Patients
536 theses under this subject heading
Ebe ve hemşirelerin yaşadıkları iş stresi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki; Kocaeli ili bir kamu hastanesi örneği
Amaç: Bu araştırma, ebe ve hemşirelerin yaşadıkları iş stresi düzeyi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemek ve bu değişkenlerin sosyodemografik özelliklere göre farklılaşıp farklılaşmadığını belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel tipte yürütülen araştırmanın örneklemini 304 sağlık çalışanı oluşturmuştur. Veriler, Genel İş Stresi Ölçeği ve Çalışanlar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇYKÖ) kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, bağımsız örneklem t testi, tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Pearson korelasyon analizi ve post-hoc testler kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Katılımcıların genel iş stresi düzeyi orta düzeyde bulunmuştur (24,28±7,64). Mesleki yaşam kalitesi alt boyutlarından mesleki tatmin puanı 37,34±8,73, tükenmişlik puanı 30,54±5,73 ve eş duyum yorgunluğu puanı 21,22±9,88 olarak belirlenmiştir. Genel iş stresi ile mesleki tatmin arasında anlamlı ve yüksek düzeyde negatif ilişki (r=-0,522; p<0,001), tükenmişlik (r=0,464; p<0,001) ve eş duyum yorgunluğu (r=0,566; p<0,001) arasında ise pozitif yönde anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Yaş ve meslek yılı arttıkça iş stresi düzeyinin azaldığı, buna karşılık mesleki tatminin arttığı belirlenmiştir. Eğitim durumu, görev türü ve birimde çalışma süresinin iş stresi ve mesleki yaşam kalitesi üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Çalışma saatleri ile mesleki tatmin arasında anlamlı fark olduğu ve gece çalışanlarda tatmin düzeyinin daha yüksek olduğu saptanmıştır. Sonuç: Araştırma bulguları, ebe ve hemşirelerin yaşadıkları iş stresinin yaşam kalitesini belirleyen temel bir faktör olduğunu göstermektedir. İş stresinin artması, mesleki tatmini azaltırken tükenmişlik ve eş duyum yorgunluğunu artırmaktadır. Bu doğrultuda, sağlık kurumlarında iş stresini azaltmaya yönelik müdahalelerin geliştirilmesi ve çalışanların psikososyal iyi oluşunu destekleyici uygulamaların yaygınlaştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: İş stresi, mesleki tatmin, tükenmişlik, eş duyum yorgunluğu, ebe, hemşire
Hekim-hasta ilişkisinde olumlu ve olumsuz duyguların tüketici davranışı çerçevesinde incelenmesi
Bu çalışmanın amacı hekimin hastaya sergilemiş olduğu olumlu duyguların hastanın hekime hissettiği olumsuz duyguları ve hekimden memnuniyetini hangi yönde etkilediğini araştırmaktır. Kuramsal tartışmalar incelendiğinde, sağlık hizmetlerinde tüketicilerin olumsuz duygularının hizmet sağlayıcıların olumlu duyguları ile olan ilişki çok fazla ele alınmamıştır. Bu çalışmanın önemi kuramsal tartışmalardaki bu boşluğu doldurmak ve bu konu üzerine tüketici araştırmacılarının dikkatini çekmektedir. Araştırmanın keşfedici bir boyutunun olması sebebiyle, bu araştırma kapsamında hem nitel hem de nicel araştırma yöntemlerine başvurulmuştur. Bu kapsamda, derinlemesine mülakatlara ve deneysel tüketici araştırma yöntemi ile anket çalışmalarına başvurulmuştur. Başvurulan analiz yöntemleri ise şunlardır: içerik analizi, bağımsız örneklem t testi ve çok değişkenli hiyerarşik regresyon. Sonuç olarak, hekimin hastaya olumlu duygularını sergilemesi, hastanın psikolojik şiddetine ve yaşına bağımlı olarak hekime hissettiği olumsuz duyguları arttırmakla beraber hekimden memnuniyetini azaltmaktadır.
Psikiyatri kliniklerinde deneyimsel tasarımın hastalar üzerine etkileri: Özel Boylam Hastanesi örneği
Sağlık mekânlarında kullanıcıların sosyal ve psikolojik gereksinimlerini karşılayabilecek tasarım anlayışına yönelik farkındalığın artması ile destekleyici tasarım yaklaşımlarının önemi giderek yaygınlaşmaktadır. Özellikle psikiyatri kliniklerinde hastaların mekânsal deneyime dayalı psikolojik gereksinimlerini karşılayan fiziksel-çevresel faktörler ve tasarım yaklaşımları hastaların iyileşme sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Deneyimsel tasarım, sağlık mekânlarında doğru uygulandığında hastalara güven ve memnuniyet sağlayabilen, tedaviyi destekleyici ve psikolojik olumlu etkileri barındıran bir unsurdur. Bu tezde; (1) deneyimsel tasarım kavramının tanımına ve sınıflandırılmasına, (2) sağlık mekânlarında deneyimsel tasarımın işlevine, (3) psikiyatri kliniklerinin deneyimsel tasarım yaklaşımlarına yer verilmiş ve (4) iyileşme sürecinde deneysel tasarımın etkilerini araştıran bir anket çalışması gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucunda ortaya çıkan bulgular ışığında, psikiyatri kliniklerinin iç mekân tasarımında deneyimsel tasarımın sağlık mekânı deneyiminde hastaların mekân algısı ve buna bağlı olarak iyileşme sürecini destekleyen yönleri ele alınmıştır. Bu bağlamda tezin, deneyimsel tasarım kriterleri bağlamında psikiyatri kliniklerinin mekân tasarımına ışık tutması ve katkı sağlaması hedeflenmiştir.
