyi bir göstergesidir. Bakteriyel enterit ve inflamatuar barsak hastalığı gibi bir dizi enflamatuar durumda yükselir. Viral gastroenteritlerde inflamasyon olmadığı klasik anlamda kabul edilmekle birlikte, bu çalışma hassas bir parametreyle viral gastroenteritlerde inflamasyon bulgusunun araştırılması amacıyla yapılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Mikrobiyoloji Laboratuvarına Haziran-Kasım 2020 Tarihleri arasında Adenovirus, Rotavirus ve Norovirus tanısı amacıyla gönderilen gaita örnekleri çalışmaya dahil edilmiştir. Dışkı örneklerinde viral etkenleri saptanmasında immünokromatografik yöntem prensibi ile çalışan kaset testler üretici firma önerileri doğrultusunda çalışılmıştır. Rotavirus, Adenovirus testleri (Biomedica Diagnostic, Spain) ve Norovirus testi (Biopharm, Germany) immünokromatografik olarak çalışılmıştır. Güç analizi yapılarak çalışmaya dahil edilmesi gereken minumum örneklem sayısı 73 olarak bulunmuştur. Çalışmaya 73 örnek viral parametrelerinde pozitiflik saptanan (test grubu), 73 örnek de viral parametreleri negatif saptanan örnekler (kontrol grubu) dahil edilmiştir. Örneklerin tümünde kalprotektin düzeyi, test kasetlerindeki reaksiyonun bir okuyucuda okutulması ile kantitatif sonuç alınan immünokromotagrafik Call Fast (Eurospital, Italy) kiti ile çalışılmıştır. Test sonucu <70 µg/gr negatif olarak değerlendirilmiştir. Grup I ve Grup II arasında cinsiyet ve yaş dağılımı istatistik olarak benzer bulunmuştur. Test grubunda 33 örnekte (%45.2) ve kontrol grubunda 12 örnekte (%17.8) kalprotektin pozitif bulunmuştur. Test grubu ve kontrol grubu arasında kalprotektin düzeyinin pozitif ve negatif saptanması arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur. Kalprotektin düzeyi, bu çalışmada viral gastroenterit etkeni saptanan hastalarda yüksek bulunmuş olup, viral gastroenteritlerde inflamatuar cevabın irdelenmesine yönelik daha fazla sayıda çalışmanın yapılmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.

DışkıGastroenteritGastrointestinal hastalıklar+2
İbrahim Hayri Özkaya
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılan hastalara uygulanan reiki ve aromaterapinin vital bulgular, oksijen saturasyonu ve kaygı düzeyine etkisi

Tamamlayıcı ve bütünleşik uygulamalar kapsamında yer alan Reiki ve aromaterapinin hemşire danışmanlığında ağrı, anksiyete, uyku ve stres ile ilgili bozukluklar için kullanıldığı bilinmektedir. Bu çalışma üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılacak hastalara uygulanan reiki ve aromaterapinin vital bulgular, oksijen saturasyonu ve kaygı düzeyine etkisini incelemek amacıyla yapıldı. Öntest-sontest deseninde randomize kontrollü olarak yürütülen çalışma reiki grubu (n:34), aromaterapi grubu (n:33) ve kontrol grubu (n:33) olmak üzere 100 hasta ile tamamlandı. Reiki, aromaterapi ve kontrol grubuna işlem öncesinde hasta tanıtıcı formu, vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu ve durumluk kaygı envanteri uygulandı. Reiki grubuna, Reiki uygulama rehberi doğrultusunda 20 dakika reiki uygulanırken aromaterapi grubuna 20 dakika inhaler lavanta uygulandı. Kontrol grubuna sadece hastane rutinleri uygulandı. İşlem sırasında tüm gruplara vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu uygulandı, işlem sonrasında tüm gruplara vital bulgular ve oksijen saturasyonu izlem formu ve durumluk kaygı envanteri uygulandı. Reiki grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 53,76±2,93 ve endoskopi sonrası 43,94±4,31, aromaterapi grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 53,79±3,9 ve endoskopi sonrası 43,85±3,91 bulundu. Kontrol grubunun kaygı puan ortalaması endoskopi öncesi 38,33±4,52 ve endoskopi sonrası 52,52±7,59 bulundu (p<0.05). Çalışmada endoskopi öncesi uygulanan reiki ve aromaterapinin hastaların kaygı düzeylerini anlamlı şekilde düşürdüğü saptandı. Grupların solunum hızı ve oksijen saturasyonu ortalamaları birbirinden anlamlı derecede farklıydı (p<0.05). Sonuç olarak üst gastrointestinal endoskopisi yapılan hastalara işlem öncesi kaygılarını azaltmak için reiki ve inhaler lavanta uygulanabilir.

AnksiyeteAromaterapiEndoskopi+5
Esra Keşer
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal stromal tümör tanısı olan hastalarda imatinibin sitopeni yan etkisinin, tedavi etkinliğini predikte etmedeki yeri

Tirozin kinaz inhibitörlerinin kullanımı sırasında, hedef gen ya da yolağın inhibe edilmesi ile ilişkili olarak bazı yan etkiler görülebilmektedir. Bir c-kit inhibisyonu yapan tirozin kinaz inhibitörü olan imatinib, yine c-kit inhibisyonu yaparak sitopeniye yol açabilmektedir. Bu çalışma, tirozin kinaz inhibitörü olan imatinibin sitopeni yan etkisinin tedavi etkinliğini predikte etmedeki yerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji kliniğinde GİST tanısıyla takip edilen hastalar retrospektif olarak tarandı. Metastatik ya da rezeke edilemeyen GİST tanısıyla imatinib tedavisi başlanmış 61 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların imatinib tedavisinden 3 ay öncesi ve tedavi başlandıktan sonraki 3 ay içindeki kan sayımı değerleri kayıt edildi. Başlangıç değerine göre hemoglobin değerindeki 0,8 gr/dL azalma, total lökosit, lenfosit ve nötrofil değerlerindeki 500/µL azalma ya da trombosit değerinde 50.000/µL azalma tespit edilen grup ile azalma olmayan grup progresyonsuz sağkalım (PFS) için Kaplan-Meier ile analiz edildi. En sık yerleşim yeri mide olmakla birlikte gastrointestinal sistemin farklı lokalizasyonlarında ve retroperitoneal yerleşimli gibi atipik yerleşimli tümörlere de rastlandı. C-kit ile PDGFRA mutasyonu olan hastalar saptandı. Ortalama yaş 69'idi. Hastaların 23'ü kadındı (%37.7). Ortanca takip süresi 52(41.3-62.7) aydı. Ortanca PFS,33(20.2-45.8) aydı. İmatinib tedavisi sonrası hemoglobin değerinde 0,8 gr/dL azalma olanlarda hastaların ortanca PFS'ı 46.0(32.5-59.5) ay iken, düşmeyen hastalarınki 21.0(10.1-31.9) aydı (P=0.008). Ancak diğer parametreler olan lökosit, lenfosit, nötrofil ve trombosit seviyesinde azalma ile progresyonsuz sağkalım arasında ilişki gözlenmedi. İmatinib tedavisi alan GİST hastalarında hemoglobin değerindeki düşüş PFS için pozitif prediktif bir parametre olabilir. Anahtar Kelimeler: GİST, prognostik faktörler, sağkalım, sitopeni, tirozin kinaz inhibitörleri