Zor hasta kavramı ve sağlık alanında eğitim gören öğrencilerin zor hasta algısı: Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu ve Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu örneği
Bu çalışma fizyoterapi, hemşirelik, tıbbi dokümantasyon ve sekreterlik, yaşlı bakımı öğrencilerinin zor hasta algısı ve zor hasta ile iletişimlerinin belirlenmesi amacıyla yapılan tanımlayıcı bir araştırmadır. Araştırma evrenini Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Yüksekokulu Hemşirelik bölümü 2, 3, 4. Sınıf öğrencileri toplam 347 kişi, Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Fizyoterapi bölümü 2. Sınıf öğrencileri, Yaşlı bakımı bölümü 2. Sınıf öğrencileri, Tıbbi dokümantasyon ve sekreterlik bölümü 2. Sınıf öğrencileri olmak üzere NKÜ SHMYO öğrencileri toplam 116 kişi oluşturmaktadır. Araştırma kapsamına toplam 493 öğrenci dahil edilmiştir. Araştırmada örneklem seçilmemiş, NKÜ Sağlık Yüksekokulu ve Namık Kemal Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu'nda öğrenim gören öğrencilerinin %80'ine ulaşılması hedeflenmiş, 347 öğrenciye ulaşılmıştır. Evreni oluşturan 493 öğrencinin %70'ine ulaşılmıştır. Araştırmanın verileri, "Sağlık Alanında Öğrenim Gören Öğrencilerin Zor Hasta Algısı ve Zor Hasta İle İletişimlerinin Belirlenmesine Yönelik Form" ve "Zor Hasta ve Sağlık Alanında Öğrenim Gören Öğrencilerin Etkileşimi Anketi" olmak üzere iki form aracılığı ile elde edilmiştir. Sağlık Alanında Öğrenim Gören Öğrencilerin Zor Hasta Algısı ve Zor Hasta İle İletişimlerinin Belirlenmesine Yönelik Formda, birinci bölümde, "Zor hasta" algısı ile ilgili sorular, zor hasta ile iletişimlerinin belirlenmesine yönelik sorular yer almaktadır. İkinci bölümde, zor hasta algısına bağlı olarak öğrencilerin verdiği hasta demografik bilgileri yer almaktadır. Üçüncü bölümde, araştırmaya katılan katılımcıların demografik bilgileri yer almaktadır. "Zor Hasta ve Sağlık Alanında Öğrenim Gören Öğrencilerin Etkileşimi Anketi" formunda 34 ifade dört boyut altında sınıflandırılmıştır. Her bir ifade 5'li Likert ölçeği ile ölçülmüştür. Zor Hasta ve Sağlık Alanında Öğrenim Gören Öğrencilerin Etkileşimi Anketi 4 boyuttan oluşmaktadır. Bunları hastanın zorluğu, personelin duyduğu rahatsızlık, uyum ve iletişim problemi ve sedaktif davranış boyutları oluşturmaktadır. Araştırmadan elde edilen veriler SPSS Statistics 21.0 bilgisayar programında; ortalama, ortanca, standart sapma, yüzdelik sayılar, T testi, Oneway Anova testi, Scheffe testi, Tamhane's T2 ve Kruskal-Wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Fizyoretapi bölümü öğrencilerinin yaş ortalaması 20,04, hemşirelik bölümü öğrencilerinin 21,54, tıbbi dokümantasyon ve sekreterlik bölümü öğrencilerinin 20,41, yaşlı bakımı öğrencilerinin 20,05'tir. Fizyoterapi, hemşirelik ve yaşlı bakımı bölümü öğrencilerinin karşılaştıkları zor hastaların mesleğe bakışlarını etkilemediği belirlenmiştir. Fizyoterapi bölümü öğrencileri zor hastayı "Tedaviyi reddeden-işbirliği yapamayan hasta", hemşirelik, tıbbi dokümantasyon ve sekreterlik ve yaşlı bakımı bölümü öğrencileri ise "İletişim kuramayan hasta" olarak tanımlamıştır. Fizyoterapi ve hemşirelik bölümü öğrencileri zor hastaların özelliklerini "İletişime kapalı hasta" ve "İşbirliği kuramayan hasta" olarak nitelendirmiştir. Yaşlı bakımı ve tıbbi dokümantasyon ve sekreterlik bölümü öğrencileri zor hastayı "İletişime kapalı hasta" olarak nitelendirmiştir. Araştırmaya katılan öğrenciler zor hasta ile yüksek yüzdelerde karşılaştıkları belirlenmiştir. Zor hasta ile karşılaşılan klinikler genellikle; Fizik tedavi ve rehabilitasyon, iç hastalıkları polikliniği, kardiyoloji polikliniği, ruh sağlığı ve hastalıkları polikliniği ve nöroloji poliklinikleridir. Öğrencilerin zor hastalarla iletişimde kısmen güçlük yaşadıkları ve kendilerinin orta düzeyde başarılı hissettikleri saptanmıştır. Zor hasta davranışı ile baş etme yöntemlerinden en çok sakince iletişim kurmaya çalıştıkları tespit edilmiştir. Öğrencilerin iletişimle ilgili uygulamalı derslerin de olması gerektiği belirlenmiştir. Zor hastaların genellikle kadın, evli, yetişkin (40-65 yaş) grubunda, ilköğretim mezunu, işçi, ev hanımı ve emekli oldukları tespit edilmiştir.
Bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar ile ağız ve diş hastalıkları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bulaşıcı olmayan kronik hastalıklar sadece gelişmiş ülkeler değil gelişmekte olan ülkeler de dahil olmak üzere tüm dünyada ölüm nedenleri arasında başı çekmektedir. Bunların nedenlerinin çok faktörlü oluşu nedeniyle, sıklığı azaltmak için önlenebilir nedenleri belirlemenin önemli olduğu vurgulanmalıdır. Burada en sık ölüm nedenleri arasında yer alan 3 hastalık grubu, 1. Kardiyovasküler Hastalıklar, 2. Diabetes Mellitus ve 3. Kanserler incelenecektir. Bulaşıcı olmayan hastalıklar ölüm nedenleri arasında önemli bir yer kaplamaktadır. Literatürde bu hastalıkların ortaya çıkışında ya da engellenmesinde etkili olabilecek nedenler arasında ağız, diş sağlığı hizmetleri bulunmaktadır. Tez'in birincil amacı bulaşıcı olmayan hastalıklar ile dişeti hastalıkları ve diş çürüğü arasındaki ilişki olup olmadığını araştıran literatürü inceleyerek, ağız sağlığı hizmetlerinin bu hastalıkların önlenmesi ve ortaya çıkışının geciktirilmesindeki önemini vurgulayarak sağlık yöneticilerinin ağız sağlığına yönelik koruyucu ve tedavi edici uygulamaların önemine dikkatini çekmektir. Kardiyovasküler sistemde meydana gelen hastalıklarda oral patojen bakterilere rastalanılması sonucu; kötü ağız hijyeni eksik diş, periodontal hastalıklar arasında ilişki üzerinde durulmuştur. Çalışmalar, glisemik kontrol yokluğunun diş çürüğünün oluşması ve ilerlemesi üzerinde büyük bir etkisi olduğunu, diş çürüğü riskini ve çürüğün şiddetini artırdığını göstermektedir. Kanseri tedavi etmek amacıyla verilen radyoterapi ve kemoterapi özellikle baş boyun kanserlerinde, oral dokular travmaya karşı daha duyarlı olmaları sebebiyle hasara yol açabilir. Ağız hastalıkları dünya çapında önemli bir halk sağlığı yükü olmaya devam etmesi nedeniyle ağız sağlığını, küresel risk gündemine ortak risk faktörü yaklaşımıyla entegre etmek büyük önem taşımaktadır. Kardiyovasküler hastalık, diyabet, kanserler ile diş çürüğü ve periodontal durum arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmalar daha geniş populasyonlarda ve uzun süreli olarak yapılmalıdır.