ErbB reseptörleriGastrointestinal hastalıklarGastrointestinal neoplazmlar+7
Burhan Şafakoğlu
Gaziantep University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Viral gastroenterit nedenlerinden adenovirüs ve rotavirüs prevalansının ELISA ve kart test yöntemiyle araştırılması

Bu çalışmada viral gastroenterit nedenlerinden Adenovirüs ve Rotavirüs prevalansının ELISA ve kaset test yöntemiyle araştırılması amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Merkez Laboratuvarı Mikrobiyoloji Birimi'ne gastroenterit ön tanısı ile çeşitli poliklinik ve kliniklerden gönderilen hastalardan alınan dışkı örnekleri kullanılmıştır. Araştırmada ELİSA ve Kaset test kullanılmıştır. Kaset test olarak Rapidan Tester marka Adenovirus ve Rotavirus testleri, ELISA testleri olarak da RIDASCREEN® kitleri kullanılmıştır. Çalışmamızda toplam 92 hastadan dışkı örneği alınmış olup bunların 48'i (%52.2) erkek, 44'ü (%47.8) ise kadın hastalara aitti. Araştırmamız kapsamında değerlendirmeye alınan hastaların yaşları 0-81 arasında değişmekte olup ortalama yaş ise 16.52±20.05 yıl olarak hesaplanmıştır. Hastaların 62'si 18 yaş ve altında olup, 18 yaş ve üzeri hastaların oranı %32.6 idi. ELISA testi ile değerlendirilen gaita örneklerinin %4.3'ünde Adenovirus, %34.8'inde ise Rotavirus pozitifliği saptanmıştır. Kaset test sonuçları ELISA testi ile %100 uyumlu bulunmuştur. Çalışmamızda ELISA ve Kaset test sonuçlarına göre kadınların %2.3'ünde, erkeklerin %6.2'sinde Adenovirus, kadınların %31.8'inde, erkeklerin ise %37.5'inde Rotavirus pozitifliği saptanmıştır. Cinsiyete göre Adenovirus ve Rotavirus pozitifliği açısından anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Yaşa göre incelendiğinde Adenovirus pozitifliğinin tüm yaşlarda görülebildiği, anlamlı şekilde farklılaşmadığı saptanmıştır. Çalışmamızda yabancı uyruklularda Adenovirus pozitifliği saptanmamış iken 4 yabancı uyruklu hastanın 2'sinde (%50) ise Rotavirus pozitifliği tespit edildi. Türk hastaların ise %4.6'sında Adenovirus, %34.1'inde ise Rotavirus pozitifliği saptandı. Çalışmamızdan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında ELISA yöntemi ile Kaset testinin, Adenovirus ve Rotavirus saptama açısından birbiriyle %100 uyumlu olduğu, bu nedenle kullanım kolaylığı ve fiyatının daha uygun oluşu açısından kaset testin güvenilir bir şekilde kullanılabileceği söylenebilir.

Adenovirüs enfeksiyonlarıAdenovirüslerEnzime bağlı immünosorbent testi+6
Neşe Özsoy
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Crohn hastalarında oksidatif ve nitrozatif stresin araştırılması

Crohn Hastalığı, ağızdan anüse kadar tüm gastrointestinal sistemi etkileyebilen, atlamalı tutulum ile karakterize, relaps ve remisyonlarla seyreden bir inflamatuar barsak hastalığıdır. Crohn hastalığı gelişiminde; barsak mikrobiyomundaki değişiklikler, intestinal mukozadaki bozulmalar ve genetik faktörler sorumlu tutulmaktadır. Ayrıca oksidatif stresin hastalığı karakterize eden doku hasarına ve fibrozisine önemli bir katkı yaptığı düşünülmektedir. Crohn hastalarında artan reaktif oksijen türlerininseviyeleri ile azalmış antioksidan savunma arasındaki dengesizlik ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı; dinamik tiyol/disülfit homeostazının, glutatyonun, glutatyon peroksidazın, miyeloperoksidazın, 3-nitrotirozin ve nitrik oksitinCrohn hastalığı patofizyolojisine olası katkılarını belirlemek ve değerlendirmektir. 01.06.2021 ile 30.10.2022 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalına başvurmuş ve Crohn hastalığı ile takipli 38 remisyondave 38 yeni tanılı aktif hasta olmak üzere toplam 76 hasta prospektif olarak çalışmaya alındı.Çalışmaya alınan tüm hastaların yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, hastalık yaşı, sigara içme durumu, takiplerde rutin olarak bakılan tam kan sayımı ve biyokimyasal parametreler ile oksidatif stres ve nitrozatif stres markerları kayıt altına alındı. NO, MPO, 3-NT, doğal tiyol, total tiyol, doğal/total tiyol, disülfit/doğal tiyol, disülfit/total tiyol markerları aktif hastalık, remisyon grubu ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Hem aktif hastalık grubunda hem de remisyon grubunda glutatyon ve glutatyon peroksidaz enzim aktivite düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulunmuştur (p<0.001). Nitrozatif stres markerlarından olan nitrik oksit düzeyi aktif hastalık ve remisyon grubunda anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0.001). Miyeloperoksidaz enzimi ve 3-nitrotirozin düzeyleri ise her iki grupta da anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0.001). Tiyol/disülfit homeostazının göstergelerinden olan doğal tiyol, total tiyol düzeyi ve doğal /total tiyol oranı sadece aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük tespit edilmiştir(sırasıyla p<0.001, p<0.01 ve p<0.001). Disülfit düzeyi, disülfit/doğal tiyol ve disülfit/total tiyol oranları ise aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek tespit edilmiştir (sırasıylap<0.01, p<0.001 ve p<0.001). ÇalışmamızdaCrohn Hastalığı'nda oksidatif stres özellikle aktif hastalık döneminde artmış olup tiyol/disülfit mekanizması oksidasyon lehine bozulmuştur. Aktif hastalık grubunda; antioksidan düzeylerinde azalma, oksidatif stres belirteçlerinde artış olması bizlere bu sonuçların hastalardaki yüksek düzey inflamasyona bağlı olabileceğini göstermiştir. Ayrıca nitrozatif stres belirteçlerinin her birinde farklı sonuçların ortaya çıkması bu konu ile ilgili daha kapsamlı randomize kontrollü çalışmalar yapılması gerektiğini düşündürmüştür.