Hastaların akılcı ilaç kullanımına yönelik bilgi ve davranışlarının değerlendirilmesi: Tekirdağ Süleymanpaşa İkinci Basamak Sağlık Kuruluşları örneği
Bu çalışmada Tekirdağ İli Süleymanpaşa İlçesi'ndeki ikinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran hastaların akılcı ilaç kullanımı ile ilgili bilgi ve davranışlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın ilk iki bölümünde akılcı ilaç kullanımı ve akılcı olmayan ilaç kullanımına dair teorik çerçeve çizilmiştir. Çalışmanın saha araştırması bölümünde nitel araştırma yöntemlerinden yarı yapılandırılmış görüşme metodu kullanılmış, görüşülecek kişilere Tekirdağ ili Süleymanpaşa İlçesi'ndeki ikinci basamak sağlık kuruluşlarından hizmet alan bireyler arasından kartopu yöntemi ile ulaşılmıştır. Görüşülen bireylerin ilaç kullanımı ve ilaç saklama koşulları bilgileri, gereksiz antibiyotik kullanma ve yazdırma alışkanlıkları, ilaç yan etkisi durumundaki davranışları ve internetten tedavi amaçlı ürün alma alışkanlıkları derinlemesine görüşmeler ile irdelenerek değerlendirilmiştir. Araştırmanın sonucunda, burada sıralanan hususlarda kadınların erkeklere oranla farkındalık düzeylerinin daha yüksek olduğu, kronik hastalıkları olan katılımcıların diğer katılımcılara göre akılcı ilaç kullanımında daha dikkatli oldukları görülmüştür. Reçetesiz ilaç kullanımı alışkanlığının eğitim seviyesi yükseldikçe arttığı, ilkokul mezunlarının ilaç kullanımı konusunda doktora daha sık danıştığı görülmüştür. İlaç ve hastalıkların besinlerle etkileşimi ve tarihi geçen veya bozulan ilaçların imhası konusunda bilgi seviyesinin oldukça düşük olduğu tespit edilmiştir. Akılcı ilaç kullanımının önemine ve bu konuda yapılması gerekenlere ilişkin bilgilendirme faaliyetlerinin sayı ve yoğunluğunun arttırılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Hastaların hak ve sorumluluk bilgi düzeyinin algılanan hizmet kalitesiyle ilişkisi
Çalışmanın Amacı: Bu çalışmanın amacı Elazığ ilinde sağlık kuruluşundan hizmet alan bireylerin hasta hak ve sorumluluk bilgi düzeylerinin algıladıkları hizmet kalitesiyle olan ilişkisini açıklamaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmada, sağlık kuruluşundan hizmet alan bireylerin hasta hak ve sorumluluk bilgi düzeyleri ile hizmete dayalı kalite algıları arasındaki ilişki, ilişkisel (kolerasyon) tarama modeli ile çözümlenmiştir. Araştırmanın evreni Elazığ ilinde yaşayan 18 yaş ve üzeri bireylerden oluşmaktadır. Örneklem büyüklüğünün belirlenmesi için Yazıcıoğlu ve Erdoğan (2004) tarafından sunulan örneklem büyüklüğünü gösteren tablo referans alınmıştır. Verileri elde etmek için 459 gönüllü katılımcıya ulaşılmıştır. Tamamlanan anket formlarında 5 tanesi hatalı olduğundan çalışmaya dahil edilmemiştir. Mevcut bulgulara 454 anketin IBM SPSS 26.0 Statistics Paket Programı aracılığı ile analiz edilmesi ile ulaşılmıştır. Çalışmada Bilgin ve Diğer (2020) tarafından geliştirilen "Hasta Hak ve Sorumluluk Bilgi Düzeyi Ölçeği" ile Parasuraman ve arkadaşları (1985) tarafından geliştirilen "Kalite Algısı Ölçeği (Servqual)" kullanılmıştır. Bulgular: Verilerin istatistiksel analizinde, çalışmaya katılan bireylerin cinsiyet dağılımları incelendiğinde; %57,3'ünün erkek (260) ve %42,7'sinin kadın (194) olduğu görülmüştür. Çalışmaya katılan hasta bireylerin hak ve sorumluluk bilgi düzeyi puan ortalamalarının (x̄=4,26) yüksek düzeyde, hasta bireylerin kalite algısının değerlendirilmesi düzeyi puan ortalamalarının (x̄=3,78) yüksek düzeyde olduğu gözlenmiştir. Araştırmaya katılan bireylerin, hasta bireylerin hak ve sorumluluk bilgi düzeyi (0,910), hasta hakları (0,881), hasta sorumlulukları (0,831) boyutlarının yüksek derecede güvenilir olduğu görülmüştür. Aynı şekilde, kalite algısının değerlendirilmesi düzeyleri (0,955), fiziksel özellikler (0,864), güvenilirlik (0,894), heveslilik (0,882), güven (0,870) ve empati (0,874) boyutlarının yüksek derecede güvenilir olduğu görülmüştür. Sonuç: Araştırmanın sonucuna göre; hastaların hak ve sorumluluk bilgi düzeyinin kalite algısının değerlendirilmesi ile anlamlı bir ilişkisi olduğu görülmektedir (p<0,05). Hasta bireylerin hak ve sorumluluk bilgi düzeyinin kalite algısının değerlendirilmesinde pozitif yönlü ve anlamlı bir yordayıcısı olduğu anlaşılmıştır. Bireylerin hasta hak ve sorumluluklarına dair bilgi düzeyi arttıkça sunulan hizmete dair kalite algıları da pozitif anlamda değiştiği görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Hasta Hakları; Hasta Sorumlulukları; Kalite Algısı.
Hematoloji hastalarında oral mukozit riskinin değerlendirilmesi
Bu araştırma kemoterapi alan hematolojik tanılı bireylerin oral mukozit riskini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışmanın örneklemini SANKO Üniversitesi Sani Konukoğlu Uygulama ve Araştırma Hastanesi Hematoloji Servisi ve Ayaktan Kemoterapi Ünitesine başvuran 97 birey oluşturmuştur. Araştırma Ekim 2021 – Mayıs 2022 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada veri toplama formu olarak 'Tanıtıcı Bilgi Formu' ve 'Hematoloji Hastalarında Oral Mukozit Risk Değerlendirme Ölçeği' kullanılmıştır. Veriler Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis testi, Spearman sıra korelasyon katsayıları ile değerlendirilmiştir. p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmanın bulgularına göre; meslek grubunu diğer olarak belirten, çürük dişi olan, ağzında daha önce sık yara oluşan, ek ilaç kullanan, oral mukozayı korumak için herhangi bir solüsyon uygulayanların oral mukozit gelişmesi açısından riskli grupta olduğu belirlenmiştir. Ayrıca nötropenik olan, diş fırçasını uzun süre değiştirmeyen, kemoterapinin ilerleyen günlerinde değerlendirilen hastaların da riskli olduğu saptanmıştır. Bu doğrultuda hastaların risk durumlarının ve etki eden faktörlerin belirlenerek gerekli önlemlerin alınması önerilebilir.
Tip 2 diyabetli hastaların ve diyabetik hastalara bakım veren hemşirelerin hastalığa karşı tutumları
Çalışma Tip 2 diyabetli hastaların ve bu hastalara bakım veren hemşirelerin diyabete karşı tutumlarını değerlendirmek amacıyla, Aralık 2021 ile Mart 2022 tarihleri arasında bir kamu hastanesinin dahiliye ve endokrinoloji polikliniği ve servislerinde, tanımlayıcı olarak gerçekleştirildi. Örneklem sayısının belirlenmesi için güç analizi yapıldı ve 105 hasta ve 105 hemşire olmak üzere toplam 210 gönüllü çalışmaya dahil edildi. Araştırma öncesi gerekli izinler alındı. Çalışmanın verileri; hasta ve hemşireler için oluşturulan Soru Formu ve Diyabet Tutum Ölçeği ile toplandı. Ölçek maddeleri 1'den 5'e kadar değişen likert tipi puanlama ile puanlandırıldı. Puan >3 ise pozitif tutumu, puan ≤3 ise negatif tutumu ifade etmektedir. Elde edilen veriler t testi, tek yönlü ANOVA, Kruskal Wallis, Ki kare, Mann Whitney U testi, Pearson Spearman sıra korelasyon katsayıları ile değerlendirildi. Araştırmaya katılan hastaların %56,2'sının erkek, yaş ortalamalarının 55,40±9,52 ve diyabet süresi ortalamalarının 10,27±6,68 yıl olduğu, %31,4'ünün okuryazar olmadığı, %34,3'ünün oral antidiyabetik ilaç kullandığı belirlendi. Kadınların Diyabet Tutum Ölçeği toplam puanlarının, erkeklerden anlamlı düzeyde yüksek ve hastaların tutumlarının negatif yönde olduğu tespit edildi. Diyabet tutum ölçeği alt gruplarından en yüksek tutumun diyabetin ciddiyeti alt grubu, en düşük tutumun özel eğitim gereksinimi alt grubu olduğu saptandı. Araştırmaya katılan hemşirelerin ise %81'inin kadın olduğu, %87,6'sının Lisans/Lisansüstü eğitim aldığı, %23,8'inin gündüz, %76,2'sinin vardiyalı çalıştığı ve diyabet tutumlarının negatif yönde olduğu tespit edildi. Diyabet tutum ölçeği alt gruplarından en yüksek tutumun hastanın yaşamına diyabetin etkisi alt grubu, en düşük tutumun ise özel eğitim gereksinimi alt grubu olduğu belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda, hastaların ve hemşirelerin negatif tutumlarının iyileştirilmesi, pozitif tutumlarının desteklenmesi ile başarılı diyabet yönetimine katkı sağlanacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hasta; Hemşire; Tutum; Tip 2 diyabet.
Multipl sklerozlu bireyler için İletişim ve Dil Değerlendirme Ölçeği'nin (Communication and Language Assessment Questionnaire for Persons with Multiple Sclerosis-CLAMS) Türkçe versiyonunun geçerlik ve güvenirliğinin araştırılması
Multipl skleroz merkezi sinir sisteminin kronik, nöroinflamatuar bir hastalığıdır. Multipl sklerozda iletişim ve dil bozuklukları görülebilmektedir. Bu bozukluklar bireylerin günlük yaşama katılımlarını ve yaşam kalitelerini olumsuz etkilemektedir. Bireylerin değerlendirilirken patient-reported outcome measure (PROM) – hasta beyanına dayalı çıktı ölçümlerinin kullanımı önem taşımaktadır. Bu çalışmanın amacı Communication and Language Assessment Questionnaire for Persons with Multiple Sclerosis – CLAMS'ın Türkçeye uyarlanması, geçerlik ve güvenirliğinin araştırılarak dilimize kazandırılmasıdır. Çalışmaya 18 yaş ve üzerindeki 216 MS tanılı, 216 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Ölçeğin uyarlama sürecinde Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) ölçme araçlarının uyarlanmasına yönelik önerdiği prosedür takip edilmiştir. Ölçeğin uyarlanmasından sonra katılımcılardan veriler toplanmıştır. Katılımcılardan klinik ve demografik bilgiler alınmıştır, CLAMS'ın Türkçe formu ve Montreal Bilişsel Değerlendirme Aracının Türkçe formu uygulanmıştır. Veri toplama aşaması tamamlandıktan sonra ölçeğin geçerlik ve güvenirlik analizleri yapılmıştır. Ölçeğin geçerliği için kapsam ve yapı geçerliği, güvenirliği için iç tutarlılık (Cronbach Alfa katsayısı) ve test-tekrar test uygulaması ile ölçeğin zamana karşı tutarlılığına yönelik analizler gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın sonuçları incelendiğinde CLAMS'ın Türkçe versiyonunun geçerli ve güvenilir olduğu görülmüştür. Ölçeğin MS tanılı bireylerin iletişim ve dil bozukluklarına yönelik klinik uygulamalarda ve araştırma amaçlı bilimsel çalışmalarda kullanılabileceği düşünülmektedir.
Alzheimer tanısı konulan yaşlıların ailelerinin sosyal hizmet gereksinimleri
Bu araştırma Alzheimer teşhisi konulan yaşlılara bakım veren ailelerin hastalık süreci boyunca yaşadıkları güçlüklerin öğrenilmesi ve ihtiyaç duydukları sosyal hizmet gereksinimlerinin neler olduğunu öğrenmek amaçlarıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma Haziran 2017-Aralık 2018 yılları arasında Ankara'da gerçekleştirilmiştir. Nitel desenle tasarlanmış olan bu araştırmada katılımcılara kartopu örneklem yöntemiyle ulaşılmıştır. Bu yöntem ile ulaşılan ve hastaların biyolojik akrabaları olan 18 kadın 2 erkek ile yarı yapılandırılmış soru formu üzerinden derinlemesine görüşmeler yapılmış, toplanan veriler MAXQDA 18 Nitel Veri Analizi Programı ile çözümlenmiştir. Araştırma sonunda Alzheimerlı bireye bakım verirken, ailelerin yaşadığı en büyük güçlüklerin hastalarının temel bakım ihtiyaçlarını gidermek ile hastalığı ve hastayı yönetmek konusunda olduğu görülmüştür. Bu güçlüklere ekonomik anlamda yaşanan güçlükler de eşlik etmektedir. Ailelerin birçok sosyal hizmet gereksinimleri olduğu sonucuna da ulaşılmıştır. Bu gereksinimler alternatif kurum gereksinimleri (gündüzlü bakım veren merkezler), hasta yakınlarına sosyal hizmet aracılığıyla bakıcı desteği, ailelere psikososyal destekler, hastalık hakkında bilgi alınacak profesyonel platformlar, Alzheimer hastaneleri ve hastalık masraflarının devlet tarafından karşılanması şeklinde ortaya çıkmıştır. Ulaşılan bu sorunlara ilişkin mikro, mezzo ve makro düzeyde çeşitli çözüm önerileri araştırma sonunda geliştirilmiş olup, bu önerilerin hayata geçirilmesi için öncelikle toplumda Alzheimer hastalığının farkındalık düzeyinin arttırılması gerektiği söylenebilir. Anahtar Sözcükler Alzheimer, bakım veren aile üyeleri, sosyal hizmet gereksinimleri
Diyaliz tedavisi alan hastaların sağlık hizmeti kullanımını ve yaşam kalitesini etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Bu araştırmanın amacı, kronik böbrek rahatsızlığı olan ve diyaliz tedavisi alan hastaların tedaviye uyum, yaşam kalitesi ve sağlık hizmeti kullanımı düzeylerini belirlemek ve bu düzeylere etki eden faktörleri ortaya koyabilmektir. Bu kapsamda, hastaların demografik özellikleri, hastalığa özgü özellikler, tedavinin uygulandığı kuruma özgü özellikler, hasta hekim ilişkisi ve hasta aktiflik düzeyi değişkenleri ile tedaviye uyum, yaşam kalitesi ve sağlık hizmeti kullanımı değişkenleri açıklanmaya çalışılmıştır. Araştırmanın evreni, Ankara ili Çankaya Bölgesindeki iki üniversite hastanesinin diyaliz ünitesinden ve iki özel diyaliz merkezinden hizmet alan kronik böbrek hastalarıdır. Araştırma kapsamında, 328 hastaya ulaşılmıştır. Hastaların yaşam kalitesini ölçmek amacıyla, Hays ve diğerleri (1994) tarafından geliştirilen KDQOL (Kidney Disease Quality of Life - Böbrek Hastalığı Yaşam Kalitesi) Ölçeği, aktiflik düzeyini değerlendirebilmek amacıyla Hibbard ve diğerleri (2005) tarafından geliştirilen Hasta Aktiflik Düzeyi Ölçeği (Patient Activation Measure - PAM) ve hekim ile ilişkilerini belirlemek için Van der Feltz-Cornelis ve diğerleri (2004) tarafından geliştirilmiş olan Hasta Hekim İlişkisi Ölçeği (Patient Doctor Relationship Questionnare - PDRQ) kullanılmıştır. Diyaliz tedavisi alan hastaların tedaviye olan uyumlarını ve sağlık hizmeti kullanımlarını belirlemek için ise literatürde en çok kullanılan göstergeler dikkate alınarak soru formu oluşturulmuştur. Değişkenlerin analizinde korelasyon, çoklu doğrusal ve lojistik regresyon analizlerlerinden yararlanılmıştır. Analizler sonucunda, hastaların hekim ile ilişkileri ve aktiflik düzeylerinin diyaliz tedavisi alan hastaların tedaviye uyum sağlamalarına etki eden önemli değişkenler olduğu saptanmıştır. Hastaların ilaç tedavisine ve sıvı kısıtına uyum sağlamaları, fiziksel ve ruhsal (mental) yaşam kalitelerine olumlu olarak etki etmektedir. Hastaların böbrek hastalığına özgü yaşam kalitelerine en çok etki eden değişkenler ise hastaların aktiflik düzeyi ve tedaviye uyum sağlama durumları olarak bulunmuştur. Ayrıca, hastaların yaşam kalitelerinin düşük olması ve tedaviye uyum göstermeme davranışları, sağlık hizmeti kullanımlarının artmasına etki etmektedir. Hekim ile olumlu ilişkiler kurarak daha aktif olan ve tedaviye daha iyi uyum sağlayan hastaların yaşam kalitesini iyileştirmeye ve sağlık hizmeti kaynaklarının daha etkili kullanımına odaklanan bir hastalık yönetim modelinin benimsenmesi önem taşımaktadır. Araştırma sonucunda elde edilen bu bulguların; sağlık yöneticilerine, sağlık çalışanlarına ve bireysel düzeyde hastalara tedavinin yönetimi ve hastalıkla mücadele konusunda kanıta dayalı bilgiler sağlaması beklenmektedir.