Crohn hastalığıDisülfitlerGastrointestinal hastalıklar+7
Ancel Aysun Bağdaş
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide adenokarsinomlarında tümör tomurcuklanmasının prognoz ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Mide kanseri, tanı ve tedavi olanaklarındaki gelişmelere rağmen maligniteye bağlı ölüm nedenleri arasında üçüncü sırada yer almaktadır. İnvazyon ve metastaza zemin oluşturduğu düşünülen tümör tomurcuklanmasının, birçok solid malignitede olumsuz bir prognostik faktör olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, mide kanseri hastalarında klinikopatolojik özellikler ile tümör tomurcuklanması arasındaki ilişki ve tomurcuklanma düzeyinin prognoza olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Retrospektif olarak yapılan çalışmamıza, mide adenokarsinom tanılı toplam 104 hasta dahil edildi. Tanı anında metastatik olan veya histolojik olarak diffüz tip adenokarsinom olan hastalar dışlandı. Hematoksilen&Eozin ile boyalı preparatlar, ışık mikroskopisi altında tümör tomurcuklanması açısından değerlendirildi. Hastalar tomurcuklanma derecesine göre yüksek (≥10 tomurcuk) ve düşük (<10 tomurcuk) tomurcuklanma düzeyi olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar sağkalım ve nüks açısından değerlendirildi ve tümör tomurcuklanma derecesiyle ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Hastaların 62'sinde düşük, 42'sinde yüksek tomurcuklanma düzeyi görüldü. İlk tanı anından son takibe kadar olan ortalama süre, düşük tomurcuklanma düzeyi olan grupta (27 ay), yüksek tomurcuklanma düzeyi olan gruptan (17 ay) anlamlı olarak daha uzundu (p ˂ 0.05). Tümörün T evresi, N evresi, grade'i ve boyutu arttıkça yüksek tomurcuklanma oranı anlamlı düzeyde daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Perinöral invazyon oranı, yüksek tomurcuklanma düzeyi olan grupta düşük tomurcuklanan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p˂ 0.05). Yapılan tek değişkenli analizde yüksek tümör tomurcuklanması, 60 yaş üzeri tanı yaşı, düşük BMI, yüksek N evresi, lenfovasküler invazyon varlığı ve nüksün sağkalım süresi üzerine anlamlı etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Çok değişkenli Cox regresyon analizinde, mortaliteyi predikte eden bağımsız risk faktörü olarak yüksek tomurcuklanma düzeyinin, 60 yaş üzeri tanı yaşının, lenfovasküler invazyon varlığının ve nüksün sağkalım süresi üzerine olumsuz etkisi gözlenmiştir (p ˂ 0.05). Sonuç: Çalışmamız mide kanserinde tomurcuklanma düzeyinin olumsuz bir prognostik faktör olduğunu destekler niteliktedir. Yapılacak daha kapsamlı çalışmalar, tedavi kararı ve prognozu öngörmede yol gösterici olabilir.

AdenokarsinomGastrointestinal hastalıklarMide+3
Tuba Baydaş
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Gastrointestinal bozuklukların iyileştirilmesinde Bifidobacterium spp'nin rolü

Bu çalışma, ratlarda asetik asit uygulaması ile oluşturulan kolitte Bifidobacterium'un tedavi aktivitelerinin araştırılması amacıyla yapılmıştır. Probiyotik olarak Bifidobacterium infantis'in ratlarda deneysel olarak oluşturulan kolitteki ve bağırsak mukozası üzerindeki iyileştirici etkis belirlenmeye çalışılmıştır. Bu nedenle toplam 24 Wister dişi rat, kontrol ve 3 uygulama grubunda, rastgele ve eşit olarak, her birinde altı hayvan olacak şekilde dört grup oluşturulmuştur. İlk grup kontrol grubu olarak ayrılmıştır. İkinci gruba iki hafta boyunca günde 1mL B. infantis, üçüncü gruba anüs kenarına 1 mL asetik asit, dördüncü gruba ise hem B.infantis hem de asetik asit uygulanmıştır. Elde ettiğimiz sonuçlarda Bifidobacterium infantis kullanımı sonucunda iltihaplanma ve ishal gibi bağırsak rahatsızlıklarının tedavisinde probiyotiklerin etkili olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca çalışmada asetik asit ile tedavi edilen ratlarda daha düşük ALB seviyeleri gözlemlenmiştir. Çalışmada yapılan in vivo ve in vitro incelemeler soucunda, B. infantis uygulamasının asetik asit kaynaklı inflamasyon, apoptoz ve oksidatif hasarda koruyucu bir rol üstlendiği ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak azalan kolit şiddeti tedavinin ne kadar etkili olduğunu göstermektedir.

Asetik asitBifidobacteriumGastrointestinal hastalıklar
Alı Mohsın Jawad Alrudaını
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Science
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocuk yaş grubunda görülen gastroenteritlerde viral ve bakteriyel etkenlerin klasik ve moleküler yöntemlerle araştırılması

Amaç: Akut gastroenterit bütün dünyada, özellikle gelişmekte olan ülkelerde yenidoğan ve küçük çocuklar için önemli bir sağlık sorunu ve önde gelen bir ölüm sebebidir. Bu çalışmanın amacı bölgemizde çocuklarda görülen akut gastroenteritlerde klasik ve moleküler tanı yöntemleri kullanılarak viral ve bakteriyel etkenlerin araştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Temmuz 2009 ile Ekim 2009 tarihleri arasında Adana Doğum ve Çocuk Bakımevi Hastanesi polikliniklerine ve acil servisine akut gastroenterit ile başvuran yaşları 0-12 yaş arasında değişen çocuklara ait 136 dışkı örneği dahil edildi. Dışkı örneklerinde bakteriyel enteropatojenlerin izolasyonu için klasik kültür yöntemi ve viral etkenlerden rotavirus, norovirus, astrovirus ve adenovirus antijenlerinin tanısı için Enzyme-linked immunosorbent assay (ELISA) testi kullanıldı. Ayrıca rotavirus grup A antijeni pozitif bulunan dışkı örneklerinde önce reverse transcription-polymerase chain reaction (RT-PCR) testi ile VP4 ve VP7 rotavirus genomları ve ardından semi-nested multipleks PCR testi ile G ve P genotipleri tespit edildi.Bulgular: Toplam 136 vakanın % 20,6'sında (28 vaka) viruslar ve % 8,1'inde (11 vaka) bakteriler olmak üzere % 28,7'sinde (39 vaka) gastroenterit etkeni tespit edildi. Akut gastroenterit etkenlerinden sırasıyla; norovirus vakaların % 11'inde (15 vaka), rotavirus % 7,3'ünde (10 vaka), Shigella sonnei % 6,6'sında (9 vaka), adenovirus % 2,2'sinde (3 vaka), Salmonella newport % 0,7'sinde (1 vaka) ve Campylobacter jejuni %0,7'sinde (1 vaka) bulundu. Miks infeksiyon ise 2 vakada (% 1,5) gözlendi. Rotavirus antijeni pozitif bulunan 10 örnekte en baskın bulunan genotip % 30 oranla G9P[8] olup, bunu G9P[11] % 20 ve G4P[8] % 10 oranla izledi. G genotiplerinden G9 % 60 ve P genotiplerinden P[8] % 50 oranla en yaygın bulunan genotiplerdi.Sonuç: Çalışmanın yapıldığı 2009 yaz döneminde akut gastroenteritli çocuklarda en fazla bulunan etkenler norovirus (% 11), rotavirus (% 7,3) ve Shigella sonnei (% 6,6)'dir. Akut gastroenteritlerin etyolojik tanısı ile destekleyici tedavi gerektiren viral etkenler ve antibiyotik tedavisi gerektiren shigella ve campylobacter gibi bakterilerin tespiti sonucu uygun hasta yönetimi sağlanacakır.Anahtar Kelimeler: Akut gastroenterit, bakteriler, çocuklar, ELISA, PCR, viruslar

BakterilerEnzime bağlı immünosorbent testiGastroenterit+4
Ayşegül Tümgör
Çukurova University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Üst gastrointestinal endoskopi işlemi uygulanan hastalara müzik eşliğinde uygulanan inhaler aromaterapinin vital bulgulara etkisi

Çalışma, üst gastrointestinal endoskopi işlemi yapılan hastalara müzik eşliğinde uygulanan inhaler aromaterapinin vital bulgulara ve oksijen satürasyonuna etkisini değerlendirmek amacıyla randomize kontrollü ve deneysel olarak yapıldı. Araştırmaya başlamadan gerekli tüm izinler alındı. Çalışma kriterlerine uygun olan hastalar basit rastgele örneklem yöntemi ile randomize edilerek, müdahale ve kontrol grubuna ayrıldı. Müdahale grupları; müzik (grup 1: 30), aromaterapi (grup 2: 30), müzik eşliğinde aromaterapi yapılan grup (grup 3: 30) şeklinde üç gruptan oluşturuldu. Müzik grubuna işlem öncesi kulaklık ile 10 dakika ve işlem süresince hastaya verilen pozisyon gereği hoparlörden beş dakika süreyle, rast makamı enstrumental klasik Türk müziği dinlettirildi. Aromaterapi grubuna; lavanta, papatya ve neroli yağı ile 6:2:0.5 oranlarında hazırlanmış olan karışım spanç üzerine üç damla damlatılarak ve hastanın omzuna konarak işlem öncesi (beş dakika) ve işlem başlangıcından bitimine kadar inhalasyon ile uygulandı. Grup 3'e ise; işlem öncesinde ve işlem süresince hem müzik dinletildi hem de aromaterapi uygulandı. Araştırmanın verileri soru formu ve vital bulgu takip formu ile toplandı. Veriler; ki-kare, student t, paired t ve bir faktörü tekrarlı olan iki faktörlü varyans analizi ile değerlendirildi. Tüm gruplarda işlem öncesine göre işlem sırasında nabız değerlerinin arttığı, fakat en az artışın müzik grubu ile müzik eşliğinde aromaterapi uygulanan grupta, en çok artışın ise kontrol grubunda olduğu görüldü (p<0.05). Benzer şekilde işlem sırasında işlem öncesine göre sadece kontrol grubunda oksijen satürasyonunun düştüğü, sistolik ve diyastolik kan basıncının da kontrol grubunda işlem öncesine göre belirgin şekilde yükseldiği, en az artışın müzik eşliğinde aromaterapi uygulanan grupta olduğu tespit edildi. Müzik ve müzik eşliğinde uygulanan inhaler aromaterapinin endoskopi işlemi sırasında nabız ve kan basıncını olumlu yönde etkilediği, oksijen satürasyonunun düşmesini önlediği görüldü. Anahtar Kelimeler: Endoskopi, müzik, inhaler aromaterapi, vital bulgu, hemşirelik.

AromaterapiEndoskopi-gastrointestinalGastrointestinal hastalıklar+5
Gülsüm Gülşen
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı gastroduodenal patolojilerinde helicobacter pylori enfeksiyonlarının epidemiyolojik özellikleri

Amaç: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji Polikliniği'ne dispeptik yakınmalarla başvuran hastalarda H. pylori enfeksiyonunun sıklığını bulmak ve genotip düzeyinde epidemiyolojik özelliklerini tespit edip, virulans faktörlerinin dağılımını, aile içi geçişinin önemini, ayrıca makrolid ve kinolon grubu antibiyotiklere direnç dağılımını göstermek amaçlanmıştır. Materyal Metod: Bu çalışmaya 13 Şubat 2015-1 Aralık 2016 tarihleri arasında dispeptik yakınmalarla başvuran 110 olgu alınmıştır. H. pylori pozitifliği tespit edilen olgulardan dispeptik yakınması olan ve üst gastrointestinal sistem endoskopisi erişkin gastroenteroloji tarafından yapılan 7 ebebeynde çalışmaya dahil edilmiştir. Gastrik biyopsi materyalinden H. pylori, histopatoloji, kültür ve glmM-PCR yöntemleri ile araştırılmıştır. PCR pozitif örneklerde vacA, cagA ve cagE genleri yine PCR ile araştırılmış, ayrıca kültürde izole edilen H. pylori suşlarının klaritromisin ve levofloksasin dirençlerini belirlemek için E-testi yapılmıştır. PCR-RFLP yöntemi ile de klaritromisin direncinden sorumlu tutulan A2142G ve A2143G nokta mutasyonları araştırılmıştır. H. pylori suşlarının olguların kliniklerine etkisi araştırılmış ve aile içi H. pylori geçişinin etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, 110 çocuk hastanın 30'unda (% 27,3) H. pylori pozitif olarak saptandı. Olguların yaş ortalaması 12,2±4,39 (3-18 yaş) idi. % 65,5'i kız, % 34,5'i erkek idi. H. pylori pozitif hasta örneklerinin % 40'ında vacAs1, % 56,6'sında vacAs2, % 36,7'sinde cagA, % 23,3' ünde ise cagE pozitif idi. Olguların % 6,6'sında vacAs1+cagE birlikteliği, % 16,6'sında vacAs1+cagA+cagE birlikteliği ve yine %16,6'sında vacAs2+cagA birlikteliği saptandı. Çalışmamızda klinik bulgular ile H. pylori suşları arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Kültürde H. pylori üretilebilen hastalardan sadece bir hastada (% 4,3) levoflaksasin direnci tespit edildi. Bu hastada genetik A2142G ve A2143G genetik mutasyonlarının her ikiside pozitif olarak bulundu. Hastaların 8'inde (% 34,7) klaritromisin direnci saptandı. A2142G mutasyonu pozitif saptananların tamamında, A2143G mutasyonu pozitif saptananların ise % 55'inde klaritromisin direnci gözlendi. Çalışmaya katılan çocukların ebeveynlerinde saptanan H. pylori ile suşları ile çocuklardaki H. pylori suşları birbilerinden farklı saptandı. Sonuç: H. pylori enfeksiyonu dispeptik yakınmaları olan çocukların yaklaşık üçte birinde pozitif saptanmıştır. Dispeptik yakınmalar ile başvuran çocuklarda ağırlıklı genotipin vacAs2 olduğu gözlenmiştir. Genetik mutasyonlardan A2142G ve A2143G genetik mutasyonlardan en az birine sahip olmak bile antibiyotiklere direnç potansiyeli taşımaktadır. Çocuklarda H. pylori standart üçlü tedavisinde kullanılan klaritromisine karşı yüksek oranda direnç saptanmıştır