Anoreksiya Nervoza tanısı almış ergen hastaların şema terapi süreçlerindeki değişim örüntülerine yönelik nitel bir inceleme
Bu tez çalışmasında Anoreksiya Nervoza tanısı alan kız ergen hastalarla yürütülen Şema Terapi süreçleri incelenmiştir. Psikoterapi araştırmaları ile uygulamalar arasında kalan boşluğu doldurabilmek ve psikoterapinin yol açtığı değişim mekanizmalarını incelemek için süreci nitel ve nicel verilerle aktarmak temel bir öneri olarak vurgulanmaktadır (Elliot, 2002; Kazdin 2008; Iwakabe ve Gazzola, 2009). Bu doğrultuda, bu tez çalışmasında ölçekler, terapist puanlamaları, katılımcı görüşmeleri gibi çok sayıda kaynaktan veri toplanması ve ayrıntılı vaka özetleri oluşturulması yoluyla sistematik vaka çalışmaları gerçekleştirilmiştir. Her seansın başında ve sonunda Duygudurum Değerlendirme Formu, Seans Değerlendirme Ölçeği-Sıfatlar Formu, Terapötik İttifak Ölçeği Gözden Geçirilmiş Kısa Formu ile nicel veriler toplanmıştır. Bunlarla birlikte psikoterapi süreçlerinin başında, ortasında ve sonunda katılımcılar Kısa Semptom Envanteri, Yeme Tutum Testi ve Young Şema Ölçeği Kısa Formu doldurmuştur. Çalışmada ayrıca katılımcıların psikoterapi deneyimlerine odaklanılmış, 10. ve 20. seansların ardından Değişim Görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. İlk değişim görüşmelerinden çıkan temalar "Çekingenim Her Yerde, Hatta Burada" ve "Başkaları Söylesin" alt temalarıyla "Konuşmak Zor" teması; "Aklım Yemekte: Yemekle Kavga", "Gözüm Kilomda: Bedenimle Kavga" ve "Sosyalleşmek Sıkıntı Veriyor" alt temalarıyla "Hastalığa Dair" teması; "Hem Yakın Hem Uzağım", "Neden Böyleyim, Nasıl Değişiyorum?", "İçimdeki Sesler: Modlarla Temas" ve "Farklı Bir Ses Tanıyorum: Sınırlı Yeniden Ebeveynlik" alt temalarıyla "Gelgitli Terapi" teması olmuştur. İkinci değişim görüşmelerinden çıkan temalar "Daha İyi Bir Ben", "Davranışlarım Değişiyor: Başka Yollardan Gidiyorum" ve "Sağlıklı Yetişkin Modum Büyüyor" alt temalarıyla "Değişime Dair" teması; "Bana İyi Gelenler, Farklı Tarifler" ve "20 Seans Yetmez: Beklentiler" alt temalarıyla "Güçlenirken" teması olmuştur. Çalışmadan elde edilen tüm bulgular ilgili alanyazın ışığında tartışılmıştır.
Hemşirelik öğrencilerinin gerçek hasta ile etkileşime ilişkin beklenti ve deneyimleri
CAZ, B. Hemşirelik Öğrencilerinin Gerçek Hasta ile Etkileşime İlişkin Beklenti ve Deneyimleri, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Hemşirelik Esasları Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Araştırma, hemşirelik öğrencilerin stoması olan gerçek hastayla laboratuvarda etkileşime ilişkin beklentilerini belirlemek ve deneyimlerini ortaya koymak amacıyla niteliksel araştırma yaklaşımlarından fenomenoloji deseni kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü'nde 2018-2019 Öğretim Yılı Bahar Dönemi'nde Hemşirelik Esasları Dersi' ne kayıtlı 138 hemşirelik 1. sınıf öğrencisi oluşturmuştur. Basit seçkisiz örnekleme yöntemi ile belirlenen 17 öğrenci araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırmada yer alan öğrenciler gerçek hasta ile etkileşimleri öncesinde ve sonrasında odak grup görüşmeleri gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, gerçek hasta – öğrenci etkileşimi öncesinde ve sonrasında gerçekleştirilen odak grup görüşmeleri ile elde edilmiştir. Odak grup görüşmelerinde, yarı yapılandırılmış olarak hazırlanmış sorular kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen nitel verilerin analizinde, içerik analizi yöntemi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, öğrencilerin gerçek hasta ile etkileşime girmelerine ilişkin heyecanlı oldukları, etkileşimin öğrencilerin mutlu olmalarını sağladığı, öğrencilerin etkileşim sonucunda bireysel ve profesyonel gelişimlerine, kaliteli hasta bakımı sunumuna ilişkin kazanımlar elde ettikleri belirlenmiştir. Gerçek hasta etkileşiminin öğrenciler üzerindeki en büyük etkisi, öğrencilerin hasta ve hastalığa dair önyargıların kırılması olmuştur. Araştırmanın sonuçları doğrultusunda farklı hasta gruplarının hemşirelik eğitimi boyunca laboratuvar, sınıf gibi öğrenme ortamlarında yer alması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Gerçek Hasta, Stoma, Hemşirelik Öğrencisi, Hasta Etkileşimi, Hizmet Kullanıcısı Katılımı
Sağlık iletişimi: Kanser hastaları ile hekim ilişkisi
Sağlık iletişimi, hasta, hekim, sağlık çalışanı, sağlık kuruluşu ve bu süreci kapsayan, sınırlandırılması mümkün olmayan bir kavramdır. Günümüzde hasta ve hekim ilişkisinin önemi gittikçe artmaktadır. Hasta, hekimi ile kurduğu iletişimden memnun olduğunda, kendini tedaviye daha rahat açabilmektedir. Sağlıklı iletişim, hastanın sağlığında önemli rol oynamaktadır. Hekimin hastayı muayene ederken, tıbbi terminolojisi ile iletişim kurması dahi hastanın iletişimde zorluklar yaşamasına sebep olabilmektedir. Hekim açısından değerlendirildiğinde, hastasına yeteri kadar zaman ayıramaması dahilinde iletişimin kısıtlanması açısından sebebiyet vermektedir. Hastanın, tedavisi hakkında hekimi tarafından yeteri kadar bilgiye sahip olması gerekmektedir. Hasta, tedavisi hakkında yeteri kadar bilgiye sahip olmadığında, sosyal mecralardan veya başka yollardan hastalığı ile ilgili yanlış bilgiler edinebilmektedir. Bu durum hastanın sağlığını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Hasta ve hastalık kavramlarında, hasta hakları kavramı ortaya çıkmaktadır. Hasta hakları kavramı, hem hastanın haklarını, hem de hekimi koruma altına almaktadır. Hasta hakları kavramı, sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi ve geliştirilmesi açısından önem taşımaktadır. Hekim