AntibiyotiklerDuodenal hastalıklarEpidemiyoloji+7
Nilgün Uyduran Ünal
Çukurova University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

İndometazin ile oluşturulan gastrik ülser modelinde oleuropeinin dna hasarı ve oksidatif stres üzerindeki etkisi

Nonsteroid anti-inflamatuar ilaçların (NSAİİ) yaygın kullanımı gastrik ülser ve üst gastrik sistem kanamaları gibi gastrointestinal yan etkilere sahiptir. Oleuropein, zeytinde bulunan ve Akdeniz diyetinde sıklıkla tüketilen antioksidan bir maddedir. Bu çalışmada oleuropeinin gastrik koruyucu etkisini araştırmak için indometazin ile oluşturulan ülser modeli kullanılmıştır. Oleuropein aktivitesinde yer alan mekanizma için antioksidan seviyeleri, büyüme faktörleri ve DNA hasarı analiz edilmiştir. Sıçanlar kontrol grubu, ülser grubu (25mg/kg indometazin), oleuropein (12 mg/kg) grubu, ön tedavi lansoprazol (30 mg/kg) alan ülser grubu (referans anti-ülser ilaç), ön tedavi oleuropein (6-12-18 mg/kg) alan ülser grubu olmak üzere yedi gruba ayrıldı (n=8).. Sonuçlar oleuropeinin (6 mg/kg-12mg/kg-18mg/kg) sırasıyla %94.33, %96.09 ve %96.77 oranında anti-ülser etkisi olduğunu gösterdi. İndometazin uygulaması lipid peroksidasyon (MDA) ve miyeloperoksidaz (MPO) seviyelerini artırırken, süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon (GSH) düzeylerini anlamlı derecede düşürdü. Öte yandan, oleuropein (18 mg/kg) ile ön tedavi gören sıçanların GSH ve SOD seviyeleri arttı, MDA ve MPO seviyeleri azaldı. Oleuropein (18 mg/kg) uygulaması, diğer tedavi grupları ile karşılaştırıldığında, gastrik ülser grubunda % Tail DNA ve ortalama kuyruk momentini önemli ölçüde azalttı. Oleuropein (18 mg/kg) EGF, EGFR, VEGF, VEGFR1 ve VEGFR2'nin mRNA ekspresyon seviyelerini arttırdı. Gastrik dokuların histopatolojik görüntüleri biyokimyasal ve moleküler bulgular ile uyumlu olduğu belirlendi. Bulgularımız, oleuropeinin, sıçanlarda indometazinin neden olduğu gastrik ülser ve oksidatif strese karşı koruyucu bir etkiye sahip olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Comet metodu, gastrik ülser, oleuropein, oksidatif stres.

Comet tekniğiGastrik mukozaGastrointestinal hastalıklar+4
Adem Yavaş
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

İshalli köpeklerde gastrointestinal biyobelirteçlerin araştırılması

Amaç: Bu çalışmada, çeşitli nedenlere bağlı ishal gelişen köpeklerde gastrointestinal biyobelirteçler arasında yer alan zonulin ve laktat düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya etiyolojik olarak sınıflandırılmayan 30 ishalli köpek ile 15 sağlıklı köpek dahil edildi. Her bir köpeğin Vena cephalica antebrachii'sinden tekniğine uygun olarak kan örnekleri alındı. Antikoagulantsız tüplere alınan kan örneklerinden ELISA prensibine dayalı ticari test kiti (Canine Zonulin ELISA Kit, Cat No. MBS2605074) kullanılarak serum zonulin düzeyleri ölçüldü. Heparinli tüplere alınan kan örneklerinden ise el analizatörü (Lactate Pro 2, Arkray, Hollanda) kullanılarak plazma laktat seviyeleri ölçüldü. Bulgular: Serum zonulin konsantrasyonlarının ishalli köpeklerde 9,80 ± 6,7 ng/ml seviyesinde bulunmasına karşın sağlıklı köpeklerde serum zonulin konsantrasyonlarının 1,94 ± 1,4 ng/ml düzeyinde olduğu tespit edildi. İshalli köpeklerin plazma laktat seviyelerinin ise 9,02 ± 4,7 mmol/L seviyesinde olduğu buna karşın sağlıklı köpeklerin plazma laktat konsantrasyonlarının 1,21 ± 1,4 mmol/L düzeyinde bulunduğu tespit edildi. Yapılan istatistiksel değerlendirmede hem zonulin hem de laktat konsantrasyonlarının ishalli köpekler için yüksek düzeyde (p< 0,000) anlamlı olduğu tespit edildi. Sonuç: Sonuç olarak ishalli köpeklerde gastrointestinal biyobelirteçlerden zonulin ve laktat düzeylerinin kandaki konsantrasyonlarının arttığı ve ishale bağlı olarak bağırsaklarda meydana gelebilecek hasarın tespitinde zonulin ve laktatın dikkate alınabileceği, bu belirteçlerin ishalin prognozu ve sağaltımının takibinde kullanılabileceği kanısına varıldı.