tarafından, hastaya yapılan tedavi ile birlikte aralarında bir iş birliği doğmaktadır. Hasta ve Hekim arasında oluşan bu iş birliği, hastanın tedavisinde iyileşme sağlamayı amaçlamaktadır. Hekim, hastaya uyguladığı müdahaleler esnasında, tedavi hakkında gerekli bilgilendirmeleri yaparak, hasta hakları ve hasta rızası kapsamında, hastanın rızasını almaktadır. Hasta, kendi tedavisi ile ilgili karar verme ve tedaviden çekilme haklarına yasal açıdan sahiptir. Hekim ve hasta ilişkisinde, etkin ve sağlıklı iletişimin oluşabilmesi, hekimin hastayı dinleyebilmesi, hastanın hekime güvenmesi ve hekimin empati yeteneğini geliştirebilmesi ile birlikte sağlanabilmektedir. Empati, hekimlerin hastaya karşı kullanması gereken ve iletişimde pozitif bildirimler sağlayan bir kavramdır. Hasta ve hekim arasındaki ilişkide, hekim tarafından, hastaya onun dünyasından baktığı anlamını veren ve aralarındaki iletişimde önem arz eden bir kavramdır. Hastasına karşı, empati uygulayabilen bir hekim, hastayı tamamen algılayabildiğinden, hasta ile iletişimde başarılı olmaktadır. Hekimin hastayı dinlemesi ise, hastayla karşılaştığı andan itibaren, hastanın söylediklerini bütünüyle algılayabilmesi ile mümkün olabilmektedir. Bu çalışma sonuç olarak, hasta ve hekim ilişkisindeki olması gereken iletişimi ortaya çıkarmayı amaçlamıştır. Anahtar Kelimeler: sağlık iletişimi, hasta hekim ilişkisi, sağlıklı iletişim, hekim ve hasta iletişimi
Kanser hastası yakınlarının algıladığı sosyal destek ile umutsuzluk düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı, kanser hastası yakını olan kişilerin algıladıkları sosyal destek ile umutsuzluk düzeyi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu amaç doğrultusunda araştırmada; hasta yakınlarının algıladıkları sosyal destek (aile, arkadaş ve özel kişi desteği) ile umutsuzluk (geleceğe ilişkin duygu, motivasyon kaybı, beklenti) düzeyi arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini; İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ayaktan Kemoterapi Servisinde kemoterapi tedavisi alan 130 hastanın yakını oluşturmaktadır. Araştırmada kanser hastası yakınlarının sosyodemografik bilgilerini öğrenebilmek amacıyla araştırmacı tarafından geliştirilen " Sosyodemografik Bilgi Formu" kullanılmıştır. Hasta yakınlarının algıladıkları sosyal destek düzeyi Zimet ve arkadaşlarının geliştirdiği, Eker ve Arkar'ın 1995'te Türkçeye uyarladığı " Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MSPSS)" ile ölçülmüştür. Hasta yakınlarının umutsuzluk düzeyi ise Seber'in 1991 yılında Türkçeye uyarladığı " Beck Umutsuzluk Ölçeği" ile değerlendirilmiştir. Araştırmada elde edilen sonuç; kanser hastası yakınlarının algıladıkları sosyal destek ile umutsuzluk düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler bulunmasıdır. Hasta yakınlarının algıladıkları sosyal destek arttıkça umutsuzluk düzeylerinin azaldığı yapılan istatistiksel analizlerle bulunmuştur. Araştırma sonuçlarıyla elde edilen bulguların literatürle tutarlılığı ve sonuçlar üzerinde etkili olabilecek diğer değişkenler tartışılmış ve çeşitli öneriler sunulmuştur. Anahtar kelimeler; kanser, sosyal destek, umutsuzluk, sağlık-hastalık, hasta-hasta yakını, aile
Alopesi areata hastalarının zihinselleştirme yetilerinin dil üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada, Alopesi Areata tanısı almak dermatolojik hastaların zihinselleştirme yetilerinin psikanalitik yönelimli klinik gözlem ve görüşme ile değerlendirilmesi hedeflenerek nitel bir çalışma yapılmıştır. Çalışma teorik ve klinik bölümden oluşmaktadır. Yapılan literatür taramasında elde edilen bilgilere göre; zihinselleştirme yetisi psikosomatik hastalıklarda önemli bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla bu çalışmada deri ve zührevi hastalıklar arasında bulunan Alopesi Areata hastalarının zihinselleştirme yetileri psikoterapi aracılığı ile incelenmiştir. Araştırmanın sonucunda ise nesne ilişkileri ile birlikte ruhsal yapılanmasına yönelik de bilgiler elde edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylerin yaş aralığı 18 ila 36 arasında olmakla birlikte 3 kadın katılımcı bulunmaktadır. Bu katılımcılarla her hafta haftada bir gün olmak üzere psikanalitik yönelimli seanslar planlanmıştır. Her biriyle seans sayısı farklılık göstermiştir. Yapılan seanslar Fransız psikosomatik okulu ve psikanalitik kurama göre değerlendrilerek analiz edilmiştir. Vakaların analizinden elde edilen bilgilere göre Alopesi areata hastalığını kendi öznelliği içerisinde farklı bir noktaya işaret etmesine rağmen kayıp etrafında belirdiğini görebilmek mümkün. Kayıp gerçek ve sembolik düzlemde yaşanmaktadır. Bu doğrultuda hastaların dil içerisinde var olamamaları, arzulayan özne olarak kendilerini konumlama zorlukları, zihinselleştirme yetilerinin sınırlı kaldığını düşündürmüştür. 4 ila 7 ay arasında değişen psikanalitik yönelimli klinik görüşmelerin bu hastalarda zihinselleştirme yetisini desteklediğini söylemek mümkündür. Anahtar Kelimeler: Alopesi areata, psikosomatik, zihinselleştirme, psikanaliz
Pediatrik onkoloji hastalarının anne-babalarının stresle baş edebilme becerileri ile hastaların kardeşlerinin kaygı ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişki
Bu araştırmada pediatrik onkoloji hastalarının anne-babalarının stresle baş edebilme becerileri ile hastaların kardeşlerinin kaygı ve depresyon düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ve İstanbul Üniversitesi Pediatrik Onkoloji ve hematoloji hastalarının anne-baba ve kardeşleri ile yürütüldü. Başlangıçta 34 aile ve 51 kardeş katılmıştır. Araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayamayan aileler çıkartıldıktan sonra 30 aile ve 40 kardeş ile devam edilmiştir. İlk önce katılımcılardan demografik bilgiler alınmıştır. Daha sonra anne ve babalara Cope Ölçeği, Beck Anksiyete ve Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Çocuklara ise Çocuklar için Depresyon Ölçeği, Çocuklar için Durumluluk-Sürekli Kaygı Ölçekleri (Nasıl Hissediyorum-1, Nasıl Hissediyorum-2) uygulanmıştır. Uygulamalarının ardından rastlantısal olarak seçilmiş 20 çocuğun anne ve babasına stresle baş edebilme eğitimi verilmiştir. Eğitimden sonra ailelere öğretilen stresle baş edebilme tekniklerini ne kadar yapabildiklerini takip edebilmek amacı ile 10 günlük bir takip çizelgesi verilmiştir. Eğitimin 11. günü tamamlandıktan sonra çizelgeler ailelerden alınmıştır. Daha sonra araştırmaya katılan bütün çocuklara ve ailelere (eğitim ve kontrol grubundaki aile ve çocuklara) tekrardan Cope Ölçeği, Beck Anksiyete, Beck Depresyon Ölçeği, Çocuklar için Depresyon Ölçeği ve Çocuklar için Durumluluk- Sürekli Kaygı Ölçekleri uygulanmıştır. Araştırmada ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Çocuklara ve ailelere ön test ve son test yöntemiyle ölçekler uygulandıktan sonra analizler yapılmıştır. Araştırmadan elde edilen bulgulara göre grupların kendi içlerinde Ön test ve son testleri değerlendirildiğinde ailelerin stresle başedebilme düzeyleri ve anksiyete düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Eğitim grubu için ailelerin depresyon düzeyleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. öntest ortalamaları (15,48± 10,39) ve Son test ortalamaları (10,97±7,90) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark çıkmıştır (t29=-3,479; ,001). Buna göre son test ortalamaları yaklaşık 4,5 puan düşmüştür. Kardeşlerin bulgularını değerlendirdiğimizde; grupların kendi içlerinde Ön test ve son testleri değerlendirildiğinde Çocuklar için Durumluluk Kaygı Ölçeği (t19=-1,112; 0,280), Sürekli Kaygı Ölçeği (t19=-2,080; 0,051) ve Depresyon Ölçeğine (t19=-0,367; 0,718) göre ön test ortalamaları ve son test ortalamaları arasında istatistiksel olarak fark çıkmamıştır. Eğitim grubundaki kardeşler için yapılan analizlerde, Çocuklar için Depresyon Ölçeği (t19=2,669; 0,015) düzeylerine göre ön test ortalamaları (12,30±4,71) ve son test ortalamaları (8,15±5,31) arasında istatistiksel olarak fark bulunmuştur.Çalışmamızın sonuçlarına göre; vermiş olduğumuz stresle baş edebilme eğitiminin anne-baba ve kardeşlerin depresyon düzeylerinin düşmesi yönünde fayda sağladığını düşündürmektedir. Bu bağlamda Onkoloji servislerinde ailelere ve çocuklara gerektiğinde destek verilmesi için psikologların bulundurulması ve ailelere eğitim seminerlerinin verilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Pediatrik Onkoloji, Stres, Kaygı, Depresyon, Anne, Baba, Kardeş
Şizofreni hastalarının kullandığı savunma mekanizmalarının Rorschach testi ile analizi
Bu çalışmada; şizofreniye özgü savunma mekanizmalarının Lacan'ın psikoz kuramında getirmiş olduğu Ayna Evresi'ne Gerileme, Baba-nın Adı'nın Men Edilmesi, Simgesel Düzenin dağılması öğretileri çerçevesinde incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi Şizofreni Dostları Derneği'ne mensup 5 erkek şizofreni hastasından oluşmaktadır. Çalışmaya gönüllü olarak dahil olan katılımcılarla Psikanalitik Yönelimli Ön Görüşme ve ardından Rorschach Testi uygulaması yapılmıştır. Katılımcıların Rorschach kartlarına verdikleri yanıtlar ile ön görüşmede alınan öykü birlikte değerlendirilmiştir. Rorschach Testi'nden elde edilen sonuçlara göre hastaların yanıtlarında görülen boşluklar, adlandırma güçlükleri, parçalanmış bedenler, kötücül tasarımlar, zevki düşmemiş ötekiler, persekütif yanıtlar, ben-ben olmayanın ayrışamadığı yanıtlar ve dikkat çeken dil bozuklukları; Lacan'ın psikozlar üzerine olan kuramında ortaya koyduğu Ayna Evresi'ne Gerileme ve Baba-nın Adı'nın Men Edilmesi kavramlarını anlaşılır kılmıştır.
Spinal kord yaralanması olan hastalarda bakım verenlerde bakım yükünün depresyon, anksiyete ve yaşam doyumuna etkisi
Bakım yükü; bakım veren bireylerin yaşamlarını etkileyebilmektedir. Bakım veren bireylerde bakım yüküne bağlı depresyon, anksiyete oluşabilmekte ve bakım veren bireylerin yaşam doyumları azalabilmektedir. Bu çalışmada, spinal kord yaralanması olan hastalara bakım veren bireylerde bakım yükünün depresyon, anksiyete ve yaşam doyumuna etkisi olup olmadığı araştırılmıştır. Çalışma farklı kliniklerden 28'i erkek 55'si kadın olmak üzere toplamda 83 spinal kord yaralanması olan hastaya bakım veren birey ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmada sosyodemografik form ile birlikte, Zarit Bakım Yükü Ölçeği, Yaygın Anksiyete Ölçeği, Psikolojik Sağlık Ölçeği ve Yaşam Doyumu Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre, spinal kord yaralanması olan hastalara bakım veren bireylerin depresyon ve anksiyete düzeyleri ile bakım yükünün ilişkili olduğu ancak yaşam doyumu ile ilişki olmadığı saptanmıştır. Yan amaçlar olarak demografik değişkenlerle bakım yükü, anksiyete, depresyon ve yaşam doyumu ilişkileri incelenmiş ve birtakım bulgular elde edilmiştir. Elde edilen bulgulara bakıldığında cinsiyetin bakım yükü, depresyon ve kaygı ile ilişkili olduğu gelir düzeyinin ise kaygı, bakım yükü ve yaşam doyumu ile ilişkili olduğu gözlenmektedir. Bunun yanı sıra bakım veren bireylerin bakım yükü, anksiyete, yaşam doyumu ve depresyonunun yaş, eğitim düzeyi, medeni hal ve hastanın yaralanma düzeyi ile ilişkili olmadığı gözlenmektedir.