BiyobelirteçlerDiyareGastrointestinal hastalıklar+5
Tugay Şen
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2021
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlı bireylerde gastroentestinal semptom sıklığı ve yaşam kalitelerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada amaç, yaşlı bireylerde gastrointestinal semptom sıklığı ve yaşam kalitelerine etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki araştırma Temmuz 2018-Mart 2019 tarihleri arasında Manisa İl Sağlık Müdürülüğü'ne bağlı merkezde bulunan iki Aile Sağlığı Merkezleri'nde kayıtlı 384 yaşlı birey ile yürütüldü. Araştırma verileri, birey tanıtım formu, Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği ve Gastrointestinal Yaşam Kalitesi İndeksi kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile araştırmacı tarafından toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistiksel analizler ve korelasyon analizi kullanıldı. Bulgular: Araştırmaya katılan yaşlı bireylerin yaş ortalaması 75,2±6,2 (65-89) yıl olup büyük çoğunluğu erkek (%51,1) idi. Yaşlı bireylerin genel sağlık durumları değerlendirildiğinde %30,8'nin hipertansiyonu, %4,1'inin diyabeti, %27,1'nin kalp hastalığı olduğu ve kronik hastalıkları ile ilgili ilaç kullandıkları bulundu. Yaşlı bireylerde en sık görülen gastrointestinal semptomların sırası ile hazımsızlık (%85,3), karın ağrısı (%84,2), konstipasyon (%82,9) olduğu belirlendi. Yaşlı bireylerin Gastrointestinal Yaşam Kalitesi İndeksi'nden aldıkları puan ortalaması 86,3±5,5 olarak bulundu. Yaşlı bireylerin hazımsızlık, diyare ve konstipasyon semptomları ile yaşam kalitesi puanları arasında istatistiksel olarak negatif yönde anlamlı korelasyon bulundu. Sonuç: Araştırma sonuçları, yaşlı bireylerin en sık deneyimledikleri GİS semptomların hazımsızlık, konstipasyon ve diyare olduğu ve semptomlar arttıkça gastrointestinal yaşam kalitelerinin azaldığı bulundu. Anahtar Kelimeler: Endoskopi-sindirim sistemi, belirti ve semptomlar, yaşam doyumu

Belirti ve semptomlarEtyolojiGastrointestinal hastalıklar+4
Gülmira Nazım
Manisa Celal Bayar University · Institute of Health Sciences
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa kent merkezinde 12-17 yaş grubu çocuk ve ergenlerde gastrointestinal yakınma sıklığı ve çölyak hastalığı ile ilişkisi

Çölyak hastalığı, genetik yatkınlığı olan bireylerde gıda kaynaklı glutene karşı maruziyet sonucu gelişen immün mekanizmaların eşlik ettiği, otoimmün bir enteropatidir. Tarama çalışmaları ile tanı alan her bir çölyaklı hastaya karşılık, tanı alamayan 7-8 hastanın olduğunu ortaya çıkmıştır. Araştırmamıza 12-17 yaş aralığında 477 çocuk ve ergen dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik özellikler, çölyak ile iliĢkili gastrointestinal semptomlar, beslenme özellikleri ve yaşam kalitesi ölçeğinin yer aldığı anketler uygulandı. Boy ve ağırlıkları ölçüldü. Aft ve dişlerde lekelenme açısından ağız muayeneleri yapıldı. Hızlı çölyak testi ile çölyak taraması yapıldı.Araştırmamızda çölyak hastası bulamadık. Asemptomatik çölyak hastalarının saptanması için daha büyük kitlelerde, daha duyarlı tanı testleri ile tarama çalışması yapılması önerilir. Araştırmamızda çölyak hastalığında görülebilecek yakınmaların sorgulandı ve en sık yakınma karın ağrısı olarak bulundu. Kız cinsiyettekilerde, pika öyküsü olanlarda, gaz ve karında şişlik şikayetleri olanlarda daha fazla karın ağrısı yakınması olduğu görüldü. Oluşturduğumuz gıda endeksine göre çocukların %43.8‟i (n:209) yetersiz beslenmekteydi. Yetersiz beslenme riski 12-14 yaş grubunda, erkek cinsiyette, sağlık algısı kötü olanlar ve annesi ev hanımı olanlarda daha yüksekti. Okul çağı çocuklarında yetersiz beslenmenin yüksek olması sebebiyle, okullarda sağlıklı beslenme ve önemi ile ilgili eğitimler artırılmalıdır.Yaşam kalitesinin düşük olma riski en fazla, kötü sosyoekonomik düzeyi olan, kötü beslenen, ergenliğe girmede gecikme yaşadığını düşünen ve okul başarısının düşük olduğunu düşünenlerde olduğu saptandı. Bu riski taşıyan çocuklarla okul rehberlik biriminin daha yakından ilgilenmesi önerilir.

ErgenlerGastrointestinal hastalıklarManisa+2
Türker Borucu
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Helicobacter pylorı üst gastrointestinal patolojisi olan hastalardaki IL-6, IL-8, IL-10, IL-17A VE IL-19 gen ekspresyonları ve mutasyonlarının klinik korelasyonunun araştırılması

Helicobacter pylori (H. pylori), dünya nüfusunun yarısından fazlasını enfekte eden ve midede neoplastik ve inflamatuar gastroduodenal hastalıkların major sebebi olan bir gastrik patojendir. Günümüzde H. pylori'nin kronik gastrit, peptik ülser hastalığı, mide kanseri, mukoza ilişkili lenfoid doku lenfoması gibi çeşitli üst gastrointestinal sisitem (GİS) hastalıkları ile ilişkisi gösterilmiştir. H. pylori enfeksiyonundaki anahtar patofizyolojik olaylar, H pylori antijenlerine karşı epitel hücreleri tarafından üretilen inflamatuar sitokinlerin aracılık ettiği ve düzenlediği mide mukozasındaki inflamatuar cevabın sonucudur. H. pylori ile indüklenen gastrik mukozal inflamasyona proinflamatuar ve anti-inflamatuar sitokinler aracılık etmektedir. Sitokinleri kodlayan genlerdeki polimorfizmlerin, sitokin salgılama seviyelerini etkilediği ve gastroduodenal patolojinin prognozu için belirleyici olduğu düşünülmektedir. Mide patolojileri, konağın genetik yapısı ile H. pylori virülans genleri arasındaki karmaşık bir etkileşim içinde gelişmektedir. Hastalardaki IL-6, IL-8, IL-10, IL-17A ve IL-19 gibi sitokinleri kodlayan genlerdeki polimorfizmlerin, sitokinlerin salgı seviyelerini etkilediği ve GİS patolojisinin gelişmesine sebep olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple çalışmamızda hastalardaki bu genlerindeki polimorfizmleri ve bunların H. pylori enfeksiyonu ve mide patolojileri ile ilişkisininin belirlenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla bölgemizdeki yataklı tedavi kurumlarına üst GİS yakınması ile başvuran ve tanı amaçlı olarak endoskopi eşliğinde mide biyopsi örnekleri alınan 200 hastaya ait örnek ve bu örneklerden izole edilen H. pylori suşları çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu olarak her hangi bir üst GİS yakınması olmayan 50 gönüllü katilmcidan alınan tam kan örnekleri kullandı. Hasta biyopsi örnekleri moleküler yöntemler ile hem H. pylori ureC geni varlığı yönünden hem de H. pylori'ye bağlı çeşitli GİS patolojilere eşlik eden IL-6-174, IL-8-251, IL-10-819, IL-17A ve IL-19 genlerinin polimorfizmi, PCR-RFLP ile genotiplendirildi. Aynı şekilde kontrol gurubundada belirtilen gen bölgelerilerinin polimorfizmleri PCR RFLP ile genotiplendirildi. Bulgular: glmM-PCR analizi sonucunda, 200 semptomatik hastanın 69 (% 34,5)'unda H. pylori DNA'sı tespit edildi. IL-8 -251 polimorfizminde T/A genotipi hasta grubunda %73,91'iken kontrol gurubunda %48 oranında ve IL-17A polimorfizmi G/A genotipi hasta gurubunda %56,52'iken kontrol guruba %42 olarak tespit edildi. IL-6-174 ve IL-10-819 polimorfizimleri ve gastroduodenal patoloji arasında ilişkili bulunmadı. Sonuç: H. pylori enfeksiyonunda sitokinlerde meydana gelen gen polimorfizmleri, gastrik inflamasyonu etkilemektedir. Bu genlerindeki polimorfizmler ve H. pylori enfeksiyonu arasındaki muhtemel ana yol olarak kabul edilen bu etkileşim, farklı gastrik hastalıklara sebep olur. Yüksek risk taşıyan GİS hastalarında, H. pylori enfeksiyonu tedavisinde konak genotiplerinin belirlenmesi hedef olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Helicobacter pylori, gastrik patoloji, sitokin, İnterlökin