Anoreksiya nervoza tanısı alan kadınlarda beden imgesi ve çocukluk çağı travmasının incelenmesi
Bu araştırmanın temel amacı anoreksiya nervoza tanısı alan kadınlarda beden imgesi ve çocukluk çağı travması arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığının incelenmesidir. İkinci amacı ise sosyo-demografik değişkenler ile çocukluk çağı travması ve beden imgesi arasındaki ilişkilerin araştırılmasıdır. Araştırmaya anoreksiya nervoza tanı grubunu oluşturan 30 kadın hasta ile sağlıklı kontrol grubunu oluşturan 30 kadın olmak üzere toplam 60 kişi katılmıştır. Araştırmada kişisel bilgileri belirlemek için araştırmacı tarafından geliştirilen Demografik Bilgi Formu, kişinin kilosunun boyuna oranını tanımlamak için Beden Kitle İndeksi (BKİ), bedenlerini algılama düzeylerini belirlemek amacıyla "Çok Yönlü Beden-Kendilik (Self) İlişkileri Ölçeği (ÇYBKİÖ)" ve çocukluk çağında yaşanmış ihmal ve istismar durumunu belirlemek için de " Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-28)" kullanılmıştır. Veriler SPSS 22.0 programı kullanılarak elde edilmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre anoreksiya nervoza ile beden imgesi bozukluğu ve çocukluk çağı travması arasında anlamlı ve güçlü bir ilişki saptanmıştır. Sosyo-demografik değişkenler ile çocukluk çağı travması ve beden imgesi bozukluğu arasında olan ilişkilere bakıldığında; 25 yaş üstü grupta cinsel istismar faktör puanı 25 yaş altı gruptan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Önlisans ve altı eğitimli grupta fiziksel ihmal faktör puanı lisans ve üstü eğitimli gruptan anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Çocuk sahip olma ile kilo memnuniyet durumunun çocukluk çağı travması ve beden imgesi bozukluğu ile anlamlı ilişki göstermediği bulunmuştur. Beden imgesi bozukluğu ile çocukluk çağı travması arasında olan ilişkilere bakıldığında; beden imgesi bozukluğu ile ile duygusal ihmal faktörü puanı arasında anlamlı düzeyde ilişkili olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Anoreksiya Nervoza, Beden İmgesi, Çocukluk Çağı Travmaları, Kadın
Meme kanseri teşhisi almış kadınların ruhsal işleyişlerinin projektif testlerle değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı meme kanseri tanısı almış kadın hastaların zihinsel süreci hakkında bilgi edinmek ve ruhsal işleyiş biçimlerinin dürtüsel ve duygulanımsal boyutuyla projektif testlerle ortaya koymaktır. Çalışmanın kuramsal çerçeve ve yöntemini psikanalitik yaklaşım oluşturmaktadır. Araştırma sırasında yarı-yapılandırılmış klinik görüşme, Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) kullanılmıştır. Test protokolleri Fransız Okulu'na özgü içerik analizi yöntemiyle değerlendirilmiştir. Bu araştırmada, Paris Psikosomatik Okulu'nun önerdiği psikosomatik kuram ışığında, meme kanseri olgularında bedensel süreçlere etki ettiği düşünülen zihinselleştirme ile ilgili zorluklar, travma ve erken dönem anne-çocuk ilişkisinin etkilerinin incelenmesi planlanmaktadır. Araştırma meme kanseri tanısı almış olan 6 olgu üzerinden yürütülmüştür. Bu kadınlar ile 3 görüşme yapılmıştır. Demografik bilgiler ve yaşam öyküsünün alınmış ve Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulaması yapılmıştır. Araştırma yaşları 31 ile 48 arasında değişen meme kanseri tanısı almış olan 6 olgu üzerinden yürütülmüştür. Bu kadınlar ile 3 görüşme yapılmıştır. Demografik bilgiler ve yaşam öyküsünün alınmış ve Rorschach Testi ve Tematik Algı Testi (TAT) uygulaması yapılmıştır. Araştırmanın bulgularına göre meme kanseri tanısı almış kadın hastalarının dürtü ve duygulanımlarını işlemekte zorlandıkları görülmüştür. Farklı savunma mekanizmaları kullanılsa da afektif olarak depresif oldukları ve yaşam öykülerinde travmatik olayların varlığı bulgulanmıştır.
Yeme bozukluğu tanısı almış hastaların ebeveynden algılanan psikolojik kontrol, kişilik bozuklukları ve yeme tutumları arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı yeme bozukluğu hastalarının ebeveynlerinden algıladıkları psikolojik kontrol düzeylerinin ve kişilik bozuklukları düzeylerinin demografik özellikler bakımından incelenmesi oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemi İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği'ne başvuran ve yeme bozukluğu tanısı alan 119 hastadan oluşmaktadır. Katılımcılara demografik bilgi formunu, Psikolojik Kontrol ölçeği, Rezzy Yeme Bozuklukları Ölçeği ve Coolidge Eksen II Envanteri uygulanmıştır. Verilerin analizi SPSS 22.0 istatistik paket programı kullanılarak yapılmıştır. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Ortalama, Standart Sapma, Medyan, Frekans, Oran, Minimum, Maksimum), yanı sıra niceliksel verilerin normal dağılıma uygunlukları basıklık ve çarpıklık değerlerinin kesme noktaları (sınırları) çarpıklık (Skewness) değerleri ile sınanmıştır. Ölçekler arasındaki ilişki tespitinde Pearson Korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırma sorularının test edilmesinde ise çok değişkenli varyans analizi (MANOVA) yapılmıştır. Elde edilen tüm veriler anlamlılık düzeyi p< .05 düzeyinde sınanmıştır. Elde edilen sonuçlara göre, anneden algılanan psikolojik kontrol ile yeme bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Anneden algılanan psikolojik kontrolün cinsiyete göre, babadan algılanan psikolojik kontrolün ise cinsiyet ve yaşa göre anlamlı farklılık gösterdiği bulgusu elde edilmiştir. Anneden algılanan psikolojik kontrol ile narsistik ve obsesif kompulsif bozukluk arasında anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Kişilik bozuklukları düzeyleri demografik özellikler bakımından incelendiğinde ise yaşa göre farklılık gösterdiği bulgusu elde edilmiştir.
Opiyat Kullanım Bozukluğu olan erkek hastalarda bağımlılık şiddeti ile dürtüsellik, bilişsel esneklik ve tepki ketleme arasındaki ilişkinin incelenmesi
Opiyat kullanım bozukluğu gittikçe yaygınlığı artan bir sağlık sorunudur. Bu sorun ele alınırken beraberinde getirdiği problemlerin de incelenmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, opiyat kullanım bozukluğu tanısına sahip erkek hastaların bağımlılık şiddetinin dürtüsellik, bilişsel esneklik ve tepki ketleme işlevleri açısından değerlendirilmesidir. Çalışma, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi AMATEM biriminde yatarak tedavi gören ve DSM-5 kriterlerine uygun olarak opiyat kullanım bozukluğu tanısı olan 60 erkek hasta ile yapılmıştır. Çalışmada ölçüm aracı olarak; Sosyodemografik Veri Formu, Bağımlılık Profil İndeksi (BAPİ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ-11), Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Wisconsin Kart Eşleme Testi, Stroop Testi TBAG Formu kullanılmıştır. Araştırma sonucunda bağımlılık şiddeti ile dürtüsellik arasında pozitif yönlü ilişki bulunurken bağımlılık şiddeti ile bilişsel esneklik ve tepki ketleme arasında ilişki bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Bağımlılık Şiddeti, Yürütücü İşlevler, Bilişsel Esneklik, Tepki Ketleme, Dürtüsellik