Gastrointestinal hastalıklarGen ifadesiHelicobacter pylori+7
Elmıra Hamıdı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst ve alt gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan çocuklarda gastrointestinal sistem kanamalarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada GİS kanaması nedeni ile endoskopik inceleme yapılan hastalarda, yaş gruplarına göre kanama etiyolojilerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Yöntem: Aralık 2013-Kasım 2015 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji Bölümüne GİS kanaması nedeni ile başvuran ve endoskopik inceleme (özefagogastroduodenoskopi ve kolonoskopi) yapılan 70 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların (35 kız, 35 erkek) ortalama yaşları 11±4.8 yıl (2-17 yıl) idi. 43 hastada (%61.4) üst GİS kanaması, 27 hastada (%38.6) alt GİS kanaması bulundu. Üst GİS kanaması nedeni ile endoskopi yapılan hastalardan 16'sının (% 37.3) nonsteroid antiinflamatuar ilaç (NSAİİ) veya aspirin kullandığı ve bu hastaların 8'inin 2-5 yaş arasında olduğu saptandı. Hastaların ortalama hemoglobin değeri 11.4±2.3 (4.8-16.9) g/dL, ortalama hematokrit değeri 34.6±7.0 (15-52) idi. Üst GİS kanamalı 16 hastada (% 37.2) histopatolojik inceleme sonucunda H. pylori pozitifliği saptandı. Alt GİS kanamalı 7 hasta (% 25.9) histopatolojik inceleme sonucunda inflamatuar bağırsak hastalığı tanısı aldı. Karaciğer sirozu olan 1 hasta özefagus varis kanaması nedeniyle kaybedildi. Sonuç: Çocukluk çağında sık kullanılan NSAİİ'ler tedavi dozlarında bile üst GİS kanamalarına neden olabilir. Bu açıdan gereksiz NSAİİ kullanımından kaçınılmalıdır. Adölesan dönemdeki alt GİS kanamalarının önemli nedenlerinden birisinin inflamatuar bağırsak hastalıkları olduğu unutulmamalıdır.

Endoskopi-gastrointestinalEndoskopi-sindirim sistemiGastrointestinal hastalıklar+4
Engin Gerçeker
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal sistem tutulumu olan kistik fibrozisli olguların klinik, laboratuvar, genetik ve prognoz açısından değerlendirilmesi

ÖZET Gastrointestinal Sistem Tutulumu Olan Kistik Fibrozisli Olguların Klinik, Laboratuvar, Genetik ve Prognoz Açısından Değerlendirilmesi Amaç: Kistik fibrozis; gastrointestinal sistem, solunum sistemi, sinüsler, ter bezleri ve ürogenital sistem müköz bezlerinde yer alan, klor geçişini sağlayan KFTR kanalının defekti sonucu ortaya çıkan, otozomal resesif kalıtım gösteren kronik, multisistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada GİS tutulumu olan KF tanılı olguların klinik süreçleri, antropometrik değerleri, laboratuvar, genetik, radyolojik görüntüleme sonuçları ve prognozlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk Gastroenteroloji BD'da 2011-2022 yılları arasında izlenen GİS tutulumu olan KF tanılı 97 olgu dahil edildi. Bu olguların tanı anından itibaren demografik, antropometrik, laboratuvar, genetik ve radyolojik görüntüleme verileri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Olguların %55,7'si kız, %44,3'ü erkek idi. Olguların KF tanı yaşı ortalaması 18,1±33,7 ay iken, GİS tutulum tanı yaşı 21,4±32,3 ay idi. Olguların %55,6'sında anne baba arasında akrabalık, %16,5'inde ailede KF öyküsü var idi. Olguların en sık gözlenen ilk bulgusu akciğer enfeksiyonu (%61,9) ve kilo alamama (%20,6) idi. Olguların %77,3'ünde hastane yatış öyküsü var idi. Hastaneye en sık yatış nedenleri; akciğer enfeksiyonu (%55,7), dehidratasyon (%25,8) ve oral alım bozukluğu (%23,7) olduğu gözlendi. Olguların genetik analizde F508del (%14,4) en sık görülen varyanttı. Tanı anından itibaren 5 yıllık takipte olguların antropometrik değerlerinden kilo-boy persentil ve SD skorunda anlamlı bir fark saptandı (p<0,05) ancak VKİ persentil ve SD skorlarında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Malnütrisyon derecelerine bakıldığında ise Gomez (>%90) ve Waterlow (>%95) için normal aralığı birinci yılda yakaladıkları tespit edildi. Olgularda GİS tutulumu açısından; pankreatik yetmezlik (%75,3), büyüme geriliği (%64,9), kabızlık (%30,9), GÖRH (%14,4), hepatosteatoz (%4,1), pankreatit (%4,1), rektal prolapsus (%1) ve mekonyum ileusu (%1) saptandı. Olguların 78'ine karın USG yapılmış ve %50,5'i normal, %14,4'ünde karaciğer parankim heterojenitesi ve %12,4'ünde hepatomegali saptanmıştı. Olguların HRCT görüntülemelerinde en sık saptanan bulgu bronşektazi idi. Klinik takiplerinde safra taşı olguların %4,1'inde, pankreatit atağı ise %6,2'sinde görüldü. Olguların %95,9'u dornoz alfa, %94,8'i pankreatik enzim, %74,2'si multivitamin, %57,7'si DEKAs, %41,2'si enteral ürün, %25,8'inin PPI ve %3,1'i ursodeoksikolik asit kulanmakta idi. Yorum: Kistik fibrozis, multisistemik tutulumu olan mortalite ve morbiditesi yüksek bir hastalıktır. Tarama programına girmesi ile tanı yaşı giderek düşmektedir. Çalışmamızda tanı yaşı ortancası 5 ay idi. En sık görülen genetik mutasyon F508del idi. Olgularda en sık görülen GİS tutulumu pankreatik yetmezlik idi. Pankreatik enzim kullanım oranı %94,8 idi. Antropometrik ölçümlerden boy-kilo persentil ve SD skoru zaman içerisinde anlamlı bir farklılık gösterirken, VKİ'de farklılık saptanmadı. Bu durumda erken tanı, yeterli ilaç ve beslenme desteği ile KF'li olguların kilo ve boy persentillerinde, olumlu yönde anlamlı değişiklikler olmaktadır. Hem boy hem kilo artımı birlikte olduğundan vücut kitle indekslerinde anlamlı artış gözlenmediğini düşünmekteyiz. Takipli olgulardan eksitus olan yoktu ancak takibi bırakan bir olguların prognozu bilinmemekte idi. Anahtar Kelimeler: Kistik fibrozis, klinik, laboratuvar, gastrointestinal sistem, genetik, çocukluk çağı

Gastrointestinal hastalıklarGastrointestinal sistemKistik fibroz
Lale İnce
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Post-fundoplikasyon erken dönem disfajinin interstisyel cajal hücreleri ile ilişkisi

Gastroözofageal reflü tedavisinde en sık uygulanan yöntem olan Nissen fundoplikasyonu sonrası en sık komplikasyonlardan birisi erken dönem gelişen disfajidir. Disfajinin etiyolojisi kesin olarak belli değildir, nedeninin operasyon sonrası geçici ödem veya özofageal hipomotilite olduğu düşünülmektedir. İnsanlarda yapılan bazı manometrik çalışmalarda operasyon sonrası özofagusta hipomotilite geliştiği bildirilmektedir. Ancak bu çalışmaların kesin etiyolojik bir açıklama getirememesi bizi konuyu araştırmaya yöneltmiştir. Bu çalışmada deneysel modelde gastroözofageal reflü , Nissen fundoplikasyonu ve özofagus disseksiyonunun intestinal sistem pacemaker hücreleri üzerindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışma deney ağırlıkları 250-300 gram arasında değişen, Wistar albino cinsi, 16 erişkin erkek ratlar üzerinde gerçekleştirildi. Ratlar, çalışma grubu 9 rat, kontrol grubu 7 rattan oluşmak üzere randomize olarak 2 gruba ayrıldı . Birinci gruba operasyonun özofagus üzerindeki etkinliğinin araştırılması için Nissen fundoplikasyonu operasyonu uygulandı. İkinci grup hiçbir işlem uygulanmayan kontrol grubu olarak değerlendirildi. Disfaji yaklaşık 2. haftada pik yaptığı için bu süre sonunda denekler sakrifiye edilerek özofaguslar ve özofago-gastrik bileşkeler patolojik inceleme için çıkartıldı. Patolojik inceleme esnasında bu gruplar da kendi içlerinde iki eşit gruba ayrıldı.Histopatolojik olarak alınan kesitlerde interstisyel Cajal hücreleri, 5-HT2A ve 5-HT3A dağılımları incelendi.Sonuçta gastro-intestinal sistemin pacemaker hücreleri olan interstisyel Cajal hücrelerinin sayıca miktarının azalmasının post-fundoplikasyon olgularında erken dönem disfajiye etkisi olabileceği düşünülmüştür. İnterstisyel Cajal hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirmede aracı olan ve gastrointestinal sistemde bireysel olarak da fonksiyon gören 5-HT2A ve 5-HT3A dağılımlarında belirgin farklılık bulunmaması konu hakkında ileri araştırmaların gerekli olduğunu göstermektedir. Bu bulguların özellikle post-fundoplikasyon olgularında erken dönem disfajinin yönetiminde tedaviye yönelik katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiGastrointestinal hastalıklar+4
Cansu Ünden Özcan
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Gastrointestinal sistem kanserli hastalarda yorgunluk ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Tanımlayıcı nitelikteki bu araştırma Gastrointestinal sistem kanser hastalarında yorgunluk ve yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla yapıldı. Araştırma; Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesinde tedavi gören, araştırmanın sınırlılıklarına uyan, araştırmaya katılmayı kabul eden 233 GİS kanserli hasta ile yürütüldü. Veriler, araştırmacı tarafından hazırlanan sosyo?demografik değişkenler ve hastalık ile ilgili soruları içeren anket formu, Piper Yorgunluk Ölçeği (PYÖ), Karnofsky Performans Skalası (KPS) ve EORTC QLQ C-30 Yaşam Kalitesi Ölçeği ile toplandı. Araştırmaya katılan hastaların%56.7'si erkek, %87.6'sı evli, %32.2'si 57-72 yaş grubunda ve yaş ortalamasının 56.4±15.8 yıl olduğu saptandı. Hastaların %59.7'sinin KPS puanı 70 ve PYÖ total puan ortalamasının 6.2±1.9 olduğu ve PYÖ total puan ortalamasının; hastaların yaş, eğitim durumu, ekonomik durum, yaşadığı yer ve KPS puanı ile arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu belirlendi (p<0.05). Hastaların yaşam kalitesi total puan ortalamalarının; hastaların aldıkları tedavinin çeşidi, KPS puanı, sosyal destek sağlayan kişilerin var olması arasında istaitstiksel olarak anlamlı bir fark olduğu (p<0.05) ve yaşam kalitesi ile yorgunluk ve KPS arasında çok anlamlı bir korelasyon ilişkisi olduğu saptandı (p=0,00). GİS kanserli hastaların yaşadıkları yorgunluğun ve performans durumunun yaşam kalitelerini etkilediği saptandı. Bu nedenle hemşirelerin, bakım verdikleri GİS kanserli hastalarının yorgunluk ve performans düzeylerini değerlendirmeleri ve yaşam kalitelerini artırmaları yönünde gereksinimlerini karşılamaları ve bakımlarını bu yönde planlayıp uygulayabilmeleri önerilebilir.Anahtar kelimeler: Gastrointestinal Sistem Kanserleri, Kanser, Yaşam Kalitesi, Yorgunluk.

Gastrointestinal hastalıklarGastrointestinal neoplazmlarKanser hastaları+2
Ülkü Saygılı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2012
10

Related subjects